28 Haziran 2016 Salı

İlber Ortaylı'nın "Sözde Ermeni Soykırımı" üzerine konuşması



İlber Ortaylı'nın Alman parlamentosunca alınmış "Sözde Ermeni Soykırımı" kararını çok önceden kestirip, konu hakkında Giresun Üniversitesi'nde yaptığı konuşma.

Geldi Gel


Çiçek açasım geldi gel
Dağlardan ovalara akasım geldi
Bir de şöyle yan bir profilden
Üzümün şaraplaştığı yerden bakasım
Gülücüğünle uyanasım geldi bu karanlık uykudan
Doya doya yüzüne bakasım geldi gel

Hala eskizaman sözleriyle sesleniyorum sana
İpeğin ipek olduğu kozanın koza dutun dut olduğu zamanın
Feraceden saçılan ışığın gurubu kızıl gül bahçesi ettiği
Bir imanın yettiği zamanın sözleriyle
Sen her zamanda aynı güzelliksin
Aynı bülbüller çiler senin için
Aynı göğüsler kanar
Gel
Kim nerede nasıl yanarsa yansın
Orda mutlaka sen varsın

Gel bakasım geldi yeni kızaran nar gibi
Titreyen titreyen ve sonsuzdan sonsuza akan
O renge bakasım geldi gel
Hicabından al al gül damlayan dudaklarına
Kısarak belki de gözlerimi
Tüm varlığımla kamaşasım geldi gel

Uzaktan çok uzaktan derinlerden çok derinlerden
Sesin doğduğu yerden gelen duru damlacıklarını
Silesim geldi gözlerinden gel
Bir gülün bittiği yerden yenisi açan o sonsuz güzellikte
Elini elime alasım sana gelesim geldi gel

Üşüdüm seni sarınıp ısınasım geldi gel
Acıktım bakışlarınla doyasım geldi gel
Yittim kendimi sende bulasım geldi gel
Çıplağım seninle örtünesim geldi gel
Yalnızım seninle kalabalıklaşasım geldi gel
Bir güvercin göğsüne yaslanasım geldi gel
Kanatlarının arasına saklanasım geldi gel
Bahar kapısından girip zamanı baharlaştırasım geldi gel
Ölümün defterini düresim geldi gel
Denizinde serinleyesim nefesinde boğulasım geldi gel
Haydi gel

Parçalarımı topla mekanın kuyusundan çıkart beni
Loş bir aralıktayım

Ağart
haydi gel
bu yangından da çıkart beni

Mürsel Sönmez
(Birnokta, 110, Mart 2011)

Kuşların Çağrısı - The Secret Ensemble


Ârifler kervanının yolu çokluk pazarından Vahdet tepesine doğru bir yolculuktur. Bu yolculuklarında hedeflerine tıpkı Attar’ın kuşları misali değişik vâdilerden geçerek ulaşırlar ve nihayetinde o otuz kuşun kendileri (Si-Murg) olduğunu idrak ederler. Bu şekilde kendi hakikatlerini tanıdıklarında ise birçok beden olarak gözükmelerine rağmen asıllarında bir olduklarını görürler.

İnsanoğlu birbirlerinin uzvu gibidirler” diyen Sa’di gibi, bu hakikati idrak eden ârifler de tek millettirler. İnsanlığı özde birliğe götürenler ve götürecek olanlar da ancak bu ‘Fırka-i Nâcîler’dir. Siyasetlerin, ideolojilerin, mezheplerin bölmeye çalışması karşısında onlar Hazreti Mevlana gibi “Bizler Birleştirmeye Geldik Ayırmaya Değil” diyenlerdir.

İşte elinizde tuttuğunuz bu çalışma böylesi bir birlik çalışması. Sözleri, deyişleri, nefesleri ile bize kendimizi tanıtmaya gelmiş erenlerin meclisi var burada. Hâfız-ı Şîrâzî, Yûnus Emre, Pîr Sultan Abdal, Niyâzi-i Mısrî, Kul Himmet, Alvarlı Efe, Hilmi Dede Baba hepsi bu albümde cem olmuşlar. Sanki hepsi birden sema’a kalkmışlar. Sünni Şii kalmamış burada, hepsi Mevlana’nın dediği gibi “Mezhebimiz Aşktır Bizim” demişler.

Geleneksek İran Sufi Müziği, Geleneksel Türk Sufi Müziği ile buluşmuş burada. Bektâşî devr-i revânı, Mevlevî bayâtîâyini ile ve Hicaz nefes, Son yürük semai ile yine bu mecliste buluşmuş. Bağlama neye karışmış kopuz bendire...

Kimisi Farsça söylemiş kimisi Türkçe ama yine Mevlana’nın “Aynı gönlü paylaşanlar aynı dili konuşanlardan evlâdır” dediği gibi lisan farkı ortadan kalkmış sanki hepsi aynı dilden konuşur olmuşlar. Farsça söyleyen ve adı ‘Mutlak Vahdet’ olan Mahsa Vahdat’in sesi ile Türkçe söyleyen Neş’e’nin sesi Kuşların Çağrısı’na dönüşmüş. Tıpkı Attar’ın Simurg’unun haykırışı, çağrısı gibi.. Tıpkı “Aradığın Sendedir Ama Farketmiyorsun” diyen ser-çeşme-i evliya Hz. Ali’nin fermanı gibi.

Yüzyıllardır aynı maneviyat iklimini paylaşan Türkiye ve İran topraklarının irfan zenginliği bu musıki albümünde bir araya toplandı. Siyasilerin yapamadıklarını ârifler yaptı, sazlar yaptı, sözler yaptı ve halkların kardeşliği muhabbet diliyle söylendi. Can kulağı ile dinleyenlerde de aynı müsbet duyguları uyandıracağından eminim...

Bu albümün zuhura gelmesinde emeği geçen bütün dostları ve hususen Coşkun Karademir kardeşimi ve SIR topluluğunu can u gönülden tebrik ediyorum.

Aşk olsun…

Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç

* Takdim yazısını Mahmud Erol Kılıç hocanın yazdığı Kuşların Çağrısı'nda coğrafyamızın sesleri var. Dinleyen dinlenir: Albümün youtube linki

27 Haziran 2016 Pazartesi

Sadettin Ökten: "Değerlerin özü, muhabbet idi."



- Onlar (eskiler) niçin böyle idiler? Çünkü onların hayatını yönlendiren, tanzim eden, istikamet veren, bir takım değerler vardı. O değerlerin özü, muhassalası muhabbet idi. Bugün toplumun genel manada hayatına istikamet veren değer, kapital. Bize düşen bu ahvali kendi değerlerimizle değerlendireceğiz, kritik edeceğiz, tenkit edeceğiz. Küçük dönüşümlerle; ne kendimizi hırpalayacağız ne çevremizi hırpalayacağız. Ve bunları hep yaparken de onların yaptığı gibi "Allahû âlem bissavab" diyeceğiz; doğrusunu Allah bilir. İltica... Onlar her an iltica içindeydiler. "Ben yaptım" yoktu hayatlarında. "Alîm-Allah" derlerdi mesela; Allah bilir. Öyleydiler. Sadettin Ökten

- İnsan varlığı estetiksiz olmaz. Çünkü hüsn-ü mutlak insanı hüsn-ü cemâl üzere yaratmıştır. Ahsen-i takvimdir insan. İnsan güzeldir. Fiziği de güzeldir ama daha güzel kalbidir. O kalp, Cenab-ı Allah'ın tenezzül buyurduğu yerdir. Mirat-ı Rahman'dır. Bu nasıl oluyor? Duygu boyutunuzu geliştiriyorsunuz, his boyutunuzu geliştiriyorsunuz. Herkes mûsıkîşinas olamaz ama herkes şiir bilebilir.

- Safer Efendi merhum buyurmuşlardı ki -o da şeyhinden bu eli alıyor- üç kısımdır rüya: Biri doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk'tan gelen haber. Onun tabire ihtiyacı yoktur, ne görünmüşse o çıkar. İkincisi, meleklerin ilhâmatıyla görünen rüya. Onu muabbirler tabir eder, çok mühim bir mevzu. Hatta şöyle buyurmuştur: Kader, kuşun ağzındadır. Rüya öyle bir mektup getiriyor size. Tabir ettiğiniz anda o yere iner ve cereyan eder. Onun için büyükler demişlerdir ki "Bir rüya dinlediniz, pek hayatın görünmüyor, tabir etmeyin!", "Hayırdır inşallah!" deyin. Yeri gelmişken söyleyeyim; pederin vefatından yıllar sonra ablam anlattı. Peder hayatının son 8 - 10 senesinde Soğan Ağa Camii'nde cumartesi günleri öğleden sonra İhyâ okutuyordu, İhyâu Ulûmi'd-dîn, Gazâlî'nin. Zebîdî şerhinden şerh ediyor. Bir hanım cemaatten, pederi görüyor, koltuğunun altında bir ekmek, semâya urûc ediyor. Demiş ki ablama, "Böyle bir rüya gördüm, hocaefendiye söyleyin de tabir etsin. Babam rüyayı dinlemiş; "hayırdır inşallah" demiş. Bundan sonra da birkaç ay içinde Hakk'a yürüdü. Sanıyorum o koltuğunun altındaki ekmek de ablam, yaptığı hizmetlerdi derdi.

- Peder; Arabî dersleri lağvedilince yeni dönemde işsiz kalıyor. Ev geçindiriyor, çok sıkılıyor dokuz ay. Bir gece rüyasında kendisine bir somun ekmek veriliyor. Annemi uyandırıyor. "Hanım kalk kalk"... "Ya hû" derdi anneme, "Ya hûcuğum kalk kalk" demiş. "Hayrola hû noldu?". "Bana ekmek verdiler yakında mutlaka iş verecekler" dermiş. Bir hafta sonra maariften yazı geliyor, "Cağaloğlu Orta Mektebi'ne yurt bilgisi muallimliğine tayin olundunuz" diye. Sevinerek gidiyor.

Prof. Dr. Sadettin Ökten

İsmet Özel: "Kafirler Müslümanlardan korkacaktır!"

Ö. Tuğrul İnançer: "Dinler yok ki 'dinlerarası' olsun!"

23 Haziran 2016 Perşembe

İçinde göremediğin şeyi dışarıda hiç göremezsin


Kesilen her ağaç, yok olan her tür, dikilen her yüksek bina dünyayı çirkinleştiriyor ve ruhsal hastalığımızı azdırıyor. Siz buna ağızlardan çıkan her kötü sözün uzaya yaydığı titreşimleri de ekleyin. İçinde yaşadığımız madde uygarlığı içe bakışın bilgeliğine ve güzelliğin kutsanmasına adeta düşmanlık ediyor. Çirkinliğin tasallutu, gündelik hayattan anlamı kovuyor.

İnsan ahengi ve güzelliği aramak sadedinde, adeta bilinç dışı bir duyguyla donatılmıştır. Yaşadığımız çevre ruha adeta doğrudan nüfuz ediyor, bizi onarıyor ya da hastalandırıyor. Söz gelimi penceresi olmayan birimlerde yatan hastalar daha fazla ameliyat sonrası sorun geliştiriyor, odaları ağaç gören hastalar daha hızlı iyileşiyor. Ruh güzellikle beslenir ve haysiyet kazanır. Güzelliği takdir edemediğimizde kaba saba insanlar haline geliriz, şükretmeyi bilmeyen, hayatın özünü kavrayamayan avare ruhlar. Güzel sadece duyularımıza hitap etmez, bizi ahlâki olarak da daha üst bir seviyeye davet eder. Ruhumuzun güzellik tarafından emildiği saatler daha canlıyızdır: Bir dize, bir sinema filmi, mütebessim bir çehre, latif bir söz bizi içine çeker ve dünya maceramızı aydınlatır. Güzellik sadece gözü değil kulağı da arar, bir ezgi ruhu göklere çekebilir, kelâm-ı ilahî içimizi haşyete davet eder. Modern çağda insan göklerin kapısını kapayarak kendisini yeryüzüne hapsetti. Cennete yükselme arzusundan vazgeçmek gayrı ihtiyari olarak cehenneme yuvarlanışı da beraberinde getiriyor. Sadece bu dünya için olduğumuz fikri, doymak bilmez bir tamahkârlıkla kaynakları talan etmemize ve dünyayı daha da çirkinleştirmemize yol açıyor. Dünya banalleşiyor, bönleşiyor. İçimizde güzelliğin uyandırdığı o heyecan kalmadığında, çirkinliğin yaydığı külrengi kasvet dünyayı karartıyor. İnsan bir diğer insanı yok ettiği hızla, kendi ekolojisini de tahrip ediyor. Batı dünyası kozmosu kaybettiği gün güzelliği de kaybetti. Ambalajlanmış bir güzelliği, söz gelimi lüks hayatın mükemmeliyetçiliğini bize pazarlayıp satan bir tüketim toplumunun esiri haline geldik. Bir metafizik onarım gerekiyor yurdundan kovulmuş ruhu iyileştirmek için, eril ve dişil arasında bir uzlaşma gerekiyor. Atom altı fiziği zihin ve madde arasına örülen duvarların geçersizliğini gösterdi. Gözlenen ve gözleyenin birbiriyle ilişkili olduğu, her zerrenin bir diğerine bağlı ve bağımlı olduğu bütüncül bir dünyada yaşıyoruz. Bu yeni anlayışla birlikte kâinat tasavvurumuz da değişiyor ve birbirimizle kurduğumuz görünmez bağların kâinatın özü olduğunu fark ediyoruz. Ne iyilik ne de kötülük yankısız kalıyor, bizden sadır olan neyse kâinata bir şekilde etki ediyor. Su kristalleri dahi güzel söze farklı mukabele ediyor. İçimizde olan şey, aynı zamanda bizi kuşatan şeyin aynısı. Böyle bir dünyada insanın kibrini dizginlemesi gerek. Tabiatın sırlarına ve varlığa karşı daha hürmetkâr olmayı başarmalıyız. Ormanları, tehlike altındaki türleri, böcekleri, dereleri veya ziraatı korumalıyız. Zira kozmos cansız bir makine değil yaşayan bir organizmadır. Kâinata bir sanat eseriymiş gibi bakabildiğimizde, çevre krizinin aslında bir estetik krizi olduğunu fark edeceğiz.

Güzellik üzerine bu yersiz vaaz da nereden çıktı?’ diyenlere, çirkinliğin ve hoyratlığın içimizi nasıl da kuraklaştırdığını hatırlatmakla yetineceğim. Gün geçmiyor ki ekrandan duyduğumuz bir çirkin söz, ruhlarımızı zedelemesin. İnsanın insana şifa olduğu bir geleneğin adına söz alanlar dahi, bu çirkinlikten paylarına düşeni alıyor. O geleneği diri tutan ahlâk ve güzellik anlayışına bîganeyiz. Çünkü ne kalplerimizin ne de şehirlerimizin güzelliği umurumuzda, sözü güzel söylemek ve muhatabımızı ikna etmek dururken, kendi tekçi fikriyatımızı dayatmak hevesindeyiz. Bugün tıpkı hikmet gibi güzellik de inanmış insanın yitiğidir. Sükûtun erdemi üzerine binlerce cilt tutacak bir düşünsel miras az ötemizde dururken, sözlerimizle başkalarını incitmek neden? Sözlerimiz, hallerimiz, duruşlarımız bozulmuş olanı onarmak yerine çirkinliği galip getiriyorsa, ne hayır gelir insanlığa o sözlerden? Gördüğümüz her boşluğa ağaç yerine beton dikiyor, farklı ve hasım saydıklarımızla aramıza duvarlar örüyor, Allah’ın sonsuz rahmetini öteki kullarından esirgeme hakkını kendimizde görüyorsak, bu nice inanmaktır? Hoyratlık ve nobranlık, faydacı ve maddeci bir dünyanın zehir yüklü bulutları olarak ruhlarımızı istila ediyor, güzelliğe dair ne varsa, sağanak halinde onun üzerine yükünü boşaltıyor. Materyalist bir dindarlık, sebep sonuç ilişkilerini sadece bu dünyada kurarak müteâl âlemi denklemden çıkarıyor. 

Burada benim dışımda herkes çok mutlu, bir ben değilim’ dedi öğrenci. ‘Çünkü iyiliği ve güzelliği her yerde görmeyi öğrendiler’ dedi üstat. ‘Ben niye iyiliği ve güzelliği her yerde göremiyorum?’ diye sordu öğrenci.’ ‘Çünkü’ dedi üstat, ‘içinde göremediğin şeyi dışarıda hiç göremezsin.

Kemal Sayar
(Gerçek Hayat, 22.06.2016)

Keşke gözlerimizi bu illüzyondan alabilsek


Yaşayalım diye sonradan irademiz dışında türetilen ve el çabukluğuyla hayatımıza sokulan şeyleri tümüyle kanıksadık artık neredeyse. Bırakın sorgulamayı, yadırgamıyoruz bile artık hiçbirini. Sanki hep böyle yaşamışız, varlığımızla ilgili cevapları sanki hep bu kafa karışıklığının içinde aramışız gibi davranıyoruz.

Sanıyoruz ki elimize tutuşturulan bütün bu türedi oyuncaklar, bizi insan olmanın gerekleriyle bir şekilde ilişkili kılıyor. Sanıyoruz ki avuntu olsun diye sürdüregeldiğimiz bütün bu kof lafazanlıklar, bu kirişi kırık söz oyunları, hayatımızın anlam ihtiyacını karşılıyor. Ve sanıyoruz ki, yerlerine koyduğumuz şeyler, hayatımızdan çıkarıp attıklarımızın yerini dolduruyor.

Biz sadece bir kayboluşa kendimizi teslim ediyor değiliz; bu modern karanlık kurgunun sinsice dayattığı gibi, bütün 'yeniden bulma' ihtimallerini de kurutuyoruz bir yandan.

Bu içsizlik çağıyla aramızda kalan son uyumsuzluklara, içimizin direncini ayakta tutan soylu itirazlara şükredeceğimize, neden biz de modernlik makinesini diğerleri kadar iyi çalıştıramıyoruz diye kızıyoruz kendimize. Bu kara döngüye karşı, göğsümüzde hâlâ atmakta olan hakikat çarpıntılarına can havliyle sarılacağımıza, tadımızı kaçıran bir nefes darlığı gibi görüyoruz bu derin isyanları. Modern zihinlerin becerdiklerini bizim tam modernleşemeyen zihinlerimiz neden tam olarak beceremiyor diye öfkeleniyoruz. Kalbimiz bizi bu keşmekeşe bir türlü tam olarak teslim etmiyor diye hayıflanıyoruz. Herkesi çılgınca eğlendiren gösterilerin ucuz bir malzemesi olamadığımız için ah vah ediyoruz. Her şeyimizle buralı olamadık diye adeta kendimizden utanıyoruz.

Keşke gözlerimizi bu illüzyondan alabilsek bir an ve bakabilsek! Keşke bakabilsek de, bu uyumsuzluğun, bu becerememe halinin, bu iç direncin, bizi insanlığın hakikatine bağlayan o incecik pamuk ipliği olduğunu görebilsek!

Yanlışın doğrusu olmak, yanlışın doğrulayıcısı olmak demek... Karanlığın aklayıcısı olmak demek... Edinmeye çalıştığımız bütün kazançların kökünde dünyanın yalanlığı var. Becermeye çalıştığımız her numaranın özünde sahtelik var. Çünkü yürürlükte tuttuğumuz bu hikaye uyduruk bir hikaye, asıl hikayeyi örten, onun yerine koyulan bir hikaye... Aslı olmayan bir hikaye, aslı olanı, aslolanı örtmek, perdelemek üzere uydurulmuş bir hikaye!

Dışına çıkamıyorsak bu derin girdabın, içinde kaldığımız için kederlenelim hiç değilse! Bu kederden aslımıza tutunmaya bir yol, bir çare arayalım! Buğzedelim, rahatsız olalım, rahatlığa yüz vermeyelim! Asla alışmayalım bu köreltici döngüye, asla sindirmeyelim içimize, asla katmayalım kendimizden olmayanı kendimize! Ve hiçbir zaman, kendimizi tutup bir kenara atmayalım!

Gökhan Özcan
(Yenişafak, 23.06.2016)

Hepiniz euro kokuyorsunuz!


Euro 2016'da bir üst tura geçebilmesi Nikola Tesla ve Albert Einstein formülleri arasında gidip gelen türklü denklemlere bağlı olan A milli futbol takımı dünkü sonuçlardan sonra elendi. Gerek basın gerekse reklam ajansları tarafından henüz turnuva başlamadan coşturulan, türlü goygoylarla kendinden geçirilen milli takıma, sadece turnuvaya katılmasının "şerefine" 500.000 euro verildiğini biliyor musunuz? Peki bu tutarın, turnuvaya katılan nice takım arasında verilen en yüksek rakam olduğunu biliyor musunuz? Peki turnuvada bir üst tura katılan takımların neredeyse %90'ının hiç prim almadığını biliyor musunuz?

Adam olmanın cepte para, bedende kıyafet, kafada şapka, yüzde gözlük, boyunda atkı, dilde küfür, üslupta agresiflik, davranışta gerginlik, çehrede öfke olduğu bu çağda, Allah elbette kime neyi vereceğini bilir. Şüphesiz hesap soranların da en büyüğü O'dur.


Şimdi, Ateş Bakan'ın bugünkü köşe yazısından alarak şöyle demeyi bir gurur biliyorum: "Formayı falan öpmeyin! Hepiniz Euro kokuyorsunuz! Finale kalsanız bile bu koku geçmeyecekti... Hak etmediniz! Bu ülkeyi temsil etmeyi de hak etmiyorsunuz!"

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Bir "Yeni Türkiye" fotoğrafı


Tam bir "Yeni Türkiye" fotoğrafı değil mi?

Fotoğrafın sağında; sahalarda yaptığı seviyesiz hareketlerle "emek hırsızı" unvanı almış, eşine şiddet uyguladığı gerekçesiyle mahkemelik olmuş, hiçbir ülke takımında görülmemiş primi alamadığı için kampı birbirine kattığı iddialarını cevapsız bırakmış, oynadığı iki maçta da rezil rüsva olup sıfır çekmiş milli takımın yegane golcüsü olarak kalmış, golünü attıktan sonra da "kol geçirme" hareketi yapabilmiş olan Burak Yılmaz. Ne hikmettir bilinmez; bu öfke, sinir, gerginlik ve huzursuzluk hareketlerini/sözlerini edenlerin bulduğu bir kılıf da "milli/yerli" olmak. Nitekim dün gece Burak Yılmaz da "Bu bir millî mesele" demiş. O yüzden kol geçirmeye devam edecek, bizler de görmezden geleceğiz. Çünkü bu bir millî mesele. Her türlü çirkinlik, saygısızlık mubah.

Fotoğrafın solunda; baba tarafından Türk anne tarafından Makedonyalı, Danimarka doğumlu ve henüz 18 yaşında olan; 16 milyon euro bonservis bedeliyle Borussia Dortmund'a transfer olan geleceğin yıldız adaylarından ve dün gece Burak Yılmaz'ın attığı golde pası veren Emre Mor. Golün sevincini arkadaşıyla paylaşmak istiyor ama arkadaşının yüzündeki "Yeni Türkiye" fotoğrafından oldukça uzak. Gülüyor. Yüzünde çocukça bir mutluluk, masumiyet, umut, merhamet ve daha birçok şey.

Zaman geçiyor, maçın bitmesine az bir süre kala Türkiye A Milli Futbol Takımı'nın sabıkası bol, ego ve kibir bataklığının sarhoşu, siyasi manevraları ve talihinin yaver gitmesi hasebiyle birçok "başarı" elde etmiş, yeri geldiğinde spor yazarını arayıp "Senin bıyığını..." diyebilen, yeri geldiğinde ülkenin devlet kanalına çıkışabilen, kazandığı maaşıyla dünyanın geliri en yüksek teknik direktörlerinden biri olan, ona buna sallama ve dayılanma özgürlüğü sınırsız, istediği herkes hakkında her yerde atıp tutabilen, taktik ve strateji bilmediği Andrea Pirlo'dan Milan Baros'a kadar dünyanın ünlü futbolcularının anılarında saklı(!) kalmış "vatansever", "karizma", "imparator" Fatih Terim, Emre Mor'a bağırıyor: "Yere yat, yere yat!"

Henüz 18 yaşında olan bir çocuğa "vakit geçirmek" bahanesiyle yere yatması telkin ediliyor "hocası" tarafından. Hatta hocasının yanındaki bir diğer milli futbolcu da aynı şeyi söylüyor, "Yere yat Emre! Yatsana lan!" diye bağırıp vücut hareketleriyle ne yapması gerektiğini öğretiyor. "Bir kereden bir şey olmaz" der gibi. Ahlâk -ki Teoman Duralı hocamıza göre ilahîdir- ve etik -o da ahlâkın ta kendisidir, dolayısıyla dinîdir- üzerine seviyesizlik bataklığında çırpınan, estetik kaybı milli takımının forma renginden bile akan Yeni Türkiye bu fotoğrafta saklı.

Sağda; artık tamamen doğal olan bir öfke, şiddet, çirkin sözlerin ve eylemlerin doğallaştırılması, bizden olmayana "geçirme" anlayışının tebarüz edişi. Solda; artık yalnızca çocuklarda rastlanabilecek saflığın ve temizliğin dahi "sırıtıyor" oluşu.

Bu topraklarda doğmuş, büyümüş ve ölmek isteyen 30 yaşında bir kul olarak utanıyorum. Çocuğumu kirli yüzlerden ve şaibeli ellerden uzak bir şekilde yetiştirebilmek için her gün dua ediyorum. Prim olarak dağıtıldığı belirtilen 500.000 euro içinde bir kuruşum varsa -hepimizin var- helal etmiyorum.

Hasbünallahû ve nî'mel vekîl.

Vesselam.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

22 Haziran 2016 Çarşamba

Henüz bir millî marşımızın olmadığı günlerde marş yerine tekbir getirirdik

Buhurizâde Mustafa Itrî
(1640 - 1712)
...Tören başladı ve ziyafet sofrasına geçildi. Yemeğin sonunda ayağa kalkan Alman komutan, sözü esaretten dönen subaylarımıza getirerek Türk askerinin kahramanlığını övdü. Konuşma biter bitmez bütün Almanlar hep bir ağızdan "Deutschland Deutschland über alles" diye başlayan Alman millî marşını okumaya başladılar ve bitirince Türkler'e dönüp "Şimdi sizi dinlemek istiyoruz" dediler. Bizde millî marş olmadığını hatırlayan Abdülkadir Bey hemen vaziyete elkoydu. Askerlere "Ordumuz etti yemin'i okuyabilir miyiz?" diye sordu ama "Unuttuk" cevabını aldı. "Kalkın ey ehl-i vatan" dedi, hatırlamadıklarını söylediler.

Abdülkadir Bey, bunun üzerine "Arkadaşlar, haydi tekbir getirelim" dedi ve subaylar "Allahu ekber Allahu ekber..." diye başlar başlayıp tekbiri bitirince salonda bir alkış koptu. Almanlar, "tekbir"deki basit melodinin verdiği ruhani hava içerisinde subaylarımızı dakikalarca alkışladılar.

Tekbirin büyük bestekârı Itrî, yaklaşık iki asır öncesinden elini uzatmış ve subaylarımızın imdadına yetişmişti.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 04.08.2012)

Itrî millet hayatını işaret etti


İstiklâl Marşı nasıl doğmuştur? Ne mânâ ifade eder ve millete nasıl bir vazife yükler? Bunlar günümüzde söylenen besteyle anlaşılan şeyler değil. Aslında bu bizim son İstiklâl Marşı’mızdır. Bu İstiklâl Marşı kaybedildiği takdirde bu topraklarda bir millet hayatı bahis konusu olmayacaktır. Ama daha önce, 17. Hıristiyan asrında Buhurizâde Mustafa Itri Efendi –sanıyorum ki efendidir. Çünkü “efendi”lik Osmanlı devlet idaresinde bir memuriyetin adıdır. Onun için “Bâki Efendi” deriz. Çünkü “Bâki Efendi”dir resmi makamı itibariyle. “Fuzuli Efendi” denmez çünkü Fuzuli devlet memuru değildir. Efendilik böyle hususi bir derece- Tekbir ve Salavatı bestelemiş olan sanatçıdır. 17. Hıristiyan asrında Osmanlı Devleti’nin artık zevâle başladığı ve eğer bir şey kurtarılabilecekse bunun ancak millet hayatıyla mümkün olabileceği şuuru 17. Hıristiyan asrında Itri’nin uhdesinde olduğu için hem Tekbiri hem de Salavat’ı bestelemiştir. Bu bütün İslâm âleminde kabul görmüş bir şeydir. Yani bütün Ümmet-i Muhammed’in tek bir millet olduğunu anlatan bir şeydir. Bizim asıl İstiklâl Marşı’mız Tekbir ve Salavat’tır. Ama gün o güne, zaman o zamana gelmiştir ki Müslüman milleti bugün Türkiye Cumhuriyeti devletinin milli marş olarak kabul ettiği… Ama İstiklâl Marşı doğduğu zaman Türkiye Cumhuriyeti yoktu. 12 Mart 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi İstiklâl Marşı’nı kabul etti. O zaman henüz Cumhuriyet ilan edilmemişti ve işgal atındaki İstanbul’da ecnebilerin esiri kabul edilen Halife’nin kurtarılması için Ankara’da açılan Meclis’in kabul ettiği marştır İstiklâl Marşı. Cumhuriyet rejimi İstiklâl Marşı’na borçludur, İstiklâl Marşı Cumhuriyet rejimine hiçbir şey borcu değildir.

İsmet Özel
23 Kasım 2013, Kızıltepe/Mardin
Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği