21 Nisan 2014 Pazartesi

Bilal Can’dan İlber Ortaylı’ya reddiye:
Şiir, Tefekkür ve Şair


İlber Ortaylı’nın televizyon kanalların birinde şiir, şair, tefekkür üzerine konuşması bizi bu yazıyı yazmaya sürükledi. Şiire kısmi bir bakışla ve peşin hükümlerle sarfedilen bu garip ve talihsiz sözler bizleri tekrardan şiir, şair ve tefekkür üzerine düşünmeye ve bir şeyler söylemeye sürükledi. İlber Hoca’nın tarih alanında önemli olduğu muhakkaktır fakat şiir alanında aynı şeyi söyleyemeyeceğiz. Bu bağlamda şiir, şair, tefekkür boyutu üzerine şunları söyleyebiliriz:

Şiir temel olarak bir dertten, bir düşünüş biçiminden hareketle yazılan eserlerdir. Bu düşünüş, şairin tefekkür olarak değerlendirilmesini sağlamasa da okuyanları tefekküre iten argümanlardır. Çünkü yazılı eserlerin çoğu simge ve imgelerle kişinin zihninde canlanır ve onu istemese de tefekküre iter.

Her şair olmasa da büyük şair ve şiirin hakikate ulaşması noktasında gayret gösterenler şairin, şiirin bir hikmeti dillendirdiğini bilirler.

Dünyaya ve insana dair sözlerin anlam kazandığı ve tarihsel bir geçmişe dayandığı şiir insanlık tarihinin en eski metinlerinden biridir. İnsan bunu velev ki yazıya geçirmesin. Konuşmalarından yaşam tarzına, düşünüş biçimlerinden söyleyiş biçimlerine kadar şiir insanlığın bir nevi harddiskidir.

İçerisine sayısız ses, anlam ve hakikat temaşası katılmıştır. Ancak iyi şairler ve iyi okuyucular şiirin içindeki bu kalabalıklığı tasnif ederek onun içerisindeki hakikate dair tefekkür boyutunu görebilirler.

Şiir üzerine konuşmak şiir hakkında yazılmış ve yazılacak olan sözlere, cümlelere, ifadelere, düşünüş biçimlerine bakmayı gerektirir. Her ne kadar şiir üzerine konuşmak kolay bir ifade biçimi olsa da aslında bir o kadar da zordur. Çünkü şair sayısınca şiir tanımı vardır ve her şairin şiir anlayışı farklıdır.

Farklı da olması gerekir çünkü her şiir diğer türlerle karşılaştırıldığında yazanın daha çok izini taşır ve şairin de kendince bir şiir anlayışının olması bu yüzden normaldir. Şiir anlayışının şair sayısınca farklı olması başkalarının da şiir hakkında tepeden bakan bir anlayışla şiiri karalamasını haklı nedenlere sıralamaz.

Şiir için bir tarih belirtilseydi bunu tarihçilerden çok edebiyatçılar yapardı. Edebiyatçılar arasında da en çok şiire aşk boyutuyla bakabilenler şiirin o gizil tarihini ortaya koyabilirler. İlber Hoca’nın şiir çıkışına baktığımız zaman ara ara şiire saldıran onu basitleştiren ifadeler görmekteyiz. Hoca’nın “Şiirle tefekkür yapanlar hödük toplumlardır.” cümlesini, şiire yapılmış bir karalama olarak algılıyor ve bunu da İlber Hoca’nın şiirden uzak durmasına bağlıyoruz. Şiirle hemhâl olanlar bilir ki şiir bir tür insanlığın bilinç durumudur. Şuurla başlayan insanlığın bilinç durumu daha sonra şiara, en son olarak da oradan şiire ulaşır. Bu çıkarsama için ayrıntılı bilgi isteyenler Yusuf Kaplan’ın medeniyet ile ilgili yazılarına bakabilir.

Montaigne, “Büyük şiir düşüncelerimizi doyurmaz, allak bullak eder.” der. Çünkü şiirin nesre kıyasla insan aklına inen dar alandaki seri vuruşları, ciltlerce kitabın anlatamayacağı sözleri ve hakikatleri haykırır okuyucusuna.

Öfkeleri, düşleri, ülküleri, mefkure gibi mücerret duyguları; resim, mimarlık, tasarım, müzik gibi birçok sanat formlarıyla konkreleştirmek tabiatıyla nasıl olası ise, şiir sanatıyla bunu başarmak da en az o kadar mümkündür.

Şiirle düşünülmez.” sözü ise zaten nesrin bile ulaşamadığı bu müthiş duygu ve fikir alanına teatral eğlencede söylenmiş bir komedi cümlesinden öte olamaz.

Kaynak: edebifikir


Abdülbaki Gölpınarlı'dan İstanbul



1950 yıllarında İstanbul'dan bahsettiği radyo programından bir bölüm.


16 Nisan 2014 Çarşamba

Batı’dan aparılan kelimeler


Herkesin dilinde ‘otoban’ var. Bir Almancamız eksikti. Hiçbir manası yok bunu kullanmanın. Artık kağnı arabası yok, ‘araba yolu’ desen herkesin aklına otomobil gelir. En azından ‘otoyol’ de. Otoban derken ‘ban’ın ne manası var Türkçede? Bu girdi ve oturdu. İktisat varken ekonomi niye girdi?İktisat’ın anlatamadığı neyi ekonomi ile anlatıyorsun? Bunun gibi yığınla örnek var. Medeniyet’in yerine ne idüğü belirsiz, saçma sapan ‘uygarlık’ getirildi. Bu da sivilizasyon (civilization)ı sokmak içindir. Yarın eminim kullanılacak bu da. Çünkü uygarlık kelimesinin bir havası yok. Yanlış da olsa bir türetme, iştikak olması lâzım. Uygurlardan üretildiyse, Türk tarihinde bir tek Uygurlar yoktu ki; Selçuklu, Karahanlı pek çok devlet vardı.

Prof. Dr. Teoman Duralı
(Ayraç Dergisi, 47, Eylül 2013, s.32-38)


Dergâh Yayınları'ndan yeni kitaplar

Askerî Modernleşmenin Dinî Müdafaası
Es‘ad Efendi’nin Şerhli es-Sa‘yü’l-Mahmûd Tercümesi

Mahmut Dilbaz

Osmanlı ve İslâm dünyasında modernleşme hareketleri askerî yenilgilerin ve toprak kayıplarının artmasıyla birlikte askerî sistemde yapılan Batı tarzı yeniliklerle başlamıştır. Hususen XVIII. asrın ikinci yarısından itibaren teşebbüs edilen bu yeniliklerin meşruiyetini ve gerekliliğini savunmak üzere bir kısım ulemanın risaleler kaleme aldıklarını görmekteyiz.

Bu kitabın temel meselesi, modernleşme tarihimizin ilk safhası diyebileceğimiz bir zaman diliminde yaşamış Müslüman düşünür ve ilim adamlarının modernleşme hadisesiyle nasıl ve hangi düzeyde ilişki kurduklarını anlamaya ve açıklamaya çalışmaktır.

Bu soru, zikredilen dönemde yaşamış ilmiye mensubu bir zatın kaleme aldığı bir risale merkeze yerleştirilerek cevaplandırılmaya çalışılıyor…

Tasavvuf ve Tenkit
Süleyman Uludağ

Hangi şekilde tarif edilirse edilsin tasavvuf, İslâm kültürünün önemli boyutlarından biridir. Bilhassa Anadolu topraklarının İslâmlaşmasına doğrudan etkisi bulunan tasavvuf, Türk düşünce tarihi içinde ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Ancak eskiden beri tasavvufta serbest düşüncenin olmadığı, onun taklidi ve körü körüne bağlanmayı öngördüğü şeklinde yaygın bir kanaat mevcuttur. Tarihte bu düşünceyi haklı çıkaracak bir yığın malzeme bulunmakla birlikte bu malzemeler mutlak olarak hakikati ifade etmemektedir. Elbette ki sûfilere ve tasavvufa pek çok eleştiri yapılmıştır/yapılmaktadır. Bu tenkit ve sorgulamaların bir kısmı dışarıdan gelmekle birlikte muhakkak ki önemli bir bölümü de içeriden olmuştur. Hatta özgür düşünme ve düşünüleni ifade etme açısından tasavvuf diğer İslâmi ilimlerden daha geniş bir imkâna sahiptir.

Bu eserin yazılış amacı da, tasavvufta geniş bir eleştiri ve yorum alanının bulunduğunu ve bu zeminde özgür bir tefekkürün oluştuğunu ve ifade edildiğini açıkça ortaya koymaktır. Bizzat sûfîlerin, sûfî olmayanlardan daha etkili, kapsamlı ve gerçekçi bir biçimde kendi kendilerini cesaret ve samimiyetle nasıl eleştirdiklerini bu sayede görmek mümkün olacaktır. Eserde yalnızca sûfîlerin özeleştirileri tespit edilmemiş aynı zamanda sûfîliğin mahiyet ve hakikatiyle ilgili pek çok tahlile, izah ve değerlendirmeye de yer verilmiştir.

Türk Şiiri Üzerine
Bilge Ercilasun

Yeni Türk edebiyatı incelemelerinden oluşan bu kitap, dört bölümden meydana gelmektedir: Birinci bölümde Cumhuriyet’ten önceki şairlerle ilgili yedi yazı bulunuyor. Mehmet Kaplan’ın ifadesine uyularak bu bölüme “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e” adı verilmiştir. İkinci bölümde Cumhuriyet devri şairleri ile ilgili dokuz yazı yer almaktadır. Üçüncü bölüm, Türk şiirinin iki büyük şairine ayrılmıştır. Bu şairler, Mehmet Âkif Ersoy ile Yahya Kemal Beyatlı’dır. Herhangi bir edebî ekole bağlı olmayan bu şairler, Cumhuriyet devrine derinden tesir etmiş, kendi nesillerinden itibaren birkaç neslin fikir yapısı üzerinde etkili olmuşlardır.

Dördüncü ve son bölümde, Türkiye edebiyatının Azerî şiirine etkisi üzerinde durulmakta, bu etki Kuzey ve Güney Azerbaycan’dan alınan iki şair üzerinden gösterilmektedir.

Kafesin Ardındaki Türk Kadını: 
Türk Kadınının Hayat Hikâyesi
Hester Donaldson Jenkins

1900-1909 yılları arasında Robert Kolej’de öğretmenlik yapan Hester D. Jenkins, öğrencileri ve burada edindiği dostları üzerindeki gözlemlerinden yola çıkarak, doğumundan ölümüne kadar bir Türk kadınının nasıl yaşadığını anlatıyor...


Biz ve Onlar


İçlerinden geçenleri anlıyorduk, söylemediklerini.
Yoksulsunuz, iğrençsiniz, diyorlardı,
ne giysiniz var dolabınızda, ne iki türlü yemeğiniz, ne de paranız,
sevginize karnımız tok, özgürlükse özgürlük bizim için,
Sırıtmaya bile gerek duymadan arkalarını dönüyorlar soframıza.
Oysa biz alın terimizi bölüşürüz, yağma ve harç bilmeyiz.
Tütünü öküz için icat ettik, sürerken bir cıgara içimi dinlensin diye.
Öküz bizsek, hani soluk alacak vakit nerde!
Bu yüzden hor bakıyorlar bize, kanımızı içtiklerinden.
Bencillik en büyük bereket onlara, beylikleriyse
en büyük dolap.

Oktay Rifat

Şiirle ilgili bir incelemehttp://heyula.net/Haber/Oku/oktay-rifatin-uc-siiri-354#.U042tfl_vg8


14 Nisan 2014 Pazartesi

Türkiye güzel olduğu için mi bizim?


Hayır, Türkiye güzel olduğu için bizim değildir, bilakis Türkiye bizim olduğu için güzeldir. Bizimle güzelleşen, bizimle yükselen bir ülkemiz var. Daha doğru, daha ilginç bir ifadeye kavuşmak şöylece mümkün olacaktır ki, Türkiye’yi güzelliğe dağı, taşı, ovası, suyu, florası, faunası değil, bizim, bizlerin biz Türklerin duruşu kavuşturmuştur.
Çok mu ileri gittim? Evet, çok ileri gittim. Türkiye’nin niçin Türklerin olduğu beyanına geçmeden önce Türkiye’nin neresi olduğunu dile getirmeliydim. Türkiye diye adlandırılan saha Almanların Enver’i Edirne fatihi, İngilizlerin Mustafa Kemal’i Anafartalar kahramanı şekline soktuğu saha olarak mı bilinmelidir? Bize Millî Şefimizin “Sizi ben bile kurtaramam” diyen İsmet İnönü olduğunu kabul ettirenler demokrasi şehidimizin de asılarak idam edildiği sıra “Kimseye kırgın değilim” diyen Adnan Menderes olduğunu kabul ettirenler değil mi? Solcu geçinenlerin sosyalist bir dönüşümün, Müslüman geçinenlerin de İslâmî bir dönüşümün imkânlarını tamamen yok ettikleri yer… Orası Türkiye mi?

Hayır, gerçek Türkiye orası değil. Adı üstünde: Gerçek Türkiye tarihte iki kez gösterilen bir duruş vasıtasıyla Türk vatanı haline gelmiş bir yerdir. Bu duruşun İslâmî duruştan başka bir şey olmadığı da bütün dünyaca bilinir. Bütün dünya Endülüs Emevileri’nin bu duruşu gösteremediğini de bilir. Buraların Türk toprakları olarak adlandırılması zarureti buralara mana kazandıranların Türkler oluşundan doğuyor. Diyar-ı Rum’un Türkiyeliğine bir mana verme faslını atlayan herkes Türklük vasfını anında kaybediyor.

Kemiyetle değil, keyfiyetle Türk’üz. Sahip çıktığımız toprak arkaik zamanlardan beri birçok insanın, birçok kavmin iskânına medar olmuştur. Buralara vatan karakteri sağlayarak buraları vatan belleyenler sadece Türklerdir. Her ne kadar sayımız hiçbir çağda Türkiye’de yaşayan nüfusun yüzde altısını hiçbir zaman tecavüz etmemişse de biz dost ve düşman tarafından keyfiyetimiz sebebiyle, Allah’ın askerleri vasfımızla Türk olarak biliniriz. Baştan beri işi gücü Türklük olan insanlarız biz. Gözden kaçırılmasın ki, işli güçlü insanlarız. Anlaşılsın ki, iş güç sahibi birinden bahsedenler insandan bahsetmeğe, insanlığa liyakat kesp etmiş olandan bahsetmeğe başlamıştır. Öküzleri çifte koşmakla onları iş güç sahibi haline getirmek mümkün değildir. Onları boyunduruk altına alan çiftçidir iş güç sahibi olan. İşin varsa gücün de vardır. Güce kavuştuğun anda işe de kavuşmadıysan ziyandasın, habis birisin ve abesle iştigal ediyorsun. Meşruiyet dedikleri şey senin yaptığın işten aldığın adı haysiyetin kılışınla doğar. Alnının teri, alnının akıdır. Bu meyanda tarih içinde bilhassa Abbasi saltanatı hüküm ferma olmasından itibaren Türk adı İslâm demeğe gelmiştir. Türkler kendilerine iş bulmuş ve/veya kendine iş bulabilene Türk denilmiştir. İslâm medeniyeti içinden bir ibra usulü doğuranlar Türkler olmuştur. Küfrün geri adım atmağa zorlandığı bir yere kavuşulmadığında Türk’le karşılaşılamamıştır. Türk işi dedikleri nedir? Türk işini mamur beldelerin, muhteşem cihazların ifade ettiği söylenemez. Türk varlığı sadece hakla, haklılıkla, hakkaniyetle anılan bir varlıktır.


Gaz verilmesini hayra yorup bir şekilde ifadeleriniz arasına “Türk Medeniyeti” tabirini sıkıştıracak olursanız bütün dünyayı kendinize güldürürsünüz. Türkler hiçbir çağda medeni dünyanın bir parçası veya bir veçhesi olmamışlardır. Ancak söylediğiniz yalanın arkasını getirmek için Türk medeniyeti lâfzına müracaatınız anlamlı olur. Başınızın Türklükle hoş olmadığını ispata medeniyetle başınızın hoş olduğu intibaı vererek yeltenirsiniz. Türklük bir kültür varlığını da işaret etmez. Çeşitli Türk kavimleri saymanıza ruhsat ve imkân verilmiştir; ama bunlardan hangisinin bilhassa Türk, gerçekten Türk, asıl Türk veya sadece Türk sayılması ruhsatı kimsenin elinde değildir ve Türk varlığını bir kavim olarak teşhis etmenin imkânı yoktur. Medeniyetle, kültürle, kavmiyetle Türklüğü birleştiremezsiniz. Türklük bir ethos, bir karakter, bir seciye, bir şecaat, bir ahlâktır. Nasıl Türkler dinlerinden başka bir şeye kıymet vermemişlerse, dine sahip çıkma haricinde bir şeyle de değer kazanmağa heves etmemişlerdir.

Sultası altında olduğumuz medeniyet bizi bilmeğe icbar ediyor ki, Hıristiyan tarihlemesi uyarınca geç-antik çağ içinde İslâm marifetiyle din ve ahlâk birleşmiş, her ikisi de aynı alanı temsil eder olmuş, birinden diğerinin anlaşılması tabiî karşılanmıştır. Birinin dinsiz bilinmesi onun ahlaksız bilinmesine karine teşkil eder; o kişi ahlak sahibi addediliyorsa onun dindarlığa liyakatinden şüphe edilemez.

Post-Modern tabirine meriyet tanınan her yer ve zamanda Türk milliyetçiliği imana taalluk eden yegâne husus olarak görünüm sahibidir. Gören için tarihte ilk defa Allah’ın birliğine ve Muhammedin onun kulu resulü olduğuna iman etmenin Türklükten başka bir şey ifade edemeyeceği cereyan haline girdi. Kelime-i tevhidin tarihte kazandığı anlamı merak eden kim olursa karşısına bir Türk milliyetçisi çıkmadıkça bu merakını giderme talihine eremeyecektir.

İsmet Özel, 12 Nisan 2014
Kaynakİstiklâl Marşı Derneği


İstiklâl Marşı Derneği'nden yedinci bülten


Yarım kalmış hiçbir şey estetik dahilinde değildir
Kısmen yalancı şahit olunmaz
Yarı yarıya ahlâk sahibi biri varsa
O da senin ebendir

Yaratılışın an be an devam etmekte olduğunu bilen biz Türkler için başlanacak yer olduğumuz yerdir. Her an yaratılıyor oluşumuz Hakk’ın vaadine dair ümidimizin de hayat kaynağıdır. Ümidimiz Türkiye’ye dairdir. Türkiye’yi kendi ümidi sayan, İstiklâl Marşı Derneği’nden başka bir merci kalmamıştır. Ancak Türk toprakları ile alakalı ümitler taşıyan yalnızca biz değiliz. Bizi Türk toprakları üzerinde başkaca ümitler taşıyanlardan ayıran bir vasfımız da bu ümidimizi gizlemekten ve geçici süreler boyunca başka ifade yollarında dolaşmaktan uzak duruşumuzdur. Ümidimiz meşhurdur. Ümidimizin bahsini ilk olarak Allah Resulü açmıştır. O’nun “Gelecekteki kardeşlerimi özlüyorum” sözü üzerine ashabı ona “Biz senin kardeşlerin değil miyiz?” sualini tevcih etmiş, o da “Siz benim ashabımsınız. Kardeşlerimiz ise daha sonra gelecek olanlardır.” demiştir. O’na “Peki onları nasıl tanıyacaksın?” diye sorduklarında ise “Sizden birinin, alnında ve ayaklarında beyazlıkları bulunan atları olsa ve bu adamın atları siyah atlar arasında bulunsa, o adam kendi atlarını tanımaz mı?” karşılığını vermiştir. Yüzüne bakılacak insanlar oluşumuzun esasları tamamen sarihtir, berraktır, şaibeden ve müşkülattan uzaktır. Bizim, yüzüne bakılacak insanlar oluşumuz, Türk toprakları üzerinde nasıl bir hayatın tesisini istikamet olarak ittihaz ettiğimizle alakalıdır. Türkiye için ve Türkiye lehine olmak üzere tamamen müşahhas, açık, sarih olan; dolambaçlı izahlara, tevillere muhtaç olmayan tedbirler hayata geçirildiği takdirde katışıksız bir küfür düzeni olarak işleyen Dünya Sistemi’nin çarkları dönmemeye başlayacaktır.

İmkânımız bilgidir. İmanımız ilimdir. Bütün bu ümitvar sözlerin hayata geçmesinin üzerine heyula gibi çökmüş olan menfi şartlara dair bilgilenmek eğer ahmaklığa düşmek istemiyorsak zaruridir. Bugün Türkiye’nin idari enstrümanlarını elinde bulunduran güçler ve bu güçlerin iş yaptırdığı figürler, bilaistisna, Türkiye’nin yok olması ve geriye izinin ve tozunun dahi kalmaması için ellerinden geleni artlarına koymamaktadırlar. Allah Resulü’nün yüzüne bakacağı insanlar olabilme duamızın karşılığını görmemiz için alınacak tedbirler, Türkiye’de GÂVUR AKLI ile elde edilebilecek tedbirler değildir. PAX BARIŞI, bizim Ümmet-i Muhammed olarak ölmemiz ve bu şekilde haşrolmamızı temin etmeyecektir. PKK ANAYASASI, şehadetleri dinin temeli olan ezan-ı Muhammedî’de zikredildiği üzere bizi bir “felah”a değil, bir “felaket”e davet etmektedir. Bunları istemezük. Bizim reddimiz karşısındaki “pantolon uyduramadık gömlek verelim” yollu imaları ve fırsatları da batıl addediyoruz. İstiklâl Marşı bir programdır. İstiklâl Marşı Derneği, gözünü o programa dikmiş olanların derneğidir. Gayrısını istemezük.

Bilgi ve irtibat için:
http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr


11 Nisan 2014 Cuma

Of Not Being A Jew: Özel baskısı neşroldu


İsmet Özel'
in OF NOT BEING A JEW kitabı vaat edilmiş tüm şiirler ve son şiirlerini ihtiva eden hitama ermiş özel baskısı TİYO Yayıncılık'tan çıktı.

Kitabın gömleğinin içinde ise şu satırlar yazılı:

"Bu kitabın muhtevasını yalnız Türk şiirinin değil, dünyada da şiirin şaşı bir tesisatçı olmakla Yahudi olmamak arasına zorla tıkılmış haliyle canını dişine takıp nasıl idame-i hayat edebileceği sualinin cevabı teşkil ediyor. Hitama ermiş bu cevabın kime ne kıymet ifade ettiği mühim. Şiir dedikleri bir tüy olmasaydı ben şiir yazmazdım. O tüy şairin değil milletin dilinde bitmeseydi bu kitap da olmazdı; ama var işte, olmaz olsun bu kitap diyenlere rağmen var. Küfrün azametine, kâfirlerin haşmetine rağmen bu kitap var. Bir yandan çobanından padişahına kadar şair olan millete senet tedarik etmenin keyfini sürmek, diğer yandan her türden millet düşmanlarına her bakımdan nispet vermek, onları çatlatmak üzere var."

İrtibat ve sipariş için:
http://www.tiyo.com.tr

Hatırlatma:
İsmet Özel - Of Not Being A Jew / İmza Günü: 12 Nisan Cumartesi, Ankara


Futbol: Bir din


Modern toplumda kahramanlık miti çökmüştür. Kahramanlık karikatürleşmiştir. Modern pehlivan rakibini yense de yiğit olamamaktadır. Yiğitliğin yokluğu-fütüvvet eksikliği- zamanın pehlivanının geleneğin yiğidinin parodisi haline gelmiştir. Futbol da erkek kahramanlığının tüketilmesini ve femine şekilde yeniden üretilmesini sağlamaktadır. Seyirci, 90’a top çakmayı “kahramanlık” olarak alkışlamaktadır. Cesaret, yiğitlik, ölüm karşısında korku, "kötü ile mücadele" yitirilmiştir. Futbol böylece, Batı'nın/kapitalizmin bekasına rıza üretmek için işlevselleştirdiği küresel bir gösteri ve kültür dayatması haline gelmiştir.

Futbol seyirciliği "kitle ruhu"nun yeniden üretilmesini ifade eder. Kitle ruhu, yığın psikolojisidir; barbarlığı içselleştirir, şiddeti boşaltır ve “rakibi imha ister.” Kitle ruhu, kendini yargılayıcı makamda görür. Bu, İnsan teklerinin kendisini, benliğini yok etmesidir.

Arenada seyirci vecd ile kutsalına aidiyetini ikrar eder; kelime-i şehadet (en büyük ….spor) getirir; amigolar zikir başıdır. Arenada sloganlar seküler zikir olarak okunmalıdır: “Sarı …. En büyük ....” Futbol (arena oyunları), seküler bir dine dönüşmüştür. Modern gladyatör sistemi adrenalini seyircinin onayladığı "kahramanlık gösterisi"ne zerk etmiştir. Futbol oyununda rakip kaleye doğru ilerleyen “akın” seyirciye “kumandan” hissini yükler. Seyirci bu oyunda “karar verici” olur; kitlesel benlik oyuna müdahildir. Gladyatörler ve organizatörler oyunun başarısı karşılığında seyirci heyecanının parasal değerini tahsil eder.


Roma gladyatörleri ölerek seyirci toplarken, modern arena şiddeti saha dışına (seyirciye) taşımaktadır. Şiddet seyirci arasında yürütülür; rekabet seyircinin rekabetidir. Arenayı sistematize edenler ise “oyunu oynar/gösteriyi yürütür.” Oyunun başarısı, dışarıdaki şiddetin ve rekabetin yoğunluğu ile ölçülür. Gladyatörler (futbolcular), üretim güçlerinin (seyircinin) ürettiği artı değeri, gösteri adamlarına (palyaçolara) transfer etmektedirler. Gladyatörlerin (futbolcuların) milyon dolarlar aldığı toplumun paydasında gladyatörün emeği bulunmamaktadır. Seyirci, oyuna katılmakla sömürgeleştirirlir. Bu sömürgeleşme hem zihni ve hem de emek değerinin transferi dolayısıyla ortaya çıkar. Seyirci, sömürgeleşmenin bedelini stadyum içinden çıkamamak ve bu sistemi reddedememekle öder. Stadyum yıkılırsa oyun bitecektir. Futbol bir kapatılma biçimidir. Gösteri için kapatılmaya razı olan kitle kapitalist metaların reklam çalışmaları için kendini kurban eder.

Arena oyunları taraftar oluşturma peşindedir. Rekabeti çoğaltarak renkleri, sembolleri, aidiyetleri pazarlamak için “taraftarın yaratılması” gerekliliktir. Futbol, fetişizmle zuhur eder ve kesinlikle bir “oyun” değildir. Futbolun oyun olmaması, oynayanların sadece 24 kişi olmasıyla da kanıtlanabilir. Futbol, ürettiği fetişizmle (yapay kimliklerle) toplumu yarmakta ve saldırgan söylemlerle birbirine düşürmektedir. Parçalanmışlık, mikro kimlikler, kent kabileleri, çeteler oluşturmaktadır. Futbol oyunu, toplumu “büyülüyerek” (hipnoz ederek) rıza geliştirmektedir. Sporun insan gelişimine etkisinden bahsedilerek modern arena oyunlarının meşruiyetini dile getiren teorilerin cevaplaması gereken soru şudur: Arenadakiler spor yapmakta ise, seyirciler ne ile meşgul olmaktadır? Arena oyunları, ‘dünya halklarını nasıl ortak bir ritüel/seremonide benzeştirebilir ve yönetebiliriz?’ sorusunun cevabı olarak sistematize edilmiştir. Diğer bir yaklaşımla “dünya halklarının tek merkezden denetlenmesi”nin aracıdır. Dinsel fanatizmin, mikro-millî heyecanın ve politik (hatta sınıfsal) çatışmaların tezahür ettiği mekânlar arenadır. Futbol, bir dindir.

Lütfi Bergen
http://lutfibergen.blogspot.com.tr


Padişahlar, nakibüleşraf için ayağa kalkardı

Seyyidler
Hazret-i Peygamber’in soyu, kızı Hazret-i Fâtıma’dan devam etmiştir. III ve IV hicrî asırlardan sonra Hazret-i Fâtıma’nın oğulları Hazret-i Hasen ve Hüseyn’in soyundan gelenlerin sayısı arttı. Bu sülâleden doğan çocuklar, iki şâhid ile hâkim huzurunda tescil edilmeye başlandı. Abbasî Halifesi Mütevekkil zamanında (847-861), Hazret-i Ali ve Abbas soyunun zâtî işlerine bakmak üzere ayrı birer nakib vazifelendirildi. Bazen ikisi, tek kişide birleşirdi. Elçiler, umumiyetle nakîiblerden seçilirdi. Halife Me’mun, Peygamber soyundan gelenlerin, halktan kolayca ayırt edilmesi için mübarek yeşil renkte giyinmeleri âdetini koydu. Memlûkler de Hazret-i Hasen evlâdına şerîf; Hüseyn evlâdına seyyid unvanı verdiler.

İmtiyazlı sınıf
Abbasî mirasçısı Fâtımî, Selçuklu, Zengi, Eyyübî ve İlhanlı devletlerinde nakiblik devam etti. Nakib, Arapça’da delip geçme, yol açma, dağın geçidini açma mânâsına nakb masdarındandır ve bir topluluğun temsilcisi mânâsına gelir. Kur’an-ı kerimde Hazret-i Musa’nın, 12 Benî İsrâil kabilesinin her birine nakib tayin ettiği anlatılır. Hazret-i Muhammed de Medinelilerden nakîbler vazifelendirmişti.

Nakib Efendi
Aralarına yabancıların karışmaması ve bu sülâleye mensup bir kimse seyahat ederse kendisine lâyık gelen muamelenin eksik edilmemesi için, Yıldırım Sultan Bayezid tarafından nâzır adıyla bir memuriyet ihdas olundu. Bu işe, Emir Sultan ile Anadolu’ya gelen Bağdadlı Seyyid Ali Nattâ’ getirildi. Bir ara bu makam boş kaldı. Sultan II. Bayezid zamanında, padişahın hocası Kırımlı Molla Abdullah’ın talebelerinden olup Mısır’dan İstanbul’a gelen Seyyid Mahmud 1494’de bu makama tayin edildi. Seyyid Mahmud, bu memuriyete Mısır’da nakibüleşraf dendiğini görmüştü. Osmanlılar da geleneğin devamı bakımından bu isme sahip çıktı.

Osmanlı padişahları, sâdâta (seyyid ve şerîflere), başka hiç bir memlekette misâli görülmeyen bir muhabbet ve hürmet göstermiş; rahat ve huzur içinde yaşamaları için lâzım gelen her hizmeti yapmışlardır. Vergiden muaf tutarak, buna vesika olmak üzere ellerine siyâdet berâtı vermişlerdir. Bu sebeple, çokları bu sülâleye mensubiyet iddiasında bulunup, iki şâhidle mahkemede nesebini tescile başlayınca, bu imtiyazlı sınıfın sayısı artmış; zaman zaman umumi teftişe gidilse de baş edilememiştir. Tanzimat devrinden sonra artık tescil usulüne ehemmiyet verilmemiş; bu sülâleye mensup olmayanlar da kendisini şerîf ve seyyid diye tanıtmışlardır.

Nakibüleşraf
Padişah ayağa kalkardı
Nakibüleşraf, memleketteki şerîf ve seyyidlerin kaydını tutar. Bu soydan geldiği sâbit olanlara siyâdet hücceti adıyla şer’î bir vesika verir. Bu soydan olmadığı halde kendisini seyyidliğe nisbet eden müteseyyidlerle mücadele eder. Seyyidlerden, hâli, şânına yakışmayanları men eder. Ganîmetten hisselerini dağıtır. Sâdât kızlarının dengi olmayanlarla evlenmesini engeller. Aralarındaki dâvâlara bakar; hatta suç işleyen seyyid ve şerîfler için konağında hususi hapishâne bulunur. Sâdâttan başka kimse yeşil sarık saramaz.

Tahtta oturan padişahın
seyyidleri ve devlet adamlarını
kabul sahnesi
Nakibüleşraflığa sâdâttan, halim, selim, dindar, verâ sahibi âlimler, padişahça tayin edilir. İlk devirlerde diğer ilmiye mensupları gibi nakîbler de maaş almaz; bu işi fahrî yapardı. İlk nakîb Seyyid Ali’ye Bursa İshâkiye vakfı idareciliği verilmişse de, asıl mesleği olan yorgancılıkla geçinmeyi tercih etmişti. Sultan II. Bayezid zamanında, nakibüleşrafa yüksek kâdılara denk maaş verildi.

Padişah tahta çıktığında ilk olarak teberrüken (bereketli görüldüğü için) nakibüleşraf biat eder; bazılarına kılıç kuşatır. Umumiyetle merasimlerde duayı da nakibüleşraf yapar. Sefer-i hümayuna çıkıldığı zaman, nâkibüleşraf da iştirak eder ve sancak-ı şerîf kendisine emanet edilir. Sultan II. Abdülhamid, nakibüleşraflara Yıldız Sarayı civarında bir konak tahsis etmişti. Nakîbüleşraf, devlet ricâlinden olmadığı halde, her merasimde en önde yer alır; protokolde itibar görür; bayramlaşma ve sair merasimlerde padişah kendisine ayağa kalkar.

Taşrada nakibüleşraf kaymakamları bulunur. Umumiyetle Arapça tutulan bu nakibüleşraf defterlerine, sâdât defteri yahud nakîb cerîdesi veya sülâle-i tâhire defteri ya da şecere-i tayyibe defteri denilir. Şecere-i Tayyibe, “hoş ağaç” demek olup, Hazret-i Peygamber evlâdını ifade eder. Hüccetini (halk tabiriyle şecere) kaybedenler, nakibüleşraf veya kaymakamına müracaatla, iki şâhid koşup seyyidliğini isbat ederek, hüccetin yenilenmesini isteyebilir. Bu defterlerden 70 küsuru bugüne gelmiştir.

Cumhuriyet’ten sonra nakibüleşraflık tarihe karıştı. Türkiye ve sair Müslüman memleketlerde bazı büyük ve köklü sâdât aileleri bu işi kendileri üstlenip, yaşlı ve itibarlı bir mensuplarını vazifelendirmek yolunu seçti.

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
http://www.ekrembugraekinci.com


10 Nisan 2014 Perşembe

Panel: Osmanlı'da Hediye, Hediyeleşme,
Hediye Ekonomisi


Panelistler: Mehmet Genç, Hedda Reindl-Kiel, Aykut Mustak

12 Nisan 2014 Cumartesi / Saat: 14.30
İstanbul Bilimler Akademisi Vakfı
Büyükdere Cad. Raşit Rıza Sok. No:4 Ahmet Esin İşhanı
Mecidiyeköy İstanbul

Detaylı bilgi:
http://www.ibav.org/blog/2014/04/04/panel-osmanlida-hediye-hediyelesme-hediye-ekonomisi/


9 Nisan 2014 Çarşamba

İstiklâl Marşı Derneği'nden yedinci bülten:
Pantolon uyduramayanlar gömlek teklif ediyor


İstiklâl Marşı Derneği'nin yedinci bülteni "PANTOLON UYDURAMAYANLAR GÖMLEK TEKLİF EDİYOR" neşroluyor.

Bülten, derneğin 13 Ekim 2012 tarihinde Kahramanmaraş şubesinin açılışı münasebetiyle tertip edilen “Olduğun Yerden Başla” adlı panel ile 22 Haziran 2013 tarihinde Konya’da tertip edilen “Hareket Ordusuna Hodri Meydan: İstemezük! Gavur Aklı İstemezük / Pax Barışı İstemezük / PKK Anayasası İstemezük” panelinde yapılan konuşmaların metinlerini ihtiva etmektedir.

Yedinci bülteninin dağıtımına yedinci sene-i devriye programında başlanacaktır.

Program için:
http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/Yazi.aspx?YID=1026&KID=2


Yağız Gönüler'den “Kırılınca Klarnet”


Şiirleri daha önce Dergâh, İtibar, Aşkar, Edebiyat Ortamı gibi dergilerde yayımlanan Yağız Gönüler’in ilk kitabı “Kırılınca Klarnet”, İzdiham Yayınları’ndan çıktı.

Ağırlıklı olarak Türk tarihi, Türk şiiri ve Türk müziği üzerine araştırmalar yapan şâirin şiirlerinde hem yaptığı bu araştırmalarla karşısına çıkan kaybolan değerlerin etkisi görülüyor, hem de çaldığı klarnetin sesi duyuluyor. Kitapta Türk Sanat Müziği makamlarından oluşan 3 bölüm ve toplam 27 şiir bulunuyor.

Yağız Gönüler şiirleriyle bu yıl yayımlanan Dil ve Edebiyat Dergisi Şiir Yıllığı 2013 ile Edebiyat Ortamı 2014 Şiir Yıllığı’nda yer aldı. İlk kitabı Kırılınca Klarnet’in yayın yönetmenliğini şâir Bülent Parlak yaptı.

"Neler duyuyorum dişlenmiş kulaklarımdan
Yankılanan yorgan gibi parçalanmış oda duvarlarında
Dalgalanmıyor vücudum kırmızı fırtınalarda
Cilasız, marangozlar utansın
Etrafa tüküren bir tahta gibiyim
Var mısın diyorum kendime şimdi
Babası ölmüş klarnetler öpsün mü göğsünden
Rüzgârı incitmeden kabullensin mi yüzün
Buyur etsin mi yağmuru terzi ellerin
Kendi söktüğümü dikiyorum hayatımdan."
(Arka kapaktan)

Kitaba internet üzerinden ulaşmak için:
- Kitapyurdu
- Hepsiburada

Kaynak: heyula.net


Ercan Yıldırım: "Türk ile Anadolu etle kemik gibidir, ayrılmaz. Bu bütünlük zaten coğrafya veya toprak değil ruhtur, tavırdır, kimliktir."


İtibar dergisinin 31. sayısında (Nisan 2014) Ercan Yıldırım'ın "Anadolu'da İslam Ruhu: Vatan ve Millet Oluşumu" adlı kitabını kısaca incelediğim yazım yayımlandı. Peşi sıra 5 Nisan 2014 tarihinde Yenişafak pazarda Yusuf Genç'in Ercan Yıldırım ile kitaplarına ve Türk düşüncesine dair bir röportajı yer aldı. Röportajdan Ercan Yıldırım'ın önemli sözlerini buraya alıyorum, kitaplarını ise hararetle tavsiye ediyorum.

Türk kavramı tarihin her döneminde üst kimlik olmuştur. Yani belli bir soy bağını işaret etmemiştir. Bu yüzden Türkün karşısına 'tat' konulmuştur yani Maveraünnehir havzasında İslam ile şereflenmeyen her türlü unsur. Türk bu açıdan bir tavrın adıdır. Ben Türk ile Anadolu arasında da bir fark görmüyorum, Türk ile Anadolu etle kemik gibidir, ayrılmaz. Bu bütünlük zaten coğrafya veya toprak değil ruhtur, tavırdır, kimliktir.

- Biz Türkiye'de yaşayanlar müşterek bir anlayışa, temele sahip miyiz, müşterek bir hedefimiz var mı? Anadolu'yu vatan yapanlar 'biz bidat bilmez Müslümanlarız' diyerek müşterek bir temeli, 'Allah'ım, İslam sancağını yükselt' diyerek bir müşterek bir hedefi gösteriyorlardı!
Anadolu'nun İslamlaşması bir zaruretten, ihtiyaçtan, arayıştan ortaya çıktı. Müslümanlar fetih hareketlerinden sonra görece büyük maddi zenginliğe kavuştular. Bu zenginlik peşinden ataleti getirdi. Emevi ve Abbasi devresi sonrasında İslam anlayışında bir donma başladı. İslam en nihayetinde dünyaya maddi zenginliklerle bezenmiş bir medeniyet algısı için inmemiştir. Türklerin ortaya çıkışını ve misyonlarını, Tuğrul Bey'in Abbasi Halifesi Kaimbiemrillah'ı şii Büveyhoğullarının elinden kurtarıp biat etmesi ve I. Kılıçarslan'ın Haçlıları kırmasıyla izah etmek gerek.

Bugün bir millet bünyesi taşıdığımızı söylemek zor. Zannedersem uzun bir dönem kimlikler üzerinden millet bütünlüğüne ulaşmamız mümkün değil. Maalesef şimdilik İslam kavramı etrafında toparlanma yargısının altı doldurulamayacak. İstiklal Marşı gibi sağlam bir milli mutabakat metnini bile 'ırkçı' diye tanımlayan kişilerin sesleri daha çok çıkıyor. Elimizde kala kala vatan kavramı kaldı!

- Ben bizi bugüne kadar getiren değerleri hatırlatmanın bekamızı kurtaracağını düşündüğüm için Anadolu'da İslam Ruhu'nu yazdım. Bizler Anadolu'da bir nizam teşkil etmişiz, sonra bu nizamdan yüz çevirmişiz ve hala bir arayış içindeyiz. Yani kaderimizi reddederek buraya kadar geldik ve hala reddetmeye devam ediyoruz. Ne zaman kurtuluruz, kaderimizi kabullenmeye başladığımız zaman! Türk Düşüncesinde İslam kitabındaki metinler orada değindiğim ve birbirinden farklı İslam anlayışları, aydınların tavırları kaderimizi nasıl görmezden geldiğimize değiniyor. Akif, Allah'ın lütfuyla bu kaderi yaşadığı ve kabullendiği için 'İstiklal Marşı' gibi bir metni kaleme almıştır. Bu kitaplarla itirazım Türklerin kendi kaderlerinden, tarihlerinden dolayısıyla geleceklerinden kaçmalarına!

Türk milletini en iyi Batılılar tanıyor, onlar Türkiye'nin dünyada kapitalizme Batı anlayışına karşı çıkabilecek yegâne potansiyel sahibi dinamik olduğunu biliyor.


7 Nisan 2014 Pazartesi

İsmet Özel - Of Not Being A Jew
İmza Günü: 12 Nisan Cumartesi, Ankara



İstiklâl Marşı Derneği Genel Başkanı Şair İsmet Özel "OF NOT BEING A JEW" kitabının özel baskısını imzalıyor.

12 Nisan Cumartesi, 16:30, Hak-İş Genel Merkezi Konferans Salonu
Tunus Cad. No: 37 Kavaklıdere - ANKARA

Detaylar:
www.istiklalmarsidernegi.org.tr/Yazi.aspx?YID=1026&KID=2