23 Kasım 2017

Sofrası olmayan eve ev diyemeyiz


"Ocağın sönmesin" Bu söz sofranın evde açılması demektir. Sofrası olmayan eve ev diyemeyiz. Modern insan ev'de yaşamıyor. Sofrası olmayan bir otağ=od/ağ=ocak, ev değildir.

Sofra açmak Hz. İbrahim'in ve muhterem eşi Sâre'nin biz Müslümanlara öğrettiği bir gelenektir. Onlar Allah'tan misafir istemişler, Allah da insan görünümlü iki melek göndermişti. Melekler sofra açan Sâre'ye muştu verdiler. Sofra, berekettir.

Bir erkek arslan kendi doymadıkça ailesinin açlığını düşünmemektedir. Modern insanın sofrasızlığı da böyledir. O yalnız kendi açlığını doyurmanın peşindedir. Yemeği kendine özgülenmiştir.

Tek kişilik yemek, sofrasız kalmaktır.

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi

Tahtacı Semahı (Mersin / Çamalan)

Ağaç keserken yapılan dua (Mersin)

21 Kasım 2017

Kültürler birbirlerinden saklana saklana değil birbirlerine yaklaşa yaklaşa gelişirler


Ekonomik birer terim olan iki kavramı sırf işlevsel olsun diye kullanacak olursak, üretici (sanatçı) ile tüketici (birey) arasında özgürlük kadar tutku, arzu, duyuş, paylaşım, heyecan, psikolojik gereklilik, düşünce, ilerleme fikri gibi hatların da sağlam tutulması gerekiyor. Kültürel ortam, en geniş manada ne kadar canlı ve özgürse, bu hattın toplumsal karakter ve maya kazanması da o kadar mümkün hale geliyor.

Kültür belki de bir yandan yaratıcı özne ile paylaşıcı öznenin bir dağ zirvesine aynı anda ve aynı şevkle bakmasının da adıdır. Ona tırmanırken kimse kimse ile yarışmaz, kimse kimsenin üzerinde hak ve iktidar davası gütmez. Kültürdeki iktidar kavgası, bu anlamda bireysel değil ideolojik ve kadük sosyolojik sebeplerden beslenmiş aşılabilir kalıtlardır. Hem toplum içinde hem de diller, dinler arasında ‘savaş’ üzerine kurulmuş kültür kavgaları söylemleri sertleştirmek ve sınırları yükseltmekten başka bir işe yaramaz. Eğer varsa bir ‘kültür kavgası’ bu herkesin kendi kendisini en yüksek seviyede var etmesi ile mümkün olabilir. Bu yüksek açığa çıkarmadan uzun erekte taraflar yarar görür. Kültürler birbirlerinden saklana saklana değil birbirlerine yaklaşa yaklaşa gelişirler.

Bir öznesiz kültür söyleminin dillendiriliyor oluşu, kültürü, insan varoluşunun eşsiz ve yüce bir dışavurumu olarak değil de kolonyalist yerel bir anlayışın güncel ve gelip geçici yansıması olarak görmenin de ifadesidir. Kültürün yaratıcı özneleri özgürleşip bireyselleşemedikçe kültür verimlerinin özgünlüğünün mümkün olamayacağı gibi bireylerin ilerleme hakları da ellerinden alınacaktır. Hem yaratıcı özne hem de paylaşımcı özne su sızıntıları gibi buluşacak bir yolu er ya da geç icat eder. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Ne var ki burada konuşulan açık toplumda olup bitenlerdir. Açık toplum, sadece siyasal demokrasinin değil her tür kültürel, düşünsel ve inanç eksenli oluşumun da üzerine oturduğu toplumdur. Tamamen odur. Özneler egemenliğinin iklimidir.

Ömer Erdem
(Karar, 21.11.2017)

Yaşatan

Alphonse Neumans (1852–1893)
Ben halka bakınca gümüş tırnaklı kısraklar
Sırça kirpikli gelinler huylanır.
Ben halka bakınca terlenirim
Yaslanırım tarlaların gölgesine, tozuna
Kirlenir gülkurusu mendilim.
Benim rengimle kim yarışabilir
Sancımı kimler alt edebilir ben halka bakınca?
Ben ki kazdım, küredim, ellerimle boşalttım geceyi
Yıldızları, hüznü ordan fırlatıp attım,
Sonra ordan fırtınalı bir tüzeyle halka bakınca
Yeniden yaralandım dünya ırmaklarından.

Dünyanın ırmakları dediğim yer
Aydınlık, gülümserlik ve sevda.
Oysa halkın göz çukurları çamurlanmıştır
Kanı ılgıt ılgıt akar, kanı kara
Yazlık sinemalarda, üniformalar altında
Banknotların, kıravatların saltanatıyla
Çürütülmektedir halk.
Gözlerim
Ne güzeldir halka bakınca
Gözlerimde böğürtlendir
Avuçlarımda nar,
Ayaklarını çıplatıp sulardan geçen çocuklar
Sevinçle kıpırdatır yapraklarımı.
Halkım
Bıçaklanmış bir kadın gibidir
Kaygular içinde yapayalnız
Zehirli çiçeklerin uğultusu
Uzaklaşmaz kulaklarından.

Gözlerim
Neden güzeldir halka bakınca
Beni neden küflemez o çökertilmiş anlam
Her daim karnımda tıkılı duran şafak
Dünyalar biriktirir halk adına?
Çünkü bana göbek bağımdan işliyor toprak
Hançeri ellerinde neşter kılan
Arkadaşlarım var dağlarda.
Kara yerden kırmızı gelincikler biterken
Leylekler kirlenirken bin bereket uğruna
Şeffaf, bakire kızlar pencerelerden
Kaçırılmak için elederken delikanlılara
O zaman benim gözlerim işte
Kavi bir mavzer olur halka.

Kanıma kızgın demirler sokulur
Ben halka bakınca
Kömür kokusundan yüzlerim kabarır
Kalbim uyanır gıres lekelerinden
Gök gürülder köleler kıpırdanır
Uykumun rengi yayılır dünyaya
Uykum çünkü uçarı, çünkü hovarda
Şafakların öncesidir,
Sazaklar içinde bir çocuğu emzirir
Çaputlara sarılmış çürüksüz çocuğu
Ben halka bakınca.

Yaşamak güzeldir
Gözlerim daha güzel
Gözlerim daha güzel halka bakınca
Ve sürülmüş toprağı
Yaratkan beyni
İşleyen elleri huylandıran bakışlarım
Yani insan türünü var kılan kız
Yani hatta tarlalarda
Döl yataklarında bile oyalanmayan
Savaşın, sevdanın rengi
Her güzellik bu rengin ardındadır
Yaşamak bir başına bu rengi geçebilmez
Ölümden korkup da sonunu sayan
Ölür gider yar koynuna giremez.

İsmet Özel, Yaşatan

Dinlemek için: Youtube

Yukarılara ve içeri bakma zamanıdır


Mirasımızı hatırlama ve kadim bilgeliğe uyanık olma, yukarılara ve içeri bakma zamanıdır. Cevaplar zamandan bağımsız olarak hep orada, zamanın başlangıcının hatırasını taze tutan ilahî hediyede, üstümüzdeki ve en derin benliğimizdeki şeydedir. Tek yapmamız gereken doğru yöne bakmaktır.

Gai Eaton (Hasan Abdulhakîm)

Bir çırpıda hayatın canına okuyabiliriz!


Bir tuşa basarak hayatın anlamına ulaşabiliriz. Bir tıkla insan olmanın sırlarını çözen anahtara kavuşabiliriz. Bir tıkla bilgeliğe erebilir, iki adımda aşkın hiç inilmemiş derinliklerine inebiliriz. On kitap okuyarak insanlık tarihinin ipliğini pazara çıkarabiliriz. İki sloganla bir kıyıda bütün ömrümüze yetecek kadar dava biriktirebiliriz. Beş dakikada hiç kimsenin izah edemediği meseleleri izah edebilir, daha az zamanda herhangi bir muammayı çözüp atabiliriz. Birilerini kendimize çekmeniz sadece iki havalı cümlemize bakar, ortalığı ateşe vermemiz için belki azıcık daha fazlası gerekir. Sadece elimizi cebinize atarak bu dünyada sorulmuş ve sorulacak her soruya anında cevap verebiliriz. Herkesin aklında olan şeyleri sanki ilk defa biz bulmuşuz gibi etrafa satabiliriz. İki cümle denkleştirip anlamın belini kırabiliriz. Sadece gömlek ve pantolonumuzu yenileyerek çağın gerektirdiği değişimi tam tekmil geçirebiliriz. Saçımızı iki yandan azıcık kırptırarak dünyanın bir trendinden, en gıcır, en şahane bir başka trendine atlayabiliriz. Eve kapanıp filanca dizinin bütün sezonlarını beş kahve içimi zamanda izleyerek her türlü sosyal ortamın en orta yerinde kendimize bir loca kapatabiliriz. Hayat zor diyorlar ya, onlara zor... Biz, bir tuş, iki tık, üç beş dakika zaman ve küçük bir illüzyonla bir çırpıda hayatın canına okuyabiliriz!

Gökhan Özcan
(Yenişafak, 16.11.2017)

16 Kasım 2017

Lütfi Bergen: "Şehri nasıl kuracağız sorusunun cevabını vermemiz lazım."


Şehir kanunu teklif etmiyorlar. Eğer Müslüman olduğumuzu iddia ediyorsak, ister kültürel Müslüman olalım ister gerçekten İslam’ı bir hayat nizamı olarak kabul edelim ama Türkiye batıdan farklılığı sonuç itibariyle bu ülkede yaşayan herkesin kültürel anlamda dahi Müslüman olarak görüntüsüdür batıya göre. Bu anlamda bile baksak bir şehri nasıl kuracağız sorusunun cevabını vermemiz lazım. Bunu da tabi kendi kaynaklarımıza göre vermemiz lazım. Bu kavramın temeli olarak Kabe’yi öneriyorum. Çünkü Kabe’nin anlamı, kübik en yüksek bina demek. Bir şehirde en yüksek bina ibadethane olması gerekiyor. Mesela, Ayasofya şehrin en yüksek binası. Bu kültür sadece bize ait olan bir şey değil. Hz. Adem’den beri gelen şehir teorisinin sebebi bu çünkü Kur’an’da ‘şehirlerin anası’ diyor. Bu da Mekke’ye göre beyan edilmiş bir ifadedir. Yeryüzündeki bütün şehirler Mekke’ye bakarak, onu şehrin anası olarak görerek inşa edilmiştir. Biz de buradan hareketle şehrin en yüksek binasını ibadethane olduğunu düşünerek kurmamız lazım ki Gaziantep’e eski fotoğraflara baktım. Diğer binalara göre hep ibadethaneler yukarıda, demek ki bu bir ölçüdür.

Klasik bütün İslam şehirlerinde bir pazar var. Bu pazar insanın insanı aldatmadığı, yani ‘bizi aldatan bizden değildir’ mantalitesiyle kurulmuş bir pazar. Dolayısıyla pazarı da böyle inşa etmemiz gerekiyor. Şehir bu anlamda iki merkezli. Şehrin üçüncü ayağı da mahkemedir. Ahi Evran yaşamış olduğu bölgelerde Kayseri var onun gibi şehirlerde esnafların halkla olan çatışmalarını safların kendi aralarındaki hukuki ihtilafları çözen bir hakem, yargıçtı aynı zamanda. Bugün bir mal aldınız, verdiniz bozuk, arızalı çıktı. Malı aldığınız anda dahi değiştiremiyorsunuz. Size diyor ki servise götürün serviste halledin diyor. Size bir sürü prosedür koyuyor. Bu klasik İslam şehrinde bu iş böyle değildi. Anında çözen bir mekanizma vardı ve orada tüketiciyle satıcı arasındaki veya satıcıların kendi aralarındaki borç ilişkileri anlamında anında çözülürdü. Şehri eğer biz bu üç mesele üstüne bina edersek bugünkü dünya küresel kentleşme düzenine doğru gidiyoruz şu anda buna karşı bir rezervimiz olur.

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi
(Memohaber, 16.11.2017)

15 Kasım 2017

Kavram İşgalinden Toprak İşgaline


Düşünmeyi bir yaratılış görevi olarak gören ve bu emre uymamaktan imtina eden mütefekkir için, düşünmek gerçeklere kişisel bir yorum katmak değil, gerçeği bulup saf haliyle aktarmaktır. Kendi yaratılışını bilmekten bile aciz bir varlık olarak, var oluşlar deryasında mütekebbir bir tavırdan berîdir. Kâinata doğru yahut yanlış kural ve kaideler koymayı “bilme”ye karşı bir hadsizlik bilir, mütevazıdır.

Yüz yıldan fazladır Müslümanların bilerek yahut farkında olmadan zihniyet işgaline boyun eğmiş olması, günümüz İslâm coğrafyası ve ikliminin duçar olduğu durumun başlıca sebebidir. Nedir bu zihniyet işgali? Kendine ait olmayan fikirler, kavramlar, dertler ve duygular, yani bütün bunlardan mülhem, yabancı bir dünyayı yaşamak ve anlatmak, tüm somut işgallerin ötesinde bir garabet ve zavallılıktır. Bu meseleye artık işin özünden bakmak icap ediyor. İnsanların kullandıkları kelime ve kavramlar onların dünyasını yansıtır. Duygu ve düşüncelerimiz öylesine zapt edilmiş durumda ki, “kendimiz” olabilmemiz için belki nesiller geçmesi gerekiyor. İşi kavramsal boyuta kadar indirip yeniden bir dil kurmamız gerek. Derdimizi ifade eden kelimeler bulmalı. Mesela, mütefekkir ile aydın kavramları arasındaki mânâ farkını anlamak ve yaptığımız tercihin bizim için basit bir kelime seçmekten öte bir anlam taşıdığını görmek gerekir. Bahsettiğimiz asla bir kelime/kavram ırkçılığı değildir ve aralarında tercih yaparken etimolojik bir fanatizm de değildir vurgulamak istediğimiz. Fakat eş anlamlılık iddiasıyla tuzağa düşürülerek zaman içerisinde önce avamın ve ardından havasın dilinden koparılan kelime ve kavramlar, yerlerine konulan kelimelerle anlamdaş olsalar da aynı anlama gelmezler. Çoğu zaman birbirinin yerini tutmazlar, birbirlerinin muadili değillerdir. Aydın ve mütefekkir kelimelerinde olduğu gibi…

İkisi de entelektüel insan karşılığında kullanılan “aydın” ve “mütefekkir” kelimelerini düşünürken hangi dilden geldiklerini bir kenara bırakıp ne anlam ifade ettiklerine yoğunlaşalım.

Aydın” kelimesi, öğrenim görmüş, çok okumuş, kültürlü, bilgili, görgülü, ileri ve açık düşünceli gibi anlamlara gelir. Çerçevesini rasyonal bilimlerin çizdiği ölçüde sınırsız bir “bilme”yi kapsar. Bu “bilme” durumunun ahlâki, dini yahut herhangi başka toplumsal bir normu yoktur. Felsefesi bile matematiksel bir kesinliğe dayanırken, insan mantığının sınırları içerisinde kâinatı ve kurallarını materyalist bir düzlemde ele alır. İnsan mantığının almadığı hiçbir şey, düşünmeye değer bulunmaz. Somut, duygusuz ve küstahtır.

Fikir” etmek kökünden türetilen “mütefekkir” ise daha en başta düşünme çerçevesi bakımından çok farklı bir mânâ içerir; insan mantığını değil, vahyi esas alan bir düzlemde düşünen bir zihniyeti ifade eder. Bu bakımdan düşünme ve öğrenme felsefesi matematiksel yahut mantıksal değil, taabbudîdir. Düşünmeyi bir yaratılış görevi olarak gören ve bu emre uymamaktan imtina eden mütefekkir için, düşünmek gerçeklere kişisel bir yorum katmak değil, gerçeği bulup saf haliyle aktarmaktır. Kendi yaratılışını bilmekten bile aciz bir varlık olarak, var oluşlar deryasında mütekebbir bir tavırdan berîdir. Kâinata doğru yahut yanlış kural ve kaideler koymayı “bilme”ye karşı bir hadsizlik bilir, mütevazıdır. Bilgisi sınırsız değildir, zira her zaman için bilemeyeceği şeyler olacağının farkında olarak, hep aciz olduğu “bilme”nin karşısında susuz ve mahcup bir öğrenci gibidir.

Bu meselenin kültürel zenginlikle ilişkisini düşünmeli şimdi. Bir toplumun gücü ve zenginliği kültürel mirasıyla ölçülür. Kültürel mirasın en önemli taşıyıcısı ise dil ve edebiyattır. İnsanoğlu dünyayı halef-selef ilişkisiyle öğrenen bir varlık olması hasebiyle bu mirasa muhtaçtır. Bu mirası kavrayabilmesi için öğrenmesi/öğretilmesi gereken insan, anadilin kısır bırakılarak kendi mirasını anlatamayacak bir “yabancı dil” haline gelmesi yüzünden genetik kodlarına aykırı bir duygusal ve düşünsel eğitime maruz kalır. Yüz yılı aşkın süredir yaşadığımız tam anlamıyla bir duygusal ve düşünsel yıkımdır. Daha elli yıl öncesinin metinlerini okuyup "hissedemeyen" bir toplumun bırakın düşünmeyi, gerçek duygular hissetmesi bile beklenemez.

İşin özü aidiyet algısında saklıdır ve aidiyetin ilk şartı ise sevgidir. Sevmediğiniz bir şeyle aitlik ilişkisi kurmanız mümkün değildir. Sevmek için ise bilmeniz gerekir. Sevgi yalnızca fıtrattan gelen insiyaki bir his değildir. Kendinize ait olarak gördüğünüz can/mal/aile sevgisi insani olmakla birlikte sevgi zincirinin en alt tabakalarını oluşturur. Sizi siz yapan hikmete, sahip olduğunuz malı hangi amaç için kullanacağınıza, ailenizi hangi idealle yaşatacağınıza dair bir fikriniz yoksa, bencil bir varlık olarak devasa kapital sanayi içerisinde bir somun parçası olmaktan öte anlamınız yok demektir.

Sevginin işgalle ilişkisi ise aslında çok nettir. Kendisine ait kelime, kavram ve duyguları (bilmediği için) sevmeyen/sevemeyen insanın dilini, edebiyatını, sanatını, kültürünü, toprağını ve coğrafyasını gerçekten sevmesi de mümkün değildir. Bu yüzden dil insanın namusudur. Çünkü dil ile kültürünü, kültür ile dinini (çünkü bizim kültürümüzü İslâm şekillendirmiştir) ve din ile de kendini ve kendine ait olan her şeyi namusun gibi koruma terbiyesine sahip çıkarsın. Şimdi bu düşünme melekelerimizi bile bize düşman olan gayrimüslim inanç ve kültürlerin öğretisi ve dogmalarına teslim edişimizin acı sonucunu açıkça tecrübe ediyoruz. Buna rağmen çözümün ne olduğu üzerine konuşan az sayıda münevver ve mütefekkir dışında binlerce “aydın”, hâlâ bizi yıkan değerler üzerinden güya çözüm arayışları üzerine konuşuyor. Bu toprakları nasıl düşmanca meydan okumalarla işgal etmedilerse, yeniden fikri ve fiili olarak fethetmek hamasetle olacak iş değildir.

Bu kavramsal ve dolayısıyla duygusal işgalin bir sonucu olarak Kudüs ve Mescid-i Aksa işgalinin gerçek sebebi üzerinde durmalı. Meselenin özü, açıkça itiraf etmeliyiz ki, Müslümanların inandığını iddia ettiği Allah ve Resulünün (sav) emaneti olarak bıraktığı Mescid-i Aksa’yı gerçekten sevmemesi ile ilgilidir. Kavramlarını, dilini ve kültürünü düşman kavimlere teslim ederek kiralık bir zihniyetle yaşar hale gelen ve hayatı temel ihtiyaçlar düzeyine indirgeyen toplulukların artık “uzaklarda bir yerde” kalan Mescid-i Aksa’yı canı, ailesi ve malı gibi aziz ve dokunulmaz görmemesi kaçınılmazdır. Ümmet olma bilincinden uzun zaman önce koparılan Müslüman yığınlar “Nasılsanız öyle yönetilirsiniz” Hadis-i Şerifinin de açıkça gösterdiği gibi suçu yöneticilerine atmakla vebalden kurtulabileceklerini zannetmesinler.

Bu zavallı tablodan kurtulmanın çaresi “muhabbet”te gizlidir. “Ey iman edenler, iman ediniz!” âyet-i kerimesi (Nisa/136) ile “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş sayılmazsınız” hadis-i şerifini bu bağlamda düşündüğümüz zaman ümmet olarak birbirimizi, ayrı ayrı herbirimize ve toplu olarak hepimize ait olan şeyleri “gerçekten” sevmemiz ve dolayısıyla da namusumuz gibi sahip çıkmamız mümkün olabilir. Ve iman korku ve menfaat işi değil, bir sevgi ve muhabbet işidir. On dört asırdır inananları bir arada tutan o aziz bağı sevgi ve muhabbet oluşturuyordu, son asırda materyalist düşünceden devşirilen oryantalist bir inanç olan korku ve menfaat zinciri değil… Bu zinciri kırabilmenin yegâne yolu ise dünyayı yüzlerce yıl sevgi ve adaletle yöneten devlet geleneğimizin benimsediği tasavvuf ve tarikat yoludur. Müslüman devletlerin işgallere boyun eğmemesi için imanı bir aşk ve muhabbet mesabesinde algılaması ve fiili işgalden önce fikri işgali namus meselesi olarak görmesi gerekiyor. Devletleri bu minvalde yeniden şekillendirebilmek için ise toplumların köklerine doğru bir değişim geçirmesi gerekiyor. Bu dönüşüm, materyalist-duygusuz aydınlar eliyle değil, düşünmeyi bir ibadet olarak gören mütefekkirlerin çoğalması ve toplumu yönlendirmesiyle mümkün olabilecektir.

Özetle, toplumumuzun ibadet aşkıyla düşünen ve düşündüren mütefekkirleri pek az ve rasyonal-materyalist zihniyetle toplulukları duygusuz cesede dönüştüren aydınları pek çok olduğu müddetçe, toplu olarak dünya tarihinde bir karakter göstermemiz ve bireysel olarak da onurlu ve anlamlı bir hayat yaşamamamız mümkün değildir.

Emre Miyasoğlu
twitter.com/emremiyasoglu
(Sebîlürreşad Mecmua, Ağustos 2017, sayı 1019)

14 Kasım 2017

Kendi gerçekliğimizle yüzleşmek istemiyoruz


Modernliğin mitolojik ideolojisi, her zaman, kendi çıkarları doğrultusunda, kendi gerçekliğini, kendisi üretiyor. Edilgin, bağımlı, konformist her toplumsal ve siyasal bünye, kendi başına hiç bir şey yapma iradesine sahip olmadığı için, sözünü ettiğimiz mitolojiler aracılığıyla üretilen, icat edilen, kurgulanan gerçekliklere maruz kalıyor.

Bir kez daha, tarihlerinin en karanlık dönemlerinden birini yaşayan Ortadoğu toplumları, bugün, öngörülemeyen koşullarla, amansız belirsizliklerle bir kez daha kuşatılıyor. Kültürel mücadeleyi kaybeden toplumlar, hiç bir mücadelede varlık ve hayatiyet belirtemiyor, seslerini hiç kimseye duyuramıyor. Günümüzde, İslam toplumlarında, modern-seküler-liberal siyasal mitolojinin maskesini indirerek, bu mitolojiyle hesaplaşabilecek, bağımsız, radikal, üretken kadrolar, hareketler, akımlar ve fikirler yoktur. Bizler, Müslümanlar olarak bu kadroları, bu hareketleri, akımları ve fikirleri konuşmak yerine, popülist politik ve dini figürlerin eylemlerini konuşuyoruz. Bu nedenle Müslüman halklar hayatın her alanında büyük zihinsel/kültürel/siyasal yıkımlara katlanıyor.

Zihinsel bir yıkıma maruz kalan bir bünye, maruz kaldığı mitolojik dilin egemenliğiyle, tahakkümüyle hesaplaşma ihtiyacı duymadığı için, bu dilin bir parçası haline geliyor. Bu yüzdendir ki, bugün, sömürgeci icadı yapılar üzerinde temellendirilen dar bölge milliyetçiliklerini aşma iradesi gösteren bir vizyon oluşturamıyor; insanlar, toplumlar ve kültürler arası iletişimi imkansız kılan çıkarların, bağnazlıkların ve narsizmlerin dilini aşamıyoruz. Kendi bağımsız bilinçli tercihlerimizle temellendiremediğimiz sahte/gri varoluşlar içerisindeyiz. Kendi gerçekliğimizle yüzleşmek istemiyoruz. Çünkü, hamasete dayalı klişeler, düşünsel çözümlemelere geçit vermiyor. Ucuz zaferler için, her zaman ucuz yöntemler, ucuz bir dil icat edilerek, halklar milliyetçi retorik yoluyla yönlendirilebiliyor. İslami anlamda bugünkü konumumuzu bütün boyutlarıyla belirleme ihtiyacı duymuyoruz. Tarihsel gerçeklere göre değil, mitolojik anlamda eklektik olarak icat edilen bir geçmiş anlayışı, bugünün/şimdinin ufkunu kapatıyor.

Düşünce dünyamız, entelektüel dünyamız, İslami geçmişimizle ilgili olarak bir iç hesaplaşma yapmıyor, yapamıyor. Kısa vadeli çıkarlar için, geleceğe yönelik çözümlemeler hep gözardı ediliyor. Kısa vadeli çıkarlar, kuşatıcı ve eleştirel bakış açılarına ihtiyaç duymuyor. Gerçeklerle yüzleşmek istemeyen, böyle bir yüzleşmeden rahatsızlık duyan yanlış umutları biriktirmeye devam ediyoruz. Yanlış umutlarımız sebebiyle, tarihle ilgili zorlu sorular sormaya cesaret edemiyoruz.

Atasoy Müftüoğlu
(Yenişafak, 13.11.2017)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.