15 Ocak 2018

'Eleştirel düşünce’yi çok tehlikeli buluyoruz


Hamaset ve romantizm her şeyi toz pembe görmemize neden olduğu için, ‘eleştirel düşünce’yi çok tehlikeli buluyoruz. Bu nedenle de, kendimiz hakkında, kendi gerçekliğimiz hakkında, kronik sorunlarımız etrafında eleştirel anlamda değerlendirmeler yapma ihtiyacı duymuyoruz. Karşı karşıya bulunduğumuz sorunların dışarıdan kaynaklandığını söyleyerek, içsel sorunlarla yüzleşmekten kurtulabileceğimizi sanıyoruz.

Günümüzde anı yaşayan, anı algılayan internet kuşağı, değer üretme yeteneğine sahip değildir. Entelektüel-akademik konformizmi aşmaya cesaret edemeyen, bu yolda risk almayı hiç bir biçimde göze alamayan kadrolarla, bağımsız bir ufuk, bilgi, yöntem üzerinde çalışmak, bağımsız içerik üretmek mümkün olamaz. Hamaset üretmek, içerik üretmek demek değildir. Hamaset üretmek için, hiç bir alanda birikim gerekmez.

Günümüz dünyasında, hem yerel anlamda, hem de küresel anlamda olaylar, gelişmeler, ancak medyalaştırıldıktan sonra konuşuluyor, tartışılıyor. Bilgi’nin dolaşımı, yayılması kolaylaşınca, propaganda ve manipülasyon da o ölçüde kolaylaşıyor. Gelişmeleri değerlendirirken, olayların gerçek boyutlarıyla mı, yoksa manipüle edilmiş, propaganda ürünü boyutlarıyla mı değerlendirilmekte olduğu konusunda ciddi soru işaretleri oluşuyor.

Atasoy Müftüoğlu
(Yenişafak, 16.01.2018)

03 Ocak 2018

Neden gideriz ya da neden kalmayız?



140journos “seküler göç” videosuyla türkiye’den ayrılanların neden gittiğine ve “motivasyon”larına odaklanırken; yazılı olarak derlediği istatistikler, demeçler, örnekler üzerinden türkiye’deki beyin göçü olgusunu incelemeye ve açılan whatsapp tartışma grubunda da beyin göçünün nedenlerini kapsamlı şekilde ele almaya devam ediyor. 

türkiye’nin sosyal ve siyasal dönüşümünün hayat tarzları, kariyerleri ve hayallerini çıkmaza sürüklediğini düşünen insanlar, bugüne kadar maddi ve manevi tüm yatırımlarını ülkelerinde gerçekleştirmelerine rağmen göç ediyorlar. “seküler göç” serimizin ilk bölümünde göç eden ya da hazırlananlardan bu kararı alma gerekçelerini dinliyoruz.

29 Aralık 2017

“Doğum ve ölüm” kavramları özelinde, eski Türklerin geliştirdiği inançlar nelerdir? Bu inançların, sonraki yüzyıllarda benimsenen yeni inançlara etkileri olmuş mudur?

Orta Asya coğrafyası dediğimiz bu sert iklimli uçsuz bucaksız bozkır, oralarda yaşamakta olan muhtelif Türk topluluklarının inançlarını şekillendiren en temel faktör olmuştur. Bir defa bunu unutmayalım ve ne demek olduğunu iyi düşünelim. Onların inançlarında gördüğümüz, günümüz tarihçilerinin “tabiat kültleri” tabir ettiği inançlar, bu coğrafyanın ürünüdür. Pek çok toplumda olduğu gibi eski Türklerde de ruh ve ahiret inancı vardı. Bu yüzden ölüm her şeyin bittiği bir son değildi. Ruhun kuş olup uçarak bedeni terk ettiğine inanılırdı. Dede Korkut hikâyelerini hatırlayınız. Ölmüş ataların ruhları da tabiat kuvvetleri gibi kutsaldır. Atalar kültü dediğimiz güçlü inanç, bunun sonucudur. Mezarları ziyaret edilir ve onları memnun etmek için adaklar adanır. Ata ruhlarının aileyi koruduğuna inanılır.

Türkler göçebe olmalarına rağmen cenazeyi bir köşeye atmazlar, ölüye büyük saygı duyar ve çeşitli merasimlerle onu ya defnederler veya Kırgızlarda olduğu gibi (bilhassa sert kışlarda donmuş toprağı kazıp mezar yapmak hayli güç olduğu için olsa gerek) yakarlardı. Ölüm sonrası uygulamalar arasında: Yas tutmak, ölünün mezarı başına “balbal” tabir edilen mezar taşlarını dikmek ve cenaze yemekleri sayılabilir. Halkımız bunların ölünün arkasından mutlaka yerine getirilmesi gereken “olmazsa olmaz” İslami inançlar olduğuna inanır. Oysa bunlar İslam’a değil Türklere ait şeylerdir.

Ahmet Yaşar Ocak
(Karar, 28.12.2017)

28 Aralık 2017

At Kitabı


"Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!"

Bizi edebiyatımızla tanıştıran bu ilk dizeler, bin atlının yola revan olup zaferler kazanıp çocuklar gibi şen olduğu o akınları, nal sesleriyle birleştirerek zihinlere nakşetmiştir.

Dünyanın ilk bilimsel at eğitim kitabı Kikkuli isimli bir at eğitimcisi tarafından MÖ 15. yüzyılda Hattuşa-Boğazkale’de yazılmıştır. Kikkuli metni Xenophon’un at eğitim kitabı Hippike’den tam bin yıl öncesine aittir.

Türkçede atın rengini, özelliklerini, organlarını, yaşını, koşumunu, hareketlerini ifade eden zengin bir kelime dağarcığı bulunmaktadır.

Atlara mezar yapılmıştır, mesela, 2. Osman’ın atı Süslü Kamir’in mezartaşı Üsküdar’dadır.

18. yüzyıl mahkeme kayıtlarından atların çalındığını, at sahiplerinin yılmadan atlarının izini sürdüğünü, at pazarlarında kaybolan atları aradığını görmekteyiz.

İnsanlar gibi atların da şecere kayıtları bulunmaktadır. Osmanlı donanmasında at gemisi tabir edilen gemilerle asker, malzeme ve hayvan taşınmıştır.

Emine Gürsoy Naskali
Kitabevi Yayınları, 800 Sayfa

Şeyh Şamil ve Kafkasya:
Mücadele - Sürgün - İskân


Elinizdeki bu kitap; Anadolu, Rusya ve Kafkasya tarihi açısından önemli bir isme ve faaliyetlerine odaklanmaktadır. Şeyh Şamil ismini “işitmeyen yoktur. Şamil anıldıkça Kafkasya hatırlanır. Kafkas düşünüldükçe Şeyh Şamil yaşar. Bu iki kelime her zaman için müteradiftirler.

Şeyh Şamil’in 19. yüzyıl ortalarındaki Rus yayılmacılığına karşı mücadelesi; Kafkasya başta olmak üzere Anadolu ve Rusya’yı da içine alan bir coğrafyayı önemli ölçüde etkilemiştir. Şeyh Şamil’in, Rusların bölgeyi işgalini yaklaşık 30 yıl geciktiren mücadelesinin kırılması; Kafkaslardan Anadolu’ya yoğun bir göç dalgasını beraberinde getirmiştir. Başta Çerkesler olmak üzere çeşitli Kafkas halkları Anadolu’ya gelerek yerleşmiştir.

Elinizdeki bu kitap, Şeyh Şamil’in doğumu, gençlik yılları, Müridizm Hareketi, Ruslarla mücadelesi, Çerkeslerin Anadolu’ya sürgünü ve iskânı ile söz konusu süreçlerin edebiyata yansımaları gibi çeşitli konular üzerine kaleme alınmış 11 makaleden oluşmaktadır. Şeyh Şamil ve Kafkasya, 19. yüzyıl ortalarında yaşanan ve günümüz Anadolu’su ile Kafkasya’sını şekillendiren olayları akademik bir bakış açısı ile incelemektedir.

Kitaba katkıda bulunanlar Süleyman Nazif’in 1914 yılında yazdığı aşağıdaki satırların günümüzde de geçerli olduğuna samimiyetle inanmaktadır:

Bu perişan satırlarla o ünü ebedi olan o kahramanın ne olaylarını/yaptıklarını tasvir etmek emelimdir, ne simasını resm eylemek haddim. Şeyh Şamil’in hayatı hakkında geniş bilgiye sahip olanlar, bildiklerini yazıp yayınlarlarsa hem İslam tarihine, hem milletlerin tarihine hizmet etmiş olurlar. Şeyh Şamil gibi büyük bir adamın namına böyle nakıs birkaç satır yazmak yetmez. Ciltlerle kitaplar yazılmalı, yüzlerle abideler yapılmalıdır.

Mehmet Ali Bozkuş, Hakan Yazar
Kitabevi Yayınları, 245 Sayfa

25 Aralık 2017

Muhafazkârlaşma adaletin, merhametin sesinin boğulması demektir

Türkiye’de siyasal düşünce tarihinin sağlıklı bir biçimde yazılamamasının en önemli nedenlerinden biri kavramlarla değil niyetlerle konuşuluyor olmasıdır. İnsanlar neye taraftar veya karşı oluşlarına göre anlam yüklüyor kelimelere. Her kelime, her anlam çerçevesi bir niyeti ima ediyor. Başka bir deyişle hiç kimse birebir yalın anlamların karşılığını konuşamadığı için gölgeli kelimeler kullanıyor.

...

İslamcılık Türkiye’de, her zaman için bu toplumun dinamik unsurlarına yansıyan ve ‘kültürel ve toplumsal’ meşruiyete sahip tek akımdır. Geldiğimiz süreçte İslamcılığın diri, düşüncel ve aksiyoner karakterini tehdit eden en büyük kırılmalardan biri muhafazakarlaşmadır. Muhafazkârlaşma siyasal ve küresel iktidarlar karşında uzlaşarak tezlerinden vazgeçilmesi karşılığında; adaletin, merhametin sesinin boğulması demektir. Bugün hem İslamcılığın muhtevasının boşaltılmasına yol açacak hem de İslamcılığın anlaşılmasının önündeki yanılsama muhafazakarlaşmadır.

...

Yeni muhafazakâr sınıfın, zıddına benzemeye başladığına, daha önce eleştirdiği davranış normlarını aynen benimsediğine bir kez daha tanık oldum. İnsanların helalinden kazanıp helalinden harcamaları ile lümpen, saygısız bir şekilde servetini gösteriş vesilesi yapması arasında fark var. En azından toplumsal planda sergilenen sonradan görme zenginlik alametlerinin, değişimden çok yozlaşma işareti olduğu söylenebilir.

...

Türk aydın tipinin iki önemli özelliği var: Toplumu ile yabancılaşma pahasına Batılılaşmaya tapınması, değişim ve ilerlemecilik iddialarına rağmen statükodan yana olmasıdır. Kendini toplumu değiştirmeye adamış bizdeki aydın kadar dünyada toplumuna yabancılaşmış başkaca bir örnek az bulunur. Bu yönüyle de ‘dünyanın en yalnız/aydını’dır Türk aydını. Paradoksal biçimde yalnızlığına, toplumsal ve kültürel temelsizliğine rağmen güçlü. Gücünü yaslandığı statükodan ve statükoculuğundan, sermaye-iktidar ilişkilerinden alır.

Âkif Emre, Müstağrip Aydınlar Yüzyılı
(Büyüyenay Yayınları)

20 Aralık 2017

Kendini beğenmenin sebepleri

(…) Büyüklenmenin başlıca dört sebebi vardır: Kahredici bir kuvvet, emredici nüfuz, ahâlinin boyun eğmesi ve kendine eş olanlarla az görüşmek. Şöyle anlatılıyor: Bir gurup Hz. Ali’nin arkasından büyük bir coşkuyla alkışlıyor, büyükleyerek yürüyorlardı. Hazret bunlara:

Yahu biraz uzak durun, pabuçlarınızın şakırtısı kulağıma girmesin. Bu gibi hâller ahmakların kalbini bozar.” buyurdular.

İbn-i Mesud arkasında yürüyen bir topluluğa: “Yahu, dönün. Bu hâl arkadakiler için zillet, öndekiler için fitnedir.” dedi.

Kays bin Hâzim rivayet ediyor: Ulvî heybeti karşısında titremeye başlayan bir zate Peygamber Efendimiz: “Kendine gel, ne korkuyorsun? Ben güneşte kurutulmuş eti yiyen birçkadının oğluyum.” Buyurarak korkudan kurtulmasını inayet buyurdular.

(…) Hz. Ömer bir gün halkı camiye toplamış, mimberde konuşma esnasında: “Ey insanlar, banim yiyecek bulamayıp halalarımın verdiği avuç avuç hurmalarla gün geçirdiğimi biliyorsunuz. Ah o günler ne günlerdi…” buyurmuşlar. Orada bulunanlardan Abdurrahman b. Avf:

Ey mü’minlerin halifesi, vallahi nefsinizi çok tahkir ettiniz, hor gördünüz” deyince, Hz. Ömer:

Sen ne söylersin? Ben yalnız kaldığım vakit o senin acıdığın nefis bana ne söylese beğenirsin; sen mü’minlerin başkanısın, senden büyük kimse yoktur, diyor. Ben de ona haddeni bilmesi için böyle yaptım.” buyurdular.

(…) Hz. Ebubekir (r.a.) kendinin mehdini, övüldüğünü işitince:

Rabbim sen beni, benden ziyade bilirsin. Ben de nefsimi övenlerden ziyade bilirim. Tanrım; beni onların zannettiklerinden hayırlı kıl. Onların bilmeyip, senin bildiğin, yanında mâlum olan kusurlarımı da affeyle. Beni bunların sözleriyle muaheze eyleme, azarlayıp darılma.” diye dua ederdi.

Mâverdî, Yüce Hedefler Kitabı
(Hazırlayan:Yaşar Çalışkan, Büyüyen Ay Yayınları)

Anadolu’da ‘yerli’ kelimesi insanlar için kullanılmaz


İnsanımızın bütün dertlerini, en manasız taraflarını bile sevecek kadar tanıyıp bilen, bilmekle kalmayıp, bütün bunların acısını üzerinde duyduğunu düşünen ve nihayet okuduğumuz frenk kitaplarını susturarak kendi sesimizin duyulmasını sağlamaya çalışan yerli ve millici arkadaşların düşüncelerinde bir cansızlık olduğu gözüküyor.

Yazdıkları şeylerde, Tanpınar’ın kastettiği, içinden yaşamışlığın sıcaklığı yok. Bu nedenle kolay karikatürize edilebilen, insanların cansız nesnelere kolay dönüşebildiği bir yerli ve millilik bu. (İdris Küçükömer’in ‘Türkiye’de sol sağdır sağ soldur’ demesi gibi ‘Türkiye’de doğucular batıcı batıcılar doğucudur’ desek yeridir.)

Bilenler bilir ki Anadolu’da ‘yerli’ kelimesi insanlar için kullanılmaz. ‘Yerli tohum’dan, ‘yerli gübre’den, ‘yerli domates’ten, ‘yerli inek cinsleri’nden bahsedilir ama insanın yerlisinden bahsedilmez.

Belki ‘yabancı’ manasında ‘yaban’ denilen kişiler vardır ama yerli denilenler -Tanpınar’ın genç yazarının behsettiği türde- gerçekte olmayan, kuklalardır. Anadolu’da kimse kendisinin yerli –ve de milli- olup olmadığını sorgulamaz (İstanbul’a mahsus bir maraz mıdır diye sorası geliyor insanın.)

Belki de gerçek yerlilik kim değil ne sorusunun cevabında gizlidir ve aynı toprağın üzerindeki herkesi eşitleyen bir geniş yüreklilik gerektirir.

Ahmet Erkan Koca
(Serbestiyet, 20.12.2017)

Fakiranelerinde fakirce yaşayan, alçakgönüllü ve çalışkan insanları var dünyanın


Kafka’nın Gregor Samsa’sı, kafa sesiyle tıpı tıpına şöyle düşünür: “Ailesi, dünyanın fakir insanlardan beklediği her şeyi yerine getiriyordu” (Gülperi Sert çevirisi, T. İş Bankası Yayınları) ya da belki şöyle: “Dünyanın yoksullardan beklediğini onlar fazlasıyla yerine getiriyordu” (Vedat Çorlu çevirisi, İthaki Yayınları). Eninde sonunda dünyanın yoksullardan bir beklentisi olduğunu; Gregor Samsa’nın babası, annesi ve kız kardeşinin bu beklentiyi sınıfsal konumlarına yakışır bir çalımla, hem de fazla fazla yerine getirdiğini biliyoruz. Baba, banka memurlarına kahvaltı taşır; anne, başkalarına dikiş dikerek kendini tüketir; kız kardeş, müşterilerin arzularına göre koşturup durur. Başkaları için, diğerlerinin ihtiyaçlarını, arzularını gidermek için durup dinlenmeden, çalışırlar. Bu uyum, dünyanın beklentisi ile yoksulun, böğrünü kolaya alıştırmama azmi arasındaki uyum yani, ürpertici. Çünkü adaletsiz dengeye, “dünyanın dengesi bu/böyle”deki içeriğe bir kesinlik katıyor. Dünya bekleyecek; yoksul, yoksulca davranacak. Bir tür derviş edasıyla, kabulüyle belki. Yoksulluk, sadece yoksunluğu, güçlüğü, imkânsızlığı ya da idare etmeyi değil; –iyiden iyiye alışkanlık kazanmış bir beklentiyle– bünyesinde göz tokluğunu, gönül zenginliğini ve bilgeliği barındıran fakirliği, fakir gibi yaşama halini de kapsayan, çeperi geniş bir sözcük. Fakiranelerinde fakirce yaşayan, alçakgönüllü ve çalışkan insanları var dünyanın.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Jülide Sarıeroğlu’nun Asgari Ücret Tespit Komisyonu toplantısında sarf ettiği “işçi (ve işverenden) fedakârlık bekliyoruz” cümlesi, en çok dünyanın yoksullardan beklentisini kendinde hak görerek hatırlattığı; (böylelikle bir anlamda) yoksullukta bir sabit, değişmeyen ve değişmeyecek bir öz bulduğu ve bu öze göz diktiği için ürpertici: Yoksul, fedakârlık yapabilendir. Zaten yoksun olduğunuz şeyden kısmak mümkün değil gibi görünebilir ama yoksul, hiç sahip olmadığından da kısmayı becerebilen, idareli kullanabilen, idare etmek orda dursun –her koşulda hayatta kalabilendir. Mesela yoksul çocukların bedenleri gıda/enerji yoksunluğunu, tasarruf dönemine girerek; büyümekten tasarruf ederek karşılıyor. Filmlerde ve öykülerde ölebilirler tabii fakat hangimiz garip değiliz ki? Bu nedenle konu asgari ücret ya da para bile olmayabilir. Konu, belki de Gregor’un bir çırpıda söyleyiverdiği “her şey”dir, yoksulluktan ve yoksulluğa dair olandan beklenen sonsuz rızadır? Yoksulun işe yarar olması gerekir. İnşaat iskelelerinden maden ocaklarına, atölyelerden ev içlerine radikal emekleriyle; dizi filmlerinde mecaza indirgenen, incelikle anlatılan hayat hikâyeleriyle işe yaramalı yoksullar.

Sema Aslan
(Birikim, 16.12.2017)

Kendine duyduğu inancı ve güveni kaybetmiş haldeyiz her birimiz


“Coca-Cola’nın “Hayatın tadı” başlıklı reklam serisinden öğrendiğimiz gibi, başarısızlıkta başarı da şahane bir şey olabilir. Reklam klibinde büyükbabasını ziyaret eden bir torun görürüz; büyükbabası okulun nasıl gittiğini sorar, genç adam bir yıl ara verdiği yanıtını verir. Sonra büyükbaba son kız arkadaşını sorar ve torun çoktan yeni bir tane bulduğunu söyler. Sonra torun büyükannesinin nasıl olduğunu sorar ve büyükbaba karısının briç kulübünden bir arkadaşlarıyla birlikte yaşamaya başladığı haberini verir. Bu noktada iki adam birbirini Coca-Cola’yla selamlar ve bize hayatın ne kadar lezzetli olduğu anımsatılır.”

Bildiğimiz anlamlarda ne anne-babanın, ne kuşak farkının, ne dede ve ninelerin aktardığı bilgilerin/masalların, ne bir kuşağın kendinden sonrakini eğitmekle yükümlü olduğu bir ilişki biçiminin, ne kılavuzluğun, ne süreklilik ve istikrarın, ne de bağların artık ortada olmadığı bir aile resmidir bu. Aynı zamanda bu, bütün kolektif örgüt ve kurumları (sendikalar, kitle örgütleri, politik partiler, ulus-devletler, aile, ve müşterek temsillerin ve kuşaklar-arası ileti ve aktarımın mahalli olarak kültür) parçalanması gereken lüzumsuz artıklar ya da modası geçmiş köhne yapılar olarak gören neoliberal ideolojinin hikayesidir. Çünkü sermayenin ve metaların bütün yerküreyi serbestçe kat edebilmesinin önündeki bütün engeller temizlenmelidir.

Yeni bir özne formunun şekillenmekte oluşundan söz etmeliyiz demek ki. Bünyevi olarak zaten var olan psikotik eğilimlerin/nüvenin giderek daha fazla aktüalize olduğu, artık sadece gevşeklik ve plastiklikle karakterize şeylere/durumlara kolayca uymaya ve yamanmaya müsait, metaların/iletişimin/enformasyonun akış hızına ve tüketime (dört bir yandan yükselen “tüket!” buyruklarına) çoktan duyarlı ve savunmasız hale gelmiş istikrarsız ve kırılgan yeni bir özne. Çünkü her türlü tarihsel bağlamdan ve süreklilikten, kuşak/sıra/zaman bilgisinden mahrum edilmiş (demek alçak gönüllüğü, borçlu olmayı, şükran duymayı unutmuş), kendi başına, kendi kıt imkan ve araçlarıyla kendini yaratmak ve icat etmek –imkânsız– ödeviyle kalakalmış günümüzün çıplak, yüzer-gezer ve yalnız bireyi. Bu çaresizlik ve muhtaçlık yüzünden biraz da, her birimiz pazarda bol miktarda bulunan çeşitli “arzu nesnelerine” sahip olmanın mutluluğun koşulu olduğuna ikna edilmiş halde değil miyiz?

Her yerde nasıl ebeveyn olunacağını, çocuklarını nasıl yetiştireceğini bilemeyen, uzman görüşleri ve tavsiyeler peşinde koşmaktan bitap düşmüş genç anne ve babalar var artık. Kendine duyduğu inancı ve güveni kaybetmiş haldeyiz her birimiz. O inanç ve güvenin teminatı olan bağlardan, ilişkilerden, yerlerden ve sembolik dayanaklardan (insanın yüceliğini ve derinliğini inşa eden sembolik boyutudur çünkü) yoksunuz artık. İnsanlık durumumuzun vehametini kavramak için, çocuklar ve gençler arasında hiperaktivite ya da depresyon tanısının ne denli yaygın olduğu ve ilgili ilaçların (concerta/ritalin ve bilumum antidepresan ve antipsikotiklerin) ne çok kullanıldığı üstüne düşünmek yeterli olacaktır. Çocukların/gençlerin aşırı hareketliliği, şiddet patlamaları, eyleme dökmeleri (acting-out) ya da keder ve ümitsizliklerinin aslında ne anlattığını, sözcüklere dökülemeyen ve dile gelemeyen şeylerin ne olduğunu dinlemek ve işitmek için ne zamana, ne dikkate ve özene, ne arzuya, dahası ne ruha ve sembolik çerçeveye içinde yer olmayan bir dünya işte.

Erdoğan Özmen
(Birikim, 13.12.2017)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.