30 Eylül 2016 Cuma

Bugün aykırı bir görüş ileri sürerseniz hemen düşman, vatan haini oluyorsunuz


Sizce 15 Temmuz darbe girişiminin amacı neydi? 
Bu konuda kesin bir şey söylemek için çok erken. Ortada cevapsız kalan bir çok soru var. Ama şu muhakkak, bu darbenin başarı sağlamaması Türkiye için bir nimettir, her bakımdan Türkiye için çok çok olumludur. Bundan sonrası ise meçhuldür. Türkiye’nin mücadelesi, unutmayınız, gerçek bir demokrasiye ulaşmak mücadelesidir. Ve gerek AK Parti olsun gerek Sayın Erdoğan olsun bu mücadeleden istifade ederek, bunu destekleyerek ve demokrasi isteyen bir halkın desteğine sahip olarak bugüne gelmiştir. Bu demokrasiyi koruyabilir, genişletebilirse, AK Parti ve Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan çok olumlu şekilde tarihe geçecektir. Tekrar edeyim. Demokrasiden istifade ederek bu duruma gelindiği aşikardır. Gerçek demokrasiyi güçlendirirlerse, tarihe olumlu şekilde geçeceklerdir. Ama “Ben şunu yapacağım, daha iyi yapacağım” falan diyerek yapılanı yok etmek, hem Türkiye aleyhine hem de kendilerinin aleyhine olacaktır. Siyasi iktidar desteği çok çok kaypaktır. Bugün seni yüzde 100 ile destekleyen yarın sana karşı dönebilir.

İlk kez bu darbenin sonu farklı oldu. Halk darbeye karşı durdu. 15 Temmuz’u darbeler tarihinde nasıl bir yere koyuyorsunuz?
 İlk defa halk - bunu kim teşvik etmişse, ayrı mesele - sokağa çıkıp karşı geldi. İstemiyoruz, dedi. İster Gülenci olsun, ister ordu olsun, ister bilmemne olsun, “Biz darbeyle işbaşına gelmiş bir hükümeti istemiyoruz” dedi. Bunu üzerine basa basa söyledi, sokaklarda can verdi. Fakat aynı halk iktidarı başka şekilde ele geçirip kullanmak isteyenlere karşı da zamanı geldiğinde direnecektir. Bunu Türkiye idarecilerinin çok iyi bilmeleri gerekir. Büyük laf edilir ama lafla devlet yürütülmez. 1980’lerin başlarında anayasayı yüzde 90 – 93 oyla kabul eden ve Kenan Evren Paşa’yı yine yüzde 90 – 93 ile seçen halk, 20 sene sonra onun yaptıklarını birer birer muhakeme etti ve onu mahkemeye getirdi. Yani bu büyük yüzdelere bakmamak lazım.

Türkiye’de demokraside sizce hangi aşamada? Emekleme, ergenlik? Bence ergenliğe girdi. 40-50 sene emekledi ama demokrasinin ne olduğunu, faydalarını fark etmeye başladı. Ama herkes demokrasiyi kendi görüşüne, kendi çıkarına göre yorumladı. Burada en ileri gelen kimseler de var, “Demokrasi, bir vasıtadır, bir yere kadar kabul edersin sonra terk edersin” gibi görüşler de vardı. Bunun böyle olmadığı yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Bunu halk anlamaya başladı. Ama Türkiye’de eksik olan şu; demokrasi çok yönlü hoşgörüye, karşılıklı hürmete, serbest ifadeye, kültüre dayana siyasi rejimdir. Bu kültür yerleşmemiştir. Türkiye’de birçok yazar var, bir çoğunu okuyorum. Her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. Birisi demokrasi adına aşırı milliyetçiliği, diğeri demokrasi adına aşırı dinciliği, başka bir kişi otokrasiyi savunuyor. Bunlar demokratik görüşler değil, serbest ifade demokraside olur. Ama bugün siz aykırı bir görüş ileri sürerseniz, hemen düşman oluyorsunuz, vatan haini oluyorsunuz. Demokrasi kültürü insanın içinde olmalıdır. Demokrasi kültürünü küçük yaşta okullarda geliştirebiliriz.

Peki bu kültürü kim yerleştirecek? Sorumluluk, entelektüel kitleye aittir. Bugün Türkiye’ye hakim olan yeni orta sınıf, demokrasi sayesinde zenginleşmiş, malını mülkünü korumuş ve demokrasi sayesinde gelişmeye devam edebilir, ayakta kalabilir. Onun da aydın bir gurubu var. Esasen Türkiye’de olup bitenlere daha geniş sosyal tarih açısından baktığımız zaman bunların büyük sınıfsal bir değişimin ifadesi olduğunu söyleyebiliriz. Daha Sultan Abdulhamid zamanında güçlenmeye başlayan bir Müslüman taşra orta sınıf, bugün siyasi iktidara sahip olmuştur. Birkaç kolu olan bu yerli orta sınıfın kendine has kültürel değerleri olduğu kadar modernist yanları da vardır. Onun karşısında eskiden siyasi ve ekonomik gücü elinde tutmuş olan veya hakim rejimin eğitimini almış çeşitli kitleler var. Türkiye’nin geçmişte geçirdiği siyasi bunalımların kökenlerini bu büyük sosyal kültürel değişimde bulmak mümkündür. Altmışbeş yıl Türkiye’nin siyasetini içeriden ve dışarıdan her yönü ile bitaraf incelemeye gayret etmiş bir kimse olarak ben Türkiye’nin demokrasi geleceğine olumlu bakıyorum.

Prof. Dr. Kemal Karpat
(Aljazeera, 29.09.2016)

Büyük padişahlara benzetilmek, biraz da siyasi moda


Sizce kabahati neydi Abdülhamid’in? 
En büyük kabahati, ki 100 yıl boyunca bununla suçlandı, istibdadı getirmek, Yıldız Sarayı'nda mutlak bir hükümdar olarak devleti hükümdar etmek. Anayasayı rafa kaldırdı ve bir çeşit diktatörlük kurdu. Hepsi doğru. Bu bakımdan Abdülhamid'i aka çıkarmak mümkün değil. Fakat Abdülhamid'in asıl meselesi, bilhassa İngilizler Mısır'ı, Fransızlar Tunus'u aldıktan sonra başkaydı. Ana siyaseti, 1880'den sonra devleti değil, toplumu içerden kuvvetlendirmek ve nüfusu birbirine daha sıkı bağlarla bağlamak, iç dayanışmayı arttırmak. Böylece bir dini cemaat olan Müslüman toplum, siyasi bir millet haline dönüştü. Bu, hiç ele alınmayan bir meseledir. Gayri-Müslimlerin statüsü de yeni bir şekil aldı.

Yaptıklarıyla modern Türkiye’nin temellerini attığı tezine katılıyor musunuz?
Modern Türkiye'nin ortaya çıkması için gereken temeller Abdülhamid zamanında atıldı. Okulundan ordusuna kadar... Unutmayınız ki Osmanlı Devleti Fatih zamanından beri müesseselere dayanan bir devlettir, bir aşiret devleti değildir. Evet, Abdülhamid devleti Yıldız Sarayı'ndan müdafaa etti, bir otokrattı, istibdat idaresini savundu, bunlar doğrudur. Evet, yurtiçi gezilere çıkmadı, korkuyordu. Birçok şahsi eksiklikleri vardı, ama dünyayı anlıyordu, tanıyordu ve devleti ayakta tutabilmek için, toplumu güçlendirmek için elinden geleni yaptı ve geniş çapta başarılı oldu. Fakat bunları yine müesseseler yani kurumlar yoluyla yaptı, bunların büyük bir kısmı Cumhuriyet’e geçti, Cumhuriyet bunları güçlendirdi ve Türkiye'nin bugünkü hale gelmesini sağladı. Neticede Abdülhamid önemli bir hükümdardır, miras bırakan bir sultandır. Abdülhamid hem iyi, hem kötü tarafları ile incelenmeli, göklere çıkarılmadan hataları ile ama yaptıklarını da inkar etmeden ele alınmalı.

Peki İslamcı mıydı? 
Hayır. Onu çok meşhur eden, adını kötüye çıkaran, Pan-İslamizm meselesi... 1878’de yani o savaştan sonra Balkanlarda yaşayan Müslümanların büyük bir kısmı zorla yerinden çıkarıldı ve Anadolu’ya göçmeye mecbur edildi. Daha evvel Kırım’dan Kafkaslardaki Müslümanlar da yerlerinden edilerek Anadolu’ya göç etmeye mecbur oldular. 1878’de bu savaşların sonunda Anadolu hem İslamlaşmış hem Türkleşmiştir. Eskiden Anadolu’da yaşayan gayri-Müslim oranı yüzde 35'lerdeyken, nüfus birdenbire yüzde 80’e çıkmıştır. Eskiden çok karışık bir etnik, dinsel yapıya sahip Osmanlı’nın belkemiği Anadolu ve Trakya böylece halkın ezici bir çoğunluğu Müslüman bir ülke haline dönüşmüştür. İkinci olarak 19. yüzyılda Asya’da ve Afrika’da Müslüman ülkelerin hemen hemen hepsi Fransa’nın, İngiltere’nin, Belçika’nın, Hollanda’nın hakimiyeti altına girmişlerdi. 19. yüzyılda halifelik, dünya Müslümanları için bir umut kaynağı haline gelmişti.

Halifeliğin gücü var mıydı? Sembolik olarak anlamlıydı. O yıllarda önceden Osmanlı’nın ismini dahi bilmeyen ülkeler Osmanlı’dan yardım istiyordu. Sumatra, Java, Hindistan... Abdülhamid gerçekçiydi, bu ülkelerin yardımına gitmek imkanı olmadığını biliyordu. Ne parası vardı ne de ordusu... Bunun için Abdülhamid dünya Müslümanlarının halifeliğe gösterdiği ilgiyi kullanmaya kalktı. İngiltere’yi ve Fransa’yı açıkça tehdit etti: Siz benim topraklarıma girerseniz, Anadolu’yu hatta Ortadoğu’yu, Suriye’yi, vs. işgal etmeye kalkarsanız, ben de halife olarak dünya Müslümanlarını size karşı başkaldırmaya davet ederim. Ama böyle herhangi bir teşebbüste bulunmadı. Arap dünyasıyla ilişkileri de güçlendirmeye çalıştı. Sonuçta İslamcılık Batı’nın aleyhine olduğu için, Batı alabildiğine Abdülhamid’e hücum etti. Kızıl Sultan, şu, bu” diye onun en küçük hatasını büyük bir günah gibi göstererek, onu her yönüyle aşağıladı. Sonra biz de Batı’nın yazılarını esas tutarak Abdülhamid’i ona göre tanıdık.

Erdoğan ve Abdülhamid’i birbirine benzetenler var. Sizce böyle bir benzerlik var mı? Son kitabım Kısa Türkiye Tarihi’nde gerek AK Parti’yi gerek Sayın Erdoğan’ı methettim. Çünkü bu parti ve Erdoğan Türkiye’nin tarihini değiştirdi. Erdoğan ile Abdülhamid arasında belki dışarıdan bazı benzerlikler olabilir fakat temelde benzerlik yok. Abdülhamid yok olmak üzere olan bir devletin başına geldi, onu ayakta tutmaya gayret etti. Erdoğan ise 40 sene demokrasi olmak için çalışmış, ekonomik bakımdan büyük adımlar atmış, özgür ve NATO gibi kuvvetli dostları olan bir devleti yönetiyor. Şartlar birbirinden çok farklı. Erdoğan böyle bir devletin içinde yetişmiş ve onun imkanlarını kullanarak iktidar sahibi olmuştur. Dışarıdan bazı benzerlikler olabilir. Ama bunlar biraz da zorlamayladır. Abdülhamid dönemi ayrı şekilde, AK Parti dönemi ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın buna katkıları da ayrı bir dönemde geliştiği için çok ayrı şekilde ele alınmalı, öyle incelenmeli. Büyük padişahlara benzemek veyahut benzetilmek, biraz da siyasi moda.

Prof. Dr. Kemal Karpat
(Aljazeera, 29.09.2016)

Gıda fiyatları artıyor da çiftçi neden fakir?


Enflasyonla mücadelede “Gıda Komitesi” yeniden yapılandırıldı. Neymiş, gıda fiyatları artıyormuş?

Bence ilk iş olarak "Gıda fiyatları artıyor da çiftçi neden fakir?" diyerek konuya başlasınlar. Son 3 yılda ülke genelinde fiyatlar ortalama yüzde 26,8 arttı. Aynı dönemde gıda fiyatları %33,3 artarken alkollü içecekler %48,0; su %36,4; yatalak tedavi %52,7; Araç alım-satım %43,5; yemek %46,1 artmış. Çiftçinin eline geçen ürün fiyatları ise %26,9’da kalmış; yani çiftçinin ekstra bir kazancı olmamış.

Gıda’da sorunu tarlada aramayın derim. Sorun perakende pazarının tekelleşmesinde, AVM yoğunluğunda, artan gayrimenkul ile satıcının yükselen kira maliyetinde. Ve de en büyük sorun taşımacılıkta...

Bu kadar yüksek vergi ve yol parası ile ucuza yemek yemeyi mi hayal ediyorsunuz... bence unutun bunu!

İbrahim Kahveci
(Karar, 30.09.2016)

Apartman yapmakla halka modern/batılı yaşam tarzını dayatmış oluyorsunuz

Halkın yaptığı ev gibi evler ve TOKİ'nin yaptığı insan siloları
1992 yılında yapılan bir ankete göre halkımızın yüzde 93'ü, 2011 yılında yapılan bir ankete göre ise yüzde 73'ü, içinde birkaç çeşit sebze ekip biçeceği, birkaç çeşit çiçek yetiştireceği küçük de olsa bir bahçesi olan müstakil evlerde oturmak istemektedir.

Ancak halkın böylesine yüksek bir nispette müstakil ev arzu etmesine rağmen gelin görün ki özel sektör ve bilhassa TOKİ büyük bir iştiha ile insan silosu toplu-konutlar yapmaya devam ediyor. Hele bir de TOKİ'nin memleketin her karış toprağına ettiği bunca (toplu-konut) işkencesine rağmen kendini en başarılı kurum sayması var ki içler acısıdır.

Gerçek şu ki halk yapılan bu ucûbe bloklarda çok beğendiği için değil başka çaresi olmadığı için mecburiyetten oturmaktadır, keşke bunu farkedebilselerdi!

Türkiye, niteliğin değil niceliğin kazandığı 2.sınıf bir ülke olmaya devam ediyor...

İnsanların nasıl evlerde oturacaklarına karar vermek aynı zamanda nasıl yaşamaları gerektiğine karar vermek demektir. Siz apartman yapmakla daha en başta halka modern/batılı yaşam tarzını dayatmış oluyorsunuz. Hep düşünmüşümdür, bir kişi ya da bir bürokrat veya bir kurum (kılık-kıyafet dayatmasında olduğu gibi) halkın oturacağı evlerin/bloğun kaç katlı olacağına, kaç odası bulunacağını, planına, görünüşüne, yönüne, rengine, malzemesine… nasıl tek başına karar verebilir, bu nasıl bir cesarettir şaşarım.

Bırakınız halk kendi oturacağı evin kararını kendi versin, kendi çözsün, kendi yapsın...

Semih Akşeker
(Yenisöz, 29.09.2016)

29 Eylül 2016 Perşembe

Güçlükleri insan kendi kendine yapar


Kolaylıklar çoktur. Güçlükleri insan kendi kendine yapar. Hızır vardır. Biliyor musun? Allah'ın imkan âleminin her yerinde. Hakk'ın bunalmış kullarına yardımının mümessilidir. İstisnasız her kula.

Dr. Münir Derman [k.s]

Halkın çoğunluğu düşlerle yetinmek zorundadır


Latin Amerika'da dünya nimetlerinden yararlanma az sayıdaki kişinin saklı hakkı olduğundan, halkın çoğunluğu düşlerle yetinmek zorundadır. Yoksullara varsıllık, ezilmişlere özgürlük düşleri satılır, yenilmişlere kazanma düşleri sunulur ve güçsüzlere güçlülük aldatmacaları yutturulur. Radyo, televizyon ve filmlerin dünyadaki eşitsiz düzeni haklı çıkarmak amacıyla yaydığı simgesel çağrıları tüketmek için okuma bilmeye bile gerek yoktur. Her dakika bir çocuğun hastalık ya da açlıktan öldüğü ülkelerimizin bugünkü koşullarını yazmayı sürdürmek için kendimize bir de bizi ezenlerin gözüyle bakmamız gerek. Kitle, "bu" düzeni doğal, Tanrı buyruğu bir düzen olarak kabullenmeye alıştırılır; sistem vatanla özdeşleşir, öyle ki yönetime karşıt (düşman) kişi hain ya da dış ülke casusu durumuna düşer. Güçlülerin yasası kutsal kitap durumuna getirilir ve bu yasa aşağılanmış halkların başlarına gelenleri yazgıları olarak kabullenebilecekleri biçimde sistemden yanadır.

Eduardo Galeano, Söz Mezbahası
(Görüşmeler, Gözlemler, Görünümler)

Burası Bursa


İlk yılım oldukça sıkıntılı geçmişti -garajdaki sabahçı kahvesinin acı çaylarını unutamam; uyuyanı uyandırırlar, çayı dayarlardı ardından-. Sabahlara kadar dolaştığım çok olmuştu ıssız sokaklarda. Ulu Cami’nin avlusunda sabahlamanın keyfi başkaydı. Şadırvanın hemen arkasında, çarşıya inen merdivenlerin başında bir bank vardı; onu oturup sabahı beklemenin keyfine doyamazdım gerçekten. El ayak çekilince ay gelir, sessizce iki minare arasında dururdu. Çarşı arkanızdadır, şehir çoktan çekilmiştir kuytusuna. Şadırvan, taş avlu, Cami-i Kebîr, kavî minareler ve yukarıda ay... Gümüş bir perde iner kubbelere, taşlara, fetih görmüş çınarlara... Kadim bir zamandan kalmış gibidir her şey. Siz aya bakarsınız; ay size bakar. Ne bir gören olur, ne bir duyan. Çarşı yorgundur; şehir uykudadır. Geldiği gibi gider sessizce yine ay. Çok geçmez Orhan Camii’nden yana çınarlardan yayılan kumru sesleri şehri sabaha hazırlar. Sonra kesmişler onları; kim kesmiş, neye kesmiş anlamış değilim. Kumrular sabah ötüşlerini şimdi nerelerde yapıyorlar, bilmiyorum...

Hasan Aycın, Bir Bursa Hatırası, Uludağ Yayınları
(Türkiye Yazarlar Birliği Bursa Şubesi, Editör: Mustafa Bâki Efe)

Hilafetin merkezine boğazına kadar beton döken Çağdaş Müslümanlar


İstanbul'u görünce içim burkuldu, Allah'ın el muntakim sıfatı düştü aklıma. İrkildim... Demek bu yüzdendi diye mırıldandım. Hilafetin merkezine boğazına kadar beton döken Çağdaş Müslümanlardan Allah intikamını demek bu yüzden alıyordu. Anlamıştım... Biz O'nun kevni ayetlerine döktük betonu O'da bizim kalplerimizi katılaştırdı, merhametsiz bir Müslümanlığa mahkum etti bizi. Çağın belası betonlaşan şehirlerde taş kalpli merhametsiz Müslümanlar olarak yaşamaya mahkum edilmemizdi, anladım. Suriye'de betonların altında kalan Müslümanlığımız Anadolu'da betonların üstünde yükselemezdi ya!

Prof. Dr. Hilmi Demir, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
twitter.com/HilmiDemir60

28 Eylül 2016 Çarşamba

Kadınlara vahşetle medeniyet kuranlar


DAEŞ geçtiğimiz günlerde çarşafın içinde pantolon giydiği gerekçesiyle genç bir kadını yere yatırmış, onlarca erkeğin, çocuğun ve kadının gözleri önünde “kahraman” bir erkek onu kıyasıya kırbaçlıyor. Daha görmediğimiz neler olup bittiği de büyük ölçüde herkesin malumu.

Fransa’da son on yıldır İslam’a yönelik bütün eleştirilerde ilk hedef alınan kitle kadınlar. Başörtülü kadınlara kamu kuruluşlarında çalışma yasağı yetmedi, plajlarda ‘burkini’ adı verilen kapalı mayolarla bırakın yüzmeyi sahilde oturup bir hava almaları bile yasaklandı. Siyasetçiler için ekonomik krize bir çözüm üretmekten çok daha kolay ve popülist bir söylem çünkü kadınlara saldırmak.

Almanya’nın Münih kentinde Müslüman bir anne kıza saldıran, tokatlayan nefret suçu işleyen adama nasıl bir müeyyide uygulandı acaba? Peki, ya New York’ta başörtülü bir kadını elbisesinin bir ucundan çakmakla tutuşturup kalabalığın ortasında sakince yakmaya çalışan adam nerede şimdi? Sol kolunda aniden bir yanma hisseden kadının mucizevi kurtuluşu suçu ortadan kaldırdı mı?

Her gün birkaçına rastladığımız boşandığı karısını doğrayan, infaz eden adam haberlerine sıra gelmedi bile. Daha birkaç gün önce Mardin’in Sulak Mahallesi’nde bıçakla doğranan, sonra yakılan 21 yaşındaki Ayşe’ye de.

Birine yapılan herkese yapılmış sayılmadıkça ilerleme olmayacak. En çok can yakan da bu meselelere kısmen de olsa, sadece kadın yazarların eğilmesi. Erkeklerin kalemleri neden kahreden bir sessizlikle susup kalıyor acaba?

Yıldız Ramazanoğlu
(Karar, 28.09.2016)

Bursa’nın imara açılan tarım arazileri


Bursa, Katırlı Dağları eteklerinde yapılmış TOKİ konutlarını gösteren fotoğraflar dolaşıyor sosyal medyada. Düz bir alanda 10-12 katlı sayısız apartman, birbirine kenetlenmiş halde, göğe uzanıyor. Kafa karıştıran bir görüntüsü var doğrusu, niye orada olduklarına bir cevap bulamıyoruz. Arkada görünen tek tük evler bir köyün yutulduğunu veya yutulmak üzere olduğunu gösteriyor. Bina ormanı bir hayli kalabalık bir nüfusun haberini veriyor. Kim yaşayacak bu apartmanlarda, tahmin etmek zor. Başını sokacak bir ev sahibi olmaya çalışan insanlar, bu beldeyi hangi sebeple tercih edebilir? Hava güzel, ortalık yeşil, koyunlar bile var. Ama bakalım ileride koyun sürüsü otlayacak arazi bulacak mı buralarda? Beri taraftan, seçilen proje tipinin bu araziye hangi açıdan uygun olduğunu da anlamakta zorluk çekiyoruz. Arazi o denli geniş olduğu halde bloklar arasındaki mesafe bir hayli dar tutulmuş.

...

Katırlı konutları kabaca 70 bine yakın “dar gelirli” bir nüfus için tasarlandı. Oysa hemen yakında bulunan Gürsu ilçesinin nüfusu 50 bin civarında. Tarıma uygun araziler oluşturabilecek bir teknolojiye sahip değiliz, Anadolu’yu gezip gördüğüm kadarıyla. Öyleyse, birinci sınıf tarım arazilerine, hiç de çevre faktörü önemsenmeden küçük şehirler kurmak nasıl bir zorunlulukla ilgili olabilir? İnternette araştırma yaptığımda, Bursa’nın imara açılan tarım arazileri konusunda sayısız istismar haberine rastladım. Bu kadar önemli bir konunun birkaç hatırlı kişinin insafına terk edildiğine dair örneklerin göz önündeki sonuçları, bir an önce aklımızı başımıza almamız gerektiğini gösteriyor. Hatırlı tanıdıklar kanalıyla sadece birinci sınıf tarım alanları için değil, sit alanları için de imar izni alınması keyfiliği artık son bulmalı. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bütün ülkede birinci sınıf tarım ve sit alanlarının inşaat sektörü ve fabrika atıkları tarafından işgaline ciddiyetle eğilmeli. 

Tarıma ihtiyacımız olmayabilirmiş gibi bir telakkiye savrulduk son yıllarda. Bahçeler siteye dönüşürken, bahçe işçileri de inşaatlarda çalışıyor. Henüz Ordos’larımız yok bizim, ama bu gidişle herhalde olacak.

Cihan Aktaş
(Dunyabulteni, 26.09.2016)

27 Eylül 2016 Salı

İnsanın çöpleşmesi, ruhun çölleşmesidir


Kiralık iş gücünün gelişmesi ve iş piyasasının ortaya çıkmasıyla, iş gücü arz ve talebi dengesizleşti. İnsan bolluğu fikri kök saldı ve yapısal işsizlik kavramı ortaya çıktı. Gereksiz insanlar son derece modern iki meşgalenin, düzen oluşturma ve gelişmenin çöpü ya da ikincil zayiatıydı artık. Bazı üçüncü dünya şehirlerinin kenarlarına kurulmuş bulunan çöp mahalleler, modern düzen ve gelişim izleğinde yer alamayan bireylerin nasıl kusulduğunu, şehir hayatında dahi onlara bir yer bulunamadığını gösterir. Buralar suçun kol gezdiği ve bildik şehir kurallarının işlemediği yerlerdir. Depresyonun bir ruhsal rahatsızlık olarak neredeyse salgın boyutuna tırmanması da, hız ve verimlilik ekseninde işleyen modern kapitalist çarkın giderek daha çok insanı öğütmesinden kaynaklanıyor. Bu çarkta bir dişli olamayan insan çöpleştiriliyor. İnsanın çöpleştirilmesi, maddi değerlerin her şeyin mihveri olduğu bir dünyada, ruha vurulan son darbedir.

İnsanın insanlıktan çıkarılması FETÖ, PKK, DAİŞ ve benzeri terör örgütlenmelerinin de temel umdesidir. Kişinin kendi hayatını bile isteye çöpleştirmesi diyebiliriz buna. Kişinin bireysel varlığının bütün soru ve gerilimlerinden yüz geri edilerek bir mekanizmanın dişlisi haline getirilmesi, ancak onun kişiliksizleştirilmesiyle mümkündür. Soru soramayan, kötülüğe itiraz edemeyen ve ancak mensubu olduğu grup varlığının bir aksamı olarak varlık gösterebilen kişi zaten çöpe dönüştürülmüştür. İşlevini tamamladığında kaldırılıp atılacak, yeri geldiğinde feda edilecek bir çöp. Bireylikten çıkarılma kişinin kendi hesabına düşünmesini önler. Bundan sonra o kişi grup düşüncesini, kendisi yerine düşünülmüş ve ona ezberletilmiş olan ortak ezberi kendi fikri olarak benimser. Duygu ve ruh dünyasını habis narsisizmden mustarip, kibirlerinin akıllarını eksilttiği kişilere emanet vermekle iradi bir varlık olmaktan çıkar ve kendi kendisini çöpleştirir. Çöp, çöplüğünü ancak tedavülden kaldırıldığında idrak edebilir.

İnsanın çöpleşmesi, ruhun çölleşmesidir. Ruhun çorak ülkesinde mefkûre ve adanmışlık değil, kısa vadeli menfaat vardır. Dolayısıyla kendini çöpleştiren bir insan grubu da şu veya bu ideolojinin etekleri altına sığınarak oradan kendilerine dünyalık devşiren nebbaşîn takımıdır. Onları twitter âleminde, mitinglerde en ön saflarda cengâverlik yaparken görürsünüz ama uyduruk kahramanlık hikâyeleri kısa vadeli bir çektir, anında menfaate çevrilmek ister. Kimi ruhların yükselerek bize bir ülke verdikleri bu mübarek toprakta, çalan, çırpan, topraktan rant yaratmak isteyen, uyanık mürailer sadece burada kalmak ve doymak bilmez bir iştahla talan etmek ister. Bir çöpe dönüşmüş hayatları o kadar fena kokar ki yanlarına yaklaşmak istemezsiniz.

15 Temmuz bana göre insanın çöpleştirilmesine de bir isyandır, insanı bozan ve fıtratından uzaklaştıran bütün iğva düzenlerine karşı, şiirsel bir ‘isyan ahlâkı’dır. İnsan iradesini gasp eden ve insanı/vatanı çöpleştirecek bir işgal hareketine karşı ruhun güzelliğini bayrak edinen bir büyük dalgalanış. Bize düşen görev, hayatın ve insanın çöpleştirilmesine karşı durmak ve toprağı, insanı, inancı kirleten her ne varsa onunla savaşmaktır. İnsan bir çöp değildir.

Kemal Sayar
(Gerçek Hayat, 26.09.2016)

Kudüs İsrail'e verilecek bir seçim rüşveti değildir


Trump'un dillendirdiği, her tür insani değer ve kutsalı hiçe sayan söylemeleri Netanyahu ile görüşmesinde iyice çığırından çıktı. Seçildiği takdirde Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıyacağını açıkladı.

...

Kudüs İsrail'e verilecek bir seçim rüşveti değildir. Kudüs ne sadece İslamcıların, ne Filistinlilerin hatta Arapların meselesi olmaktan ibaret değildir.

Hatta Kudüs sadece Müslümanların meselesi de değildir.

Kudüs Müslümanların olduğu kadar Hıristiyan dünyasını da ilgilendiren, siyonist sömürgecilerin işgali altındaki kutsal şehirdir.

Bu nedenle İsrail'in tek yanlı ilan ettiği başkent olma iddiası başta Amerika olmak üzere dünya tanıma cesareti gösterememiştir. Trump'un masaya sürdüğü Kudüs kartı, ne siyasi ne de hukuki olarak tek yönlü alabileceği, oldubittiye getirilecek bir karar olmasının çok ötesindedir.

Derin sessizliğe, dağınıklığa ve rehin alınmış siyasi iradelere rağmen İslam dünyası için Kudüs karşılığı olmayan hamaset konusu değildir. Ve sadece Filistin-İsrail çatışmasıyla sınırlı bir mesel de değildir.

Siyonist sömürgeciliğe karşı çıkmayı antisemitizm, Kudüs davasını dillendirmeyi “İslamcı terörizm” olarak algılanmasını isteyenlerin tüm algı operasyonlarına, bölgedeki Müslüman aktörlerin olanca kayıtsızlıklarına rağmen bu coğrafyanın şahdamarı Kudüs'tür. 

Netanyahu hazır Amerika'ya gelmişken emperyalizme övgüler düzmekten de geri kalmamış. Avustralya başbakanına, ülkemiz dediği Filistin'i Osmanlı hakimiyetinden çıkardıkları için müteşekkir olduğunu söylemiş. Tabii bunu tüm reel gerçekleri altüst eden bir dille yapıyor. Sanki dedeleri bu topraklarda doğmuş, kimsenin yaşamadığı Filistin de Osmanlı işgalinde arazi parçasıymış gibi bir dil. Anzakların bile Britanya emperyalizmine alet olmaktan utandıkları bir dönemde sömürgeci-işgalci dille meşruiyet sağlayamaya çalışmanın ahlaki sınırı ne olabilir ki? Diğer tarafta küresel emperyal güç olarak Amerika'yı yönetmeye kalkanların siyonist sömürgecilere rüşvet yarışına girmeleri de dünya düzeninin ahlaki yapısını gösterir.

Akif Emre
(Yenişafak, 27.09.2016)

24 Eylül 2016 Cumartesi

Celaleddin Ökten'in cenazesinden bir hatıra


[Peder] "Ben gideyim Medine'ye" dedi. O zaman Fahreddin Efendi "Ne işin var?" deyip önüne geçiyordu. "Oranın Allah'ı başka mı yâ hû?" diyordu. Sonra Mehmed Zâhid Efendi hazretleri bu Medine iştiyâkına sıcak bakınca oraya gitti [intisâb etti]. Fahreddin Efendi pederin vefatını öğrendikten sonra "Yâ çok da üşür" demiş. Cenazeyi götürüyoruz, Muzaffer Efendi var cenazede. O zaman hazret Cerrâhî hulefâsından... Dervişleri ile birlikte Fatih Câmii'nden aldık pederi, Edirnekapı'ya doğru arka yoldan gidiyoruz. Cerrâhi âsitânesine giden dört yola gelince Muzaffer Efendi dedi ki "Dönelim de hâcet penceresinden bir niyaz edelim". "Nakşî cemaâtinden bir zât, lüzum yok, o zaten başka bir efendiye intisâb etmişti" dedi [başka biri]. Muzaffer Efendi'nin cevabı pek ârifâne oldu; "Demek başka bir gül daha koklamış Hocaefendi". Hepsine rahmet olsun.

Sadettin Ökten, Hayatımdan Portreler, sf. 50

Celaleddin Ökten ve Abdülhâkim Efendi hazretleri


Babam anlatıyor; "Ben, tekke tekke geziyorum. Duydum ve eminim ki Abdülhâkim Efendi hazretleri, bir mürşid-i kâmil. Cuma günleri vaaz ediyor Kaşgârî'de, namazdan evvel. Bir gideyim dinleyeyim Hazret'i dedim, gittim. İçimden de niyaz ettim; Efendi, bu günkü vaazında şeyh-i müsellikin evsâfını anlatsın diye. Şeyh beni görmesin diye direğin arkasına oturdum." Şeyh Efendi bir ders okutuyormuş sürekli. Kürsüye çıkmış, demiş ki; "Bugünkü dersi te'hir ediyorum, bir başka mevzûyu size anlatacağım. Mevzûmuz şeyh-i müsellikin evsâfı.". "Ben dinliyorum direğin arkasından" diyor babam. Şeyh seslenmiş: "Celâl Efendi o direğin arkasından çık, bu mevzû seni alâkadar eder." "Beni ön safa oturtturdu, ön halkaya... Anlattı." demişti peder. "Ama gönlüm ısınmadı." Muhabbet, intisâb, îman böyle bir şey işte.

Sadettin Ökten, Hayatımdan Portreler, sf. 32-33

21 Eylül 2016 Çarşamba

Mukkadime'den: Devlet, basiret, medeni insan, alışkanlıklar


"Önsözleri atlayanlar yaratıcıya karşı saygı duymayanlardır; yaratıcıya, yani insana. Bazen revak saraydan daha muhteşem. İbn Haldun'un Mukaddime'si gibi."
- Cemil Meriç, Jurnal 1. Cilt

Eğer devlet basiretli hareket eder, tedbirli davranır, haksızlık etmez ve doğru yoldan sapmaz ise pazarından som altın ve saf gümüş revaç bulur. Ama kin ile hareket eder, kötü amaçların peşinde koşar ve zulüm ve batılın komisyonculuğuna yönelirse o durumda pazarında sahte ve kötü şeyler revaç bulur. Araştırıp doğruyu bulmadaki ölçü, eleştirel ve basiretli olmaktır.

Medeni insan bir taraftan lüks ve konfor içinde diğer taraftan da eğitim ve öğretimin disiplin ve baskıya dayalı terbiyesi altında yetiştiğinden sert ve haşin kişiliğini kaybetmiş ve başkalarının korumasına muhtaç biri haline gelmiştir. Diğer taraftan medeni insan dini açıdan da bozulmuştur. Çünkü çok nadir istisnalar dışında medeni insan genellikle lüks alışkanlıklarının esiri olmuş ve nefsi bu alışkanlıklarının bağımlısı haline gelmiştir.

Alışkanlıklar, insanın tabiatını alışageldiği şeyler istikametinde değiştirmektedir. Bu yüzden insan, geldiği soyun değil yaşadığı ortamın ve alışkanlıklarının çocuğudur.

İbn-i Haldun, Mukkadime