4 Temmuz 2015 Cumartesi

"Türk İstanbul" yok edilmeye çalışılıyor



İstanbul'un tarihsel silueti uzun zamandır bozuluyor. Kimsenin de sesi sedası çıkmıyor. Hatta bu bozulmadan rant açısından istifade eden büyük kesimler var. Bu zihniyete bütün Türkiye şu anda kapılmış vaziyettedir, mecluptur ve meczuptur. Bu zihniyetle celb edilmiştir ve cezb edilmiştir. Bugün o gökdeleni belki durdurursunuz, yarın öbür gün bir başka gökdelen çıkar veya gökdelmeyen yürekdelen çıkar. Yani ciddi bir zihniyet meselesi ile karşı karşıyayız. İstanbul'daki bu büyük imar tarumarı, bu zihniyetin hayata yansıyan boyutudur. Bu, bir boyuttur. Diğer sanatlarımıza yansıyan boyutları da vardır. Şiirimize, musikimize, muaşeretimize, hukukumuza vs... Biz yitik bir medeniyetin garip çocuklarıyız ve bu gurbetimiz hayatla temasımız artıkça katlanarak ve bizi de girdabına çekerek sürecektir.
Sadettin Ökten


Millet Şarkısı

Tevfik Fikret (24 Aralık 1867 – 19 Ağustos 1915)
Türk şair, öğretmen, yayıncı
Çiğnendi, yeter, varlığımız cehl ile kahre;
Doğrandı mübarek vatanın bağrı sebepsiz.
Birlikte bugün bulmalıyız derdine çare.
Can kardeşi, kan kardeşi, şan kardeşiyiz biz.
Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol;
Ey hak, yaşa, ey sevgili millet, yaşa. Var ol!

Gel kardeşim, annen sana muhtâc, ona koşmak.
Koşmak ona, kurtarmak o bî-bahtı vazîfen.
Karşında göğüs bağr açık ölgün, yatıyor bak;
Onsuz yaşamaktansa beraber ölüş ehven!

Her an o güzel sineyi hançerliyor eller;
İmdâdına koşmazsak eğer mahvı mukarrer.

Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır;
Göz yumma güneşten, ne kadar nûru kararsa
Sönmez ebedî, her gecenin gündüzü vardır.

Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol!
Ey hak, yaşa, ey sevgili millet, yaşa. Var ol!

Vaktiyle baban kimseye minnet mi ederdi?
Yok, kalmadı, hâşâ sana zillet pederinden
Dünyâda şereftir yaşatan milleti, ferdi;
Silkin, şu mezellet tozu uçsun üzerinden.
İnsanlığı pâ-mâl eden alçaklığı yık, ez;
Billâh yaşamak yerde sürüklenmeye değmez.

Haksızlığın envâını gördük. Bu mu kaanun?
En gamlı sefâletlere düştük. Bu mu devlet?
Devletse de, kanunsa da, artık yeter olsun;
Artık yeter olsun bu denî zulm-ü cehâlet.

Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol,
Ey hak, yaşa, ey sevgili millet, yaşa. Var ol!

Tevfik Fikret


3 Temmuz 2015 Cuma

Ayşe Şasa'nın Bir Ruh Macerası'ndan alıntılar


Dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır. Doğan bebek havanın ciğerlerine olan saldırısının verdiği acıyla haykırır. Soğuk saldırır bize, sıcak saldırır. açlığın, hastalığın, korkunun saldırılarını savuşturma yoluyla yaşarız, hayatta kalırız. Yaşıyor olmak, savaşıyor olmaktan başka bir şey değildir. Birgün son nefesimizi verdiğimizde bize yapılan ilk saldırıyı tamamen püskürtmüş oluruz. Savaş bitmiştir.
...
Belki bu dünya hayatını en üst düzeyde yaşayabilmek, bir başka insanla ortaklaşa tanıklığına vardığı uyanıklık durumunu paylaşmakla mümkün. Bu paylaşımı elde edemediği şartlarda bile insan, ölüm kendini bulduğu andan içinde bir boşunalık duygusu taşımamalı. Bence boşunalık duygusu, ne adına olursa olsun, razı olduğu haksızlık yüzünden insana yerleşir.
...
Kendi başına bir şeyler başaramazsan, başkalarıyla birlikte de işe yaramazsın. Neyi başaracaksın? En iyi yapabileceğin ne ise onu. Bir şeyi senden iyi yapan olmamalı. Onu başar.

İsmet Özel, Waldo Sen Neden Burada Değilsin


"Herkes geleceğe doğru hayal kurar; bense geçmişe doğru."


"İslam bizi geri bıraktı, Batı karşısında yenilgilerimizin sebebi İslam'dır!" hükmü, giderek bir inanç, bir yaşama biçimi halini aldı. Bunu da modernlik kisvesi altında hınç ve taassupla dolu telkinler halinde yaydılar; bu tür ideolojilere ve akımlara neredeyse meşruiyet kazandırıldı… Bu yanılgıların ortasında doğdum ve yetiştim. Gerçeğin ise tam tersi olduğunu pek çok bedel ödeyerek idrak ettim.

Hayatımın ilk yarısı bir korku filmi gibi geçti… Varoluşuna sahih neden bulamayan insan; bilsin yahut bilmesin korku, endişe ve vehim içindedir. Ben bu marazî hâli, bir imtihandan geçiyor gibi ve en ağır derecelerde yaşadım… Allah hepimizi ve özellikle yeni nesilleri böylesi azaplardan esirgesin…

Şimdi şu eski koltuklarda oturuyorum ve gücümün yettiğince tefekkür ediyorum... Herkes geleceğe doğru hayal kurar; bense geçmişe doğru… Bir bahçeye yolculuk yapıyorum… Manolyalar, frenk üzümleri, yıldız çiçekleri, çimenler; tam bir cennet bahçesi… Bir zamanlar, yani çocukluğumda öyle bir bahçenin ortasındaydım; ama o günlerde o nimetin şükrünü eda edebilme hassasiyetine sahip değildim. Şimdiki halimle; aklım ve gönlümle o güzel bahçeye dönüyorum… Çimenlerin üzerine seccademi serip şükür namazı kılıyorum. Bu benim geçmişe doğru yolculuğum, geçmişe dönük hayalim.

Ayşe Şasa
(Bir Ruh Macerası)


Türkiye'de Başbağlar Katliamı'nı bilenler yüzde onu geçmez


Neden Başbağlar’dayız? Çünkü burada bir şey bahane edilerek bir katliam yapıldı ve herhalde birilerine bir işaret çakıldı. Sivas’ta bir şey başlatıldı; o bahane edilerek burada bütün dünya Müslümanlarının gözünü korkutacak bir katliam yapıldı. Türkiye’de 75 milyon insan yaşadığı söyleniyor. Bu insanların yüzde doksanı değilse bile yüzde yetmişi Sivas’ta bir otel yakıldığı haberine muttalidir. Fakat -tabii kalbimden geçeni söyleyeyim ki- Başbağlar’da katliam yapıldığını bilen insan sayısı Türkiye’de yüzde onu geçmez.


Bugün Başbağlar’a gelişimiz semboliktir: Bu memleketin sahiplerini devre dışı bırakanın canını yakmaya hazırız. Bu memleketin sahiplerinin canını yakanın canını yakmaya hazır olduğumuzu ilan ediyoruz. Eğer bu köyde katliam olduysa o katliamı yapanların misliyle katliama uğraması fikrini savunuyoruz; barışı değil. Türkiye’de Türk olmadığı halde hak sahibi olduğunu iddia edenlerin tasfiye edilmesini savunuyoruz. Türkiye’de sadece Türkler hak sahibidir. Türk olmayanların Türkiye’de hiçbir hakkı yoktur. Çünkü Türkiye diye bir devlet ve ülke Türklerin canlarından vazgeçmeleriyle olmuş bir şeydir.

İsmet Özel
29 Eylül 2012, Başbağlar

Kaynak: İstiklâl Marşı Derneği


2 Temmuz 2015 Perşembe

Çelimli Çalım'ın 12. sayısı çıkıyor


Çelimli Çalım mecmuasının on ikinci sayısı "ANAMIZ, AVRADIMIZ, YARİMİZ; KADIN MI TÜRK KADINI MI?” manşeti ile çıkıyor.

"Türkler hep gerçekçi oldu ve imkânsızı istedi. Çareyi mümkün olan ne ise onun dâhilinde arayanların hepsi Türk düşmanıydı. Bu mantık bizi “işin oluruna bakalım” der demez Türklükten, yani İslâm dairesinden çıkılacağı noktasına götürüyor. Çünkü İslâm dairesi doğduysa eyyamcılığı terk ile şirk sahasının dışına çıkanların tavırlarından doğdu. Niçin Mekke’den Medine’ye hicret ettik? Ve hicretimizin akabinde niçin Mekke’yi fetih hazırlıklarına vakit geçirmeden giriştik? Zamana ayak uydurma tekliflerine yüz vermediğimiz, o günün şartlarını hesaba katmadığımız, işin oluruna bakmadığımız ve emri Allah’tan gayrısından almağı reddettiğimiz için. İslâm dairesinde kalmak Türkiye’yi Türkiye yapan ne kaldıysa hepsini muhafaza ve müdafaa etmeksizin, Türkiye’yi Türkiye yapan ne idiyse onun idamesi uğruna muharebeye hazır bir asker hüviyeti kazanmaksızın mümkün değildir."

On ikinci sayının yazı başlıkları şöyledir:

İsmet Özel, “Ebedi Yurdun Üzerinde Yurt Üstünde Ebediyyen”
Durmuş Küçükşakalak, “Kadının Adı Olursa”
Gökhan Göbel, “Masun Olan Türk Kadınıdır”
Mustafa Tosun, “Sandığınız Gibi Seçim Sandığı Değil, Çeyiz Sandığı”
Lütfi Özaydın, “Ar, Avrat, Setr-i Avret ve Aslının İzini Kaybettiğimiz Türk Kadınının Var Olan Adına Kim Yok Diyesiymiş?”
Mustafa Deveci, “Kadının Hakkı, Hakkın Kadını”
Muammer Parlar, “Cehaletin Kadını, Kadının Cehaleti”
Mehmet Kendirci, “Allah Millete Zeval Vermesin”
Mehmet Ali Yeşil, “At - Avrat – Silah”
Seyfullah Köksal, “Kadınlar Sahnede!”
Bünyamin Özdemir, “Yemîn'li Ağzımın Harfleriyle Kılıcımı Biledim”
"YORGUN’dan SESLİ GEMİ’ye -12", Hazırlayan: Gökhan Göbel
Yahya Çiftci, “Amerikan Belâsının Def’i İçün”
"Tarihi ve Sebebleriyle Yahudi Aleyhtarlığı" Bernard Lazare, Tercüme: Serhat Toksöz
Oruç Özel, Burada Bir Cami Vardı – “İstanbul’un Örtüsü Camiler”
M. Hamidullah Bekit, “Memleket Havaları (Yahudi Parçası)”
D. Celaleddin Kavas, “Seçim Barajından Hoplayamadım, Dolarlarım Döküldü Toplayamadım”

Dergiye nasıl abone olurum?
http://celimlicalim.com/Abonelik

 Dergiye nasıl ulaşırım?
www.facebook.com/celimlicalimdergisi
twitter.com/celimlicalim


Türk milliyetçiliği çünkü hiçbir şekilde İslâm'dan kopuk bir şey değildir


Valla Türk milliyetçiliğine yakın değiliz biz. Biz milliyetçiliğin ta kendisiyiz. Sanmayın ki yani birisi "ayaklarımızın altına alıyorum" falan filan dediği zaman biz de "he he" diye ağzımızı açacağız. Biz Türk milliyetçiliğinin tam göbeğindeyiz. Kimse de bizi ayağının altına alamaz. Biz onları ayağımızın altına alırız. Türk milliyetçiliğine laf söyleyenlerin hepsini ayağımızın altına alacağız. Türk milliyetçiliği çünkü hiçbir şekilde İslâm'dan kopuk bir şey değildir... Milli bir hayatı yok ederek milliyetçilik zaten yapılmaz. Milliyetçilik demek milli bir hayatın esas olduğunu kabul etmek ve bunu yıpranmaz halde muhafaza etmeye çalışmak demektir. İnsanlar hem Türk Milliyetçisi olacaklar hem de Türk olmayan bir yaşama biçimini meşru sayacaklar. Bu mümkün değildir. 

 İsmet Özel 30 Mart 2013, KonyaTV
* 30 Mart 2013 günü KonyaTV'de İstiklâl Marşı Derneği Genel Başkanı İsmet Özel ve Konya Şubemiz Başkanı Mustafa Deveci'nin katıldığı "Güncel Takip" programın görüntü kaydı şurada.


Sezai Karakoç: "Şâir, milletinin sözcüsü, yorumcusu ve gerekirse yol göstericisidir."


Şâir, felâkete uğrayan milletini ayağa kaldırmak için başını yükselten, toplum minberine çıkan kahramandır. Umutlandırandır, muştular saçandır

Şâir, milletinin sözcüsü, yorumcusu ve gerekirse yol göstericisidir. Şâir, milletinin kalbidir. Atan nabzı, çarpan yüreğidir. O, milletine kafasıyla, gönlüyle ve ruhuyla yapışıktır. Alınyazısı, milletinin alınyazısıdır. Şâiri olmayan millet yok demektir. Şâirlerini görmeyen millet, kendini görmüyor, şâirlerini yaşamayan millet, yaşamıyor demektir.

Şâirin bir misyonu vardır; bir kabile içinde, bir millet içinde, ya da insanlık içinde insanın, ya da insanlığın din kaynaklı törenlerinde ilâhî mûsikîye, onun sesi karışmalıdır. Tanrı'yı bütün insan kardeşleri adına o yüceltecektir. Tanrı'ya onlar adına, sesini o yükseltecektir. Felâket ânında yine insanlar adına sesini o duyuracaktır, Tanrı'ya. İnsanlık adına o günâh çıkartacak, günâhlarımızın itirafını o yapacak, af isteğimizi en canlı ve anlamlı şekilde o çıkartacaktır Tanrı katına. Tanrı, samimiliği ve temiz yürekliliği içinde onu toplumun temsilcisi, sözcüsü kabul edip eşsiz acımasıyla insanları bağışlayabilir. 

Yalvarışların en güzelini, en ölmezini belki o yapacaktır. Öyle ki, insanlar, aynı durumla karşılaştıkları her vakitte o yalvarıyı dillerinde ve gönüllerinde hazır bulabilsinler; o yakarı, insanlık için sunulan en etkin teselli olabilsin.

Her an, olağanüstü duyarlıklı olmak, kelimelere bu duyarlığı bütün şiddeti ve elektrikliliği ile yüklemek, şâirin misyonudur. Veliliği, önderliği, kahramanlığı, savaşçılığı, aşkı ve ölümü, milleti adına, insanlık adına kelimeler içinde bir kere daha yaşamak borcundadır. O, yalnız, milletinin geçmişini değil, geleceğini de yüklenmiştir. Gelecek felaketleri sezip çığlık çığlığa haber vermek, halkı uyarmak, ona yön göstermek, bunu da kalblere ve ruhlara işleyecek bir güç yapmak ödevindedir.

Şâir, bir kader cambazlığının adamıdır. O, insanlığın çektiğini ve çekmesi gerektiğini çekecek, fakat bu çekilenlerden ötürü ezilmeyecek ve bu çilenin mâcerâsını, bir kutup kâşifi sabrıyla, hatırasını kaydederken gösterdiği sabırla ve ameliyat başındaki doktordan daha sakin ve soğukkanlılıkla yazacaktır. Acıların kanını sevinçlerle, ihâneti masumlukla, korkaklığı yiğitlikle, hırsızlığı cömertlikle, lüksü riyâzetle yıkacaktır O, yaşantısı, dâima iki renk iplikle dıştan siyah ve içten ak, dıştan kızıl ve içten yeşil iplikle örülmüş görünümündedir.

İnsanlar, çoğu kez bu trajedya kahramanına, bir komik muamelesi yaparlar. Bunu bilmelidir şâir. Bunu göze almalıdır. Ama her seferinde, yenilgiyi kabul eden o değil öbürleri olmalıdır. Övgüler de, yergiler de dayanıksızdır. Şâirse, dayanaklı olduğu ölçüde kazanacaktır. Geceye yenilmeyen her kişiye, ödül olarak bir sabah ve bir gündüz, bir güneş vardır. Ve şâir, her sabah, armağan olarak, bir gündüze kavuşmağa en lâyık kişidir.

Sezai Karakoç
(Edebiyat Yazıları I, Diriliş Yayınları, İst. 1982, sf. 46.)


1 Temmuz 2015 Çarşamba

Bir Sadettin Ökten kitabı: Fincanımda Cola Var!

Bir yudum sohbetti kahve.

Yanında lokumu, zarflı fincan içinde mis kokusu, binbir tatlı çağrışımı gizleyen acı lezzetiyle bir medeniyeti tarifleyen en doğru sembollerdendi.

Ve kahve, iki dost kalbin halleşmesinin adıydı.

Biz olmak, komşu olmak, şehirli olmak, medeni olmaktı kahve…

Gün oldu, devran döndü.

Elimizde hâlâ fincanlar olsa da içlerinden yudumladığımız, başkalarının tercih ettiği yabancı tatlar oldu.

Sonra…

Ben olmayı biz olmaya tercih eder olduk.

Kalabalık kentlerde, yüksek apartmanlarda yaşamayı seçtikçe sanki yalnızlaştık.

Medeni şehirlilerken, uygar kentliler olduk.

Bir fincanın içinde, iki gönlün alışverişiydi kahve

Bir fincanın içinde, hatırşinaslık, diğerkâmlıktı

Ve kahve, bir fincanın içinde, asırların süzdüğü bir yaşanmışlık, bir irfani gelenekti…

Sadettin Ökten


Bir Sadettin Ökten kitabı: İçimde AVM Var!


Eskilerde kaldı medeniyet tasavvurumuzu yansıtan şehirler…

Önce… Daha huzurlu, daha sakin, daha insânî ve daha güvenliydik.

Kul hakkı, hizmet, tevazu, merhamet, iyilik, sevgi, saygı, komşuluk, mahalle kültürü, yardımlaşma, olabildiğince az alıp çok verme gibi değerleri konuşmaya gerek duymaz, yaşardık

Sonra… Bizim olmayan bir medeniyet tasavvuruna özenip onun zihniyetine ait yapılar inşa ettik

AVM’ler… Şehirleri canavarlaştıran… Gökdelen(cik)ler… Bir servet gösterisi sunan… Apartmanlar… Komşuluğu öldüren… Vahşi mekânlar

Ve… İçimizdeki değerlerin yerini de kapitalizmin bize “çağın ihtiyaçları” olarak sunduğu cicili-bicili oyuncaklar, nefsânî-bireysel tüketim, hırs, daha iyi bir hayat ümidi ve daha çok para kazanma arzusu aldı…

Halbuki İslam Medeniyeti’nin değerler sistemi bütün insanlık için tek ümit kaynağı! O zaman düşünmemiz lazım: “Yaradan, bize bir kapı açıp yol gösterdi de biz farkında mı değiliz?

Ve bize, “Haydi bakalım! Şimdi inancınızla ve kapitalizmin size sunduğu biçimlerle çözüme ulaşın.” mı diyor?

Sadettin Ökten


Lütfi Bergen'den iki yeni kitap


Beyin kalb ile düşünür. Yani kalbsiz bir düşünme vücûda gelmez. Zaten hikmet onun için beyin faaliyeti değil kalb faaliyetidir. Modern bilgi paradigmasının bunu anlaması mümkün olmayacaktır. Kur’an görmenin de kafada değil kalbde olduğunu bildirir. Kur’an kendi aydınını diğer aydın tasavvurundan ayırmaktadır. Yalnızca İslam, bilginin insana verildiğinden bahseder. Bilgi, Adem’e verilmiştir (Bakara 2: 30), melekler her şeyin ismini sayan Adem’e secde etmiş (boyun eğmiş)lerdir. Bilginin verildiği sırada Adem henüz peygamber değildir. Zaten bilgi ona peygamberlik bilgisi olarak değil eşyayı kavramlaştırma bilgisi olarak verilmiştir. “İlim ancak Allah katındadır” (46Ahkaf 28). Bu beyan, insanın bilgi ile irtibatını tayin ediyor. İnsanın sa’y u ameli ile bilgiye erişemediği bir tasavvur dünyasını huzura koyuyor. Bu mutlak bir hususiyet olmalı. Hiç bir mahluk kendi gayreti ile bilgiye erişemeyecek ve insan olmanın bu hususta bir imtiyaz alanı açtığını söyleyemeyecek. İnsan bilgisinin küllü bir alıntıdır, bu alıntı ilk vahiyden yapılmadır. İnsan’a has, insan olmaktan doğan bir bilgi yoktur. Bunu insana doğduğu günden ölümüne dek ona bilgi aktaran öğreticiler nedeniyle söylemeye cesaret edebiliyoruz. İnsan, cismanî yanının, biyolojik güdülerinin peşinde de kelime üretemez. Kelimeler insan tarafından üretilemez. Başlangıçta (Âdem’le) verilmiştir. İnsanlar kelimeleri bir ezber sonucu, başkalarından aktarılarak elde etmişlerdir. Hayatının devamında da bu ezber katmanlarına muhatap olurlar. Bilginin kendisi bilenlerin bilmeyenlere dayattığı bir belletmedir. İnsan farkında olmadan bu belletmelerden alıntılar yaparak yaşamını devam ettirir. İnsanın yeryüzünde zenginlik/debdebe peşinde koşmasına, burjuva toplumu kurgusuna rıza göstermesine neden olan bilgi nefsî bir bilgidir. Kitapta bu bilginin reddine ilişkin sorgulama yapmayı denedik. Bir cevap bulduğumuzu iddia etmiyoruz.

Akçağ Yayınları, 276 Sayfa, 14 TL
www.akcag.com.tr/kitap/bilginin-kaynagi-nedir.html


Elinizdeki kitap Ali Şeriati’nin “zindandan kurtuluş” meselesinde verdiği çözümün kifayetsizliğine işaret etmektedir. Kanaatimce insan, kendi ellerinden çıkan tabiat dışı üretimlerle yeniden zindana girmektedir. Teknoloji-bilim kurtuluşa çağırmamaktadır. Ali Şeriati’nin “İnsanın Dört Zindanı” kitabında ferdin coğrafya, tarih, sosyolojinin zindanından çıkmak istediğinde tekno-endüstriyel öneri getirmesi İslâm dünyasında Batı karşısında yenilgi düşüncesinin daha halen atılamadığının da işaretidir. Ali Şeriati, Osmanlı aydınlarının Batı’nın fabrikası, endüstriyel toplumu, kalkınmışlığı karşısında yaşadığı “medeniyet” buhranını aşamamıştır. Medeniyet meselesini insanlığın ortak tarihi şeklinde okumak; tarihi ilkellikten kalkınmışlığa, bilgiyi cahiliyetten bilişim toplumuna doğru yürütmek Müslüman aydınların kurtulamadığı bir akıde haline gelmiştir. Bu kitapta anlatmaya çalıştığım mesele, Ali Şeriati’nin ve Türkiye’de İslâmcılık-Türkçülük-Batıcılık fikirlerinin Müslümanlar için kurtuluş saydığı tekno-endüstriyel bilgi ve araçlarının kurtuluşa fırsat vermediğini yeniden vurgulamak; tekno-endüstriyel toplumsal organizasyon olan kentlerin yeni bir zindan oluşturduğuna işaret etmektir. Yalnızca kentler değil, “Modern İnsan”ın elinden çıkan tüm tabiatdışılıklar (asfalt-beton-otomobil-GDO-plastik-margarin-kent-fabrika) insanın zindanı haline gelmiştir.

Akçağ Yayınları, 196 Sayfa, 10 TL
www.akcag.com.tr/kitap/insanin-besinci-zindani.html


Ali Şeriati üzerine bir deneme


İlk defa lise yıllarında Ali Şeriati’nin kitaplarıyla tanışmıştım. İlk Şeriati okuma serüvenim, kendi dışındaki tüm mezhep ve yaklaşım tarzlarını reddeden katı bir Ehli Sünnet anlayışının teşvikiyle, gerçekleşmişti. İlginç bir şekilde mezhepçilik bende birçok insana sirayet eden bir içe kapanma ve tek yanlı okumaya sebep olmamıştı. Şeriati’yi okuyordum ancak onun eserlerinden feyizlenmek için değil, onun ne kadar sapkın görüşlere sahip olduğunu tanıdığım herkese ispatlayabilmek için. Zamanla bir üniversite öğrencisi olarak karşılaştığım çağdaş düşünsel meydan okumalara karşı, İslamı savunabilmek adına Şeriati’den pragmatist bir şekilde yararlanma yolunu seçtim. Çağdaş fikir akımlarına karşı Seyyid Kutup, Hasan el-Benna, Said Havva ve Muhammed Kutup’tan elde edemediğim yeni, orijinal ve eleştirel yaklaşımları Şeriati bana cömertçe sunuyordu. Bu dönemde Ali Şeriati benim için batı felsefesine açılan sağlam ve güvenilir bir köprü vazifesi gördü. Konuşmalarımda sık sık Şeriati’nin kitaplarında geçen Sartre, Camus, Heidegger, Marx, Will Durant ve Alexis Carrel gibi batılı düşünürlere göndermeler vardı. İslamı, batılı düşünürlere göndermeler yaparak savunuyor olmam o günlerde birçok insana gerçekten de ilginç geliyordu.

Ali Şeriati’nin kitaplarına yönelik bu pragmatist ve yüzeysel okuma biçimini, Şeriati’nin çarpıcı ve elektrikli üslubuna karşı uzun süre devam ettirebilmem pek olası görünmüyordu. Nitekim, üniversite yılları ilerledikçe, Ali Şeriati’nin fikirlerine derin bir hayranlık beslemeye başlamıştım. Onun İslami kavramlara getirdiği diri ve yepyeni anlamlar, ve batılı tekniklerden de yararlanarak geliştirdiği Kur’an’ı yorumlayış tarzı yüreğimi ve aklımı adeta bir fetih alanına çevirmişti. Eserlerinin her yerinden İslam’a olan sarsılmaz bir iman ve tarihin unutturamadığı bir ailenin küçük, sade evinden yükselen bir isyan çığlığı fışkırıyordu. Onu, özel hayatıyla ilgili ipuçları veren mektupları ve diğer eserleriyle daha yakından tanıdıkça, ona olan sevgim gittikçe daha çok artmıştı. Bu dönemde mezhepçiliğin dar bakış açısından kurtularak olaylara daha geniş bir perspektifden bakmaya başlamıştım. Karşımdaki insan Paris’te doktora öğrenimi sırasında Cezayirli Müslüman öğrencilerin Fransızlara karşı verdiği bağımsızlık mücadelesine fiilen katkıda bulunarak hapis yatmış ve Şii din alimlerini Filistin meselesine gösterdikleri ilgisizlik yüzünden kıyasıya eleştirmişti. Peygamberimizle ilgili yaptığı bir siret çalışmasında tarihsel anlamda daha eski olduğu için özellikle Ehli Sünnet kaynaklarından yararlanmış ve geleneksel Şia alimleri tarafından pompalanan hurafelere kafa tuttuğu için kendi ülkesinde Sünni olmakla itham edilmişti. Tüm görüşlerini benimsememekle beraber artık ben de bir Ali Şeriati öğrencisiydim.

Ne demektir Ali Şeriati’nin öğrencisi olmak? Ali Şeriati’nin öğrencisi olmak her şeyden önce, Emerson’un da belirttiği gibi, tek bir insanın takipçisi olmamak ve kendine güvenmek demek. Şeriati’nin öğrencisi olmak, kör taklitten ve eşekleştiren her şeyden, bu şey bilim, din, sanat, spor veya kadın olabilir, uzak durmak demek. Şeriati’nin öğrencisi olmak demek, Kur’an’ı bilinçlice okumak, peygamberi ve ehli beyti derinlemesine tanımak demek. Şeriati’nin öğrencisi olmak batıyı kapalı gözlerle takip etmemek ve batıdan gelen her şeyi yine şeçme özgürlüğünü kullanmadan kör bir şekilde reddetmemek demek. Şeriati’nin öğrencisi olmak insanı Cebriye’nin insan iradesini reddeden kader inancına hapsetmemek ve onun özgür iradesini Marx’ın ve Hegel’in insanı bir kuklaya dönüştüren determinist tarihsel materyalizm nehrinde boğmamak, onu en az egzistansiyalist Sartre kadar özgür tanıyabilmek demek. Şeriati’nin öğrencisi olmak, uyanık ve dertli olmak, Mevlana gibi bir yüreğe, İbn Sina gibi bir akla ama Ebu Zer gibi bir yaşama aday olmak demek. Ne bağnaz geleneklere ne de yabancılaştıran modernizme teslim olmamak demek. Şeriati’nin öğrencisi olmak demek, bir insanı tüm fikirleriyle benimseme yanlışına düşmemek ve bir insanı hataları yüzünden bir çırpıda silip atmamak demek. Şeriati’nin öğrencisi olmak Ali gibi, Ebu Zer gibi yalnız yaşamak, yanlız ölmek ve yalnız haşr olunmak, yine onun tabiriyle göller bölgesinde bir ada olmak demek. Şeriati’nin öğrencisi olmak demek, Hallac gibi vahdeti vücuda ererken geride halkı unutmamak, Hz. Muhammed gibi miraca çıkıp Allah’la buluşma zevkine ve ayrıcalığına erişmek, ama akabinde halkın arasına, ezilmeye, baskı ve aşağılanmalara geri dönebilmek demek. Şeriati’nin öğrencisi olmak demek Platon’un akademisine hapsolmamak, Descartes’ın kuru aklına ve Bacon’ın bilgisine esir düşmemek, Kur’an’da geçen bir harfin mahrecini doğru çıkarabilmek için yoğunlaşıp Kur’an’ın ruhunu unutmamak demek. Şeriati’nin öğrencisi olmak demek Allah’ı diğer dinlerin bağlıları gibi tabiat ötesinde aramamak, Peygamberi insanüstü bir yere oturtarak etkisizleştirmemek demek. Şeriati’nin öğrencisi olmak demek işçinin hakkına riayet etmek, yeryüzünde zayıf bırakılmışlardan yana olmak ve Allah’ın Kur’an’da defalarca emrettiği sosyal adaleti yeryüzünde gerçekleştirme ülküsünü ibadetlere kurban ettirmemek demek. Şeriati’nin öğrencisi olmak kuvvetin sembolü olan demir ve ilmin sembolü olan kitabı, adaletin sembolü olan terazi ile dengeleyebilmek demek. Şeriati’nin öğrencisi olmak demek, hayata şehadetin ışığıyla anlam bağışlaya- bilmek, ölümü Ali gibi, Hüseyin gibi, Ebu Zer gibi yüzünde bir tebessümle karşılayabilmek demek. Tüm bu saydıklarımızı tek kelimeye vurmak gerekirse, Şeriati’nin öğrencisi olmak, ALLAHPEREST olabilmek demek.

Şeriati bize kısa süren hayatında neler öğretti? Ateşin formülünü bulmayı değil, ateşin içinde yanmayı… Salt aklın, gerçeği kavramada bir fotoğraf makinasından daha ileri gidemediğini…Tevhidin doğaüstü bir felsefe olmayıp, Allah’a iman etmekten çok daha fazla bir şey olduğunu…Kur’an’ın semavi bir kitap olmakla beraber, bir çok süresinin ismini toplumsal ve doğal fenomenlerden alan, daha çok doğaya ve topluma dönük bir kitap olduğunu….Özümüze dönmemiz gerektiğini ve bu özün toplumumuzda İslam’dan başka bir şey olmadığını… Sömürgeciliğe karşı savaşımı ancak Muhammed Abduh’un şiarı olan Kur’an’a dönüş hareketiyle gerçekleştirebileceğimizi…. İkbal gibi, Henri Bergson kadar felsefede derinleşmeyi, ancak Mevlana’da hakikate dönüşmeyi… Açlığın neredeyse küfür olduğunu…. Evimiz yanıyorken bizi namaza çağıran sesin Şeytana ait olduğunu ve Şeytanın Allah’ı ustaca taklit ettiğini… Şüphenin, gençlik için kesinliklerden çok daha fazla, imana hizmet ettiğini…. Duanın basit, bireysel, bencil yakarışların çok ötesinde bir şey olup sosyal bir yön ve anlam içerdiğini… Marcuse’nın tek boyutlu insanına karşı, İslam’ın Allah’ın ruhundan ve çamurdan oluşan çok boyutlu insan tasavvurunu ve insanın bu mektepte hiçbir din ve felsefede yükselemediği zirvelerde gezindiğini…. İnsan’ın tabiat, tarih, toplum ve benlik zindanından kurtulmasının ne denli zor olursa olsun imkansız olmadığını…Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmamızı… Hz. Muhammed’in tüm insanlık için en güzel örnek olduğunu ve onu tanımanın onu sevmekten daha yüce olduğunu…. Hayatta, sanatın takip ettiği güzelden, bilimin araştırdığı doğrudan ve dinin meşgul olduğu iyiden başka uğrunda dertlenmeye ve kafa yormaya değer hiçbir şey olmadığını…. İnsani, toplumsal ve düşünsel özümüzden yabancılaşmamamız gerektiğini…. Modernizmin medeniyetle, entellektüelin aydınla asla eş değer olmadığını…. Aynı anda Sokrat kadar akıllı, Spartakus kadar güçlü ve İsa gibi sevgi dolu olmanın gereğini…. Alexis Carrel kadar duayı, Frantz Fanon kadar toplumumuzu, Şebli Şamil kadar Hz.Muhammedi, Luis Massignon kadar Fatıma’yı ve Luis Karden kadar İslamı tanımamız ve anlamamız gerektiğini…. Hz. Muhammed’in, her ne kadar Rodinson eleştirmek için söylüyor olsa da, silahlı bir peygamber olduğunu, ve cennetin kılıçların gölgesi altında bulunduğunu… İslam’ın bir protesto mektebi olduğunu…. Ümmet kavramının dinamik bir kavram olup, bizlere dayatılmakta olan cinsiyet, kan ve sınıf gibi yapay ayrımlar üzerinde yol alan tüm toplumsal oluşumlardan çok daha ilerici olduğunu… ve Fatıma’nın Fatıma’dan başka biri olmadığını.

Biz bugün Şeriati’yi anlamanın neresindeyiz? 44 yıllık kısa yaşamına zindanlar, işkenceler, uykusuz geceler, gözaltında geçen günler, sabahlara kadar süren konferanslar, yüzlerce eser ve nihayet şehadet sığdıran, zulme karşı susmayı bilmeyen, gözetim altında kendisine sunulan çok sınırlı özgürlüğü, halkın ve gençliğin boğulmakta olan imanı için, nefes nefese hayata çeviren bu yiğit adamı gerçekten ne kadar tanıyoruz? Aydını hadımlaştırdığını iddia ettiği taksitli hayat düzenine baş eğmeyerek, eşinin bir eve sahip olma gibi çok masum bir isteğine bile yıllarca direnen, gençliği, imanını kuşatan modernizm ve çılgın tüketim felsefesine karşı, tükenmek bilmeyen enerjisi ve düşünsel gıdasıyla koruyup kollayan, siyah gözlü hurilerin ,bal ve şerbetten ırmakların dolaştığı cenneti isteyene bırakıp, İslam’ı tehdit eden atıkların yüzdüğü uzak denizlere kulaç atan bu duygusal ve inatçı adam kimdir? Tarihin önünde saygıyla eğildiği saltanat saraylarına karşı Fatıma’nın küçük toprak evine sığınan, Ali’yi Zülfikar’ıyla değişmeye bir türlü yanaşmayan, Kapitalizmi Hacc’da taşlayan ve George Politzer’in materyalist felsefe teorisi ile idealist pratiği arasındaki yüz kızartıcı çelişkileri önümüze sermekten çekinmeyen bu adam neyi ispatlamaya çalışıyordu? Bir öğrencisinin deyişiyle, dindar olmasa aydınların ilahı olurdu, fakat onun ne mollalar gibi vaaz etmek için minberi, ne de aydınlar gibi konuşacak kürsüsü vardı. Aleyhinde her iki taraftan açılan iftira ve yalan yaylım ateşine tutulduğu bir sırada, kendini ifade edecek her türlü araçtan yoksundu. Bütün bu olumsuz koşullara rağmen, bu adam tarihte pek az insana nasip olan bir toplumsal değişimin anahtarı olacak, ve yaşamını şüpheli bir ölümle yitirerek, vefatından kısa bir süre sonra, iman ve adalet adına gerçekleştirilen bir devrimin en büyük tetikleyici unsuru haline gelecekti. Gerçekten de hayatı timsahın kendi yuvasında kemiren bu adam kimdi ve ne yapmak istiyordu? Ali Şeriati’yi Türkiye’de ne kadar tanıyabildik ve onun fikirlerini her türlü taassup ve ön yargıdan uzak bir şekilde ne kadar tartışabildik? Şeriati’nin fikirleri Türkiye’li aydınları ne ölçüde etkiledi? Şeriati’nin Türkiye’deki düşünsel gelişme ve evrimlere nasıl bir katkısı oldu? Eserleri dünyada en çok Türkçe’ye çevrilen bu korkusuz adamdan neler öğrenebildik? Sosyalist bloğun çöktüğü, Kapitalizm ve liberalizmin nihai zaferini ilan ettiği, büyük anlatıların iflas ettiğini ve tarihin sonuna geldiğimizi iddia eden post modern argümanların cirit attığı tek kutuplu bir dünyada, Şeriati’nin fikirleri insanlık için ne ifade ediyor? İslam ülkelerinin sırayla batılı güçlerce işgal edildiği, Ortadoğu’daki tüm ülkelerin haritasının değişeceğinin ısrarla vurgulandığı bu yeni Dünya düzeninde İslam’a dair algımız nasıl olmalı? İslam’ın ‘Silm’ kökünden geldiğini söyleyerek onu bir barış dinine mi çevirmeli, yoksa Şeriati gibi İslam’ı ‘selleme’ kökünden alıp onu haksızlığa karşı bir direniş ve kıyam ocağı olarak mı yorumlamalı? Bu yüzyılda hangi İslam’ı benimsemeli? Ahmed Gulam Kadıyani’nin cihadı iptal eden ve sonunda sapıklaşan İslam yorumunu mu? Yoksa Sir Seyyid Ahmet Han’ın bilim ve eğitim etrafında dolanan ama İngilizlerin Hindistan’daki hakimiyet alanına dokunmayan İslam anlayışını mı? Ya da Seyyid Cemalleddin Afgani’yle ortaya çıkan, İkbal’le, Muhammed Abduh, Reşid Rıza, Mehmet Akif Ersoy, Said Nursi ve Ali Şeriati’yle devam eden bilinçlenmeyi ve direnişi bir arada götüren, ve zilleti reddederken Müslümanları vahdet, izzet ve şerefe çağıran İslam öğretisini mi?

Kuşkusuz, bu cesur ve duygusal adamdan bizim daha öğrenecek çok şeyimiz var. Bugün dünyada gelişen olaylarla beraber, Ali Şeriati’yi daha iyi anlayabilecek durumdayız. Ali Şeriati bizim için bir son değil, tersine bir başlangıç noktasıdır. Onun bakış açısını, yaklaşımlarını ve metodunu içinde yaşadığımız topluma ve zamana göre geliştirmek bizim elimizde. Ali Şeriati’nin bizden istediği en önemli şey bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaktan kaçınmamız ve bilgiyi her zaman ve koşulda sevginin önüne koymaktı. Elbetteki bugün, postkolonializm, postmodernizm, deconstruction, hermenetik, semiyotiks, oryantalizm gibi daha birçok yeni kavramla karşı karşıyayız. Bugün felsefe alanında Frankfurt okulunun temsilcisi, Habermas, Postmodern felsefenin temsilcileri, Althusser, Derida, Foucalt, Lyotard, postkolonializmin savunucuları Homi Babbha, Goyatri Spivak, Achebe, Naipaul ve bunların Marksist eleştiricileri, Terry Eagleton, Arif Dirlik, Ajaz Ahmed, Kenan Malik, ve ıslah olmaz muhalif Noam Chomsky ile oryantalizmin maskesini düşüren Edward Said gibi düşünürlerin fikirleriyle etkili olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Şeriati’nin arkadaşı Frantz Fanon’un sömürü karşıtı düşünceleri bugün edebiyat ve felsefe alanında postcolonializm felsefesine dönüşerek üniversitelerin edebiyat bölümünde temel dersler arasındaki yerini almış durumda. Edward Said isimli Filistinli hristiyan düşünür, Fanon’un izini takip ederek batının ikiyüzlülüğünü “Oryantalizm” adlı çalışmasıyla ortaya sermiş. Ameri Taheri adlı, zaman zaman CNN ve BBC gibi uluslararası televizyon kanallarında boy gösteren ve batı ağzıyla konuşan meşhur bir zat, Ali Şeriati ve Edward Said’in fikirlerini eleştirel bir bakış açısıyla karşılaştıran bir makale kaleme almış. Akbar S. Ahmad İslam ve Postmodernizm adlı bir kitap kaleme almış. Hüseyniye i-İrşad’ta Şeriati’yle beraber konferanslar veren Seyyid Hüseyin Nasır, İran İslam Devriminin ardından Amerika’ya sığınmış ve İslam’ı gelenek olarak yeniden yorumlayarak, batı dünyasında kendine yer açmış ve haklı bir ün edinmiş. Bir zamanlar Ali Şeriati ve Mutahhari’nin sentezi olarak görülen Filozof Abdulkerim Suruş, molların hışmından kaçarak, yaşamını İngiltere’de sürdürmeye başlamış ve daha şimdiden adını bu yüzyılın yaşayan en büyük filozofları arasına yazdırmış ama ne pahasına? Kendisinin övünerek söylediği gibi, o İslamı Ali Şeriati gibi kalınlaştırmayıp, tersine inceltiyormuş. Şeriati’nin her zaman bize hatırlattığı bir şey vardı; bir fikir ne kadar yüce ve değerli olursa olsun, eğer o fikir insanlık pazarına sürecek ürünlere yani dünya çapında insanlara sahip değilse, etkili olma şansını yitirmiştir. Şeriati bir defasında İslam’ı elmasa benzetecek, ancak çamurun altına saplanmış, kimsenin farkında olmadığı bir elmasın değerinden bir şey yitirmese dahi, kimseye yararı olmayacağını söyleyecekti. Şeriati, İslam mektebinde yetişen çok boyutlu bir insana dönüştü ve yığınların yüreğine ve zihnine inancın damgasını vurmayı başardı. Ve bunu da, bir çoğunun yaptığı gibi ne ruhanilere, ne halka, ne aydınlara ne de batılı sömürgeci devletlere dalkavukluk yapmadan, sadece Allah’a sığınarak sözünü eğip bükmeden yaptı.

Bugün yukarıda saydığım, zihinlere egemen olmak için birbirleriyle yarışan düşüncelere ve çoğu zaman gençliğimizin imanını tehdit eden bu düşünceleri, bitmek bilmeyen bir enerjiyle pompalayan bir entelektüeller ordusuna karşı biz ne yapmaktayız? İslam’ı, uluslararası bir düşünce platformunda savunabilecek kaç tane Müslüman düşünüre sahibiz? Türkiye’de kaç tane Müslüman düşünürümüzün yazdığı kitaplar dünyanın diğer dillerine tercüme ediliyor? İsmail Raci Faruki, Muhammed Esed, Seyyid Kutup, Said Nursi, Mevdudi, Vahidüddin Han, Muhammed İkbal, Muhammed Hamidullah, Roger Garaudy, Ali İzzet Begoviç, Mutahhari, Muhammed Bakır es-Sadr, Fazlurrahman, Seyyid Hüseyin Nasr, Beheşti, Said Havva, Hasan el-Benna, Ramazan el-Buti, Muhammed Gazali, Yusuf el-Kardavi ve Abdulkerim Süruş gibi ünü yaşadığı toprakları aşan, bu yüzyılda yaşamış daha kaç Müslüman aydın ya da alim sayabilirsiniz? Yazık ki bugün bizler bu değerli düşünürlerin fikirlerini öğrenme ve anlama çabalarının bile oldukça uzağındayız. Bugün Türkiye’de bu dindar aydın ve alimlerin fikirlerini karşılaştırmalı olarak inceleyip tartışabileceğimiz bir platformumuz bile yok.

Ali Şeriati’nin ilk kitabı Türkçeye 1980’li yılların başında çevrildi. O günden bu yana yıllar geçti, ancak Şeriati’nin hayatı ve fikirleri üzerine kaleme alınmış en sıradan bir kitap çalışması bile gerçekleştirilemedi. Oysa bu konuda yazacak o kadar çok bakir alan mevcuttu ki. Sözgelimi, Ali Şeriati Türkiye’de hangi aydınları, ne ölçüde etkiledi? Şeriati hangi yazarların yeni yazım çalışmalarının ilham kaynağı oldu? Batıda bilimsel araştırmalar alanında kullanılan karşılaştırmalı tekniği kullanarak Ali Şeriati ile İkbal’i, Mutahhari’yi, Seyyid Kutubu ve hatta Said Nursi’yi karşılaştırmaya ne dersiniz? Gerçekten de Ali Şeriati ile Said Nursi arasında hem mücadeleleri ve hem de fikirleri açısından inanılmaz benzerlikler var. Amerika’da bir üniversitede görev yapan İngiliz asıllı büyük Müslüman profesör Hamid Algar boşuna özellikle bu her iki alimin bazı eserlerini seçerek İngilizceye çevirmedi. Son dönemlerinde Said Nursi’nin fikirlerinden oldukça etkilenen büyük üstad Cemil Meriç’in, aynı zamanda Ali Şeriati’yi gerçek bir aydın olarak övmesi sadece bir raslantı mı? Bugün Said Nursi’yi -hiç bir zaman doğrudan öğrencisi olmadıysa da- hareketinin başlangıç noktası yapan, Türkiye’nin en etkili simalarından biri olan, Fettullah Gülen’in, Dücane Cündioğlu’nun Yeni Şafak’taki bir yazısında da belirttiği gibi, eserlerini yazarken özellikle Ali Şeriati’nin etkisi altında kalmış olması bir tesadüf mü? Ali Şeriati Hüseyniye-i İrşadı çok yönlü bilimsel bir üniversiteye dönüştürmeye çalışırken, Said Nursi tüm hayatını din ve modern bilimlerin beraber öğretildiği İslam dünyasının en büyük üniversitesi olacak Medresetül Zehra projesine vakfedecekti. Her ikisi de eğitimi İslam dünyasının yeniden ayağa kalkması ve şahlanması için bir başlangıç noktası olarak görecek ve Tevhid, insan, kainat ve toplum bağlamında birbirine paralel, dönemlerine göre oldukça özgün fikirler ileri sürecekti.

Ali Şeriati, Said Nursi, Mehmet Akif Ersoy, Seyyid Kutup, Hasan el-Benna ve Mevdudi gibi insanları tanımak neden önemlidir? Çünkü onlar; bu yüzyılda İslam’ın gerek bireysel gerekse toplumsal alanda yaşanma deneylerinin yapıldığı adeta birer laboratuar hükmündedirler. Çünkü onlar; gençliğin imanını kendi ahiretlerini bile riske ederek savunmayı kendilerine görev bilmişlerdir. Çünkü bu aydın ve alimler; Nietzsche’nin Tanrı öldü dediği, Betrand Russel’ın böbürlenerek neden Hristiyan olmadığını anlatmak için bir kitap yazdığı, Camus ve Sartre’ın Tanrısızlık sızısını varlıkla hafifletmeye çalıştığı, Heideger’in insanı boşluğa atılmış bir taş parçası olarak yorumladığı, Albert Bayet’in bilim ahlakından bahsettiği bir çağda, kitlelere İslam’ın modernizme karşı direnen tek yaşayan din olduğunu ve hala toplumları değiştirebilecek bir dinamizm ve potansiyele sahip olduğunu, yaşamları, fikirleri, mücadeleleri ve ölümleriyle gösterebilmişlerdir. Çünkü ismini saydığım bu ve benzeri aydın ve alimler, son peygamber Hz. Muhammed’(S.A.V.)in 20. yüzyıldaki varisleriydi. Çünkü onları tanımak, bizi kaynağa biraz daha yaklaştıracak, bizleri olmak istediğimiz ama bir türlü olamadığımız kendimizle, insani ve toplumsal özümüzün uyanık aydınlığında yüz yüze getirecektir.

Turgay Evren
Kaynak: aliseriati.com


30 Haziran 2015 Salı

İstiklâl Marşı'ndaki "Kahraman ırkım" ifadesi ne anlama gelir?



İnsanlar Türkiye'de Türk dışında bir kavmiyetten bir milliyetten bahsedildiği zaman hiçbir tedirginlik duymuyorlar. Mesela bir insan "Çerkezlerin de Türkiye'de hakları var" dediği zaman; "Niye ırkçılık yapıyorsun kardeşim?" denmiyor ona. Ama Türk Milletinin varlığının dikkate aldığınız zaman o zaman "ırkçılık yapma" deniyor. Hâlbuki İstiklal Marşında veya başka yerlerde "ırkına çek" diye bir ibaresi var Mehmet Akif'in. Mehmet Akif Fransızca bilirdi ve yaşadığı zamanlarda İngilizcede "race" Fransızcada "race" diye telaffuz edilen bir kavram var. İstiklal marşının yazıldığı yıllarda Fransa'da Fransızlar için "la race francais" denirdi. Yani "Fransız ırkı" denilirdi. Fransız Medeniyetinin ürettiği kişiden bahsetmek için söylenirdi bu. Mehmet Akif de "kahraman ırkım" derken de "ırkına çek" derken de bu yaşadığımız toprakları vatan olması için bir dirayet sahibi olduğunu göstermiş zümrenin varlığına işaret ediyor. "Irk" dediği şey etle kemikle kafa tasıyla alakalı bir şey değil. Ahlâki bir tutumla bir karakter üstünlüğüyle alâkalı bir şey. Onun için "ırkına çek" diyor. Öbürü zaten olabilecek bir şey değil. Öbür durumda Mendel yasaları falan devreye girer. O zaman insanın ırkına çekmesi bahis konusu olmaz ki. İnsanın ırkına çekmesi veya kahraman ırka mensup olabilmesi için o kahramanlığın bir parçası olması o kahramanlığın hakkını vermesi gerekir.

İsmet Özel, 28 Aralık 2011


TBMM Kayseri Başkanlık Kürsüsü


Sakarya Savaşı öncesinde TBMM'nin Kayseri'ye taşınması olasılığına karşı hazırlanan başkanlık kürsüsü.


Yunan Başkumandanı Trikopis'i Esir Eden Askerimiz:
Ahmet Çavuş


Elmalıdağ'da Yunan Başkumandanı General Trikopis'i ve maiyetini tek başına esir eden Ahmet Çavuş, son zamanlara kadar Afyonkarahisar hapishanesinde başgardiyan olarak çalışmakta idi. Yunan Başkumandanını nasıl esir ettiğinin hikâyesini şöyle anlatmıştır:

- Keşif için üç kişi dağa tırmanmağa başladık. Yanımda saatli, tetikli, fitilli olmak üzere 11 bomba vardı. Arkamızdan da kırk kişi yollayacaklardı. Alaca karanlıkta tepenin bir boyun noktasına vardığımız zaman, 5 - 10 zabitin oturduklarını gördüm. Derhal bombalardan birisini yakalayıp davranmayın, teslim olun, diye haykırdım. Hepsi, ellerini kaldırdılar.

Arkadaşlarım da yanına gelmişlerdi. Ben önümüzde duran bir zabitin atını yularından yakalayarak çektim.

Sordular:
- Ne kadar kuvvetiniz var? dediler.
- Üç ordu, dedim. Tamamen muhasara altındasınız. Ya teslim olacaksınız, ya sizi gurup ateşine vereceğiz.
- Hangi kıtaya kumanda ediyorsun? dediler.
- Alay kumandanıyım, dedim.
Rütbemi sordular?
- Başçavuş... dediğim zaman hepsi hayret içerisinde kalmışlardı.
Hayretlerini gidermek için devam ettim:
- Bizde onbaşıdan fırka kumandanı bile var, dedim. Onlara, torbalarımızdan peksimet çıkararak verdik. Onlar da bize, bol bol sigara ikram ettiler.
Ceplerimizi doldurduk. Biz onları böylece esir aldıktan epey sonra Kaymakam Hüseyin Hüsnü Beyle tabur kumandanımız Fuat Bey geldiler.

Hüseyin Hüsnü Bey, esir zabitlerin içerisinden birisini, eliyle işaret ederek bana sordu:
- Bu zabitin kim olduğunu biliyor musun?
- Ne bileyim, dedim. Elin düşmanı... Babamın oğlu değil ya!...
Fuat Beyin gözleri faltaşı gibi açılmıştı:
- Trikopis, Trikopis, diye haykırdı. Yunan Başkumandanı...

Trikopis'i Uşak'a kadar getirdik. Orada bana bir İstiklâl Madalyası yazdılar. Trikopis'in esvaplarını da bana hediye ettiler. Geçen seneye kadar bu esvapları giyerdim. Şimdi bunlar azıcık eskidi. Sokağa pek gelmiyor. Evde saklıyorum.

Ali Yeşildal, Raşit Fidan
(Tanıkların Dilinden İstiklal Ve Zafer Hatıraları
Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Yayınları, s 70,)