29 Mart 2009 Pazar

Abdülhamid, Said Nursi'yle hiç karşılaştımı?

Dili itibariyle Osmanlı'dan bugüne iki temel eser kaldı. Birisi Gazi Mustafa Kemal'in "Nutuk"u, öbürü Said Nursi'nin "Risale-i Nur Külliyatı". Tabii ki "Mevlid" gibi başka temel eserlerimiz de var ama onlar anlaşılmak için değil, daha çok eski kültürün duvara asılan kilimler gibi arkaik unsurları olarak varlar. Ancak bu iki kitaptır ki, basbayağı yaşıyor, nefes alıyor ve okuyanlarına bugün yazılmışçasına bilgi ve heyecan aşılayabiliyor.

Burada tepkileri göze alarak şunu söyleyeyim ki; "Nutuk"u bugün orijinalinden okuyup anlayacak bir Atatürkçü nesil kalmamıştır. Onu okuyup anlayabilecek olanlar ancak ve ancak Nur talebeleridir! Okumazlar, ayrı mesele ama dil devriminin yıkamadığı tek kale, onların susturulmak istenen beyinleri olmuştur.

Said Nursi'nin vefatının 50. yıldönümüne bir yıl kala, sırlarla dolu hayatı tarihçilerin ilgi odağı olmaya devam ediyor. Mesela Sultan II. Abdülhamid'le ilişkisi henüz aydınlığa çıkarılabilmiş değildir. Yıldız Sarayı'na başvurduktan sonra neden tımarhaneye ve ardından hapishaneye gönderildi? Sert söylemi veya acayip kıyafetlerinden dolayı deli muamelesi gördüğü izlenimi hakim. Oysa Başbakanlık Arşivi'ndeki belgeler, bu karanlık noktaya başka bir ışık tutmakta.

Arşivde bulduğumuz bir mektup, Van Valisi Tahir Paşa tarafından saraya yazılmış. (Said Nursi, Tahir Paşa'nın zengin bir kütüphanesi olan Van'daki konağında tam 12 yıl kalmış ve "Yeni Said" döneminin bereketli tohumları orada toprağa düşmüştür.) Özetle Tahir Paşa diyor ki:

"Kürdistan alimleri arasında harika zekâsıyla ünlü olan Molla Said Efendi, tedaviye muhtaç ("muhtâc-ı tedâvî") olduğundan Halife Hazretleri'nin şefkat ve merhametine sığınarak sarayınıza gelmiştir. Bu kişi, yaşadığı bölgede herkesin içinden çıkamadığı meseleleri hallettiği halde talebe kıyafetini değiştirmemiştir. Kendisi padişaha hakikaten sadık ve halis duacı olmakla beraber fıtraten edepli ve kanaatkâr olup şimdiye kadar İstanbul'a gitmek bahtiyarlığına erişmiş Kürt uleması içinde gerek güzel ahlakıyla, gerekse Padişah'a sadakati ve kulluğuyla en çok iyilik edilmeye layık, dini şiar edinmiş bir kişi olması bakımından tedavisinde kolaylık gösterilmesi..." (BOA, Yıldız Prk. Um., 80/74)

16 Kasım 1907 tarihli bu mektup ile 2 gün sonra Van Valiliği'ne yazılan cevaptan anlaşıldığına göre Molla Said, o günlerde muhtemelen sürmenaj gibi bir zihnî rahatsızlık geçirmekte olup (cevapta "şuurunda eseri hiffet görüldüğünden" bahsediliyor) tedaviye muhtaç haldedir.

Dolayısıyla saray ona 'deli' muamelesi yapmış olmayıp bizzat onu gönderen ve çok yakın dostu olan Tahir Paşa'nın yazdığı mektubun gereğini yerine getirmiştir.

O zaman neden hapsedildi? diye soruyorsanız, buna henüz aynı netlikte cevap vermek şimdilik mümkün değil. Yalnız şöyle bir açıklama devreye girebilir:
Bu şekliyle ilk kez yayınlanan yukarıdaki fotoğraf 22 Ocak 1952 günü çekilmiştir. Bediüzzaman Said Nursi, "Gençlik Rehberi"nin basılması üzerine açılan davanın ilk celsesinden talebeleriyle birlikte çıkıyor.

Bediüzzaman, İstanbul'a Kasım 1907 sonlarında geldiğine göre, aralıkta saray tarafından tedavisi için bazı girişimlerde bulunulmuş olması gerekir. Dikkat edilirse Yıldız Sarayı'na gidip Doğu'da bir üniversite açılması yolunda dilekçe vermesi, Toptaşı Akıl Hastanesi'ne ve ardından hapishaneye kapatılması, Mayıs 1908 sonlarına rastlıyor. Muhtemelen Mabeyn kâtiplerine sert çıkmış olması, zaten kızılca kıyamet eli kulağında iken sarayı kuşkulandırıyor; nihayet hakkında Tahir Paşa'nın mektubu da olduğundan akıl hastanesine yatırılıyor. Tutuklanma sebebi ise Cemal Kutay'ın, Sakallı Nureddin Paşa'nın babası olan Müşir İbrahim Paşa'nın yaveri Kâzım Nami Bey'den naklettiğine göre, hakkında verilen bir jurnaldir ve İbrahim Paşa'nın kefaletiyle serbest bırakılmıştır. (N. Şahiner, "Aydınlar Konuşuyor", 1977, s. 347.) Böylece onun Meşrutiyet'e kadar tutuklu kaldığı ve genel aftan yararlanıp serbest bırakıldığı yanılgısı düzeltilmiş oluyor.

Bir de Meşrutiyet'in ilanından hemen önce verilen bir jurnal sebebiyle hapsedilen Said Nursi'nin hapishanede Emniyet Genel Müdürü (Zabtiye Nazırı) Şefik Paşa tarafından ziyareti söz konusudur. Kardeşi Abdülmecid, Nursi'nin not defterinden öğrendiğimiz bu görüşmenin içeriği, sıradan bir mahpusa yapılan bir muameleye benzemiyor.

Padişah'ın selamını, hediyesi olarak da bir miktar parayı getiren ve kendisine 30 altın lira maaş teklif eden Şefik Paşa'ya Bediüzzaman'ın cevabı, 'Ben dilenci değilim' olur. Saraya şahsı için değil, milleti için geldiğini belirten Nursi'ye Şefik Paşa'nın verdiği cevap ise ilginçtir: 'Senin Kürdistan'da eğitimi yaymak maksadın Bakanlar Kurulu'nda görüşülmektedir.' Yani arzu ettiğin medrese ileride açılacaktır.

Artık bu cevap, işi geçiştirmeye yönelik bir kapan mıydı, yoksa teklifi gerçekten hükümetçe ciddiye alınmış mıydı? Bilmiyoruz. Maaş bağlanması, ciddiye alındığına dair bir emare sayılabilir. Ancak Abdülhamid'in maaşa bağlama diye de bir siyaseti olduğunu unutmayalım. Bediüzzaman ise bu teklifi sus payı olarak değerlendirip reddetmişti.

Gerçi o da Abdülhamid'in açtığı okulları takdir ediyordu; ancak özellikle Doğu'da eğitime önem verilmesini istiyordu. Ne var ki, 1908 Mayıs'ı her ikisine de sağlıklı bir karşılaşma ortamı sunmuyordu. Anlaşamamaları için hiçbir sebep bulunmayan bu yakın tarihimizin iki mühim şahsiyetinin ufuklarının o sırada buluşamamış olmasına ne kadar hayıflansak yeridir. Neyse ki onların ufuklarını buluşturmak, "Asım'ın nesli"ne vasiyet edilecekti. Hayatlarında hiç karşılaşmasalar da, bu buluşma az şey midir?

Mustafa Armağan

1 yorum:

  1. Medrese değil Kürtçe eğitim veren medrese açılmasını teklif ediyor.doğrusunu yazınız.

    YanıtlaSil

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.