26 Haziran 2017

Şairin toplumsal görevi


Üzerinde durulması gereken diğer bir nokta da bir toplumun, yaşayan bir edebiyatı olmadığı zaman kendi edebiyatının geçmişinden giderek koptuğudur. Eğer geçmişin hâlde devamını sağlayamazsak, kendi edebiyatımızın geçmişi, bize başka bir toplumun edebiyatı kadar uzak ve yabancı kalacaktır. Çünkü çevremizde sürüp giden her çeşit maddi değişmenin baskısı altında yaşayış şeklimiz ve dilimiz değişmeye devam edecektir. Eğer müstesna bir hassasiyeti, dili kullanmada görülen müstesna bir güçle birleştirebilen birkaç kişiye sahip olmazsak yalnız ifade gücümüz değil, aynı zamanda en kaba duyguları hissetme gücümüz de yozlaşacaktır.

Bir şairin kendi zamanında büyük bir okuyucu kütlesine sahip olması çok önemli değildir. Önemli olan, her nesilde hiç olmazsa küçük bir grubun kendisini anlayabilmesidir.

(…) bir toplumda daima, kendi zamanının ilerisinde, ona bağımlı olmaksızın yenilikleri hazmedebilen ve şiirden anlayan bir öncü grubun olması gerekir. Kültürde değişme ve gelişme bir toplumdaki herkesin aynı seviyede şuurlu olması demek değildir. Kültürde değişme, zamanın ilerisinde ama gerçekle ilişkisini kaybetmemiş bir seçkinler grubu ve onu en çok bir kuşak geriden takip eden, tesire açık bir okuyucu kütlesiyle mümkündür. 

T.S. Eliot, Edebiyat Üzerine Düşünceler
(Paradigma Yayınları, Çeviren: Sevim Kantarcıoğlu)

Yazmanın ıstırabı


Tüm yazarlar kibirli, bencil ve tembeldir ve yazma dürtülerinin altında bir gizem yatar. Kitap yazmak, acıdan kıvrandıran bir hastalığın uzun süren nöbetleri gibi insanı yiyip bitiren korkunç bir mücadeledir. İnsan, karşı koyamayacağı ve anlayamayacağı bir iblis tarafından itilmese kesinlikle böyle bir işe kalkışmazdı. Biliyoruz ki bu iblis herkeste vardır ve bir bebeğin ilgi çekmek için ciyak ciyak ağlamasına yol açan içgüdünün aynısıdır. Fakat yine de sürekli kendi kişiliğini gizleme mücadelesi vermediği sürece insanın okunabilir hiçbir şey yazamayacağı da bir o kadar doğru.

George Orwell, Neden Yazıyorum
(Sel Yayıncılık, Çeviren: Levent Konca)

22 Haziran 2017

Meydan yapacağım diye camiye zarar vermek


Eyüp Muhcu (Türk Mühendis ve Mimar Odaları Başkanı):
İstanbul’daki bir takım projelerle ilgili karar süreçleri, projenin oluşturulması ve uygulanması tamamen bilimsel ve fenni kurallara bağlı olmadan gerçekleştiriliyor. Bunun sonucunda kent büyük zarar görüyor. Daha önce metro inşaatı çalışmaları sırasında Salacak’ta pek çok ev hasar gördü. Mahallede yapılarda çatlaklar oluştu, bazı evler boşaltıldı. Şemsi Paşa Camii ve diğer kültür varlıkları süreçten olumsuz etkileniyor. Bu çalışmalar nedeniyle oluşan çatlaklar tarihi yapıların ömrünü kısaltıyor, geriye dönüşü mümkün olmayan hasarlara neden oluyor. Çalışmanın gecikmeli de olsa durdurulması doğru ve yerinde bir karar. Bu yapılarla ilgili hasarlar giderilmeden hiçbir çalışmanın yapılmaması gerekir.

Feyza Cansever (Mimar):
İstanbul, İstanbullulara emanet edilmediği sürece ve şehrin büyümesi engellenmedikçe bizler belki Süleymaniye’nin bile yıkıldığını göreceğiz. Demek ki bize layık değil bu güzellikler. Acı ama öyle. Şemsi Paşa Camii’nin neden denize sıfır inşa edildiğini halen mimarlar ve şehirciler bilmiyor, önünden yol geçirebiliyorlarsa söylenecek söz dahi kalmamıştır. Sert olacak ama çocukların bile avlusundan denizi fark etmelerinin güzelliğini ve tadını ezbere bilmeleri gerekirdi.

Prof. Dr. Doğan Kuban (Mimar):
Şemsi Paşa Camii benim için Sinan’ın en etkileyici birkaç yapısından biridir. Gündelik hayata nefis bir şekilde monte olmuş. Ölçeğiyle, suyla ilişkisiyle müthiş bir yapıdır. Çatladı, çatlamadı çok önemli değil. Çünkü biliyoruz ki restorasyon teknikleriyle yapıyı yıkmadan bir şekilde müdahale etmek mümkün. Ama orada kritik olan Sinan’ın denizin kıyısına tasarladığı bir yapının denizle ilişkisinin koparılması. Bu, kabul edilemez bir hata olur. Kesinlikle karşıyım böyle bir şeye. Sinan’a saygımın yanı sıra mütevazi ve gündelik hayatını çok güzel şekilde almış bir yapıdır. Ne kadar zorunlu ve vazgeçilemez bir proje olsa da o noktada bile böyle davranılmaması gerekir. Yazıktır. O esere yapılmaz. Aman ha!

Prof. Dr. Semavi Eyice (Sanat tarihçisi):
Mimar Sinan’ın eserlerinden doğrudan doğruya yapılmış bir külliyedir o. İstanbul’un tarihi eserlerini meydan yapacağız diye yıkacaksak eğer bu memleketten gidelim o zaman. Yapılacak plana eser uydurulmaz. Eser yerinde kalır plan ona göre yapılır. Meydan yapacağım diye camiye zarar vermek kaş yaparken göz çıkarmak olur. Eskiden Anıtlar Kurulu vardı. Bu tek bir kuruldu. Kanun grubundaydı. Ve sınırları Edirne’den Kars’a kadardı. Bir tek kurul karar verirdi ve alınan karar üzerine münakaşa edilmezdi. Ama sonra iş oldukça gevşedi. Artık bu şekilde işlemiyor iş. Sinan’ı törenler yapıp şanlı şöhretli bir sanatkar diye gösteriyorsak, onun da artık eserine dokunmamalıyız.

Karar, 22.06.2017

Sadettin Ökten: "Müslümanların hâlâ imanları var, zevkleri var; fakat biçimleri yok."


Bu kainatı Cenab-ı Allah halk etmiş -bir inanca dayanarak söylüyorum- ve buna da fiziksel ve geometrik bir nispet koymuş. Bir düzlemde böyle; ruhi ve manevi olanları ayırıyorum. Harekete, sese, büyüklüklere, siluete sadece fiziksel ve geometrik nispetle baktığımız zaman insanın hem kendi bedensel varlığıyla hem de doğal yetenekleriyle bu doğa içinde bir yeri olduğunu görürüz. Mesela hayvanlar kadar keskin görmüyor, onlar kadar keskin koku almıyor, kanguru gibi zıplamıyor. Fakat insanın bir başka özelliği var: Bütün bu nispetleri bozabilme yeteneği. Başka hiçbir canlı halk edilmiş bu verimli dünyada nispetleri bozamıyor; fakat insan bozabiliyor. Dolayısıyla birinci etapta insan dediğimiz varlık eğer vahyi bir düzenden hayata bakmıyorsa önce nispetleri bozmakla başlıyor.

Malumunuz, her medeniyet tasavvuru birtakım değerler sistemine dayanıyor. İnsan hayatı, değerler sistemi olmadan yaşayamaz. Bu değerler sistemi şehre yansımak mecburiyetindedir ki o sistemi bizzat görsün, denesin, tecrübe etsin. O zaman da o değerler sisteminin en üstteki değerini temsil eden yapı şehrin en görkemli yerinde yer alır. Bütün medeniyetlerde bu böyledir. İstanbul halkının genel geçer bir değer sistemi olduğu söyleniyor. Şimdi ben İstanbul’a baktığımda o değerler sistemiyle taban tabana zıt bir çelişki görüyorum. Dolayısıyla bu değerler sistemine inandıklarını söyleyenlerin ve ona göre yaşadıklarını iddia edenlerin bu değerler ile yaptıkları arasında çok büyük bir tezat var. Şu anda İstanbul’da bir başka değerler sisteminin yapılanması inşa ediliyor; herkes de bundan memnun. Bir de, nispeti/ oranı bozuyorlar. Dolayısıyla siz bir süre sonra artık bozulmuş bir nispetler dünyasında yaşıyorsunuz. Bunun manevi bir yanı da var. O fiziksel yapıyı üreten düşünsel ve duygusal boyut sizi esir almaya başlıyor. İçinizi boşaltıp kendi değerlerini size enjekte ediyor.

Ben toplumsal bazda konuşuyorum; şimdi gidin, bütün AVM’leri dolu göreceksiniz. Bizim medeniyet tasavvurumuzla alâkası olmadan yapılan binaların hepsi doluyor. Siteler, gökdelenler, apartmanlar boş kalmıyor. Bu, modern hayatın dayatması deniyor. Buna çözümü var mı diye bakmak lâzım. Bir medeniyet tasavvuruna bilinçli şekilde sahip olan toplumlarda bunun çözümü var. Batının ciddi şehirlerine, özellikle de Avrupa’ya gittiğiniz zaman bu karmaşayı görmüyorsunuz. Orada da gökdelenler var ama başka bir şekilde kullanılıyor. Sokakları, evleri, insanlarıyla oturmuş; çünkü toplumun medeniyet değerleri zihinlerinde ve gönüllerinde stabilize olmuş. Eski şehirlerini, eski sokaklarını muhafaza ediyorlar. Böyle bir fiziksel çevrenin onlara manevi bir zemin sağladığının farkındalar. Biz ise fiziksel çevreyi yok ediyoruz ve “Otuz beşinci katta hatim sürerek Müslümanlık yaşanabilir.” diyoruz. Yaşanmaz.

Osmanlı deneyimi İslâm Medeniyeti’nin yaşanması açısından çok mühim bir deneyimdi. Biz şimdi onun temellerini yıkıyoruz.

İstanbul bu gidişle bir hayal şehir olarak maziye intikal eder, bir arkaik nesne olarak kalır. Şu anda İstanbul’un tekrar bir medeniyete ev sahipliği yapabileceği bir sosyolojik dinamik görmüyorum. Sizin, benim gibi tek tek insanların hassasiyetinden başka bir toplumsal endişe de görmüyorum. Çünkü şu anda toplum, para ve paranın getirdiği gücün peşinde, bu parayı nasıl hak edeceğini bilmiyor.

Hayat bir tarafa doğru akıyor. Biz şu anda kapitalizmin çok kötü bir örneğinin peşinde savrulup gidiyoruz. Bizim şehir, konut, ev, eşya konusunda net bir toplumsal fikrimiz henüz yok. Batı’ya baktığınızda insanların bir okulu yarıda bırakıp bir başka okula başladığını görebiliyorsunuz. Çünkü insanlar aç değiller. Bizde açlık var.


İnsan dediğimiz varlık hazza mecluptur; haz insanı cezbeder. Bir hazdan vazgeçmek istiyorsa da onun üstünde bir başka hazzı tanıması lâzımdır. En üstteki haz, muhabbetullahtır. Ondan bir aşağıdaki haz, sanat hazzıdır. Onları tanımıyorsanız madde sizi elinde evirip çevirir ve rezil eder. Müslümanlara bakıyorum, çoğu bu hazları tanımıyorlar.

Biçim ve üslup mevzubahis ise; üslup kolay kolay çıkmıyor. Her medeniyet tasavvuru yeni bir yoruma girdiği zaman üslup ortaya çıkıyor. Üslup ortaya çıkmadığı zaman ya taklit edeceksiniz ya da tekrar edeceksiniz. Osmanlı mimari üslubu iki buçuk asırda ortaya çıktı. Çünkü yeni bir hayat biçimi, yeni bir anlayış örgütlediler. İbn-i Kemal geldi, Zembilli Ali Cemali geldi, Ebussuud geldi, Cevdet Paşa geldi… Bunlar hayata ürünler getirdiler; toplum da evrilerek kendi değerlerini yeni bir düzleme taşıdı.

Müslümanların hâlâ imanları var, zevkleri var; fakat biçimleri yok. Müslümanların sıkıntısı, biçim üretememeleri. Bu da kolay üretilmez. O biçimi üretmek için eski dönemlerdeki değerlerle biçimler arasındaki ilişkiyi çözümlemek ve onu yeni bir düzleme taşımak gerekiyor. Biz henüz değerlerle biçimler arasındaki ilişkiyi yakalayamadık. Amentü’yü okuyoruz ama o Amentü’den Süleymaniye’nin nasıl çıktığını yakalayamadık, kubbe-kemer kavgası yapıyoruz. Gotik mimari de kubbe ve kemeri kullanıyor, neden ortaya farklı bir şey çıkıyor? O hayata farklı bakıyor, biz farklı bakıyoruz…

Sadettin Ökten
(Boğaziçi Bülteni, Sayı 37, 2013/2, sf. 86-94)

* Kısaltılmış. Hem metnin hem de derginin ilgili dosyasının tam hâlini şuradan temin etmek mümkündür.

Dr. Ali Şükrü Çoruk ile Osmanlı İstanbul'unda Eğlence Kültürü

Cemal Kafadar ile 17. Yüzyıl
(Çelebiler Çağı)

21 Haziran 2017

Yetkililerimiz kültürümüze niçin düşmanlık ediyorlar?


Bugün yerinde yellerin bile esmediği, esemediği, estirilmeyen sivil mimarinin dünya çapındaki şaheseri ahşap binaların ahenginden İstanbul’da hiçbir iz yok. Kırıntısı dahi yok demedim. Elbette yakılacağı veya yıkılacağı günü bekleyen birkaç ahşap virane hâlâ var şehirde. Ama ahşap evlerle örülü bir mahalle yok demek istedim. İstanbul’un mahalle anlayışını yansıtacak, numunelik tek bir mahalle bile göremiyoruz. 

Sadece mahalle mi? Her iki tarafı iki-üç katlı, bahçeli ve Türk pencereli mostralık bir sokağımız bile yok. Bırakmadılar! 

İstanbul’u İstanbul yapan ruh yok. İstanbul’u İstanbul kılan cisim yok. İstanbul’u İstanbullaştıran tasavvur yok.

Hasanali Yıldırım
(Haberiyat, 20.06.2017)

Bir tarih, kültür, medeniyet işgali


Üsküdar sahilini genişletme projesi durdurulmuş. Bu durdurma sonrasında belediye başkanlarına teşekkür eden, onları medeniyet bekçisi olarak gösteren bir kitle var. Ne teşekkürü kardeşim? Akl-ı selim, kalb-i selim, zevk-i selim sahibi insanlar çok şükür hâlâ var halk içinde. Onlar durdurdu. Başkanlarla sandıkta görüşülecek elbette.

Kentlerimizde olanlar "sonradan vazgeçilen birer hata" değil, bilakis bile isteye yapılan bir tarih, kültür, medeniyet işgalidir, yıkımıdır.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

19 Haziran 2017

Her popülizm, tekçi düşünceleri, tekçi çerçeveleri putlaştırır


İslam dünyası toplumlarında bilinç yetersizliği sebebiyle, kültürel yetersizlikler sebebiyle, Müslüman kitleler kolaylıkla yerleşik düzenlerle bütünleşmeye ikna edilebiliyor. Başkalarını örnek almakla, takdir etmekle, onları taklit etmek birbirinden çok farklı şeylerdir. Bireyler ya da toplumlar, hayatlarını, başka hayatları, tarzları taklit ederek geçirirlerse, hem kendilerine yabancılaşır, hem de kendileri olmaktan çıkarlar. Bugün İslam dünyası toplumları olarak kendimize yabancılaştığımız ve kendimiz olmaktan çıktığımız için, kimliklerimiz pek çok nedenle sınırlandırılabiliyor, hakaret kaynağı haline gelebiliyor. Bugünü ihmal pahasına geçmiş üzerinde yoğunlaştığımız, kahramanlık öyküleri anlatan popüler tarihin kültürel artıklarıyla tarihe tutunmaya çalıştığımız için, kültürel özgünlükler, özgürlükler üretmeyi başaramadığımız için, kimliklerimiz sınırlandırılabiliyor, hakaret konusu haline getirilebiliyor.

Burada, bu olayın, gereği kadar üzerinde duramadığımız çok daha vahim, çok daha tehlikeli bir boyutu olduğunu da kaydetmek gerekir: İslami bünye içerisinde de, kimi aidiyetler, etnik, kültürel ya da mezhepsel aidiyetler, karşılıklı olarak hakaret konusu yapılabiliyor. Bu durum herkes için ortak olan temel İslami değerleri temsil etmediğimizi gösterir. İslam’ın yalnızca kendilerinin yorumlarına açık olduğunu iddia eden her türlü yaklaşım, İslami bütüne büyük zararlar verir. Irkçı otomatlarla, hizipçi otomatlarla, partizan otomatlarla hiç bir mücadele yürütülemez.

Hangi toplumda ve hangi kültürde olursa olsun, tekçi her düşünce, insanlığın dünyasına, insani dünyalara ulaşmamızı imkansız kılar. Her popülizm, tekçi düşünceleri, tekçi çerçeveleri putlaştırır. Kendimizi, hangi gerekçeyle olursa olsun, tek yoruma, tek kişiye, tek esere kapattığımızda, farklı yorumlardan, kişilerden, isimlerden yararlanma özgürlüğümüzü ve anlama yeteneğimizi kaybederiz. Nitelikli bir ortam-iklim-çevre, anlamaya yönelik şiddetli uğraşlarla oluşturulabilir. Anlamaya yönelik uğraşlar, ömür boyu sürdürülmesi gereken uğraşlardır. Kurumsallaşan, kurumsallaştırılan popülizmlerin bir parçası haline getirilen topluluklar, büyük farkındalıkları kaybeder, büyük kavrayışa yabancılaşır, hep yüzeylerde kalırlar.

Atasoy Müftüoğlu

Şehr-i Sefa: 18. Yüzyılda İstanbul


Shirine Hamadeh, 16. yüzyıl klasisizmi ile 19. yüzyıl modernizmi arasında unutulduğunu düşündüğü bir dönemi, 18. yüzyıl İstanbulu’nu inceliyor.
Gündelik hayatta varolan ve yeni zuhur eden biçim ve üslupları betimleyerek décloisonnement olarak adlandırdığı dönüşümü anlatıyor.

Şehrin değişen mimari yapısına ve onun getirdiği açılımlara odaklanıyor.

Haşmetli saraylar, çeşmeler, sebiller, hasbahçeler, surlar ve kapılara bakıyor. Seçilen renkleri, süsleme tarzlarını, dizeleri, minyatürleri, seyahatnameleri, yasal düzenlemeleri ve çeşitli arşiv kayıtlarını izliyor.

Kamusal alanın dönüşümünü incelerken erken modernliği, Batılılaşma kavramını ve görsel kültürü İstanbul’a özgü koşulları hesap ederek irdeliyor.

Şehr-i Sefa, bir İstanbul kitabı. Siyaset, sanat, mimari, anılar ve kanunlar arasında gezinen nitelikli bir toplumsal tarih çalışması.

Shirine Hamadeh, Şehr-i Sefa: 18. Yüzyılda İstanbul 
Çeviri: İlknur Güzel
İletişim Yayınları, 2. baskı - Nisan 2017, 399 Sayfa, 31 TL

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.