26 Mayıs 2016 Perşembe

Kim ki bu sırra olursa âşinâ Hakkı bilür


Meşayih-i Kadiriyye'den Bor'lu Ahmed Kuddusi (1769-1849)  Efendimizin [k.s] Mürşid-i Kamil bulamayan kişilerin (mürşidini bulana kadar); Allah'ın zikrinden uzak kalmamaları için divanında cümle kişilere verdiği zikir icazetnamesidir. İlgili arkadaşların bilgisine ve istifadesine arz olunur.

Sâlikâ dinle beni diyem sana bir hoşça râz
Çün gereklidir be-gâyet eyle gönülden rikâz

Hak Te'âlâ Hazreti buyurdı gizlü kenz idim
Halkı yaratdım ki bilsünler beni bî-inhicâz

Bildiler anı bilenler oldılar üç tâ'ife
Birisinin bildiği çok biri evsat biri az

Biri taklîd ile bildi biri istidlal ile
Biri tahkik ile bilüb itdi Hakka inhiyâz

Şol mukalliddir ki ilden işidüb bildi anı
Müstedil naklen ü 'aklen bilüben oldı türâz

Bildi Allahı muhakkak bî-gümân 'ayne'l-yakîn
Cümlesinden anı a'lâ eyledi ol bî-niyâz

Kim ki bu sırra olursa âşinâ Hakkı bilür
Hakkı bilmek diler isen bum levh-i dilde yaz

Ma'rifet virildi inşâna hemîn gayride yok
Anın içün oldı inşân cümle mahlûkdan firâz

Ma'rifet didikleri bir feyz-i Rabbânî-durur
'İlm-i zahir ile ancak kişi anı bulamaz

'İlm-i bâtın zâkirin kalbinde tîz hâsıl olur
Zühd ü takva itmek ile kimse 'arif olamaz

Okusan bin cild kitabı eylesen bin yıl 'amel
Ma'rifetden zerre tammaz kalbine gel itme nâz

Hem bu denlü olsa 'ömrin eylesen hac her sene
Her gice kılsan kamu şart-ıla bin rek'at namaz

Sâ'im olsan her gün asla yimesen hem içmesen
Cân kulağı ders-i 'irfan noktasını tuyamaz

Cümle halk olsa muhibbin itseler i'zâz seni
Anı 'izzet sanma çün Hakk ile olur i'tizâz

Dir isen kim nice tahsîl olunur bu ma'rifet
Cân u dilden dinle diyem sana eyle iktiyâz

Ma'rifet gönülde toğar cezbe ile gün gibi
Cezbe de zikr-ile tolub kalbe ider ihtiraz

Zikrin envâ'ı dahi çokdur kamunın efdali
Nefy-ile isbât buyurdı sâkin-i arz-ı Hicaz

Bu yola şeyhsiz sülük itmekde var havf u hatar
Bir icazet sahibi şeyhden izin al kıl cihaz

Bulamazsafi şeyhi sana benden olsun izn-i tâm
Eyle imdi zikr-i Hudâ itme asla ihtiraz

Bu icazet 'âmmedir virdim izin isteyene
Tâ kıyamet günine dek zâkirine var cevaz

Yazana okuyana dinleyene virdim izin
Bu hakîkat emridir zann itmeniz emr-i mecaz

Didi Peygamber ki taşa hüsn-i zann iden dahi
Nef'ini bulur o taşın menzili olur nişâz

Her kim eyler bu icâzet-nâmeye hoş hüsn-i zann
Anı Allah ehl-i 'irfandan ider mahrum komaz

Girmek istersen erenler zümresine ey 'azîz
Turma dâ'im eyle tevhîd gice gündüz kış u yaz

Dört neferden 'uzlet eylersen bulursın tîz murâd
Ehl-i dünyâ ehl-i gaflet ehl-i bid'at hîle-bâz

Kesme dilden her nefes her dem beher hâl zikri sen
Zâkirin kalbine şeytân mâsivâyı koyamaz

Bulmadım bir şeyh deyüb terk itme zikrullahı çün
Sana Kuddûsî icazet virdi oldun sen mücâz

"Türkiye'nin vadesinin dolduğunu düşünenler var."


Bugün Türkiye'nin Türkiye olarak ömrünün tükendiğini düşünen insanlar var. Aktüel olarak mesela bir "TC" tartışması var biliyorsunuz. Bu fantezi bir şey değil; doğrudan doğruya Türkiye'nin Dâr-ül İslam olarak vadesinin dolduğunu düşünen insanlar var. Bu hesapları yapan insanlar var. O hesaplar ne yapacağını bilmeyen insanlar tarafından kolaylaştırılıyor. 

Her fırsatta anlatmaya çalıştığım şey şu: Araplar Endülüs'te 800 sene kaldılar. Türklerin de bu topraklarda kalma süresi bu günlerde bu zamana denk geliyor. Bugün Endülüs topraklarında Müslümanlardan bahsetmek ilginç olmak demek. Reconquista dediğimiz hareketle beraber İberik yarımadası Müslümanlardan ve Yahudilerden temizlendi. Türkiye topraklarının da böyle bir akıbete uğraması çok zor değil. Bugünkü siyasi gelişmeler bunu gerçekleştirecek şekilde yürüyor. 

Türkiye'den bir daha Dâr-ül İslâm olarak bahsetmeme, bugün Türkiye'de resmi politikadır.

İsmet Özel
(10 Mayıs 2013, Samsun-Çarşamba)

Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği

Her medeniyetin bir niyeti vardır


Sultan III. Murad döneminde bir Osmanlı bürokratı, Batı Avrupa’nın yeni coğrafi keşiflerini Osmanlının arkadan kuşatılması olarak yorumlar. Lale devrinde Sultan’a sunulan diyalog tarzındaki bir lahikada geçen Osmanlı subayı ile Avrupalı subayın konuşmaları ve diğer başka örnekler, esas itibariyle Osmanlıların yükselen sömürgeci kapitalizmin muhtevasını iyi bildiklerini, anladıklarını gösteriyor. Buna rağmen Osmanlılar kendi ilkelerinden yani misyonlarından vazgeçmiyorlar; yaygın tabirle vuruşa vuruşa geri çekiliyorlar. Çünkü her medeniyetin bir niyeti vardır ve medeniyetler bu niyetlerini gerçekleştirmek için vardırlar. Kanımca biz Türkler, bizi biz kılan bu niyetten vazgeçmiş değiliz; yalnızca geri çekildik. Bu geri çekilmenin gereğini yapıyor muyuz? Zannımca seviye çok düşük; ama yine de ümitvârım.

İhsan Fazlıoğlu

Türk-İslâm ruhunu tutup da kaldıracak olan irade


Anadolu’nun kurtuluş savaşı ruh cephesinde henüz yapılmadı. Asya’nın ilk çağından artakalan sefaletine vâris çocukları, bu topraklarda kurdukları devletin ruhuna sahip olamadılar. Henüz yerlerde sürünen Türk-İslâm ruhunu tutup da kaldıracak olan irade hayatımızdan dâvâcı oluncaya kadar bu toprağın insanı eşyadan farksız bir varlıktır; değersizdir, itibarsızdır, hörmet görmez, onun Allah’tan bir emanet olduğu bilinmez.

Nurettin Topçu, Yarınki Türkiye

25 Mayıs 2016 Çarşamba

Elimde sükutun nabzını dinle



Elimde, sükutun nabzını dinle,
Dinle de gölümü alıver gitsin!
Saçlarımdan tutup, kor gözlerinle,
Yaşlı gözlerime dalıver gitsin!

Yürü, gölgen seni uğurlamakta,
Küçülüp küçülüp kaybol ırakta
Yolu tam döerken arkana bak da,
Köşede bir lahza kalıver gitsin!

Ümidim yılların seline düştü,
Saçının en titrek teline düştü,
Kuru yaprak gibi eline düştü,
İstersen rüzgara salıver gitsin!

Güfte: Necip Fazıl Kısakürek
Beste: Alâeddin Yavaşça
Makam: Hicâz

Ahmed Avni Konuk'un idâreye dâir görüşleri

20. asrın en büyük Fusûsu'l-Hikem şerhi ve Mesnevî-i Şerif şerhi müellifi,
tasavvuf ve mûsikî üstadlarından merhum Ahmed Avni Konuk (1868 - 1938)
1. Eğer bir hükümet idârede doğru ve dürüst olursa bu halkının kâbiliyet ve temâyülünden ileri gelir.

2. Halk doğruluğa ve dürüstlüğe meyl eder iken hükümet idârede ahlaksızlığa meyl etse halkın bu idâreye tahammülü kalmaz; onu tahttan indirirler.

3. Ve eğer hükümet idârede bozukluk ve ahlaksızlık gösterir ise, yine halkının kâbiliyet ve temâyülünden ileri gelir.

4.Halk fenâlığa ve ahlaksızlığa meyl eder iken hükümet idârede doğru ve dürüst olmaya meyl etse, halkın bu idâreye de tahammülü kalmaz.

5. Yine onu tahttan indirip kendilerine müfsit ve ahlaksız bir hükümet reisi bulurlar.

Kirli Yüzlü Melekler



sayende sayebân olduk istanbul şehri
sayende sebil olduk aç kaldık sefil olduk
yıldızlar dem çekti güvercinler gibi başucumuzda
ve yaktı perişan eyledi sine-i sâd-pâremizi
saplanıp hançer misâli bir hilâl
sokaklar serseri biz serseri
yüksekkaldırım da
bir cezayir şarkısını dile getirdi plâklar
cadde-i kebir: bütün ışıklarını yakmış bir gemidir
sinemalar neredeyse boşalacaklar

vay anam vay
sen ne dersin istanbul
sen garip bir şair olsan söyle ne halt edersin
kimin gücü yeterse kahretsin parasızlığı
sefalet akıyor gürül gürül sokaklardan
yol üstünde bir şehvet çarşısı tıklım tıklım
yol üstünde sevda pazarlığı aşk pazarlığı
kurtulamadık gitti bu denlü kepaze hayattan
hep böyle gecelerin koynunda yaşadık
geceler serseri biz serseri
karakoldaki aynada safran gibi kirli yüzümüz
gözlerimiz hasta gözleri ellerimiz hasta elleri
kırılmış kavala dönmüşüz

sen söyle serseriler kralı istanbul
sen söyle iki gözüm
hangi merhem çâredir şu bizim yaramıza
yel üfürdü su götürdü gençliğimizi
elimiz boşa geldi meydanlarda kaldık
meydanlar serseri biz serseri
sağımız sefalet solumuz ölüm
işte geldik gidiyoruz
kahrolasın
kahrolasın istanbul şehri

Attilâ İlhan

24 Mayıs 2016 Salı

Mavi gözlü kumrular




75 yıl önce insanın doğayı katletme girişiminden nasibini alan kuş türlerinden biri de mavi gözlü kumrulardı. Geçtiğimiz günlerde Brezilya'da bir tane görülmüş ve kuş bilimciler nerede olduğunu sır gibi saklamışlar. Doğa taze kalmak için direniyor ama ziyanda olan insan "kuş romantizmiyle" katletmeye devam edecek. Şu güzelliklerin yanında makineleriniz, yollarınız, konutlarınız batsın.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Lütfi Bergen: "Biz mahalleden şehre çıkan 'fazıl toplum'un peşindeyiz."


“Kim bir mü'minin bir karış toprağını haksız yere alırsa (Kıyamet Günü'nde) yedi kat yerden o toprak bir boyunduruk gibi geçirilir."

"956 yılında, el-Karaviyyîn camisinin minaresi çok yüksek olduğu ve evlerin içini gördüğü için yıkılıp tekrar inşa edilmek zorunda kaldı."

"Komşunun üzerinizdeki hakkını biliyor musunuz? Onun iznini almadan onun rüzgârını kesecek bir şey inşa edemezsiniz."

Mimarlık “kitle toplumu”nun imal edicisi olarak işlev görüyor. Bu zihniyetle Mimar Sinan da olsanız ancak “eser temelli” bir topluma varırsınız. Umrancı olursunuz.

Oysa biz mahalleden şehre çıkan “fazıl toplum”un peşindeyiz.

40 hane bir cemaattir, bunlar mahalle kurarlar. Mahalleye sermaye ile girilmez, erdem / sıdk / namus üzere yaşayan, helâl kazanç ehli olmaya ahdetmiş şahsiyetle girilir. Mahalleye girmek için mahallede sözüne itibar edilir iki kefil de gerekir. 40 hane tasada, kederde, sevinçte, neşede ve hayırda tevhid olurlar.

Lütfi Bergen
(Yenisöz, 23.05.2016)

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Osmanlı'da düşük profilli sadrazam yoktu

Sadrazam, Jean-Baptiste Vanmour, 1671-1737
Bütün Osmanlı tarihi boyunca sadrazamı arzu ettiği çalışma arkadaşlarından ısrarla mahrum bırakan veya arzu etmediklerini onun yanı başına koyan bir hükümdara pek rastlanmaz. 'Vekil-i Mutlak'ın bir tür özerkliği vardır ve ona saygı göstermek padişahın da kendi devlet anlayışına uygun bir hareket ve ananeye sadakat demektir.

Osmanlı başvezirleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nin başvekilleri hiç şüphesiz ki kurum olarak birbirinin devamıdır. Hatta bilindiği gibi, Ahmet Vefik Paşa’nın unvanı ‘Sadrazam’ veya ‘Başvezir’ değil, ‘Başvekil’ idi. Bu kısa uygulamadan sonra tekrar ‘Sadrazam’ ismine dönüldü. Osmanlı sadrazamlarını, biz kolaylıkla kellesini kaybeden adamlar olarak hatırlarız ama Padişah’ın mührünün bir eşini (tatbik mührünü) taşıyan bu üst görevlinin, Padişah’ın ‘Vekil-i Mutlak’ı olduğunu da hemen akla getirmeliyiz. Osmanlı sadrazamı, padişah mührünü alınca, koynundan pek çıkarmazdı. İsteği hilafına bir tek Zenta Bozgunu’nda suda boğularak şehit düşen Elmas Mehmet Paşa’nın koynundaki mühür düşmanın eline geçmiştir. Sadrazama bağlı ‘nişancı’ dahi padişah adına nişan ve tuğra çektiği halde görevini padişaha bağlı olarak yapmaktan çok sadrazamın emrindeydi. Sadrazamlar kaleler fetheder, padişaha fethi haber verirdi. Hele sefere çıktığı zaman ‘Serdar-ı Ekrem’ olarak resmen bir ‘Roma Diktatör Konsülü’ gibiydi.

PADİŞAH EMRİYLE ÖLÜM

Bir sadrazam elbette ki padişahın emriyle tayin ve azil edilirdi; birtakım işlemleri tabii ki onunla görüşerek yerine getirirdi. Hiç de az olmayan sayıda sadrazam, ilki Çandarlı Halil Paşa olmak üzere, padişahın emriyle katledilmiştir. Çandarlı’nın katline kadar Osmanlı vezirleri adeta bir aile hâkimiyeti halinde padişahın mutlak vekilliğini yerine getirdiler. Fatih Sultan Mehmet’ten beri bu eğilim şiddetle ve kanla sonlandırıldı. Tek istisna, çocuk padişah IV. Mehmet devrinde ‘saltanat naibesi’ olan Valide Terhan Sultan tarafından bu mevkie tayin edilen Köprülü Mehmet Paşa’nın bundan sonra çocukları Fazıl Ahmet Paşa ve Fazıl Mustafa Paşa, damadı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın ve kuzenleri Amcazade Hüseyin Paşa’nın bu görevi yürütmesidir. II. Mustafa Devri’nde bu gibi bir sadaret hanedanı kurma projesi, Edirne vakasıyla kanlı bir şekilde sona erdi; Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın böyle bir uygulamaya geçmesi de Patrona Halil İsyanı ile bitti.

YALAN BAŞLICA NEDEN

Bu kadar güçlü bir devlet görevlisinin padişah emriyle, hatta fetva bile alınmadan siyaseten katlinin sebebi nedir? Fatih, emirlerine karşı geleni değil, sormadan iş yapanları katlettirdi. Çandarlı Halil’in, Mahmut Paşa’nın (Veli) ve Rum Mehmet Paşa’nın akıbeti budur. Yalan, bir başvezirin katli için başlıca nedendir. Padişahtan sorunları gizleyen, çözüm üretemeyişini saklayan veya tayinlerinde rüşvetten çok bir hâkimiyet merkezi yaratmaya çalışanın işi bitirilir. Eğer padişah, IV. Murat’ın çocukluk dönemindeki gibi iktidara sahip değilse, bu gibi vezir zorbalıkları ayyuka çıkar. Ama aynı padişahın, rüştüne erdikten sonra nasıl kudret sahibi bir ejderha olduğunu da unutmayalım. Bu kudretli genç hükümdarın ilk kurbanı Topal Recep Paşa oldu. Sultan İbrahim, yalancılık töhmetiyle Yusuf Paşa’yı katlettirdi.

GİZLEMESİ ÜRKÜTÜRDÜ

Yalan, bir kapris değildir; ürkütücü bir olay ve gelişmedir. Hiçbir suç, ne liyakatsizlik, ne de rüşvet, tahtın sahibini, olayları gizleyen, işlemlerini kendi başına yapan vezir-i azam kadar ürkütür. Öte yandan ne 18’inci yüzyıl sonuna kadar ne de Tanzimat Dönemi’nde sadrazamlar, padişah karşısında işlemleri devamlı denetlenen ve de kararları tasdik edilmeyen yüksek görevliler olarak muamele gördüler. Tanzimat’ın başvezirleri, Bâb-ı Âli diktatörleriydiler. Genç Abdülmecid Han -bu sistemi Kraliçe Victoria kadar gönülden kabul etmiş görünüyor- zeki bir hükümdardı. Sultan Abdülaziz, diktatör eğilimlerine rağmen Mehmet Emin Ali Paşa ve Keçecizade Fuat Paşa’nın kararlarına temelden müdahale etmemiştir. Hatta ‘müstebit’ dediğimiz II. Abdülhamid Han, Said Paşa ve Kamil Paşa ile devamlı çekişmesine rağmen, sadaret makamına karşı bir yerde ölçülü hareket etmiştir. Tunuslu Hayreddin Paşa Bâb-ı Âli’nin hâkimiyetine karşı Yıldız Sarayı’nı güçlendirmeye çalışan II. Abdülhamid’i alenen tenkit ederek istifa etti. Bu dönemin ünlü bilgin ve münevveri Müşir Ahmet Cevat Paşa’nın sadareti de benzer neden ve tavırla sona erdi.

İlber Ortaylı
(Hürriyet, 15.05.2016)

Yaşamı sanatla farkettim, felsefeyle kavradım


İlk dönem yazılarınız ile son dönemkiler arasında farklar var sanki. Sekülerleştiniz desem kızar mısınız?
Ayaklarımın artık daha yere basar göründüğünü söylemek istiyorsanız, haklısınız, yeryüzüne çok geç indim. Kendimi bazen dünyaya düşen adam gibi hissediyorum. Çoğunlukla yabancı ve garip bir adam... Platon Biz göğün bitkisiyiz” der. Tanrısal ışığın yayıldığı zeytin ağacının kökleri de yerde değil, göktedir, dalları aşağıya sarkar. Ne doğuya ne batıya aittir. Eric Hoffer’ın deyişiyle “kesin inançlı” bir adamdım, köklerimi yere değil, göğe salmıştım. O kadar haklıydım ki nerede olduğumu, kim olduğumu hiç sorgulamadım. Fizik’le değil, metafizik’le yola düştüm, içini doldurmak için 40 yılımı harcadığım bir metafizikle... İdeolojik haklılık insanı aptallaştırır. Aptallık ise insana duygusal açıdan kendini güçlü hissettirir. Geriye dönüp baktığımda, benim de her genç gibi bilmekten çok güçlü olmaya, yani inanmaya ihtiyacım varmış diye düşünüyorum. Yetişkinlik düşünmekle olanaklı, düşünmek ise parçalanmakla.

Sizin dünyevileşmenizle Türkiye’deki İslamcıların dünyevileşmesi aynı döneme denk geliyor. Sonuçta farklı yerlere vardınız ama yine de dönemsel olarak paralellik kurmak mümkün mü?
Dünyevileşme sözcüğü olup biteni açıklamaktan çok saklıyor gibi görünüyor. Bu sözcük belki yapısal ve kurumsal süreçler için açıklayıcı olabilir ama birey için kullanıldığında trajik dönüşümleri yüzeye çekip sığlaştırıyor. Başlangıçta düşünmemin konusu sözcüklerdi, bu yüzden yıllarca dilbilim çalıştım, sonra kavramlara geçtim ve uzun süre mantık dersleri verdim, daha sonra tarih, yine geçmişin bilgisi. Düşünce yaşamımda olgular neredeyse hiç yer almadı. Örneğin zulüm sözcüğünü veya zulüm kavramını saatlerce çözümleyebiliyordum ama zulüm olgusuna gözlerimi kapamaktan hiç kaçınmıyordum. Bu süre zarfında topluma, doğaya, insana hep isteksizce yaklaştım. Yaşama, doğaya, insana yıllar sonra değebildim. Bu perdeyi kaldırabilme becerisini sanata borçluyum, çünkü Brecht’in dediği gibi, “tüm sanatlar yaşama sanatına hizmet eder.Malum, düşünceler yaşama değmedikçe ne ölçülebilir, ne de sınanabilir. Bu durumda kendinizi haklı hissetme ihtiyacı sürekli doyum bulur ama bakış açınız da biteviye yoksullaşır. Hakikat arayıcıları, arayışlarını sürdürdükleri takdirde, asla bu yoksulluğa tahammül edemezler. Doğayı, toplumu, bilimi merkeze almamın temel nedeni sanattı. Yaşamı belki sanatla farkettim, ama felsefeyle kavradım. Paris’te kaldığım dönemde sürekli Psikiyatri ve Psikoloji üzerine okuyordum, doğal olarak bir yandan da gözlem yapmaya gereksinim duyuyordum. Ne var ki pek sosyal biri değildim, dolayısıyla bu gereksinimi en iyi romanlar aracılığıyla karşılayabileceğimi düşündüm ve edebiyat dünyasına daldım. Balzac’ın romanları benim için laboratuar gibiydi, ve yanısıra bir de sinema dünyası.

İnsanları romanlardan ve filmlerden mi öğrendiniz yani?
Biraz öyle oldu! (Gülüyor) Evhadüddin Kirmani bir gün tekkenin önünde oturmuş, gelip geçenlere bakıyormuş. Şems-i Tebrizi ona ne yaptığını sorunca “Leğende mehtabı seyrediyorum” demiş, yani halkta Hakk’ı seyrettiğini söylemiş. Şems de “Ensende çıban mı var, başını kaldırıp niçin mehtaba bakmıyorsun?” demiş. Benim de hakikatin izlerini takip ettiğim ilk “leğenler” romanlar ve filmler oldu diyebilirim.

2005’te Paris’te psukhe-pneuma (nefs-ruh), sevgi-nefret, kibir-tevazu gibi kavramlar üzerine çalışırken bağırsakların nasıl çalıştığını hiç bilmediğimi fark ettim ve bu eksikliği gidermek için 3-4 sene boyunca Anatomi ve Tıp çalıştım. O dönemlerde birkaç yazı da kaleme aldım. Oysa daha önce bedeni değil ruhu, yürümeyi değil uçmayı önemsiyordum. Çaresiz düşe kalka yürüdüm. İnatla siyaset ve ticaretten uzak durdum. Elbette bunun da ağır bir bedeli oldu, yaşamdan payımı eksilttim ve toplumdan, insandan, yaşam sevincinden uzakta, hakikati kendi mağaramda aradım. Önemli olanın değil, değerli olanın peşine düştüm. Tek sermayem hüzündü. Ne var ki hüzün insana derinlik verir ama yaşamsallığını azaltır. TarkovskiKütükler kalın, sert ve yıkılmaz görünürler ama cansızdırlar, fideler ise ne denli kırılgan görünseler de taze ve canlıdırlar” der. Okul metafiziğinin gücü de sert, yıkılmaz ve güçlüdür ama ölü bir güçtür bu. Canlılık için dış dünyaya, yaşama adım atmak gerekir. Yıllarca haklılık duygumu kaybetmemek için sokağa çıkmadım. Pencereden dışarı bakmayı ancak 40 yaşlarından sonra becerebildim. Dünyayla irtibat bir bilgi sorunu değil görgü sorunudur. Berlin’de ve Paris’te bulunduğum yıllar, yaşam kültürüne dair bilgi eksikliğimi değil, deneyim eksikliğimi tamamladı.

Eski çalışmalarınızda teoloji merkezdeyken şimdi sadece bir bölümü diyebilir miyiz?
Yıllarca Tanrı’yı sözcüklerde ve kavramlarda aradım, şimdiyse doğada ve yaşamda arıyorum. Şehirde. Felsefe yapmak metafizik yapmaktır. Düşünmeye başladığınızda yaşamdan ayrılma isteği duyarsınız ve yaşamdaki payınızı eksilterek, tıpkı Hintliler gibi, saf bilinçte kalmaya çalışırsınız. Bu ilk bakışta verimli bir yol gibi görünür ama sonunda kişiyi boşlukta ve hiçlikte tüketir. Derinleştiğinizi düşünürsünüz ama yaşamsallıktan uzak bu derinlik, yaşamda karşılığı olmayan sanrılarla yüklüdür. Hakikati arayan her düşünce adamı doğa ve toplumla sınanma yürekliliğini göstermek zorundadır. Felsefe yapmak orada ve geçmişte değil, burada ve şimdi yaşamaktır.

Dücane Cündioğlu
(Habertürk, 09.05.2016)

Tamamı şurada yayımlandı:
http://dcsgsoylesiler.blogspot.com.tr/2016/05/yasami-sanatla-farkettim-felsefeyle.html

Türkiye'de orta sınıf kendine yeni bir hareket arıyor


2010 sonrasına çok vurgu yapıyorsunuz, neden?
- Durum karıştı ondan sonra. Bir sürü şey çıktı ortaya. Referandum, Gezi olayı, 17-25 Aralık, herkesi şu veya bu şekilde etkiledi; birbirinden ayırdı. İktidar AK Parti’ye ait olmakla beraber o tarihe kadar bir birlik vardı. Yollar da ayrılmaya başladı... Bir de muhalefetin değişmemesi o tarihten sonra çok etkiledi.

“Muhalefetin de kusuru var” diyorsunuz...
- Türkiye’nin gerçeklerine göre değişen, konuşan bir muhalefet oluşamadı; sadece tenkit ettiler, yeni bir şey ileri sürmediler. Bir ara MHP’den ümitliydim, değişim geçiriyordu fakat tıkandı kaldı. HDP de Türkiye genel siyasetinin parçası olması gerekirken bunu başaramadı.

Şu an hâkim olan orta sınıfın 250 yıldır geliştiğini, bireyselleşmeyi öğrendiğini söylediniz. Peki neden değişmiyorlar; neden hâlâ ‘tek adam kültürüne’ teveccüh var?
- Çünkü korkuyorlar. Karşılarındaki muhalefetin değişmediğini düşünüyorlar. Bu muhalefet değişmeden iktidara gelirse, tek partideki bürokratik hâkimiyet sisteminin onları malından mülkünden edeceğini düşünüyorlar. Onun için de iktidara sarılıyorlar.

Peki korktukları şeye dönüşmüş olmuyorlar mı bu şekilde?
Olabilir ama burada muhalefetin tavrı önemli. Yeni bir görüşle ortaya çıkarsa muhalefet; hâkim olan orta sınıfın düşüncelerini anlarsa, ona güven verici ekonomik sosyal program geliştirir, bunu da cumhuriyetin ana temelleriyle bağdaştırabilirse bu orta sınıf onu da destekleyebilir. Çünkü bu orta sınıfın menfaati birliktir. Bir olmaktır. Halk hep bunu ister ama eski elitler eski alışkanlıklarından kurtulamıyor.

Bugün bu orta sınıf nasıl hareket ediyor?
Bundan üç-dört gün evvel, AK Parti’de çok önemli bir mevkide olan bir zatla konuştum, aynı minvalde düşündüğümüz ortaya çıktı. Büyük bir kitle böyle düşünüyor ama hareket imkânı yok. Teşkilatlanamıyor, bir lider çıkaramıyor, bir yere kadar giderse önüne yargı çıkıyor ya tutuklanıyor ya kapatılıyor. Ama bu gibi insanlar çok daha güçlü olarak meydana çıkar ve ona göre konuşursa kimse onları durduramaz.

Nasıl bir kitleden bahsediyoruz?
Az değil, bu büyük bir kitle. Yüzde 50’den fazla diyebilirim. Hem AK Parti’nin içinde hem de dışında. Aralarında çok okumuş, az okumuş var. Ama sesleri çıkmıyor, liderleri yok. Bugün muhalefet partilerinin başında bulunan liderler halk tarafından lider olarak kabul görmüyor, çünkü hakikaten yeni bir şey üretmiyorlar.

Kemal Karpat
(Hürriyet, 14.05.2016)

17 Mayıs 2016 Salı

"Herkes en az evi kadar şehri ile de ilgilenmelidir"


İhtimal Dergisi'nin 3. sayısında, mimar Semih Akşeker ile gerçekleştirdiğim söyleşi yayımlandı. Şehrine sahip çıkmak isteyen herkesin tekrar tekrar okumasını öneririm. Şöyle diyor Semih hoca:

"Mimâri ve şehircilik mimarlara bırakılamayacak derecede önemlidir. Herkes en az evi kadar şehri ile de ilgilenmelidir. İlgilenmezse zaten elinden kayıp gidiyor… Bu ülkede mimarlık kapitalizmin emrindedir. Mimarlık koca bir tüketim ortamı ve ekonomisidir. En meşhur mimarlar kapitalizme hizmet eden birer memurlar. Hatta öyle mimarlar var ki belli ürünlerin piyasaya sürülmesinde rol alıyor ve buna karşılık komisyon alıyorlar."

Yağız Gönüler - twitter.com/ekmekvemushaf
Semih Akşeker - twitter.com/semihakseker

İstanbul'a gökdelen saldırısı

Woolworth Building
Gökdelen kelimesi İngilizce skyscraper kelimesine karşılık olsun diye üretilmiş bir kelime. Her ne kadar Chicago’da 1884-1885’te inşa edilen on katlı “Home Insurance” binası ilk gökdelen kabul edilse de günümüz koşullarıyla ilk gökdelen New York’taki “Woolworth Building” dir.

Gökdelenler, 19. yüzyılın sonlarında New York, Chicago ve Londrada, 1930’ların başından itibaren Güney Amerika’da Sao Paulo, Buenos Aires’e ve Asya’da Şanghay, Hong Kong ve Singapur’a inşa edilmeye başlandı. Bir süredir İstanbul da gökdelen hevesinin palazlandığı bir yere dönüştü. İstanbul’un sembolünde yer alan o tarihi silüeti tarih oldu bile. Artık şehre bakınca minarelerden çok yüksek binalar dikkat çekiyor. Böylece İstanbul gün geçtikçe bambaşka, yabancı bir şehre dönüşüyor. Towerslar, cityler, townlar işgal ediyor şehri. İki imparatorluğa başkentlik yapmış kentin tarihi siliniyor ve tarihsiz ülkelerin talihsiz mimarisi yükseliyor. Bu evler İstanbul’dan tam anlamıyla soyut yapılar. 24 saat kapalı devre kamera izleme sistemi, uzaktan kumandalı, kartlı giriş var bu sitelerde. Dünyaya aldırmadan her şeyi almak mümkün bu sitelerde. Burada bahsedilen her şeyin sadece paranın satın aldığı her şeyden ibaret olduğunu söylemeye ise gerek yok.


ŞEHİRSİZLEŞMİŞ BİNALAR

Yüksek binaların çoğalması en bilinen kıyamet alametleri arasında gelir. Zira binaların yükselmesine paralel olarak insan da insanilik vasfını yitirmeye başlar. Bütün bu towerslar, centerlar, cityler, townlar inşa edildiğinde yoksulun daha yoksul, zenginin daha zengin olduğu bir kentte yaşamaya başlayacağız. Evsizlerin, sokakta yaşayanların, dışlanmışların, çaresizlerin sayısı artacak ve o korunaklı sitelere hiçbir çaresizin çığlığı ulaşmayacak. Bu anlattıklarım bir kıyamet senaryosu değil. Dünyanın en hoşgörüsüz, gelir dağılımı bozuk, ırk ayrımı yüksek, farklı olanı terörist belleyen ülkesini örnek almanın bedelinden bahsetmeye çalışıyorum.

Yaşanan globalleşmeyi kimlikten, tarihten ve ahlaktan arınma süreci olarak görmek mümkün. “Katı Olan Her Şeyi Buharlaştıran” globalleşmenin çarkları, kimliğinden, tarihinden ve ahlakından arınmış insanları Ayşe Şasa’nın Şebek Romanı’nda anlattığı karanlık bir geleceğe doğru sürüklüyor. Gün geçmiyor ki tarihteki Moğol istilasını mumla aratan bu hızlı değişimin vahim neticelerinden biri daha vuku bulmasın. İstanbul’u görünmez kılacak olan projeleri ortaya atan “global akıl” ile Bağdat’ı bombardıman eden “global akıl” arasında bir fark görmeme hakkım olduğunu düşünüyorum kendi adıma...

Turgut Cansever ise bu şehirleşme anlayışını şu sözlerle mahkûm ederken İstanbul’da yaşanan yeni istilanın da neticelerinin sadece şehir hayatıyla ilgili olmyacağını, çok daha köklü zararlar verebileceğini veciz bir şekilde ifade etmektedir: “Şahsi ve sathi gösterişçiliğin hakim olduğu XX. asırda ülkemizde ve dünyada mimariyi vücuda getirmek, insanlara gülünç olaylar seyrettirerek eğlendirmek, saşırtmak vs. ile bir tutulmaktan bile gerilere itilmiş ve dünya böylece insanlık tarihinde daha önce benzeri olmayan bir kültürel kirlenmeye uğratılmış bulunmaktadır. Bu kirlenme kendi inanç temellerinden kopartılan, inançlarının özüyle bağları kesilerek yabancılaştırılan ve İslam'ın affedilmez günah saydığı şirkin açık ve gizli şekillerine kendisini kaptırmış, açık ve gizli sömürge durumuna düşmüş olan İslam ülkelerinde en vahim ve tahripkar boyutlara ulaşmıştır. Kültürel kirlenme, özünde, teknolojiyi kendi başına yaratıcı güç addetmek gibi temel bir yanılgıyı taşımaktadır. Şehire, toprağa, dünyaya Allah'ın azametinin ve Cemal sıfatının tecelli ettiği yerler ve insanların idrak edeceği alanlar olarak bakmak yerine bugün, bu alanlara ait meselelere bürokrat ve teknokratların gözlükleriyle bakılmakta ve bürokrasinin işleyiş ve kurallarına asli güçler payesi verilmektedir. Toprağı, dünyayı ve şehri gayri meşru bir şekilde kazanç kapısı olarak görmek, bu temel yanılgıları sürdüren müesseseler vasıtasıyla halka zorla kabul ettirilip yaygınlaştırılmakta; yayın ve telkin araçlarıyla çok boyutlu bir kirlilik-yanılgılar-hastalıklar zinciri herkese zorla benimsetilmektedir."
Şangay
ŞANGAY BATIYOR

İstanbul’u hedef alan gökdelen saldırısı şüphesiz sadece “silüeti” tahrip etmekle yetinmiyor. Zaten yoğun olan trafik daha da içinde çıkılmaz bir hâl alacak. Bütün alt yapının güçlendirilmesi gerekecek. İlk gökdeleniyle 1930 yılında tanışan, 90'lı yıllarda gerçek gökdelen patlaması yaşayan Çin’in Şangay kentinde 100 metrenin üzerinde 100'den fazla gökdelen var. Ancak yönetim, Şangay'ın her yıl 1.5 santimetre batmasına neden olan gökdelenlere kısıtlama getirmek üzere. Biz ise henüz gökdelenlerimizle gurur duyma safhasındayız.

Yıllar önce güneyde muhafazakar kesime hitap eden ilk beş yıldızlı otel açıldığında Ahmet Taşgetiren Yeni Şafak gazetesindeki köşe yazısında şu soruyu yöneltmişti okurlarına: “Oradan Çeçenistan görünüyor mu?”. Sahi bu projeler realize edildikten sonra site sakinleri İstanbul’u görebilecekler mi? İçi bu sitelerin işgaline uğradıktan sonra bizim görebileceğimiz bir İstanbul kalacak mı? Bu gidişle Manhattanlaşan İstanbul silüetine bakarak “İstanbul, İstanbul olalı böyle zülum görmedi” demek zorunda kalacağız.

Uzun lafın özü şu: İstanbul’u İstanbul’dan arındırma projesiyle karşı karşıyayız. Peki İstanbul’suz bir Türkiye, ne kadar Türkiye kalabilir ki?

Suavi Kemal Yazgıç
twitter.com/suavikemal

Yüksek yapılarda psikolojik-sosyal problemler


Yüksek yapılaşma, onyıllar boyunca dünyanın hemen her yerinde yüksek nüfus artışı ve hızlı şehirleşmenin gereklerine “yapılmış çevre” bazında uygun cevabı verebilmenin tek çaresi olarak görülmüştü. Ancak, yine onyıllardır ve özellikle Pruitt Igoe trajedisinden bu yana birçok ülkede birbirinden bağımsız ve çeşitli alanlarda yapılan araştırmalar, yüksek yapılaşmanın çok ciddi psikolojik ve sosyal tahribat doğurduğunu ve toplumsal dejenerasyona yol açtığını ortaya çıkartmaktadır. Bizim ülkemizde hala büyük ümitler bağlanan yüksek yapılaşma batı dünyasında çoktan gözden düşmüştür. Bugün geçmişin hataları olarak kabul edilen yüksek apartman blokları pek çok Batı ülkesinde onyıllar önce onları iftiharla inşa edenler tarafından birer birer yıkılmakta, yerlerine daha düşük yoğunluklu alçak binalardan oluşan toplu konut siteleri yapılmaktadır.

Aristo'nun ‘Siyaset’inden bu yana kabul edilmektedir ki bir yerleşmedeki nüfusun belli bir ölçüyü aşması insanlar arasındaki münasebetler kadar yerleşmenin karakterini de etkileyecektir. Bu durumun sosyal önemini kavrayan Weber kalabalık nüfus ve yüksek yoğunluğun yerleşme sakinleri arasındaki ahbaplığı zayıflatacağına işaret etmiştir. Yüksek yoğunluklarda kişiler arasında ismen tanışma ve sosyal etkileşim azalmakta, çok yüksek yoğunluklar “tecrit”e sebep olmaktadır. Tecrit, yüksek katlarda yaşamanın ve yüksek fiziki yoğunluğun bir neticesi olarak kabul edilmektedir.

Bütün bunlar sağlıklı bir fert ve toplum hayatı sürdürebilmemiz için yapılmış çevremizin bizi tecritten, çok fazla uyarı, seçenek ve kesintisiz bilgi akışından koruyacak tarzda şekillendirilmesi ve yoğunluğunun buna göre ayarlanması gerektiğini göstermektedir. Burada akla gelebilecek haklı bir soru, doğru olan yoğunluk nedir sorusudur. Kültürlere, toplumlara, topluluklara, mahalli şartlara ve bütün bunlar içinde zamana göre değişiklikler göstermekle birlikte bu sorunun cevabını Blumenfeld hektar başına 100 ila 500 kişi olarak vermekte ve bunun üstünde olduğu kadar altında da ciddi mahzurlar doğacağını belirtmektedir.

Yüksek katlı olduğundan çok sayıda aileyi bir arada barındıran binalarda yaşayanların çevrelerine karşı memnuniyetinin yoğunlukla ters orantılı olduğu tesbit edilmiştir. Çok katlı binalar ile ilgili Batı ülkelerinde yapılan araştırmalarda bu tür binaların komşuluk münasebetleri ve sosyal hayat açısından olumsuz bir bina türü olduğu belirtilmektedir. Ataköy'de yapılan bir ankette semt sakinleri "insanlar arasında şahsi olmayan komşuluk münasebetlerinin seviyesi" sorusuna büyük ekseriyetle (%70) “çok az” cevabını vermişlerdir.

Alexander'a göre yüksek binaların bankalara ve arsa sahiplerine spekülatif kazançlar sağlamak dışında hiçbir gerçek faydaları yoktur; daha ekonomik değildirler, daha fazla açık mekan sağlamazlar, görüntüyü bozarlar, sosyal hayatı tahrip ederler, suçu artırırlar, çocukların hayatını zorlaştırırlar, bakımları masraflıdır, etraflarındaki açık alanları tahrip ederler, ışık hava ve manzarayı menfi yönde etkilerler.

Yöneticilerin ve müteşebbislerin sürekli yüksek yapıları önlerine sürmelerine rağmen dünyanın dört bir tarafında halkın büyük çoğunluklarla müstakil evleri tercih ettiklerine dair sayısız araştırma sonucu vardır. Yüksek yapılaşmanın ve apartmanlaşmanın öncüsü olan Amerika'da bile halkın tercihleri müstakil evlerden yanadır. Bu ülkede 1965 yılında 32 metropoliten alanda yapılan bir anket katılanların %85'inin müstakil evlerde yaşamak istediklerini ortaya koymuştur. Deneklerin %70'inin zaten müstakil evlerde yaşıyor olmalarına mukabil apartmanlarda yaşayanların da üçte ikisi müstakil evi tercih ettiklerini belirtmişlerdir. Aralarında İngiltere ve Avusturalya'nın da bulunduğu pek çok gelişmiş ülkede yapılan araştırmaların ortaya çıkardığı gerçekte aynı doğrultudadır.

Apartman hayatının artık iyi kötü benimsendiği zannedilen ülkemizde de durum bundan pek farklı değildir. Türkiye'nin en bilinen, en gelişmiş ve hatta gıpta edilen yüksek yapılı konut alanı olan Ataköy'de yapılan bir araştırmada sakinlerin %70'i içinde yaşadıkları mesken tipinin (yüksek apartman dairesi) kendilerine bir ev (yuva) imajı verdiğini söylemelerine rağmen %75'i - bağımsız olabilmek, çevreye daha iyi hakim olabilmek, ferdi hareket edebilmek için - sadece kendilerine ait, bağımsız, tek evlerden oluşan bir çevrede yaşamak istediklerini belirtmişlerdir.

Aile Araştırmaları Kurumu'nun 1992 yılında 43 ilde yaptırmış olduğu çok geniş kapsamlı bir araştırma ise Türk halkının %92.8'inin müstakil evlerde yaşamak istediklerini ortaya çıkartmıştır. Bütün bunlara rağmen, "Halkı konut sahibi yapıyoruz!" diyerek dağı bayırı gururla yüksek apartman bloklarına bulayan idrak ve kabiliyet fukarası otoritelere ağır laflar etmemek için insan kendisini zor tutuyor.

*Bu bildiri 1997 yılında İstanbul’da yapılan Kent Zirvesi’nde Mimar Numan Cebeci tarafından sunulmuştur.
Kaynak: http://semihakseker.blogspot.com.tr/2011/12/yuksek-yapilarda-psikolojik-ve-sosyal.html