Yedi Kıta Dergisi

09 Kasım 2009 Pazartesi

Bizans, Megali Idea, Ayasofya

- Yunanlılar sizce gerçekten kendilerini Bizans'ın devamı olarak mı görüyorlar?
- Evet. Bizans'ın varisi gibi hissettikleri bir gerçektir, bugün sıradan bir Yunanlı ile konuşusursanız Megali Idea, Bizans'ı ihya etmek, İstanbul patrikliğinde Bizans'tan beri devamlılık ve evrensellik iddialarını duyarsınız; hala bu hava içindedirler. Münih'teki konferansta bunun canlı bir kanıtına tanık oldum. Münih Katolik bölgesi olduğu için açılış nutkunu Vatikan'ı temsil eden Alman kardinal verdi; daha çok dini hislerle konuştu ve Yunanlıların milli hislerini okşayan sözler sarf etti. Kardinal sözünü bitirirken şöyle bir cümle kullandı: Hıristiyanlığın yıldızı günümüzde Ayasofya kubbesinin üzerinde hala parlamaktadır. Aynen bu şekilde.. Bizantinistler çoğunlukla, biraz da meslek icabı, Yunan emellerine sempati duyuyorlar. Hazır olan yüzlerce Rum ve Bizantinist ayağa kalktı ve bu sözlere dakikalarca alkış tuttu; coşkularını çılgınca alkışlayarak gösterdiler.

- Siz ne yaptınız? Tabii sinir oldunuz.
- Tabii ki alkışlamadım. Türkler büyük masraflarla devamlı tamir yapmasaydı bugün Ayasofya Camii çoktan yerle bir olurdu.

- Osmanlı olmasaydı, korumasaydı, değil mi?
- Tarihçi olarak, vesikalara dayanarak bunun gerçek olduğunu söyleyebilirim.. Fatih, Ayasofya'yı şehrin camii-kebiri ilan ettikten sonra buraya büyük vakıflar, köyler vakfetti; bir kere İstanbul'daki bütün Hıristiyanların cizye vergilerini bu caminin geliri olarak vakfetti Fatih. Senede vakıf geliri bazen 13 bin altına yükseliyordu.. Bu para ile tabii camideki hizmetlilere, müezzinlere, imamlara maaş veriliyor, fakat aynı zamanda tamirine sarf ediliyordu. Osmanlılar sırf Ayasofya'nın bakımı için bir mimar tayin ettiler. Saray kapısına bakan duvarlar zayıf olduğu için Sinan bugün gördüğümüz payendeleri* koydurdu. Kubbe defalarca tamir edildi.. Bir kelime ile Ayasofya bugün ayakta ise, Osmanlıların bu bakımı sayesindedir. Kardinale karşı çıkıp o yıldızı biz parlattık, diyebilirdim.

(Emine Çaykara, Zaman Kaybolmaz, "Halil İnalcık Kitabı",
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Nehir Söyleşi 16,
2005, Sayfa 178-179.)

*Payende: Ayak

Şeyh-ûl Müverrihîn (Tarihçilerin Şeyhi)

"Onun çalışmalarını çıkarın, Osmanlı tarihinde hiçbir şey kalmaz."
Prof. Mark L. Stein

"Hoca, fransızca yazar. İngilizce malum, Almanca en çetrefilli metinleri hiç tercümansız ve hatasız okur. Chicago'dayken 50 yaşındaki Halil İnalcık eski Fiorentine metinleri okuyordu. Dil öğrenmeyi de ayrıca çok teşvik eder. Beni, "Fransızca, İtalyanca bilmeyen tarihçi olamaz" diye adeta haşlamıştır."
Prof. İlber Ortaylı

"Bilgisinin çağları kapsayan genişliğine ve tarihin çeşitli alt dallarına hakimiyetine hayranım. Onun bulunduğu konuma bizim alanda başka kimse sahip olamamıştır."
Prof. Suraiya Faroqhi

"Halil Bey, ABD bilim hayatına ve şahsi hayatımıza bir lütuftur."
Prof. Howard Reed

"Bir tarihçi olarak hiçbir şekilde abartmadan söyleyebilirim ki, onun ders ve seminerlerinde aldığım düzinelerce sayfa not, sahip olduğum en değerli şeyler arasındadır."
Prof. Victor Ostapchuk

***

"Türk tarihçilerine bir öneride bulunmak gerekirse diyebilirim ki daima belgelere sadık kalın. Eğer hakikati ortaya çıkarırsanız bu daima bizim lehimizedir, çünkü bugüne değin tarihimiz hakkında yazılanların çoğu ya yalandır, ya çarpıtmadır. Eğer mübalağa yaparsanız kendinizi kabul ettiremezsiniz, sizi ciddiye almazlar."
Prof. Halil İnalcık

Abdülhamid'in Hanımıyla Yapılmış Tek Söyleşi


Kapağında sarışın bir ecnebi artistin yer aldığı eski "Hayat" dergilerinden birinde Yassıada mahkemesi haberlerini okuyup sayfayı çevirmemle irkilmem bir oldu: Bu feleğin bütün iyi ve kötü çizgilerini cömertçe serdiği çehre bana bir şeyler fısıldamak için adeta çırpınıyordu. Kimdi ve bir magazin dergisinde nasıl yer bulmuştu bu 94 yaşındaki kadın?

Okurlara "uzun yaşamanın sırları"nı anlatacak olan bu asırlık hanımefendi, Sultan II. Abdülhamid'in kollarında son nefesini verdiği Müşfika Kadınefendi'den başkası değildi.
Müthiş bir keşifti benim için. Zira yalnız Abdülhamid'in bir hanımıyla değil, bir padişah hanımıyla yapılıp da yayınlanmış tek söyleşiydi bulduğum. Kim bilir neler neler anlatmıştı?

İştahla okumaya koyuldum. Lakin bir hayal kırıklığı bekliyordu beni. Abdülhamid yerine ne yiyip içtiğinden, günlük hayatından, velhasıl havadan sudan konuşmuşlardı. Halbuki bulmuşsunuz bir padişah hanımını, adam gibi konuşturun, değil mi? Biz böyle düşünebiliriz ama unutmayın ki, harem kadınlarının ağızları mühürlüdür. Sarayda olan bitenlerden, hele Padişah'tan söz etmek haramdır onlara.

Yine de çok ilginç noktalar yakaladım söyleşide. Bunların bir kısmını gözlerinize emanet ediyorum. Tam metnini ise yakında çıkacak kitabımda okuyabilirsiniz.

Önce mekânı gözümüzde canlandıralım: Beşiktaş'taki Serencebey yokuşunda ahşap bir bina düşünün; odanın köşesindeki yayvan sedir üzerinde, atlas kaplı kuş tüyü bir şilteye oturmuştur. Arkasında çiçekli atlas yastıklar... Biraz ötesinde namaz pöstekisi asılı. Arkasındaki talik levhada "Gönül tahtına senden özge sultan olmaya Ya Rab" yazılıdır.

Sonra zaman: Ziyaret tarihi Aralık 1960 olmalı. Kızı Ayşe Osmanoğlu'nu kaybetmenin acısı henüz yüzünde tütmektedir.

Ve insan: Tam 30 yıldır, diyor, bu konaktan dışarıya adımımı atmadım. Muhabirin neden dışarıya çıkmadığı sorusunu ustaca geçiştiren Müşfika Kadınefendi, babasının Plevne gazisi olduğunu, kızkardeşiyle birlikte saraya verildiklerini, "Efendim" dediği Abdülhamid'le 16 yaşındayken evlendiğini anlatıyor.

Muhabirin dikkati uzun yaşamasının sırrına odaklanmıştır bir kere. "Bu kadar sıhhatli ve sağlam kalmanızda ayrı bir beslenme rejimi veya dikkatli davrandığınız başka hususlar var mı?" diye sorar. Müşfika Hanım'ın cevabı gayet sade ve nettir:

"Ben daima çok az yerim. Sabahları kalkınca, aç karnına mutlaka bir fincan adaçayı içerim. Bunun peşinden içine biraz kahve katılmış bir bardak sütle biraz peynir, bir ince dilim ekmek yerim. Öğle yemeğinde az, çok az haşlama et, biraz sebze, varsa az pilav veya muhallebi alırım. Akşam yemeklerim sadece yoğurttur. Midemde ekşime yapmaması için içine biraz şeker karıştırılmış yoğurdu yerim. Kırk yıldan beri akşam yemeklerimin listesi değişmemiştir. Yalnız şekerli yoğurt."

İçinizden, 'Canım kadın 90 yaşında, daha ne yesin?' diyenleriniz çıkabilir. Ancak dikkat: "Ben daima çok az yerim." diyor Müşfika Hanım, "Az yemek mutadımdır". Demek ki sarayda da böyleydi. Saray hayatı mutlaka israf cenneti değil, o zenginlik içinde iktisatlı yaşamak da demektir. Zira Abdülhamid, mütevazı yaşamayı hareme yeniden kazandırmıştır. Malum, kendisi de az yer, düzenli yaşar ve sağlığına özen gösterirdi.

Muhabir sorar merakla: "30 yıldır kapıdan çıkmadığınıza göre vücut hareketiniz çok az oluyor demektir. Hiç rahatsızlık çekmiyor musunuz?"

Müşfika Hanım'ın cevabı, yanı başına astığı talik levhadaki sözleri selamlar gibidir:
"Namaz kılıyorum evladım. Beş vakit namaz beni hem Allah'ıma yaklaştırıyor, hem de sıhhat kazandırıyor. Namazdan iyi hareket olur mu?"

Öte yandan muhabirin "Her şeye rağmen yaşamanın tadına doyum olmuyor değil mi efendim?" sorusuna kadere boyun eğmiş kimselerin edasıyla cevap vermiştir: "Evet ama, insan sevdikleriyle birlikte yaşarsa."

Son sözü söylerken gözleri derinlere kaçan sular gibi zamanın girdabına kapılıp gitmiştir Müşfika Kadınefendi'nin. Kim bilir gözlerinde hangi sahneler dalgalanmıştır. Belki Efendisi'nin komaya girmesi üzerine 24 saatliğine devleti yönettiği o sırat köprüsünü andıran günü de hatırlamıştır.
Gerçi dergiye Abdülhamid'le ilgili hiçbir şey anlatmamıştır ama bir aile dostuna başka bir vesileyle emanet ettiği hatırası unutulacak gibi değildir:

Bir sabah Abdülhamid yataktan kalkmak istediğinde kendisinde bir kırıklık hissediyor. Çoraplarını ayağına geçirecek hali dahi yoktur. Hemen Müşfika Hanım çorapları alıp karyolanın önünde yere çömelerek Padişah'ın ayaklarına güzelce giydiriyor. Eşinin bu samimi ve candan alakasından pek mütehassis olan Abdülhamid, "Kadınım çok zahmet ettin, eksik olma, hakkını helâl et!" diye helallik istiyor. Müşfika Hanım hiç beklemediği bu sözlerden pek şaşırıyor ve cevaben "Aman efendimiz! Hakkımı helâl ettirecek ne yaptım ki?" diyorsa da Abdülhamid ısrar ediyor: "Hayır, bir kadının kocasına karşı hakları büyüktür. Kadınım, bu hizmetine mukabil hakkını helâl et." Müşfika Hanım ne söylediyse, Abdülhamid'e bunun normal bir hareket olduğunu bir türlü kabul ettiremiyor. Sonuçta bu cüz'i hizmetinden dolayı koca bir Hünkâr'a karşı hakkını helâl etmek mecburiyetinde kalıyor.

O günkü söyleşiden Müşfika Hanım'ın tarihe dalan gözleri ve yandaki mahzun görüntü kalmış. Bu arada yanına oturduğu çinili soba da Abdülhamid'in yadigârıdır.

Mustafa Armağan

07 Kasım 2009 Cumartesi

İlim ve Fikir Hayatının 70.Yılında
Prof.Dr.Halil İnalcık

Türk Tarihçiliğinin en büyük simalarından Prof. Dr. Halil İnalcık’ın 70. akademik yılı, 14 Kasım’da Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda gerçekleştirilecek özel bir etkinlikle kutlanıyor.

Zekâsı, hafızası, disiplinli çalışmaları, araştırmaları, makaleleri ve kitaplarıyla tüm dünyanın hayranlık duyduğu Osmanlı tarihinin babası Halil İnalcık, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. tarafından düzenlenen özel bir etkinlikle 70. akademik yılını kutluyor. “İlim ve Fikir Hayatının 70. Yılında Prof. Dr. Halil İnalcık” başlıklı program, 14 Kasım Cumartesi günü, Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda gerçekleştirilecek.

İnalcık’ın hayatını anlatan belgesel film gösterimi ile saat 13.00’te başlayacak programa, başta Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu ve İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmelettin İhsanoğlu olmak üzere aralarında Marmara Ünv. Öğretim Üyesi Doç. Dr. Erhan Afyoncu ve Bilkent Ünv. Rektörü Prof. Dr. Ali Doğramacı’nın da bulunduğu pek çok önemli akademisyen, bürokrat ve gazeteci katılacak.

Program Akışı

13.00 Protokol Konuşmaları
13.20 Belgesel Gösterimi
13.40 Açılış Konuşmaları
Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu - Dışişleri Bakanı
Prof. Dr. Ekmelettin İhsanoğlu - İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri
14.30 İkram
14.45 Açık Oturum
Oturum Başkanı: Prof. Dr. Azmi Özcan - Bilecik Üniversitesi Rektörü
Prof. Dr. İsrafil Kurtcephe - Akdeniz Üniversitesi Rektörü
Doç. Dr. Bülent Arı - TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi
Doç. Dr. Erhan Afyoncu - Marmara Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Teyfur Erdoğdu - Yıldız Teknik Üniversitesi

Duygu, Düşünce ve Hatıralar
Prof. Dr. Ali Doğramacı - Bilkent Üniversitesi Rektörü
Prof. Dr. Ali Birinci - Türk Tarih Kurumu Başkanı
Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak - Hacettepe Üniversitesi
Taha Akyol – Gazeteci, Yazar
Prof. Dr. M. Akif Aydın - Marmara Üniversitesi, İSAM Başkanı
Giselle Marien - Belçika Büyükelçiliği Ticaret Ataşesi Yardımcısı

16.30 Plaket Takdimi

Tarih: 14 Kasım 2009, Cumartesi
Saat: 13.00
Yer: Cemal Reşit Rey Konser Salonu


Kaynak: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş.

Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah

Sultan Alparslan'ın oğlu Melikşah, 447 (1055) yılında doğmuştur. Çin sınırlarından Suriye sahillerine, kuzeydeki İslam ülkelerinin en uzak noktasından Yemen diyarının en uç noktasına kadar uzanan sahada adına hutbeler okunmuştur. Büyük Selçuklu Devleti'nin topraklarını en geniş hâle getirdiği için kendisi, “Ebu’l-Feth” (fetihlerin babası veya pek çok fetih yapan) lakabıyla anılmıştır. Bizans hükümdarları ona cizye* ödemişler ve hükümdarlık yılları umumi bir huzur, emniyet, adalet içinde geçmiştir.

Melikşah ile veziri Nizamülmülk arasında geçtiği rivayet edilen bir hadisede; Horasan'daki kardeşi Tekiş'in isyanını bastırmak üzere giderken on iki imamın sekizincisi İmam Ali er-Rıza'nın Tûs'taki türbesini ziyaret eder Melikşah. Veziri Nizamülmülk'e, "Nasıl dua ettin?" diye sorar. O da "Allah'ın seni muzaffer kılması için dua ettim" der. Sultan Melikşah da; "Ben de, Allah'ım hangimiz müslümanlar için hayırlı olacaksa onu muzaffer kıl" diye dua ettim der. Melikşah'ın gönlündeki İslam hizmet aşkını ifade edebilmek adına bu rivayet güzel bir örnektir.
Sultan Melikşah'ın zamanında imparatorluk en geniş sınırlarına ulaştı ve en parlak zamanını yaşadı. Henüz 38 yaşındayken zehirlenerek öldürülen Melikşah, adil bir sultan olarak biliniyordu. Yukarıdaki minyatürde yaşlı bir kadının, Melikşah'a şikâyetini ilettiğini görüyoruz. Burada teşhis edilmesi gereken nokta Sultan Melikşah'ın halkının dertlerine son derece itibar eden bir hükümdar olduğudur. Dolayısıyla bu tür minyatürler çokça yapılmıştır.

Melikşah'ın saltanatının ilk yılları, iç karışıklıkları bastırmakla geçti. 1072’de Mâverâünnehir Seferinin intikamını almak isteyen Karahanlı Şemsülmülk Nâsır bin İbrahim, Tirmiz’i yağma etti ve Belh şehrinde kendi adına hutbe okuttu. Diğer taraftan Gazneliler de Çigilkend’de Selçuklu kumandanı Ayaz’ı esir aldılar. Bu dış tehlikeler esnâsında, Melikşah’ın amcası olan Kirman Meliki Kavurd’un, Sultan Alparslan zamanında olduğu gibi saltanat iddiasında bulunarak isyan etmesi, bu meselenin tamâmen halledilmesinin zamanının geldiğini iyice belli etti. Devletin parçalanmasına sebebiyet verecek bu hareketin bir an önce çözümlenmesi için harekete geçen Sultan Melikşah, Mayıs 1073’te Kerec’de yapılan meydan muhârebesinde amcası Kavurd’u mağlup ve esir etti. Birkaç gün sonra Kavurd’un ölümüyle devlet içinde âsayiş yeniden temin edildi.

Abbasî Halîfesi Kaim bin Kadir (1031-1075) tarafından hâkimiyet alâmetlerinin gönderilmesi ve devlet adamlarının bağlılıklarını arz etmeleriyle Melikşah, sultanlığını iyice kuvvetlendirdi. Halife tarafından Muizzeddin ve Celâlüddevle lakaplarının lâyık görülmesinin yanısıra, o zamana kadar hiç bir hükümdâra verilmeyen ve “hilâfet makam ve hâkimiyetinin ortağı” mânâsına gelen “Kâsım emirü’l-mü’minîn” lakabı da kendisine layık görülmüştür.

İçişlerini halleden Sultan Melikşah, Tirmiz’i kurtarmak için harekete geçti. Sefere başladığı sırada Karahanlı Şemsülmülk Nâsır’ın mektubunu aldı ve elçisini kabul ettiyse de kararlı hareketinden vazgeçmedi. Tirmiz’i kuşatmaya başladı. Emir Savtegin’in ikmâl yollarını kesmesi, sultanın başarıya ulaşmasına ve şehrin düşmesine ve Şemsülmülk’ün sulhu kabul etmesine sebep oldu. Şemsülmülk özür dileyerek bir daha düşmanca harekete girişmeyeceğine dâir söz vermesiyle yerinde bırakıldı.

Gaznelilere karşı, Emir Gümüştegin ve Anuştegin’i gönderdi. Gazneli hükümdârı İbrahim bin Mesud, Melikşah’ın başarılarının artması üzerine itâate mecbûr oldu. Gönderdiği elçilik heyeti ve hediyelerle iyi münasebetler kuruldu. Sultanın kızı Gevher Hatun'un, Gazneli veliahdı Mesud bin İbrahim ile evlendirilmesi, iki devlet arasında çıkması muhtemel anlaşmazlığı önlemiştir.

Doğu sınırlarını böylelikle garanti altına alan Sultan Melikşah, kendi zamanında en geniş hâle getirdiği devletinin fetih hareketlerini yapan askerî teşkilatında yeni düzenlemeler yapmıştır.

Selçuklular Anadolu’ya doğru harekete geçtikleri sırada, tam bir keşmekeş içinde bulunan Anadolu'nun bu vaziyeti, fetihleri kolaylaştırdı. Hıristiyan halk, merkezle irtibatını kesen Bizans derebeylerinin yoğun baskısıyla her yönden eziliyordu. Ayrıca paralı askerlerden meydana gelen Frank birliklerinin halka yapmadığı zulüm de kalmamıştı. Bizans sarayında dönen entrikalar ve kendini kuvvetli hisseden her komutanın imparatorluğunu îlân etmeye kalkışması, Anadolu’yu dağınık bir hâle getirmişti. Bu durum, Anadolu’nun fethine memur olan Selçuklu komutanlarının işine oldukça kolaylık sağladı.

Böylelikle Selçuklu akıncılarının Anadolu’yu fetih hareketi, Bizans başşehrinin karşısına, yâni Boğaziçi’ne kadar dayandı. Güneybatıda ise Milet’e kadar uzandı. Neticede Anadolu’da hareket hâlinde Bizans askerî gücü kalmadı. Hattâ general Botaniates’in Türkmen askerinin ve Selçukluların himâyesinde Bizans tahtına oturması da Anadolu’da Türk gücünün tamâmen yerleştiğini gösteriyordu. Anadolu’nun fethine memur Süleyman Şâh, İznik’i de ele geçirerek Boğaziçi’ni kontrol altına aldı. Bu fetih, batıda büyük bir heyecan doğurdu. Hattâ Avrupalılar Çin’e elçilik heyeti göndererek, Selçukluların doğudan tazyik edilmesini bile istediler. Ancak bu müracaatları neticesiz kaldı. Yukarıdaki harita, Büyük Selçuklu Devleti'nin batı sınırlarını gösteriyor.

Melikşah, bir insanın en verimli olabileceği bir yaşta, 38 yaşında vefât etti. 20 yıllık saltanatı esnasında devleti Kaşgar’dan Batı Anadolu’ya, Kafkasya’dan Yemen’e kadar genişletti. Bağdat’ta vefât eden Sultan’ın nâşı İsfahan’a nakledilerek kendisi için yaptırdığı medresedeki türbesine defnedildi. Orta boylu, geniş omuzlu ve güzel yüzlüydü. Büyük bir devletin hükümdarı olmasına rağmen yumuşak tabiatlı bir zât idi. Sarayında dâimâ devrin âlimleriyle sohbet ederek onların kıymetli fikirlerini alırdı. Her cins silahı mükemmel kullanır ve iyi ata binerdi.

Sultan Melikşâh’ın sâhip olduğu unvanlara, kendisinden önce hiçbir sultan kavuşamamıştı. Yaptığı fetihlerde hiç mağlup olmadığı için “Ebü’l-feth”; sâhip olduğu ülkelerin genişliğini belirtmek için “Es-Sultânü’l-âzam, Sultânü’l- âlem, Şehinşâh-i âzam”; emrindekilere ve halkına âdil davranışından dolayı “Es-Sultânü’l-âdil” gibi lakapları dâimâ ismiyle beraber söylenmiştir. Nizâmülmülk, onun hakkındaki düşüncelerini şöyle dile getiriyordu:

Melikşah, Alp-Er-Tunga neslinden olup dindâr, âlimlere hürmet, zâhidlere iyilik, fakirlere şefkat ve halka adâlet gibi dünyada kimsenin hâiz olmadığı yüksek vasıflara sâhip bir cihân hâkimidir.”

Devrinde bütün Selçuklu ülkelerini îmar ettirmiş, halkı refaha kavuşturmuştur. Tertip ettirdiği takvim, Takvim-i Celâlî ismiyle bilinmektedir. Melikşah, yarım milyondan fazla askeri olan bir orduya, mükemmel derecede idâre edebilecek askerî bir dehâya da sâhipti. Melikşah’ın, veziri Nizâmülmülk ile tesis ettiği, idârî, askerî, toprak sistemi ve teşkilâtı, devrindeki ve sonraki Türk-İslâm devletlerinde de tatbik edildi.

(Tarafımca derleme)

04 Kasım 2009 Çarşamba

"Abdülhamid devrinde Anadolu, bir bakıma "kilo" almıştır"

- Almanların Birinci Dünya Savaşı öncesinde, Filistin topraklarına Protestan Almanları yerleştirmesinin temel nedeni neydi? Bir neden de bölgedeki Ortodoks Hıristiyanlara karşı; Protestan Hıristiyanlarla "başka bir denge" yaratmak mıydı?
- Filistin'e adam yerleştirmek, onlar için iyi bir şey, orada "nüfuzun" olur bunu yaptığında.. Templier Tarikatı mensupları girmiştir o dönem Filistin'e.. Kolonizasyon, Alman nüfuzunu da oraya yerleştirmek içindir. O sırada Filistin'de ciddi bir Alman nüfusu vardı, sonra gitti onlar oradan. İkinci Dünya Savaşı'nda İngilizler, onları enterne ederek taa Avustralya'ya gönderdi, bir daha da Filistin'e gelemediler. Bitti Filistin'deki maceraları.. Enteresan şeyler olmuştur o sırada. Birinci Harp'te Osmanlı; Alman'ın müttefiki olarak İngilizler'e yenilip çekiliyor Filistin'den.. Ama, oradaki Almanlar, gelen İngiliz'i alkışlıyor. Hıristiyan kafalı, militan, fundamentalist adamlar bunlar. Bu dönemde Filistin'e yerleştirilmiş Almanların gayet hoş şehirleri, köyleri, birtakım kolonileri, hoş Alman evleri var. Hala durur İsrail'de..

- O sırada Filistin'e gelen Almanlar, orada "modern tarım" yöntemleri kullanmada da bir tür "öncülük" yapmışlar anladığım. O çalışmaların bugüne uzanan izleri olduğu söylenebilir mi? Bugün İsrail'de uygulandığını bildiğimiz "etkin tarım" yöntemlerine örneğin?
- Var tabii. Onların yaptığı yerlerde oturuyor insanlar. Bir sürü Kibutz* onlarındır. O dönemdeki Alman yatırımlarının Türkiye'de de etkisi var. Konya Ovası'nı suladı Almanlar. Anadolu Demiryolu, hayatı diriltti. Daha doğrusu Abdülhamid devrinde Anadolu, bir bakıma "kilo" almıştır.

- Kilo aldı? Yani "toparlandı"mı Anadolu?
- Toparlandı tabii. Bir kere uzun bir sulh devresidir bu. Kim ne derse desin.. İkincisi demiryolu geliyor Anadolu'ya. Tahıl ekiliyor, ekilen ürün para ediyor. Hayvan yetiştiriliyor para ediyor. II.Abdülhamid devrinde Anadolu köylüsünün kaç bin yıllık kaderi değişmeye başladı. Onun için Anadolu'da çok severler Abdülhamid'i.. Kimsenin şimdi artık bir şey hatırladığı yok ama benim ilk gençliğimde top sakallı ihtiyarlar laf ettirmezlerdi II.Abdülhamid'e. İşin o tarafını da görmek lazım.

- Bir de Abdülhamid Anadolu'a epeyce "mektep" yaptırmıştır değil mi?
- Evet.. II.Abdülhamid'in bütün Anadolu'da yaptırdığı çok okul var. Hoş okullardır ve kuvvetli liselerdir üstelik bunlar. Oranın insanını, Anadolu'nun zeki kabiliyetli çocuklarını Maarif'e kazandırmıştır bu dönemde açılan okullar.. Önemli bir gelişme bu.

- Abdülhamid'in "tarih" planında ne gbi "olumlu" yanları var?
- O yanı olumsuz; sansürlü yerde tarih de olmaz, felsefe de.. Ama onun döneminde arkeoloji başlamıştır.

- "Abdülhamid harem hükümdarı değildi" demişsiniz. Başka ne değildi ya da aslında nasıl bir hükümdardı Abdülhamid?
- 19.asırda harem hükümdarı falan yok. Bunlar boş laflar. Türkiye'ye karşı düşmanlığı olanlar, Türk padişahları ile meselesi olan birtakım komitacılar; birtakım gizli (clandestine) gruplar; bunlar kadınlı, sazlı sözlü Türk sultanı tipi çizerler. Hani Rönesans'la gelişen bir şey vardır; "sebzelerle meyveler" portre çizilir ya, "çıplak kadınlar" kullanılarak portre çiziyor adamlar. Böyle resimler var. Ona karşılık 19.asırda dört ya da üç "kadınefendi" gerçeği var. Bu da olmaz. Bizimkiler 19.asrın hayatına uyamamıştır. Abdülhamid, Tanzimat döneminin kuvvetli dirayetli bir Türk hükümdarıdır. Tanzimat'ın büyük paşaları olan Mehmed Emin Ali Paşa, Fuad Paşa, Koca Reşid Paşa gibi bir ekolün "padişahı" derecesindedir. Yani modern dünyaya açık bir hükümdardır.. Ve 19.yüzyılın büyük devlet reisleri olan III.Aleksandr, Avusturya imparatoru Franz Joseph, hatta Kraliçe Victoria'ya göre daha uyanıktır, daha kurnazdır, daha iyi bir diplomattır. Hele hele Kayzer Wilhelm gibi bir durgun adama göre.. Tabii onlardan farkı şu; Victoria meşruti bir hükümdardır, onun ülkesini başbakan idare eder. Almanya imparatoru için aynı şeyi söyleyemeyeceğiz. III.Aleksandr için hiç söyleyemeyeceğiz.. Fakat bu tip otokrat ve otoritelerin içinde "en aklı başında" olanı ve "en yetenekli" olanıdır Abdülhamid. Onun döneminde Osmanlı İmparatorluğu bütün çelişkileri yaşamış, ancak bu çelişkileri tehir etmiştir. Bu "tehir" ediş, çok büyük mükemmellikte olmayabilir her zaman. Ama unutmayın ki, o sırada başkentin dışında vilayetlerdeki askerler doğru dürüst maaş alamazlar. Mülkiye sınıfı çok ağır hayat şartları altındadır. Buna karşılık, memlekette "uzun barış dönemini"nin getirdiği bir rahatlama ve yatırımlar da var.. Onun için Anadolu Abdülhamid'i iyi hatırlar. Onun döneminde İstanbu'da bir "bolluk" yaşamış. Ve İttihat Terakki'nin bönlüğü, beceriksizliği ve İmparatorluğun cenazesini kılışını göz önüne alırsak; hiç şüphesiz ki, Abdülhamid, döneminde birtakım rahatsız edici unsurlar olmasına rağmen, aranan bir hükümdar ve idarecidir. Şunu da ekleyelim ki; maalesef, "sansür" ve "baskı" dolayısıyla kendisinden sonra devleti, imparatorluğu batıracak "cahil bir zümrenin" yetişmesine sebep olmuştur. Bütün o İttihatçi tiplerin hepsi, Abdülhamid devrinde yetişen insanlardır. Onların birçoğu zekidir, vatanperverdir, peki niye batırıyor İmparatorluk? Çünkü onların o tecrübesizliği ve cehaletinin "temelinde" Abdülhamid rejiminin "baskısı", sansürü vardır.. İşte o baskı ortamında insanlar, iyi yetişemediler, göremediler dünyayı.. Bu kadar açık. 19.asrın son çeyreğinde böyle elit yetişmez çünkü.. Öyle yetişirsen, bu sonuca gidersin.

- Bir yerde şöyle demişsiniz: "Abdülhamid'in anayasayı tam kaldırdığı da söylenemez".
- Hayır. Kitabına uygun. Çünkü öyle anayasa, öyle yürürlükte olur. Öyle abdestin öyle peşkiri olur. 1876 Anayasası, bir anayasa değildir. Çünkü anayasadan beklenen birtakım "temel güvenceler" yoktur orada. "Matbuat kanun dairesinde serbesttir." ne demek? Gayet sapkın bir ibare bu. O zaman "serbest"lik de kendine göre olur. "Önceden sansür" koyarsın. Öyle de gider. İkincisi, o anayasa, gerekli gördüğü halde "sürgün yetkisi" veriyor padişaha. Böyle bir şey olur mu Anayasa'da? Anayasalar bunu önlemek için yapılır.

- Bütün günahı Abdülhamid'e yükleyemiyoruz, demek mi bu?
- Hayır. Yükleyemiyorsun değil. Hükümdarın diktatoryal yetkisine cevaz veren bir anayasa. O anayasa kalkmamıştır ortadan zaten..

- Yine yazılarınızı okurken öğrendiğim bir şey daha var. Abdülhamid'in "Arap gençlere eğitim imkanı" vermesi..
- Yalnız o mu? Araplara eğitim imkanı verdi. Herkes eğitim gördü onun zamanında. Balkanlar'a Rusya'dan, Avusturya'dan ve daha nerelerden nerelerden "kitap" yağdı. Yunanistan zaten kısmen bizde, kısmen artık özgür. Arabistan'a, Beyrut'a, Mısır'dan geliyordu kitaplar.. Oralarda yasak yok, sansür yok; varsa da bir şey ifade etmiyor. "Ottoman Censorship" diye Cesar Ferah'ın International Journal of Middle Eastern Studies'de bir makalesi vardı 19.yüzyıla dair; orada gördüm. Yani oralarda sansür "var ile yok" arası.. Çünkü her çeşit kitap Mısır'dan basılıp geliyor. Mısır çok önemli bir kaynak. Her türlü fikir dolaşıyor Beyrut'un çarşılarında, Şam'da.. Ona karşılık Halep, Türk'tü, Fransızca bilen çoktu. Orada Fransız literatür okunurdu. Bütün bunların yaşandığı bir imparatorlukta, "hiçbir şey okuyamayan" ise sadece bizim Türk gençleri, Osmanlı aydını..

- Ama?
- Ama okullarımızda mühendislik, tıp, ziraat, veterinerlik eğitimi fevkalade gidiyor. Abdülhamid döneminde doğa bilimleri önemseniyor. Bir kere 1900'de üniversite kuruldu. Şam'da, Selanik'te, Halep'te yüksekokullar açıldı. Selanik ve Beyrut'ta hukuk, Şam'da tıp.. Hatta Konya'da bile Hukuk Mektebi kuruldu. Bunlar önemli. Bütün vilayet merkezlerinde liseler (sultani mektepleri) teşkil edildi.

(Nilgün Uysal, Zaman Kaybolmaz, "İlber Ortaylı Kitabı",
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Nehir Söyleşi 19,
2006, Sayfa 362-363-364-365-366.)


*Kibutz: İsrail'de ortak çalışma esaslarına göre oluşturulmuş tarımsal topluluk.

03 Kasım 2009 Salı

170. Yılında Uluslararası Tanzimat Sempozyumu 1839-2009

Fatih Belediyesi tarafından düzenlenen 170. Yılında Uluslararası Tanzimat Sempozyumu yurt içinden ve yurt dışından birçok bilim insanını ağırlayacak. Fatih Ali Emiri Kültür Merkezi’nde 03 Kasım 2009 Salı sabahı saat 09.30’da başlayacak ve akşama kadar sürecek Sempozyum’da Prof. Dr. İlber Ortaylı, Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne, Doç. Dr. Emre Öktem, Murat Bardakçı gibi ülkemizin önemli isimlerinin yanı sıra Prof. Dr. Ehud Toledano, Prof. Dr. Francois Georgeon, Prof. Dr. David Kushner gibi yabancı bilim insanları tebliğ sunacak. Sempozyum programına şuradan ulabilirsiniz.

02 Kasım 2009 Pazartesi

Atatürk'ün soyağacı 85 yıl sonra yayımlandı

85 yıldır ortada görülmeyen ve Atatürk’ün akrabalarından Ahmet Esmen’in elinde bulunan bu soyağacı, NTVTarih tarafından yayımlandı.

Soyağacı, başta Rıza Nur olmak üzere pek çok kişi tarafından Atatürk hakkında öne sürülen iddiaların niçin ciddiye alınmaması gerektiğini bir kez daha seriyor gözler önüne.

Mustafa Kemal’in ailesi hakkında öteden beri, neredeyse tamamı dedikodu niteliğinde olan ve itibarını zedelemeyi amaçlayan söylentiler ortaya atılmıştır. Mustafa Kemal’in, 1924 yılında Bayındırlık Bakanı olan kuzeni Süleyman Sırrı Bey ile birlikte hazırladığı soyağacı, bütün bu iddialara cevap niteliği de taşıyor.

Türkiye’de öteden beri Atatürk’le uğraşmanın en ucuz yollarından birisi, ailesi ile ilgili iddialar ortaya atmaktır. Bunlardan en ünlüsü ise Sağlık ve Eğitim Bakanlığı da yapan Dr. Rıza Nur tarafından ‘Hatıratım’da dile getirilmiştir. Cumhuriyet dönemi çalışan tarihçiler doğal olarak gülüp geçmişlerdir bu türden iddialara ama Atatürk’ü yıpratmayı yahut ismini zedelemeyi amaçlayanlar da bundan bir türlü vazgeçmemişlerdir.

İşte NTVTarih Dergisi’nin Kasım sayısında ilk kez yayımlanan Atatürk’ün soyağacı, bu türden iddialara da cevap niteliği taşıyor. Derya Tulga ile Ayşegül Parlayan’ın imzasını taşıyan haber, Atatürk’ün soyağacı konusunda yapılan çalışmaların genel bir özetini de veriyor. Ancak, asıl önemli olan, 85 yıl sonra ilk kez yayımlanan bu soyağacının doğrudan Mustafa Kemal tarafından hazırlanması. Dergide yer alan bilgilere göre, Mustafa Kemal, kendisi gibi Hacı Abdullah Ağa’nın torununun torunu olan ve Cumhuriyet’in ilk Bayındırlık Bakanlığı görevini yürüten Süleyman Sırrı Bey ile birlikte oturup soyağacını hazırlamaya başlıyor.

Dergiden takip ediyoruz:MUSTAFA KEMAL HAZIRLADI

Zübeyde Hanım dahil aile büyüklerinin peşpeşe hayata veda etmeleri, belki de bu kararın alınmasını etkilemiştir. Çalışmada diğer kağıtlara göre katlamaya biraz daha dayanıklı olan ve tuval olarak da kullanılan beyaz keten resim kağıdı seçilir. İş bittikten sonra Gazi, Süleyman Sırrı’ya kendisinden sonra bu şecereyi muhafaza etmesini tembihler. Fakat o sırada zor şartlarda çalışan Süleyman Sırrı Bey, 51 yaşında vefat eder. Böylece şecere, Süleyman Sırrı’nın ilk evliliğinden olan kızı Gülseren Hanım’la oğlu Fikri Ziya Aral’a miras kalır. Yeni kuşakların eski yazıdan anlamadıkları için şikâyet etmeleri üzerine Aral, 1987’de bunu Latin alfabesine çevirir, yeni kuşakları ekler ve kısa süre sonra vefat eder. Gülseren Hanım’a kalan aile emaneti 2009’da onun da vefatıyla tek çocuğu Ahmet Esmen’in eline geçer.”

SOYAĞACI AHMET ESMEN'DE

Peki ama bu kadar kıymetli bir belge, nasıl olmuş da bugüne kadar kütüphane raflarında kalmıştır? Ahmet Esmen şöyle diyor: “Durumu anlayabilecek yaşa geldiğimde annemle babam beni karşılarına alıp, ‘Tesadüfler bu kıymetli insanla aynı soydan gelmene sebep oldu. Senin bunda hiçbir marifetin yok. Ayrıca hepsinden önemlisi, akrabalığın verdiği bir mesuliyet var’ dediler.”

SOYAĞACI HANGİ YALANLARI ÇÜRÜTÜYOR

Dergideki yazıda, 85 yıl sonra ortaya çıkan soyağacının bugüne kadar ortalıkta dolaşan pek çok iddiayı çürüttüğü de belirtiliyor:

Pek çok yerde ortaya atılan Zübeyde Hanım’ın Hacı Sofiler’den olduğu iddiası bu şecereyle çürüyor. Çünkü bu aile Mustafa Kemal’in değil, şecerede görüldüğü gibi Hacı Sofilere gelin giden Gülsüm Molla yoluyla Süleyman Sırrı’nın sülalesi. Bazı kaynaklar, Zübeyde Hanım’ın babasının tam üç kere evlendiğini kaydetmesine rağmen şecerede bunu göremiyoruz. Israrla Atatürk’ün teyzesinin oğlu iddia edilen eski TKP liderlerinden Reşat Fuad Baraner de şecerede gözükmüyor, zaten şecereye göre Atatürk’ün teyzesi yok, iki dayısı var.”

Sefa Kaplan
(Hürriyet, 02.11.2009)

01 Kasım 2009 Pazar

Okullardan Roma hukuku dersini niçin kaldırıyoruz?

Durumumuz vahim, Türkiye’nin uluslararası davalara çıkaracak avukatları yok. Buna rağmen YÖK’ün Roma hukuku derslerini kaldırması büyük hatadır.

Roma hukuku hiç şüphe yok ki modern dünyayı oluşturan temel kurumların başında gelir. Romalılar yok oldu; dilleri önce anadili başka olan kavimler tarafından kullanıldı, bugün o bile eğitimden ve kullanımdan hemen hemen kalkmak üzeredir. Roma İmparatorluğu da ortadan kalktı; onu yıkan bir hareket olan Hıristiyanlık bile geçen 2 bin yılın içinde değişime, hatta yer yer aşınmaya uğradı.

Ama Roma hukuku bazı dar görüşlü yazarların ifadelerinin aksine sadece Avrupa dünyasının değil, bütün insanlığın hukuk anlayışına ve hukuki kurumlarına nüfuz etti. Bu etkiyi sessizce yerine getirdiği oldu. Nitekim İslam hukuku ve Yahudi hukuk çevrelerinde bile Roma hukuk kurumlarından kalma etkileşimler vardır. Bunlar temeli değiştirmese de ayrıntıda kendini gösterir.

Bundan başka hem Müslüman dünyanın bir kısmı, en başta Türkiye ve eski Sovyetler dünyası olmak üzere Roma hukuk sistemine resmen geçmiş olup; İsrail’de dahi kurucu hukuk adamları nesli Romacılar olarak hayatın muhtelif safhalarında en başta ticaret hukuku ve anayasa hukuku gibi dallarda Roma hukukçularının mantık ve içtihatlarını hâkim kılmışlardır.

Kilise de hiç sevmezdi
Türkiye aslında Roma hukuk sistemine 1926’dan evvel adım atmıştır. Klasik dönemde hayatımızı şeriatın dışında örfi hukuk ve geleneklerin düzenlediği alanlar vardır. Hiç küçümsenemez. En başta arazi meseleleri böyleydi. İkincisi, 1699 Karlofça barışından beri diplomatik ilişkilerimiz ve dahil olduğumuz uluslararası ilişkiler hukukunda herkes gibi Romanist prensipleri uyguladık. Bu bizde bazılarının tekrarladığı gibi Hıristiyanlık demek değildir çünkü Roma hukuk anlayışı ve içtihatları Hıristiyanlıktan çok öncedir ve Hıristiyanlık karşıtı prensiplerden oluştuğu için kilise Roma hukuk zihniyetini hiç sevmezdi.

Tanzimat dönemimizde idari reformlarımız, ticaret hukukumuz ve giderek ceza hukukumuz alanında Avrupa’ya, daha doğrusu Roma hukuk sisteminin içine adım attık. 19’uncu asrın 1870’li yıllardan itibaren adliye sisteminde avukatlık, noterlik ihdasıyla ve hukuk yargılama usulüyle bu sistemin içindeydik. Dış dünyada bizden önce 1894’te Japonlar Alman medeni kanunu kabul ederek Roma hukuk sistemini dünyanın öbür ucuna getirdiler.

1926’da medeni kanunu kabulümüzde İsviçre medeni kanunu sadece bir mehazdır yani kaynaktır. Kanunun metninde ve ruhunda İslam aile ve miras hukukunun izleri görülür. Bu olay aslında Roma hukukunun beşerin hayatı üzerindeki devamının bir tescilidir. Kesinlikle Hıristiyan dünyanın hukuk alanındaki zaferi gibi telakki edilemez.

Reform sadece lafla olmaz
Hal böyle iken Roma hukuku derslerinin ve kürsülerinin Yüksek Öğretim Kurumu tarafından rüzgâra terk edilmesi kabul edilebilir bir davranış ve zihniyet değildir. Nitekim 14-16 Ekim tarihlerinde Roma Üniversitesi ve Rusya Bilimler Akademisi’nin tertiplediği, bizden de Roma hukukçularının katıldığı Sibirya’nın İrkutsk şehrinde toplanan Roma hukukçuları seminerinde bu işlem kınanmıştır.

Başkaları Roma hukukunu kaldırsa belki dikkati çekmez ama Türkiye batı dünyasının hem eleştirdiği hem de vazgeçemediği bir ülke; daha çok ilgileniyorlar ve hatalarımız daha çok yüze vuruluyor. Bu tasarrufun bir hata olduğu bu çevrelerde vurgulanıyor. Yurtiçindeki tepkiler sadece birkaç hukukçuyla sınırlı kaldı ama dışarıda daha yaygın olacağı açık. Bizim kendimizi düzeltmemiz için mutlaka dış dünyanın tepkilerini mi beklememiz gerekiyor? Hukuk reformu sırf lafla olmaz; ciddi ilim yapmak, o ilmi faaliyeti eğitime yansıtmak gerekir.

Hukukun sağı solu, batılısı doğulusu olmaz. Roma hukuku dalında hoca eksiğiniz varsa problemi halının altına süpüreceğinize, adam yetiştirerek telafi yoluna gidersiniz.
1940’lara göre çok geriledik
Hiç şüphesiz ki 1925 yılında Ankara’da yeni anlayışla kurulan Hukuk Mektebi ve ardından üniversite reformuyla İstanbul ve Ankara’da Roma hukukunun okutulması kaçınılmazdı. Hukuk devriminin bir gereğiydi. Ankara’da önem verilen bir daldı. Ünlü Roma hukuku profesörümüz Kudret Ayiter’in üç dildeki belagât ve natıkası malumdur. Sık davet edildiği Roma Üniversitesi onu hâlâ unutamaz. Bizde ise hatırlayan olduğunu sanmıyorum.

Roma hukukunu ve İslam hukukunun bazı fasıllarını öğrenmeyen bir hukukçunun, bizim kasabalarda eskiden faaliyet gösteren ve üstlendikleri davacıların müracaatını hiç de fena takip etmeyen, bazen etkili dilekçe yazan; fakat tahsilsiz, alaylı dediğimiz dava muakiblerinden farkı olmayacağı açıktır. Eğitimli hukukçunun hukukun prensip ve kurumlarının kökenini bilmesi gerekir. Maalesef günümüzde bu konu 1940’lı ve 60’lı yıllara göre gerilemiştir. Yeni kurulan ve az öğrenciyle eğitim yaparak nitelikli hukukçu yetiştirme gayretindeki bazı hukuk fakültelerimizde bu dallarda asistan yetiştirilmeye gayret ediliyor. Zira durum vahimdir, Türkiye beynelmilel davalara çıkartacak avukat kadrolarına sahip değil. Bir an evvel aklımızı başımıza devşirmek zorundayız. Özellikle uluslararası hukuk dalında nitelikli adamlara sahip olmak için Avrupa’daki hukukçunun yetişme safhalarına uymamız lazımdır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 01.11.2009)

Atatürk asla "TSK Türk milletinin özüdür" demedi

Cumhuriyet'in 86. yılı kutlama mesajları, liderlere Cumhuriyet'in niteliğine ilişkin görüşlerini ifade etme imkânı vermiş görünüyor. Cumhurbaşkanı Gül daha çok 'açılım'a vurgu yaparken, Başbakan Erdoğan, tahriklere dikkat çekti. Genelkurmay Başkanı Başbuğ'un mesajı ise şaşırtıcı bir cümlede özetlenmiş gibiydi: "TSK Türk milletinin özüdür."

Eğer Türk ordusu Türk milletinin özü ise, bu durumda Türk milleti aslî unsur olmaktan çıkıyor, araz halini alıyor; onun yerine Türk Silahlı Kuvvetleri milletin aslî unsuru, esası, merkezi, kalbi oluyor. Böylece demokrasi için tehlikeli bir askerî mantığa varıyoruz ki, milletin iradesine dayanan bir proje olduğu Atatürk tarafından defalarca ifade edilen Cumhuriyet ve onun dayandığı değerler tepetaklak oluyor.

İki sorumuz var bu durumda:

1) TSK Türk milletinin özü müdür?

2) Atatürk'ün sözlerinde ordu-millet denklemi nasıl kurulmuştu?

Birinci soruya, birey olarak cevabım, hayırdır. Tarih açısından baktığımızda ise durumun böyle olmadığı açık. Askeri ve askerliği aziz tutmamız ayrı bir şeydir, askerin milletimizin özünü oluşturması ayrı.

Asıl üzerinde durmak isteğim husus, Atatürk'ün askerliğe nasıl baktığı. Bunun için bir tarama yaptım ve son derece ilginç bir tablo çıktı karşıma. Atatürk, Başbuğ'un tersine istisnasız asıl kaynağın, "öz"ün millet olduğunu söylemiştir.

Atatürk denklemi tersinden kurmuştu: Yani öz millettir, diyordu. Orduyu millet kurdu, hatta Büyük Zafer'i dahi millet kazandı, diyordu. Hem de bunu, savaş yıllarında, yani tam da askerî söylemin en fazla karşılık bulabileceği, alkışlanacağı bir ortamda söylemişti.

Ne oldu da daima 'millet, millet' diyen Atatürk'ü ve onun Cumhuriyet'ini biz askerî bir Cumhuriyet'e dönüştürdük? Hem bu 'Cumhuriyeti asker kurdu' söylemi de nereden çıktı? Evet Atatürk 1927'de emekli oluncaya kadar askerlikle bağını korumuştu ama Cumhuriyet'in "milletin eseri" olduğunu söylemekten hiç vazgeçmemişti. Demek artık Atatürk'ü de takma gözlerle değil, kendi gözümüzle okumanın zamanı gelmiştir.

Aşağıda Atatürk'ün askerlikle ilgili sözlerini okuyacaksınız. Okuduktan sonra kararınızı verin: Atatürk bugün Genelkurmay Başkanı olsaydı "TSK Türk milletinin özüdür" der miydi? (Genelkurmay Başkanlığı Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından 1973'te yayınlanan "Atatürk'ün Silâhlı Kuvvetlerle İlgili Söylev, Demeç, Tamim ve Telgrafları" (Derleyen: Raşit Metel) adlı kitabı kullandım ama metinleri kısmen sadeleştirdim.)

Mesela 7 Temmuz 1919'da şunu söylüyor: "Ordu millî iradenin tâbi ve hizmetçisidir."

Nutuk'tan ibretamiz bir pasaj aktarıyorum şimdi de: "Komutanlar" diyor Atatürk, "askerlik görev ve gereklerini düşünüp uygularken, kafalarını siyasî düşüncelerin etkisinde bulundurmaktan kaçınmalıdırlar. Siyasî yönün gereklerini düşünen başka görevliler olduğunu unutmamalıdırlar." Yani askerleri siyasetten uzak durmaya çağırıyor ve o işi yürütecek başka görevliler, yani siyasetçiler olduğunu hatırlatıyor. Herkes kendi işini yapsın, diyor kısacası.

1 Ekim 1920'de söyledikleri de şunlar: "Ordumuz haya ve haysiyet mücadelesinde milletin ve milletin gayelerinin yegane dayanağıdır." Ordu öz değil, tam tersine, milletin dayanağı, yani araçtır Atatürk'e göre.
1921'de Atatürk düşmanlara karşı milletçe birleşildiğini ve TBMM'nin kendi ordusunu vücuda getirdiğini söylemeye başlayacaktır. Meclisi ordu kurmamıştır, tam tersine orduyu sivil bir otorite olan Meclis kurmuştur. Ağustos 1921 tarihli konuşmasında ordunun milletin haklarını korumakla görevli olduğunun altını çizmesi bundandır.

1 Eylül 1922'de ise millet ordunun sahibi olarak karşımıza çıkar: "TBMM Orduları"na hitap ederken "Sahibimiz olan Büyük Türk Milleti geleceğinden emin olmaya haklıdır" der.

9 Eylül'de düşman denize dökülmüştür. Mustafa Kemal Paşa şu çarpıcı bildiriyi yayınlar: "Büyük Türk Milleti. Büyük zafer mutlak olarak senin eserindir." Bakın, savaş alanında kazanılmış bir zaferi dahi asıl kaynağa, yani millete atfeden bir Başkomutan'ın sözleridir bunlar.

Artık 1923'teyiz. İzmit'te gazetecilere şöyle der: "TBMM'nin muzaffer orduları[nın] zafer aşkı, milletin selamet ve saadetini temin aşkından gelir." Askerin zafer kazanma aşkı bile milletinin mutluluğu içindir Atatürk'e göre. Öte yandan 1924 Şubat'ında İzmir'deki konuşmasında bu görüşünü derinleştirir ve "memleket ve milleti mesut etmekten ibaret olan maksat"ın ne olursa olsun elde edileceği üzerinde durur. Demek ki Cumhuriyet'te esas olan, milletin mutluluğudur.

Nihayet 1 Mart 1924'te Meclis açış konuşmasında askerin siyasetten çekilmesi gerektiğini açıklar. Ona göre "orduyu siyasetten ayırma" ilkesi, Cumhuriyet'in daima göz önünde bulundurduğu temel noktalardandır. Nitekim 3 Mart günü kabul edilen kanunla Genelkurmay Başkanı bakanlar kurulundan çıkartılır. Böylece din ve siyaset işlerinin birbirinden ayrıldığı gün, askerin de kışlasına dönmesi sağlanır.

Velhasıl Atatürk ısrarla millet diyor, Meclisi ve sivil-siyasî iradeyi Cumhuriyet'in özü olarak değerlendiriyordu. Asker ise milletin özü değil, bekçisi, hizmetçisi, kollayıcısıdır. "Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir." Bakın "ifadesi" diyor Atatürk, "özü" demiyor. İfade, öz değil, içeride olan bir şeyin tezahürüdür, dışa yansımasıdır. Eğer bugün Atatürk yaşasa, milleti askerî bir dizayna tabi tutmak isteyen darbe heveslilerine karşı "Millet size benzemek zorunda değil, siz millete benzeyin" derdi.

Atatürk'e de darbe yapılmış ama haberimiz yok.

Mustafa Armağan
(Zaman, 01.11.2009)

Lafını bilmez dostumuza

(Nakkaş Osman’ın 1579’da yaptığı bir Fatih Sultan Mehmed tasviri.)

Nazan Ölçer, Paris’teki sergiye Osmanlı’nın altın tahtını vermedik diye şikayet ediyor. O taht, dönmedolap gibi her panayıra koşturulacak bir nesne değildir.

Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü Nazan Ölçer; benim ne derecede dostum olan bir kişi, bilemiyorum. Lakin onun niteliklerini de hiç kimse benim kadar vurgulamaz. Anılarımda kendisinden “Avrupa’nın üç büyük müze müdüründen biri” diye bahsetmiştim, yanılmışım: Bir numaradır. Avrupa’nın ağır aksak müze müdürlerini tanıdıktan sonra bu kanaatimi tekrarlıyorum.

Bizim Topkapı Sarayı’nın evvelki müdürü Filiz Çağman gibi bir alim mi? Kayda değer bir sanat tarihçisi mi? Ortada dolaşan bir eseri yok, görmedim. Ama alâsından bir organizatör olduğu, projeleri ustalıkla takip ettiği ortadadır. Onun için bu kıtanın bir numaralı müdürüdür.

Altın tahtı çürüttüler, yazma sayfaları rutubet kaptı
Nazan Ölçer tam anlamıyla bir müdürdür. Titizdir, çalışkandır, bir projeye takar ve koşuşur; bu uğurda kırk kapının ipini çekmekten ve çektirmekten çekinmez. İslam Eserleri Müzesi gibi sefil bir kurumu bir müze haline getirdi. Herkes onu Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki “Picasso” sergisi ile anıyor. Oysa bence yapacağını daha önce Sultanahmet’te yaptı. Birtakım arkadaşlar dışarıya sergi göndermeye çalışırken, o dışarıdan sergi getirdi.

Birtakım insanlar bilir bilmez alkışlarken, Tarih Vakfı’nın Topkapı Sarayı’nın Darphane kısmına yerleşmesini protesto etti, haklıydı. “Üstüme ne vazife” deyip oturmadı, adamları mahkemeye verdi.

Lakin dur durak bilmiyor; bir sanat tarihçisi için teşhir ve serginin ötesinde müze eşyasına karşı hassasiyet olmalıdır. Son 20 yılın içinde sadece Topkapı’nın eşyaları Fransa’ya dördüncü defadır gidiyor, bu bir ölçüsüzlüktür.

(Fatih’in resim defteri Sarkozy’nin özel ilgisini çekmişti.)

Bundan evvelki Paris Versailles sergisine sevgili müdürümüz ve gerçek bir sanat tarihçisi olan Dr. Filiz Çağman’ın direnmesine rağmen Fransızların bastırması ve o zamanki cumhurbaşkanının kesin emriyle Osmanlı’nın altın saltanat tahtı gittiydi. O vakit yazmalardan da bir haylisini istediler, Filiz hanım istediği kadar dirensin, gene bir haylisi gittiydi.

İklimlendirmeleri yetersiz olduğundan, altın tahtın içindeki ahşap aksam çürümüş, taht birbirine geçerek yurda dönmüştü. Vitrinlere gereken rutubet tertibatı kurulamadığından yazmaların sayfaları dans ediyordu, kıvrım kıvrımdılar. Herkes dehşet içinde kaldıydı.

İyi korunacağına dair şüphe varsa vermeyiz
Bu sefer Louvre’cularla Nazan hanım geldiğinde kesin söz aldım. Doğrusu bizim eserler hem Louvre’dan hem Grand Palais’ten nasıl döner diye merak ediyorum. İnşallah bu sefer eşyalar doğru dürüst dönecektir.

Taht için Nazan hanım “Vermediler, Paris’e gidemedi” diye şikayet ediyor. Osmanlı tahtı, dönmedolap gibi her panayıra koşturulacak bir nesne değildir. Sarayda “hususi taht” tabir edilenler dahi sadece müze eşyası olmanın ötesinde protokol değeri olan parçalardır. İyi korunacağına dair şüphemiz varsa, veremeyiz.

Doğrusu eser verme konusunda bu sefer de yeterince direnç gösteremedik. Sayıda bir kısıntıya gidebildik. Gazete sütununda dedikodu yapmaya lüzum yok. Muhterem müdiremiz selefim Dr. Filiz Çağman istemese bunları dahi vermezdik. Onun müzemize yaptığı hizmetler dolayısıyla, küratörlüğünü üstlendiği bu sergiye kapıyı kapatamadık. Verdiklerimizi iyi teşhir etsinler yeter. Sergilerin başarıyla nihayete ermesini temenni ediyoruz.

(Fatih'in kaftanı.)

Ben bu saatten sonra müzecileri mi kıskanacağım?
Grand Palais’deki serginin Osmanlı bölümünde Mağribi müziğinin fon olarak kullanılmasının tashihini rica ederiz. Gördük; zaten ikinci kattaki Osmanlı bölümünde yeterince eser vardı. Daha nereye ne konacak? Neyi niçin kıskanalım ki, bu saatten sonra müzecileri mi kıskanacağım?
Bu derecede aşırı bireycilik Avrupa ve Asya’nın müzecilerine yakışmaz. Bunlar maalesef Amerikanvari abartılı eğilimlerdir.

20 yıldır bazı sanat tarihçisi profesörlerimiz ve müzecilerimiz olur olmaz yerlerde sergi gezdirmeyi marifet sanıyor. Mesela Amerika’nın Memphis’i, ki Allah’lık bir taşradır, Kanuni sergisine ev sahipliği yaptı. Her şey her yere gitmez. Paris sahnelerinde hiçbir ünlü müze Topkapı kadar çıkarılmadı. Ama bu sefer tanıtım da iyi değilmiş. Dışişleri Bakanlığımızın bu konudaki tavsiyelerinde ölçüyü kaçırmamasını temenni ediyorum.

Eski dünyanın müzecileri hizmet ettikleri tarih ve milletin manevi zenginliklerine hürmet etmek zorundadırlar. Avrupalı ve Rus müzecimlerin hizmet anlayışında teşhir kadar, ağırbaşlılılık duygusu da önemlidir. Nazan hoca mesela Kremlin’deki müzecilerle istişarede bulunursa yararlanır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 01.11.2009)

31 Ekim 2009 Cumartesi

Tebrikler Çamlıca Basım Yayın!

28.İstanbul Kitap Fuarı bugün başladı. İlk gün mutlaka ziyaret etmek istediğimden planımı yapmıştım. Önce Timaş standında gidip hem İlber Ortaylı'nın "Osmanlı Toplumunda Aile" adlı kitabını alacak, hem de kitabı İlber hocaya imzalatma fırsatı bulacaktım. Aramızda geçen hoş sohbetten sonra kitabımı imzalattım ve hocamızı her sene olduğu gibi bu senede görmek, ve sesini duymak ve kısada olsa sohbet etmek mutluluğuna ulaştım. Sonrasında imza günü olacağından ve kendisinin "68 Kuşağı" adlı kitabını alıp birkaç soru soracağımdan Mümtaz'er Türköne'yi görebilmek adına Nesil Yayınları'nı ziyaret ettim. Kitabı aldım almasına lakin "Mümtaz'er Türköne'nin şehir dışına çıktığını, kendilerinin de şok olduğunu" öğrendikten sonra "Bu ne rahatlık, bu ne vurdumduymazlık" diye söylene söylene ne zamandır gitmek istediğim Çamlıca Basım Yayın'ın standına ulaştım. Öncelikle adlarını bilmesem de ziyaretçileriyle mükemmel ilgilenen Çamlıca ekibine sonsuz teşekkürler. Ben kendilerine aynı zamanda Yedi Kıta Dergisi için de tebriklerimi(zi) ilettim. Blogumuzdan bahsettim ve blogun yazı alanının üstünde gönüllü olarak reklam yaptığımı da belirttim. Çok memnun oldular, gayet mütevazı biçimde tebriklerimi kabul ettiler. Ben derhal, ne zamandır almak istediğim "Kaptân-ı Deryâ Barbaros Hayreddîn Paşa'nın Hâtıraları" adlı kitabı aldım. Onlar da büyük bir jest yaparak mükemmel bir eser olan ve yukarıda da fotoğrafını gördüğünüz "Kanuni Sultan Süleyman Han'ın Semendire Sancakbeyi Gâzî Bâlî Bey'e Mektubu" adlı kitabı hediye ettiler. Size en büyük tavsiyem elbette fuara gitmeniz. Böylece piyasa fahiş fiyatlarla satılan kitapları daha ucuza alacaksınız -belki de imzalatarak- hem de ufkunuzu tabir-i caizse nurlandıracaksınız. Sonraki tavsiyem ise Salon 2 - 512B'de yer alan Çamlıca Basın Yayın'ı ziyaret etmeniz. Özellikle son çıkan kitapları muhteşem değer taşıyor; Yazıcızade Ali'den Selçuklu Tarihi, Oruç Bey'den Osmanlı Tarihi, Çanakkale Cephesi Albümü, Yedi Kıta Dergisi eski sayıları, II.Abdülhamid içerikli bol belge, kitap. Belkide blogumuzdan haberdar olduğunuzu ve yönlendirildiğinizi söylerseniz size de ufak bir jest yapabilirler. Tebrikler Çamlıca Basım Yayın. Yaptığın çok ciddi yürekten çalışmalar, hoş sohbet, güleryüz ve en önemlisi mütevazı oluşun için..

30 Ekim 2009 Cuma

Osmanlı İslam eserleri ABD'de

ABD'nin başkenti Washington'da bulunan Smithsonian Sackler Sanat Galerisi'nde açılan bir sergide İran'ın şah dönemi ve Osmanlı İmparatorluğu'na ait İslam eserleri sergilendi. Osmanlı İmparatorluğu padişahlarına ait çoğunluğu 16'ncı yüzyıldan kalma yağlı boya tablolar, el yazmaları, tuğralar ve işlemeli kitap ve Kuranların sergilendiği galeri büyük ilgi görüyor.

Kaynak: Sabah

29 Ekim 2009 Perşembe

Ahmed Şefik Midhat Paşa

- Bir de sizden Midhat Paşa'yı dinlesek..
- İki farklı Midhat Paşa var. Bir tanesi çok büyük bir adam. Anayasa'nın babası, büyük sadrazam, büyük vali. İkincisi ise "farfara" bir adam, sarhoş bir adam ve padişah haini bir adam. Bu çok farklı iki uçtaki değerlendirme, yakın tarihin kendine göre yorumlamalarıdır. Ama ben şunu söyleyeyim. Midhat Paşa çok büyük valiydi. Hem de sadece bizim tarihimizde değil, o dönem bütün Avrupa'nın bir numaralısıydı. Bir olimpiyat olsa burada. bizim Midhat Paşa altın madalya alır. Rusya'nın Doğu Sibirya valisi Ignatiyev gümüş madalya alır. O dönemde bunlar iki büyük validir; bütün Avrupa onları yaptıklarıyla tanır. İkisi de çok çalışmış. Yaptıklarında çok orijinal iktisadi atılımlar var.

- Ne gibi atılımlar bunlar?
- Canım bunu herkes bilir. Midhat Paşa "sandık" kuruyor. Milleti iktisadi hayata sokuyor. Polisi kuruyor; kimse bunu pek bilmez. Sonra etnik politika güdüyor ki bu çok önemli.

- Etnik politika nasıl?
- Bulgaristan'ı Müslümanlaştırmış. Biraz daha orada kalsaymış, neredeyse götürecek yarıdan çoğunu.

- Tepki almamış mı o sırada?
- Yooo. Devletin orada fevkalade "yetkili" valisi. Kafkasya'dan Kırım'dan ne kadar adam geliyorsa -ki, o sırada sürülüyorlar- onları getirip getirip Bulgaristan'a yığıyor. Merkezde tam tersine beceriksiz. Onun hazırladığı Anayasa taslaklarını Tarık Zafer Hoca inceledi. Tarık Zafer Hoca, Midhat Paşa düşmanı falan olamaz. Ama söylediği şudur: "Bu anayasa romantizmidir, bir şey anlaşıldığı da yoktur". Bir de.. Midhat Paşa'nın Cevdet Paşa ile çatışmaları vardır. Dolayısıyla bir başka takım vardır ki onlar da Midhat Paşa'ya Cevdet Paşa'nın gözüyle bakar ki o çok yanlıştır. O tip kavgada, durumu ve gerçekliği takip edemezsin. Ama çizilen Midhat Paşa tipleri iki tarafta da doğru değildir. İmparatorluğun çok büyük bir valisi olduğu muhakkak. Valiliği yaptığı yerlere Osmanlı damgası vuran, idarede çok önemli, yeni politikalar getiren bir adam. Maalesef bu dönem kısa sürmüş. Ona karşılık, imparatorluk merkezinde o derece beceriksiz bir devlet adamı. Bunu da söylemek lazım.

- Asıl parlak olan valiliği mi, diyorsunuz?
- Evet. Bu, modern tarihi anlamak açısından çok önemli.

- Midhat Paşa valiliğiyle iyi iz bırakmış, anlaşılan..
- Evet. Hatta bazıları, "Midhat Paşa vali kalsa, Bulgaristan imparatorluktan kopmazdı" dahi derler.

(Nilgün Uysal, Zaman Kaybolmaz, "İlber Ortaylı Kitabı",
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Nehir Söyleşi 19,
2006, Sayfa 220-221.)

Cumhuriyetimizin 86.yıldönümü

Tüm okuyucularımızın Cumhuriyet Bayramı'nı kutlar, son bağımsız Türk Devleti'nin Ay-Yıldız'lı bayrağının ebediyen göklerde dalgalanmasını dileriz.
Blog Widget by LinkWithin