12 Eylül 2017

Lütfi Bergen: "Ancak dua edenler ölü olmadıklarına bizi ikna edebilir."


İnanan birinin hareket ettiğinin en önemli göstergesi duadır. Ancak dua edenler ölü olmadıklarına bizi ikna edebilir.

İnsanın hareketi seferde olduğunu gösterir. Seferi olmayan biri miskindir (miskin, sakin olan, mesken-sükun). Miskin sefil, fakir değil; seferini kaybetmiş, varoluş sebebini yitirmiş, hareketini unutmuş kişi demektir. İnsan sefer için gelmiştir. Biz misafiriz. Biz yeryüzüne fırlatılmış değiliz. Allah "yeryüzünde bir halife yaratacağım" dediğine göre düşmeseydik de yere inecektik. Melekler yeryüzü için yaratılmış varlığın bilgisine, onun sefer ehli olmasına, onun yerdeki misyonuna secde etmiştir.

Sefer sofra demektir. Allah İnsan suresinde miskine, yetime, esire sofra aç demiştir.

"Ve sevdiği taamı (yemeği), miskinlere, yetimlere ve esir olanlara yedirirler." [İnsan Suresi 76: 8]

Allah Asr suresinde insanın bu üç zümreye olan görevini yapmamasını kınar: "İnsan hüsrandadır."

İnsanın halifeliği sofra açmakla ilgildir. Türkiye'de kadın hareketi sofra açmamak, yemek pişirmemek talebiyle sofradan geri kaldı. İnsanın halife olması kamusal alanda varlık bulma anlamına gelmez, sofrası yetime miskine, esire (müptela olmuşlara) açık olmak anlamına gelir.

İbrahim (as) meleklere sofra açmıştı. Hz. İsa da havarilerine sofra açmıştı. Hz. Meryem'e de sofra inmiştir. Anadolu'nun bin yıllık kültüründe Bacıyan-ı Rum sofra açar. Ahilik sofra hizmetidir.

İnsan harekettir: Sefer der vatan.

İnsan dua etmeden yaşamakla gaflete düşmektedir. Dua 'davet' demektir. İlahi planda her dua edenin duasına icabet edilir. Ancak insan acaba dua etmekte midir? Dua, kelimelerle yaşanılan mekâna-zamana mühür vurmak ama en çok benliği inşa etmek anlamına gelir. İnsan varoluşunu dua ile gerçekliğe çıkarır. Dua bir tutunmadır. İnsan dua eden bir varlıktır.

Dua insanın fakirliğinin idrakıdır: "Ey insanlar! Siz fakirsiniz." [Fatır 15]

Dua ölmeye hazırlanmaktır. İnsan ölmeye gelmiştir.

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi

İsmaililer: Tarihleri ve Öğretileri


İsmaililer, en büyük ikinci Şii İslam topluluğu olup yaklaşık pek çok ülkeye dağılmış olarak yaşamaktadırlar. Yirmi yıllık bir araştırmanın ürünü olan bu kitap, İslamın oluşum döneminden günümüze dek İsmaililerin tarihlerinin ve öğretilerinin izini sürüyor. Erken Fatımiler, Fatımilerin altın çağı, Tayyibi Mustali dönemi ve Moğol istilası öncesi İran ve Suriye’nin Nizari İsmailileri dahil olmak üzere her aşama ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. Son bölümde modern İsmaili toplulukların, özellikle de Nizarilerin sosyo-ekonomik gelişmelerinin tarihi verilmiştir. Çeviriye temel alınan son baskıda, yazar metni güncellemiş, kaynakçayı genişletmiş ve fotoğraf eklemiştir.

“Hem kalınlık olarak hem de içerik olarak tek kelimeyle devasa. Daftary uçsuz bucaksız kaynaklarla ve aşırı karmaşık bir konuyla olağanüstü bir şekilde başa çıkmış.”
- Robert Irwin, Journal of Royal Asiatic Society

“Daftary’nin çalışması İsmaili tarih araştırmalarında bir dönüm noktasıdır.”
- David O. Morgan, History

“Daftary, İsmaililerin uzun ve karmaşık tarihlerinin her aşamasını belgelendirmiş.
- Paul E. Walker, Journal of the American Oriental Study

11 Eylül 2017

Mevlana ve Yunus Emre buluşması: Sonsuz Yol (Endless Path)


Albüm fikri Mahsa'dan çıktı. Mahsa, Secret Ensemble için iki yıl önce İstanbul'a geldiğinde bana Yunus Emre'yi sordu. Hz. Mevlana'nın bir sözünü Mahsa'ya aktardım. Rivayet edilir ve tekke erbabı da bilir ki Hz. Mevlana Yunus Emre için "Hangi manevi menzile vardımsa onda bir Türkmen kocasının ayak izini gördüm" der. Mevlana'nın Yunus Emre için böyle bir şey söylemesi Mahsa'yı oldukça etkiledi. Böyle bir niyet peydah oldu içinde ve "Gel, beraber bir Mevlana ve Yunus Emre albümü yapalım. Onların beraber yürüdükleri yolu anlatalım" dedi. Albümün adı da bu yüzden Endless Path (Sonsuz Yol).


Böyle bir albümün nasıl kaydedileceği sorundu. Bu sorunu KKV Records prodüktörü Erik Hillestad çözdü. Geçen sene benimle bu albüm için toplantı yaptıklarında bir mekan tavsiye etti. Oslo'da dağların tepesinde Emanuel Vigeland MüzesiTaş bir bina. İçinde ressamın çizdiği resimler var. Resimler ışıktan zarar görmesin diye hiç ışık almıyor. İçeriye eğilerek girdiğimiz ufacık bir kapı var. O kapıdan sızan ufak bir ışık ile önümüzü görüyoruz. Bu müzede dokunduğunuz her şey 22 saniye uzuyor. 22 saniye uzayan bir efekt düşünün. Sound olarak içeride müzik yapmak son derece zor. Çünkü en zorlandığımız konu mekandan yayılan seslere hakim olmaktı. Ses mühendisiyle beraber biz de o sıkıntıyı çektik. Albümün hikayesini o mekanda çok güzel anlattık. Erik Hillestad bizim ne yapmak istediğimizi çok güzel anlamıştı.


Türkiye'de orijinal müzik üretme konusunda sektörün çok ciddi tavsiyelere ihtiyacı var. Şunu anladım ki müzik mekanla örtüşmediği zaman senden bir şey almıyor. Yapacağın müziğe ait bir mekan ya da bir ambians bulamadığın zaman gerçekten kendinden bir şey çıkaramıyorsun. Çıkardığın şeyler hep suni. Kayıt yaptığın stüdyolar gibi. Bu en başta bana çok ciddi bir tecrübe oldu. Çok minimal bir icra yaptık ama çok fazla şey anlattık buna da bu mekan sebep oldu.


Albüm kayıt aşaması beş gün sürdü. Bir albüm süreci içerisinde yapılabilecek en zor şeyi yaptığımızı düşünüyorum böyle bir mekanda kayıt yaparak. Gerçekten beş gün çile doldurduk. Karanlıkta hiç birbirimizi görmedik. Canlı kayıt yapan insanlar bilirler saatlerce prova yaparsınız. Canlı kayıt cesaret ister okuyucu ve icracılar açısından. Biz o cesareti konuşmuyoruz bile. Enstrümanların sesleri sürekli birbirine karışıyor. Perküsyon vurduğu zaman başka bir şey duyulmuyor. Mekan herkesi terbiye etti. Herkesin müziğini, tekniğini, nefsini terbiye etti. Mekanın izin verdiği şeyler ve o izin ölçüde bir müzik çıkardık.

Coşkun Karademir
(Yenişafak, 10.09.2017)

Ali Şükrü Bey'in Tan Gazetesi


Tan ga­ze­te­si­ni ta­nı­tan bu ki­tap, Ah­met De­mi­rel’in da­ha ön­ce ya­yım­la­dı­ğı­mız Bi­rin­ci Mec­lis’te Muha­le­fet: İkin­ci Grup baş­lık­lı in­ce­le­me­si­ne bel­ge­sel bir kat­kı ni­te­li­ği ta­şı­yor.

Bi­rin­ci Mec­lis’te Trab­zon Me­bu­su ola­rak gö­rev ya­pan Ali Şük­rü Bey’in sa­hi­bi ve baş­ya­za­rı ol­du­ğu Tan, 19 Ocak 1923’te İkin­ci Grup’un gö­rüş­le­ri­ni yay­mak ama­cıy­la yayın ha­ya­tı­na atıl­dı. Haf­ta­da al­tı gün ya­yım­la­nan ga­ze­te, baş­ya­za­rı­nın bir­kaç ay son­ra hâ­lâ tam ola­rak ay­dın­la­tı­la ma­yan bir ci­na­ye­te kur­ban git­me­si ne­de­niy­le to­pu to­pu 68 sa­yı ya­yım­la­na­bil­di. De­ği­şik kü­tüp­ha­ne­le­re da­ğıl­mış Tan’la­rı bi­ra­ra­ya ge­ti­re­rek ha­zır­la­nan bu der­le­me­de, ön­ce İkin­ci Grup’un te­mel gö­rüş­le­ri, son­ra ga­ze­te­nin içeri­ği de­ğer­len­di­ri­li­yor. Ar­dın­dan, he­men he­men tü­mü Ali Şük­rü Bey ta­ra­fın­dan ka­le­me alın­mış başya­zı­la­rın ta­ma­mı­nın, önem­li bu­lu­nan baş­ya­zı dı­şın­da­ki ya­zı­la­rın ve yi­ne Ali Şük­rü Bey’in hazırladı­ğı “Halk ve Hü­kü­met” baş­lık­lı ya­zı dizi­si­nin çev­rim­ya­zı­la­rı­na yer ve­ri­li­yor.

Ga­ze­te­nin ya­yım­lan­dı­ğı sı­ra­da en önem­li gün­dem mad­de­si­ni oluş­tu­ran Lozan gö­rüş­me­le­riy­le il­gi­li ya­zı­la­rın her bi­ri önem­li bir bel­ge ni­te­li­ğin­de. Ay­rı­ca bir­çok ya­zı­da ele alı­nan ko­nu­la­rın, güncel tartışmalarla da kesişiyor ol­ma­sı özel­lik­le dik­kat çe­ki­yor. Araş­tır­ma­cı­la­rın ol­du­ğu ka­dar, ya­kın ta­ri­hi­mi­ze ilgi du­yan her­ke­sin “bir şey­ler” bu­la­bi­le­ce­ği, Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti’nin ku­ru­luş gün­le­ri­nin da­ha iyi an­la­şıl­ma­sı­na katkı­da bu­lu­nan önem­li bir kay­nak.

İletişim Yayınları, 2. baskı - Ağustos 2017, 288 sayfa, 25,50 TL

Salâhattin Köseoğlu'nun Milli Mücadele Hatıraları

Salâhattin Köseoğlu bir Osmanlı subayı olarak başladığı askerlik hayatını Balkan, Çanakkale savaşlarıyla, Kafkas-Doğu Cephesi kumandanlığıyla sürdürdü. Mütareke döneminde Anadolu’ya ilk geçenlerdendir. Merkezi Sivas’ta bulunan Üçüncü Kolordu’nun Kumandanlığına getirildi ve Kazım Karabekir’in On beşinci, Ali Fuat Cebesoy’un Yirminci Kolordusuyla birlikte Anadolu hareketinin dayandığı başlıca askerî birliklerden birini yönetti. Kolordusuyla birlikte Sivas Kongresi’nin güven içinde yapılmasını sağladı. 1920’de kolordusu lağvedilip Merkez Ordusu’na dönüştürülünce, Aralık 1920-Nisan 1923 arasında Birinci Meclis’in çalışmalarına Mersin milletvekili olarak katıldı. İkinci Grup’un kurucuları arasında yer aldı. Meclis’in üstünlüğü, başkumandanlık kanunu, seçim kanunu, temel hak ve özgürlükler ile İstiklal Mahkemeleri konusunda Birinci Meclis’te muhalefetin en önemli simalarından biri oldu. Nisan 1923’te kurulan İkinci Meclis’e katılmadı.

Ahmet Demirel tarafından titizlikle hazırlanan Salâhattin Köseoğlu’nun anıları, Birinci Meclis’in en heyecanlı günlerinin ve İkinci Grup’un tarihinin en önemli kısımlarına ışık tutuyor. Bu anılar aynı zamanda İkinci Grup’un kuruluşu, kuruluş tarihi ve İkinci Grup’un bugüne kadar bilinmeyen tüzüğü gibi önemli tarihsel noktaların bilinir hale gelmesini de sağlıyor.

“Kanaatime göre cumhuriyet hakiki manasıyla memlekette oturmamış, halkın kalbinde, dimağında yerleşmemiş, onun akideleriyle, adetleriyle intıbak ve ünsiyet edememiştir. İdare tahakküm devresinden feragat ve samimiyet devresine intikale kadar hadisatın neler göstereceğini kimseler bilemez. Her boş geçirilen gün, ömürler pahasıdır."
- Salâhattin Köseoğlu

İletişim Yayınları, 1. baskı - Eylül 2017, 440 sayfa, 35 TL

Mecma-ül Bahreyn'e vardığım zaman



Mecma-ül Bahreyne vardığım zaman
Hızrı bulup candan kölesi oldum
Ledün ilmin bana eyledi ihsan
Sırrı sırrullahın tamamı oldum

Can kulağı ile beni dinleyin
Ey arifler ehli Hakk'a söyleyin
Birleşerek beni tavaf eyleyin
Çünkü la mekanın mekanı oldum

Her bir tarikattan istifa ettim
Tarik-i hudaya iltica ettim
Ey Harabi hakka iktida ettim
Şükür bektaşiyy'ül melami oldum

Edib Harabî

"Cümle vücud içre baktı. Zatından zatına muhabbet eyledi. Aşka geldi. Ol dem nefesinden nefes verdi... Sual olunmadı: "Buğday mı nefes mi?" diye. Evvel ahir nefesindi... Nefes alındı; la mekandan mekana gelindi. Nefes verildi, alındı, verildi... dembedem... Çünkü her dem bu demdir, dem bu dem. İlk alınandır nefes. Her dem alınıp verilendir nefes. Son verilendir nefes. İlk an, son an "bir nefes"..."
- Hüseyin Albayrak

Aşk atına süvar olan âşıklar



Aşk atına süvar olan âşıklar
Ölünceye kadar yorulmaz imiş
Hakkı can gözüyle gören sadıklar
Bu fani dünyaya sarılmaz imiş

Arifler mal için etmez teftişi
Cümlenin muradın veren bir kişi
Bir gerçeğe taktıranlar kirişi
Değme tokmak ile kırılmaz imiş

Kiraman katibi cümleyi yazan
Berhudar mı olur doğrudan azan
Fırsat elde iken sermaye kazan
Eli boş divana varılmaz imiş

Bahçesini serçeşmeden suvaran
Muhabbet meyvesi biter firavan
Ehl-i Beytten çerağını uyaran
Kıyamete kadar kararmaz imiş

Sıdkî der yar olma kavl-i yalana
Sakın emeğini verir talana
Bunda al-evlada muhib olana
O divanda sual sorulmaz imiş

Sıdkî Baba

08 Eylül 2017

Lütfi Bergen: "Rızk-erzak bağı kırıldı."


Rızk kelimesinin erzak kelimesiyle olan bağı da kırılmıştır.

Bu kırılma nedeniyle "rızkımı arıyorum" ifadesiyle aslında "kamusal alandaki statümü korumam gerekir" kastedilmiş olunur. Oysa kamusal alan kavramı çatışma alanıdır. Farklı söylemlerin, tavırların ve aslında rekabetin yaşadığı burjuva toplumsallığıdır.

Rızk aramayı kamusal alana ve bu alandaki statütüsünü koruma refleksine tahavvül eden Türkiye'deki dindarlık kendi anlam dünyasından koptu. Dolayısıyla klasik toplumsal zamanındaki rızk arama tahayyülüyle günümüz toplumsal zamanın rızk için yaşama kaygısı birbiriyle çatışmaktadır.

Klasik zaman dindarlığı rızkı içinde yaşamasını asgari düzeyde temin eden erzak ve eşyaları görüyordu. Modern zaman dindarlığının rızkı içinde hayalleri vardır. Milyonluk konutlar, lüks arabalar. Üstelik bu arayış mahalleyi terketme refleksidir.

Oysa klasik zaman dindarlığının servet büyüklüğü mahalleyi terk niyeti taşımazdı. Çünkü rızk topluluğa (cemaate) inmekteydi. Bu nedenle günümüz Müslümanlarının poğaça-simit peşinde koşturmaları mahalle hayatını terkin neticesidir.

Modern Müslümanlar sofra açamamaktadır. Oysa rızk sofraya inmektedir.

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi

07 Eylül 2017

Şerif Mardin vefat etti

Şerif Mardin hoca vefat etmiş. Her okuyucusunda hakkı olan muazzez bir kişilik, aykırı bir zihin, kuvvetli bir kimyaydı. Allah rahmet etsin.

Teknoloji üzerindeki kontrolünü yitirmiş insan


Ölçüsüzlüğünün sınır tanımazlığı ile insan teknolojiyi doğaya saldırganca bir meydan okumanın aracı olarak kullandığından bu yana, kendini doğanın efendisi olarak görmüştür. Teknoloji insanın en temel ihtiyacı olan açlığı ortadan kaldırmak amacıyla toprağı ekip biçmek ve masallardaki bolluk ülkelerini gerçeğe dönüştürmek için bir araçken, bugün açlığın gelişmiş ülkelerde çoktan ortadan kalktığı bir dünyada artık insanın en temel ihtiyacı haline gelen mutluluk ve onu gidermenin yolu olan hazzı doyurmanın bir aracına dönüşmüştür. Teknoloji başından itibaren insanın yoksun olduğu şeyleri gidermenin bir aracı olarak, yok ettiklerini yeniden var etmenin de vaatlerini taşımıştır. Böylece insan ve teknik birbirine bağımlı hale gelmiş, yok etme ve var etme döngüsünde varlığı vazgeçilmez bir yer edinmiştir. Bu sürecin nasıl sonuçlanacağını elbette bilmek imkânsız, ancak günümüzde insanın teknolojiye olan bağımlılığı arttıkça, diğer insani pek çok şeyden uzaklaştığını görmemek de imkânsız.

İnsan türünün kendisi tarafından yok edileceğini düşünmek her ne kadar olası görünmese de, bilimkurgu filmleri bu olasılığı işleyerek aslında bir uyarı mekanizması görevi de görmektedir. Gelecek, bugünün kodlarıyla okunduğunda hiç de parlak görünmüyor. Makine sermaye sahiplerinin elinde ve kontrolünde olmaya devam ettikçe ve sermaye sahipleri daha fazla para hırsıyla hareket etmeye devam ettikçe, gelecek insanın yarattığı şey karşısında yenileceğinin işaretlerini şimdiden bize gösteriyor. Teknoloji üzerindeki kontrolünü çoktan yitirmiş olan insanın bir sonraki türe yol açacağını, dolayısıyla kendi türünün sonunu kendi elleriyle getirmeyeceğini, hele yapay zekâ hakkında kehanetlerde bulunan bilim insanlarının sesleri yükselirken, kim garantileyebilir?

Dilek Özhan Koçak
(Birikim, 06.09.2017)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.