23 Mart 2009 Pazartesi

Gül bahçelerinde yaşar Abdülhamid

Bulgaristan’da kalan topraklarımızdan kopan yüz binlerce Müslüman-Türkmuhacir”, Edirne’ye, ardından da İstanbul kapılarına yığılır. Göçmenlerden bir kısmı Kızanlık bölgesindendir. Önce bulabildikleri cami avlularına, meydanlara vs. geçici olarak yerleştirilir, ardından kendilerine ‘uygun’ bir yurt aranır. Neyle geçindiklerini sorduklarında alışık olmadıkları bir cevap alırlar: Gülcülükle geçinmektedirler. (Ispartalı okurlar eminim tebessümle okuyacaklardır burasını.) Muhacirlerin bir kısmı Isparta’ya yerleştirilir; haddizatında bu gül kokulu şehrimize gülcülüğü getirenler, Bulgaristan göçmenleridir. (Abdülhamid’in Isparta’nın günümüzdeki imajını kuran adam olması garip gelebilir bazılarına ama öyle.) Diğer bir kısım İstanbul’da iskân edilir. Nerede mi? II. Abdülhamid’in şahsi mülkü olan Çavuşbaşı Çiftliği’nde.
Sabırsızlanmayın efendi, hikâyemiz yeni başlıyor daha. Kızanlıklı muhacirlerimiz Çavuşbaşı Çiftliği’nde Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane hocalarından C. Bonkowski’nin nezaretinde bilimsel metotlarla gül üretmeye başlarlar. İlk hasat 1886’da yapılır ve 650 kilo taze gül toplanır. Neticeden memnun olan Abdülhamid, gül yetiştiriciliğini teşvik etmiş ve yine Göksu deresi boyunda bulunan Hekimbaşı Çiftliği’ne de gül kokularının yayılmasına izin vermiştir. Böylece Göksu deresinin içinden geçtiği bu bölge, tam anlamıyla bir “Güller Vadisi” manzarasını almış, derenin güzelliğine bu defa da gül kokuları, renk ve ışık seli katılmıştır.
İşte bu çiftlik, III. Selim ve II. Mahmud döneminin Hekimbaşılarından Mustafa Behçet Efendi’nin mülküdür. 1834’te ölen Behçet Efendi, ünlü şairimiz Abdülhak Hamid’in de dedesinin kardeşidir. Türkiye’de tıbbın ve Türkçe tıp terimlerinin gelişmesinde öncü rolü oynayan Behçet Efendi’ye ait Hekimbaşı Çiftliği, uzun zaman sahipsiz ve bakımsız kalmış, civarındaki yerleşmelerin artmasıyla güller vadisi “çöpler vadisi”ne dönüşmüştür. İşin asıl acı yanı şu: 1880’lerin gül kokulu vadileri, okul kitaplarımızda geçtiği deyimle söylersek “çöküş” döneminde vücuda getiriliyor, insanlık dışı çöplük ve patlama olayları ise sözüm ona “çağdaş” dönemimizde vuku buluyordu. Bir yanda “gerici” sayılan Abdülhamid canını dişine takmış, gelen muhacirlerin bile suyunu sıkıp gül yağı çıkartıyor, öbür yanda “ilerici” yöneticilerimizin gözleri önünde bir medeniyet fidanının dibine kabir suyu dökülüyordu..

Mustafa Armağan
(Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı - Sayfa 178)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.