11 Şubat 2016 Perşembe

"Bizler Hz.Ali cenklerini okuyan neslin Mortal Kombat'la büyüyen çocuklarıyız."



Şair ve yazar Yağız Gönüler, On4 TV'de Kaan Murat Yanık'ın konuğu oldu. İnsanın anlam arayışı, hafıza, soru sormak, aile, mahalle ve biz kavramları üzerine yapılan söyleşide Emile Michel Cioran ile son kitabı "Gözyaşları ve Azizler" hakkında da konuşuldu.

Çok katlı evlerde oturmamız helâl değildir


Bizim çok katlı evlerde oturmamız helâl değildir. “Yahu ne yapılabilir!” … helâl değildir. Çünkü Resulullah evinin üstüne oda yapan adama selam vermemiş. Adam sebebini sordurtmuş, ‘Evinin üstüne ev yapıyor’ demiş. Ondan sonra adam ‘Müslümanlar gelin yardım edin de şurayı yıkalım!’ demiş. Ondan sonra selamı alınmış. Ebu Zer’e de Resulullah demiş ki: ‘Bu şehirde evler iki katlı olduğu zaman sen bu şehirde durma.Yani şimdi ne yapacağız? Yakacak mıyız evleri? Bundan bahsetmiyorum ben. Hak-bâtıl, bunu anlıyor musun? Hakkın yerine bâtılı, bâtılın yerine hakkı koyuyor musun, koymuyor musun? Mesele budur. Bizim çok katlı evlerde yaşamamız hak içinde olduğumuzu değil, bâtıl içinde olduğumuzu gösterir. 

İsmet Özel, Bir Akşam Gezintisi Değil Bir İstiklâl Yürüyüşü
(Cilt 2, TİYO, 2013, sf. 230)

Müstâkil evi kim engelliyor?

Pokut Yaylası, Rize
Bugün dar/orta gelirli halkımızın elinde pahalı bir apartman dairesi satın almaktan başka tercih imkânı bırakılmamıştır. Kendi yaparsa 25-30 bin liraya mâl olabilecek evler kapitalizm eliyle bilmem kaç 100 binlerce liraya satılmaktadır. Evini yapamayan ve günah korkusuyla kredi de çekmek istemeyen halk ise çaresiz, kiralarda sürünmeye devam etmektedir.

Bir ülkede kiracılık meşru karşılanmaya başlamış ise ve hele hele kiracı oranı %40'lara ulaşmış ise o ülkede ne SOSYAL ADALET'ten ne MERHAMET'ten söz etmek mümkün değildir.

Türkiye'de zenginler sıralamasında müteahhitlerin en ön sıralarda yer aldığı, kulüp başkanlarının bile müteahhitler arasından seçildiği dolayısıyla KAPİTALİZM'in İNŞAAT sayesinde nasıl büyük bir güç ve iktidar devşirdiği ortada iken; bu işin halka bırakılmayacağı daha doğrusu bırakılmak istenmediği açıktır.

Halkın kendi evini kendi yapabilme imkânı verilmeyen bir ülkede İKTİDAR'ın ne işe yaradığı sorusu cevap beklemektedir.

Oysa kamu/devlet tek bir hamleyle yuva kuran her aileye, mülkiyeti kamu'da kalmak üzere bedava (150-250 m2 arası) bir arsa verse ve ev yapım işini halka bıraksa bu iş kökten çözülecektir.

Kapitalizme bir tekme/tokat an meselesidir…

Semih Akşeker
(Yenisöz, 11.02.2016)

10 Şubat 2016 Çarşamba

Mahalleyi niye kuramıyoruz?


Bugün “mahalle sistemi”ni ve elbette mahallelerden oluşan “İslâm şehri”ni inşa etmeye muktedir değiliz. Türkiye hızla kent yapmaktadır. Şehri “inşa etmek” ve kenti ise “yapmak” kavramı ile vasıflamam söz gelişi değil, bilinçli bir kelime seçimini ifade etmektedir. Mahalle hakkında medyada popülerlik kazanmış söylemler, bu “yapı”nın “yönetim birimi” ve “kamusal kurum” niteliğini görmezden gelmektedir. Mahallenin iktisadî hayattan kopuk bir yerleşim alanı gibi değerlendirilmesi, bütüncül bir zihniyetle ele alınmaması, onu “beşeri ilişkilerin üst seviyede gerçekleştiği bir kurbiyet mekansallığı” şeklinde değerlendirilmesine yol açmaktadır.Birbirine selam veren komşulukların mekanı mahalle” tasavvuru “mahalle sistemi”ni anlatmaya kâfi değildir. İkinci bir ilişkisellik de mahalle esnafı üzerinden tanımlanmaktadır. Esnaf-mahalle ilişkisi kurularak oluşturulan “mahalle bakkalı, kasabı manavı” algısının Osmanlı mahalle sistemi ya da İslâm şehir sisteminde karşılığı olduğu fikri yanlıştır. Öncelikle Osmanlı ailesinin yaşadığı “ev”, kendi ihtiyaçlarını “ev içi üretim”le karşılayan bir iktisadî birim olarak düşünülmelidir. Buna göre Osmanlı mahallesinde “ev sistemi” mahalle bakkalı-manavı-kasabı gibi işletmelere açık değildir. İhtiyaçlar “çarşı-bedesten”de ham halde tedarik edilen ürünlerin “evde yeniden üretilmesi” ile karşılanır. Tusî-İbn Sina-Kınalızâde gibi müelliflerin “ev” tanımları beş bileşenlidir. Bu müelliflerin “ev”in bileşenleri hakkında 1) Karı-koca, 2) Anne-baba, 3) Çocuklar, 4) Hizmetçi-kalfa, 5) Üretim aletleri” şeklindeki tanımları da “çarşıdan ham olarak alınan ürünlerin evde yeniden üretime tabi tutulması” yorumumuzla mutabıktır. Osmanlı'da bazar (bedesten), modern kapitalizmin AVM-zincir marketi değildir.

Mahalleyi niçin kuramıyoruz? Çünkü muhafazakârlığın bunu kurabilecek zihinsel algısı yıkılmış, kavramlarının içi boşalmıştır. Muhafazakâr dindarlığın “aile” ve “ev-hane” tanımı dahi bulunmamaktadır. Farabi, ideal toplumunu, hanelerden başlatıp mahalleye ve şehre doğru yürütmüştü. Muhafazakârlık ise, küresel finans/ulaşım/istihdam/mal arzı ile işbirliğine girecek kentlerin peşinde.

Lütfi Bergen
(Yenisöz, 10.02.2016)

9 Şubat 2016 Salı

Prof.Dr. Mahmud Erol Kılıç - Başka Şeyler



4 Şubat 2016 Perşembe akşamı Serdar Tuncer'in konuğuydu Mahmud Erol Kılıç hoca. Konu "Faydalı ilim nedir? Güzel rızık ne demek?" üzerineydi ve bir hadis-i şerife dayalıydı: "Allahümme innî es'elüke ilmen nâfian ve rızkan tayyiben ve amelen mütekabbelen.". Yani: "Allah'ım! senden, faydalı bir ilim, temiz bir rızık ve kabul olunan bir amel isterim.". Naçizane, programdan bazı bölümleri metin olarak paylaşmak istedim. İstifadenizin bol olmasını dileriz.

- Asıl olan manadır. Kelimeler eski tabirle kervanlar olarak görülür. Mana yükünü taşırlar. Bir kervan eğer içi boş gidiyorsa ve nereye gittiğini de bilmiyorsa o kelimeler alt alta dizilir. Bunu anlamsız şiir için söyler Kuddusi Baba, bazı şairlerin şiirlerini tenkit ederken. Bir kervan gidiyor ama nereye gittiği belli değil ve yükü de yok. Taşıdığı bir yük de yok. Ama "ariflerin şiirleri öyle şiirdir ki" diyor; "gittiği yer de belli ve yük de belli.

- "Ben onlara bütün isimlerimi yükledim" diyorsa, sır insandadır. İnsanı tanımak; işte bu marifet ilmi oluyor, buradan Allah biliniyor. Allah adeta bir kopya veriyor, "Beni tanıman kolay" bir bakıma diyor.

- İslam dünyasını gezen birisiyim. Hangi şirketlerde hangi yemeklerde neler konuşulduğuna şahit olduğum şeyler var. "Mısır piramitleri kafirler tarafından yapıldı bunları yıkmamız lâzım" diyen konuşmadan tutunuz da detaylarını vermek istemediğim çok basit, çok ilkel, İslam ümmetinin de bana göre hiç ihtiyacı olmayan konuların ihtiyaçmış gibi konuşulduğu yerler, meclisler biliyorum. Yüksek metafiziğin konuşulduğu yerler kalmadı maalesef.

- Kişi kendini bulduğu nokta, Hakk'ın sıfatlarını bulma hâlidir, o da Hakikat-i Muhammediye'dir. Yani Hakk'ın sıfat makamı Hakikat-i Muhammediye'dir. Dolayısıyla bir kişinin kendisini tanıması demek, Hakikat-i Muhammediye'yi tanıması demektir.

- Özellikle bu işin ilmini yapanların durumu çok vahim, bildiğiniz gibi değil. Başkaları bunu bilmez, bizim hâlimiz çok çok kötü gerçekten. Ancak şöyle bir ümit içindeyiz: yes'e kapılmak da şeytandandır, ümitsizlik şeytandandır. Bir ümidimiz de kişi sevdiğiyle beraberdir. Kapının kıtmiri olmak, o kapının bekçisi, kapıyı bekleyen bir adeta köpeği olmaktan nasiplenip de "Belki bize de bir şeyler lutfederler" diye bekliyoruz. Yoksa bizim kendimizin iktisap ettiği, kesbettiğimiz bir şey yok. Bu yolu hakkıyla, amelini yapamıyor olsak bile, dört dörtlük yerine getiremiyor olsak bile; "Dünya ve dünya içerisindeki her şey alçaltılmıştır, alçaktır". Dolayısıyla, yeryüzü hayatında siz hiçbir zaman mükemmel bir amel yapamayacaksınız. Her zaman noksan kalacak. 

- "Tam olmak" çok büyük bir iddia. "Ben oldum", beraberinde birçok şeyi getiriyor size. Çok büyük bir iddia. Özellikle tasavvuf piyasası dediğimiz piyasada, çok üzülerek bu ifadeyi kullanıyorum, her şey ayağa düşürüldüğü gibi günümüzde bazen tasavvuf da ayağa düşürüldü. Birkaç kitap okuyarak bir ayda iki ayda "Ben oldum" diyenler çıkıyor. Bir şeyhe intisap edip belirli Esma'ları sadece katettikten sonra "Bana niye hilafet vermiyorsun, bir an evvel beni halife yapsana" deyip kapısını çalanlar çıkabiliyor. Bunlar büyük mes'uliyetli şeyler. Kimse bunları talep etmezdi, o kadar ağır şeyler ki. Ama şimdi talep edenler oluyor... En zor şey dervişlik. Şeyhlik, halifelik bir bakıma daha kolay belki ama dervişlik gerçekten çok zor. 

Eskiden bir edeb vardı. Osmanlı'da veya yakın zamana gelinceye kadarki edeb sahibi şeyh efendilerin "Eş Şeyh", "El-İnsân'ül Kâmil", "Falanca efendi" diye imzaları yoktu. Ama şimdilerde böyle imza atanlar var. "Ben şeyhim" diye imza atanlar var. Osmanlı'daki zatın imzası nasıldı? Hadim'ül fukara. Dervişlerin hizmetkârı, fakirlerin hizmetkârı. Kendini hizmetkâr olarak gören kimseydi şeyh efendi. Şimdi her şey tepetaklak oldu. Ardından başka makamlar, iddialar, kutub olmak, zamanın yeganesi olmak gibi çok iddialı sözler... Bunu niçin söylüyorum? Tasavvuf alanı çok kontrolsüz, başıboş bir alan hâline getirildiği için 30 Kasım 1925'ten bu yana; herkesin her şeyi yapabildiği bir alan hâline gelmiştir. Çünkü denetim mekanizması fiziksel anlamda yoktur. Manevi olarak denetimi şüphesiz vardır, kimse ona mani olamaz ama fiziksel olarak olmayınca herkes her şeyi iddia edebiliyor. Kimse de kimseye bir şey diyemiyor, karışamıyor.

- Tasavvufta çok kullanılan bir kavram, deyiş vardır; "Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır" sözü gibi... Burada kastedilen şey; bir öğretmeni, bir muallimi olmadan bir meslek öğrenen kimseye nefsi hitap etmeye başlar. Mürşit, usta demektir. Çırak, kalfa, usta hâlinde çalışma yapıyorsanız bu çalışmada sizin bir ustaya ihtiyacınız var. Çok doğal bir süreçtir, geleneksel zanaat eğitiminde böyleydi. Ama siz buna karşı geldiğiniz zaman, "Ben ustayı kabul etmiyorum" dediğiniz zaman bile bugün bazı anti tasavvufi akımların hocaefendileri veya hocalarının derslerine gidiniz, oradaki hitap şeklinin, karşı olduğu bir tarikat yapısından farklı olmadığını görürsünüz. Bir şeyi öğretenin belirli bir hürmete layık olması doğal bir süreçtir. "Bana bir harf öğretenin kulu kölesi olurum" diyor İmam-ı Ali. "Öğretmen kutsaldır" anlayışı zedenlendiği için liseler düzeyinde dahi öğretmenlere hürmetin, saygının çok azaldığına dair arkadaşlardan çok ciddi şikayetler geliyor. Eskiden öğretmen çok kutsal, farklı bir mertebeydi öğrencilerin gözünde.

- Herkesin yolu kendine mübarek olsun. Mahlukatın nefesleri adedince Allah'a giden yollar var. Bizim gayelilik problemini unutmamamız lazım. Biz insan olarak yeryüzüne gelme sebebimiz, gayemiz veya ilim çalışıyorkenki gayemiz de Allah'ı bulmamız. Diyeceksiniz ki "Niye öyle bir gayemiz var, Allah'ı bulmak zorunda mıyız?". Birilerinin aklına bu gelebilir. Allah'ı bulmamız aslında bizim kendi dışımızda bir olay değil, bizim kendimizi bulmamız demek. "Ben ona kendi ruhumu üfledim" diyor. Demek ki senin altyapın; ruhullah. Sen Allah'ın ruhunu taşıyorsun. Sonra bedenlenmişsin, bohçalanmışsın, o ruh gitmemiş, örtülmüş. Sen o ruhunu ararken aslında kendini arıyorsun ve onu bulmadığın sürece de mutlak huzura eremiyorsun. yeryüzü hayatında hiçbir şekilde bundan başka bir uğraş, çaba, ilim o huzuru mutluluğu vermiyor.

- "Senin medhinde şirket eylesem Mevlâ’ya ma’dûmum / bu babda cürm ü isyâna bakılmaz yâ Rasûlallah!" [Şeyh Gâlib]... Bakınız ne güzel bir edebiyat değil mi? Bu edebiyat, İslam dinini estetize eden bir filtrenin ürünü. O filtre tasavvuftur. Bu tasavvuf filtresini iyi muhafaza etmek zorundayız. Bu çıktığı anda İslam bizim elimizde tamamen politik bir jargon, politik bir akım ya da hukukî bir manzume hâline gelir. Oysa ki hayatı estetize eden; şiiriyle, mimarisiyle, sanatıyla, ikili ilişkileriyle, aile ve toplum yapısıyla, barış ortamıyla... Bugün ülkemizde bir grup insan bir diğer grup insana artık "kardeşim" gözüyle bakmıyor. Bunun üzerine ülkemizde her şey tamamen siyasilere ihale edildi. Siyasiler çözsün bu işi... Başarılı oldukları yerler var, başaramadıkları yerler de var. Her şey siyasetin çözebileceği şeyler değil. Kardeşlik ruhunun nasıl tesis edilebildiğine dair örnekler var. Hacı Bektaş dergâhına gelen insanlarda düşmanlık oldu mu? Hazreti Mevlânâ'ya gelen insanlarda geçmişte düşmanlık oldu mu? Falanca dergâha gelene "Sen Kürt müsün, Türk müsün, Laz mısın, Çerkez misin?" diye soruldu mu geçmişte hiç? Ben hiç böyle bir kayıt hatırlamıyorum yani bir ırka mensubiyetiyle bir insana değer verildiğine dair hiçbir şey görmüyorum ama maalesef şu an cahiliye dönemi adetleri bazı Müslümanların önüne geçti. Bunlar her iki tarafın da kardeşlik hukukunu zedeler hâle geldi. İnnemel mû’minûne ihvetun [Hucurat 49/10]. Müslümanlar kardeştir. Kardeş olmak zorundadırlar. Arabın aceme, acemin Araba bir üstünlüğü yok. Sadece içinizdeki takva sahiplerindedir. Hangi milletten olursa takva sahibi, önümüze geçer o. "İsterse kulağı küpeli bir Habeşli olsun" diyor hadis-i şerifte. Dolayısıyla tevhidin, birliğin tesis edilebilmesi için yüksek metafizik görüşe sahip insanlara ihtiyaç var. Siyasilerin kaplama alanı o kadar geniş değil, tek başına bu işi çözemezler. Ben daha ilim erbabının, kanaat önderlerinin, bilgelerin, kaldıysa eğer şeyh efendilerin bu işlerde çok daha önemli roller oynayacağı kanaatindeyim. Geçmişte oynadı. Çok örnek var elimizde. Kan davasından dolayı 60 senedir birbirini öldüren bir aşireti bölgenin valisi, kaymakamına kadar siyasi mekanizma ne kadar çaba sarf ettiyse başaramıyor. Ama yöreye çağrılan bir şeyh efendi, 60 yıllık kan davasına son vermiştir. 1970'li yıllarda olmuştur. Yeri, ili, ilçesi her şeyi tarafımızdan biliniyor. Kaymakamın verdiği raporda "Sakın ha bu işi şeyh efendi çözdü raporu gitmesin Ankara'ya, bizim karizmamızı çizer, bunu yine biz çözdük gibi görülsün" denilmiştir.

- Geçmişte manevi önderlerle devlet birlikte hareket ederlerdi. Çözülme önce içten başlar. Siz safları gevşetmeye başladığınız zaman açılan açığa şeytan girer. O açığa işleri bu olanlar, açık bekleyenler doldurmaya çalışıyorlar.

- Kimin önünde eğiliyor sultan, kılıç kuşanıyor? Nakîbüleşrafın önünde. Kim nakîbüleşraf? Osmanlı seyyidlerinin, evlad-ı Resulün başı olan kimse. Osmanlı sultanı diyor ki "Gerçek sultan sizsiniz.". Ehl-i beytindir hak. Bunu bir seyyidin önünde yapıyor. Osmanlı bu manada vahhabi arkadaşlara göre bir şii imparatorluğudur.

- Tasavvuf erbabının sultanla ilişkisi mesafelidir. Bir şey istedikleri zaman da sultanların onu yerine getirmemesi mümkün değildir. Sultanlar o talimi almışlar. Sultanlığını bırakıp dergâhlara kapanan, İbrahim Edhem örneğinde olduğu gibi Fatih, Akşemseddin olmasaydı... "Sultanlık benim için bir şey değil, müsaade edin ben derviş olmak istiyorum" diyor. Gerçek sultanlığı görüyor çünkü. 

- Bugün bütün iktisat fakültelerinde şu öğretilir: İktisat ilmi, sınırlı doğa imkanları karşısında sınırsız insan ihtiyaçlarının dengelenmesi ilmidir. İlmi böyle koyduğunuz zaman bunun sonucunda aşırı kapitalizm çıkacağını ve insanlığı sömüreceğini düşünebilirsiniz. Doğayı, tabiatı sınırlı olarak koyuyorsunuz ama insan ihtiyaçlarını sınırsız olarak koyuyorsunuz. Bunun bir müddet sonra nasıl bir zulme dönüşeceğini görmemiz mümkündü ve şuanda dünyada olup biten bu zulümdür. Dünyada eşit gelir dağılımının olmaması, dengesizliklerin olması, bir dolar aylıkla çalışan işçilerin olması Afrika'nın bazı maden ocaklarında ve 7-8 saat değil 12 saat çalışıyor aylığı bir dolara... Bu şekilde olan bir ekonomi ilmi acaba faydalı bir ilim dalı mıdır? Reklamcılık diye bir ilim var. Tarifinde şu yazar: Afrika-Ekvator kuşağındaki bir kabileye soba satabilmek, kutuplarda yaşayan Eskimo'ya ise buzdolabı satabilmek reklamcılık başarısıdır. Bana göre bu bir zulümdür. Buna ilim demiyor Hazreti Peygamber.

Mahmud Erol Kılıç

Tecelli şevk-î dîdârın, beni mest eyledi hayrân



Tecelli şevk-î dîdârın, beni mest eyledi hayrân
"Ene-l hâk" sırrını ânınçün kılmazam pinhân

Acep hayrân u mestem kim, bilişten bilmezem yari
Gözüm her kanda kim baksa, görünen suret- î Rahmân

Benim her dertlü dermanı, benim her ma'denin kanı
Benim ol durr-i bi hemtâ, benim ol bahr-i bî pâyân

Semada sırr eder sırrım, cihânı tuttu envârım
Mukaddesler cemisi, benim sırrımda sergerdân

Bu ay-u gün bu yıldızlar, bu giceler bu gündüzler
Bu yazlar kışlar-u güzler, benim emrimdedir yeksân

Çürümüş tenlere bir kez, eğer dirsem "bi izni kum"
Yalın ayak u baş açık, duralar kamusu uryân

Benim ilm-i ledünnümde, hezarân hızr olur âciz
Benim her bir tecellimde, nice bin Musa'lar hayrân

Cihân tılsımının bendi, benim elimdedir şimdi
Benim bugün bu meydanda, benimdir top ile çevgân

Benim şâhı bu meydanım, benim devri bu devrânın
Benim canı bu canların, benimle diridir her cân

Benim Mansur'u dâr iden, benim ağyarı yâr iden
Benim her varı var iden, benim hem giden hem duran

Değilim oddan-u sudan, veya toprak veya yilden
Ben irden var idüm irden, henüz yoğidi bu ezmân

Zamansız bizamanım ben, nişansız binişanım ben
Dü alemde hemânım ben, benim görünen hem gören

Görürsün suretâ adem, benim emrimdedir alem
Feleklerle melekler hep, bana mahkumdur ins ü cân

Sanırsın Eşrefoğlu'yam, ne Rumî 'yem ne İznikî
Benem ol daim ü bâkî, göründüm sureta insan

Nutk-i Şerîf: Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri

Bahçem yine sâyende serâb olmuş efendim



Bahçem yine sâyende serâb olmuş efendim
Çokdan gönül aşkınla harâb olmuş efendim
Cevrin sitemin gayrı kitâb olmuş efendim
Çokdan gönül aşkın harâb olmuş efendim

Beste: Râkım Elkutlu
Makam: Uşşâk

Meğer çok sevilenler bir gün unutulurmuş



Meğer çok sevilenler bir gün unutulurmuş
Gözden ırak olanlar gönülden de olurmuş
Vefâsızlık edenler vefâsızlık bulurmuş
Gözden ırak olanlar gönülden de olurmuş

Güfte: Sadettin Kaynak
Beste: Saadettin Kaynak
Makam: Hüzzam

19.yüzyıl: Ayasofya Camii

1912: Mostar, Bosna

1890'lar: Tophane, İstanbul

Roket bir Osmanlı icadı mı?


Yedikıta Dergisi, günümüzde kullanılan roketlerin Osmanlı devrinde icat edildiğini kaydederek Humbaracı Ocağı’ndan Bayramoğlu Ali Ağa ve icatları hakkında geniş bir bilgi yayımladı.

Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi şubat sayısında Osmanlı devrinde ateşli silahlar ve roketler ile ilgili geniş bir dosya yayınladı. Prof. Dr. Salim Aydüz tarafından hazırlanan ve “Roket Bir Osmanlı İcadı mı?” başlığı ile verilen makalede dikkat çekici bilgiler yer alıyor.

Lale Devri’nde sanatta, edebiyatta, ilim ve bilim alanında önemli gelişmeler olduğunu, devrin padişahı Sultan III. Ahmed ve sadrazamı Nevşehirli Damad İbrahim Paşa’nın buna imkân tanıdığını kaydeden Prof. Dr. Aydüz, “Lale Devri’nde çok mühim ilmî faaliyetler ve icatlar olmuştur. Bunlardan birincisi Tersane Mimarı İbrahim Efendi’nin ‘Tahtelbahir’ ismini verdiği ilk denizaltıyı icat etmesi, diğeri de Humbaracılar sınıfı İkinci Halifesi Bayramoğlu Ali Ağa’nın icat ettiği ateşli silahlar ve roketlerdir.” diyerek roketin icadı ile ilgili şu önemli bilgilere yer verdi:

Ali Ağa’nın Ümmü’l-Gaza fî Tedbîri’l-Harb ve Levazimihâ isimli eserinde havan toplarının tasviri
Yeni Bir Roket İcat Etti, Buluşunun Kitabını Yazdı
Günümüzdeki roketlerin atalarından sayılacak yeni bir ateşli silah icad eden Bayramoğlu Ali Ağa hem harp sanatını hem de icatlarını anlattığı bir kitap yazmış, hatta bu yeni silahları ve kullanım şekillerini resimlerle göstermişti.

Osmanlı ordugahını ve topların yerleştirilme düzenini tasvir eden çizim.
Bayramoğlu Ali Ağa, kaleme aldığı Ümmü’l-Gaza fî Tedbîri’l-Harb ve Levazimihâ isimli eserde harp sanatı ve levazımatından, kendi icadı olan silahlardan ve aletlerden bahseder. Top çeşitlerini, havanları tanıtır ve harpte alınması gereken tedbirleri anlatır. Temeşvar Kalesi gibi bazı kalelerin fethedilmesi esnasında yapılan istihkâmları anlatır. Ali Ağa bu eserinde, savaşlardaki başarısızlıkları silah icadında ve geliştirilmesindeki duraklamaya atfederek padişaha yeni silahlar geliştirilmesini tavsiye etmektedir.

Ali Ağa’nın kitabında bahsettiği silahlardan
kale kuşatmalarında kullanılan
tamamen kendi icadı olan
tulumba isimli roket.
Silahlar konusunda pek az eserin yazıldığı Osmanlı dünyasında böyle bir eserin yazılmış olması ve yeni icat edilen silahların resimleriyle birlikte sunulması son derece şaşırtıcıdır. Eserde savaş sahneleri ve silahlar son derece canlı ve güzel bir şekilde tasvir edilmiştir.

İcat Ettiği Rokete “Tulumba” Adını Vermiş
Bayramoğlu Ali Ağa’nın bahsettiği silahlardan birincisi, kale kuşatmalarında kullanılan ve tamamen kendi icadı olan tulumba isimli roketlerdir. Eserinde resimlerini de verdiği bu roketlerin tariflerini detaylı bir şekilde yapmaktadır. Bunların 11-12 arşın yani 7-8 metre boyunda olduğunu ve bir insanın güçlükle kucaklayabileceğini belirtir. Bu yeni silahın resimlerini çizerek etkisinin ne kadar büyük olduğunu da ifade eder. Ayrıca eskiden kullanılan tulumbaların az bir ateş saçtığını ve kurşun atmadığını belirtir.

Balistik Ölçümü Yapan Terazi de İcat Etmiş
Bayramoğlu Ali Ağa’nın icad ettiği bir diğer alet de “…doksan hesabından olmak üzere meydanlı bir terazidir…” diye tarif ettiği balistik bir terazidir.

Balistik terazi.
Bu terazi muhtemelen
havan toplarının atışında
isabet ettirmek için
balistik ayarında kullanılıyordu
Yine onun ifadelerine göre bu terazi asla hata yapmaz ve hesabı çok net olarak ifade eder. “…Asla tehallüf eylemez ve aldatmaz ve kaçıncı hesabdan ise bildirir. Kullanacak şeydir. Amma şimdiki üstadlar cebinden bir terazi çıkarır bakar güya ki gizli bakar asla kendi dahi bilmez ne meziyetdedir. Mademki terazide meydan yokdur anlamaz ve hem kırk beş hesabındandır zira doksan hesabından terazi kimsede yokdur bu hakir icad eyledim ve kimse de bu sanatı bilmezler bu dahi birer kârdır havanın içinin doğruluğun bildirir humbaracılara lâzımdır…

Rüyasında Görüp Yapmış
Bayramoğlu Ali Ağa’nın bu ifadelerine göre bu terazi humbaraların yani havan toplarının atışında isabet ettirmek için balistik ayarında kullanılırdı. Doksan derecelik bir teraziyi ilk defa kendisi icat etmiştir. Diğer humbaracılar ancak kırk beş derecelik bir terazi kullanmaktadırlar. Ali Ağa burada da kendi icat ettiği terazi ile diğer humbaracıların kullandığı eski terazinin resmini kıyas olarak vermektedir.

Bayramoğlu Ali Ağa’nın icat ettiği bir diğer araç ise son derece dikkat çekicidir. “Vehb-i İlâhî” olduğunu belirttiği âleti rüyasında görmüş ve uygulamıştır. Bu âlet, havan topunun üzerine konulup havan topunun kundağı üzerinde doğru olup olmadığını ölçmeye yaramaktadır. İfadesi şu şekildedir: “…bu dahi havan üzerinde olan ağaç varacak menzilin doğru gösterir, vehb-i ilahîdir, vâkı‘ada gördüm…”.

Müstâkil ev ve mülkiyet


En başta söylemek gerekirse apartmanlar birer toplu konuttur. Müşterektir, müstâkil değildir. Daireler sahiplerine ait olsa bile arsa, merdiven, asansör, bodrum ve çatılar ortak mülkiyettir. Müstâkil evler toprak/yer, apartman daireleri ise hava/kat mülkiyetidir. Kat mülkiyeti ile mâlikler toprağın değil ancak havada bir hücrenin/mekânın sahibidirler. Bu sahiplik sanaldır aslında, apartman yıkıldığında gerçek o zaman anlaşılacaktır. Şimdi 15 katlı 60 daireli bir apartmanın depremde yıkıldığını veya servis ömrü dolduğunda bizzat yıktırıldığını düşünelim, muhtemelen şu problemler ile karşılaşılacaktır. (Betonarme apartmanların ömrü sonsuz değil, ortalama 75 senedir)

1) 60 daire aralarında para toplayıp kendilerine yeni bir inşaat yapamaz, zîra apartmanda zaten orta ve düşük gelir grupları oturur. 2) İkinci olarak herkese arsa payları dağıtılsa bir aileye 5-10 m2 düşeceğinden bu da bir işe yaramaz. 3) Yapım işi bir müteahhite verilse mevcudun 2 katı imar izni almaksızın işe başlamaz, çünkü diğer yarısını satarak inşaata başlayacaktır. 4) Kredi çekilerek inşaata başlansa bu da ortagelir grupları için en az 15-20 sene, ayda 1-2 bin lira maaş alan dargelirliler için ise 35-40 senelik borçlanma demektir, bu şıkkı da geçiniz…

Hâsılı apartmanların üç nesil sonra evsizlik üreteceği kesindir. Türkiye'de 75 ve üzeri yaşlarda apartman sayısı az olduğu için mülkiyet problemi şimdilik ötelenmiş görülmektedir, ama eninde sonunda Türkiye bu sorun ile mutlaka yüzleşmek zorunda kalacaktır.

Kat mülkiyet sistemi ile üç nesil sonra daire(ev) sahibi kimse kalmayacaktır. Arsalar bir şekilde ya devletin ya bankaların eline geçecektir. Açıkçası zaman daire sahipleri aleyhine işlemektedir…

Kentleşme, apartman (kat mülkiyeti) bir mülksüzleştirme siyaseti ve projesidir.

Oysa müstâkil evler için sayılan bu olumsuzlukların hiçbiri geçerli değildir. Ev yıkılsa bile arsanıza 25-30 bin liraya tekrar yeni bir ahşap/prefabrik ev yaptırabilirsiniz. Bu miktarda bir para kredi çekmeksizin dostlardan bile temin edilebilir.

Müstâkil evler kapitalizme karşı bir direnç unsurudur. 5-10 senede bir müzminleşen ekonomik krizlere karşı bir dalgakıran vazifesi görür. Aidat yok, kira yok, borç yok… Böyle bir bahçeli müstâkil evde daha neler yapılabilir neler? 1'er adet erik, dut, kiraz ağacı dikilebileceği gibi ayrıca domates, biber, maydanoz, marul bir ailenin yıllık ihtiyacını karşılayabilecek birçok ürün yetiştirilebilir. Küçük bir kümeste 3-5 tavuk bakılabilir, günde 3-4 litre süt veren bir keçi bile beslenebilir. Bahçede su kuyusu açılabilir. Böyle bir bahçeli ev modeli bir ailenin hafta sonu kır gezisi için 70-80 km araba ile uzaklara gitme saçmalığından, masrafından kurtulma imkânı da sağlayacaktır.

Semih Akşeker
(Yenisöz, 04.02.2016)

5 Şubat 2016 Cuma

Prof.Dr. Mahmud Erol Kılıç - Esma-ül Hüsna



Umum dindarların, umum Müslümanların; kendilerine bildirilen, Peygamber Efendimiz'in hadislerinde bildirilen adetlere devamında bir mahsur yoktur. Onlar hafifletilmiş, herkesin günlük yapabileceği zikirlerdir. Ne gibi? Namazdan sonraki tesbihat gibi. 33, 33, 33; 99 eder. Ama bunların üzerindeki özel sayılar, özel rakamlar, işte 5000 kelime-i tevhid'le başlamak, 70.000 kelime-i tevhid gibi bunların hiçbirine hiçbir dindarın kendi başına karar verip bir yere oturup bunlarla meşgul olmaması gerekir. Çünkü bu bir özel ilimdir. Özel ilme ancak bir rehber, ancak bir bilen eşliğinde gidilebilir. Esmanın ve sayının doğru tespit edilememesi çok yüksek rakamlarda o kişinin kaldıramayacağı enerjiyi çekmesi... Çünkü o kişinin gücünü tespit etmek gerekir. O kişinin pazuları, ayak kasları o kadar sikleti kaldıramayacak bir güçte ise o ağırlığın altına o kişiyi sokmak bir antrenör problemidir, bir bilimsel hatadır. Dolayısıyla herkes kaldırabileceği yükün altına girmelidir. Ama her zaman halter sporunda yüz kilo üstü kaldıran insanlar da bulunmaktadır. Bunlara da dünya şampiyonları denilmektedir. Her ilim de şampiyonlar olabilir ama herkes şampiyon olacak diye bir şart yoktur. Biz pazar torbasını kaldırabilirsek diyelim ki beş kiloyu, on kiloyu, günlük hayatımızı sürdürmüş oluruz.

Mahmud Erol Kılıç