4 Mart 2015 Çarşamba

Mareşal'in adı silindi, isyancının adı yazıldı

Mustafa Fevzi Çakmak (12 Ocak 1876, İstanbul – 10 Nisan 1950, İstanbul)
Türkiye'nin ikinci ve son mareşali, ilk Milli Savunma Bakanı,
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ilk genelkurmay başkanı
Ağrı'da bir mahalleden Fevzi Çakmak adı silinmiş, yerine 1926-1930 arası bol bol Kürt isyanı çıkarmış ve yönetmiş İhsan Nuri'nin adı verilmiş. Sakarya Meydan Muharebesi'nde cephede Kur'an okuyan, "Şimdiye kadar sustum artık millet hakikati öğrenmeli" dedikten kısa bir süre sonra öldürülen Fevzi Çakmak'tan bu yana Türkiye menfaatine yönelik hiçbir halt değişmedi. Değiştiği zannedildi. Yutturulan zoka kimsenin canını acıtmıyor. Mahallenin adı değişmişmiş ne olacak yani, ilahi ben...


İki hatırlatma yapıp geçeyim de asabım daha fazla bozulmasın. Malum parti vesilesiyle Türkiye'de uzun bir dönem ezan sesi işitilmemişti. 14 Mayıs 1950'de DP iktidara geçince Türk milleti ezanına kavuşmuştu. Ama aslında 10 Mayıs 1950'de kavuşmuştu. Fevzi Çakmak’ın cenazesinde... Paylaştığım gazete fotoğrafında "Arapça tekbir" getirdikleri için "ötekileştirilen" öğrenciler hakkında bir haber var. Öte yandan Fevzi Çakmak’ın ölüm haberi verildikten sonra bazı radyolardan göbek havaları da duyulmuştu. Bunlar tarih kitaplarında yazmaz. Yasahtır gurban. Hem çocuklarımız okursa Allah muhafaza Türk falan olmaya kalkarlar, hiç gerek yok. Çözüm sürecine halel getirmememiz lazım şu döların maksimize olduğu mutlu günlerde...

Türkiye'de Türklerle kafirler arasındaki savaş hiç bitmedi, sadece boyut değiştirdi, şekil değiştirdi, arada bir de böyle işte isimler değişecek. Eski Türkiye, yeni Türkiye, kültürlerarasıdiyalog, ortakmirasşeysitoprakları falan filan. Ne diyorum ben Türk mürk. Pisfaşistgerikafalıkafatasçı mıyım neyim...

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler


3 Mart 2015 Salı

Cemil Meriç'ten: Unesco, Amerika, Yaşar Kemal


Unesco kapitalizmin binbir mistifikasyonundan biri. Unesco ideali bir nevi afyon. Milyonları, kudurmuş sürüler halinde birbirine saldırtan yalanları Asya imal etmedi. Irkçılık Fransa'da doğdu, Almanya'da gelişti, Amerika'da uygulanmaktadır. Sevgili Amerika bir yandan sulhun, hürriyetin havarisidir, bir yandan kendi vatandaşlarına kuduz köpek muamelesi yapar. Unesco açıkgöz düşünce canbazlarının büyük bir iştahıyla memelerine sarıldıkları garip bir inek. Türk edebiyatı namına, okuması yazması olmayan bir panayır soytarısının, bir Yaşar Kemal'in hezeyanlarını dünya piyasasına sürer. Unesco süslü kutularla sunulan bir afyon. Amacı Asya'yı, Afrika'yı terbiyeli bir sirk hayvanı haline getirmek, kurdun dişlerini törpülemek ve köpekleştirmek onu. Geçelim...

(Jurnal, II, s.126, 20 aralık 1966)

Demirciler Çarşısı Cinayeti, gerçek bir cinayet: Şuura, idrâke, zevke ve Türk diline karşı işlenmiş. Yaşar Kemal haddini bildiği zaman ümmi-i âriftir. Köy odasında Hz.Ali cenkleri anlatabilir, kasaba kahvesinde saz çalmak da gelir elinden. Ayıklanmamış bir dil, tam bir "halk ozanı". Bu zeki Anadolu çocuğunu azgın bir graphoman yapan mesuliyetsiz tenkitçilerle reklâm esnafı.

(Mağaradakiler)


2 Mart 2015 Pazartesi

İstiklâl Marşı Derneği 8. Sene-i Devriye paneli:
Darü'l İslâm nedir, ne olmalıdır? Misak-ı Millî ne idi, ne oldu?


İstiklâl Marşı Derneği bastığı yerleri toprak diyerek geçmemekle diğer tüm kuruluşlardan (resmî-gayrı resmî) ayrılır. Sekizinci sene-i devriyesine kadar vatan bağını izah etmekle vakit kaybetmedi, bundan sonra da etmeyecek. Bugüne kadar hamasi bir toprak mistisizmi meşgul etmedi, etmeyecek. Çünkü biz Müslümanlar daha işin başında -Hicret’ten beri- vatansız yaşamayı namussuz yaşamakla bir tuttuk. Hicret’ten sonra vatanımız da oldu, kıblemiz de… Ayağımızı bastığımız yerin mahiyeti öyle önemliydi ki; koskoca insanlık tarihini "Hicret’ten önce" ve "Hicret’ten sonra" olarak, koskoca dünya arzını Darü’l İslâm – Darü’l Harp olarak ikiye böldük.

Bugün bilumum lâkaydların umurunda olmayan Daru’l İslâm, İstiklâl Marşı Derneği’nin yegâne umurudur. İstiklâl Marşı, İslâm ölçüleri getirilen toprak parçasını “cennetvatan”la tesmiye eder. Türkiye deyince; “Memalik-i âli Osman’dan kalan son toprak parçası”nı değil, üzerine yemin edilmiş, itikadî sınırlar içinde, mutabakatını İstiklâl Marşı ile gerçekleştirmiş son milletin ülkesini anlıyoruz. Bu topraklarda Türklerden başka her kim hak iddia ediyorsa haddini aştığını, aynı zamanda cezaya da müstahak olduğunu biliyor ve bildiriyoruz. Türkiye aleyhine yalancı şahitlikte yarışanların zelil bırakılacağı bir gün için sekizinci senemizde dua ediyoruz.

Bağlarbaşı Kültür Merkezi - Büyük Salon
Selamiali Mah., Gazi Cad. No:22,
Bağlarbaşı - Üsküdar/İstanbul
15 Mart 2015 Pazar, 14:00

İstiklâl Marşı Derneği
www.istiklalmarsidernegi.org.tr


Lütfi Bergen: İsmet Özel ve İslamcılık


İsmet Özel, 1977’de Yeni Devir gazetesinde yazdığı denemesinde şöyle soruyordu: “Güçlü bir topluma ulaşıp onun Müslümanlaşmasına mı, Müslüman bir topluma ulaşıp onun güçlendirilmesine mi çalışacağız?

Müslümanların, şu ya da bu biçimde içinde bulundukları toplumun, yaşadığımız dünya ölçülerinde iktisadi ve teknik donatıma ulaşmasını birinci sorun sayarak, bu hedefe eriştikten sonra toplumda “müslümanca yaşama” esaslarının egemenliği için çalışmalar yapması ikilemin ilk ayağı idi. İkinci tavır ise, Müslüman için önemli olanın içinde bulunulan kurumların onarılmasından değil, “müslümanca yaşama” esaslarının yeni bir toplum düzeni ortaya çıkarması meselesinden hareket etmektedir. İkinci durumda, mevcut iktisadi yapının zaaflarının su yüzüne çıkması, hatta mevcut teknik gelişmelerin hastalıklarının teşhir edilmesi önem kazanmıştı. İçinde bulunulan kurumların İslami anlayışla daha iyi işleyeceğini değil, İslami anlayışın bu kurumlar dışında bir yaşama biçimi gerektirdiğini savunmak elzem hale gelmiştir. Üstad’ın önce 02.11.1977’ de Yeni Devir’de vaz ettiği, sonra da kitabında (İsmet Özel, Üç Mesele- Teknik, Medeniyet, Yabancılaşma, Düşünce, 1978: 155) sormaya devam ettiği sorunun cevabı henüz teorik bir vazıh kazanmış değil. Ancak Müslümanlar, yaşadığımız dünya ölçeğinde iktisadi ve teknik gelişmişliği, “müslümanca yaşama” meselesinin önünde bir hedef sayarak davranmaktan kendilerini alamamış görünüyorlar. Güçlü bir toplumun iktisadi ve teknik donatımının Müslümanların amaçlarına hizmet eden araçlara dönüşeceği hüsn-ü zannı ile hareket ediyorlar.

İsmet Özel’in sorusu “para kazanmayı öğrenen” Müslümanların, “adam zengin olmalı” felsefesine kani olmaları ile cevaplandı. Bu bir zımnî cevaptı. Tartışılmadı ve tartışılmasına da pek fırsat verilmedi. Belki de bu sorunun cevapsız kalması, çalışma etiği ile davranacak bir topluluğun henüz yeni ortaya çıkmış olması meselesinin bir sonucudur. Çünkü aslında soru kendi içinde bir imkânsızlığı içeriyor. Yani, “önce güçlü olup da mı Müslüman topluma varalım?” denildiğinde kimliksiz bir güçten, “önce Müslüman bir toplum olup da mı güçlenelim?” denildiğinde de kararsız bir kimlikten bahsedilmiş olunuyor. İslamcılar bu sorunun cevabını önce “Müslüman toplum olalım” şeklinde vermemişlerdir. Peki, nasıl vermişler?

İsmet Özel’in İslamcılardan farklı bir cevap peşinde yürümesine ilişkin kırılma Safahat’a ve Mehmet Âkif’e hiç değinmediği halde “millet yazdı” dediği İstiklal Marşı’na yaptığı vurgu nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Türkiye Müslümanları İstiklal Marşı ile Batı karşısında “iman dolu göğsün” mücadelesini verdiğini, tekno-uygarlık karşısında Allah’a inancın izzetine kendisini adadığını yüksek sesle söylemektedir. Türkiye Müslümanlarının zihniyet çatlaması İstiklal Marşı’nın mısralarının pratik hayata geçmeyecek bir teslimiyetle malul olmasından kaynaklanmaktadır. İstiklâl Marşı’nı terennüm edenlerin reddettikleri Batı makineleşmesinin, Batı endüstrisinin metod ve cihazlarını elde etmedikçe yaşayamayacaklarına dair inanç krizi içinde oldukları söylenebilecektir. Bu nedenle Türkiye İslamcılığı İstiklâl Marşı’nın tevhidî içeriğiyle tenakuz oluşturan maddeci-materyalist bir tekno-uygarlık hedefinden kendini alamamaktadır. Aşağıdaki dörtlük İstiklal Marşı’nın hitap ettiği millet’in Batı uygarlığı karşısında teknik-bilimsel-endüstriyel bir mücadele içinde olmadığına işaret etmektedir:

Garbın afakını sarmışsa, çelik zırhlı duvar
Benim iman dolu göğsüm gibi, serhaddim var
Ulusun korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar


İsmet Özel’e göre İstiklâl Marşı “Garb” olarak zikredilen Batı karşısında Batı’ya ait çelik tekno-endüstrisi elde edilerek konumlanmış bir Müslüman varlığı gerektirmemektedir. Yine İsmet Özel’e göre İstiklâl Marşı, Müslümanların Batılı tekno-kültürüne girmesine manidir. Türkiye’de Milli Görüş-İslamcılık gibi akımların “Batı’nın tekniğini alalım; İslâm’ın ahlâkında duralım” söylemi gerçekleşebilir bir söylem de değildir. İsmet Özel, Türkiye Müslümanlarının Batı ile mücadeleyi “iman dolu göğüs” ile yapmaya adanmış sözlerine rağmen pratikte “silahlanmadan, sanayileşmeden Batı’yı yenemeyiz” söylemine ait siyaset biçiminde ortaya çıkan “zihin karmaşası”ndan, “benlik ikileşmesi”nden kendini muhafaza ederek düşünce üretmektedir.

İsmet Özel Batı endüstrisini de sömürgecilik ile izah ederek Milli Görüş-İslamcılık akımlarının “Batı’nın tekniğini alalım, İslâm’ın ahlâkında duralım” fikrinden ayrıldı. Böylece Batı kapitalizminin dünyaya anlattığı kalkınmanın sanayileşme sonunda ortaya çıktığı masalını deşifre etmesini bildi: “Şimdi XXI. Yüzyılın başında anladık, neyi anladık? Meğer İngiltere sanayisi köle ticaretiyle finanse edilmiş. Yani köle ticaretinden elde edilen meblağ olmasaydı o riskli yatırımları yapmayacaklardı. Fabrika kuruyorsun, hiçbir işe yaramayabilir, o parayı niye oraya yatırdın? Ama köle ticaretinden öyle paralar gelmiş ki insanlar “batarsa batsın” deyip, fabrika kurmuşlar. Ama batmadı, üstelik batmaması için ellerinden geleni yaptılar tabi. Kocaman imparatorluk… O sanayi çarkı bir kere dönmeye başladıktan sonra devam ediyor. Ama burada dikkatinizi çekmek istediğim husus şu: Bunun, ilerleme, teknik buluşlarla falan hiç alâkası yok” (Özel, 2013: 72-73). İsmet Özel’in “ilerleme-kalkınma-sanayileşme” hakkındaki bu izahı Türkiye’de İslamcı siyasetin temel mecrası olan Milli Görüş’ün “sanayileşmeye niçin mecburuz?” sorusunu da boşluğa atmaktadır.

İsmet Özel’e göre Türkiye’de İslamcılık düşüncesi Türkiye’de Müslümanların siyasal bir İslâmî hareket koyma niyetleriyle de başlamamıştı. İslamcılık akımını milletin kendi olma meselesinin iradî hareketi olarak ele almaktan kaçınan İsmet Özel, bu akımın “sandalye kazanmak” için araçlaştırıldığını ifade etmektedir: “Biz bütün 85 yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca İslâmî bir hedef gözetmeyen insanların kazanç ve mevki sahibi olduğu, İslâmî bir hedef gözetmediği için kazanç ve mevki sahibi olduğu bir düzen yaşadık (…) Bunun için Türkiye’de İslâmî düzen beklentileri haydi haydi boşa çıktı. Çünkü o zaten öyle başlamıştı. Yani Türkiye’de siyasal İslâm, İslâm’ın bir siyasi alternatif olmasına mani olmak üzere başlatıldı. Bunlar sonradan değişmediler, sandalyeyi görünce şımarmadılar. Hayır… Bunlar başından beri böyleydi. Bunu İslâmî öbekler için de rahatlıkla söyleyebilirim” (Özel, 2013: 77); “Siyasal İslâm, Türkiye’de İslâmî görüşlerin devlet idaresi için artık bir tehlike doğurmayacağı inancından doğmuş bir şeydir” (Özel, 2013: 106). İsmet Özel bu nedenle kendini siyasal İslâm içinde tanımlamaktan “dışarı” çıkararak “marş söylüyoruz” demekte. “İstiklâl Marşı’nın bir ideolojik güç olduğunu söylüyoruz” diyerek kelimenin anlamını hatırlatır: “Marş, Fransızcada yürüyüş demek” (Özel, 2013: 120).

İsmet Özel “İslamcı mısınız?” diye soranlara “Hem de nasıl!” diyerek İslamcılara İslamcı olmadığını beyan etmiş oldu. İsmet Özel’in 1977’de Yeni Devir gazetesinde sorduğu soruya 2008’de verdiği cevap da İslâmcılıkla arasına mesafe koyduğunu göstermektedir: “O bizim 700 senelik tarihimizde sorulabilecek en can alıcı soru: ‘Müslüman bir topluma ulaşıp onun güçlendirilmesine mi çalışacağız, yoksa güçlü bir topluma ulaşıp onun Müslümanlaşmasına mı çalışacağız?’ Şimdi insanların bu soruya cevap verebilmesi için ‘güçlü toplum’ ya da ‘Müslüman toplum’ derdi olması lâzım. İnsanların bu soruyu hiç işitmemiş olmayı tercih ettikleri yaşadığımız süreç içinde anlaşıldı. Türkiye’de insanların ne bir Müslüman topluma ulaşmak, ne de bir güçlü topluma ulaşmak derdi var (…) Türkiye (…) İslâmî iktidar beklentisi içine insanları sevk edip İslâmî bir dönüşümü imkânsızlaştırmak süreçlerini yaşadı” (Özel, 2013: 127). İsmet Özel’e göre Türkiye İslamcılığı “galip olan Allah’tır” diyemediği için “şimendifer, telgraf gibi büyük harikalar (!) karşısında İslâm’ın çok zayıf kaldığını düşünüyor”du (Özel, 2013: 134). “Güçlü bir toplum” olarak “Müslüman Topluma erişmek” fikrini reddedecektir: “İslam’ı Batı bilimiyle doğrulanabilir olduğu kadar geçerli olan bir şey haline getirmeye çalışıyorlar” (Özel, 2013: 140). İsmet Özel’in “güçlü toplum olarak Müslümanlaşmak” fikrini reddetmesi önceliği “Müslüman bir toplum olma”ya çeviriyor. Ona göre Müslümanların birbirlerinin Müslümanlığına iltica etmesi gerekir: “Bu şu demek: Eğer senin Müslümanlığın kifayetsizse bu, benim emniyetimi bozar. Yani, sen iyi bir Müslüman olacaksın ki ben daha iyi bir adam olayım. Benim yükselmem, senin yüksekliğin sebebiyle olabilir. Ben senin üstüne basarak yükselemem (…) Ben ‘Müslüman, Müslümanın Müslümanlığına hicret etmelidir’ demiyorum dikkat ederseniz; ‘iltica etmelidir’ diyorum. Neden mülteciliktir? Gereksiz bir payeyi üzerimize almamak için, haddimizi aşmamak için” (Özel, 2013: 141). İsmet Özel’in kavramı böyle koyması iyi. Çünkü İsmet Özel “hicret” kavramını tevhidî-imanî bir tasavvur içinde kavramlaştırmaktadır: “93 muhacirleri, Rumeli muhacirleri gibi laflar söylüyoruz (…) Onlara muhacir diyelim. Neden? (…) Çünkü Medine’ye göç etmenin manası Mekke’yi fetih içindi (…) Dolayısıyla bizim 93 muhacirleri, Rumeli muhacirleri dememizde hiçbir yanlışlık yok. Çünkü onlar bu topraklara gâvur içinde kalmamak için geldiler. Ve bu ailelerin birçoğu bize derler ki: ‘Orada durumumuz daha iyiydi.’ Yani refah sosyal statü… bakımından göçmeden önceki yerlerde, daha iyi olduklarını söylerler. Bunun manası şudur: Biz bu göçü dinimiz için yaptık” (Özel, 2013: 141- 142). İsmet Özel’in Batı uygarlığı ile Müslümanlar arasındaki “ilerlemişlik-geri kalmışlık” meselesi hakkında İslamcılar-Milli Görüş gibi düşünmemesi yeni bir şey değil. O’nun erken zaman yazılarının tamamı bu konuya hasredilmiş bulunuyor. Örneğin “Taşları Yemek Yasak” kitabında yer alan yazılarının konusu Batı uygarlığının ilerleme/evrim/gelişme kavramlarını Batılı olmayan kavimlerin (Müslümanların ) savunduğu ile ilgilidir. Özel, “Batı’ya hayran olan, onun gücü karşısında yılgınlığa uğrayan veya onlar gibi güçlü olmak isteyen insanlar da Batılılarca aynı inancı paylaşıyorlardı” (Özel, 1996: 92) derken kalkınma/sanayileşme davasını bir “Batılı inanç” şeklinde nitelendirdi. “Müslümanlar ile Batılılar arasında maddi imkânlar dışında bir fark yok mu?” diye sorarak aradaki farkın “insanlığın sorumluluğunu yüklenmekten kaçınmak”la ilgisini teslim eder. İnsanlığın akıbeti ile ilgisini kesen Müslümanların duyarsızlığının Batılıların bizi “geri kalmış” gözüyle değerlendirmesi ile sonuçlandığını söyler. Müslümanlar niçin bütün insanlığın sorumluluğunu yüklensin diye sorulacağı ihtimaline karşılık ise: “Sizi Müslüman olarak hesaba katmamız nasıl mümkün olacak” diyecektir.


İsmet Özel’i İslamcılardan ayıran zihnî durum onun İslâm ile ne kazanılacağına ilişkin “duruş”undan kaynaklanmaktadır. İsmet Özel, “Bu ülke dârü’l İslâm olarak vatanlaştıysa … bazı şeylerin kesafet kazanması lâzım” (Özel, 2013: 321) diyerek İslâmcıların hiç de yanına yaklaşmadığı bir kavram olarak “vatan anlamında dârü’l İslâm”ı gündeme getirmektedir. Bu kavramın içeriğini ise temiz kalmaklığa kadar genişletmektedir: “Ben kirlenmeyi reddediyorum. Ben pisliğin bir parçası olmayacağım! Dediğiniz andan itibaren, yapılması gereken şeyin en doğrusunu yapmışsınızdır” (Özel, 2013: 321). Bu yaklaşımdan sonra İslamcıların iktidar olma hedeflerinden kendini ayırır ve iktidar-insan ilişkilerini şöyle belirler: “İnsanoğlunun elindeki tek iktidar duadır” (Özel, 2013: 322).

İsmet Özel’in, Türkiye İslamcılığının-Milli Görüş’ün kentleşme sürecine itiraz etmeyen konumlanışını da samimiyetsizlik olarak değerlendirdiğini görüyoruz. O’na göre Türkiye Müslümanları gerçekten hesaba çekileceklerini günde bir an düşünüyor olsalar yaptıklarını yapıyor olamazlar. İsmet Özel’e göre namuslu insanlar, hak olanın peşinde olan insanlar, hakkı tanıyorlarsa, bâtılı reddetmiş iseler, butlan ile malûl değillerse, birbirine arka çıkarlar. Ortada bir suç var ve ona ortak olmak için birbiriyle yarışan insanlar haline geldiler. Şunu bilelim, diyor; “Bizim çok katlı evlerde oturmamız helâl değildir. “Yahu ne yapılabilir!” … Helâl değildir. Çünkü Resulullah evinin üstüne oda yapan adama selam vermemiş. Adam sebebini sordurtmuş, ‘Evinin üstüne ev yapıyor’ demiş. Ondan sonra adam ‘Müslümanlar gelin yardım edin de şurayı yıkalım!’ demiş. Ondan sonra selamı alınmış. Ebu Zer’e de Resulullah demiş ki: ‘Bu şehirde evler iki katlı olduğu zaman sen bu şehirde durma.’ Yani şimdi ne yapacağız? Yakacak mıyız evleri? Bundan bahsetmiyorum ben. Hak-bâtıl, bunu anlıyor musun? Hakkın yerine bâtılı, bâtılın yerine hakkı koyuyor musun, koymuyor musun? Mesele budur. Bizim çok katlı evlerde yaşamamız hak içinde olduğumuzu değil, bâtıl içinde olduğumuzu gösterir” (Özel, 2013: 230).

İsmet Özel’i İslamcılık-Milli Görüş’ten de etnik Müslümanlıktan da koparan en önemli husus İslâm-Sosyalizm-Vatan kavramlarını birlikte telaffuz edebilmesidir. “Komünizm” terimini “cemaatcilik” gibi telaffuz eden İsmet Özel, bir röportajında “Allah, bana 20 yaşımda komünist olmayı nasip etti. Ben de Allah’ın bu lütfuna hiçbir zaman sadakatsizlik göstermedim. Eğer bir insan komünist olmadan Müslümansa bu insanın Ümmet-i Muhammet’e yapmayacağı kötülük yoktur. Çünkü komünist olmak demek, cemaati esas almak demektir. Ferdi olarak namaz kılmak, ruhsat verilmiş bir durumdur. Ancak, namazın esası cemaatle kılınmasıdır. Bizim İslam’ın 5 şartı olarak bildiklerimizin hepsi, Komünistlikten ibarettir (…) Ben vatanı, kullukla bağdaştırıyorum. Eğer bir insan Allah’a secde edecekse yönünü Kabe’ye dönmek zorunda. Peki ayakları nereye basacak? Tabii ki üzerinde bulunduğu toprak parçası olan vatanına. Yani bir insan eğer vatansızsa, kul da olamaz” demektedir.


İsmet Özel’in Yeni Şafak Gazetesi’ndeki 28.04.2001 tarihli yazısının başlığı “İslamcılık Eleştirisi”dir. Bu yazı görünüşte İslamcılığı eleştirenlere bir cevap gibidir. Ancak yazı 2015 senesi itibariyle İsmet Özel’in yazı külliyatı dikkate alınarak okunduğunda İslamcılığın eleştirisinin kaçınılmazlığına ilişkindir. Yazıda şu ifade edilir: “Ben İslâmcılığı yeniden keşfetmektense İslâmcılığın eleştirisinin öne alınmasından yanayım. Bunu hem Osmanlı Devleti yaşarken kendilerine İslâmcı gözüyle bakılanların tenkide tâbi tutulması ve hem de cumhuriyetin ilânından sonra İslâmcılık pâyesine erişenlerin bu yeri hak edip etmediklerinin sorgulanması suretiyle yapmak lâzım. Eğer İslâmcılığa gayri müslimlerin ulaşamayacakları düzeyde bir eleştiri getirebilecek bir gücü kazanırsak bu Türkler olarak bizim bir vatan ve bir millet kazandığımızın da delili olacaktır. Türk olmayanlar ne mi yapsın? Bunun cevabını vermeye mezun değilim.” 2001 yılında “Türk, vatan, millet” kavramlarını kullanan İsmet Özel’in sonraki yıllarda bu kavramların içini dolduracak şekilde yazılar vermesi tesadüf değildir.

İsmet Özel, “vatan-sosyalizm” savunusu, “sanayileşme/teknik/kalkınma/kentleşme” eleştirisi, “Avrupa, İran devrimini, Şah’ı yıkmak için yaptırdı. Çünkü Şah, İran’ı çok güçlendirmişti” yaklaşımı nedeniyle, İslâmcı değildir. İsmet Özel geri gelmesi beklenen iyi atların süvarisidir.

- Özel İsmet, Bir Akşam Gezintisi Değil Bir İstiklâl Yürüyüşü, c: 2, Tiyo Yayınları, 2013
- Özel İsmet, Taşları Yemek Yasak, Şule Yayınları, 1996
- Özel İsmet, İslamcılık Eleştirisi, Yeni Şafak Gazetesi, 2001
- Özel İsmet, http://www.memleket.com.tr/ismet-ozel-memleket-dergiye-konustu-149484h.htm, Sosyalizm Allah’ın Bana Bir Lütfudur, Röportaj: M. Emin Yumuşak, Memleket Dergi, 29.09.2012

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi
lutfibergen.blogspot.com.tr

Fotoğraflar: İstiklâl Marşı Derneği


Neyzen Yusuf Paşa'nın Neveser Saz Semâisi



Beste
: Neyzen Yusuf Paşa
Makam: Neveser


Tatyos Efendi'nin Suzinak Peşrevi



Beste: Kemânî Tatyos Efendi
Makam: Suzinak
Kemanla Geçiş Taksimi: Fevzi İptaş


27 Şubat 2015 Cuma

Necmettin Erbakan'ın vefatının 4. yılı

Necmettin Erbakan (29 Ekim 1926, Sinop - 27 Şubat 2011, Ankara)
Türk siyasetçi, mühendis ve akademisyen.
28 Haziran 1996 ile 30 Haziran 1997 tarihleri arasında Türkiye Başbakanı.
Şu dünyaya gönderiliş gayemiz olan kulluk imtihanını başarabilmek için, üç tane temel ve birbirini tamamlayan esas vardır: 1-) Her şeyden önce İslâmı öğrenmek, İslâmın her konudaki emrini bilmek, 2-) Öğrendiğimiz İslâmi esaslara göre yaşamak, Kur-an'ın hükmünü hayatımıza tatbik etmek, 3-) Her yerde, her halde ve her meselede, mutlaka İslâm’a göre, yani İslâmca düşünmek.

Necmettin Erbakan


Halâl yemek, temiz giyinmek ve edeb





26 Şubat 2015 Perşembe

Hocalı Soykırımı'nın 23. yılı


Bugünkü Ermenistan cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan'ın organizesiyle Azerbaycan'ın Dağlık Karabağ bölgesinde yüzlerce çocuk, kadın ve ihtiyar toplu şekilde öldürüldü.
- 26 Şubat 1992

Video kamera kulakları kesilmiş çocukları gösterdi. Bir kadının yüzünün yarısı kesilmişti. Erkeklerin kafa derisi soyulmuştu.
- İzvestiya, 4 Mart 1992

Hepimiz Ermeniyiz.
- Taksim, 19 Ocak 2012

MHP Iğdır Milletvekili Sinan Oğan tarafından, Hocalı Katliamı'nın 21. yıldönümüde TBMM'de sunulan, 26 Şubat 1992'de yaşananların 'soykırım' olarak tanınmasına yönelik kanun teklifi, MHP ve CHP tarafından kabul edilmiş, ancak AKP'li milletvekillerinin oyları ile reddedilmişti.
- Ajanslar, 26 Şubat 2013


24 Şubat 2015 Salı

Kâbe Yollarında: Surre Alayı Hatıraları


Surre akçe kesesi ve bir kişiye gönderilen hediye manasına gelen bir kelime. Daha sonraları İslâ-miyet’in doğup yeşerdiği ve Hz. Peygamber’in yaşadığı iki şehirde; Mekke ve Medine’de yaşa-yan, başta seyyitler ve şerifler olmak üzere harem-i şeriflerin hizmetinde bulunan kişilere, ilim ve irfan sahiplerine, Müslüman halka, fakirlere… hürmet ve sadakat ifadesi olarak hac mevsiminde gönderilen hediyelere de surre denilmiştir.

Teşrifatı ve gelenekleri de oluşan bu güzel âdetin ilk örnekleri Emevîlere kadar çıkıyor. Halifeler ve emirler için bir hizmet ve hürmet aracı, siyasî hâkimiyeti meşrulaştırma ve kuvvetlendirme kanalı olarak işlemiş. Osmanlı Devleti de kuruluş asrından itibaren bu mühim geleneği önemse-miş ve unsurlarını zenginleştirerek, sembollerini ve hürmet ifadelerini artırarak geliştirmiştir.

Elinizdeki hatırat Sultan Abdülhamit devrinde, 1905-1906 yılı surre kethüdası olan Ahmed Salahaddin Bey tarafından kaleme alınmış, önemli ve türünün en mufassal, en güvenilir metnidir.

Detaylı bilgi: Dergâh Yayınları


Bayramiye Tarikatı Menakıbı: Hacı Bayram Veli ve Halifeleri


Hacı Bayram Veli ve Bayramiye Tarikatı hakkında ilk kez yayınlanan bir kaynak eser...

Menakıpnameler sadece veliler, dervişler ve onların bağlı bulunduğu tarikat hakkında bilgi ver-mekle kalmaz; aynı zamanda dönemin insanlarının algısı, değerleri, yaşam şartları ve kültürü gibi pek çok konuda da önemli bilgiler ihtiva eder.

Bu çalışmaya konu olan menakıpname, daha önce dikkat çekmemiş ve hakkında herhangi bir neşir yapılmamıştır. Bununla birlikte Bayramiye tarikatı başta olmak üzere, ilgili çalışma saha-larına yeni isim ve verilerle katkı sağlayacak orijinal bir kaynak eser niteliğindedir.

Eserde Hacı Bayram Veli ve halifeleri; Akşemseddin, Şeyh İbrahim, Şeyh Kasım Efendi, Şeyh İsa Efendi, Şeyh Hüsam Efendi, Şeyh Bahri Efendi, Şeyh Ali Efendi, Fâtıma-i Menemeniyye’nin menkıbeleri yer almaktadır.

Menakıpnamede kadın bir şeyhe yer verilmesi ve onun diğer bir kadın veli Rabia-i Adeviyye ile mukayese edilip üstünlüğünün ortaya koyulmaya çalışılması ilgi çekicidir.

Detaylı bilgi: Dergâh Yayınları


Birinci Dünya Savaşı'nda Mevlevî Mücahidîn Alayı


Cepheye gitmeden önce Konya'da, Hz. Mevlânâ Dergâhı önünde.


23 Şubat 2015 Pazartesi

1920 Hindistan Müslümanları ve İslam bayrağı


Burada İslam bayrağı demekten kastımız, şüphe yok ki İslam hakimiyetinin ve gücünün yalnız Türkler'de toplanmış olmasıyla alakadardır.


21 Şubat 2015 Cumartesi

Teoman Duralı: "İnsan, insan olarak kaldığı her anında hürdür."


Hayvanlar davranışlarını seçmiyor. Onu o davranışa sevkeden belirli bir zorunluluğu vardır. Yapmak zorundadır. Bu itkisi canlılığından gelir. İnsandaki itki ise bilim dışıdır, canlılığından gelmemektedir. İnsan kararını kendisi veriyor. Bu kararları almamızı sağlayan gördüğümüz eğitim ve terbiyedir. İnsanların karar almasını sağlayan şey ise ahlaktır.

İnsandaki iradeyi belirleyen istek bilimsel değildir. Nedir? Eğer inanıyorsanız bu Allah’tır. İnanmıyorsanız agnostik dersiniz. Bilimadamları bilmiyoruz, açıklamamız mümkün derler. İradeye yön veren iç güdüme ise niyet diyoruz. Niyetimize yön veren unsurlar toplumdan kazanılır. Toplumdan kazandığımız bu unsurları ise mutlak suretle gerçekleştirmek zorunluluğumuz yok. Bu niyeti inşa eden unsurlara ise inanç diyoruz. Dünyaya gelirken boş bir kâğıt gibi geliyoruz. Toplumdan bu unsurları kazanıyoruz. Bu unsurlar hayatımız belirleyen unsurlardır. Saygı, saygısızlık, küsmek, barışmak, gülmek, ağlamak gibi ne varsa hepsi inanç çerçevesi içinde yer almaktadır. İnanç çerçevesi olmadan yaşayamayız. Bu inanç çerçevesine hayat diyoruz. Hayat insana mahsustur. Kedinin, köpeğin hayatı yoktur, yaşamı vardır. Yaşamın üstünde inşa edilen alana hayat diyoruz. Hayatı sürerken bizi yönlendiren şey niyet ve iradedir. Niyet zorunlu değildir, seçme durumumuz vardır. Bu anlamda özü itibariyle insan hürdür. İnsan, insan olarak kaldığı her anında hürdür. İnsan olarak kalmaya ise bilinçlilik diyoruz.

Prof. Dr. Teoman Duralı


Dünya, eğlence parkı


Toplumların merkezinden bir çekirge sürüsü gibi çevreye saldırmaya hazır turizm orduları var şimdi. Turizmin iştahı her şeyi yutuyor. “Dünyayı görmek”le övünen zengin turistlerin gördükleri şey biraz ticarileşmiş etnik renkler ve sahte yabanıllıklar. Dünya artık endüstriyel toplumların hem çöplüğü hem de bir tür “eğlence" parkı!

Theodor Roszak