26 Kasım 2014 Çarşamba

Balkan Harbi nedeniyle yıkılan Ali Bey Cami, Edirne

Cem Sultan'ın doğduğu Kum Kasrı, 1870


Burası şu an Sarayiçi diye adlandırılan, Kırkpınar Güreşlerinin yapıldığı bölgede yer alması gerekirken, Balkan Harbi sebebiyle yıkılmış ve bir kuleden başka bir şey de kalmamış.

Cumhuriyet, Fevzi Çakmak, Orhan Veli

Çizim: Pawel Kuczynski
İnsanların fıtrat üzere doğmuş olmalarının anlamına bir vukufiyetimiz yoksa yönünü esen rüzgârlara ayarlayan hazırcılar sürüsüne dâhil oluruz. Sürüyle sürüklenmekten kaçınmak istiyorsak kendimiz olmak, kendilik faaliyetimizi baş meşguliyetimiz saymak mecburiyetindeyiz. Aslen anasından doğan her fert kendisi olma yükü altına girmiş demektir. Tek tek ve zaman zaman insanlar bu yükün hakkından gelir veya bu yükün altında kalır.


Cumhuriyetin ilânı ve ardından gelen inkılâplar bir mânâ ifade ediyorsa, bu mânânın millet katında değeri neydi ve ne olmalıydı? Milletin maruz bırakıldığı kandırmacadan rahatsızlıklarını açıkça ifade eden askerin ve şairin yokluğundan bilistifade bir şeyler yapıldı. Radyo istasyonu Fevzi Çakmak’ın ölüm haberini verdikten hemen sonra göbek attıran havalar çaldı. Nâzım Hikmet’in takipçisi olma iddiasına sarılanlar Orhan Veli’nin bir suikasta kurban gittiği hususunun yanından bile geçmedi.

İsmet Özel, 22 Kasım 2014
Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği

Sıffin Savaşı, Hz. Ali: "Allah'ın dini galip gelinceye kadar"


"...Onların susmalarını ve müsamakar davranmalarını hoş karşılamaz."

25 Kasım 2014 Salı

109. doğum yıldönümü vesilesiyle Sâmiha Ayverdi'den

Sâmiha Ayverdi
25 Kasım 1905, İstanbul - 22 Mart 1993, İstanbul, Türk mütefekkir ve mutasavvıf yazar.

Bizim bütün sıkıntımız, muhafaza etmemiz gereken tarihi ve milli değerlerimizi ziyan etmemizdir. Biz, bahâ biçilmez bir hazineye sahip olduğumuz halde onun içinde kapalı kalıp açlıktan ölen milyarderler gibiyiz.
- Milli Kültür meseleleri ve Marif Davamız’dan

Türk milleti, kaybetmiş olduğu milli şuurunu ve kendi dilini, bu iki temel kuvveti yıkıp mağlup etmeyi planlamış bulunan hasımlarından geri almak zaferine erişmeye mecburdur.
- Yunus Emre Ve İlahiler’den

Milletleri yaşatan ve yükselten sihirli kuvvet, o milletleri ayakta tutan ve yücelten milli ve manevi değerler manzumesinin bir arada ve aynı potada karışıp kaynaşmasından doğar. Bunlardan yoksun ve habersiz toplumların milli ve manevi bütünlüklerini korumaları mümkün değildir.
- Milli Kültür Meseleleri ve Maarif Davamız’dan

İslâm, dünyanın direğidir. Onun için müslüman dünyasının salahı ve uyanışı, kainatın salahı ve uyanışı; kargaşalığı ve fesadı ise kainatın kargaşalığı ve fesadıdır.
- Kölelikten Efendiliğe’den

Ümitsizlik, Allah’ın kerim ve rahim sıfatlarını inkar etmek olur ki, bu da bize asla yakışmaz. Her şey Hakkın iki kudret parmağı arasındadır. İstediği an, bir vesile ile celali cemale çeviriverir. Yeter ki, biz buna müstehak olalım.
- Mektuplardan Gelen Ses’ten

İnsanoğlu, yaptığı ve yapmak istediği bir hayrı maddî ve manevî bir kazanç için değil, sırf Allah rızası için yapacak olursa, ancak o zaman yapmış olduğu iyiliğini, bedeli mukabil satmak gibi bir şâibeden kurtararak sâfiyetine halel getirmemiş olur.
- Makaleler’den

24 Kasım 2014 Pazartesi

Çukanın letâfeti giyenlerin o iki misline tekâbül ediyor


...Evet vücudu çuk[a] ‘abâdan ziyâde ısıtmaz fakat tabi‘at-ı beşer hüsn-i intizâma mâ’ildir. Çukanın letâfeti giyenlerin o iki misline tekâbül ediyor. Kimseye zararı dokunmayan bir lezzetten müstefid olmak neden şâyân-ı ta‘yîb olabilsin? Evet, altın hayatı çoğaltmaz. Fakat levâzım-ı hayatı ikmâl eder. Sıtmaya uğramış bir âdem tabibe mürâca‘at etmek iktizâ eden mu‘âlecâtı almak için paraya muhtac değil midir? ‘İlletinin def‘i için ne yapsın? Kendi köşe başlarına dükkân açan Mağribîlere okutarak ve koluna pamuk ipliği bağlayarak mı i‘âde-i sıhhate çalışsın? Evet, kârgir binâlar ecele, hastalığa mukâvemet etmez. Fakat yanmağa, yıkılmağa karşı durur. Letâfet ve ma‘mûriyetle birkaç karn evlâda kalır. Evet, geceleri işsiz bir âdem için muttasıl â’ilesini terk edip de sokaklarda eğlence teharrî etmekte bir letâfet yoktur. Fakat gâz olan yerlerde ashâb-ı sa‘y ü ticâret, geceleri de altı yedi sa‘at işiyle veya alışverişiyle meşgul olur ve bu suretle ömrü üzerine bir ömür daha katar. Şimendüfer veya vapur ile birkaç yüz sa‘atlik yerlere giden veya birkaç gün deniz üzerinde çalkalananlar ise ma‘rifetin bir kerâmet-i garîbesiyle tayy-i mekân etmiş veya postuyla sulardan geçmiş gibi cihânın tâ öbür tarafına giderler, havâyic-i hayatı getirirler, vatandaşlarının ayağına îsâr ederler. Telgrâf kullanan akvâm eğer eski dünyada ise yeni dünyada bulunan bir tabibin zarâfetinden veya zuhur eden bir vak‘anın tesirâtından hayatlarınca, sa‘adetlerince büyük büyük fâ’ideler görürler.

Namık Kemal
(İbret, 2 Zilka‘de 1289/ 20 Kânun-ı evvel 1288)

Medeniyet, hastalığı mı men‘eder?


Bî pervâ diyebiliriz ki çavdar ekmeği yemeği ve toprak üzerinde yatmağa alışmış bir âdemin karnını doyurmak ve uykusunu uyumakta gördüğü âsâyiş nefis ta‘âmlar yemek ve yaldızlı kâryolalarda yatmağa mel’ûf olanların rahatından az mıdır? Ve bu iki türlü ma‘işet arasında fakirin bir lokma siyâh ekmekle birkaç arşın kara toprağı bulabilmekden dâ’ima emin olduğundan, ganînin ise her dakika elindeki ni‘metten mahrumiyet muhâtarasında bulunduğundan başka bir fark var mıdır? Vücudu ısıtmakta Fransız çukasının ‘âdi ‘abâya ne rüchânı olabilir? Medeniyet insanı milyonlarla altına mâlik edermiş. Altın iştahâyıı mı zenginleştirir, hayâtı mı çoğaltır? Medeniyet mermerden masnû‘ (sanatkârane) saraylar peydâ eylermiş. O kadar metin binâlar ecele mi medhal bırakmaz? Hastalığı mı men‘eder? Medeniyet geceleri sokâkta gâz peydâ edermiş. Allah’ın güneşi zâ’il oldukdan sonra insana göre akrabasının arasına girüb de itilâf-ı â’ileden müstefîd olmak gibi bir lezzeti terk ederek kahve kahve dolaşmakta ne letâfet tasavvur olunabilir? Medeniyet vapurlar, şimendüferler husûle getir[ir]miş. İkâmetine bir kulübe ve maişetine iki dönüm toprak kâfi olan bir â[de]min üç yüz sa‘atlik yerlere gitmeğe ve beş on gün denizler içinde kalmağa ne ihtiyacı olabilir? Medeniyet telgrâfı icâd eylemiş, yanı başındaki odada geçen ahvâli bilmeyen bîçareye göre Amerika’nın vukû‘âtını öğrenmeye çalışmakta ne ma‘nâ vardır? Kezâ kezâ.

Namık Kemal
(İbret, 2 Zilka‘de 1289/ 20 Kânun-ı evvel 1288)

Yahudi bir maliye bakanı olmasına da ses çıkarmazsın


Türkçü değil misin? Türkçülüğe düşman mısın? Öyleyse sen günün birinde Atenagoras'ın Türkiye Cumhurbaşkanı görmekte sakınca bulmazsın. Belki de Batı Hristiyan dünyasının sevgisini kazanırız diye düşünürsün.

Sen Yahudi bir sarrafın maliye bakanı olmasına da ses çıkarmazsın. Kendi kesesini doldurmasına ve İsrail'e transferler yapmasına rağmen bütçeyi kabartacağı için sevinç bile duyarsın. Hatta Kürt devleti kurmak için bunca Türk'ün kanına giren Şeyh Sait'in torunlarından birinin başbakan veya devlet bakanı olmasına da ses çıkarmazsın.

Hüseyin Nihâl Atsız

TEMA Vakfı'ndan: Haydi Toprak Hakkında Konuşalım



Görmezden geldiğimiz toprak hakkında...

Seslendirme: Yetkin Dikinciler

500 yıllık nöbet


Yıllar geçti bu muhabbet hiç eksilmedi, eksilmez. Biz biriz. Sultan Selim bizi buraya nöbete dikti. 500 yıldır nöbetimiz devam ediyor. Aslında bizler burada Türkiye sınırını koruyoruz. Türkmen Dağı'nda doğa çetindir. Yağmur, soğuk eksik olmaz. Ama savaş da devam ediyor, napak kardaş?

Ebu Fadıl, Türkmen Cephesi Komutanı
(Suriye / Türkmen Dağı)

23 Kasım 2014 Pazar

Abdülbaki Gölpınarlı Tarihî İstanbul Konuşması



Dostluk vardı, vefa vardı, söz vardı, öz vardı, sükun vardı, ruh vardı, huzur vardı, feyz vardı, zevk vardı. Neş'e vardı, edeb vardı, can vardı, canan vardı, hicran vardı, aşk vardı. Şimdi yolu sormayın. Bilen yok ki... Ezan artık inanana "Azîz Allah" dedirtmiyor, adamı ürkütüyor, "Lâ havle" dedirtiyor. Geceyle gündüz belli değil. Müzik, bağışlayın, piçleşmiş. Ne doğulu, ne batılı. Fakat şu muhakkak ki bizim değil, değil ve pek çok zırdeli... Biz bu ülkede artık garibiz. Bu, benliğimizi kaybetmekten meydana gelmiş. Benliğini kaybeden, varlığını bulamaz. Bir millet kendi varlığından çıkarsa, başka varlıkları görüp aşağılık duygusuna kapılır ve bugünkü haline gelir.

Abdülbaki Gölpınarlı, Tarihî İstanbul Konuşması'ndan

Medeniyet denilen maskara mahlûk


Biz eğer Medine’yi kıskanmasa idik, Bedir kuyularında ne işimiz vardı? Biz vatanımızı kıskanmasa idik, Sakarya’da ne işimiz vardı? Biz İstanbul’u kıskanmasa idik Çanakkale’de ne işimiz vardı? Biz evimizi, ailemizi kıskanmadan adam olabilir miyiz? Bize ait hiç bir şey kalmasın mı? Mahremimiz olmasın mı? "Verme! Dünyaları alsan da bu cennet vatanı" ne demek? Şehrinizi, vatanınızı inanç turizmine değişin mi diyor İstiklal Marşı bize?... Konya'nın kaçta kaçı ecnebilere satıldı, diye kimse sormuyor?

Mustafa Deveci
(Konya Yenigün, 20.11.2014)

22 Kasım 2014 Cumartesi

Fahrettin Paşa ve Kutsal Emanetler


1916 yılında bayrağımız Mekke Kalesi’nden indirildi. 1917 senesinde de Medine’yi terke mecbur bırakıldık. Medine’yi terk eden kumandan Fahrettin Paşa kutsal emanetleri orada bırakmadı ve İstanbulumuza getirdi. İstanbul’a getirmedi, İstanbulumuza getirdi. Bundan ne mana çıkaracağız? Demek ki onlar orada bırakılamazdı. Yani biz ne Mekke’yi, ne Kâbe’yi, ne de Medine’yi, Resulü Ekrem’in yattığı yeri Müslümanlara devretmedik. İstiklâl Marşı’nda İslâm kelimesinin geçmemesi İstiklâl Marşımızda İslâm kelimesini zikretmeye yüzümüz olmayışındandır.

İsmet Özel, 9 Mart 2013, Bağlarbaşı

Fahreddin Paşa'nın objektifinden Medine


17 yaşında fotoğrafa merak sarmış Fahreddin Paşa, gittiği her yeri çekmiş ve arşivlemiş. Çok sevdiği(miz) Medine'yi de fotoğraflamış elbette.

Fahreddin Paşa, mekânı âli ola


Fahreddin Paşa (Ömer Fahreddin Türkkan) 66 yıl önce bugün Hakk'a kavuşmuştu. Medine'mizi tam 2 yıl 7 ay müdafaa etmişti. Mekânı âli olsun. Fahreddin Paşa'ya Arabistanlı Lawrence "Çöl Kaplanı", gavurlar "Türk Kaplanı", biz de "Medîne müdâfii, kahramanı" deriz. Kabri Aşiyan'dadır. Hakkında bilmemiz gereken en önemli şey de Medine'yi terk ederken kutsal emanetleri orada bırakmayıp İstanbul'a getirmesidir.