9 Aralık 2016 Cuma

İslamı devletçi bencilliklerimiz doğrultusunda tarif ediyor, tanımlıyor ancak yaşamıyoruz


İslam dünyası toplumları, kültürel / siyasal / ekonomik sömürüyü bütün boyutlarıyla reddetme iradesine sahip olmadıkları, her alanda Avrupa modelini taklit-kopya ederek, bu modele öykünerek hayatlarını sürdürdükleri için, sömürgeci ideolojik bilgi / dil / tarihle mücadele edemiyor; bu nedenle de özgürleşemiyor, bağımsızlaşamıyor. Sömürülmeye, sömürgecilerle her konuda işbirliği yapmaya elverişli olan, kendi sorunlarını çözümleyebilmek için kendi birikim ve iradelerini ortaya koymak yerine sömürgecilerden yardım isteyen toplumların, tarihin yeniden inşasına herhangi bir şekilde katkıda bulunmaları umut edilemez, beklenemez.

Kendi varoluşumuz, hayatlarımız, zihin ve ruh dünyamız üzerinde, İslami tercihlerimiz üzerinde, İslami bilgi ve hayat tarzı üzerinde gerçek anlamda söz sahibi olduğumuzda, kendi tarihimizi, kendi tercihlerimizi, kendi tarzımızı harekete geçirmiş, insani yanımızın, İslami yanımızın sona ermediğini göstermiş oluruz. Kendi hayatlarımız ve İslami tercihlerimiz üzerinde söz sahibi olmadığımız için, bu konular etrafında bağımsız kararlar alamadığımız için, tarihe güçlüler, ideolojik elit azınlıklar yön vermeye devam ediyor. Güçlüler, zayıflara karşı güçlerini birleştirirken, zayıfların güçlerini birleştirmek yerine güçlülerle işbirliği yapıyor olmalarının kabul edilebilir bir gerekçesi olamaz. Zayıflar, emperyalistlere, her istediklerini yapamayacaklarını ihtar eden bir dayanışma iradesi ortaya koymak zorundadır.

Umut, bir dayanışma iradesi, bilinci ortaya koyduğumuzda başlar. Dayanışma ruhu ve bilinciyle, tarihin gidişatının üzerimizdeki olumsuz etkilerine son verebiliriz.

...

Bizler Müslümanlar olarak İslamı etnik ve mezhepçi bencilliklerimiz doğrultusunda, devletçi bencilliklerimiz doğrultusunda tarif ediyor, tanımlıyor, ancak yaşamıyoruz. Yaşamadığımız, ancak tarif edebildiğimiz İslam hakkında yazıyor, konuşuyor, tartışıyor, kavga ediyoruz.

Düşünen, tefekkür eden, üreten öznelerin yerini, asla düşünmeyen, asla üretmeyen propagandacı özneler alıyor. Propagandacı dil belirleyici hale gelince, hak ve hakikat sayılara ilişkin sorunlar halini alıyor. Yanlış giden şeyler hakkında, toplumsal hayatı / düzeni etkileyebilecek, dönüştürebilecek düşünceler üretemiyoruz. Maddi ya da manevi ayrıcalık, konum beklentileri, ilişkileri, bağımsız ve eleştirel değerlendirme / yorum imkanlarını elimizden alıyor. Her türden iktidara hakikati söyleyebilecek olanlar, hiç bir ayrıcalık peşinde koşmayanlardır. Nerede olursa olsun, hiç bir ayrıcalığa tenezzül etmeyenleri susturmak mümkün olamaz.

Günümüzde İslami alan, her geçen gün daha çok akademikleştiriliyor, teknikleştiriliyor, bürotratikleştiriliyor. Bu nedenle de, İslami olan, siyasal, ekonomik, hukuki eyleme hiç bir şekilde yansıtılamıyor. Ahlaki gerilimlerimizi, inceliklerimizi kaybediyoruz. Dava kaygısının yerini, pastadan pay kapma kavgası alıyor. Devletmerkezci, propagandacı yorumların belirleyici olduğu gri bir iklimde, gri tavırlar, tarzlar ve tercihler peşinde hayatlarımızı tüketiyoruz.

Atasoy Müftüoğlu
(Yenişafak, 05.12.2016)

Zenginlik ve şöhretten dolayı utanç

Konfüçyüs'ü öğrencileriyle gösteren bir resim
Akılla yönetilen bir devlette yoksulluk ve mahrumiyetten dolayı utanç duyulur. Aklın ilkelerine göre yönetilmeyen bir devlette ise zenginlik ve şöhretten dolayı utanç duyulur.

Konfüçyüs

Çoğunluğa uyan bir azınlık güçsüzdür

The Shawshank Redemption (IMDB)
Bir insanı haksız yere içeri tıkan bir yönetimde, onurlu her insanın olması gereken yer cezaevidir. Kaçak köle, şartlı salıverilen Meksikalı savaş suçlusu ve ırkına yapılan haksızlıktan şikayetçi Kızılderili, bu insanları cezaevinde, yani bu yalıtılmış ama daha özgür ve daha onurlu yerde, devletin kendisinden yana olmayıp, karşı olan herkesi kapattığı köleci bir devlette özgür bir insanın şerefiyle yaşayabileceği bu biricik evde bulacaktır.

Belki kimileri ceza evine kapatılan insanların etkilerini yitireceklerine, seslerinin artık devlete ulaşamayacağına, devlet karşıtlıklarının duvarların arkasında etkisiz kalacağına inanabilirler; ancak bunlar, doğrunun yanlıştan daha güçlü olduğunu ve haksızlığı az da olsa kendi benliğinde yaşayan insanların nasıl daha etkin mücadele edeceklerini bilmiyorlar.

Sadece bir kağıt parçasını oy sandığına atmakla kalma, bütün gücünü, bütün etkini kullan. Çoğunluğa uyan bir azınlık güçsüzdür, hatta böyle bir durumda azınlık bile sayılmaz. Ama bütün gücünü ortaya koyduğu an yenilmez olacaktır.

Henry David Thoreau
(Sivil İtaatsizlik)

Kurbanını daha darağacına çıkmadan yok etmeyi beceren sistem

Buchenwald Toplama Kampı giriş kapısında "Jedem das Seine" yazar.
Latince bir deyiş olan "Suum cuique"in Almanca karşılığıdır.
"Herkes hak ettiğini bulur" anlamına gelir.
Bir zamanlar Buchenwald toplama kampında tutulan David Rousset bundan on altı yıl önce, hâlâ olayların etkisi altındayken, bütün toplama kamplarında olduğunu bildiğimiz şeyi betimler: "SS'in zaferi, işkence kurbanının hiç karşı çıkmadan darağacına götürülmeyi kabul etmesini, kimliğini olumlamayı bırakacak kadar kendinden vazgeçmesini gerektirir. Bu durumun elbette bir sebebi vardır; SS'ler kurbanın yenilgiye uğramasını yok yere, sırf sadistliklerinden istemezler. Kurbanını daha darağacına çıkmadan yok etmeyi beceren sistemin ... koca bir halkı esaret altında tutmak, itaat altına almak için tartışmasız en iyi sistem olduğunu gayet iyi bilirler. Bu insanların kendilerine söyleneni harfiyen yapıp ölüme gitmelerinden daha korkunç bir şey yoktur."

Hannah Arendt
(Kötülüğün Sıradanlığı: Eichmann Kudüs'te)

8 Aralık 2016 Perşembe

Hayrın efdalı ve kemalin âlâsı şehirlerin içindedir


Her insan, yaşamak ve üstün mükemmeliyetlere ulaşmak için yaradılışta birçok şeylere muhtaç olup bunların hepsini tek başına sağlayamaz. Her insan bunun için, çok kimselerin bir araya gelmesine muhtaçtır (…) Her ferdin tabiatındaki mükemmelleşme ihtiyacı, ancak muhtelif insanların -yardımlaşma maksadıyla- bir araya gelmeleriyle elde edilebilir. Muhtelif insanın bir araya gelmelerinden topluluk peyda olur. Bunlar ya kâmildirler veya eksiktirler.

Kâmil olanları üç kısımdır: büyük, orta ve küçük. Büyük topluluk, yeryüzündeki bütün insanlardan ibarettir. Ortancası, yeryüzünün [ayrı ayrı] milletlerinden teşekkül eder. Küçüğü ise bir milletin topraklarında oturan şehir halkından ibarettir. Eksik topluluk ise, köy, mahalle, sokak veya ev halkından teşekkül eder (…) Mahallenin ve köyün her ikisi de şehre tâbidir; şu farkla ki köy, şehre hâdim olması itibariyle; şehre bir cüz'ü olmasıyla tâbidir. Bu kabilden ev, sokağın bir cüz'ü olması itibariyle ona tâbi'dir. Bu kabilden ev, sokağın bir cüz'ü, şehir millet topraklarının bir cü'zü, millet de dünya nüfusunun bir cü'zü sayılır. Mamafih hayrın efdalı ve kemalin âlâsı -şehirden ufak olan topluluk merkezlerinde değil- şehirlerin sınırları içinde elde edilir.

Farabi, El-Medinetü'l Fâzıla
(MEB Yayınları, 1990: 79-80)

6 Aralık 2016 Salı

Muktedirlerin değil mazlumların dilini konuşarak sağaltalım yaraları


Ne çok acı var. Bir acı ilmihali gibi dolaşıyor milyonlarca insan ve biz, başkalarının acısına uzaktan bakmanın rahatıyla izliyoruz olan biteni. Ruh ağır ağır aşınıyor. Vahşet ve zulme verdiğimiz ilk tepki onu bilinçten engellemek. Sosyal normları çiğneyen bazı şeyler, yüksek sesle söylemek için fazla acı verici, işte bu yüzden bunlara “ifade edilemez” veya “sözle anlatılamaz” deniyor. Dilin lal olduğu anlar. Konuşulan dilin kekemeleştiği zamanlar. Dil an gelir paramparça olur da acıyı sırtlanamaz. Ancak vahşet ve zulüm sessizliğe gömülmeyi reddeder. Acı, tanıklık ister. Bu korkunç hadisenin vuku bulmuş olduğuna dair bir çığlık, bir inilti yol bulup vicdanlara ulaşır. İnkar etmeye çalışma isteği ne kadar güçlü olsa da, inkar işe yaramaz. Hayaletler, hikayeleri anlatılmadıkça mezarlarında rahatça yatamaz. Savaşın parçaladığı ailelere bakın, Halep’te can çekişen insanlığa bakın. Bu çocuklar nasıl iyileşecek? Ana babalarını eşlerini çocuklarını kaybeden insanlar dünyaya nasıl devam edebilecek? Bir söz, bir tanıklık gerek. İyileşmek için, ne kadar acı verici de olsa gerçeği hatırlamalı ve anlatmalıyız.

...

Dışarıda ve fiziksel hayatta başlayan travma, kişinin kendi içinde bir savaş alanına döner. Artık dışarıda bir tehlike, tehdit veya travma olmasa bile, kişinin içinde bu savaş devam eder. Şu an olan ve yaşananlarla, geçmişte olanlar arasında asla bağlantı ve ilişki kurulamaz. Travma yaşamış insanlar kendi bedenleri içinde bile güvende hissetmezler. İçsel bir sıkıntı ve rahatsızlık şeklinde, geçmişleri ve travmaları sürekli olarak içlerinde canlıdır. Vücutları devamlı tehlike sinyalleriyle bombardıman halindedir, türlü ipucunu tehlike olarak algılayabilirler. Zihin ve beden, sanki bir tehlikeyle karşı karşıyaymışçasına sürekli olarak uyarılmış durumda ve her an harekete geçmeye hazırdır. Bu yüzden de küçücük seslerden rahatsız olur veya irkilince büyük bir öfke yaşarlar. Küçük Suriye’linin fotoğrafını hatırlıyor musunuz? Kameralar kendisine döndüğünde onları silah sanıp kollarını teslim işareti yaparak kaldıran yavrucağı?

...

Bir göçmen sadece savaşın acımasızlıklarına tanık ve kurban olmakla kalmaz, yurdunu ve yaşama biçimini yitirdiği için bir kültürel yas da tutar. Kültürel yas kendine ait olanı elinde tutamamanın, bir aşinalık olarak yurdunu kaybetmenin sonucudur. Türkiye büyük bir kahramanlık ve merhamet eylemiyle üç milyonu aşkın misafirini bağrına bastı, onları travmanın pençesinden şefkat ve güvenliğin koynuna taşımak istedi. Misafirlerimizin büyük bölümünün ruhsal açıdan örselenmiş insanlardan oluştuğunu unutmayalım. Bütün bu lakırdıyı şu cümleleri kurmak için ediyorum aslında: Onları misafir bildiysek, ne olur sözlerimiz bu incinmiş insanları daha da incitmesin. Ülkemiz bir Suriye olmanın eşiğinden dönmüşken, biz de örselenmenin depremini iliklerimize kadar yaşıyorken, muktedirlerin değil mazlumların dilini konuşarak sağaltalım yaraları. 

Yağmurun bildiği dilde konuşalım.

Kemal Sayar
(Gerçek Hayat, 05.12.2017)

2 Aralık 2016 Cuma

Bayrağımızdaki ay-yıldızı Orta Asya’dan getirmedik




Yaşayan görür. Görmek hayatiyet sahibi olana mahsustur. Bu topraklar üzerinde bir millet olgunluğuna ermenin tezahürü mü söz konusudur; yoksa buraya oradan buradan gelmiş bir süprüntü yığını olmanın işaretini vererek gün mü geçiriyoruz? Yaşıyorsak göreceğiz. Varsa gözümüz, açalım onu. Bize AKP yönetiminin Türk milletini istiskal etmek üzere kabullendiği haçı TL ikonunda görecek bir canlılık emaresi gerek. Ehl-i salip neresine kına yakarsa yaksın, biz Türkler olgunluğumuza yaraşır kavrayış alanlarında sebat edeceğiz. Bayrağımızdaki ay-yıldızı Orta Asya’dan getirmedik. Bu sembol vatan kıldığımız topraklarda antik çağdan beri yaşayan bir işaretti. Bu işaret İstanbul’un fethi akabinde Batı’nın Haçı ile uzlaşmayacağımızın nişanesi haline yükseldi. İslâm’a lâf getirtmeyecek bir askeri gücümüz, Müslümanca kulluğa mânia teşkil etmeyen bir teşkilatlanmamız vardı. Bize baştan beri hilâl ile salibin tenakuz halinde bulunduğu ifade edilmemiş olsaydı Türk topraklarında reayanın itaatine müstahak, mü’minlerin desteğine lâyık bir devleti şekillendirecek güç de doğmazdı. Artemis’in yayının hilâlin kökeninde yer aldığına dair malumat sebebiyle karmaşaya kapılmak hamlıktır. Kemali iki asır alan ve sonu Türk milletinin gıpta edilecek bir düzene bekçilik etmesine varan Müslümanlaşmamız ham bir insan topluluğunun gelişerek bir noktaya varması demek değildi.


Türk bayrağının rengi kızıldır. İnkılâplar kızıl ibaresinin hararetten kızan şey anlamında Kur’an menşeli bir anlatım olduğuna dair malumattan bizi mahrum bıraktı. Başımız hem ağrılı, hem sarılı. Sarıklı değil. Türklere husumetle irtifa kaydettiği zannıyla büyütülen Batı Medeniyeti’nin bunalımlı zamanlarından birinde komünistlerin kızıl bayrağıyla karıştırılmasın diye Türk bayrağına Albayrak denilmiştir. Bayraklarında şereflerini müşahhas hale sokan Türkler kızıllığı kenetlenmişliklerinin beyanı sayar. Yazımız elimizden alındığı için biz bugün “insan kalabalığı” ibaresini aslına uygun olarak “insan galebeliği” şeklinde yazamıyoruz. Kızıllık Müslüman galebeliğidir. Kızılın Türk dilinde ne mânâ ifade ettiği “kızılca kıyamet” tabirinden kolayca anlaşılır. Türk bayrağındaki kızıllık ümmet-i Muhammet’in kesafetinin nişanesidir. Ümmet-i Muhammet topluca namaza durduğunda ilk safta kâfirle çatışmayı göze alanlar bulunacaktır. 

Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen Alsancak / Bandiera rossa trionferà.

İsmet Özel
(İstiklâl Marşı Derneği, 25 Kasım 2016)

1 Aralık 2016 Perşembe

Kim hakikati ihtar edecek?


Modern siyaset düşüncesinde siyasal muhalefeti kültürümüze yabancı bulanlar kendi kültürlerinin gereklerine ne kadar tahammül edebiliyor? Toplumsal çürüme, yozlaşma karşısında ses çıkarmayı modern anlamda anarşizmle itham etmeyi işlevsel bulanlar karşısında ıslah ediciler emr-i bil maruf yapanlar baş tacı mı ediliyor?

Siyasal muhalefeti yıkıcılık, değerlere karşı tahripkarlıkla suçlayanlar kötülükten nehyetme niyetinde olanlara hangi gözle bakıyor?

Şu hususu unutmayalım, yöneticilerin, önderlerin, toplumsal sorumluluk sahiplerinin de ahiret gününün olduğunu, onların da her insan, her Müslüman gibi hesaba çekileceklerini, hesaba çekilmeden evvel kardeşlerinin ihtarına, uyarısına, ihtiyaçları olduğunu, güç zehirlenmesinin, gafletin, iyi niyetle yapılan hataların karşısında kim bizi uyaracak?

Kim hakikati ihtar edecek?

Bir şekilde sorumluluk üstlenmiş Müslümanların gerçekten iyiliğini isteyenler, onları korumak adına yanlışlarına göz yumarak, hataları, sapmaları siyaseten görmezden gelerek susanlar bizzat en büyük kötülüğü yaparlar... Eğer çıkarlarının zedeleneceği kaygısıyla, toplumsal veya siyasal konumları adına, uyarıcı sesler kısılır, doğruyu işaret edecek yapılar ortadan kalkarsa hangimizin kendi yanlışlarını görme, düzeltme imkanı olabilir ki?

Bozgunculuk, yıkıcılık ile muhalefetin, hakikati dillendirmenin birbirine karıştığı ortam yaşanıyor. Suskunluğun her şeyi kabullenme, itirazın ters giden bir şeylere işaret etmenin din dahil her tür değere karşı olmakla suçlandığı seküler bir siyaset dili gittikçe koyulaşıyor.

Tedbirsiz, ilkesiz her şeye karşı olmak için karşı olan dille hakikat ve hak adına hakikatli bir dille itiraz karıştırılır, yanlışı söylemenin imkanları ortadan kalkarsa her şeyden önce adalet kaybolur. Reel politik adına susanlar en fazla koruduklarını sandıkları sorumlulara en büyük kötülüğü yaparlar; onların da ahireti var çünkü.

Akif Emre
(Yenişafak, 01.12.2016)

29 Kasım 2016 Salı

Gençlik tasavvuftan ne bekliyor, ne arıyor?



Genç Tasavvufçuları Destekleme ve Geliştirme Derneği tarafından 29 Ekim 2016'da gerçekleştirilen konferansta, araştırmacı-gazeteci Mikail Türker Bal Beyefendi konuştular. Oldukça önemli bir konuya haiz olduğundan burada paylaşmayı görev biliyoruz. Hayırlara vesile olması temennisiyle...


Kriz dönemlerinde tarafsızlık yalana çok benzeyebilir


Kişi, kendisini başkalarına anlatma, onlarla bağlantı kurma, acı olayları duyurma ve sevincini paylaşma gereksiniminden yazar.

Kişi, kendi yalnızlığına ve başkalarınınkine karşı yazar. Yazının bilgi aktardığı ve okurunun dili ve tutumu üzerinde etkile olduğu, kendimizi daha iyi tanımamıza ve birlikte kurtuluşumuza yardım edeceği inancındadır. Ne var ki başkaları kavramı çok belirsizdir: insanın rengini belli etmesi gereken kriz dönemlerinde tarafsızlık yalana çok benzeyebilir.

Gerçekte insan mutluluklarını ve felaketlerini yüreğinde duyduğu tüm kişiler için yetersiz beslenenler, kenar mahalle sakinleri, gerillalar, bu dünyanın tüm ezilenleri için yazmakta, bunların çoğu ise okuma bilmemektedir. Ve okuyabilen az sayıdaki kişiden kaçının kitap alacak parası vardır?

Eduardo Galeano
(Söz Mezbahası, Belge Yayınları)

Küresel bir ergenlik çağındayız


Muhafazakar iktidarların bütün dünyadaki dilemması budur: Eğitimin ve kültürün giderek daha da liberal bir biçim kazanması, onların, bu iki başlığa olan hakimiyetlerini kısıtlar. Muhafazakar eğitim tasarımlarını besleyecek, destekleyecek ve geliştirecek bir sokak kültürü yoktur, bir televizyon ekranı namevcuttur, bir edebiyat havzası bulunmamaktadır. Muhtevaya, kitaplara, müfredata yapılan yamalar bir süre sonra sağından solundan patlar. Sonunda da bir türlü o beklenen insan tipi yetişmez.

Eğitim meselesini kültür politikasından, kültürü de piyasadan ayırmanın imkanı yok. Piyasa size hangi kültürü nasıl tüketeceğinize dair alışkanlıklar kazandırır ve aslında eğitim de bunu standart ve genel geçer hale getirir.

Peki, piyasa kimin yönetimindedir? Piyasa, bütün dünyada, bazı bayağı değerler üreten, bu değerlerle insani özü bulandıran, karartan bir aklın elindedir. Piyasayı, bu aklın yaptığı televizyon, bu aklın ürettiği moda, bu aklın geliştirdiği medya biçimlendiriyor. Kullanılan cazip dilse, içeriğin çürümüşlüğünü gizlemeye yetiyor.

Piyasa, nefste kökleşen bir teklif sunuyor. Dünyanın ebediymiş gibi algılanmasına hizmet eden bir üretim bandını habire döndürüyor. Çünkü dünyanın fani olduğu bir kere hatırlanırsa, bir kez bu temel insani gerçek ruhta yankısını bulursa, bütün üretimin hızının yavaşlayacağına ve bandın artık dönmeyeceğine dair bir kanaati en başta onlar taşıyor.

Bir şey hoşumuza gidince, onu eğlenceli ve keyifli olarak adlandırıyoruz artık ama eğlencenin ve keyfin gündelik dildeki kutsanması da bu bakışın sonucu. Bütünüyle cari eğlence, bütünüyle mevcut keyif arayışı, bütünüyle ölüm ciddiyetinden uzak bağımlılıklar ve alışkanlıklar, dünyanın ebedi olarak algılatılmasından besleniyor. Küresel bir ergenlik çağındayız adeta.

Ahmet Murat
(Gerçek Hayat, 28.11.2016)

28 Kasım 2016 Pazartesi

Bugün Müslümanlar olarak sorumluyuz, suçluyuz



Gelenekçilik, statükoculuk ve muhafazakârlık, düşünmemize, yeni yanıtlar, yeni çerçeveler üretmemize izin vermediği için, toplumlarımızda zihinsel atalet-hareketsizlik-tıkanma sıradanlaşıyor, normalleşiyor. Sözünü ettiğimiz sıradanlık ve tembellik, bugünün dünyasında mümkün olabilecek pek çok şeyi yapmamıza izin vermiyor. Bugün Müslümanlar olarak, mümkün olanı ve olabilecekleri yapmadığımız için sorumluyuz, suçluyuz. Romantik bir kibirle malûl bulunduğumuz için, sık sık zihinsel bir körleşme ile karşı karşıya geliyoruz.

Hayatın ve tarihin içerisinde bugün karşı karşıya bulunduğumuz yozlaşmalar, çözülmeler, parçalanmalar ve yıkımları gereği gibi algılıyor olsaydık, çok daha sorumlu, çok daha dikkatli, çok daha ölçülü hayatlar yaşıyor olacaktık.

Fransız devriminin ürettiği kavram ve kurumları evrensel kavram ve kurumlar olarak değerlendirmeye devam eden, 1789 terminolojisiyle İslami anlamda hiç bir zaman hesaplaşmayan, bu terminolojiye bağımlılığını sürdüren düşünce / kültür / entelektüel / ilahiyat dünyamızın, 15 Temmuz direnişiyle ilgili değerlendirmeler yaparken de ölçüsüz bir romantizme kapılarak direnişi Türkiye'nin özneleşmesi olarak tanımlaması, kendimizi gerçeğin sadece bir kısmına kapattığımızı, tamamını göremediğimizi gösterir.

Düşünce ve kültür hayatımız, aydınlarımız, yazarlarımız, hakim olan resmi yorumların otoritesi doğrultusunda konum belirliyor. Anlamlara, ilkelere dayalı bir hayat sürdürmek yerine, ulus-devlet çıkarlarına göre bir hayat sürdürmemiz isteniyor. Hangi toplumda olursa olsun, bir topluma konjonktürel kısıtlamaların, sınırlandırmaların, konumlandırmaların dayatılması ile, toplumun kendisine dayatılan kısıtlamaları gönüllü olarak kabul etmesi, bu dayatmayı sorun haline getirmeden itaat etmesi, anlayışla karşılaması çok farklı şeylerdir. Çoğu kez, farklı bir seçenek üretemediğimizde, koşullara katlanmaya devam ederiz. Gelenekçi / görenekçi toplumlarda, yukarıdan dayatılan bir bilinçle, çelişkili bir bilinçle, içselleştirilmiş yanılsamalarla, hipnotize edilmiş bir dille, tekelci yaklaşımlarla, kişiselleştirilmiş iktidar biçimleriyle sürekli bir rıza mühendisliği yapılabiliyor. Geleneğin otoritesinin belirleyici olduğu toplumlarımızda, bu otorite aracılığıyla bütün koşullar için her tür rıza sağlanabiliyor.

Bugün, sözünü ettiğimiz karşıtlıklar, çelişkiler, bencillikler, kültürsüzlükler, köylülükler, hayatı hepimiz için dayanılmaz hale getiriyor. Geçip gitmiş sorunlar üzerinde, bıkıp usanmadan ucuz spekülasyonlar yapmaya devam ettiğimiz için, yeni şimdiki zamanlarla ilgilenmiyor, daha doğrusu bu zamanlarla nasıl ilgileneceğimizi bilmiyor, bu nedenle de bu zamanları etkileyebilecek bir kültür üretemiyoruz.

Geleneksel toplumsal / siyasal kültürün, İslami anlamda eleştiri süzgecinden geçirilememesi durumunda, tarihsel sorumluluklar almamız, tarihsel bir varoluşu ve bilinci temsil etmemiz mümkün olmayacak.

Atasoy Müftüoğlu
(Yenişafak, 28.11.2016)

Bizi bekleyen ödül mü helak olmak mı?


Biraz akıl biraz da kalp varsa şöyle bir soru sorulabilir: Yaptıklarımız karşılığında bizi bekleyen ödüllendirilmek mi yoksa helak olmak mı?

Silueti bozan(!) Ayasofya


Yeni Türkiye, Yeni İstanbul. Ayasofya, yeni silueti nasıl da bozuyor...

Silueti bozan(!) Ayasofya


Yeni Türkiye, Yeni İstanbul. Ayasofya, yeni silueti nasıl da bozuyor...