31 Temmuz 2014 Perşembe

Beş Vaktin Davetgâhı Minareler

Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi, dergiye ek olarak verdiği “Beş Vaktin Davetgâhı Minareler” kitapçığında minareler ile ilgili dikkat çekici bilgilere yer verdi.

Minare kelimesinin Arapça, “nur mevkii” manasındaki “menare” kelimesinden geldiğinin belirtildiği kitapçıkta, tarihte bilinen ilk minarenin, Emeviler zamanında Mısır valisi Mesleme tarafından 673 yılında Fustat’taki (Eski Kahire) Amr bin Âs Camii’ne yaptırıldığı kaydedildi.

Kitapçıkta yer alan yazıda, minare inşa edilirken bölgenin iklimi, mimarîsi ve sanat zevkine göre farklı tarzlarda; umumiyetle taş, tuğla ve ahşaptan inşa edildiği belirtilirken, Kuzey Afrika, Endülüs ve Suriye’de dört köşe kule şeklindekiler tercih edildiği; doğuda ise daha çok yuvarlak ve ince gövdeli yapıldığı bilgisine yer verildi. Kitapçıkta minarelerle ilgili şu önemli bilgiler bulunuyor:

Minareye Mimar Sinan Mührü
Asırlar boyunca minareler caminin farklı yerlerine inşa edilmiştir. Mimar Sinan’ın eseri Edirne Üç Şerefeli Selimiye Cami’iyle birlikte minare yerini bulmuştur. Bu cami, dört minarenin yer aldığı ilk Türk camisi olmakla beraber; minaresinin yüksekliği, bir minarede üç şerefe bulunuşu ve bir minaredeki her üç şerefeye ayrı yollardan çıkılması gibi özellikleriyle de Türk mimarîsinin ilklerindendir.

Ayasofya’nın İlk Minaresi Ahşaptan Yapılmış
Bilhassa 18. yüzyılın ortalarından itibaren, minareler iyice inceltilmeye başlanmıştır. Nusretiye ve Bezmiâlem Sultan Camii minareleri buna örnektir. Minareler hakkında bilinmesi gereken bir başka şeyse, sultan camilerinde minare sayısının en az iki adet olmasıdır. Bugün, Osmanlı devrine ait iki veya daha fazla minareli bir cami gördüğümüzde, bunun padişah veya padişah ailesine mensup biri tarafından yaptırıldığını kolaylıkla anlayabiliriz. Bunlara “Selâtîn Camileri” ismi verilir. İstanbul’daki ilk selâtin camii ise kiliseden camiye çevrilen Ayasofya’dır ve ilk minaresi ahşaptan yapılmıştır.

Mescid-İ Haram’ın Tarih Olan Minareleri
İslam dünyasında minarenin ilk defa Emeviler devrinde cami ve mescitlere inşa edildiği bilinse de, Mescid-i Haram’a bu dönemde minare yapıldığına dair kesin bir bilgi yoktur. Abbasiler ve Memlûkler devrinde Harem-i Şerif’in minarelerinin sayısı beşe; Osmanlı devrinde de tavaf sayısıyla eşitlenerek yediye çıkarılmıştır. Minareler şu isimleri taşıyordu: “Bâbü’l-Umre, Bâbü’s-Selâm, Bâbü Ali, Bâbü’l-Vedâ, Bâbü’z- Ziyâde, Sultan Kayıtbay Minaresi, Süleymâniye Minaresi.”


Ayasofya Minarelerinin Temeli Fetihten Önce Atılmış
Evliya Çelebi’nin meşhur Seyahatname’sinde verdiği bilgiye göre İstanbul’un fethinden birkaç yıl önce meydana gelen bir depremde Ayasofya yine zarar görmüştü. Fatih Sultan Mehmed Han Ayasofya’nın tamiri için Bursa’da Ulu Cami’nin, Edirne’de ise Eski Cami’nin mimarı, Ali Neccâr’ı tamirat için İstanbul’a yolladı. Mimar Ayasofya’yı tamir etmekle kalmadı, fetihten sonra Ayasofya etrafına inşa edilecek minarelerin kaidelerini de inşa etti.


İstanbul’un fethinden sonra Ayasofya tamir edilerek camiye çevrildi. Mimar Ali Neccâr’ın inşa ettiği o kaide üzerine Fatih Sultan Mehmed önce ahşap bir minare, ardından da eski tarz tuğladan, altı yivli ve şerefeli düzgün bir minare yaptırdı. Diğer üç minareden yivli olan Sultan İkinci Bayezid devrinde, bir birine benzeyen iki minare ise Mimar Sinan’ın mimarlığında Sultan İkinci Selim ve Sultan Üçüncü Murad devirlerinde inşa edilmiştir.


Dünyadan Minare Çeşitleri
Yedikıta dergisi “minareler” kitapçığında dünyadan ve ülkemizden dikkate değer görülen minare çeşitleri arasında şunlar yer alıyor:


Samarra Cami-i Kebiri Bağdat/IRAK: 847-852 yılları arasında Abbasi Halifesi Mütevekkil tarafından askerî birliklerin namaz kılabilmesi için yaptırılan ve kapladığı alan bakımından dünyanın en büyük camisi olan Samarra Camii’nin minaresi 52 metre yüksekliğinde ve 33 metre genişliğinde olup, dıştan dönüşlü helezon şeklindedir. Bu tip minarelere “malviye” ismi verilir.


Sidi Ukbe Camii Kayravan/TUNUS: 724 yılında Emeviler tarafından yaptırılmıştır. Minare, Afrika’nın bilinen en eski minaresidir. Bu bölgede minareye “savma‘a” ismi verilir.


İbn-i Tolun Camii Kahire / MISIR: Tolunoğulları tarafından 9. yüzyılda inşa edilmiştir. Mısır’ın en eski camisidir. Minaresi, Samarra Camii’ninkine benzemekle beraber, kireç taşından yapılmıştır.


Cenne Ulu Camii – Djenne/MALİ: Dünyanın en büyük kerpiç camii olan Cenne Camii ilk olarak 13. yüzyılda inşa edilmiştir. Batı Afrika’ya has malzemeyle yapılan cami minarelerinde, toron ismi verilen palmiye sopaları bulunmaktadır. Bu sopalar, gerektiğinde tamirat için iskele vazifesi görmektedir.


Kutup Minar Delhi/HİNDİSTAN: Bir Türk eseri olan minare, aynı zamanda zafer anıtı olarak 1199 yılında Kutbeddin Aybek tarafından yaptırılmıştır. Ayrıca 73 m yükseklikte olup dünyanın en yüksek tuğla minaresidir.


Burana Kulesi Balasagun/Kırgızistan: 11. yüzyıldan kalma bir Karahanlı minaresidir. Aynı zamanda gözetleme kulesi olarak da kullanılmaktaydı. Karahanlılar bu tarz abidevî minareleri tuğladan yaptığından, bu bölgedeki en eski minareler hep bu dönemden kalmadır.


Kutlug Timur Minaresi Ürgenç/Özbekistan: Orta Asya’nın en yüksek minaresi. (14. yy.)


İkinci Hassan Camii Casablanca/FAS: 1993 yılında tamamlanan caminin minaresi, 210 m uzunluğu ile dünyanın en uzun minaresidir.


Halep Ulu Camii Halep/SURİYE: 1090-1094 yıllarında Zengiler tarafından yaptırılmıştır. Suriye, dört köşe minarelerin anayurdudur.


Âlî Minare İsfahan/İRAN: 12. yüzyılda yapılmış bir Selçuklu eseridir. Türkler çeşitli minare şekillerini denedikten sonra, Selçuklular İran’da ince uzun, silindirik minareleri geniş ölçüde yerleştirerek kendi zevklerine uygun şekli bulmuşlardır. İran’da günümüze ulaşmış birçok Selçuklu eseri bulunmaktadır.

Anadolu’dan Minareler


Siirt Ulu Camii: 12. yüzyılda Büyük Selçuklular tarafından yaptırılmıştır. Tuğladan yapılmış ve firuze çinilerle süslenmiş olup Anadolu’daki ilk çini mozaik süslemeli camidir.


İznik Yeşil Camii: Osmanlı mimarisinin ilk örneklerinden olup sırlı tuğla, taş kakma ve çini tekniği ile Selçuklu geleneğini devam ettiren yapıdır.


Yivli Minare/Antalya: 1219-1238 yılları arasında yaptırıldığı tahmin edilen caminin minaresi, cami binasından ayrı olarak abidevî şekilde inşa edilmiştir. Yıldız biçimindeki gövdesiyle, eski Türk kule minare ve türbe mimarîsine dayanmaktadır.


Çifte Minareli Medrese/Sivas: Yapılış tarihi 1217. Selçuklular Anadolu’da, bilhassa medreselerde büyük cümle kapısı ve bu kapının üstünde yükselen çift minare yapmışlardır. Osmanlı’da bu usul tamamen terk edilmiştir.


Timurtaş Camii/Bursa: Şadırvan üzerine yapılmış müstakil bir minaresi vardır. İslam mimarîsindeki şadırvanlı tek minaredir. Bursa’daki minarelerin çoğu 1855 tarihindeki zelzeleyle yıkılmıştır. Meselâ Bursa Ulucami’nin çifte minareleri, aslında yivli sütunlar biçiminde ve çinilerle süslüydü.


Şehzade Camii/İstanbul: Mimar Sinan eseri bu caminin minarelerindeki kabartma örgü şekilleri, tek örnek olarak kalmıştır.


Süleymaniye Camii/İstanbul: Caminin dört minaresindeki 10 şerefe, Kanunî Sultan Süleyman Han’ın 10. Padişah olduğuna işaret etmektedir.


Semiz Ali Paşa Mescidi/İstanbul: 1564 yılında yapılan caminin minaresinin şerefe çıkıntısı olmayıp, baca şeklindeki minarelere örnektir.


Sokullu Mehmed Paşa Mescidi/İstanbul: 16. asırda inşa edilen bu mescidin minaresi, minber şeklindeki minarelerin en güzel örneklerinden biridir.


Nusretiye Camii/İstanbul: Mimar Sinan minarelerine göre çok daha incedir. İlk başta daha kısa olan Nusretiye Camii minareleri, mahyalar denizden görülemediği için yükseltilmiştir.


Arap Camii/İstanbul: Fetihten sonra camiye çevrilen kilisenin çan kulesi, minare olarak kullanılmıştır. Bu uygulamanın İstanbul’da başka örneği yoktur. Dört köşeli minaresi, Şam’daki meşhur Emeviye Camii’nin orijinal dört köşeli minaresini hatırlatmaktadır. “Arap Camii” isminin verilmesinde muhtemelen bu benzerliğin de payı vardır.


Sezai Karakoç'tan: "Ey Yahudi"



Musul’un bilinmeyen tarihi aydınlandı

Musul Atabeg Devleti’nin tarihi ilk kez yazıldı
Irak’ta yaşanan karmaşanın ortasında yer alan Musul’da 1127 yılında kurulan Musul Atabeg Devleti ile ilgili bilinmeyen tarihi gerçekler ilk defa bütün yönleriyle ortaya çıkarıldı.

Yrd. Doç. Dr. Adnan Eskikurt tarafından hazırlanan “Musul Atabegliği – Zengilerin Son Devri ve Lü’lü’ Ailesi” başlıklı kitap Çamlıca Basım Yayın tarafından yayınlandı. Bu devri anlatan ilk kitap olma özelliği taşıyan eserde, Fırat ve Dicle nehirleri arasında yer alan el-Cezîre bölgesinde Irak Selçuklu Sultanı Mahmud Han'a bağlı olarak İmâdeddîn Zengî bin Kasîmüddevle Aksungur tarafından 1127'de kurulan Musul Atabeg Devleti’yle ilgili önemli bilgilere yer veriliyor.

Devletin Ömrü 135 Yıl Sürmüş
Musul Atabegliği Devleti’ni Ortaçağ’da hüküm süren önemli Türk hanedanlarından Zengîler’in kurduğunu belirten tarihçi-yazar Yrd. Doç. Dr. Adnan Eskikurt, o dönem ile ilgili şu bilgileri veriyor:

“El-Cezîre’de yaklaşık bir buçuk asır kadar devam eden hâkimiyetleri, İmâdeddin Zengî bin Kasîmüddevle Aksungur’un atabeg olarak tayin edildiği 1127 yılında başlamıştır. Irak Selçuklu Sultanı Mahmud b. Muhammed Tapar’ın 1131 yılında vefatından sonra bölge hükümdarları arasında cereyan eden mücadeleler sırasında bölgede hakim bir güç haline gelen Zengî iktidârı, öncelikle el-Cezîre ve Suriye’yi tek bir idare altında birleştirerek Haçlılarla daha üstün bir mücadeleyi hedeflemiştir. Öte yandan, Nûreddin Mahmud bin Birinci İmâdeddin Zengî’nin 1174 yılında vefâtı sonrasında Eyyûbîlerin ilerleyişi bölgenin siyâsî dengesini altüst etmiş; bunun bir sonucu olarak Musul Atabeg Devleti’nin hâkimiyeti Musul ve etrafındaki bazı yörelerle sınırlı kalmıştır.”

Moğol İstilası ve Trajik Son
Musul’da iktidârın 1233 tarihinde Lü’lü’ ailesine geçmesi ardından başgösteren Moğol istilâları bölge geneli için bir yıkım süreci olmuştur. Onların Aynicâlût Savaşı’na değin Moğollarla uzlaşmacı bir siyâset izlemeleri, bir süre daha otoritelerini muhafaza etmelerini sağlamıştır. Ancak 1262 yılında Musul Atabeg Devleti yaşanan bazı trajedik hadiselerin ardından son bulmuştur.

Emîr Bedreddin Lü’lü'nün 1259 yılındaki ölümü sonrasında yerine geçen oğulları, Aynicâlût Savaşı sonrası görülen gelişme ve değişmelerin ortaya çıkardığı yeni durumdan istifâde etmek umuduyla taraf değiştirerek Mısır Memlûklu Devleti’ne yöneldiler. Bu gelişme, siyâsî ve ticârî açıdan bir merkez niteliğinde olan Musul’un 1262 yılında İlhânlılar tarafından işgal edilmesine ve bu iktidarın yıkılmasına sebep oldu.

Musul 1925’te Irak’a Bırakıldı
1364–1365 yılında Celâyiroğulları, 1408-1409 yılında Akkoyunlular ve 1516 yılında da Osmanlılar eline geçen atabeg devleti arazisi yani Musul, 1534-1535 tarihinde eyâlet merkezi yapıldı. Musul ve çevresi uzun süren Türk hâkimiyeti boyunca; bilim, kültür ve ticâret merkezi olarak önemini korudu. Yirminci asrın ilk çeyreğinde İngiliz işgaline uğrayıp, 1925 yılında Irak’a bırakıldı.

Sahasında İlk Kitap
Yrd. Doç. Dr. Eskikurt tarafından yerli yabancı kaynaklar titizlikle taranarak hazırlanan kitap Musul Atabeg Devleti’nin hakim olduğu devirin olaylarının yanında bölge coğrafyasına da ışık tutuyor. Anlattığı devir itibariyle sahasında ilk olma özelliği taşıyan eser seçkin kitapçılarda satışa sunuldu.


25 Temmuz 2014 Cuma

Sürüp Gelen Çağlardan

Çizgi: Hasan Aycın
Yeryüzü bana mescit kılındı

Ant verdim toprak şahit tutuldu
Her sabah her öğle her akşam
İkindiyle yıkanarak yatsıyla donanarak
Seslerden bir sesle fırınlanıp
Sulardan polatlanan benim.

Geldim durdum önünde işte bir anıt gibi
Sıyırarak sırtımdan bir yılan giysisini.
Evet bir hançer ağacı gibi büyüyor içimde acı
Dağlardan bir dağ gibi kabaran yüreğimde.
Kargaların sırtlanlarla anlaştığı bir günde
Bir yabancı fırtınaya tutulan yapraklarım
Kudüs'te Mescid-i Aksa'da

Belki bir batı karanlığında Topkapı'da
Yangına uğramışsa
Duymaz olmuşsa kulaklarım göklerin muştu sesini

Elbet kıracağım bir gün bu ihanet kelepçesini
Çün defterler açılıp hesap soruldukta
Yetimin hakkı soruldukta yoksulun hakkı soruldukta
Milletim omuz omuza verip
Kıyama duruldukta.

Gündüzler nasıl beklerse gecenin bitmesini
Sabırla söküyorum bu tarih gecesini.

Yüreğim usul usul vuruyor Kafkasyalım
Namludan yeni çıkmış sıcacık kurşun gibi
Dağlılar dağlar gibi ormanlar ordu gibi ağaçlar asker gibi
Bir şimal rüzgarı değil bir Şamil fırtınası
Tutsaklık haritası değil bir zafer coğrafyası
Can pazarında Azerbeycan'da
Bir türkü işliyor nakışını kalbimin üstüne
"Kurban olayım ayına ayına yıldızına"
Bir ucundan dünyanın öbür ucuna
Kan olup dolaşan damarlarımda
Arabistanda Pakistanda Türkistanda
Şu anda

İran'da Afganistan'da.
Gecelerden bir gece en kesin bir tarih gecesini
Delecek elbet yangına uğramış gözlerim
İçimde kayalaşan bu güç bu savaş birikintisi
Sağdan sola kavisler çizerek
Ak bir kağıt üstüne dolaşır gibi
Dolaşan Asya'yı Afrika'yı Amerika'yı
Sonra bir solukta geçerek üstünden Avrupa'nın
Avrupa'nın Rusya'nın.
"Yememiştir hiç kimse
Elinin emeğinden daha hayırlısını"
diyerek
Şafak gibi alınlara terle yazılmış
Hakkın mutlak ölçüsünü

Elbet benim işçilerim çekecek
Emeğin kutsal direğine.
O ışık ki düşer bir zenci yüreğine
Birden aydınlık kazanır zulme uğramış bütün yürekler
Onulmaz hint ağrısına tükenmez çin sancısına

İsyanın macarcasına ezilmenin çekoslavakcasına
Yanmanın polonyacasına direnmenin vietnamcasına
Gerillanın arapçasına
Yetişecek elbet benim müjdeci sesim.
Ey insan ey şimdilerde hep bir beklemeye duran
Duy zaman içre sürüp gelen bu sesi

Sürüp gelen çağlardan çağlara
Renk veren tarihe yeşil çağlayan
Savaşçı yüreğinden savaşçı yüreğine
Cezayirden senegalden
Yüreğimin içine Boğaziçine
Kelimelerden bir kelime diken yeryüzüne.
Dünyanın kalbini dinle geliyor adım adım
Dallar meyvaya dursun toprak tohuma dursun
İnsan barışa dursun selama dursun zaman
Sabır savaş zafer. Adım : MÜSLÜMAN.

Erdem Bayazıt


Anneler ve Kudüsler


Tur Dağını yaşa
Ki bilesin nerde Kudüs
Ben Kudüs'ü kol saati gibi taşıyorum

Ayarlanmadan Kudüs'e
Boşuna vakit geçirirsin
Buz tutar
Gözün görmez olur
Gel
Anne ol
Çünkü anne
Bir çocuktan bir Kudüs yapar

Adam baba olunca
İçinde bir Kudüs canlanır

Yürü kardeşim
Ayaklarına bir Kudüs gücü gelsin

Nuri Pakdil, Ocak 1972


Allah Emrin Tutalım - Şehinşâh-ı Cihan-bân-ı Risâlet



Tarihi Türk Müziği Topluluğu, güftesi Yunus Emre Hazretleri'ne, bestesi Zekai Dede Efendi'ye ait olan uşşak makamındaki ilahiyi ve ardından güftesi Laedri olan ve aynı makamdaki tevşihi seslendiriyor.


Lokman Hekimin Sev Dediği


Bu yürek
Seni seveceğini biliyordu herhalde
Bu kafa seni kuracağını seziyordu hanidir
Bire bin veren buğday
Elmadaki mayhoşluk
Hukuki beşer
Çınçınlı hamam
Çizmedeki kedi
Sanki elleriyle koymuşlar gibi
İkimizden bir işmar

Seni sevmemiş olsam , sözlerim yarı yarıya
Gözlerim yarım
Ellerim çolak hüseyin eli
Seni sevmesem, nefes almayı beceremem ki
Bugün günlerden ne?
Cumartesi
Seni sevdiğim için, Cumartesi elbet
Seni sevdiğim için, bak temmuz ayındayız
Ayşe onbaşı, pir sultan abdal, büsbütün sevdalıyım sana
Bu gemiler nereye gidiyor, seni sevdiğim için
Seni sevdiğimden, suyun akası geliyor
Bacaların tütesi
Nurhayat'ın halleri, seni sevdiğim için güzel
İbrahim'in dilleri
İnsan seni sevince, tutsaklığa kızar tabi
Savaşın adı geçse, cinifrit olur
Ereğli'nin kömürünü düşünür, ne kömür o be
Raman'ı düşünür, Çukurova'yı düşünür
Seni sevdiği için, Haliç'te bir uğultu
Marmara'da bir deniz
Isparta bahçesinde güller
Seni sevdiği için goncalanıyor

Seni sevdiğim için, kilim dokuyor Avşar'da
Yarın sabahlar, seni sevdiğim için icat edildi
Penisilin, halk şiiri , canlı sinema
Mapushaneler, yedi düvel , harbi ispanyol nezlesi
Sultan Hamid, don civani
Ne bilsinler seni sevdiğimi
Başaklanmayan yulafa söylemeli
Cılk yumurtaya
Paslı demire
Kulağını bükmeli kurtlu kirazın
Hoşnut değillerse bu gidişattan
Akıl etsinler seni sevdiğimi,
Yeşille turuncunun kafa barıştırması , bu sevdadan ötürü

Tepemizdeki o göçmez tavan
Sulardaki yakamoz, ortancadaki pembe
Ben seni sevdim diye

Bingöl vilayetinde, kamyondan inince
Tığ gibi bir delikanlıya soruyorum
Siz nerenin bulutlarısınız böyle?
Biz sizin sevdanızın bulutlarıyız
Bir yıldızlı akşamı varsa Ankara'nın
1953 kışları içinde
Karnı tok, sırtı pekse hısım akrabanın
Konu-komşu , dirlik düzenlik içindeyse
Birbirimizi daha çok sevelim diye

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor
Şair oluyor mesela
Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri
Caysın be güzel
Caysın be iyi
Tütünü bırakıyor , tütün neyime zarar
Keseme zarar, ciğerime zara, sevdama zarar

Seni sevince adamın papuçları eskimiyor
Beti-benzi yeni çarktan çıkmış gibi
Seni sevince insan bilgili saygılı gönlü gani şen
Saçları zencefilli
Erkencecik evine dönmek istiyor canı

Hep seni düşün
Hep seni yaşat
Hep seni yıka
Seni doyur üç öğün
Seni bir kanım uyut, sonra uyandır
Lokman hekim, seni sev diyor bana

Seni sevmeseydim, ilkbaharı kodunsa bul gayrı
İstanbul diye bir kent yoktu ki yeryüzünde
Umut diye bir şey yoktu ki, seni sevmeseydim
Hak, hukuk, bereket diye
Eşitlik, kardeşlik, hürriyet diye
Yüreğime sağlık ne iyi ettim

Metin Eloğlu


24 Temmuz 2014 Perşembe

Kafirlere Karşı Atlar Hazırlamak 54 Farz'da Niçin Yok?


Velhasıl, o biçim bu biçim şu biçim hocaefendiler, peşlerine taktıkları milyonlarca insanla birlikte hep bizden ayrı durmayı kendilerine daha güvenli bir yol olarak gördüler. Müslümanlara banka kurmayı, kâr payı almayı, "kutlu doğum" kutlamayı, falanca miktarda farzı ezberlemeyi, atlar değil tanklar ve savaş uçakları hazırlamak gerektiğini, Resûlullah'ın yaşasa idi en iyi cep telefonunu kullanacağını, sakız çiğnemenin orucu bozmayacağını öğretmekle geldiler bugünlere. Bunca asırdır, ne yaptılarsa Allah Resûlü'nün irtihalini fırsat bilmekle yaptılar.

D. Celaleddin Kavas, Kafirlere Karşı Atlar Hazırlamak 54 Farz'da Niçin Yok?
(Çelimli Çalım, sayı 1)


Gâvur Gâvurluğunu Yapar

İşgal kuvveti askerleri İstikâl Caddesi'nden
dükkanlara asılı Yunan bayrakları altından geçerken.
Tanzimat'tan sonra mesela Galata'da, Beyoğlu'nda "gâvur" diyen Müslümanı karakola götürenler gazinolarda, eğlence yerlerinde Rumca eski bir şarkı olan "Ey keskin kılıcım Türkleri şöyle kes"i hep bir ağızdan söylediklerini Namık Kemal'den öğreniyoruz. Zaten "bana gâvur dedi" diyenlerin hepsi İstanbul'a ilk işgal gemisi demirler demirlemez bütün Galata ve Beyoğlu'nu Yunan bayraklarıyla donattılar.

Ziyad Ebuzziya 10-11 yaşlarındayken mütareke günlerinde bir alışveriş için annesiyle Beyoğlu'nu donatan Yunan bayraklarından birinin yüzüne değmemesi için başını çevirdiğini ve o anda bir Rum tokadı yediğini fakat hiç ağlamadığını anlatır. Gâvur kelimesini sözlüklerden silen Türk Dil Kurumu'nun gücü o tokadı geri almaya yetiyor mu?

Gökhan Göbel, Gâvur Gâvurluğunu Yapar
(Çelimli Çalım, sayı 1)


23 Temmuz 2014 Çarşamba

Nurettin Topçu'dan Yahudiler'e ve Yahudilik'e dair

Nurettin Topçu'nun 1967 yılının temmuz, ağustos ve eylül aylarında sırasıyla "İslâm Davası ve Yahudilik", "Para ve Yahudi", "İnsanlar ve Yahudiler" adlı yazıları yayımlanmıştır. Bu yazılar daha sonra "Ahlâk Nizamı" adı altında Dergâh Yayınları tarafından basılan kitapta da yer almıştır.

Günümüze de yeniden ışık tutması maksadıyla işte bu yazılardan birkaç alıntı:

- Vicdanı azapsız kavim, madde dünyasında olduğu kadar, ruh ve düşünce dünyasında da insanlığa yapabileceği bütün zulmü yapıyor.

Yahudi kavmi, insanlığın kalbi ve ruhuyla bağlandığı her güzel şeyi, her sağlam temeli, her kurtarıcı hakikati yıkmak için dünyaya gönderilmiştir.

İnsanlara ve insanlığa fenalık yapmak, yahudide sanki bir içgüdüdür.

- Yahudi, şer ve fitneye bulaşmadan yaşayamaz.

Şüphe yok ki Allah, yahudi kavmini, insanlığın başına musibet olmak için yaratmıştır.

- Yahudinin zehirli elinin uzanmadığı hayat, onun çürütmek istemediği cemiyet yoktur.

- Yahudi âfetlerine karşı İslâm'ın bizzat kendi ruhunda deva arayalım.

- İsrail orada durdukça, İslâm ve Türk dünyası tehlikededir. İstikbâl ya birinin, ya ötekinindir.

Esasen insanoğlunun iki düşmanı, iki şeytanı vardır: Para ve yahudi. Yahudi paraya, para yahudiye tapar. Zira yahudi olmasa, para, belki de sahipsiz kalacaktı.

Para ile yahudi bir ve aynı varlık halinde yaşarlar. Bu iki şeytanın arasındaki dostluk, sadece varlıklarını devam ettirmek için midir? Hayır. Zira yeryüzünde hiçbir varlık, bir diğeriyle böylesine dostluk, böyle ortaklık kurmamıştır.

Yahudinin idare ettiği emperyalizme karşı savaş, istiklâl savaşıdır.


22 Temmuz 2014 Salı

Karikatürlerin dili: Gazze'de dönen dolaplar






Madalyonun Müslüman tarafı


Yine bugün insanların Gazze’de olan bitenleri, İsrail karşıtı bir havaymış gibi algılamaları da aynı şekilde kâfir dünyanın kendilerini tef çalıp oynattığını fark etmemelerinin işaretidir; insanlar Gazze numaralarıyla Amerikan politikalarının ne kadar aşağılık bir ajanı haline getirildiklerini bilmiyorlar.

İsmet Özel
Lisan İle Kabul, Lisan-ı Hâl İle Ret başlıklı konuşmasından
(7 Mart 2009, Sivas)


21 Temmuz 2014 Pazartesi

"Kahrolsun zulüm. Kahrolsun İsrail."


Çağı utandıracak adi zulmü yapan İsrail'i bir kere daha protesto etmek için buradayım. Kahrolsun zulüm. Kahrolsun İsrail. Yaşasın Filistin'in bağımsızlığı, özgürlüğü, insanca yaşama hakkı diyorum ve tüm şehitlere Allah'tan rahmet diliyorum.

Muhsin Yazıcıoğlu
(İsrail Konsolosluğunu Kuşatma Eylemi, 2009)


"Ah ölmeden bir görseydim"



"Çırpınırdı Karadeniz
Bakıp Türk'ün bayrağına."


Güfte: Ahmet Cevat Ohundzâde
Beste: Üzeyir Bey (Hacıbeyli)
Makam: Segâh
Solist: Hasan Sağındık
Yorum: Muhsin Yazıcıoğlu


"O toprakları tutan bir ‘anlam’ için öldüler"


Milyonlarca şehitten, Kafkaslarda ölen, Kafkasya’nın ve Türkiye’nin kurtulması için öldü. Filistin’de ölen, Türkiye ve Filistin için öldü. Çanakkale’de ölen, Türkiye, Kafkasya, Filistin ve Yemen için öldü. Yemen’de ölen, Türkiye için, Yemen için, savaştığımız bütün yerler için ve üstüne şehit değen her toprak için öldü. Ve gerçekte bütün bu ölenler, o toprakları tutan bir ‘anlam’ için öldüler. Onlar öldü ama biz o ‘anlamdan haberdar mıyız, o anlamı taşıyor muyuz, omuzlarımızda taşıyor muyuz?

Sezai Karakoç
(Dirilişin Çevresinde, Diriliş Yayınları, 5. Baskı, İstanbul 2000, s. 151)