28 Nisan 2017

Ne mutlu diğer ilklerden olanlara

August Landmesser
Son nefeste "Bunu saymıyorum ve bir şans daha istiyorum" diyemeyeceğimiz topu topu bir tek hayatımız var... Neden 'o ilkler'den olarak bu tek hak izzetsizce heba edilir?

Oysa tarihi sadece tahtakurusu gibi hayat sürenler yazmıyor... Ya da tarih onları anarken diğer 'ilkler' gibi ayrıcalıklı yere koymuyor...

26 yaşındaki August Landmesser de o kalabalığın içinde bir ilkti, hatta tekti... Hitler faşizminin güç gösterisi yaptığı o gemi indirme töreninde Nazi selâmı vermeyen ilk ve tekti... Selâma durmuş diğer on binler yok oldu ama bugün Landmesser'i biliyoruz...

İşgalcilere sıkılmış 'ilk kurşun'un sahibi Hasan Tahsin'i biliyoruz... Hem de çok iyi biliyoruz... Türk'ün tutunmak kavgasındaki millî mücadelecileri hain gösteren, uçkura göre fetvacı ilkleri de...

Firavun'a rağmen bebek Musa'ya sahip çıkan Asiye'yi bildiğimiz gibi... Hz. Ömer'e kılıç göstereni ismen bilmesek de rûhen bildiğimiz gibi...

İlk alkışlayan olmak yerine ilk "Senden büyük Allah var" demek... İlk keramet atfeden olmak yerine ilk adaleti hatırlatan olmak...

"Ne güzel buyurdunuz" diyen ilk olmak yerine yanlışa ilk yanlış diyenler arasına katılmak... "Fikirde hür, emirde robot" safsatası yerine "Fikrim varsa ben varım, fikrim yoksa ben yokum" diyebilmek...

Haksızlık bizim mahalleden kaynaklandığında, tek başına kalmak pahasına da olsa, o mahallenin hüküm sahiplerine karşı çıkıp mazlumun yanında ilk yer alan olmak... Hakkı başkası temsil ediyorsa, mahalle baskısından, taassuptan ve cahiliyeden korkmadan, 'atalar dini'ne esir düşmeden o hakkı sahibine teslim etmek...

Ne mutlu diğer ilklerden olanlara... Ne mutlu diğer ilklerin yanında ve yolunda saf tutanlara...

Servet Avcı
(Yeniçağ, 28.04.2017)

Sanatçı: Sahasının cengâveri


Sanat tarihinin takvim şeridi 564 sene önceki Türk unutkanlığından günümüze uzanır. 

Bu takvim boyunca çığır açan sanat yaklaşımının noksanlıkları verilen eserde sırıttığı halde açılan geçitten geçme kolaylığını kullanan sanatçı eseriyle maharet gösterdi sanıla geldi. Sanatçılardan birisi aşina olunan sanat dilinin hangi imkânlarının ihmal edildiğini fark ettirme uğruna takipçilerin nankör nazarlarından yara almağı göze aldı mı, ardından gelenin parsa toplama yolları daha kolay yürünür şekle girdi. “Bir medeniyet olgunluk dönemini çöküşe geçince yaşar”. Bu tarz aforizmalarla kendimizi avuturuz. İşin özü itibariyle mesaisini sanata hasreden herkes her devirde kendini insanlığın imdadına yetişmek için feda etti. Sanatçı ister edip, ister ressam, ister besteci olsun sanat dili ile ikrar edilebilenin sınırlarını zorlayarak kendine tahsis edilmiş yere ulaşmağa çabaladı.

Bu çaba hatırına sanatçılar aleyhine konuşmaktan imtina etmelidir. Bir sanatçıya sahasının cengâveri olması sebebiyle sanatçı dediğimizi hatırda tutmalıyız. Bizler samimi sanat takipçileri isek sanatın muhtevasının her hangi bir uzlaşı çerçevesine sığan bir anlam taşımadığı dikkatinden uzak kalamayız. Bizi tek ilgilendiren sanatçının bize ulaştıracağı ışık uğruna kendini yakma derdine düşüp düşmediği, bizi bayağı ve harcı âlem şeylere gönül eğdirme belâsından kurtarıp kurtarmadığıdır. Takvim şeridi boyunca Wagner’in veya Brahms’ın, Picasso’nun veya Matisse’in, Baudelaire’in veya Ziya Paşa’nın tarafını tutmak zorunda değiliz. Mecbur olduğumuz muktedirlere yaltaklananların kirlenmişliği bilincidir. Sanat takipçileri olarak temiz kalmamız için harama hile karıştıran günü kurtarıcılar safını, “sayyad-ı bî insaf” hizmetini terk etmemiz kifayet eder.

Katolik kilisesi kapılarını ardına kadar bir Luther şakirdi Bach’a açıyor. Açmayıp da ne yapsın? Bestelerine bir yandan çocuklarının nafakasını çıkarmağa çare, diğer yandan ibadet şevkine vesile olsun diye emek veren Bach medeniyetin klasisizme yer açmasının öncüsü bir Barok temsilcisi kabul edilir. Barok ’un kollarından birini Rokoko ’ya uzatmasının sebebi de belki Haendel’in Su Müziği diye bilinen süitlerini İngiltere Kralı I. George’un kendine karşı öfkesini teskin etmek için bestelemiş olmasıdır. Amellerin niyetlere göre oluşundan şüphe etmemize mahal yok.

İsmet Özel, 26 Nisan 2017
(Tamamı: İstiklâl Marşı Derneği)

27 Nisan 2017

Kendi kendinize aykırı düşün!


(…) Kendi kanılarımıza çok inandığımız için biri bizim dünya görüşümüze katılmadığında genellikle üç tip tepki veririz.

Tepki 1 “Cehalet varsayımı”: Karşımızdaki gerekli bilgiden düpedüz yoksundur işte. Bilseydi, bizimle aynı tarafta olurdu. Tek ihtiyacı olan biraz bilgilendirme. Siyasî aktivistler böyle düşünür, diğerlerinin öğretilerek iknâ edilebileceğine inanır.

Tepki 2 “Aptallık varsayımı”: Karşımızdaki gerekli bilgiye sahip ama beyni gelişmemiş, bu yüzden doğru sonuçları çıkaramıyor. Eblehin teki işte. Aptal” tüketicileri kendi kendilerinden korumak isteyen bürokratlarda bu tepki pek rağbet görür.

Tepki 3 “Fenalık varsayımı”: Karşımızdaki gerekli bilgiye sahip, bunları anlıyor ama kasıtlı olarak çatışmaya giriyor. Maksadı fena. Bir çok dindar, inanmayanlara bu şekilde davranır: Şeytana uymuş olabilir.

Sonuç: Hiçbir şey kendi kanılarımız kadar ikna edici değildir. Her ne pahasına olursa olsun onlara sadık kalırsanız, bu çok doğaldır, ama tehlikelidir de. İç görüş, kendi içimize bakış büyük ölçüde imalattır. Kendinize fazlasıyla çok fazlasıyla uzun süre güvenirseniz, uyanış o derece sert olabilir. Bu yüzden bir şeye ne kadar ikna olursanız, kendinize karşı o derece eleştirel olun. Akıllı bir insan olarak dogmalara ihtiyacınız yok. Kendi kendinize aykırı düşün! 

Rolf Dobelli, Hatasız Düşünme Sanatı
(NTV Yayınları, Çeviren: Itır Arda)

26 Nisan 2017

Hakikat ile sanallık


Yalın hakikat ile gerçek-dışılık arasındaki sınırın çözüldüğü ve bulanıklaştığı çılgınlık yüklü bir zamanda yaşamaktayız şimdi bizler. Televizyon dizilerinden bildiğimiz bir oyuncuyla gerçek hayatta herhangi bir yerde karşılaştığımızda bocalıyoruz. Niçin bocalıyoruz? Çünkü o oyuncunun gerçek kimliği ile televizyon dizisindeki rol kimliğini ayırt etmekte zorlanıyoruz. Hakikat ile sanallık sınırının bulanıklaşması işte böyle bir durumdur. Acayiplik ya da çılgınlık buradadır. O meşhur oyuncunun televizyon dizisinde rol yaptığını (oyun oynadığını) unutabiliyoruz. Unutmasak bile hakikat ile oyunu karıştırıyoruz. Edebiyat kuramcısı Todorov da aynı durumdan yakınmaktadır: “Bir rolü, o rolü üstlenen aktörün kendisiyle karıştırmamak gerekir.” İşte bütün bu bulanıklaşmalar bizde algı (idrak) karmaşasına yol açıyor. Böylelikle de anlamsızlık oluşuyor. Fransız düşünür Jean Baudrillardyararsızlık mantığı” demektedir bu anlamsızlığa ve anlamsızlığı şöyle izah etmektedir: “Günümüzde olaylar artık gerçekten olup bitmemektedir. Bunun nedeni canlı yayın adı altında gerçekleştirilen üretim ve dağıtımdır. Olaylar bu canlı yayın denilen boşluk içinde kaybolup gitmektedir.

Olayların gerçekten olup bitmemesi, Baudrillard’ın ifadesiyle, illüzyondur. Yani gözbağcılıktır ki sanallık dediğimiz muğlâklığa varıyoruz. Muğlâklık yani boşluk. Canlı yayının adı canlıdır fakat buradaki canlılık bir yanılsamadır. Sadece televizyon değil, internet ortamı da canlı yayındır. AVM’lerdeki veya şehir meydanlarındaki dev ekranlarda gördüğümüz ürün tanıtımları da birer gözbağcılıktan başka bir şey değildir. Adım başı her yerde karşımıza çıkan (gözlerimizin içine sokulan ve hatta başımıza kakılan) billboard dediğimiz reklâm panoları da böyledirler. Gündelik hayatımızda artık her şey tüketimi özendirme üzerine inşa edilmektedir. Öyle ki, tüketmeye yeterince gönüllü olmayanlar toplum içinde hor görülmektedir. Burada bir toplum baskısı söz konusudur. “Bu çağda otomobilsiz olmaz ki canım” türünden söylemleri hep işitiyoruz. İşte bu türden söylemler toplumsal baskıdır ve otomobilsiz bir ömür sürmek sanki imkânsızmış algısı oluşmuştur. İşbu algı aslında dayatmadır.

Tüketim kültürünün bir diğer çıkmazı da korku unsurudur. Şöyle ki: Herhangi bir reklâm kuşağını seyrettiğimizde şu türden korkutmalara maruz bırakılıyoruz: “Bizim firmamızın diş macununu kullanmayacak olursanız dişleriniz çürür.” Bir başka örnek: “Bizim ürettiğimiz bebek bezini kullanmayan ailelerin bebeklerinin popoları pişik içinde kalır.” İşte bütün bu reklâm sloganları birer korkutma taktiğidir. Oysaki insanlık on binlerce yıl boyunca otomobil veya diş fırçası kullanmaksızın varlıklarını sürdürmeyi başarmışlardır. Şüphesiz ki teknoloji de bir nimettir. Eski insanlar diş hekimliğinin şimdiki imkânlarından mahrum kaldıkları için dişleri apse yaptığında çok ıstırap çekmişlerdi. Teknoloji bizi pek çok sıkıntıdan kurtarmıştır. Veba gibi, kolera gibi bulaşıcı hastalıklardan kurtarmıştır. Ne var ki ileri veya yüksek teknolojinin o sınır tanımayan büyüleyiciliği bizleri acımasızca tutsak edinmiştir. Daha da ötesinde, laboratuvar ortamında birtakım virüsler üretilerek hiç tanımadığımız yeni salgın hastalıklar başımıza belâ edilmiştir. İnsanlığın karanlık geleceğini anlatan bilim-kurgu filmlerinin ana teması da teknolojinin baş döndürücü hegemonyasıdır. Eşyanın bendesi olmak dediğimiz o tehlikeli yerdeyiz artık. Akıllı robotların insanlara hükmettiği bilim-kurgu senaryolarını çoktan yaşamaya başladık bile. Çağımız insanı internet bağımlısı değil midir? İşte size eşyanın egemenliği! Bizler artık kendi irademizle hareket edemiyoruz. Sinema perdesindeki oyuncular gibiyiz. Bizlere dayatılan senaryoların figüranlarına dönüşüyoruz her geçen gün. Postmodern hayat işte kısaca böyle bir hayattır. Ve bizler bu karanlık hayatı konfor tutkusuyla kolayca, hiç sorgulamaksızın, neredeyse gönüllü olarak kabulleniyoruz.

İleri teknoloji biz insanları büyülüyor, insanlığımızı tırpanlıyor, gündelik hayatımızın doğallığını tehlikeli bir şekilde yanılsamalar âlemine boğuyor.

Metin Savaş

Mekanik yaşam

Resim: Edvard Munch
Eski zamanların insanlarına mahalle bakkalları nasıl tabii görünüyorduysa günümüzün insanlarına da AVM’ler o derece tabii görünüyor. Buradaki doğal görünüş bir saplantı veya kuruntudur ve açıktan açığa bir yanılsamadır. Çok çok öncesindeki çağlarda mahalle bakkalı bile yoktu, para yoktu, kurumsallaşmış pazar ekonomisi yoktu. Ya ne vardı? Yağma ve takas vardı. Bugün bizim (kendi algılarımıza kıyasla) ilkel dediğimiz eski çağların insanları yağmacılıkla ve takas yoluyla temel ihtiyaçlarını temin ediyorlardı. Bugün bize barbarlık şeklinde görünen yağmacılık eski çağların insanları indinde tabii bir hayat tarzıydı. Eski çağların insanları nasıl ki yağmacılığın doğru olup olmadığını sorgulamayı düşünemiyorlar idiyse günümüzün insanları da merkezinde AVM’lerin yer aldığı tüketim kültürünün doğrularını ve yanlışlarını hiç sorgulamıyorlar. AVM hayatı bizler için artık tabii bir yaşam tarzıdır. İşte bu doğallık yanılsaması bizleri köreltiyor ve tekdüze diyebileceğimiz mekanik bir yaşantıya sürüklüyor.

Çağımızın neredeyse bütün düşünürleri postmodern zamanların (önceki çağlara kıyasla) çok daha fazla gayrıtabii olduğunda hemfikirdirler. Her çağ kendi şartları içerisinde sorunludur ama postmodern zamanlar çok daha fazla problem içeriyor. Postmodern hayat tarzında doğallık daha azdır veya sanallık çok daha baskındır. İleri teknoloji biz insanları büyülüyor, insanlığımızı tırpanlıyor, gündelik hayatımızın doğallığını tehlikeli bir şekilde yanılsamalar âlemine boğuyor. Yanılsamalar âleminden kastımız sanallığın hükümranlığıdır. Sinema, radyo ve televizyon derken şimdi artık gündelik hayatımıza cep telefonu, tablet ve internet girmiştir. Facebook veya Twitter dediğimiz sosyal medya ile birlikte gündelik yaşantımız artık neredeyse büsbütün sanal bir âleme dönüşmüştür. O kadar ki, ileri teknoloji ortamında gerçek ile hayal birbirine çok fazla karışmıştır. Çok eski çağlarda mitolojik kavrayış ile gündelik hayatın gerçekliği nasıl birbirine bağlı idiyse günümüzde de ileri teknolojinin doğurduğu sanallık ile gündelik yaşantımızın gerçekleri iç içe geçmiştir. Buna şöyle bir örnek verelim: Ekran ve klavye başına oturduğumuzda sosyal medyada her gün görmeye alıştığımız bir arkadaşımızı birkaç gün göremez olduğumuzda endişeye kapılıyoruz. Acaba başına bir şey mi geldi diye tedirgin oluyoruz. Hâlbuki sosyal medya bir mecburiyet değildir. Facebook ya da Twitter ortamında her gün bulunmamız gerekmiyor. Ama işte sanallık bizim hayatımıza öylesine sinmiştir ki gerçek hayatta aylarca göremediğimiz bir dostumuz için endişelenmiyorken sosyal medyada birkaç gün görünmeyen bir arkadaşımızı merak ediyoruz. İleri teknolojinin büyüsü işte budur. Postmodern hayat işte böyle bir acayipliktir.

Metin Savaş

Tanburi Cemil Bey Derneği'nde Derya Türkan - Özer Özel konseri

25 Nisan 2017

Sebep sensin gönülde ihtilâle



Sebep sensin gönülde ihtilâle
Sürüklersin beni sonsuz melâle
Bilirsin müptelâyım ben ezelden
Belâyı âteşe belki hayâle

Senin cevrin senin zulmünle şâdım
N'için durun figân-ı şule zâdım
Benim sensin bu alemde muradım
Düşürsen de beni sonsuz melâle

Beste: Mustafa Nâfiz Irmak
Güfte: Râtip Aşir - Mustafa Nâfiz Irmak
Makam: Şevkefzâ

Solist: İbrahim Suat Erbay
Tanbur: Muhammed Enes Üstün
Kemençe: Emine Bostancı
Ney: Ahmet Altınkaynak
Yer: Tanburi Cemil Bey Derneği, Üsküdar

Vazgeçemediklerinin Toplamıdır İnsan: Yas, Melankoli, Depresyon

Son zamanlarda bir psikiyatr elinden çıkmış ve okuduğum en kuvvetli, gerçekçi, tutkulu kitap. Artık duygularımız politikadan ve güncelden bağımsız değil. Hastalıklarımız ve hatta ailevi görevlerimiz bile böyle. O yüzden çözümlerimiz sahici olmalı, romantik değil. Nostaljik akılla kuvvet kazanamayız. Ayakta kalmak için aklın da kalbin de en önce yaşama ve anlama sevgisiyle çalışması şart. Meraklısına... / Yağız Gönüler

Nereye dönse, ne yapsa vazgeçemediği ve bırakamadığı şeylerin toplamıdır insan. Onların içimizde birikmesidir varlığımızın esasını oluşturan. Kristaller halinde içimizde çökelmesi, yer etmesidir. En baştan bizi orada bekleyen, verili bir kimlikle, ‘fıtratımıza’ kayıtlı bir özle başlamayız hayata. (…) yüce bir gayretle adeta yoktan var ederek adım adım inşa ederiz kendimizi. Yaşadığımız bütün ayrılıkların, kayıpların ve hüsranların yasını tutarak, onlardan ve bozulan her ilişkiden, sevdiklerimizi inciten ve acıtan her şeyden kendimizi de sorumlu sayarak insan oluruz. Hiç terk etmeden. Her kayıpta, kaybettiğimiz kişi ya da şeyle özdeşleşerek. Onların gölgesini üstümüze düşüre düşüre kurarız benliğimizi. Varlığımızın en içinde, her birimizi vefasızlıktan ve kadir-kıymet bilmezlikten esirgeyen güçlü bir çekirdeği muhafaza ederek. (…) Teşekkür etmeyi ve minnet duymayı ta başta öğreniriz.

Travmaların üst üste geldiği, yoğun ve “kötü” duygularla hemhal olduğumuz zamanlardayız. Yas tutuyor veya daha kötüsü tutamıyor, hüzne boğuluyor, çaresizlik hissediyor, karşılaştığımız sevgisizlik ve nefret karşısında dehşete düşüyoruz. Duygular, geldiği gibi yaşanır elbette. Ama onlarla nasıl yaşayacağımız üzerine düşünmemiz gereken bir mesele.

Erdoğan Özmen, duygularla aklın, duygularla politikanın iki alakasız küre olmadığını gösteriyor bu kitabında da. Başta yas ve melankoli olmak üzere, duygu durumlarımız üzerine düşünüyor. Gayet yalın, kötülük ve iyilik üzerine düşünüyor aslında.

Yüzleştiği hüzne katılan bir üslupla, ama hem de tutkuyla, yaşam sevgisiyle yazılmış denemeler.

İletişim Yayınları, 1. baskı - Mart 2017 
263 sayfa, 23,50 TL

Yapamıyorsan kenara çekil


Vazifesi "dünyayı güzelleştirmek" olan insan, yapamadığı yerde kenara çekilmeyi bilse, doğanın güzelliği zaten her yeri ve her şeyi sarıyor.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

İnsandan insana giden yol


Sekiz aydır bu caddede işe gidip geliyorum” diye mırıldandı psikolog genç kız, “bugüne dek baş örtümden dolayı bir söz işitmemiştim. Halk oylamasından hemen sonraydı. Karşıdan karşıya geçerken bir kadın gözlerini gözlerime dikerek sert sert bakmaya başladı. Tam yanımdan geçerken, ‘her yerdesiniz, bir bitmediniz !’ diye tıslayarak yanımdan geçti.” Bir meslektaşım Cuma namazı çıkışında bir kavgaya tanık olmuş. Cuma namazından dağılan cemaatin içinden gençten birisi, cami çıkışında evet broşürlerinin dağıtılmasına itiraz etmiş ve “Burası Allah’ın evi, buraya siyaset karıştırmayın” şeklinde bir itirazda bulunmuş. Bunun üzerine aynı cemaatten daha yaşlı bir fert bağırıp çağırmaya başlamış, “Hepimiz Evetçiyiz, Hayır diyen teröristtir, sen terörist misin?” “Amcayı çok zor yatıştırdık” diyordu meslektaşım. Bu iki örnek, toplumsal gerginliğin dürtüsellik ile birleştiğinde sosyal dokuyu ne ölçüde tahrip edebileceğinin yakın zamanda yaşanmış örnekleri. O halde insandan insana giden yolu bir kez daha hatırlamanın tam sırası.

Öteki var olmadığında ben yokum. Gözüm karşımda bir nesne arıyor, insan dünyaya düşmekle bir ilişki arıyor. Tutunacak bir dal, uçurum aşağı kayıp düşmemek için bir tutamak. İlişki konuşmak demektir. Bebek gözleriyle konuşur, varlığının annenin gözlerinde yansımasını ister. İnsan iletişimi çok katmanlı bir yapı, duyguları iletmeye ve saklamaya yarar, yalan söylemeye yarar, gönül okşamaya ve kırmaya yarar. Ötekiyle doğru bir iletişime girme arzumuz onunla hemhal olabilmekle mümkündür ancak, onun var olma biçimine, dünya görüşüne nüfuz edebilmem ve onunla ortak bir anlam oluşturabilmem için onun dilini bilmeli, o dilden konuşabilmeliyim. Kendi kavramsal çatımı ona dayatmak yerine onun dilinde hünerli olmalıyım ki kendi arzu, tarafgirlik ve önermelerimi bir kenara bırakarak bir konuşma başlatabileyim. Kendimi bir bilmeme noktasına yerleştirerek başlamalıyım işe. Önce dinlemeyi öğrenmeliyim, her şeye hemen tepki vermek zorunda değilim. Bu ilk sessizlik bizi pek çok esaretten azat eder. Muhatabımı bütün insanlığı ve o insanlığın bütün karmaşıklığı içinde algılayabilmemledir ki onunla karşılıklı bir ilişki için ilk adımı atmış olurum. Derdim onun dünyasına girmek, onunla olmak, ikimizin de ‘ötekilerden biri’ olduğunu kabullenmek. Her birimiz bir başkasına ötekiyiz. Mavi gezegende her birimiz ötekine bağlı ve bağımlıyız. Bu yüzden insanlığımızın en derin katmanlarında sevgi ve sevebilme yeteneği yatar. Bir toplum evladını seven anne babalarla serpilip gelişir. Sevgiyi vermekle sevebilmeyi öğretir anne baba, sevmenin mümkün olabildiğini öğretir. İnsan daima yakınlık arayan bir varlık. İnsan ruhunun bugün yaşadığı büyük kriz sevebilme yeteneğimizin törpülenmesinde yatıyor. Dünyaya baktığımızda bir düşmanlar ordusu görüyor, masum tabiatı dahi ehlileştirmezsek canavarlaşacağını varsayıyoruz.

Kemal Sayar

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.