24 Mayıs 2015 Pazar

Mühendislik ideolojisi bir soygun biçimidir


Hem tanrıyı hem parayı sevemezsiniz. Hem vicdan deyip hem sömürgeciliğe rıza gösteremezsiniz. İslam ile apartmanı hatta gökdeleni buluşturan bir İslamcılık var. Gökdelen bir iktidar biçimlenmesidir. Bir yönetim şeklidir. Mühendis ideolojisinin Allahsız sanayileşme kapitalistleşme zihnini kabul etmekle aldatıldık. İnsanların 400 bin 900 bin TL eden konutlara girmek için borçlanması akıl dışıdır. Mühendislik ideolojisi bir soygun biçimidir. Yağmacılıktır. Hep fakir kalacaksak niçin Batı gibi yaşamak zorunda olacakmışız? Kent borçlusu ırgat olmaktansa ağzımda yonca çiğner fakir olurum.

Türkiye'de mimari halkın yoksullaştırılması için görev almış bir batı ajanıdır. Halkın bu konutların sahibi olması mümkün değildir. Türk mimarları halka yabancıdır. Halkın köleleştirilmesi için bilgilerini satan büyücülerdir. Bizi on yıllarca borçlandıracak bir bilgi disiplinine masumiyet karinesi uygulayamayız. Batı ajanı olan komprador mimari sömürgecidir. Allahsız ve ahlaksız mimarinin sizi borçlandırmasına neden rıza gösteriyorsunuz? 

Garibin Allah'ı var, zenginler kendilerini tanrı sanmaktadır. Batı'nın kentlerini öküzlerimizin ayakları altında ezme zamanı geliyor. Allah gariplerle beraberdir.

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi


İstanbul'un şerefi kaldı mı?


Mimarlar İçin Heidegger adlı kitabında Adam Sharr; "Heidegger için bina soyut nesnelerden çok, onun içinde oturan insanlarla ilgilidir. Bir binanın biçimi o insanların değer ve inanç sistemini yansıtır." der. Eskiler de "Şerefü’l-mekân bi’l-mekîn" derdi. Yani bir makamın şerefi, o makamda oturan kişiden gelir. İstanbul'un şerefi kaldı mı?


22 Mayıs 2015 Cuma

Tutarak kalbimin üstünde cefakâr elini



Tutarak kalbimin üstünde cefakâr elini
Yüzünün nûrunu eflâke, semâya sererim
Yeryüzünde nereye bassan ayak sultânım
O mübarek yere ben gizlice göz sürerim

Beste: Cinuçen Tanrıkorur
Güfte: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Makâm: Ferahfezâ


Dîl harâb-ı aşkınım sensin sebep berbâdıma



Dîl harâb-ı aşkınım sensin sebep berbâdıma
Bir teselli ver gelip bâri dîl-i naşâdıma
Taş mıdır bağrın ki gelmezsin benim imdâdıma
Dîni ayrı kâfir olsa rahmeder feryâdıma

Beste: Tanburî Ali Efendi
Güfte: Enderunî Vâsıf Bey
Makâm: Segâh


21 Mayıs 2015 Perşembe

Yalnızlık hastalığı

Çizim: Pawel Kuczynski
Medyada sık görünmek ontolojik bir kaygıya dönüştü. Artık hepimiz her yerde ve hiçbir yerdeyiz. Herkes biraz kendisi ama çokça başkası. Sürekli görünme/görülme arzusu insana mola imkânı tanımıyor, köşemize çekilemiyoruz. Çünkü varolmak demek sosyal medyada sürekli paylaşımda bulunmak demek. İnziva artık ütopyaya dönüştü. Dennis Vase inzivayı arınma/ iyileşme olarak görülen yalnızlıktan ayırır. Ona göre modern insanın 'yalnızlık hastalığı' vardır. "Paradoksal biçimde en yakındakilerle ilişkiye girmek yalnızlığa katlanmaktan daha fazla acı verir insana" der. Yalnızlık bir özgürlük vaadidir ancak kişiyi bencilliğe götürür ona göre. Göründükçe ve görüldükçe yalnızlaşıyoruz aslında. Bir terapi merkezine, hak arama alanına dönüştü sosyal medya. Ne kadar işe yarıyor? Yoksa kendimizi mi kandırıyoruz?

Cep telefonu ve internet yeni yalnızlık oyuncakları. Sanal bir inziva mekânı sunan, hakikatle bağımızı kopartan, algımızın mülkiyetini elimizden alan ve bize geçici, günlük bilgiler sunan birer 'vakit öldürme' makinası. J. Attali "Her iki araç da dünyada ilk kez insanlara toprağa bağlı olmayan bir adrese sahip olma imkânı verir." diyor. İnsan nereye giderse gitsin gösterisini de beraberinde götürüyor cep telefonu ve internet aracılığıyla. Guy Debord "Gösteri sadece sahte-kullanımın hizmetkârı değildir, bizzat kendisi yaşamın sahte-kullanımıdır" der. Gerçeği hapsetmekle kalmayıp sahte'yi gerçeklik olarak yürürlüğe sokmanın peşindedir. Sosyal medya özgürleştiğimiz, bağımsızlaştığımız yanılgısına düşürüyor bizi. Oysa bize tanınan tek bir hak var: Bir söylemin ya muhalifi olacağız ya yandaşı. Söz söyleme hakkına sahibiz ama kendi sözümüzü değil, muktedirin ya da muhalefetin tasdiklediği sözü.

Siyasi gündeme dair doğru ya da yanlış olduğunu sorgulamaksızın sürekli bilgi edinme bir tutkuya dönüştü. Enformasyon fazlalığı insanı daha iyi, daha çabuk, daha derin anlamaya yöneltmiyor maalesef. Aksine bilgiyi, haberi ya da uyaranı daha hızlı içselleştirmemiz gerekiyor. Bu ise anlamın iğdiş edilmesine yol açıyor. Algıya hizmet eder gibi görünen medya ve iletişim araçları körlüğe ve akıl tutulmasına yol açıyor. Ânı kaçırmamak için çırpınan insanoğlu bol uyaran karşısında zihin karmaşası yaşıyor. Sosyal medya anksiyeteyi körüklüyor, insanlar fikir üretmekle niyet okumayı birbirine karıştırıyor. Sandığımızdan daha fazla zincirle bağlıyız gösteri dünyasına. Herkesin birbirini gözetlediği ama aslında hiç kimsenin birbirini görmediği bir kısır döngüye hapsolduk. Dikizcilikten farklı olarak kullanılan bir kavram var: Skopofili. Bakmaktan alınan haz anlamına geliyor. Bizler sadece seyirciyiz, bakıyoruz o kadar. Düşüncelerimizin kaçta kaçı kendimize ait, ne kadarı sosyal medyadaki bilgi yığınından ve körü körüne bağlandığımız ideolojilerden devşirme?

Pınar Doğu
twitter.com/pinardogu

Tamamı için: T24


Tımarhane, akıl ve insan


İnsanlar kapalı ortamlara tıkılır, o ortamlarda kendi aralarında bir uyum içinde mekanın düzenine uygun, belirli zaman dilimlerinde çalışırlar, çalışırlar, çalışırlar. Amaç mı? Daha üretken, daha yapıcı bir toplum elbette. Mesela bir devlet memuru -genelde- sabah erkenden uyanır, işe doğru yola çıkar. Ofisine geçer ve koltuğuna oturur. Saat saat yapacakları planlanmıştır. Yemek yemesi gereken saat bellidir, ve hatta tuvalete gidebileceği saatler de kimi zaman. Böylece otorite bizim yerimize bizi düşünerek insani ihtiyaçlarımız için boşuna zaman ve enerji harcamamızı hedeflemiştir. Artan enerji toplumun egemenliğine aktarılır. Kaynağı güçlü tutmak için de bu rol model toplumda her yaştan insana uygulanır. Doğduğumuzdan itibaren aile içinde, okul çağına geldikten sonra okulda, askerlik çağına gelince kışlada, sonra insanın çalıştığı yere göre fabrikada, ofiste, şirkette, hastanede ve hapishanede disiplin altında olur toplumlar. Kişi kendi enerjisini kaynak olarak kullanamayacak duruma gelmişse adres tımarhanelerdir. Fakat üzülmesin tımarhanedekiler, dışarıda akıllı avı vardır hapishanelere sokulmaları için.

Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu


Köle ve efendi


Bir gün köle: "Hayır ayakkabılarını boyamıyorum!" dediği anda, fırça kullanmasını beceremeyen efendi çaresiz kalacaktır.

İsmet Özel


Bozdoğan Kemeri'ne çivilenen pankart


AKP, 1647 yıllık tarihi Bozdoğan Kemeri'ne (Valens Su Kemeri) onlarca çivi ile tutturulmuş seçim pankartı astı. DİHA'da yer alan habere göre, kemerin Unkapanı'na bakan tarafında da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile Mısır'da darbeyle görevinden düşürülen ve hakkında idam kararı verilen Muhammed Mursi'nin resimlerinin yer aldığı "Yedirmeyiz" yazılı bir pankart yer alıyor.

Kaynak: T24


20 Mayıs 2015 Çarşamba

Allah "Koş" değil "Yürü Ya Kulum" diyor


Yeni bir araştırmada hafif tempoda, haftada 3 günden daha az koşanların ölüm risklerinin hareketsiz olanlara göre yüzde 70’e varan oranda daha az olduğu ortaya çıktı.

Kopenhag Şehri Kalp Çalışması’ na (Copenhagen City Heart Study) katılan 1098 sağlıklı koşucu ile koşucu olmayan sağlıklı 3950 kişi 2001’ den itibaren takip edildi.

12 senede koşan gruptan 28 hareketsiz gruptan ise 128 kişinin öldükleri belirlendi.

Journal of the American College of Cardiology isimli tıp dergisinde yayınlanan araştırma, “yavaş tempoda” koşanların ölüm riskinin hareketsiz bir hayatı olanlara göre yüzde 49, “orta tempoda” koşanların ise yüzde 62 daha az olduğunu gösteriyor.

Buna karşılık “hızlı tempoda” koşanların ölüm riski koşmayan gruptakilere nazaran sadece yüzde 6 daha az.

Saatte 5 mil koşulması yavaş ve orta tempo, 7 milden fazla koşulması ise hızlı tempo olarak adlandırılıyor.

Haftada 3 gün 1-2.4 saat koşanların ölüm riski ise hiç koşmayanlara göre yüzde 71 daha az.

Bu sonuçlar koşma ile ölüm riski arasında U-şeklinde bir ilişki olduğunu ortaya koyuyor, yani egzersiz uzun yaşamak için gerekli ama bunun bir sınırı var.

Bu araştırma “egzersizin uzun ve sağlıklı yaşamak için mutlaka gerekli olduğunu ama aşırı eforun tam aksine zararlı olabileceğini” gösteriyor.

Bu araştırmaya göre, saatte 7 mil, haftada 2.5 saat ve haftada 3 gün sınır değerler, bunun üzerinde efor faydalı olmaktan çıkıp zararlı olmaya başlıyor.

Daha önce de “orta dereceli eforların” sağlıklı olmak için daha uygun olduğu tespit edilmişti.

Hareketsiz hayat hastalıklara davetiye çıkarıyor

Başta kalp krizi, felç, obezite, diyabet ve kanser olmak üzere birçok hastalığın altında yatan temel etkenlerden biri de modern insanın hareketsiz olmasıdır.

Fiziki olarak aktif olan insanların ölüm risklerinin hareketsiz insanlara göre daha az olduğu bilinir ama “egzersizin ideal dozu” konunda görüşler farklıdır.

Uzun süreli ağır eforların kalp ve büyük damarlarda patolojik yapısal değişikliklere yol açabileceği düşünülüyor.

Gelelim neticeye

Hafif ve orta tempoda koşanların daha uzun yaşamaları beni hiç şaşırtmadı.

Ağır eforların sağlık için bırakın faydasını aksine çok zararlı olduğuna inanırım.

Ben insanların “spor salonlarına gitmelerini” veya kendilerine “şu kadar sürede şu kadar koşacağım veya kalori yakacağım” diye hedef koymalarını da yanlış bulurum.

Hastalarıma ve okurlarıma koşmayı değil “tempolu yürümeyi” tavsiye ederim ve bunun da günlük aktivitelerin içinde olmasını yani “farkına varılmadan” yapılmasını uygun bulurum.

Atalarımız boşuna “Çok koşan çabuk yorulur” dememişler.

Allah da “Yürü ya kulum” dediğine göre, fazla söze gerek yok.

Yürüyelim arkadaşlar!

Ahmet Rasim Küçükusta
twitter.com/drahmetrasim

Kaynak:
http://content.onlinejacc.org/article.aspx?articleID=2108914


"Buna da şükür!"


Tahtakale'de tütün satan Oktay Dede, Eminönü’nde hamallık yapan Mahmut amca, Mısır Çarşısı’nın önünde bayrak satan Bahri abi... Yeni Cami’nin önünde kuş yemi satan Halise Hanım, Fındıkzade’de örgü kazak satan Seli teyze, Kadıköy Meydanı’nda çaycılık yapan Hüseyin... Hepsi "Buna da şükür!" diyerek kimsenin koltuğundan faydalanmadan, muhtaç olmadan geçinmenin derdindeler...

Nurcan T. / Kadıköy’de yabani çilek satıyor
Sokakta meyve satmak geldi aklıma, o gün bugündür de bu işi yapıyorum. Aç kalmıyoruz, buna da şükür!

Oktay Sunar / Tahtakale’de tütün satıyor
Hayattan alınacak ders bitmez ama insanın mücadelesi de bütün dertlerin çözümü.

Emrah Çelikçioğlu / Üsküdar İskelesi’nde oyuncak fare satıyor
Günlük çalışıyoruz, günlük geçiniyoruz. En çok kazandığım 20-30 lira, o da her gün olmuyor.

Mahmut Karşıyaka / Eminönü’nde hamallık yapıyor
Günde 80-90 kilo yük taşırım. Anlayacağın dünyanın yükünü taşıdım sırtımda.

Yüksel Özkan / İstanbul’un farklı semtlerinde masaj aleti satıyor
Hırsızlık yapmıyorum, insanları kandırmıyorum. Bunu satıp hayatımı kazanmaya çalışıyorum.

Bahri T. / Mısır Çarşısı’nın önünde bayrak satıyor
Ne diyeyim, yine de şükür; kimseye muhtaç olmamak en önemlisi.

Halise Karaman / Yeni Cami’nin önünde kuş yemi satıyor
Tabağını bir liraya satıyorum, çok değil belki ama yine de karnımız doyuyor.

Hasan Koç / Tahtakale’de simit satıyor
İstanbul’da her şey beton, insanlar beton üzerinde dura dura beyinleri betonlaşıyor, sağlıkları bozuluyor.

Seli Koçak / Fındıkzade’de örgü kazak satıyor
Eve gidince o kadar yorgun oluyorum ki bazen elimde kaşık, yemek yerken uyuyakalıyorum.

Mustafa Sevinç / Görme engelli, Eminönü Alt Geçidi’nde yara bandı, pil, yapıştırıcı vs. satıyor
Sokakta çalışmak çok zor ama dünyaya gelmişsen çalışacaksın. Devlet bana sosyal yardımdan para al, evinde otur diyor.

Kasım Şahin / Sirkeci’de piyango bileti satıyor
Yağmurda, çamurda, sıcakta, rüzgârda hep gelip çalışmam lazım.

Hüseyin Özkan / Beyoğlu’nda taze badem satıyor
Her gece eve gidince eşim karşılar kapıda. Uyuyorsa da kalkar. Allaha şükrediyorum.

Ali / Kadıköy’de balık ekmek satıyor
Yaptığım işi seviyorum; açık havada olmak güzel, gelen gidenle muhabbet keyifli.

Kate Gültekin / Müzisyen, İstiklâl Caddesi’nde keman çalıyor
Ukraynalıyım. Altı yaşımdan beri keman çalıyorum.

Süleyman / İstiklâl Caddesi’nde tartıcılık yapıyor
Herkesin dünyası ayrı. Hayatta en ağır yük insan yüküdür, gitsem beni taşıyamazlar.

Ferhat Altun / Karaköy Bankalar Caddesi’nde nar suyu satıyor
Hiç hayalim yok; derdim bugünü kurtarmak, aileme gönderecek kadar para kazanmak.

Kazım Ersoy / Karaköy’de kestane satıyor
Çok şükür bu iş sayesinde dört çocuk büyüttüm. Arada emekli de oldum.

Temel İlnam / Karaköy Köprüsü’nde balık ve balıkçılık malzemesi satıyor
Büyük bir kısmını vatandaşa satarız, kendimize de sofra kuracak kadar bir miktar ayırırız.

Eyüp Abik / Kadıköy’de midye satıyor
Amcaoğlum bu işi yapıyordu, ben de onun yanında başladım, şimdi kendi tezgâhım var.

Hüseyin Kuşçu / Kadıköy Meydanı’nda çaycılık yapıyor
İstanbul’u seviyorum ama burada şunu gördüm; düşen insana kimse yardım etmiyor.

Şahin Rezmani / İran Azerisi-Aksaray’da oyuncak satıyor
Beni en çok üzen, beş yaşındaki kızımdan ayrı düşmek.

Domsek / Suriyeli Müzik Grubu-Taksim’de müzik yapıyorlar
Bildiğimiz tek şey müzik. Mecbur kalınca sokakta çalışmaya başladık.

Kaynak:
http://dergi.aljazeera.com.tr/2015/01/01/buna-da-sukur/


Hüseyin Akın: "Asgari ücretle beş nüfusa bakan bir babanın çaresizliği, muhafazakâr kapitalistlerin keyfini kaçırmıyor."


Huzur İslam’da” sloganı çok değil on yıl evveline kadar çok tutulan bir slogandı. Şimdilerde bu slogana öyle pek rastlayamıyoruz. Bu slogan genelde lüks arabaların arka camlarında, iyi tefriş edilmiş evlerde, halinden memnun ticarethanelerde daha çok arzı endam ediyordu. Herkesi huzursuz etmiş olmalı ki bu kör göze parmak cinsinden slogan bıçakla kesilir gibi kesiliverdi. Muhafazakâr varsıl kitleler acaba bu sloganın sesini neden kıstılar? Muhtemel esbabı sırasıyla gözden geçirelim.

Bir; Varsıl muhafazakâr kesim adreslerinin bu sloganla aşikâr edildiğini fark ederek izini belli etmek istemediğinden bu sloganı susturmuş ya da sesini kısmıştır.

İki; Zulümler, haksızlılar, katliamlar ve sefaletler bütün dünyada kol gezerken, bu kan ve gözyaşı deryasında hangi huzurdan bahsedebiliriz sorusu etrafında beliren yaman çelişki.

Üç; “Huzur İslam’da” sloganını evinin, işyerinin ya da takım elbisesinin yakasına asan kişi, ardından gelecek şu sorudan ürkmektedir: Peki İslam nerede ve sen neredesin?

Dört; Lafta huzurun İslam’da olduğunu söylediği halde icraatta onu büyük masraflar ve yüklü paralarla gidip başka yerlerden satın almaya kalkan kişilerin hızla artışı.

Beş; “Huzur İslam’da” sloganının aslında bir parola olduğu, bundan maksadın din sayesinde menfaat ve rant elde etmek olduğunun anlaşılması ve bundan hasıl olacak paya başkalarının da dahil olma endişesi.

İslam yumuşak yastıkların, geniş yatakların, sıcak yorganların dini midir ki huzur ile İslam’ı uyumsuz bir kolajla kafa konforunuza monte edebiliyorsunuz? Muhafazakâr dindar kimlikli insanlar konjonktürün getirdiği imkânlarla sağlanan görece rahatlık ve şatafatı İslam’ın bahşettiği huzur sanarak fena halde yanılıyorlar. Huzuru hiç tatmamış talihsiz bir kuşağın savurganlık ve konforu Allah’ın lütfundan bir ikram saymasına sefahatin sefaleti denilebilir ancak. Komşusunun açlığını onun kişisel sorunu, özel meselesi olarak görüp tok olarak sabahladığı gecenin sonunda Allah’a verdiği nimetlerden dolayı hamd eden alışıldık dindar tavrıdır. O ki huzursuzluğu ancak kendi açlığında, huzuru ise yine kendi karın tokluğunda görür.

Asgari ücretle beş nüfusa bakan bir babanın çaresizliği onun ne huzurunu bozar ne de keyfini kaçırır. İnsana karşı sorumluluğun da tıpkı namaz, oruç gibi Allah’a karşı sorumluluklar hanesine dâhil olduğunu düşünmez. Evet, düşünmez; çünkü düşünmek insana ev ödevi verip mesuliyetlerini hatırlattığı için nefse zor gelir. İnsan düşünmediği zaman, hele bir de düşünmemeyi “düşüncesizlik” raddesinde yaşam tarzına dönüştürdüğü zaman kendini mutlu ve huzurlu olduğu konusunda inandırır.

Kapitalizm kılıktan kılığa giren bir sistemdir. Şeytan tüyünden yapılmış muhtelif libaslara büründüğünden insanlar onun kendisinden ne alıp ne verdiğini pek anlayamazlar. Her zihniyete, herkese ve her keseye uygun kapitalizm formları vardır. Muhafazakâr ve dini bütün kesime de onları ürkütmeyecek bir dille konuşur. Kendini kabul ettirmesi için yeşil renge bürünmesi, mutluluk kelimesi yerine “huzur”u tercih etmesi gerekir. Hem bu bir tür pazarlama ve ambalajlama tekniğidir aynı zamanda. Nasları bile kendi pazarlama tekniklerine uygun bir mantıkla yorumlatır. “Allah nimetini kulunun üzerinde görmeyi sever” hadisinden yola çıkarak bütün güzellikler ve zenginleri kendi tekeline almayı onaylanmış hakkı sayar. Bunu yaparken de yanında yöresinde giyecek ayakkabısı, yatacak sıcak bir yeri olmayan insanları görecek gözlerini tatile göndermiştir. Allah nimetini kulunun üzerinde görmeyi sever; ama herkesin hayatı kendinedir bir yandan. Bilmez ki Allah bu nimeti sana, aynı zamanda sen de onu bir başkasına ver diye vermiştir. Sen sana bahş olunmuş nimet ve rızkı ihtiyaç sahiplerine ver ki Allah onların üzerinde de bu nimeti görüp razı olsun. Belki de en güzel nimet ihtiyaç sahiplerine sendekinden verip ihtiyacını gidermendir.

Bunu başardığın an İslam sana gelmiş demektir hem de yanına huzuru alarak.

Hüseyin Akın
twitter.com/huseyinakin_
(Milli Gazete, 05.05.2015)


19 Mayıs 2015 Salı

Lütfi Bergen: "Müslüman sakallı kapitalistlerin çöpten geçinen yoksul kardaşları var."


Müslüman sakallı kapitalistlerin çöpten geçinen yoksul kardaşları var.

Türkiye evsizlik meselesine yakalanmıştır. Yoksulluk hiçbir dönemde bu derece aşikar ve utanılmadan yaşatılan bir şey olmamıştı.

Türkiye'de emek mücadelesi gerçek bir mücadele değil. Muhalif söylemler sefillik, evsizlik, kent madunluğu hakkında çözümsüzlük ile başını belaya sokmuş durumda.

İnsanların ekmeklerini güvercinlere atması, sütçülerin hayvanları için ekmek toplaması nispeten makul tavırdı. Bu ekmeğin çöpe atılmadığı bir dönemi ifade ediyor. Artık yiyeceğin çöpe atıldığı bir içtimailiğe geldik. Zira köy kalmayınca sütçü de kalmadı. Yoksulluğun çöpe atılan ekmeğe aç insanlara kadar inmesi ahlâkın kaybedilmesinden başka anlam ifade etmemektedir.

Lütfi Bergen
twitter.com/Lutfibergen1


Kim geldi penceresi


Eski Türk evleri genellikle iki katlıdır. Üst katta "Kim geldi penceresi" vardır. Kimin geldiğine buradan bakılır, kapı ona göre açılır. Kim geldi pencereleri sık kafesli bir üslupla genellikle ahşaptan yapılır. Böylece içeriden bakan görülmeden, eve kimin geldiği görülebilir. Kim geldi pencerelerindeki incelik: Şimdiki gibi "kim o" diye sorulup mecburi bir gülümsemeyle misafir karşılanmıyor.

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler


Çelimli Çalım'ın 11. sayısı çıkıyor


"Gayet Hıristiyanî bir isimlendirmeyle adına “Kutlu Doğum” denen gösterinin oyuncusu da müşterisi de her geçen yıl artarak devam ediyor. Yeni bir şey değil fakat müşteri çeşitliliği arttı; tavandan tabana indi. Yaklaşık bir asır önce Süleyman Nazif, Halide Edip’in Tevrat’tan mülhem yazdığı Kenan Çobanları adlı operasını seyrettikten sonra “Rum patriği teravih namazı kıldırıyor sandım!” demiş. Yahya Kemal ise 1946’da sahnelenen Adnan Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu’ndan çıkarken eser hakkında ne düşündüğü sorulduğunda “Katedralde mevlid dinlemiş gibi oldum!” cevabını vermiş. Şairlerin o sanmaları, gibi olmaları bugün artık gerçek. Oruçlu oruçlu Vatikan’da Kur’an dinleyebilir, Hilye-i Şerif sergisi gezebilir, Kutlu Doğum kutlayabilir, Cuma namazını Beyaz Saray’da kılıp, iftarı da diğer dinlerin din adamlarıyla İstanbul’da açabilirsiniz."

On birinci sayının yazı başlıkları şöyle:

İsmet Özel, "ALLAH’A KAÇIN; İSTİKLÂL MARŞI EZBERİNİ BOZMAYIN"
Durmuş Küçükşakalak, "İSTİKLÂL MARŞI VESİLETÜ’N-NECAT GİBİDİR"
Gökhan Göbel, "MEVLİDİN MİLADI YOK"
Lütfi Özaydın, "TÜRKİYE VE İSTİKLÂL MARŞI VESİLETÜ’N-NECAT’TAN HÂSIL VE KAMUSU ÜÇ İHLAS BİR FATİHA’DAN"
Mustafa Tosun, "At kadehi elinden, bin parçaya bölünsün" Wer wenn nicht wir? (Biz Değilsek, Kim?)"
Fikret Demir, "HER KİM ÂNIN MÜREBBİİ DİN-İ DEVLET OLA / ÂHİR TARÎKI CEHENNEM ÂNA ÂSÂN OLA"
Abdülhamit Sağır, "İYİLERLE AYNI SAFTA MIYIZ? TÜRK: MÜMİNLERLE AYNI SAFTAYIZ"
Özcan Çam, "TARİHİN SONU / ŞİİRİN SONU"
Ayhan Gömürlü, "BALFOUR DEKLARASYONU"
Gökhan Göbel, Faysal Toprak, "NATO DAMIYIZ"
Mustafa Deveci, "BİRLİKTE YAŞAM BİRLİKTE COŞAM VEYA İSVEÇ’TE MİNARENİN, TÜRKIYE’DE ÇAN KULESİNİN İŞİ YOK"
"YORGUN’dan SESLİ GEMİ’ye -11", Hazırlayan: Gökhan Göbel,
Mehmet Ali Yeşil, "AT ÜSTÜNDE NASIL NAMAZ KILINIR?"
"Tarihi ve Sebebleriyle Yahudi Aleyhtarlığı" Bernard Lazare, Tercüme: Serhat Toksöz
Oruç Özel, "Fatih Camii: Millet Hayatının Sıhhat Bulma İmkânı"
Mehmet Keloğlu, "SAHİH İMAN VE SALİH AMEL BÜTÜNLÜĞÜ"

Dergiye nasıl abone olurum?
http://celimlicalim.com/Abonelik
Dergiye nasıl ulaşırım?
http://www.celimlicalim.com/SatisNoktalari

Ayrıca:
www.facebook.com/celimlicalimdergisi
twitter.com/celimlicalim


Tanburî Cemil Bey - Bayâtî Peşrev



Tanburu eline alınca, kâinatı sindiren o kudretli insan ne kadar da sıkılgandı. Yarabbim. Nihayet tanburunu aldı. Kalp vuruşlarımızın duyulacağı derecede ve sükûta gömülmüş, avizelerin ışığı altında titrek ve hülyâlı bir hâl almış salonun havasında ilk mızrap vurulduğu zaman hepimiz silinip başka bir âleme gitmiştik. İşitilmemiş, hayâle bile gelmemiş, aşk ve hararet dolu, nasıl başlayıp nasıl bittiğini kimsenin bilmediği bir tahirbuselik taksiminden sonra, bir fatih gibi peşreve girdi. Hele dördüncü hane ile son teslimi, cennette nur yağmuru billûr merdivenlerde çağlayan suları gibi ihtişam ve parıltılar içinde bitirdiği zaman madamın birdenbire şiddetle yerinden kalktığını ve heyecanla kocasına giderek: "Mais, c'est un grand artiste" dediğini ve kocasının düğün hediyesi olduğunu sonradan öğrendiğim pek kıymetli bir yakut yüzüğü parmağından çıkarıp: "Mösyö, bu ancak size layık küçük bir hediyemdir. Lütfen kabul ediniz. Yadigârım olsun" dediğini işittik. Neredeyse madam da biz de hep birden koşup Cemil Bey'in boynuna sarılacaktık. O ise kıpkırmızı kesilmişti. Nefesinin sıklaştığı uzaktan hissediliyordu. Hep önüne bakarak, gayet ciddi, hatta üzgün bir tavırla mırıltı halinde, kısaca teşekkür etti ve yerine oturdu.

Mesud Cemil, Tanburi Cemil'in Hayatı
(Kubbealtı Yayınları)