29 Ağustos 2014 Cuma

Muhannetlik etmek değil kârımız

Muhannetlik etmek değil kârımız
Şehriyar sözüne uyanlardanız
Meydana girende yoktur korkumuz
Kazaya rıza diyenlerdeniz

Ödleklerle hoş değildir aramız
Teke tek düşmana varmak töremiz
Muhannete sardırmayız yaramız
Yarayı kendimiz saranlardanız

Bineyidim kıratımın üstüne
Alayıdım hançerimi destime
Gafilen varmayız düşman üstüne
Vakta hazır olun diyenlerdeniz

Köroğluyum çıkam dağlar salına
At sürelim mal yemezin malına
Başım koydum arkadaşın yoluna
Başı dost yoluna koyanlardanız

Köroğlu


Türkçe: Türk'ün karakterinin dili


Şu karşı ki dağda kar var duman yok,
Benim sevdiğimde din var iman yok.
- Hatay türküsü

Seni sevmek benim dinim imanım,
İlâhi, dîni imandan ayırma.
- Eşrefoğlu Rumi

Dinden imandan habersiz.
- Türk sözü

Ne çok misali var... Türkçe o kadar yalın, temiz ve acımasız bir dil ki. Dilimizdeki karakter bizi biz yapmış, bizim tavrımız dilimiz olmuş.


1943'ten bir Ekmek Kartı


Bir zamanlar ekmek kavgası bu idi. Gerçi çok şey değişmedi. Şimdi kuponla değil rantla alınıyor ekmekler. Bazı evlere beş tane giriyor, bazı kimseler fırınlara pastanelere ortak oluyor, bazıları da bayat yiyor. Benim de aklıma bir Cahit Zarifoğlu şiiri düşüyor:

Aşk duraksar ve yara alır
Uçak çelik rengi göğü sesiyle sokunca
Alçalarak yemyeşil ekinlerin arasına
Kuru ekmek yiyen üzgün köylüleri bombalamaya.


Mezâlimin Nedenleri: Ortak Bilinçaltı


Arnavut ve Boşnak gibi bölgede yaşayan Müslüman halkın özelde Balkanlardaki Hıristiyanlar tarafından ve genelde ise Avrupalılar tarafından eskiden beri "Türk" olarak adlandırılması, bu ortak bilinçaltının bir tezahürüdür. "Türk" ismi, Avrupa ve Balkanlarda yüzyıllar boyunca Müslüman'ın müterâdifi olarak kullanılmıştır. Modern zamanların bir gereği veya uygulaması olarak Türk ve Müslüman'ın kavram olarak birbirlerinden arındırılması ve ayrıştırılması 18. yüzyılın sonlarından itibaren başlamıştır. Balkanlardaki Türk, Arnavut ve Boşnak millet adlarının seküler anlamda Müslüman'dan ayrışmasının, günümüzde dahi tam olarak tamamlanamadığı söylenebilir. Zira 1992-1995 Bosna-Sırp-Hırvat Savaşları sırasında Boşnakları katleden Sırpların veya Hırvatların bunlara "Türk" demesi ve Osmanlı devrine atıfta bulunması mânidardır. Dolayısıyla Sırplar, Bulgarlar ve Yunanlar, Türklere veya Arnavutlara zulmederken bilinçaltlarındaki "Türk/Müslüman" karşıtlığı ve nefretiyle hareket etmekteydiler. Bu şekilde işledikleri zulümlere tarihi ve dini olarak belli bir meşruiyet kazandırmakta ve aynı zamanda bu eylemlerini vicdanlarında aklandırmaktaydılar.

Necmettin Alkan, Ve Selanik Düştü
(1912-1913 Balkan Savaşı ve Hezimeti,
Timaş, İstanbul 2014, sf. 339-340)


Türk değilim demek suç mu, günah mı, cürüm mü, kabahat mi? (I)


Beğenmedi AKP “Türküm, doğruyum, çalışkanım” denilmesini. Bunu beğenmemekten terfi bekledi. Makamını koruyabilmek için on üç yıl lisan-ı hal ile şunları söyledi: Türk değilim, sahtekârlığın her türlüsüne açığım, emeğimi yağmalamanın her tarzını kaygan zeminlerde kazanca dönüştürmeğe hasrettim. İstiklâl Marşı Derneği Türk değilim demenin prim yaptığı bu zamanın son yedi yılında faaliyet halindeydi. “Ben Türk değilim; ama bu topraklarda benim de hakkım var” diyen her kimse onların havalarını alması için İstiklâl Marşı Derneği bir farz-ı kifayeyi yerine getirmek üzere kurulmuştu. Yedi sene boyunca AKP artan bütün yobazlığının yanı sıra İstiklâl Marşı Derneği’ni Türk milletine kenetleyecek vasıtaları ortadan kaldırmakla meşgul oldu. Bu meşguliyet bu yazıyı okuyan sizleri de sarmış olabilir, AKP’ye bir yerinizle yaranmak için beni, ben İsmet Özel’i sevmekten imtina ediyor olabilirsiniz. Şu veya bu sebepten, şu veya bu tarafımla beni sevginize değer bulmayacaksanız noksanlıkla malul olduğunuzu haber vereyim. Bilin ki, ben ne oldumsa, sizin sevgisizliğinizin benim olduğum şeyde herhangi bir payı veya katkısı yoktu. Şimdilerde bilhassa ve hassaten Türk oluşum sizin sevme hissinizin bana ulaşmasına engel teşkil ediyor olabilir. Hissiyatınızdaki isabeti teslim ederim. Zira ben, Türk değilim diyen herkese hamlık atfederim. Mescid-i Dırar yıkıldığından beri Türkleşmemek Allah’ın müminlere bahşettiği olgunluğa erememektir. Bu kaknem itikadınızla beni beğenmenizi ummuyorum zaten.

Hangi sebeple olursa olsun beni beğenmeyen bana küçük kızını vermez, olur biter. Sizin beni beğenip beğenmediğiniz aramızdaki arızî iştir. Zaten gönül işlerinin hep arızî ve hep arızalı olduğundan dikkati esirgememek lâzım. Gelin görün ki, madalyonun bir diğer tarafı bulunuyor: Bakalım ben sizi beğeniyor muyum? Benim sizi beğenip beğenmemem gönül işi sayılmaz. O giderek bir iş bile sayılmaz; o bütün boyutlarıyla benim “millî mesele” katındaki meşguliyetimdir. Ben sizlerin, siz okurlarımın küçük kızına değil, ülkemi, Türkiye’yi anlıyorum deme cesaretinize talibim. Bu okuduğunuz son cümle sayesinde fehm etmiş olmalısınız ki, Türkiye’yi anlamak cesaret ister. Yağmacının biriyseniz, bilin ki, yağmacılık Türkiye’yi anlama gücüne erme bahsinde size fayda vermez. Hazıra konanlardan biriyseniz, hazıra konduklarınız sizi Türkiye’yi anlayabilir hale sokmaz. Tavsiyem beklentisiz beklemeği öğrenmeniz olur. İçinize Türkiye’yi anlama isteğinin doğmasını bekleyin. Bakın ben, bunca kışkırtmamın fayda vermediğini göre göre yine de bekliyorum. Genç yaşımdan itibaren hiç fasıla vermeden, nazım ve nesir kıyafetinde yazdıklarım vasıtasıyla okurlarımı tahrike yeltendim. Onları bana erkenden sezdirilen ufku fark etmeleri hususunda kışkırttım. Neler yazdığımı şimdiye kadar umursayan biri çıkmış olsaydı, güttüğüm gaye, muradımın ne olduğu ammeye ayan edilecekti.

İsmet Özel, 28 Ağustos 2014
Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği


1535'ten bir Kanuni gravürü


Kanuni Sultan Süleyman'ın 1535 yılında yapılmış bir gravürü. Tacı 115.000 dukaya Venedikli bir kuyumcuya yaptırılmış.

Kaynak: British Museum


27 Ağustos 2014 Çarşamba

Elif'i Görse Mertek Zannedecek


Galatasaray Lisesi’nden 1939 yılında mezun olanların hazırladığı albümde sağda alttaki çizimkarikatür yer alıyor (904 numaralı Âlim Öğünç’ün eseri). Üst satırda lisenin eski harflerle Ğayın ve Sin harflerinden oluşan amblemi, ardı sıra “Mektebe bu harflerle geldik” yazısı yer alıyor. ‘Âlim’ imzası da sonunda. Fakat bu unsurlar dünyayı, Galatasaray Lisesi’ni, talebeleri geriye doğru çeken, gerileten bir rayın üstünde. Aynı zamanda devri bitmiş bir mekanizma gibi tarihin derinliklerine doğru gidiyor yahut bitmiş bir sahne kapanıyor. Çeken ve iten de bezmiş bir vaziyette.

Alttaki satırda amblem ve yazı yeni harflerle yapılmış, yazılmış. O da benzer bir mekanizmanın üstünde fakat ileriye doğru gidiyor, ilerliyor, çeken ve iten de dimdik ayakta ve güvenli.

Maarif Vekâleti tarafından liseler için hazırlatılıp 1934 yılında yayınlanan Tarih ders kitaplarının Cumhuriyet devrine tahsis edilen 4. cildinde şu ifadelere tesadüf ediyoruz: “Yeni alfabe Latin esası denilen kökten olmakla beraber ne Fransız, ne İngiliz, ne de İtalyan, Alman veya başka bir millet alfabesidir. Bu kendi hususiyetleriyle başlı başına bir Türk alfabesidir ve diğerlerinde uzun zamanların tecrübeleriyle meydana çıktığı halde düzeltilemeyen kusurlardan, hatalardan sakınılarak tertip edildiği için bütün dünya lfabelerinin en mütekâmilidir” (s. 258).

Cemal Nadir’in ‘Hicret’ adlı hemen aşağıdaki karikatürü ise Akşam’da yayınlanmış. Üzerinde 1 Aralık 1928 tarihi ve yeni harflerle imza var. ‘Eski’ harfler Harf İnkılabı’ndan sonra kervan olup yola düzülmüş, gidiyorlar. Tarihin yorgunluğunu ve hırpalanmışlığını üzerlerinde taşımalarına rağmen karikatüristin kaleminde hâlâ güzel, mûnis ve mütecanisler.

Prof. Dr. İsmail Kara
(Derin Tarih, Kasım 2012, sf.84)


26 Ağustos 2014 Salı

Türk tarihi bir dava tarihidir


En eski devirlerden beri Türkler, genellikle kandaş bireylerden oluşmuş yahut böyle bir şeye inanmış bir toplum olmamışlar, silah arkadaşlığına dayalı bir topluluk oluşturdukları kanısındaydılar. Türkler tarihlerinin ilk dönemlerinden itibaren imparatorluk devletine yönelmişlerdir, kavmiyetçi devlete gitmemişler. Türk tarihi bir dava tarihidir. Bir soyu, bir ırkı, bir kavmi başat kılma davası değil, bazı inançları yerleştirme davasıdır. Bizde devlet milletini kuruyor, Türkiye Cumhuriyeti de öyle kurulmuştur. Çoğu yerde ise büyük çoğunlukta toplumlar kendi devletlerini oluşturmuşlar.

Prof. Dr. Teoman Duralı


Binaları yükseltme yarışı



"Şunu iyi bilin ki (bu) yer, Allah'ın ve Resulünündür."

Rudani-6520: Ebû Hureyre radiyallahu anh'dan:

Bir gün biz mesciddeyken, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bizim yanımıza çıkıp şöyle buyurdu:

"Haydi Yahudilerin yurduna yürüyün!' (Oraya varınca) Onlara (Yahudilere) de şöyle hitap buyurdu: "Müslüman olun da selamet bulun!' 'Tebliğ ettin' dediler. 'Benim mura­dım da budur: Müslüman olun kurtulun!' Yine: 'Sen tebliğ ettin' dediler. 'Benim muradım da budur.' Sonra üçüncü kez aynı şeyi söyledi. Ondan sonra ise şöyle buyurdu: 'Şunu iyi bilin ki, bu yer Allah'a ve Resu­lüne aittir. Sizi buradan sürmek istiyorum. Kimin malı varsa satsın. Aksi halde şunu iyi bilin ki (bu) yer, Allah'ın ve Resulünündür.."

[İkisi de Buhârî, Müslim ve Ebû Davud'a aittir.]


22 Ağustos 2014 Cuma

Osmanlının Sürgün Şairleri


Osmanlı edebiyatının üretildiği 13—19. yüzyıllar arasında yaşamış ve eser ortaya koymuş Osmanlı divan şairleri arasında çeşitli sebeplerle sürgüne gönderilenler olmuştur. Onları, sürgüne gönderilen başka meslek gruplarına ait kişilerden farklı kılan nokta, yazdıkları şiirler. Osmanlı’da şairlerin yazdıkları şiirleri dolayısıyla mı yoksa başka sebeple mi sürgüne gönderildikleri merak edilen bir konu.

Tuba Işınsu Durmuş’un çalışması, bu soru çerçevesinde, şairlerin gönderildikleri belirli sürgün mekânlarının olup olmadığı, şairlerin ne şekilde cezalandırıldıkları ve şairlerin sürgündeyken yazdıkları şiirleri bağlamında Osmanlı’da bir sürgün edebiyatı var mıydı sorularının cevaplarını aramakta.

Detaylı bilgi: Kapı Yayınları


21 Ağustos 2014 Perşembe

Bir tarihi miras hödüklüğü daha


"Ecdadımız, atalarımız, dedelerimiz, mıy mıy mıy..."

Adamlar 700 yıllık kümbetin ardına yurt yapmışlar. Sonra da silueti bozmadığını söylemişler. Estetiği, sanatı, düşünceyi geçtim; ecdat edebiyatı yaparak tarihi eser çürütme dangalaklığının bu kadarı görülmedi memlekette. Yuh, çüş, oha, vesaire.

Haber: Halime Hatun Kümbeti'nin siluetini bozdular


"Turizm yoluyla bir yerden bir yere gelebileceğine inanan salaklarla dolu bir ülke."


Türkiye’de, bundan iki üç sene öncesine kadar, dış ticaret açığını kapayacak iki madde vardı. İki kalem vardı. Birisi tekstil, diğeri turizm. Bugün ne oldu? Tekstili de devre dışı bıraktılar, değil mi? Bunu herkes biliyor. Bir tek, Türkiye’de dış ticaret açığını kapama imkânı olarak turizm var. Ben bütün canlılığıyla, Türkiye’de, turizmin bir çıkar yol olup olmadığını, Türkiye’nin sanayileşme yoluyla, kendini daha sağlıklı bir hale getirip getiremeyeceği tartışmaları içinde, gençliğim geçti benim. Ben, 19, 20-25 yaşındayken, bunlar, Türkiye’nin en canlı meseleleriydi. Ve Türkiye’de hiçbir siyasi kamp, turizmin, Türkiye’nin kurtuluşu için bir çıkar yol olduğunu savunmuyordu. Ama ne yaptılar? Tıpkı anayasadan “Devletin dini İslam’dır” ibaresini, allem edip, kalem edip, çıkardıkları gibi, Türkiye’yi de turizm yoluyla bir yerden bir yere gelebileceğine inanan insanlarla ya da salaklarla dolu bir ülke haline getirdiler. Turizmden, belki dünyada en çok kazanan ülkelerin ilk sırasında, nispi olarak, İspanya gelir. Ama İspanyollar, salak olmadıkları için, hiçbir zaman turizm gelirlerine ekonomilerini endekslememişlerdir. İspanyollar, ne yapabileceklerse reel ekonomi alanında, -onu yapmaya müsaade edildiği kadarıyla tabi- çünkü böyle bir şey var. Böyle bir düzenek de işliyor dünyada. Mesela, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya, nükleer sahada da, genetik sahasında da, elektronik alanında da piyasaya sokulmamıştır. Ancak, Almanya birleştikten sonra, bilgisayar, bir hamle yapabildi Almanya’da. Bu işlerde, ciddi bir kontrol mekanizması var. İspanya, bu kontrol mekanizmasının bilincinde bir ülke olarak, başının çaresine bakmaya çalışıyor. İspanyolların derdi bizi ilgilendirmez, ama şunu anlatmaya çalışıyorum; Türkiye’de kendi ülkesinin, felakete uğramamak üzere organize edilmesini kendine vazife edinmiş kadrolar yaşamıyor. Bilakis, başka, Türkiye’nin aleyhinde çabalar gösteren, ekonomik odakların işini kolaylaştırmak suretiyle, insanlar mansıp sahibi oluyorlar. Türkiye’de yükselmek istiyorsanız, kendinize Avrupa’dan, Amerika’dan bir güç odağı bulacaksınız. Bu güç odağı, aynı zamanda bir finans gücünü temsil edecek. Başka türlü olmaz. O zaman size bir, o odağın ajanı olarak, o odağın bir iş kolaylaştırıcısı olarak size, Türkiye’de bir yer verirler. Bugün Türkiye’de, yer sahibi olan insanların da böyle ilişkileri var. O yüzden, Türkiye’de bugün, yerlerini kaybetmiş olanlarla, onların yerlerine oturmuş olanlar arasında bir mübareze var. Ama bunlar, dokuları aynı olan insanlar. Yani, farklı patronları olan ama, hatta belki farklı patronları olmayabilir de… Müşterekleşebilir, ama dediğim gibi, Türkiye’de söz sahibi olabilmek için, Türkiye dışından dayatılan taleplerin, müdafi olmak zarureti var.

İsmet Özel
Toparlanın, Gitmiyoruz!
(6 Mayıs 2006 Cumartesi, Sivas)


20 Ağustos 2014 Çarşamba

Sakarya Meydan Muharebesi'nin Provası:
Maraş Çete Harbi

Şerif Paşa, Stockholm'deki çalışma ofisinde, 1903 (S. Berkel Baran arşivi)
Paris Barış Konferansında Kürt delegasyonu rolüne bürünen Kürt Şerif Paşa, Kürt Devleti kurulması talebinde bulunur. Bu haber bölgeye ulaştığında Silvan Kaymakamlığı ve kazanın ileri gelenleri, Kürt devleti talebi hakkındaki tercihlerinin ne olduğunu beyan eden cevabı 29 Şubat 1920 tarihinde Sadaret'e, Müttefik Devlet elçiliklerine, Paris Barış Konferansı'na, Heyet-i Temsiliye'ye, Meclis-i Mebusan'a telgrafla bildiriyorlar. Bu cevap: "... Hayali Kürdistan cumhuriyetinin tesirini anlamak üzere bir zaman için olsun bu havaliye gelsin, takdir armağanının bir kurşundan başka bir şey olmayacağını bizzat görecektir. Milyonlarca lira servet toplayarak, şimdi ne gibi hasis emel peşinde olduğunu bildiğimiz Şerif Paşa'nın servet kaynağı da meçhulümüz değildir..."

Bu havalideki Müslümanlar, İngilizlerin Kürtçülük propagandasına karşı Türk Milleti'nden yana tercihlerini beyan ettikleri telgraflar çekmişlerdir. Bu telgrafların bazılarının çekildiği yerler şunlardır: Solhan, Çemişkezek, Hasankeyf, Kangal, Palu, Bitlis, Adıyaman, Kahta, Ahlat, Hizan, Şirvan, Şırnak havalisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne çektiği telgraflar. Mardin eşraf ve ayanının telgrafı, Diyarbakır Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti'nin telgrafı, Siirt ahalisinin XIII. Kolordu Komutanlığı'na gönderdiği telgraf, Van ve çevresindeki aşiretlerin telgrafı, Eleşkirt halkının Kürt Şerif Paşa'yı kınayan telgrafı...

(Çelimli Çalım, sayı 2, sf.24)


Olmayacak Duaya "Amen" Demek


1915 Ermeni tehciri vakıasının 100. yılına bir kala Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, merkeze Ermenileri koymakla beraber, yemekte çeşni kabilinden diğer Osmanlı vatandaşlarını da araya sıkıştırarak bir taziye mesajı yayınladı. Mesajın son iki cümlesinde o dönemde ölen Ermenilerin huzur içerisinde yatmalarını diliyor ve etnik/dini kökeni ne olursa olsun hayatını kaybetmiş tüm Osmanlı vatandaşlarını rahmetle anıyor. Onun bu içten duasına Türkiye Ermeni Patrikliği de "Amen" diye karşılık veriyor. Fakat biz itikadımız gereği biliyoruz ki Allah, kâfirleri ebedi olarak cehennemde tutacak ve onlar için bağışlanma söz konusu olmayacak. O sebepten, olmayacak duayı yapan da, ona "amin" diyen de aslında Türk milletinin defterini dürme hususundaki şeytani planlarında ne kadar mutabık kaldıklarını elaleme göstermekten başka bir şey yapmış olmadılar. Lakin ben kendi adıma şunu söylemeden geçemeyeceğim. Başbakan'ın taziye mesajında her ne kadar "biz" ifadesi kullanılmış olsa da, 1915 Zeytun İsyanı'nda harbe tutuşup bir Ermeni kurşunuyla bacağını kaybeden Topal Hacı'nın torunu olarak ben o "biz"in içerisinde değilim ve hiç olmayacağım.

M. Hamidullah Bekit
(Çelimli Çalım, sayı 2, sf.24)