2 Eylül 2015 Çarşamba

Şeytanın uyurken attığı düğümler


Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Biriniz uyuduğu zaman şeytan onun ense köküne üç düğüm atar. Her bir düğümü attığı yere, “Gecen uzun olsun, yat, uyu!” diye eliyle vurur. Şayet o kimse uyanarak Allah’ı anarsa, düğümlerden biri çözülür. Abdest alırsa, bir düğüm daha çözülür. Bir de namaz kılarsa, şeytanın attığı bütün düğümler çözülür ve böylece neşeli ve huzurlu bir şekilde sabahlar. Allah’ı anmaz, abdest alıp namaz kılmazsa uyuşuk ve tembel bir halde sabahlar.

Hadis-i Şerif
[Buhari, Teheccüd 12, Müslim, Müsafirin 207.]


1 Eylül 2015 Salı

Gariban hakkından, insan hakkından kaçınınız


Âh almaktan kaçınınız. Gariban hakkından, insan hakkından kaçınınız. Korkunç şekilde kaçınınız. En süratli bir atın üzerine binin dört nala kaçın öyle şeylerde. Vurdunsa, git elini öp yanağını uzat, "vur" de. Aldınsa ver yahut "param yok verecek durumda değilim, ister üç gün çalışayım sana yahut da senin merhametine sığındım bana helal et hakkını" de. Hemen ibadete başla, ibadet kemerini tak. Ramazana kadar değil, bayrama kadar değil. Bu sene cehaletinin son senesi olsun. Hemen ibadete başla. Bitti, o kadar... İrfanın var, aklın var, zeki insansın. Bana para verecek değilsin. Benim camiye de gel demiyorum sana istediğin camiye git yahut gitmiyorsan camiye kendi kendine kıl. İbadete başla.

Kötü huyları terk et; yalancılığı, dolandırıcılığı. Ahde vefakâr ol. Sözün özün bir olsun. Dışını temizle, içini de temizle. İç temizliği güçtür biraz, ona çok dikkat et. Çünkü Allah insanların zahîrine bakmaz, bâtınına bakar. Allah insanların sözüne bakmaz, efaline bakar nazar eder.

Muzaffer Ozak [k.s]


Osmanlı Mekteb-i Bahriye talebeleri idmanda (1890'lar)



Filistin'de bir Osmanlı okulunun açılışı (1904)



Müziğimiz ve Popülarite (II)


Gelelim yazının başlığındaki ikinci kelime olan "popülarite"ye. "Popülerlik, popüler olma" demek olan bu kelime de Tanzîmat depreminde dilimize giren Fransız gollerinden. Atatürk "Ketebe /yektubu Arabın, mektup bizimdir" demişti. Yani, yabancı dillerden münferid kelimeler dilimize girmiş olabilir; ama o kelimelerden yapılma fiiller her dilin kendi kurallarınca olur. Rahmetli bugün hayatta olsaydı da, bir kere kapıyı açtıktan sonra, yabancı kelimeye "Geç!", yabancı fiile "Dur!" demeyi nasıl beceremediğimizi görseydi. "Shopping Center"ları, "Showroom"ları, "bri-fing"leri, "reyting"leri duyunca kahırlanır, "İyi ki ölmüşüm!" der miydi acaba?.. Evet, ne diyorduk ? Popülarite. Marksist Türkçeciler dil sabotajlarına mesned olarak Osmanlıca kelimelerin Türkçenin ses uyumuna ters olduğunu ileri sürüp, söylenmesi zor örnek olarak "müddeiumumî" kelimesini gösterirlerdi. Oysa şu "po-pü-la-ri-te" bakın ne kadar çok uyuyor Türkçenin hece yapısına!..

Popülarite'nin sıfatı olan "popüler" (yine Fransızca "populaire"den çaldığımız), "halk" anlamındaki Latince "populus"tan geliyor, "halka ait"demek. Zamanla "halkın çoğunluğunun tuttuğu, sevdiği" anlamını da kazanmış. Yalnız bu ikinci anlamında süreklilik yok: zamana, daha doğrusu modaya tâbî bir karakteri var. Fransızların "musiques populaires" (halk müzikleri) deyimindeki devamlılık, 1930'ların "çok popüler" dansı Fokstrot'ta yok meselâ. O zaman "Popüler olan nedir?" sorusuna verilecek cevap güçleşir, veya peşinde "Ne zaman? Hangi çağda? Kime göre?"gibi karşı soruları sürükler. Gerçekten de ne, kime göre, ne zaman popülerdir? Kelimenin kök olarak halkla ilişkisi dolayısıyle, acaba halk mıdır bu sorulara verilecek cevapta kıstas alınması gereken? Eğer böyleyse halkın tamamı mıdır, yoksa belli bir kesimi mi? Halk müziğimiz, meselâ, halkımızın çoğunluğunun (kır bölgelerinde tamamının) her zaman en çok sevdiği, çalıp söylediği-eğlendiği müzik türüdür. Ama, yine meselâ bu müziğin repertuarından "Manda yuva yapmış söğüt dalına", "Şeytan bunun neresinde", "Müdür beyin yeşil kürkü" gibi türkülerin yerinde şimdi yeller esmektedir. Urfa, Elâzığ, Erzurum dîvanları gibi folklor klasiklerimiz, Âşık Veysel, Hacı Taşan, Mükerrem Ertaş, Nezahat Bayram gibi eşsiz sanatkârlarımız, Köroğlu Solağı, Yozgat Sürmelileri, Şekeroğlanlar, Küzecioğlu'nun Kerkük horyatları ve muhteşem Konya peşrevleri, halk müziğimizin ne yazık ki artık gündeminde değildir. Bugün popüler olansa -tartışmasız- çocuk-büyük herkesin Kürt şîvesiyle söylediği arabesk lahmacun müziğidir. Lûtfen hatırlayınız, "Ninesinden Mektuplar"ı, hârika sesiyle söylediği Denizli türküleri ve kendi icadı olan üçüz sazı Yâren'iyle bir Özay Gönlüm, ne kadar popülerdi! Şimdi hatırlayanı kaç kişidir, bilmiyorum. Görülüyor ki herşey, her zaman, her kesim için popüler olamıyor veya popülerliğini koruyamıyor.

Klasik müziklere gelince; ülkemizde -coğrafî konumumuz ve tarihî kaderimiz sonucu- iki tür klasik müzik var: klasik Türk müziği ve klasik Batı müziği (Batıcılar klasik Türk müziği diye birşey kabûl etmez ya, neyse). Folklor müziğimiz için söylediklerimiz klasik müzikler için çok daha fazla geçerlidir. Ne, ne zaman, kime göre popüler? Hacı Ârif Bey mi popüler, Dede Efendi mi? 19. yüzyılın ilk yarısından itibaren romantik şarkılar klasik eserleri gözden düşürmeye başlayıncaya kadar tabiî ki Dede Efendi'ydi popüler olan. Daha 21 yaşındayken bir şarkı bestelemiş, bütün İstanbul'u saran eser padişaha kadar ulaşmış, saraya davet edilmesini sağlamıştı. Sonra Ârif Bey geldi. Artık "tenni-tenni-tennennâ" diye mırıldananların sayısı gitgide azalıyor, müzik çevreleri "Olmaz ilâç sîne-i sad-pâre'me"yle çalkanıyordu. Sonra Cemil Bey geldi. İmparatorluğun en uzak köşelerine kadar müzik meraklısı her evde "Orfeon Rekord, Tanburî Cemil Bey tarafından" anonsu ile başlayan 78'lik plakları dönüyordu üstadın. Sonra kadife sesli udî-bestekâr Yesarî Âsım aldı popülarite bayrağını; arkasından da Sadettin Kaynak fırtınası geldi. Münir Nurettin, Safiye Ayla ve diğerleri Kaynak'ın şarkı ve fantezileriyle gerçekten popüler oldular. Ama o da bitti: Avni Anıl, Yusuf Nalkesen vb. gündelik bestecilerin şarkılarında bir Zeki Müren fenomeni sardı ülkeyi, hep daha seviyesizleşen taklitleriyle. Ve nihayet Gencebay popülaritesi, Kaynak'ın bestecilikteki devrimini orkestrasyonda tekrarlayan yenilikleriyle, tartışılamaz mevkıine oturdu. Yine görülüyor ki popülarite denen şey, akan zamanı sosyo-ekonomik ve kültürel gerçeklerine göre kullanıp değerlendiren sanatçıların yönlendirdiği, hiçbir zaman sabit kalamayan (kalmaması da gereken) bir para-metredir. Maurice Chevalier, Edith Piaff, Charles Aznavour, 50 yıl önceki Fransa'nın bugünkü Michael Jackson'ıydılar. Bugünse sadece arşiv malzemesi niteliğindeler.

Buraya kadar hep "bizim" müziğimizi konuştuk, klasik ve folklorik türleriyle. Bu ülkede bir de Batı müziği gerçeği var. Aynen PKK gerçeği gibi. Aralarındaki fark PKK'nın dışardan, Batı müziğinin içerden dayatılması. Senfoni Orkestrasının Erzincan'da polis gücüyle sokaktan insan toplanıp götürülen konserinden sonra halkın tepkisi şöyle olmuştu: Vallahi Timur istilâsından bu yana Erzincan böyle eziyet görmemişti! Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası üyesi Ergun Özyücel, Ankara Filarmoni Dergisinin 62. sayısında bakınız ne diyor: "Orkestramız 1958 yılından bu yana Anadoluyu adım adım tarayarak konserler vermiş, ancak gidilen yerlerde önceden eğitilmiş kulaklar olmadığı için 13 yılın bilançosu havanda su döğmek olmuştur; bu konuda harcanan yüzbinler hedefe değil, sokağa gitmiştir.". Yine Filarmoni dergisinde Suna Kan'ın merhum eşi Faruk Güvenç de "Türkiye'de çoksesli koro kurmanın, müslüman mahallesinde salyangoz satmaktan farkı yoktur" diye yazıyordu. Türk halkına ¾batılılaşma amacıyla ve kendi müziğini öğretmeden¾ Batı müziğini benimsetmeye çalışmanın, bu sanatı popüler hale getirmek şöyle dursun, fakir-geri-dağınık-dezorganize bir ülkenin kaynaklarını boşa harcamaktan başka hiçbirşeye faydası olamaz. Hele, opera-bale-sanfoni orkestraları-çok sesli korodan Niksar’ın fidanları, ile ülkenin çağdaş Batı ülkelerinin seviyesine gelivereceğini zannetmek, ciddî bir kültür politikasıyla ilgisi olmayan bir hayaldir. Babasını en iyi kendisinin anladığını iddia eden Timur Selçuk bey, politik tercihleri sayesinde devlete kurdurduğu orkestrasına, III. Selim sarayı müzisyeni Dilhayat Kalfa'nın Evcârâ Peşrev'ini, altına üç tane akor yazıp çoksesli olarak çaldırmakla çağdaşlaştırdığını zannediyor. Bu tür bir iz'ansızlığın dünyanın hiçbir müzik kültüründe tarifi yoktur. Ama yine de biz kendisine bir teklifte bulunalım: Evcârâ Peşrevinde Kibariye'ye vokalistlik yaptırsa, koreografisini de Adnan Şenses'e verse, parça hem çok daha çağdaş, hem de çok daha popüler olur. Dilhayat Kalfa'nın kemikleri de Timur beye dua eder!

İşte bu sebeple Batı müziği konusundaki popülarite meselesini (gençlerin belli bir yaşa kadar düşkün olduğu pop müzikleri hariç) ciddîye almadığım için söz konusu bile etmedim. Klasik batı müziğinin ve ondan kopya "çağdaş" Türk bestecilerinin müziğinin, 70 yıllık zorlama sonunda bu ülkede ne kadar popüler olabildiğini merak edenler, devletin parasıyla yapıldığı halde Türk müziğinin sokulmadığı Ankara CSO Konser Salonunun, yarısından gerisi konservatuar öğrencileriyle zorla doldurulan konserlerinden birine gitmeleri yeter. Acı gerçek, Türkiye'nin son yüz-yüzelli yıldır "kimliksizliği" oynaması ve bu haline, benzemeye çalıştığı dünyanın gülüp, kopmaya çalıştığı dostlarının ağlamasına hiç aldırmamasıdır.

Cinuçen Tanrıkorur
(Köprü Dergisi, Yaz 99, 67 Sayı)


Siyasal sistem, meşruiyetini dinden alıyordu


Siyasal sistem, meşruiyetini dinden alıyordu. Fakat sistem, dışarıdan en dindar göründüğü zamanlarda dahi İslam'ın özünden sapmış durumdaydı. 17. yüzyılın başlarında Osmanlı toplumsal yapısı, İslami bir tasarımın ürünü olmaktan ziyade, sistem içindeki muhtelif sosyal güçlerin bir sentezi idi. Sonunda modernleşme çağında, kendine ait tutarlı bir ideolojiden yoksun olan bürokrat-aydınlar sınıfı, kendi ideolojik, manevi, insani ve entelektüel başarısızlıklarının suçunu İslam'a attı.

Kemal Karpat
(Osmanlı Modernleşmesi, Timaş Yayınları, sf. 43)


Teknolojik Palavralar / Masallar - Semih Akşeker


Teknoloji; “insan için”, “insan odaklı”, “insan yararına” gibi (aldatıcı) söylemlere rağmen günden güne insanların işini elinden alarak çalışma hayatını tehdit etmektedir. Önce makinelerin sonra makine yapan makinelerin (robotların) devreye girmesiyle işsiz sayısı her geçen gün artmaya başladı. 2014 yılında dünyada işsiz sayısı 202 milyona ulaştı, gerçek rakam bunun çok üzerinde. Yani yetişkin nüfusun % 15’i işsizdir. İşsizlik meselesi tedbir alınmadığı takdirde (ki bana göre kapitalizm varoldukça işsizlik de olacaktır) şiddete varan sonuçlar doğuracaktır, zîra işsiz/aç insan herşey yapabilir.

Semih Akşeker
twitter.com/semihakseker

Yazının tamamını okumak için:
http://semihakseker.blogspot.com.tr/2015/09/teknolojik-palavralar-masallar-23.html


31 Ağustos 2015 Pazartesi

Müziğimiz ve Popülarite (I)


KÖPRÜ dergisinin arzusu üzerine kaleme aldığımız bu yazıda, önce başlık yaptığımız iki kelimenin ayrı ayrı incelemesini yapalım, sonra birleştirelim. Bugünün Türkiye'sinde "müziğimiz" denince aklınıza ne gelir? "Halk" müziğimiz mi, "sanat" müziğimiz mi, çoksesli "çağdaş" müziğimiz mi, "opera ve bale" müziğimiz mi, "arabesk" müziğimiz mi, "pop" müziğimiz mi, hafif ve caz müziklerimiz mi, "mehter"imiz mi, yeşil türkü-mavi şarkı-mor gazel gibi hergün bir başkası çıkan yeni "dalga" müziklerimiz mi? Hangisi? Yoksa hepsi mi?..

İngiliz komplosu Tanzîmat depreminden bu yana dilimizin, tarihimizin, ekonomimizin ve sosyal yapımızın içine düştüğü hercümerc içinde, gerçek bir toplum aynası olan müziğin bu kadar "renkli" olmasından daha tabiî ne olabilirdi? Ama ne renklilik, ne renklilik! Müziği sadece eğlence ve rakı mezesi olarak gören (ilgili şubesinin adı da bu yüzden Müzik-Eğlence Şubesi olan) TRT'nin başı çektiği kusturucu sulukule pisliklerinden tutun, radyonun dinlenmeyen şarkı-türkü programlarına.. Konser salonlarında iki-üçyüz kişinin dinlediği "klasik" müziklerden, "ille de şakşaklı" Türk Sanat Müziği konserlerine... TRT'nin -orada da müzik yapmıyorlarmış gibi- başka kanallarda görünmeyi yasakladığı sanatçılarının, "müziksever" bankalarımıza ancak isimsiz olarak yapabildikleri albümlerden, sözümona konservatuarımı-zın mezun ettiği popçuların arabesk kasetlerine kadar öyle bir renklilik ki, içinde her rengin bulunduğu, ama "renk" olmaktan utanan, ressamın fırçasını temizlediği bulanık pis sudan başka birşey değil.

Oysa sadece 80-90 yıl önce, harbin türlü yoksulluklar içindeki bunalımlı yıllarında dahi böyle pis bir su değildi müziğimiz. Tanburî Cemil'lerimiz vardı, Udî Nevres'lerimiz vardı, Kanunî Ferid Alnar'larımız vardı, Hafız Kemal'lerimiz, Sami'lerimiz; Kaynak'larımız vardı. Çağdaşlaşmayı Batı kopyacılığı zanneden devlet, Cumhuriyet gelir gelmez Osmanlı düşmanı oluveren Gökalp'in de körüklemesiyle Türk mûsikîsiyle din eğitimini okullardan kaldırıyor, hiçbir zaman tutmayacak bir ithal kültür olan Batı müziğinin benimsenmesi için var gücüyle (olmayan milyonlarını dökerek) çalışıyor, ama Fersan'ların, Münir'lerin, Safiye'lerin, Yesarî'lerin, Hamiyet'lerin, Perihan'ların, Işılay'ların, Nubar'ların, Yorgo'ların, İzzettin'lerin, Yavaşca'ların, Müren'lerin, Bekir Sıtkı ve Gencebay'ların doğmasına engel olamıyordu. Yaptığımız onca mücadeleye rağmen nereden, hangi kaynaktan doğuyordu bu sanatkârlar... ve onların devamı olan, bugünü yarına aktaracak genç değerler?.. Neden o kaynağı bulup kurutamıyorduk?.. O kaynak Türk insanının, Türk tarihinin, Türk sanat zevkinin kendisiydi de ondan!.. Türk tarihi Ziya Gökalp'le Türk dini Mustafa Necati ile, Türk müzik zevki Adnan Saygun'la doğmamıştı da ondan!..

1925'te tekkeler kapandı. İnönü de bu muhteşem güzel sanatlar akademilerini -tahsis edilebilecekleri başka hiçbir yeni fonksiyon yokmuş gibi- hapishane, karakol, hayvan ahırı ve mühimmat deposu yaptı. Böylece kendilerine mahsus mimarîleriyle dahi bir sanat eseri olan tarîkat yapıları yakılıp yıkılmak veya kaderlerine terkedilmek suretiyle tarihe mal oldu (en son, büyük Dede Efendi'nin yetiştiği Yenikapı Mevlevîhanesinde olduğu gibi). Ah, keşke mûsikî de tekke gibi bir ahşap binadan ibaret olsaydı da kolayca yıkı-yıkıverseydik!.. Temellerini dezenfekte edip yerine, Rus Beşleri'ne özenip kendilerine Türk Beşleri diyen Saygın ve arkadaşlarının ne Türk, ne Batı (altı kaval-üstü şişane) müziğini getirip "İşte bizim müziğimiz" diye konduruverseydik!..

Dil gibi mûsikî de politik kararlarla tabiatı değiştirilemeyecek organik bir varlıktır. İnsandan önce var olmuş, insanla yücelip insanı yüceltmiş, insanın aslına dönmesinden sonra da görevine kesintisiz devam etmiş metafizik bir duygu-düşünce ifadesidir. Ve her kavmin kendi öz kültüründe şekillendiği için YÜZDE YÜZ MİLLÎ'dir. Mevlânâ'yı anlamak için nasıl önce Kur'ânı bilmek şartsa (Yunus için de aynı şeydir), Bach'ı anlamak için hristiyanlığı bilmek şarttır. Biz burada meseleyi "bilmek ve anlamak" fiillerine bağlı olarak vazettik. Peki ya bir de kalbinin tâ içinden hissedip duygulanmak? Vecde gelip gözyaşlarını tutamamak? Heyecandan kalbi duracak gibi olup sonsuza kanat açmak? Bach, Beethoven, Haydn, Brahms dinlerken bu duyguları yaşayacak bir müslüman çocuğu tasavvur edebilir misiniz? Ayrıca, herşeyi dine bağlayarak izaha çalıştığımı düşünmeyiniz. Ben meseleye kültür (millî kültür) açısından bakıyorum (din de millî kültürün bir parçası değil midir?). Bir Ege Zeybeğiyle Erzurum Bar'ında gözleri dolabilmek için ilk şart önce Türk olmak (veya kendini Türk hissetmek) değilse nedir?. Yine lûtfen düşünmeyiniz ki, Türkler veya genel olarak müslümanlar Batının müziğinden hiçbirşey anlamaz, dinleyemez, tahammül edemezler demek istiyorum. Hayır, böyle genelleştirmeci bir düşüncem yok. Ama şöyle bir iddiam var (ve bunu -nâçizane- dünyanın onayladığı yarım yüzyıllık müzisyenliğimle söylüyorum) ki her millet kendi dil, tarih ve sanatını ne kadar iyi öğrenirse, başka kültürlerin dil, tarih ve sanatını o kadar iyi anlar ve değerlendirir. Kendi milletinin bir kültür-sanat eseri karşısında olduğu gibi duygulanamayabilir, ama anlayıp zevk alabilir; kendi sanatıyla kıyaslamalar yapabilir, hattâ istifadeler bile çıkarabilir. Ama kendi dilini iyi bilmeyenin bir yabancı dili çok iyi öğrenmesi hayaldir; kendi müziğinden hiçbirşey anlamayanın yabancı bir müziğe ayılıp bayılması ise sadece gösteriştir.

Yabancı kültürü öğrenmek, anlamak, kıyaslamalar yapıp prensipler açısından faydalanmak, kendi dilini-tarihini-sanatını inkâr edip yabancı kültürün maymunu olmak anlamına gelmez. Cumhuriyetimizin temel yanlışı rejim değişikliği ile kültür sömürgeliğini birbirine karıştırmış olması, devletin yönetim şeklini değiştirirken mazîsini de (maddî-manevî bütün değerleriyle) silip geçmiş olmasıdır. Avusturya'da artık imparatorluk değil, ama Beethoven'ın doğduğu ev her yıl binlerce turistin gezdiği bir müze. Avrupa tarihinde 18. yüzyılın adı TÜRK ASRI'dır. "Turquerie" (dilimizde bozularak "Türkkârî") Türk motifli bakır işlemeciliğine verilen isim olarak bu asır Fransız evlerinin baş köşesine oturmuş, "alla turca" (yani "Türk askeri müziği tarzında") eser bestelemek, koskoca Mozart'la Beethoven'dan Saint-Saens'a (hattâ Leo Fall'a) kadar Batı bestecilerini kasırga gibi önüne takıp sürükleyen bir moda olmuştu. Türk toplumunun yaşayış, örf ve âdetleri sayısız roman, tiyatro ve opera eserine konu olarak alınmış, Fransız İhtilâlinin mimarlarından Montesquieu "Lettres persanes" (İran Mektupları)nda, çağının Fransız toplumunun bütün bozuk taraflarını iki 'şarklı'nın gözünden kıyasıya eleştirmişti. Ama bütün bunlar ne Fransa'nın, ne diğer Avrupa ülkelerinin Türkiye'nin maymunu haline geldiğini göstermez. III. Selim'e işleyerek (sonradan hayatına mal olacak) "Nizâm-ı Cedîd"i kurdurtan Fransa'nın, aslî (klasik ve folklorik) Türk mûsikîsine en büyük değeri veren Avrupa devleti oluşu tesadüf değildir. Fakîrin solo ve ikili-üçlü resitallerine salonunu her zaman zevkle açmış olan Ankara Fransız Kültür Merkezi olduğu gibi, beni 1983'te Paris'teki bin kişilik salonunda 4 saatlik "Türk Udu Gecesi"ne (Nuit du Oud turc) solist olarak davet eden, konserimin long-playi ile kaset ve CD'lerini yapan da Fransız Radyosu olmuştu (Fransız Dışişleri Bakanlığının yayımlayıp bütün dünyaya dağıttığı "Nouvelles de France" dergisinin kültür faaliyetleri bölümünde bu plâğımızın renkli resimle tanıtımı yapılmıştır.)

Adnan Saygun
Türk mûsikîsinin, yabancıların dinlemeye tahammül edemeyeceği bir ilkel nağmeler yığını olduğuna Tanzîmat uzantısı beyinler öylesine şartlandırılmıştır ki, Fransız Radyosunda Türk Udu Gecesi'nden -meselâ- Adnan Saygun'a şöyle bir bahsetmiş olsaydınız, ya hırsından kalp krizi geçirmesine veya bir kere daha ölmeyi tercih edecek hale gelmesine sebep olurdunuz. Her normal Türk bu ifademize şaşırır, "Aaa, o niye o? İnsan kendi milletinden bir sanatçının yurtdışındaki başarısına sevinmez de kalp krizi mi geçirirmiş? İnanılır şey değil!.." veya buna benzer bir tepki gösterir. Ama bakın kazın ayağı niye öyle değil: Adnan Saygun'un ve diğer sözümona "çağdaş"çıların -aslında çok çağgerisi olan- havsalasında, "teksesli ilkel bir şark çalgısı" olan Udun değil Fransa'da, Türkiye'de bile yeri olamaz, çünkü biz bu ilkel müzikle çağdaş olamayız! İşte birkaç yüz kızartıcı belge: 1) Çağdaşçıların ilâhı Saygun, vefatından kısa süre önce 9 Eylül Üniversitesinin düzenlediği I. Ulusal Müzik Bilimleri Sempozyumunun son gününde yaptığı veda konuşmasında (9 Mayıs 1984), "Okullara Türk müziği derslerinin konma aşamasına gelinmiş olması, irticanın sarıksız olarak geri dönmesi demektir." demişti. Türk mûsikîsini irtica saymak nasıl bir beyin özrünün işaretidir acaba? Görülüyor ki gerçek irtica beyinde; sakalda, cübbede değil. 2) Şimşek gibi bir orkestra şefimiz, yıllar önce İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuarında yapılan bir panelde, "Özür dilerim arkadaşlar, yanlışsam lûtfen beni düzeltin; otomobile-uçağa binen bir milletin müziği teksesli olabilir mi?.." hikmetini savurarak salonu dolduran gençleri kahkahalarla güldürmüş, alay konusu olduğunun farkına bile varmamıştı. Uçağa biniyorsanız, müziğiniz mutlaka çoksesli olmalıdır; müziğiniz teksesliyse (Hintliler, Çinliler, Japonlar ve diğer bütün doğulular gibi), Amerika'ya atla veya deveyle gitmek zorundasınız bu hikmete göre!..

Suna Kan
Batıcılarımızın Türk müziğine karşı kinleri bu müziği hiç bilmemelerinden, merak edip hiçbir özelliğini öğrenmemiş olmalarındandır; çünkü bu müziğin öğrenilmeye değil, dinlenmeye dahi değmeyecek kadar ilkel olduğu yönünde şartlandırılarak yetiştirilmişlerdir. İşte örneği: 3) "Devlet Konser Salonunda Itrî konseri verilirse devlet sanatçısı payemi iade ederim" diyen ilk devlet sanatçımız, keman virtüozu Suna Kan hanım AKSİYON dergisi muhabirine "Dede Efendi dediğiniz kim? Ne zaman yaşamış? Babam bize alaturka müzik dinlemeyi yasaklamıştı, onun için bilmiyorum" demişti. Tipik bir şecaat arzı. Şimşek gibi orkestra şeflerimizden yayından kan damlayan kemancılarımıza kadar hangi batıcıya isterseniz, meselâ Dilkeşhâveran, Şevkefzâ, Muhammes nedir diye sorsanız, alacağınız cevap ya bunların ilâç veya bitki ismi olabileceğidir veya yüzünüze tuhaf tuhaf bakılması. Onlar bana Brandenburg Konçertolarının ne zaman bestelendiğini veya İfijeni Toroslarda'nın konusunu sorsalar, bilmeyebilirim. Çünkü ben o kültürün sanatçısı değilim (müzik her kültürün kendi mantık ve semantiğine göre konuştuğu özel bir dildir). Ama benim batıcılarım Türk; Sabâ, Rast, Dügâh ve Hicaz makamlarında okunan ezanlarla Dilkeşhâveran Cuma Salâtını daha annelerinin karnındayken dinlemeye başladılar. Bir müzisyenin kendi müziği konusunda cahil olmaya hakkı olabilir mi? Bizim batıcılarımız Türk müziği konusunda bilmedikleriyle karşılaşınca veya bizim müziğimizi onlardan daha iyi bilen Batılı besteci veya orkestra şeflerini görünce, "Evet ama biz çağdaş.." filan diye kıvrılmaya başlarlar, eziklikten. Batılı da içinden güler bu papyonlu maymunlara..

Tanzîmattan "Türk aydınında beyin travmasına yol açan bir deprem" olarak bahsetmemin sebebi, şu verdiğim örneklerden sonra daha da açık şekilde anlaşılmış olmalıdır. Bizim dâvâmız isimlerle değil, yanlış anlaşılmasın (istismar için alesta bekleyip hücuma yeltenecekler için söylüyorum), bizim dâvâmız müzik sanatına at gözlüğüyle bakan bu tür çağgerisi çağdaşcılık zihniyetiyle. Bu zihniyetin kökü kurutulabilirse -kaç yüzyıl sürer bilmem- Türkiye hiç olmazsa müzik açısından rahat bir nefes alabilir. Çünkü, eğer özenilen Batı kültürü ise, Batının böyle bir kompleksi hiçbir zaman olmamıştır. Yoksa, dünyanın en büyük kemancılarından Yehudi Menuhin Hintli sitarcı Ravi Şankar'ın yanında Hintli kıyafeti içinde yere bağdaş kurup neden konser versin, onunla neden plak doldursun? New York ve Philadelphia Senfoni Orkestraları, Filistinli udî Simon Şahin'le neden sürekli konser versinler? Dünyanın en büyük cazcılarından Dizzy Gillespie İstanbul'a geldiği zaman birlikte konser vermek için neyzen Akagündüz Kutbay'ı niye arasın? Ve nihayet (yüzlerce örnekten belki de en mütevâzıı olarak), ünlü cazcı Jack DeJohnette son albümündeki parçalarından birine neden bizim adımızı versin ve bizimle konser verme arzusunda niye bulunsun?.. Evet müziğimiz, toparlarsak, yakasından bir o yana, bir bu yana itile çekile (çağdaşlık hatırına) şamar oğlanına döndürülmüş bir yedi kocalı hürmüz, Batılı değil çünkü tabiatına aykırı. Acaba milli mi? Devletin terketmesi sonucu o da değil. Bugünkü haliyle arabesk ne kadar millî ise (istisnaî örnekler dışında), o da o kadar millî. "Mavi mavi masmavi" çalan Kültür Bakanlığı "klasik" Türk müziği koroları ne kadar aslî ise, o da o kadar aslî.

Cinuçen Tanrıkorur
(Köprü Dergisi, Yaz 99, 67 Sayı)


Tarihe Düşülen Notlar


Ömrünü tarihe adamış ve tarihçilerin şeyhi olarak bilinen Halil İnalcık’ın; Osmanlı ve Türkiye üzerine yaptığı konuşmalar ve muhtelif mecralara verdiği röportajlar ilk defa yayımlanıyor. Dünyada sosyal bilimler alanında sayılı 2.000 bilim adamı arasında gösterilen Halil İnalcık’la 1947’den 2015’e kadar yapılan röportajlar ve konuşmalar okurları için bir araya getirildi. Bu kitaplar sayesinde, Osmanlı tarihinden günümüz Türkiye’sine, sanattan tarihe, edebiyattan siyasete birçok konuyu bizzat Halil İnalcık’tan dinleme fırsatı yakalayacaksınız…

Halil İnalcık’ın akademik çalışmaları, Osmanlı tarihini fevkalade geniş bir perspektiften incelediği ve bu anlayışı kendi bilimsel yaklaşımıyla zenginleştirdiği için vazgeçilmez kaynakları teşkil eder. Amerikalı sosyal bilimci Immanuel Wallerstein’dan alıntılayarak söylersek, “Onu dar anlamda bir ‘tarihçi’ olarak düşünmek elbette yetersiz kalır. Bizzat tarih disiplinine şekil vermiş, kendi metodolojisini ve bilgi birikimini tarihçilik mesleğine kazandırmış biri olarak İnalcık, bilim çevrelerinin üzerinde uzlaştığı seçkin bir isimdir.

66 kitap ve 500’e yakın makalesiyle tarih yazıcılığında çığır açmış olan İnalcık’ın eserlerinin âdeta hülasası diyebileceğimiz bu prestij eser, 2 cilt halinde ve kutulu olarak yayımlanıyor. Eserin 1. cildinde Halil İnalcık’ın muhtelif yer ve zamanlarda yaptığı konuşmalar yer alırken; 2. cilt, Halil İnalcık’la yapılmış röportajlardan oluşuyor. Halil İnalcık’ın tarihî-güncel birçok konuyu kapsayan ve asırları aşan metodolojik değerlendirmeleri, her biri birer ders niteliği taşıyan konuşmalarıyla birleşiyor ve tarihe düşülen en anlamlı notlardan biri oluyor belki de…


Kutü’l-Amare Kahramanı: Halil Kut Paşa'nın Hatıraları


"Ve geriye baktığım zaman görüyorum ki, yalnız dalgalı, hareketli bir şahsi hayatın değil, dalgalı, hareketli, ihtiraslı ve hayal ufuklarına sınır tanımayan bir değerli ve üstün neslin de son temsilcisi gibiyim. Evet, bir son temsilci. Ve son Osmanlı paşası! İşte bu, ‘Son Osmanlı Paşası’ benim..."
- Halil Kut Paşa

I. Dünya Savaşı’nda Çanakkale Savaşı ile beraber Britanya İmparatorluğu’nun yaşadığı en büyük hezimet olan Kutü’l-Amare Savaşı; Osmanlı-Türk askerî tarihi içinde çok önemli bir yere sahiptir. Keza, bu önemli zaferin kazanılmasında “VI. Ordu Komutanı” sıfatıyla öncelikli pay sahibi olan Halil Paşa da gerek buradaki hizmetlerinden, gerekse de Osmanlıların son döneminde önem atfedilmiş pek çok olayın bizatihi içinde bulunmasından ötürü üzerinde durulması gereken fakat sonraki dönemlerde izleri silinmeye çalışılmış önemli bir şahsiyettir.

1916 yılı Nisan ayında, Kutü’l-Amare’de içlerinde 5 generalin de bulunduğu 13.000 İngiliz askerini esir alan Osmanlı ordusu komutanı Halil Kut Paşa hatıralarında; İttihat ve Terakki’nin kuruluşundan Trablusgarp Savaşı’nda düşmanla göğüs göğüse çarpıştığı Afrika Cephesi’ne; İngiliz tarihinin en önemli yenilgilerinden biri sayılan Kutü’l-Amare’den Kurtuluş Savaşı’nda verilen mücadelelere kadar birçok olayla birlikte Enver Paşa’dan Mustafa Kemal’e; Kâzım Karabekir’den İngiliz casus Lawrence’a kadar birçok kişi hakkındaki bilinmeyenleri de ilk kez anlatmıştır.

Halil Paşa’nın hatıraları Akşam gazetesinde 10 Ekim 1967 tarihinde başlayıp 29 Aralık 1967’ye kadar toplam 81 gün boyunca yayımlanmıştır. Yazı dizisinin ilk beş gününde Halil Paşa ile ilgili bir takdim yazısı yayımlayan Şevket Süreyya Aydemir ise hatırat süresince bazı yerlerde dipnotlar ile bilgilendirmeler yaparak okuyucuyu aydınlatmıştır.


Sürgündeki Hanedan: Osmanlı Ailesinin Çileli Asrı


"Bir gece çamaşırlarımızı dahi alamadan bu memleketten nasıl kovulduğumuzu düşündükçe fena olurum. İnsan hizmetçisini bile kovarken eşyalarını almasına müsaade eder. 600 senelik bir ailenin bu memlekette hiç mi hakkı yoktu? Osmanlı hânedanına mensup kızlar ve kadınlar, atıldıkları Avrupa memleketlerinin kendilerine yabancı olan şehirlerinde açlıktan kıvrandılar, süründüler; fakat namuslarından asla fedakârlık etmediler."

-  Şehzâde Selim Efendi’nin kızı Emine Nemîka Sultan

3 Mart 1924 itibarıyla Türk-İslâm tarihinde yeni bir sayfa açıldı. Müslümanların en eski müessesesi olan halifelik kaldırıldı; ayrıca tarihin en uzun ömürlü hânedanlarından Osmanlı ailesinin takriben 200 ferdi, vatandaşlıktan çıkarılarak vatan toprakları dışına sürüldü. Bu, yaşlısından beşikteki bebeğe kadar hepsi için sıkıntılı bir hayatın başlangıcı oldu.

Hemen hepsi sürgünde vatansız, pasaportsuz olarak yaşadı. Bankalarda paraları, yanlarında nakitleri ve yurt dışında akrabaları olmayan bu insanları çoğu tarifsiz acılar çekti. İlaç parası bulamadığı için dilenenler; konu komşunun getirdiği bir tas çorba ile yaşayanlar; açlıktan ölenler; sefalet sebebiyle intihar edenler; aklını kaçıranlar; kimsesizler mezarlığına gömülenler oldu. Ama her zaman asalet ve şereflerine uygun yaşamaya çalıştılar. Tarihin en eski hânedanlarından Osmanlı ailesi, siyaset sahnesinden böylece çekilmiş oldu. 1952 yılında hânedanın hanımlarına, 1974 yılında da erkeklerine memlekete dönme izni verildi. Ancak iyi-kötü yurt dışında bir hayat kuran insanların, çoğunun geri dönme imkân ve ihtimali kalmadıktan sonra…

Osmanlı Tarihi’ne dair yazdığı yazılar ve yaptığı televizyon programlarıyla tanınan hukuk tarihçisi Ekrem Buğra Ekinci Sürgündeki Hânedan kitabıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun son vârisleri hakkında literatürde benzeri bulunmayan bir monografi hazırladı. Hânedanın tüm üylerinin sürgünde neler yaşadığını kendi anlatımlarıyla dinlemeye hazır mısınız?


Geçmişte azınlıklar etnik değil dini boyutta ele alınıyordu


Azınlık sorunu Türk devleti için yeni bir sorun değildi, ancak geçmişte azınlıklar etnik değil dini boyutta ele alınıyordu ve bunlar için uygun düzenlemeler yapılıyordu. Osmanlı İmparatorluğu'nda, daha önceki Müslüman devletlerde olduğu gibi Rumlar, Ermeniler, Yahudiler ve daha küçük Hristiyan gruplar kendi cemaat örgütlerini kurabiliyor, özel cemaat haklarından ve imtiyazlarından yararlanıyorlardı. Bunlar Türkiye Cumhuriyeti döneminde gözden geçirildi ve sınırlandı, ancak hiçbir zaman kaldırılmadı ve azınlıklar bu şekilde toplumda kesin yer sahibi olarak görüldüler. Ne imparatorluk ve ne de cumhuriyet döneminde hiç kimsenin aklına gelmeyen, çoğunluktaki Müslüman cemaatin içindeki farklı etnik grupların azınlıkları oluşturduğuydu.

Bernand Lewis
(Demokrasinin Türkiye Serüveni, s.26)


İnsana mukayyet olmak

Henüz insanların "profesyonel" olmadığı, duyguların paketlenmediği,
ekmek kavgasının sanaldan yürümediği 1930'lardan.
Sabrın taşsa bile adil olacaksın! Bıçağın kemiğe dayandığı yerde olsan bile adil olacaksın! Haksızlığa uğradığın zaman bile adil olacaksın! Adalet kimsenin umurunda olmadığında sen yine adil olacaksın! Herkesin ortasında adil olacaksın! Kimsenin görmediği yerde de adil olacaksın! Başkalarına karşı adil olacaksın! Kendine karşı adil olacaksın! Çünkü insansın, insan olduğun için adil olacaksın! Allah'ın kulu olduğun için, dosdoğru olmaya söz verdiğin için adil olacaksın! Bu hassasiyeti yaşadığın sürece beraberinde taşıyacaksın! Başaramadığın zamanlarda bile bunu yeniden samimiyetle deneyeceksin! Adil olmaya çalışmaktan asla vazgeçmeyeceksin! Bunu yapmazsan sen de zalimlerden olursun. Ayağını bastığın yer adalet dairesinin içi değilse; bil ki geriye kalan her yer zulüm dairesine dahildir.

Hayatımız boyunca her hareketimiz, her düşüncemiz, her tavrımız, her yönelişimizle hayırdan ya da şerden yana bir tercihte bulunuruz. Hayrı seçmek adalet, şerri seçmek zulümdür. Zamanın başından bu yana yaşanmış hiçbir şeyin dışında kalamayacağı 'durumlar üstü' bir hakikattir bu. Zihinlerimizde bu hakikat ölçüsü yoksa, geriye kalan istisnasız her şey sadece çöptür.

İnanmak, salih amel işlemek, hakkı ve sabrı tavsiye etmek dışındaki her yolun sonu hüsrana çıkar, amennâ!

Gökhan Özcan
(Yenişafak, 31.08.2015)


28 Ağustos 2015 Cuma

Temiz cesed kalmadı

Yılmaz Turan'a ait Celî Sülüs hattıyla
"Güzel akibet takva sahiplerinindir." meâlindeki Tâhâ Sûresi 132. âyet.
Bugün hayâ ve utanma kalmamıştır. “Utanmaz!” diye bir şey yok artık... Hayâ ve utanma insanın haberi olmadan nesilden nesile intikal eden ilâhi bir duygudur, îzah edemeyiz. Bu duygular insanlardan uzaklaştı. Sebep, o ilâhi hasletin bilinmeyen merkezini taşıyacak temiz cesed kalmadı.

Münir Derman [k.s]


Hicâz ilâhi: Ben bu yolu bilmez idim


Türk tasavvuf müziğinin büyük ustalarından Ahmet Hatipoğlu beş gün evvel Hakk'a yürümüştü. Bugün cuma, bir fâtiha. Ahmet Hatipoğlu müziğimize Yunus Emre, Niyâzî-i Mısrî, Nesîmî, Aziz Mahmut Hüdâî ve Ahmet Rifâî gibi birçok velinin güftesini kazandırmıştı. Üstad, Yunus'umuzun "Ben bu yolu bilmez idim" şiirini 1965'te hicâz ilâhi olarak bestelemiştir. Dinleyelim. Hû.



Ben bu yolu bilmez idim,
Aşk gönlüme düştü gider.
Aşk elinden dertli gönül,
Kaynayu ben taştı gider.

Aşk oduna yanmayanlar,
Öleceğin sanmayanlar,
Göz açıp uyanmayanlar,
Şöyle gaflet bastı gider.

Bu aşk bana bir düş idi,
Hak müyesser kılmış idi.
Derviş Yunus bir kuş idi,
Halk içinden uçtu gider.

Makam: Hicâz
Güfte: Yunus Emre [k.s]
Beste: Ahmet Hatipoğlu
İcra: Ahmed Özhan