17 Nisan 2015 Cuma

İlber Ortaylı ile tarihimizin dünü ve bugünü:
"Suriye ve Mısır - 2"



- Sultan Hamid'i Araplar sever. Ben gittiğimde ilk gençliğimde, 60'larda, çarşıdaki esnaftan trendeki ihtiyara kadar herkes "Ah Sultan Hamid!" derdi.

- Olsaydı, saydı, mıydı böyle tarih olmaz, tarih yorumlanmaz. Tarih olanın üzerinde durmakla oluyor.

- Üretmeyen toplumlar laf üretir, o da saçma sapan şeyler olur ancak.

- Bizim etrafımızda işe yarar hiçbir ülke yoktur. Öyle olduğu için de zaten imparatorluk kurduk. Fazla matah olduğumuzdan değil.

- Standart sloganlarla tarih, coğrafya ve siyaset yapılamaz.


İSTEV Konuşmaları: Ancak Anılar Anlarlar


İlim Sanat Tarih ve Edebiyat Vakfı, nisan ayında siz değerli katılımcılarımızı İhsan Fazlıoğlu ile tarih üzerine yapılacak bir konferans ile buluşturmayı planlamaktadır.

“Ancak anılar anlarlar: Tarih, hafıza ve mekân üzerine bir soruşturma.”

Hâfıza, geleceğe yönelik bilincin eşlik ettiği bir eylem olarak, insanın geçmişle gelecekte karşılaşmasını sağlar. Tarih adı verilen söz konusu karşılaşma, hafızanın mekânda tecessüm etmiş anıları üzerinden sürekli kendini yeniler ve yüzleştiği her soru ve sorunu daha kolay anlamayı ve çözmeyi sağlar. Anlamak ise anlamın imkânını verir... Söz konusu tespitin temsil değeri en yüksek örneği hafıza kurumları denilebilecek mimarî yapılardır. Bir milletin kültürel genetiğinin kodları ürettiği bina üzerinden hareketle okunabilir. İbn Haldûn'un dediği gibi: 'Medeniyet'in ilkesi binadır...'

Tarih: 18 Nisan Cumartesi 17:30
Yer: İlim Sanat Tarih ve Edebiyat Vakfı, Bahariye Mevlevihanesi, Eyüp
Bilgi için: 0212 614 33 88 / 0532 524 57 14


İhsan Fazlıoğlu

1966 yılında Ankara’da dünyaya gelen Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu, uluslararası akademik camia içerisinde tanınmış bir Türk bilim tarihçisidir. 1989′da İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun olan Prof. Dr. Fazlıoğlu, 1990-1992 yılları arasında Amman’daki Ürdün Üniversitesi’nde ve Halep’teki Arap Bilim Tarihi Enstitüsü’nde, bilim ve matematik tarihi üzerine araştırmalar yaptı. 1993′te İstanbul Üniversitesi Bilim Tarihi Bölümü’nde yüksek lisans çalışmasını tamamlayan Fazlıoğlu, aynı bölümde bir süre araştırma görevlisi olarak görevde bulundu. 1987-1990 ve 1992-1996 yıllarında IRCICA yazmalar bölümünde araştırmacı olarak çalışan Fazlıoğlu, 1994′te Kahire’de yazmalar üzerinde çalışmalarda bulundu. 1996′da İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne geçen ve 1998′de aynı bölümde doktorasını tamamlayan Fazlıoğlu, 2001 – 2002 yılları arasında ABD’de Oklahoma Üniversitesi’nde çeşitli araştırmalara katıldı. İhsan Fazlıoğlu 2008 – 2011 yılları arasında Kanada Mc Gill Üniversitesi’nde proje koordinatörü ve kıdemli araştırmacı olarak görev yaptı.

“Felsefe-Bilim” tarihi ile matematik tarihi ve felsefesi üzerine yoğunlaşan İhsan Fazlıoğlu, özellikle bu yapıların İslam ve Türk Medeniyet Tarihi içerisindeki gelişmelerini el yazması kaynaklara dayanarak incelemekte ve yayınlar yapmaktadır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü, Felsefe Tarihi Anabilim dalında öğretim üyeliği yapan Prof. Dr. Fazlıoğlu, 2012 yılından bu yana İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nde görev yapmaktadır.

İSTEV’in Hikmet Okulu programının kurucularından olan Fazlıoğlu, Düşünce Bilim’e Giriş ve Akaid’e Giriş derslerini de vermektedir.


Anadolu’nun Yunanistan’a senebaşı hediyesi


Halikarnas Balıkçısı olarak tanınan Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın, Sakarya Muharebesi'nden bir ay sonra yayımlanmış karikatürü.

"Senebaşı münasebetiyle Anadolu’nun Yunanistan’a senebaşı hediyesi."
(Güleryüz dergisi, sayı 34, sayfa 8, 22 Ekim 1921)


Eduardo Galeano: "Bacaktan daha çok tekerleklerimiz var."


Büyük, modern şehirlerde otomobillerin diktatörlüğünde dayatılan yaşam tarzı hoşuma gitmiyor. Biz insanlar yürümeyi unutuyoruz. Bacaklarımız var ama her seferinde onları daha az kullanıyoruz. Gerçekte bacaktan daha çok tekerleklerimiz var. Tamamen motorize olmuş durumdayız. Üstelik ben yürürken sözcükler de içimde yürüyor. Yani ben yürürken yazıyorum, hikâyeler ben yürüdükçe içimde yürüyen sözcüklerle büyüyor.


Ben dünyanın vicdanı olmak istemem. Ama elbette ki dünyanın, hayatın açıklanmasında, anlamlandırılmasında yardımcı olma yeteneğine sahip olmayı isterdim. Ne anlamda derseniz, bana göre insanlığın gökkuşağı, gökyüzünün gökkuşağından çok daha fazla renge sahip. Yani hayran olduğumuz, güneş ve yağmurun bir araya gelmesinden oluşan gökkuşağı, bizim, insancıkların dünya üstünde var olarak oluşturduğumuz gökkuşağından çok daha az güzelliğe sahiptir. Ama görünen o ki bizler bizzat kendi kendimizin körüyüz. Kendimizi görebilme yeteneğimiz yok. Çünkü insanlığın yarısını yok sayan maçizm yüzünden, ırkçılık yüzünden, militarizm yüzünden, elitizm yüzünden, bizi azaltan, yok sayan, küçülten, bir parçası olmak istediğimiz olası bütüncül güzelliğe ulaşmamızı engelleyen sakat bir bakış açımız var. Öyleyse gökkuşağının kurtarılmasının yolu bizim onu görmemizi engelleyenleri teşhir etmekten geçer. Yani kafeslerden nefret etmeden özgürlüğe sevdalanamam. Başka türlüsü ikiyüzlü, sahtekâr bir şey olurdu. Bu yüzden dünyanın güzelliklerini görmemizi engelleyenleri teşhir etmek için insanlığın kayıp anılarını (memorias perdidas – “insanlığın kayıp tarihi” de denebilir) kurtarmakta ısrar ediyorum.

Eduardo Galeano

Kaynak: Notosoloji


16 Nisan 2015 Perşembe

İlber Ortaylı ile tarihimizin dünü ve bugünü:
"Suriye ve Mısır - 1"



- Vatan kelimesi Türklerin kullandığı bir kelimedir, unutmayın bunu. Çünkü Eski Arapçada vatan demek köy demektir; İngiliz'in "home"u gibi ve gençlik demektir. Yani çocukluğun geçtiği ocak, baba ocağı. Hani diyor ya: "On yıl var ayrıyım kına dağından / baba ocağından yar kucağından."

Ulema güzel Türkçe konuşacak. Şimdi bakıyorum ilahiyat fakülteleri bile Allah korusun yani, öyle Türkçe olmaz. Türkçe bak (Ezan başlar) böyle okuyacaksın ezanı, Allah kabul etsin. Böyle okunur. Öyle vehhabiler gibi ayağına taş düşmüş gibi ezan okunmaz, kusura bakma. Bu imparatorluğu biz bu ezanlarla fethedip götürdük. Bu adamın yüreğine dokunur, öbürü değil. Herifin (Orhan Pamuk) minareden haberi yok. Anlatıyormuş hoca, yani diyormuş talebe sen şimdi bu okunan ezanın burada mı okunduğunu iddia ediyorsun diyormuş. Herif deli gibi yani adam da minarenin evrimini anlatıyormuş bizimki, gitmiş buradan... Bu böyledir, biz seçkin bir milletiz, seçkin bir imparatorluğuz. Bizim işimiz bu, biz bunu yaparız, yani biz askeriz.

- Adi bir pornocu, bir kadının göbeğine, ayet yazıyor. Bunu gösteriyor. Şimdi bunu bu dünyada yapıyorlar ve buna itiraz ettiğin zaman herif diyor ki "Tüh tüh biraz ayıp etmiş" diyor. Ne bir kınama var, ne bir yasaklama var, "Aaa" diyor, "bu hürriyet!" diyor herif. Hürriyet insanların duygularını, hürriyet insanların aidiyetlerini, hürriyet insanların bağlılık ve itikatlarını zedelemek değildir.

- İkinci harpte Yahudilerin toplandığı konsantrasyon kamplarında Nazi subayının birisi, Tevrat rulolarını var ya kutsal şeyler, deridir onlar. Onlardan kendine yelek diktirmiş ayı, iyi mi? Yani giyip çıkıyor oradaki insanların karşısına.

- Biz dini itikatla, dini inançla alay etmeyiz. 

- 16. yüzyılda üç tane büyük imparatorluk vardır. Osmanlı, İran ve Babürler. Bunların üçünün de hanedanı Türktür. Hakimiyet orduları falan da Türktür, ordularında da Türkçe konuşulur.


15 Nisan 2015 Çarşamba

Çelimli Çalım'ın 10. sayısı çıkıyor


İstiklâl Marşı Derneği'nin hazırladığı Çelimli Çalım mecmuasının onuncu sayısı: "İSLÂM SENİ KORKUTUYOR, DEMEK Kİ KÂFİRSİN" manşetiyle çıkıyor. Dağıtımına 17 Nisan Cuma günü başlanacak mecmuada yazı başlıkları şöyle:

İsmet Özel, "KİM TAKAR ŞAİRİ? KİMMİŞ BAKİYM YENİ TÜRKİYE CÜRMÜNE ŞAHİTLİK EDEN?"
Durmuş Küçükşakalak, "TÜRKÜN MENBAI MEDİNE"
Gökhan Göbel, "MİSAK-I MİLLİ NE OLDU?"
Muammer Parlar, "DÂRU’L-İSLÂM’DA EMNİYET MÜSLÜMANLARA, KORKU KÂFİRLERE AİTTİR"
Mustafa Deveci, "MİLLET DEMEK TBMM DEMEKTİR; TBMM DEMEK İMAMET VE HİLÂFET DEMEKTİR"
Mehmet Kendirci, "HALEP NEREDE İSE ARŞIN ORADA"
Yahya Çiftci, "MİSAK-I MİLLİ KİMİN HARCI?"
Abdülhamit Sağır, "DÂRÜ’L İSLÂM TÜRKİYE TÜRK MİLLETİ"
Mustafa Tosun, "AYNA AYNA, SÖYLE BANA… CEVAP: LEI É MOLTO BELLA, “ÇOK GÜZELSİN”
Mehmet Keloğlu, TEDBİR TAKDİRİ BOZAMAZ"
Özcan Çam, "SELÂMETİN TÜRKLÜĞÜ TÜRKLÜĞÜN ŞAKA GÖTÜRMEZLİĞİ’NDE"
Halit Çete, "MİSAK-I MİLLİ VE TÜRKİYE’NIN (KÜRT) MEDRESELERİ"
YORGUN’dan SESLİ GEMİ’ye - 10, Hazırlayan: Gökhan Göbel
Dadaşhan Celaleddin Kavas, "DÜNYA SİSTEMİYLE NE HUKUKUMUZ VAR?"
Fikret Demir, "EHL-İ KIBLE’NİN KÂBE’DEN ÇANKAYA’YA SEYR-İ SUKUT’U"
Lütfi Özaydın, "GAYRET-GAYRİ-KAYIRMA"
Oruç Özel, "İSTANBUL'UN ÜÇÜNCÜ TEPESİ KİME NASIL GÖRÜNÜR?"
Tarihi ve Sebebleriyle Yahudi Aleyhtarlığı, Bernard Lazare - Tercüme: Serhat Toksöz
Ayhan Gömürlü, "KUTÜ’L-AMARE, Hicri 25 Cemaziyelahir 1334 (29 Nisan 1916)"

Dergiye nasıl abone olurum?
http://celimlicalim.com/Abonelik
Dergiye nasıl ulaşırım?
http://www.celimlicalim.com/SatisNoktalari

Ayrıca:
www.facebook.com/celimlicalimdergisi
twitter.com/celimlicalim


Tarih dergilerinde Nisan 2015






10 Nisan 2015 Cuma

Hicaz Demiryolu, Şam-Hayfa Hattı



1910: Türk ordusuna destek için gelen Hintli-Pakistanlı Müslümanlar




1908: Samsun'dan Türk gençleri



Hâlifenin hâli ne olacak?


Yedikıta Dergisi, 79. sayı, Mart 2015.


Sedad Hakkı Eldem'den: Türk Bahçeleri

İstanbul, 19. yüzyıl
20'nci yüzyılın başlarına kadar İstanbul medeni dünyanın en yeşil, bahçeleri, mesireleri en bol şehri olarak oluşmuştu. Çoğu Avrupa ve diğer büyük şehirler taş kesilirken, İstanbul zarif yeşil örgü ve örtüsünü korumaya devam etmişti. Zaten, İstanbul öteden beri Avrupa şehirlerinden farklı olarak, bir bahçe şehri idi. Çarşı içinden başka her semt, her mahalle bahçelikti. Evler bahçesiz olamazdı. Bütün şehir sanki bahçe içindeki evlerden ve camilerden oluşmuştu. Aslında da öyle idi. Mahallelerin arasında bostanlar, ağaçlıklar bulunuyordu. En büyükleri birer servi ormanı şeklinde olan miri bahçeler ve mezarlıklardı. Şehrin yakın civarı ormanlarla çevriliydi, Istranca, Belgrad, Tokat, Alemdağ ve nice başkaları gibi. Bütün bu güzellikler içinde Boğaziçi ve mesireleri önde gelirdi. Farklı karakterdeki nice vadiler topladıkları suyu Boğaza akıtırlardı. Bu arada çayırlar vücuda gelir, büyük ağaç kümeleri oluşurdu. İnsan eli doğanın bu tabii seyrini hissettirmeden koruması altında tutardı. Kah ağaç, kah köşk veya çeşme diker, kah dere temizler, kah setler yapar, doğayı bügünkü anlamda tabii bir park haline sokardı. Bu yerlerin hepsi halkın hizmetinde, şair ve aşıkların emrindeydi. Aslında korunmaları, yaşatılmaları halka terkedilse de olabilirdi; çünkü halk buraları kendine maletmişti. Bu işe gereken otorite, bilgi ve itinayı katmak için Bostancı Ocakları kurulmuştu.

Ölçüsüz ve insafsız spekülasyon faaliyeti, çevrenin tamamen yüz değiştirmesine sebep olmuştur. O güzel tabiatın yerini bu çirkin iskan şekilleri ve semtleri almıştır.

Sedad Hakkı Eldem, Türk Bahçeleri, 1976


9 Nisan 2015 Perşembe

Şifa niyetine: Saz semâîlerimiz



1. Muhayyerkürdi Saz Semâî - Sadi Işılay (1899-1969)
2. Nihavent Saz Semâî - Mesut Cemil Bey (1902-1963)
3. Hicaz Peşrev - Refik Fersan (1893-1965)
4. Hicaz Saz Semâî - Refik Talat Alpman (1894-1947)
5. Kürdîlihicâzkâr Saz Semâî - Tatyos Efendi (1858-1913)
6. Hüzzam Saz Semâî - Udi Nevres Bey (1873-1937)
7. Mâhûr Saz Semâî - Refik Talat Alpman (1894-1947)
8. Acemaşiran Saz Semâî - Mısırlı İbrahim Efendi (1879-1948)
9. Acemkürdi Saz Semâî - İsmail Hakkı Bey (1883-1923)
10. Sultânî-Yegâh Saz Semâî - Kanunî Hacı Arif Bey (1831-1885)


7 Nisan 2015 Salı

Prof. Ahmet Rasim Küçükusta: "Sağlıklı yaşamak için tıptan uzak durmak gerekir."



"Sağlıklı yaşamanın, uzun yaşamanın, kalp hastası olmamanın, kanser olmamanın çaresi tıpta değil. Bu bizim tamamen hayat tarzımızda. Sağlıklı olmak için tıbba ihtiyacımız yok."