30 Nisan 2009

Esir İtalyan Çocuğun "Kaptân-ı Derya"lığa Yükselişi

İtalya'nın Kalabriya bölgesindeki Le Castella Kasabası Halkı'nın en büyük gururu İtalyan asıllı bir Osmanlı Amirali olan Kılıç Ali Paşa (Giovanni Dionigi Galeni)'dır.

1536'da Barbaros Hayrettin Paşa'nın leventleri tarafından 11 yaşındayken esir edilen Giovanni müslüman olduktan sonra Uluç Ali Paşa adıyla Osmanlı Devleti'nin Cezayir Beylerbeyliği'ne kadar yükseldi. İnebahtı Savaşı'nda gösterdiği başarı üzerine Padişah tarafından Kaptân-ı Deryalığa atanarak lakabı da "Kılıç" olarak değiştirildi. Osmanlı Donanması'nın en iyi amirallerinden biri olarak tarihe adını yazan Kılıç Ali Paşa'nın İtalya'da 436 yıl sonra doğduğu Le Castella Kasabası'na heykeli dikildi.

Asıl adı Giovanni Dionigi Galeni olan Kılıç Ali Paşa'nın doğum tarihini yerel tarihçiler 1525 olarak gösteriyorlar. Bu tarihçilerden biri olan Gustavo Valente, Le Castella doğumlu Kılıç Ali Paşa'nın denizci Birno Galeni'nin oğlu olduğunu belirtiyor. Balık ve mercan zenginliği ile tanınan Le Castella Kasabasına S. Agata di Reggio'dan göçeden denizci Birno Galeni'nin, Le Castella'nın güzel kızlarından Pippa de Cicco ile evliliğinden Giovanni Dionigi (Kılıç Ali Paşa) dünyaya gelmiş. İtalyan tarihçi Kılıç Ali Paşa'nın bu küçük sahil kasabasında sakin bir çocukluk geçirdiğini ve babası tarafından din eğitimine yönlendirildiğini belirtiyor. İtalyan tarihçi Gustavo Valente, 29 Nisan 1536'yı da Le Castella Kasabası için kara bir gün olarak tanımlıyor.
(Leventlerin ele geçirip 7 gün konuşlandığı Aragon Kalesi)

Bu tarih İtalyanlar tarafından Cezayir Korsanı olarak tanımlanan Şanlı Reis Barbaros Hayrettin Paşa'nın kutlu gemilerinin ufukta göründüğü ak gündür. Yapılan savaşta Le Castelle Kalesini ele geçiren levendler diğer esirlerle birlikte Le Castelle'de bir sığınakta saklanan 11 yaşındaki Giovanni'yi de esir ederler. İstanbul'da Cafer adlı bir Türk denizciye satılarak bu gazinin yanında kürekçi yapılan ve zekası ve kabiliyetiyle dikkatleri üzerine çeken Giovanni bir müddet sonra müslüman olur.
Şanlı Türk denizcileri Barbaros Hayrettin Paşa ve Turgut Reis'in yanında yetişen Uluç Ali'nin; İzmir Valiliği'nden Cezayir Beylerbeyliği'ne uzanan kariyeri ve özellikle de 1571 yılında Haçlı Ordusu'nun İnebahtı'da Osmanlı Donanması'nı yakması sırasında yönettiği filosuyla pek çok düşman donanmasını batırıp kendi gemilerini kurtarmış olması, Le Castelle halkının gözünde onu gerçek bir kahraman yapıyor. Düşman safta da olsa bugün Le Castelle sakinleri Kılıç Ali Paşa'yı kendi kahramanları gibi görüyorlar. Şehri tanıtan broşürlerde, kartpostallarda meşhur Aragon Kalesi ile beraber, Kılıç Ali Paşa'nın büstü hep yer alıyor. İnebahtı'daki başarısı nedeniyle II. Selim tarafından Kaptan-ı Derya'lık ünvanı verilen, Uluç lakabı Kılıç olarak değiştirilen bu Osmanlı Amirali, Akdeniz'in bir Türk gölü haline gelmesinde büyük emeği geçmesine rağmen İtalyanların da sahip çıktıkları bir tarihi şahsiyet. Fransız tarihçi Françoise Garnier de Paşa'yı İnebahtı Savaşı'nın kaderini değiştiren, Tunus muzafferi bir korsan olarak tanımlıyor ve Hıristiyanlar'a büyük zarar verdiğini yazıyor. Le Castellese'deki yaygın bir rivayete göre de Uluç Ali, İtalya kıyılarına denizden yapılan bir saldırıdan sonra annesini ziyarete gidiyor. Ancak Uluç Ali Paşa'nın annesi gözlerini yere eğip, hristiyanlığı terkederek müslüman olan oğluyla konuşmuyor.
Le Castellese Kasabası Belediye Kütüphanesi'nde Uluç Ali üzerine tüm kaynaklardan bilgi toplanmaya çalışılırken, bazı yerel tarihçiler hayatı üzerine bir kitap hazırlığı yapıyorlar. Kalabriya asıllı bu Osmanlı Paşası'nın heykeltraş di Dinami tarafından yapılan bronz büstü Le Castella Kasabası'nın en büyük meydanında bulunmakta. 16. yüzyılın yarısında Osmanlı deniz kuvvetlerinin uğrağı olan Le Castella, heykelini diktiği Kılıç Ali Paşa ile kendi tanıtımını yapıyor. İtalya'nın en berrak sularına sahip denizi, tarihi Aragon Kalesi, turistik limanı, doğal güzellikleri ile bu küçük kasaba, içlerinden çıkan bu büyük denizciyle gurur duymaya devam ediyor.

Cezayir'in "Osmanlı'ya Katılım" talep ettiği mektup

Oruç Reis'den sonra Cezayir Sultan’ı olan Barbaros Hayreddin Paşa, Kuzey Afrika topraklarında Cihan Hakanı'ndan başkası adına hutbe okutulup, sikke basılmasına karşı duyduğu rahatsızlığı Afrika'daki çeşitli Arap Emirlerini kabul ederek kendilerine anlattı. Bunun üzerine Cezayir'deki Kadı, Alimler, İmamlar, Hatipler, Tüccarlar, Eminler ve bütün Re'ayâ tarafından hazırlanan mektup Hacı Hüseyin Ağa liderliğindeki bir heyetle İstanbul'a gönderildi ve Cezayir'in Osmanlı Devleti'ne bağlanma isteği bildirildi:
"Cezayir'deki Kadı, Alimler, İmamlar, Hatipler, Tüccarlar, Eminler ve bütün re'ayânın Sultan'a mektubudur. Sultanımızın yüce makamına zafer ve saadet dualarımızı takdim ettikten sonra Cezayir'de olan biz bendeleri size yazıp i'lan ediyoruz ki: Sizin, bizim yanımızda büyük bir mertebeniz vardır. Gün geçtikçe size ta'zimin vücubuna ve lüzumuna daha çok inanıyoruz. Biz tazimlerimizi size arzetmek istiyoruz ki, mektup onun ifadesine kâfi değildir. Biz, saadetinizle sevinçliyiz. Size öyle itimat ediyoruz ki, güvenimizin içi, dışı, evveli ve ahiri güzel olacağınıza inanıyoruz. Emrinize hazırız. Bu bendelerinizin size hürmetten başka şeyleri yoktur. Şerefli makamınızın devamını istiyoruz. Bu bendelerinizin Allah düşmanlarının yaptıkları zulümler ve Allah dostu olan mü'minlerin yardımları ile ilgili haberleri uzundur. Ancak özeti şudur ki: Azgın kafirler Endülüs'ü istila ettikten sonra Vehrân kalesine geldiler. Diğer müslüman beldelere tecavüz için Becaye ile Trablus'u aldılar. Sadece bizim diyarımız olan Cezayir kaldı. Daire ortasında kalan nokta gibi, garip ve şaşkın kaldık. Her taraftan kâfirler bizi sıkıştırdı. Biz de Habl-i Metin olan dinimize sarılıp Allah'a sığındık. Kâfirler bizi hakimiyetleri altına almak istediler. Biz de baktık gördük ki, başka çâremiz yok. Ehl-i teslise mal, çoluk-çocuk perişan olmasın diye itaat ettik. Bu sıkıntıdan sonra kâfirler geldi; Vehran'ı, Becâye'yi ve Trablus'u aldı. Gemilerle bizi esir almaya uğraştılar. İşte bu sırada büyük mücahit Oruç Bey, bir miktar gazilerle çıkageldiler. Biz de onu karşıladık. Ve "Allah'ın fazlıdır" dedik. Bizi kurtardı. Daha önce Becaya kalesine gelmiş orayı almış ve mücahit Fakih Ebül-Abbas Ahmed bin Kadı ile kurtarmışdı. Kâfirlerin bir kısmı kaçtı ve bir kısmı da öldürüldü. Müslümanlar galip oldular. Sonra Oruç Bey oradan ayrılıp bizim imdadımıza koşmuştu. Oruç Bey, Telmesan savaşında şehid olunca kardeşi mücahit Hayreddin ona hayr'ul halef oldu. Tam adaleti ve Şer-i Şerife ittibaından başka bir şeyi görmedik. Bize hâmi oldu. Mezkur, size de çok ta'zim etmekte, cihadı asıl vazife bilmekte ve her şeyini Allah yolunda feda etmektedir. Kendisini ilâyi kelimetullah'a adamıştır. Bütün gayesi size hürmet ve itaat olduğundan biz de onu sevdik. Nasıl sevmeyelim ki, bizimle birlikte cihad için at koşturmaktadır. Bu sebeple yüce makamınıza arzumuz şudur ki; Emirimiz Hayreddin size dönmek istiyordu. Buranın ileri gelenleri bırakmadılar; "Hristiyanlardan korkarız" dediler. Bu sebeple size elçimiz olarak Fakih Ebül-Abbas Ahmed gönderildi. Biz emirimizle beraber sizin hizmetinizdeyiz. Diğer hususları mektubu getiren size arzedecektir.
Zilkade 925 (Ekim 1519)"

Yalı Köşkü'nde Yavuz Sultan Selim tarafından kabul edilen ve mektubu Sultan'a sunan heyet İstanbul'da 41 gün kaldı. Teklifi memnuniyetle kabul eden Yavuz Sultan Selim Barbaros'u Cezayir Beylerbeyliği’ne atadığını belirten Ferman-ı Hümayun'u verdi. (1519) Ayrıca Barbaros'a gönderilmek üzere mücevherli bir kılıç, sırmalı bir hil'at ile "Beylerbeylik Sancağı" Hacı Hüseyin Ağa'ya teslim edildi. Heyet Cezayir'e müjdeli haberleri getirince merasim düzenlenerek Barbaros'a kılıç kuşatılıp, hil'at giydirildi. Sancaklar çekilip, gece büyük bir ziyafet verilerek, eğlenceler tertip edildi. Artık bir Osmanlı toprağı olan Cezayir'de "sikkeler" Osmanlı Padişahı adına basılmaya, "hutbeler" Osmanlı Padişah'ı adına okutulmaya başlandı.

29 Nisan 2009

Gölgede kalan zafer: Kutü'l-Ammare

(Türk askerleri siperden İngilizlere karşı taarruz ederken)

11 Kasım 1914’te Birinci Dünya Savaşı’na giren Osmanlı Devleti’nin savaştığı cephelerden biri, İngilizlere karşı oluşturulan Irak cephesidir. Osmanlı dönemi kaynaklarında Irak-ı Arap olarak adlandırılan bölge, jeopolitik ve stratejik bakımdan önem arz eden Dicle-Fırat havzasında tarihteki Mezopotamya’yı (Verimli Hilal) içine alır ve Basra Körfezine kadar uzanır.

(Irak Cephesinde Türk ordusuna ait bir çadırlı ordugâh)

24 Kasım 1914’te Basra’yı işgal eden İngilizler, 3 Haziran 1915 tarihinde Kutü’l-Ammare’yi, Temmuz ayı sonlarına doğru da Nasıriye’yi işgal etmişlerdir. Bunun üzerine Türk birlikleri Bağdat’ın hemen güneyindeki Selmanpâk mevziine çekilmişlerdir. İngilizler 21-22 Kasım 1915’te Selmanpâk mevziine taarruza başlamışlardır. 23 Kasım 1915’de 51 nci Türk Tümeninin kuzeyden yaptığı karşı taarruz üzerine İngiliz kuvvetleri, 4.000 kişi zayiat vererek geri çekilmek zorunda kalmışlardır.

(6 ncı Orduya mensup bir grup subay)

Geri çekilen İngiliz Kuvvetleri teması keserek 3 Aralık sabahı Kutü’-l Ammare’ye ulaşmışlardır. General Townshend Kutü’l-Ammare’ye kapanarak burayı bir kale gibi savunmaya karar vermiştir. Türk kuvvetleri takviye birliklerinin gelmesiyle 5 Aralık günü Kutü’l-Ammare’ye taarruz etmişlerdir. Irak Ordusu Komutanlığı, 8 Aralık 1915 tarihinde General Townshend’e gönderdiği mesajda, direnmemesi ve Türk kuvvetlerine teslim olması çağrısında bulunmuş, ancak Townshend’dan olumsuz cevap gelmesi üzerine 14 Aralık 1915 tarihinde birliklerine taarruz emrini vermiştir. 15 Aralık günü de devam eden taarruzda bir sonuç alınamamış ve taarruza son verilmiştir. Ancak kuşatmanın daha şiddetli devamı kararlaştırılmıştır. İngilizler, Kutü’l-Ammare’de mahsur kalan General Townshend’i kurtarmak için bundan sonra Aralık 1915-Nisan 1916 tarihleri arasında pek çok girişimde bulunmuşlar, ancak sonuç alamamışlardır. Bu başarısız girişimler üzerine İngiliz Kolordu Komutanı bütün ümidini kaybetmiştir. İngiliz makamlarınca deniz ve kara yoluyla Kutü’l-Ammare’ye yardım gönderme girişimleri de başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bundan sonra Türk makamlarıyla yapılan görüşmelerde teslim şartlarının müzakeresine başlanmış ve General Townshend, 29 Nisan 1916 tarihinde teslim olmuştur. Türkler, Kutü’l-Ammare’de İngilizlerden başta İngiliz Tümen Komutanı General Townshend olmak üzere bir tümeni esir almışlardır.

(Halil (KUT) Paşa (1882–1957))

Irak Ordusu Komutanı Halil Paşa Kutü’l-Ammare zaferinden sonra 6 ncı Orduya yayınladığı mesajında şöyle demiştir:

"Arslanlar! Bütün Türklere şeref ve şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın güneşli semasında şehitlerimizin ruhları sevinçle gülerek uçarken, ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ediyorum. Ordum gerek Kut karşısında ve gerekse Kut’u kurtarmaya gelen ordular karşısında 350 subay ve 10.000 erini şehit vermiştir. Fakat buna karşılık bugün Kut’ta 13 general, 481 subay ve 13.300 er teslim alıyorum. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz kuvvetleri de 30.000 zayiat vererek geri dönmüşlerdir. Şu iki farka bakılınca, cihanı hayretlere düşürecek kadar büyük bir fark görülür. Tarih bu olayı yazmak için kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır. İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci zaferi Çanakkale’de, ikinci zaferi burada görüyoruz."Dicle ve Fırat boyunda 1915-1916 yıllarında yapılan çetin mücadelelerin ardından 29 Nisan 1916’da Kutü’l-Ammare zaferinin kazanılmasında vatan müdafaası için her türlü sıkıntı ve yokluklara göğüs gererek canlarını veren kahraman Türk askerlerini 92 yıl sonra bir kez daha saygı ve minnetle anıyoruz. Ruhları şad olsun!...
Kut Şehitliği
1920 yılında Bağdat’a 180 km uzaklıkta Kutü’l-Ammare’de inşa edilen şehitlik, etrafı duvarlarla çevrili büyük bir anıt şeklindedir. Burada 7 subay ve 43 er olmak üzere 50 şehidimizin mezarı bulunmaktadır.

Sonuç olarak; Kutü’l-Ammare Muharebesi; Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nun zor şartlar ve imkansızlıklar içerisinde, Çanakkale’den sonra İngilizlere karşı kazandığı ve bir tümeni bütün personeli ile birlikte esir aldığı eşsiz bir zaferdir.

Blog yazarının notu:
Halil (Kut) Paşa, Enver Paşa'nın ondan iki yaş büyük amcasıdır.

Kaynak:
Genelkurmay Başkanlığı
http://www.tsk.mil.tr/8_TARIHTEN_KESITLER/8_8_Turk_Tarihinde_Onemli_Gunler/kut_ul_ammare/kutul_ammare.html

28 Nisan 2009

Hasret olduk eski istibdada biz

27 Nisan 1909 tarihi, büyük Osmanlı Padişahı II.Abdülhamid Han'ın İttihatçı subaylar tarafından tahttan indirilip yerine V. Mehmet Reşad'ın geçtiği tarihtir. Sultan II.Abdülhamid'in saltanat zamanını istibdat (baskı) devri ilan eden İttihat ve Terakki cemiyeti; hürriyet, adalet ve müsavat (eşitlik) teraneleri ile 1908 yılında 2.Meşrutiyet'i "Hürriyet" ismi ile ilan ettikten sonra bir tertiple meşhur 31 Mart isyanını çıkarmış ve padişahı tahttan indirdikten sonra milleti kan deryasında boğmaya başlamışlardır. İttihatçıların hürriyet teraneleri birçok şair ve edip tarafından desteklenmişti. Hatta büyük halk kitleleri arasında da revaç bulmasından kısa bir müddet sonra hürriyet perestlerin pişmanlığı ve istibdat devri dedikleri o 33 yıllık huzur devrini mumla aramaya başlamaları ibret vericidir. Bunlardan Süleyman Nazif, Sultan II.Abdülhamid devrine olan hasretini şöyle dile getirmiştir:

"Padişahım gelmemişken yada biz,
İşte geldik senden istimdada biz,
Öldürürler başlasak feryada biz,
Hasret olduk eski istibdada biz.
Dem-bedem coşmakta fakr u ihtiyaç,
Her ocak sönmüş ve susmuş, millet aç.
Memleket matemde, öksüz taht u taç,
Hasret olduk eski istibdada biz
."


Ayrıca Sultan İkinci Abdülhamid Han 1905 yılının Temmuz ayında Ermeni komitacıların kendisine düzenlediği bir suikast girişiminden 1 dakika 42 saniyelik bir gecikmeyle kurtulmuştu. Şair Tevfik Fikret ise bunun üzerine Ermeni komitacılara olan sitemini ve Padişah'a olan kinini şu dörtlükle ifade etmişti;

"Ey şanlı avcı, damını bi Hüda kurmadın,
Attın, fakat yazık ki, yazıklar ki, vuramadın
.
Dursaydı bir dakikacağız devr-i bi-sukun
Bir hayır olurdu, misli asırlara geçmemiş."

Resmen teröriste, bölücüye, destek. Basın yoluyla kanunun suç saydığı bir fiile övgüler dizmek. Tevfik Fikret'i tanıyanlar şaşmaz. Zira hırslıdır, kinlidir, gölgesiyle bile kavga yapar. Peki ya onu destanlaştıranlar? Adını caddelere, sokaklara, okullara koyanlar?..

Rıza Tevfik Bölükbaşı ise Abdülhamid Han'ın vefatından sonra Sultanı anlamış ve Sultan Abdülhamid Han'ın ‘Ruhaniyetinden İstimdat' adlı şiirinde Ulu Sultan'ın ruhundan şöyle helallik istemişti:

"Nerdesin şevketlim, Sultan Hamid Han?
Feryadım varır mı bargahına?
Ölüm uykusundan bir lahza uyan,
Şu nankör kulunun bak günahına.
Tarihler ismini andığı zaman,
Sana hak verecek, ey koca Sultan
;
Bizdik utanmadan iftira atan,
Asrın en siyasî Padişahına.
Divane sen değil, meğer bizmişiz,
Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz
.
Sade deli değil, edepsizmişiz.
Tükürdük atalar kıblegahına.
Lakin sen sultanım gavs-ı ekbersin
Ahiretten bile himmet eylersin,
Çok çekti şu millet murada ersin
Şefaat kıl şahım mededhahına..
"


(Tarafımca derleme)

27 Nisan 2009

"Görüşleri en doğru, yolları en güzeldir"

Allah bu devleti dünya durdukça payidar kılsın. Duamı kabul eyle ey her an tasarruf eden Allah'ım. Uğurlu gelsin de zaman onunla sona ersin diye Osmanlı Devleti'ni kitabımın son kısmında zikrettim.

Bil ki, bu devleti kuranlar, yeryüzünün en haşmetli ve en büyük hükümdarlarıdır. Onlar, en kudretli saltanata, en geniş memlekete sahiptirler. Yüksek bir kudret ve akıl sahibidirler. Bahtları ve kısmetleri açıktır. Çok hayır yaparlar ve ihsanda bulunurlar. Onların saltanatları en şevketli, kılıçları en keskin, mızrakları en sivridir. Mal, at ve silah bakımından yeryüzünün zenginidirler. Görüşleri en doğru, yolları en güzeldir. Şiddetli bir kuvvet ve tesirleri vardır.

Doğu'nun ve Batı'nın, karaların ve denizleri hükümdarı, Mekke ve Medine'nin koruyucusudurlar. Allah onları, Süleyman Peygamber'den sonra hiç kimseye nasip olmayan bir hükümdarlıkla şereflendirmiştir. Bu husus, hükümdarların ve sultanların hayatlarını tetkik edenlerin malumudur.

Müneccimbaşı Ahmed Dede
(Camiü'd- Düvel / Osmanlı Tarihi 1299- 1481)

Kılıcımın ağzı kestikçe

Rivayete göre Yavuz Sultan Selim kıyafetine pek dikkat etmez, elbisesi eskidiği halde yeniletmezmiş. Bu yüzden devlet ricali gerek saygı dolayısıyla, gerekse kendisinden çekindikleri için huzuruna yeni ve süslü elbiselerle çıkmaya çekinirlermiş. Padişahın elbisesi gitgide fersudeleşir, lakin kimse bunu kendisine hatırlatmaya cesaret edemez. Bir ara padişah ve vezirleri adamakıllı kılıksızlaşmışlar. O sırada bir kafir elçinin geleceği haber alınır. Bunu fırsat bilen Sadrazam, bin bir korku ile hükümdara;
- Efendimiz, der. Bu kafir makulesi, akl-ı kesirleri muktezasınca zehirbin olup alayişe ziyade nazar ederler. Layıktır ki, siz Padişahımız dahi…

Yavuz onun maksadını anlar ve sözünü keser;

- Ha… Evet! Öyle yaparız. Hem siz dahi bir hoş ziynetlu libas tedarik eylen!

Vezirler sevinir ve süslü elbiseler diktirip hazırlanırlar. Padişah ayrıca elçiyi kabul edeceği zaman tahtın ayak ucuna bir yalın kılıç konmasını emreder. Her şey hazırdır. Vezirler, başta Sadrazam bulunduğu halde muhteşem elbiseleriyle tahtın etrafında yer alıp Padişahı beklemektedirler. Birdenbire Yavuz gelir, lakin eski kıyafetiyle!... Vezirlerin korkuları dudakları patlayıp ak sakallı çeneleri gelincik çiçeğine döner. Aynı zamanda elçi de huzura kabul olunur. Devrinde dünyayı titreten Yavuz’un önünde korkudan iki büklüm bir halde durur. Mutad merasim ve konuşmadan sonra ise huzurdan çıkar. O zaman Yavuz vezirlere:

- İmdi varın, elçi beye sorun. Padişahımızın libasını nasıl buldunuz deyin!

Vezirler koşarlar ve bu suali elçiye tekrar ederler. Aldıkları cevap ise şudur;

- Ben şevketli hünkarı görmedim bile… Tahtının ayakları ucundaki yalın kılıç gözümü aldı, sadece onu gördüm.

Bu cevap Padişaha naklolunduğu zaman parmağı ile tahtın ayak ucunda duran kılıcı göstererek şöyle demiş;

- Hod bunun ağzı kestikçe küffarın gözü anda olup bizi görmezler ve libasımızı fark etmezler. Allah anın keskin olmadığı günü gösterme ki libas ve alayiş o güne mahsustur. Çünkü kafir gözü o zaman yerden kalkıp Al-i Osman Padişahlarına dikilir.

Mithat Sertoğlu
(Osmanlı Hükümdarlarının Kıyafetleri- Sayfa 1778)

25 Nisan 2009

Osmanlı'da huzur dersleri

Ramazan ayının ilk gününden başlamak üzere ve toplam sekiz derste sona ermek üzere sarayda padişahın huzurunda "mukarrir" adı verilen zamanın tanınmış âlimleri tarafından verilen derslerin adıdır. Bunlara "Huzur-ı Hümayun Dersleri" de denirdi. Tümüyle tefsirden oluşan bu derslerin kökeninin Osman Gaziye kadar uzandığı ve Osmanlı Devletinin yıkılışına kadar sürdürüldüğü görülmektedir. Dersler saray salonlarından birinde öğle ile ikindi arasında gerçekleştirilirdi. Huzur dersleri son dönemlerde sekiz dersten oluşuyordu ve Ramazanın ilk on gününde tamamlanıyordu. Her ders bir mukarrir ve on beş muhataptan oluşurdu. Dersler genellikle iki saat kadar sürerdi. Mukarrirlerin cüppeleri siyah, muhatapların mavi renkte olurdu. Mukarrir dersini bitirdikten sonra muhataplardan rütbesi en yüksek olandan başlamak üzere kendisine sorular sorulurdu. Bu sorular, konuşulan konuya ilişkin olur ve mukarriri zor duruma düşürecek cinsten, konu dışı sorular olmazdı. Daha sonra mukarririn duâsıyla derslere son verilirdi. Dersler bittikten sonra mukarrirlere bir miktar atiyye (hediye, bahşiş) ile birer bohça verilirdi. Bohçalar mukarrirlerin rütbelerine göre olmayıp, herkese aynı ölçüde verilirdi. Muhataplara ise yalnızca bir miktar atiyye verilirdi. Huzur dersleri padişah huzurunda yapılması sebebiyle "huzur" adını almıştır. Fakat aynı zamanda ikinci anlamı da huzur vermesidir.

Mehmet Zeki Pakalın
(Osmanlı Tarih ve Terimleri Sözlüğü,
Cilt I, sayfa 708-709.)

Kuba Mescidi’ndeki çift tuğranın sırrı

"Osmanlı kitabelerinde XVIII.yüzyıldan bu yana alışılagelmiş olan tertip, kitabenin üst ortasına beyzi bir saha içinde devrin padişahının tuğrasının yerleştirilmesidir. Lakin, Kuba Mescidi'nin bizzat İslam Peygamberi tarafından kurulmuş olduğu düşünülerek, bunun kitabesinde Osmanlı'ya has bir İslami incelik gösterilmiştir. Zaman sanki asr-ı saadet, yani Hz.Peygamber'in devri imiş ve mescid de aynen o ilk mescidmiş gibi, üstüne İslam Peygamberi adına tuğra konulmuş ve Osmanlı padişahının tuğrasına, Peygamber'e hürmeten ancak kitabenin altında yer verilmiştir.

Osmanlı sultanlarının -en zayıfından en kudretlisine kadar- değişmeyen ortak fazîletleri, Resûlullah'a karşı duydukları hürmet ve muhabbettir. İşte bunun taş üstündeki delîli sayılabilecek olan ve bu cihetten bir benzeri de bulunmayan Kubâ Mescidi kitâbesindeki o ihtiram nişânesinin, bunu fark edemeyenler eliyle yok edilişinden ayrıca esef duyuyorum."

Uğur Derman

Ayrıca bkz: Kuba Mescidi’ndeki çift tuğranın sırrı

24 Nisan 2009

Yavuz Sultan Selim'in tahta çıkışı

Baba-oğul Mücadelesi
Şehzade Selim, Semendire'ye gitmeyip yolda oyalanırken, merkezden sancağa gitmesi emredilirken; Şahkulu meselesinin sonuçlanmasını beklediğini arz ediyordu. Sonuçta Şahkulu ile savaşılmış, bu savaşta Veziriazam Hadım Ali Paşa hayatını kaybetmişti. Şehzade Ahmed ise asileri takip etmek yerine Amasya'ya dönmesi, askerlerin Ahmed'e olan desteğini azalmıştı. Hadım Ali Paşa'nın vefat ettiğini öğrenen Beyazid, yine aynı zamanlarda Karaman Valisi oğlu Şehzade Şehenşah'ın da ölüm haberini de alınca; saltanattan kati surette çekilmeye karar verdi. Devlet ileri gelenlerini davet edip görüştü ve çoğunluk Şehzade Ahmed'in hükümdar olmasını destekledi. Hadım Ali Paşa'nın yerine veziriazam olan Hersekzade Ahmed Paşa, bu karara katılmadı; padişahın çekilmemesi, Şehzade Selim'in Semendire'de kalması, Şehzade Ahmed'in ise Karaman eyaletine nakledilmesi gerektiğini savunsa da başta padişah olmak üzere çoğunluk Şehzade Ahmed'in hükümdar olmasını istediğinden kendisine haber gönderdi. Karar verildikten sonra padişah Bayezid, Rumeli beylerini çağırarak onlardan Şehzade Ahmed'e itiraz etmeyeceklerine dair söz aldı. Rumeli beyleri gibi Selim'i destekleyen yeniçeriler ise Ahmed'in hükümdarlığını önlemek için "Senin sağlığında biz başkasını padişah istemeyiz" diye teminat vermişti. Filibe'de bulunan Şehzade Selim ise tüm bunları adamları vasıtasıyla öğreniyordu. Bayezid'ın verdiği ahidname'ye uymadığını anlayan Şehzade Selim, 40.000 kişilik kuvvetle, Çorlu'da babasının bulunan kuvvetlerinin olduğu ovaya girdi. Ağustos 1511 tarihinde vuku bulan savaş sonunda Selim kuvvetleri bozuldu. Şehzade takip edenlerin elinden zorla kurtularak Karadeniz sahiline geldi ve kendisine katılanlarla İğne Ada (İnada)'dan gemiyle Kefe'ye gitti. Selim'in bu mağlubiyeti üzerine, Ahmed'e derhal İstanbul'a gelmesi yazıldı. Veziriazam Hersekzade, daha önce verilen ahidnameye sadık kalınması, hiçbirinin bir diğerine tercih edilmemesini savundu. Ayrıca askerin Selim'den taraf olduğunu, Kapıkulu Ocakları'nın Ahmed tarafına çevirdikten sonra saltanatı terketmesini ve Ahmed'i İstanbul'a getirtmeyerek Karaman'da alıkoymasını padişaha arz ettiyse de bu sözü dinlenmedi. Şehzade Ahmed İstanbul'a vardığının ertesi günü padişah ilan edildi.

Yeniçerilerin Ayaklanması ve Sultan Selim'in Cülusü
Şehzade Ahmed'in hükümdarlığını tanımayan yeniçeriler, bununla kalmayıp içlerinde devlet ileri gelenlerinin evlerinin de olduğu birçok evi talan etti. Yeniçeriler, Selim'e sadakat göstererek onun gelmesi ve veliaht olması gerektiğinde ısrar etti. Bunu haber alan Ahmed Anadolu'ya döndü. Selim karşıtları bunun üzerine Şehzade Korkud'u hükümdar yapma düşüncesiyle kendisini acele İstanbul'a davet ettiklerine dair haber yolladılar. Bunun üzerine İstanbul'a gelen Korkud'a yeniçeriler hürmet gösterse de, Selim'den başkasını istemediklerini söylediler (Yenibahçe ayaklanması 6 Mart-24 Nisan 1512). Bu durum üzerine zor duruma düşen ve artık hükmü ve nüfuzu kalmayan Bayezid Selim'i İstanbul'a davet etti. Bayezid başlangıçta saltanattan çekilmeye yanaşmayarak Selim'e, Şah İsmail üzerine yapılacak sefere Serdar tayin etmeyi teklif etsede; Selim ordunun başında hükümdarın bulunması gerektiğini söylerek bu teklifi reddetti. Bayezid oğlunun hükümdar olma isteği ve asker ile bazı devlet adamlarının Selim'den taraf olduğunu görünce saltanatı Selim'e terketti (Safer 918/Nisan 1512). Selim'in cülusu da 23 Mayıs'ta gerçekleştirilmiştir. Bayezid tahttan çekilip istirahat edeceği Dimetoka'ya gitmek üzere yola çıksa da Dimetoka'ya varamadan Çorlu civarında ansızın vefat etti. Bu konuda kayıtlar Bayezid'ın; yolda giderken hastalandığından ya da ihtiyarlığından ötürü eceliyle öldüğünü söylese de, Tacü't-Tevarih'te zehirlenmek suretiyle öldüğünden bahsedilmektedir. Ayrıca Şehzade Ahmed, Memlük Sultanı'na yazdığı mektupta babası Bayezid'ın hastalanarak vefat ettiği duyurulduktan sonra halk arasında vefatının kardeşi Selim tarafından yapıldığı görüşünün yaygın olduğunu yazmıştır.

Şehzadelerin Bertaraf Edilmesi ve Taht Kavgasının Sonlandırılması
Selim'in Osmanlı tahtına oturması sorunlu olmuştur. Babası Bayezid başta olmak üzere devlet erkanınca müstakbel padişah olarak görülen Şehzade Ahmed, Yavuz'un iktidarı ele geçirmesini hazmedememiştir. Ahmet; Konya'da hükümdarlığını ilan etmekle kalmamış, 19 Haziran 1512'de oğlu Alaaddin'i göndererek Bursa'yı da ele geçirmiştir. Alaaddin, Bursa Subaşını öldürterek padişahlık alameti olan hutbeyi babası Şehzade Ahmed adına okutmuştur. Bu duruma karşılık Selim, 29 Temmuz 1512'de Bursa'ya geçerek Alaaddin'i şehri terke zorlamıştır. Bu olayın üzerine, Şehzade Ahmet taraftarı olan ve onunla gizli iletişimi de olan Sadrazam Koca Mustafa Paşa'yı idam ettiren Yavuz, 4. defa Hersekzade Ahmet Paşa'yı sadrazamlığa getirmiştir. Yavuz, sorun çıkarmaması için; Saruhan valisi iken ölen Şehzade Mahmut'un oğulları Kastamonu Beyi Orhan (1494-1512), Emirhan (Emirhan henüz küçük olduğundan sancakbeyliğine yollanmamıştı) ve Sinop Beyi Musa (1490-1512)'yı; Şehzade Alemşah'ın oğlu Çankırı Beyi Osman'ı ve Şehzade Şehenşah'ın oğlu babasının ölümü üzerine Konya'ya tayin edilen Mehmet Bey'i ortadan kaldırtmıştır. Selim'in padişahlığını tanıyan öz ağabeyi Şehzade Korkut bunun üzerine Saruhan Sancakbeyliği'ne tâyin edilmiştir. Yavuz Sultan Selim, öz ağabeyinin fikrini öğrenmek için, bazı devlet adamlarının ağzından padişah olmasını arzu eder tarzda mektuplar yazdırmış, Şehzade Korkut’un, mektuplara müspet cevaplar vermesi üzerine Manisa kuşatılmıştır. 1513'te Bergama yakınlarında yakalanmıştır. Ardından Sultan Selim, ağabeyini 9 Mart 1513'te yay kirişiyle boğdurtmuştur. Yavuz'un yanındaki devlet adamlarının lisanından yazılan Ahmed'e mektuplar yazılarak, şehzadelerin ve veziriazam Koca Mustafa Paşa'nın öldürülmesinden ve kendilerinin zor durumda olduğundan şikayet etmişler ve Şehzade Ahmed'i ilk çarpışmada kendisine iltihak edeceklerine inandırmışlardı. Bunun üzerine Ahmed Bursa üzerine yürümüş fakat Yenişehir Ovası'nda yapılan mücadeleyi kaybetmiştir. Daha sonra esir edilen Ahmed de Kapıcıbaşı Sinan Ağa'ya boğdurtturulmuştur. Devlete isyan suçunun had cezası olarak idam olunan Şehzade Ahmed, böylece 38 gün önce idam edilen kardeşi Şehzade Korkut'la aynı kaderi paylaşmıştır. Bu yolla Selim tahtın tek hakimi konumuna gelmiştir (Şevval 918/Ocak 1514). Sadece Şehzade Ahmed'in Kasım adındaki oğlu Memlüklere iltica etti ve Murad adındaki diğer oğlu ise Şah İsmail'in yanında bir süre kaldı. Murad, İran'da sancakbeyi derecesinde bir hizmette iken vefat etti.

Kaynaklar
[1] Hammer,Osmanlı Tarihi Cilt II sf:380
[2] Yılmaz Öztuna,Yavuz Sultan Selim sf:39
[3] Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı. Büyük Osmanlı Tarihi, Cilt II. Türk Tarih Kurumu Yayınları, 7. baskı. s.233-248.
[4] Yunus Koçak. Yeniçeriliğe İlk İntisap Edenler
[5] Yard. Doç. Dr. Remzi KILIÇ, Trabzon Valisi Şehzade Selim ve Faaliyetleri
[6] Hammer,Osmanlı Tarihi Cilt I İlgi Kültür Sanat Yayınları sf:385
[7] Halil İbrahim İnal, Osmanlı Tarihi Nokta Yayıncılık s.176,179
[8] Pr. Dr. Ahmet Mumcu. Osmanlı Devletinde Siyaseten Katl. S. 96
[9]
http://www.lifeinbursa.com/tarihx/442/25/sehzade_mahmut_turbesi_osmangazi).htm
[10] http://turktarih.net/index.php?turk=tarih&nu=899
[11] Yavuz Sultan Selim. Osmanlı Araştırmaları Vakfı

Yavuz Sultan Selim'in Şah İsmail ile ilginç diyalogları

24 Nisan 1512 I.Selim'in tahta çıktığı tarihtir. Tarih kitaplarında ve bazı kaynaklarda bu tarihin 26 Mayıs 1512 olarak belirtilmesinin sebebini bu yazıdan sonra yayınlanacak konuda bulabilirsiniz.

***

Yavuz Sultan Selim, İran Seferi'ne çıkmak için 19 Mart 1514 tarihinde Edirne'den İstanbul'a hareket etmişti. Bir ay sonra Üsküdar'a geldiğinde, Şah İsmail'in halifelerinden olan Kılıç adında biri vasıtası ile Şah'a Farsça name gönderdi. Sultan Selim, İzmit'ten gönderdiği hicri takvime göre 920 Safer tarihli namesinde: Şah'ın Müslümanlığa uygun olmayan hareketlerinden, mezaliminden bahis ile kendisinin Müslümanlığı takviye ve mezalimi kaldırmak için faaliyete geçtiğini, yaptığı işler nedeniyle katline fetva verildiğini ve kılıçtan evvel İslamiyeti kabul etmesi lazım geldiğini ve atlarının Safer ayında İstanbul'dan hareket ettiğini ve bizzat muharebeye hazır olacağını bildirmişti. Yavuz namesinde şöyle diyordu: "Fitneler çıkardınız, İslam büyüklerine küfürler ediyorsunuz, bunun cezası katlidir, üzerinize geliyorum, işgal ettiğiniz Osmanlı memleketlerini geri veriniz." Elçi Kılıç, Şah İsmail'i Hemedan'da bularak nameyi vermiş, o da muharebeye hazır olduğunu bildirmiştir. Şahın bu cevabı Osmanlı ordusu Erzincan'a geldiği sırada alınmıştır. Lütfi Paşa tarihine göre Şah İsmail, nameyi getiren Kılıç'ı öldürtmüştür.
Şah İsmail, muharebeye hazır olduğunu belirten namesinde: "Er isen meydana gelsin, biz de intizardan kurtuluruz" demiş ve Yavuz'a bir kadın elbisesiyle, yaşmak yollamıştır. Yavuz bu nameye cevabını 920 Cemaziyelevvel sonunda Erzincan'dan yollamıştır. Yavuz bu namesinde Şah İsmail er meydanına davet ediliyor ve hala kendisinden bir eser olmadığı beyan ediliyordu. Şah İsmail bu nameye cevap olarak; gerek II. Bayezid zamanındaki ve gerek kendisinin Trabzon valiliğindeki dostluklarından bahsederek aradaki düşmanlığın neden ileri geldiğinin bilinmediğini, Osmanlı Hanedanıyla kadim dostluklarından ötürü Timur zamanındaki gibi fena bir neticenin olmasını istemediğini beyan etmektedir. Ayrıca Yavuz'un namesinde hakaretvari tabirlerden şikayet ile name yazan katiplerin yazılarını afyon tesiriyle yazdıkları için bir altın hokka ile afyon macunu yolladığını da namesinde belirtmiştir. Şah İsmail'in afyon macunu yollaması yoluyla, II. Bayezid'ın afyonkeşliği sebebiyle oğlunun da babası gibi olduğu ima edilmektedir.

Yavuz Sultan Selim bu ağır nameye yine ağır bir nameyle cevap vermiştir. Namesinde şöyle demiştir: "Davete icabet edip uzun yolları kat ile memleketine girdik; fakat sen meydanda görünmüyorsun. Padişahların ellerindeki memleket onların nikahlısı gibidir; erkek ve yiğit olanlar kendisinden başkasının ona elini dokundurtmazlar; halbuki bunca gündür askerimle memlektine girip yürüyorum, hala senden bir haber yok. Seni korkutmamak için askerimden 40.000 kişiyi ayırıp Sivas ile Kayseri arasında bıraktım; hasma mürüvvet ancak bu kadar olur. Bundan sonra da saklanıp gözükmezsen erkeklik sana haramdır, miğfer yerine yaşmak ve zırh yerine çarşaf ihtiyar eyleyip serdarlık ve şahlık sevdasından vaz geçesin." Yavuz bu namesiyle beraber Şah İsmail'in gönderdiklerine karşılık kendisinin kökenini telmihen hırka, şal, asa, misvak ve şedden (kuşak) ibaret tarikat levazımı yollamıştır. Böylece Yavuz, Şah İsmail'in dervişlikten geldiğine gönderme yapmıştır.

(Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı. Büyük Osmanlı Tarihi,
Cilt II. Türk Tarih Kurumu Yayınları, 7. baskı. s.233-248)

22 Nisan 2009

Gemiler karadan yürütülüyor

21-22 Nisan 1453 gecesi, Dolmabahçe Kumbaracı yo­kuşunu takip ederek, Asmalı Mescid'den, Tepebaşı yoluyla Kasımpaşa'ya ormanlık ve toprak yollar temizlenerek bir yol açıldı. Yola, çam ve diğer ağaç kalaslar döşendi ve üzerle­rine iç yağı, zeytinyağı sürülerek kaygan hale getirildi. Do­nanma, binlerce nefer ve yük hayvanları ile çekilerek bir gecede Haliç'e indirildi.

Gemilerin karadan yürütülmesi; fetih esnasında şehirde olan Bizans tarihçisi Dukas, Dursun Bey ve Venedikli Barbo'nun tarihlerinde de yazılmış olup; ayrıca Âşıkpaşazâde, Mehmed Neşri, Tâcizâde Cafer Çelebi, Müneccimbaşı, Ni­şancı Mehmed Paşa, İbn-i Kemâl Paşa gibi tarihçiler de ittifakla bildirmişlerdir.

Bizans tarihçisi Dukas diyor ki: "Böyle bir hârikayı kim gördü ve kim işitti? İran Şahı Serhas, Çanakkale Boğazım­da köprü inşa ederek, askeri karşıya geçirdi. Bu yeni hükümdar ve bana kalırsa neslinin son pâdişâhı Mehmed (Fâtih), karayı denize çevirdi ve gemileri dalgalar yerine, dağların tepelerinden geçirdi. Binâenaleyh bu Şerhası da geçti. Zira Serhâs, Çanakkale Boğazı'nı geçti ve Atinalılara mağlûb olarak kahrolmuş bir halde geri döndü. Mehmed ise karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakîkî altın gibi parlayan İstanbul'u, yani dünyayı tezyîn eden şehirlerin kraliçesini fethetti."

Müneccimbaşı Ahmed Dede, Sahâifü'l-Ahbâr isimli ese­rinde bu hâdiseyi "Allâhü Teâlâ, bu meselede pâdişâh hazretlerine güzel bir tedbîr ilham eyledi: Muhasara için tedârik olunan gemileri Boğazkesen Kalesi'nden Kasımpa­şa'ya kadar döşenmiş yağlı tahtalar üzerinden kaydırarak Haliç'e indirtti." demektedir.

Gemilerin karadan yürütülmesinde şüphe yoktur. İhtilaflı olan husus, gemilerin Haliç'e indirildiği güzergâhdır.

Fâtih Sultan Mehmed Han, sadece İstanbul'un fethinde değil, Belgrad muhasarasında da gemileri Sava Nehri'ne karadan yürüterek indirmişti.

(Tarafımca derleme)

15 Nisan 2009

Selimiye Camii

Selimiye Camii’nin Yapım Süreci
Selimiye Camii’nin inşasına başlandığı tarih kesin olarak bilinmemektedir. Ancak Selimiye Camii kapısı üzerinde bulunan cami kitabesinde, inşaasına 1568 (H. 976) yılında başlandığı kaydedilmiştir. Cami inşaatının başlangıç döneminde Edirne kadısına Divan’dan gönderilen 20 Haziran 1568 tarihli emirde, camii inşaatı nedeniyle fiyatları arttıran kereste tüccarlarının, fiyatlarını kontrol etmesi istenilmiştir. Bu belge ile birlikte Selimiye Camii’nin, 20 Haziran 1568 tarihinden sonraki yaz aylarından birinde temel kazısının başlamış olabileceği düşünülebilir. Dayezade Mustafa Efendinin Risale-i Selimiye adlı eserinde, Sultan Selim, Hicri 976 senesinin Sefer ayının 27. Günü (21 Ağustos 1568) caminin yapımını Mimar Sinan’a havale ettiği ve yerinin seçilmesini emrettiği kaydedilmiştir.

Selimiye Camii Yapı Malzemeleri
Selimiye Camii’nin yapı malzemeleri Edirne ve civarından sağlanmıştır. Camiye malzeme sağlamakla görevli hassa emini Halil’in verdiği bilgilere dayanılarak, Enez’de bazı direklerin ve Fere’deki bir renkli taş ocağı ürünlerinin gönderilmesi için Divan’dan, ilgili kadılıklara emirler gönderilmiştir. Bütün bu çalışmaların 1568 sonbaharında da sürdüğü bu belgelerden anlaşılmaktadır.
Selimiye Camii’nin İnşası Esnasında II. Selim’in İstekleri
Mimar Sinan’a 12 Ağustos 1572 tarihinde gönderilen bir emir ile II. Selim taleplerini şöyle sıralamaktadır.“ Mimar Başına emir. Gönderdiğin mektupta binanın inşaat durumunu anlatarak ana kemerlerin dördünün kilitlenip dördünün de kilitlenmek üzere olduğunu bildirmişsin. Ayrıca şahnişin kubbesinin ve duvarının süslümü yoksa sade mi olması hakkında arzumu öğrenmek istemişsin. Ben pencerelerin hizasına kadar çini ile kaplanmasını ve pencere üstlerine yine çini ile Fatiha suresinin yazılmasını istiyorum. Bu dediklerimi uygun gördüğün şekilde yaptır.”Bu emir, Sinan’ın camiinin yapımı esnasında padişahında isteklerini yerine getirirken, kendi özgür iradesinde serbest olduğunu anlatması bakımından önemlidir.Evliya Çelebi notlarında, Koca Sinan‘ın kendi deyişiyle belirttiği tarih 1568 (H.976) bize caminin temelinin atıldığı zaman konusunda bilgi verirken, dört sene süren inşaat sonunda duvarlarının bir kısmının inşa edildiğini, hatta duvarlara kaplanacak zarif çini yazıların konulmasına başlanmak sırası geldiğini de belirtir. Çoğunluğu Marmara mermeri olan malzeme, döşemelerde, sütun ve başlıklarda, sövelerde (Pencere ve kapı açıtlarının iki yanına yerleştirilen taş veya ağaç dikme), mihrap ve minberde, şebekelerde, korkuluklarda ve çörtenlerde (Damların yağmur ve kar sularını bina duvarından uzağa akıtmak için kagir yapılarda taştan yapılan dışarı doğru uzanmış oluk) kullanıldığına göre, cami inşaatı 1572′de kubbe kasnağına kadar yükselmiştir. Bu tarihte, sekiz taşıyıcı ayağı bağlayan kemerlerin inşası bitmiştir ve Sinan, Karahisari halifelerinden Molla Hasan’ın caminin hatlarını yazmasını istemiştir. 1572′de, Kayalar köyünden camiye su getirilmesi istenmektedir. Mimar Sinan‘ın cami çevresiyle ilgili olarak istediği izinler, Selimiye yapıldığı sırada çevredeki alanın fazla geniş olmadığını gösterir.1572 (H.980) tarihinde sekiz ana kemerin dördü kilitlenmiş dördü kilitlenmek üzeredir. Aynı tarihte kubbenin inşaatına sıra gelir. Mimar Sinan‘ın fikrince caminin harimindeki şadırvanla dört tarafındaki kapıların ve merdiven sahanlarının mermerden ve sofaların döşemeleri kufeki taşından yapılması uygun görülmüştür. 25 Ağustos 1573 tarihli divan yazısında, padişah ne zaman namaz kılacağını sormaktadır. 1573 Ağustos ayından önce kubbenin koyulmuş olduğu düşünülmektedir. 27 Kasım 1574 Cuma günü camiinin açılması için Divandan emir gelse de 7 Aralık 1574‘de Sultan II. Selim vefat ettiği tarihten sonra, 982 hicri senesinin son ayının ilk günü (14 Mart 1575) ibadete açılmıştır. Bazı kaynaklarda Selimiye Camii’nin yapım süresi boyunca 400 kalfa ve 14000 işçi çalıştığını yazmaktadır.Evliya Çelebi Selimiye Camii için 27760 kese akçe, bazı kaynaklarda 550.000.000 akçe harcandığından bahsetmektedir. 120 akçenin 1 altın para olduğu düşünülürse, camii 4.580.000 altın paraya mal olduğu söylenebilir.
Selimiye Külliyesi ve Birimleri
Selimiye Külliyesi, caminin yanısıra medrese, hamam, türbe, imaret gibi birçok binadan oluşan ve külliye denen yapılar topluluğudur. Mimar Sinan, külliyenin öbür yapılarının boyutlarını küçük tutarak tüm dikkatlerin cami üzerinde toplanmasını sağlamıştır.Bugün Edirne Müzesi‘nin bir bölümünün yer aldığı medreseler, dış avlunun güney kenarının köşelerinde ve caminin kıble duvarının önündedir. Külliyenin son yapısı olan arasta (çarşı), sonradan III. Murad döneminde, Selimiye‘ye gelir getirmesi amacıyla vakıf olarak yaptırılmıştır. Arastada karşılıklı iki sıra halinde dizilmiş 124 dükkan vardır.Selimiye‘nin dış avlusu camiyi üç tarafından çevirir. Bu avlular kıble tarafında iki medreseyle sınırlıdır. Bu küçük medreseler girişlerine göre asimetrik planlanmışlardır. Dershaneleri caminin arkasındaki küçük avluya bakar. Mimar Sinan‘ın birçok medresesinde olduğu gibi, avlularının giriş tarafında oda yoktur. Bu avlular birer bahçe olarak tasarlanmıştır. Dış avlunun (bahçenin) güneybatı köşesinde bir Muvakkithane (vakit tespiti yapılan) bölümü vardır ki; şimdiki haliyle kullanımdan uzaktır. Yanından çıkan kapıya Muvakkithane kapısı denir.Dış yapı biçiminin temel sorunu her zaman kubbeden alt yapıya geçişin düzgünlüğü üzerine kuruludur. Mimar Sinan bu sorunu, yatay kütleleri birbirine bağlayan düşey yapılarla çözmüştür. Bu düşey yapılar, aynı zamanda dinamik bir kütle tasarımının da araçlarıdır. Dış bahçede toplam dokuz kapı bulunmaktadır. Ancak bunların en büyük ve en çok kullanılanı batıya açılanıdır. Bu kapıya; eski yıllarda, Alay Kapısı, Kıble yönündeki küçük kapıya Dilenci Kapısı, Doğuda cami haziresine açılan kapıya da Darphane Kapısı denmekteydi.Hamama yakın kapı, Dar-ül Tedris ve Dar-ül Kurra müderrisleri, öğrencileri ve çalışanlar için sabah namazından önce açılmakta, Taş Odalara yakın kapı talebenin giriş çıkışı ve medrese ihtiyaçları için kullanılmaktaydı.Avlunun kuzeydoğu yönünde, Türk İslam Eserlerinin Müzesi olarak kullanılan Dar-ül Tedris Medresesi yer almaktadır.Dış avlunun Arasta’ya bakan yönünde cami duvarında güneş saatleri bulunmaktadır.Selimiye dış avlusunu, doğu tarafta, iki medrese kuşatır. Toprağı yükseltilmiştir ve bu haliyle bir set gibi adeta özel bir mekan yaratır ki; burası, mezarların bulunduğu bir haziredir. Bunlardan biri III. Ahmet’in 1718 ‘de ölen oğlu Şehzade Selim’e ait türbedir.
Selimiye Camii’nin Mimari Yapısı
Mimar Koca Sinan Selimiye‘de, dış yapı biçimine iç mekân tasarımı kadar ağırlık vermiştir.Selimiye Camii öncesinde Yıldırım Bayezid’in sarayını yaptırdığı Sarıbayır’da, Kavak Meydanı denen düzlükte kurulmuştur. Camii medrese ve Dar-ül Hadis, dört yanı duvarlarla çevrili, 190 x 130 metre boyutlarında büyük dikdörtgen avlunun içine, ortada cami ve güneydeki köşelerde ikiz eğitim yapıları olmak üzere, simetrik bir düzende yerleştirilmiştir. Çok uzaklardan göze çarpan dört minaresiyle tüm dikkatleri üzerine çeker. Selimiye Camii bu yönüyle, büyük bir mimar olmasından başka Mimar Sinan‘ın aynı zamanda şehircilikte de uzman olduğunu gösteren bir eserdir.Külliyesinin 22202 m² alanı ile “Kapladığı yer bakımından en geniş cami” olarak mimarlık tarihine geçen Selimiye Camii, tümüyle 2475 m², iç bölümüyle 1.575 m² alanı kaplar. Duvarları kesme taştan yapılmıştır. Duvarlarla çevrili bir avlunun ortasında yer alan cami, yaklaşık 40 metre boyunda, 60 metre eninde bir ibadet yeri ile, buna kuzeyden bitişen, hemen hemen aynı ölçülerde bir şadırvanlı avludan oluşur. Bu avlunun çevresi üstü örtülü, önü açık olan ve revak ya da sundurma denen yapılarla çevrilidir.İbadet yerine bitişik olan revaklar caminin son cemaat yerini oluşturur. Bu revakları örten kubbeler, öbür revakları örtenlerden daha büyük ve yüksektir. Avlunun ortasında 16 köşeli, üzeri açık bir şadırvan vardır.

Selimiye Camii: Kubbe
“Bütün dünya halkının “Olabilirlik ölçülerinin dışındadır” demelerinin bir nedeni şudur: Ayasofya kubbesi gibi büyük bir kubbe İslam Devleti’nde yapılmamıştır diye, kâfirlerin mimar geçinenleri “Müslümanlara karşı galebemiz vardır.” derlerdi. Selimiye Camii, yüksekliği 43,25 metre, çapı 31,25 metre olan muazzam kubbesiyle dikkat çeker. Bu büyük kubbe, 6 metre genişliğindeki kemerlerle birbirine bağlanan ve fil ayağı denen dev sütunlar üzerine oturur. İki tanesi kıble duvarına bitişik olan fil ayaklarının öteki altı tanesi ikişer ikişer doğu, kuzey ve batı duvarlarının önünde yer alır. Böylece ibadet yerinin içinde tek ve büyük kubbeyle birlikte görkemli bir bütünlük sağlanmıştır.31,25 metre çapında muazzam kubbenin ağırlığı 2000 ton olup bu ağırlık, payanda kemerler ile karşılanmaktadır. Kubbe üzerindeki kurşunun ağırlığı ise 18 tondur. Bu muazzam eserin kilit taşı ise 5 ton olup, taşın üzerinde beş metrelik altın kaplı alem bulunur. Bir bütün halinde toplanmış olan iç mekân dünya mimarisinde eşi olmayan bir etki ve mana kazanmıştır.

Selimiye Camii: Minareler
Edirne‘nin en hakim yerlerinden birinde inşa edilen ve Mimar Sinan‘ın ustalığının son şaheseri olan dört minareli Selimiye Camii‘nde, caminin genel kompozisyonunda gayet ahenkli birer unsur olarak rol oynayan minareler gerek miktar ve gerekse binaya yerleştirilmiş tarzları bakımından eşi yoktur. Selimiye Camii’nin büyük kubbesinin dört köşesinde üçer şerefeli dört minarenin ahenkli duruşu diğer camilerde görülmeyen tarzdadır. Edirne şehrine giriş yollarından bakıldığı zaman dört minare sanki iki minare imiş gibi simetrik olarak oturtulmuştur. Mimar Sinan nasıl ki bu cami için “ustalığımın eseridir” demişse minareler de hakikaten bu ustalığın verdiği birer şaheserlerdir. Selimiye Camii‘nin dört minaresinin de kürsüleri gayet sadedir. Bu Sinan‘ın eserlerinde bariz olarak görüldüğü gibi burada sadelik hâd safhadadır. Minarelerin kapıları hepsi dışarıya açılır. Gövdelerin daha ince gözükmesi için dış satıhlar dik çubuklarla süslenmiştir. Her minarede bu yukarıdan aşağı çubuklar ayrı tarzda işlenmiştir. Bu dahi Sinan‘ın bir hususiyetidir. Çubuklar aşağıda ve yukarda birbirini bağlayan kaşlarla birleşir. Şerefeler devrin klâsik üslûpta şebekeli korkuluklarıyla süslüdür.

Selimiye Camii Yapım Yerine Dair
Caminin Yeri Hakkında Hz. Muhammed’i rüyasında gören padişah II. Selim, Peygamberin emri üzerine onun rüyada işaret ettiği, bugünkü cami alanının bulunduğu yere bir cami yaptırmaya karar vermiştir.

Selimiye Camii’nin Temel Taşları Hakkında
Koca Sinan, ustalık eserimdir, dediği bu yapının inşaatına başlamadan önce, inşaatta kullanacağı bütün taş malzemeyi araziye yerleştirmiş. İki yıl süresince tonlarca taş zeminin üzerinde beklemiş. İnşaatçıların kullandığı “zeminin oturması” denen bir olay vardır. İşte Sinan Selimiye‘nin zeminini önceden sıkıştırarak zeminin oturmasını sağlamıştır. Böylece iş bittikten sonra oluşacak olan çatlama ve kaymaların önüne geçmiştir.

Temellerinin Atılmasının Uzun Sürmesi Hakkında
İnşaat hızla ilerlemekte iken Mimar Sinan bir gün ortadan kaybolmuş. Her yeri aramışlar, ama Mimar Sinan‘ı kimse bulamamış. Tam 8 yıl sonra Mimar Sinan çıkagelmiş. Caminin kaldığı yerden devam etmesini buyurmuş. Sultan Selim inşaatın 8 yıl beklemesine çok sinirlenmiş: “Tez getirin Sinan'ı” diye buyruk çıkartmış. Sultan Selim bu tüm saray efradı korkudan tir tir titriyor, Selim’in gazabından korkuyorlarmış. Mimar Sinan gayet sakin huzura çıkmış. Selim “anlat” demiş sadece, gözlerinden şimşekler çakıyormuş. Hazır olmasını buyurduğu celladın eli kılıcının kabzasına gitmiş. Sinan kendinden emin, temelin sağlam olması için zaman gerektiğini söylemiş ve eklemiş: “Hesaplarıma göre 8 yıl gerekiyordu” demiş ve anlatmaya başlamış. Sultan Selim, eliyle cellada dur işareti vermiş ve Mimar Sinan‘ın dehası karşısında diyecek bir şey bulamamış.

Selimiye Camii ve Çağrışımlar
31.25 m çapındaki tek kubbesi Allah’ın tek olduğunu, pencerelerinin 5 kademeli oluşunun İslam’ın 5 şartını temsil ettiğini, 4 vaaz kürsüsünün 4 hak mezhebini işaret ettiğini, Selimiye Külliyesi‘ndeki toplam 32 kapının 32 farzı anlattığını, arka minarelerde 6 yolun olması imanın 6 şartını, 12 şerefesinin ise onikinci padişah tarafından yaptırıldığının ifadesidir.
Selimiye Camii ve Mimar Sinan
Sinan‘ı Mimarbaşı’lığa götüren yol, marangozluktan başlayan, Acemioğlanları’nın Yayabaşılığı’ndan geçen yoldur ki ; bir tasarımcı olarak yetişmesinde, İran ve Irak’tan, Dalmaçya ve Orta Avrupa’ya kadar sayısız ülkeyi gezmesi etkili olmuştur.Sinan’ın 1568 yılına kadar yaptığı yapılarda Selimiye‘den bir parça bulmak olasıdır. Kanuni Türbesi, Topkapı Kara Ahmet Paşa, Edirnekapı Mihrimah Sultan, Rüstem Paşa, Lüleburgaz’da Sokollu camileri , onu Selimiye‘ye götüren denemeler olmuştur.Sinan, Selimiye’ye kadar poligonal çardak kavramını deneyerek gelmiştir. Bu denemeler içerisinde poligonsal çardaklı uygulamalar içinde Kadırga Sokollu daha küçük boyutta altıgenin, Selimiye büyük boyutta sekizgenin zirveleridir. Sekizgen ya da altıgen çardaklı şemalarda çeperlerle çardak ayakları arasındaki ilişkiler, çardak kenarı sayısının kubbe ile altyapı arasındaki geçişe getirdiği kolaylıklar, dış biçimlenmede kubbeye doğru kademeleşmenin biçimsel sorunları ve kompozisyonda kulesel öğelerin etkileri, pencereli duvar ve dış revaklar gibi bütün tasarım sorunları Selimiye‘den önce birkaç kez denenmişti. Merkez kubbeli yapıda mekânsal etkiyi optimuma çıkarmak için, çevre sınırlarını mümkün olduğu kadar orta mekânın sınırlarına yaklaştırmak ve taşıyıcı ayakların boyutlarını minimumda tutmak gibi iki zorunluluk getiriyordu. Sinan bu sorunu poligonal sekizgen çardak ile çözmüştür.

Ayasofya’ya Kıyasla Selimiye Camii’nin Yapısal Üstünlüğü
Ayasofya’nın büyük payanda duvarları, yarım kubbeleri, dışarıda vurgulanmış büyük askı kemerleri, kubbe boyutlarıyla boy ölçüşen öğelerdir. Oysa Selimiye’de bunların yarattığı etki görülmemektedir. Tromplu kubbenin altında sekizgenin vurgulanması bir estetiğin göstergesidir. Sinan, yapının içinde ve dışında payanda öğelerini bir mimarî mekân ve kütle kompozisyonunun estetik öğelerine dönüştürmüştür.Namaz kılınan seviyede orta mekânı çardak ayaklarına çok yaklaşan duvarlar çevreler. Bunların arkasında yan cephe revakları yerleşmiştir. Caminin dört yan girişi bu revakların artındadır. Bu revakların üstündeki kat yine camii içine açılarak mekânı ikinci katta çevreleyen mahfillere dönüşür. Böylece namaz düzeyinde mekân çeperlere daha yakın yan mahfiller katında daha uzak ve aydınlıktır. Galeri katı üzerinde ise duvarlar yeniden zemin kat duvarları hizasına gelirler. Yan çeperlerin şekli mekânın nefes almasına benzer. Selimiye’de bu nefesleşme kıble duvarına paralel, enine bir mekanı vurgular. Ayasofya’da bu nefesleşme apside doğru, boyunca bir mekândır. Buda Selimiye’nin tasarımına etkileyici bir özgünlük kazandırır.Selimiye Camii içinde çok iyi tasarlanmış mihrap ve mihrap duvarını süsleyen çini kaplama, camii içinde görsel bir odak yaratır.Sinan, Selimiye’nin yan cephelerinde katlı bir yapı penceresi yaratarak yeteneğini göstermiştir. Pencereleri duvar yüzeylerine değişik ritim ve biçimlerle canlandırmanın en usta tasarımını bu camii de gerçekleştirmiştir.Selimiye Camii‘nde her taraftan son sınırlarına kadar gerilmiş dengeli mekân şahane bir sükûn halinde olup değişik cazibesiyle her gireni birden sürükler ve bir daha bırakmaz.

Sinan’ın Kaleminden Selimiye Camii
"Bütün dünya halkının “Olabilirlik ölçülerinin dışındadır” demelerinin bir nedeni şudur: Ayasofya kubbesi gibi büyük bir kubbe İslam Devleti’nde yapılmamıştır diye, kâfirlerin mimar geçinenleri “Müslümanlara karşı galebemiz vardır” derlerdi. Yanlış görüşlerince, o kadar büyük bir kubbeyi durdurmak son derece zordur. “Benzerini yapmak mümkün olsa yaparlardı” dedikleri, bu zavallının yüreğinde bir ukde olup kalmıştı. Sözü edilen cami binasında çalışıp çabalayarak, ihsan sahibi Allah’ın yardımıyla, Sultan Selim Han’ın zamanında kudret gösterip bu yüce kubbeyi Ayasofya kubbesinden altı zira daha yüksek ve çevresini dört zira daha geniş yaptım. Caminin dört minaresini, kubbenin dört tarafına oturttum. Her birine üçer şerefe yaptım. İki minaresinin üçer merdiveni vardır, çıkanlar birbirini görmezler. İlk merdiven birinci şerefeye, ikinci merdiven ilk iki şerefeye, sonuncu merdivense her üç şerefeye çıkar. Edirne’de benim camimden evvel en büyük cami Üç Şerefeli idi. Minaresi azametli ise de kuleye benziyordu, gayet kalındı. Sultan Selim Camii’nin minareleri ise hem naziktir, hem de üçer yolları vardır ki, bu kadar ince minarede üç yol yapmanın gayet müşkül olduğunu aklı başında olanlar anlar. Çıraklığımı İstanbul'daki Şehzade Camii'nde yaptım. Kalfalığımı da Süleymaniye Camii'nde tamamladım. Fakat bütün gücümü bu Sultan Selim Han camiinde sarf edip ustalığımı ayân ve beyân ettim."

(Tarafımca derleme)

Mimar Sinan ve Matematik

"Karşılaştığım bir özellikten dolayı gözlerime inanamadım. Sinan’ın eserlerinde en ufak bir çıktı ve desen dahi tesadüf değil. Renklere bile bir fonksiyon yüklenmiş. Çünkü yapıyı herşeyi ile bir bütün olarak ele almış. Bütün ölçülerini ebced hesabına göre yapmış ve bir ana temayı temel almış. Ölçülerini asal sayıya göre yapmış ve onun katlarını baz almış. İlmini din ile bütünleştirip mükemmel eserler ortaya koymuş. Örneğin Sinan, Kur’an-ı Kerim’de geçen “Biz dağları yeryüzüne çivi gibi gömdük...” ayetinden etkilenerek yapılarının yer altındaki kısmını ona göre inşa etmiş. Yapıları hislerine göre değil, matematiksel olarak oluşturmuş. Bugünün teknolojisi bile Sinan’ın yapmış olduğu bazı uygulamaları çözemiyor. Küresel ve piramidal uygulamalarının bir başka benzeri daha yok. Ama bunların hepsi estetik sağladığı gibi yapının sağlamlığını da pekiştirmiştir."

Abdülkadir Akpınar
(Mimar Sinan’ın eserlerini inceleyen ve birçoğunu da restore eden mimar)

Mimar Sinan: Yaşamı ve Sanatçı Kişiliği

Doğumunun 520. yıldönümünde rahmet ve minnetle anıyoruz.

***

Günümüzde Mimar Sinan adıyla anılan Sinan bin Abdülmennan, on yedi yıl yeniçeri olarak çalıştıktan sonra 1538 yılında baş mimarlığa atanmış ve ölünceye kadar elli yıl kesintisiz bu makamda kalmıştır. Kanuni Sultan Süleyman, II.Selim ve III. Murad'ın saltanat dönemlerinde hakim olan Osmanlı klasik mimari üslubu ile adi özdeşleşmiş olan Sinan, dünya yapı sanatının en büyük ustalarından biridir. Çağdaşları ona saygı ile "Koca Sinan" diyorlardı. Avrupa'dan esen Barok rüzgârları onun bıraktığı izleri dağıtıncaya kadar yüzlerce Osmanlı mimarı, gösterdiği yolda yürüdü. Günümüzde, Mimar Sinan Türk kültürünün başlıca simgelerinden biri sayılmaktadır.

Sinan, çocukluğunda Ağırnas'tan devşirme olarak yeniçeri ocağına alınmıştır. Devşirme çocuklar kafileler halinde İstanbul'a varınca, bunların bir bölümü iç oğlan olarak saraya ayrılır, ötekiler taşra hizmetlerini yerine getirmek üzere bir iki altın karşılığında Türk çiftliklerine kiralanırdı. Fatih Sultan Mehmet'in başlattığı bu uygulamanın amacı, devşirme çocuklara Türkçe'yi, Türk gelenek ve göreneklerini. İslam'ın gereklerini öğretmektir. Taşra hizmeti genellikle üç yıl olmakla birlikte, devşirme oğlan yetiştirinceye kadar sürer, sonra yoklama yapılır, sınavda başarılı olan çocuğun bu kez acemi ocağında askeri eğitim başlardı. Yeniçeri ocağında yer açılınca Divan-ı Hümayun'a bildirilir, boşalan yerlere padişah fermanı ile acemi oğlanlardan atama yapılır, acemi ocağında açılan yerler de taşra görevindeki devşirmelerden alınarak doldurulurdu.

Sinan'ın taşra hizmeti ile acemi oğlanlık dönemi 1512 ile 1521 yılları arasında olmak üzere en fazla dokuz yıl sürmüştür. Yavuz Sultan Selim'in saltanatına rastlayan bu yıllarda, İran ve Mısır seferleri, Çaldıran (1514), Merc-i Dabık (1516), Han Yunus (1516), Reydaniye (1517) meydan savaşları yer alır. Bu savaşlarda yeniçeri kaybı fazla olduğundan acemi oğlanların yeniçeri ocağına, taşra hizmetindeki devşirme çocukların da acemi ocağına geçişleri hızlanmış, bu arada Sinan da Kapıya çıkarak (1521) Belgrad Sefer-i Hümayununa yeniçeri unvanıyla katılmıştır.
Belgrad seferinden sonra, Sinan sırası ile Rodos (1522), Mohaç (1526), Viyana (1529), Irakeyn (1534), Korfu ve Pulya (1537) ve Boğdan (1538) Seferi-i Hümayunlarına katılmış; Rodos ile Mohaç arasında atlı sekbanlığa atanmış; Mohaç'tan sonra yayabaşı, Viyana seferinde zemberekçibaşı yapılmış; Irakeyn seferi dönüşünde de Hasekiliğe yükselmiştir.

Sinan'ın katıldığı askeri seferler, bir yandan onun yeniçeri ocağı içerisinde ilerlemesini sağlarken, bir yandan da geleceğin mimarına çağının önemli kentlerini görme ve tanıma olanağını veriyordu. Sinan'ın sefer yolları üzerindeki mimari anıtları incelediğine ve gördüklerini ileride yararlanmak amacıyla değerlendirdiğine şüphe yoktur. Çünkü askerlik yaşamının son aşamasında onun Hassa baş mimarlığına atanması rastlantıya bağlanmaz. Sinan, mimarlığı çok önceden aklına koymuş, acemi oğlanlık döneminden başlayarak kendini yapı sanatına hazırlamıştır.

Askeri eğitimin yanı sıra acemi oğlanlardan bir bölümü tersane, mahzen, kapan, gibi miri tesislerde, bir bölümü İstanbul'a İzmit'ten odun, Mudanya'dan buz getiren gemilerde, bir bölümü Boğazın iki yakası arasında taşıyan kayıklarda, bir bölümü de Saray, Yeniçeri Ağası ve vezirlerce yaptırılan inşaatlarda çalıştırılırdı. Sinan'ın daha çok yapı işlerinde görevlendirildiği tahmin edilmektedir. Acemi Ocağı'nda edindiği dülgerlik sanatı, giderek yapı ustalığına dönüşmüş, inşaat işlerinde çalışırken mimarlığı ustalardan görerek öğrenmiş, katıldığı seferlerde köprü, kale gibi askeri amaçlı tesislerin yapımında ve ele geçirilen kentlerdeki önemli anıtların onarımında çalışarak bilgi ve deneyimini artırmıştır.

* Bu yazı Aptullah Kuran'ın Mimar Sinan (1986) ve Metin Sözen'in Türk mimarisinin Gelişimi ve Mimar Sinan (1975) adlı kitaplarından derlenerek yazılmıştır.

Mimar Sinan ve Eserleri ile ilgili daha fazla bilgi edinmek ve konu hakkında araştırma yapmak istiyorsanız, Mimar Sinan ile ilgili kaynakçaya bir giriş niteliğindeki Mimar Sinan'in Mimari Mirasi ile Tanışma, Kaynakça başlıklı yazıya başvurabilirsiniz. Yazıyı okumak için tıklayınız.

13 Nisan 2009

Osmanlı İstanbulu'ndan Seçim Manzaraları

Bundan sonra bu tip seminer ve toplantıları da blogdan duyuruyoruz. Tarih Vakfı'nın düzenlediği toplantılar gerçekten takdire şayan. İstanbul Toplantıları'nın 6.sı 15 Nisan 2009 Çarşamba günü 17:30'da T.C Marmara Boğazları Belediyeler Birliği Salonu'ndan yapılacak. Mehmet Alkan'ın konuşmacı olarak katıldığını toplantının konusu "Osmanlı İstanbulu'ndan Seçim Manzaraları". Yukarıdaki resim vasıtasıyla adres detayları ve telefon numarasını görebilirsiniz. Faydalı bir toplantı olması dileğiyle.

10 Nisan 2009

Kendi ağzından Mimar Sinan

9 Nisan 2009 tarihi Koca Mimar Sinan Ağa (Sinaneddin Yusuf - Abdulmennan oğlu Sinan)'nın 421.ölüm yıldönümü idi. Buna vesile, sabah kalktığımda baktığım fazilet takviminin arka sayfasında kendi ağzından kısa hayatını anlattığı aşağıdaki anektodları bulup aktarmak istedim.

***

"Padişahı'nın aciz duacısı Abdülmennan oğlu Sinan,Devlet-i Osmaniye'de dört padişaha hizmet ile müşerref olup sanatım ve hizmetimlemüslümanlara faideli nice eserler kılmak nasib oldu.Dört padişahın ilki Arab ve Acem fatihi Yavuz Sultan Selim Han Hazretleridir.

Bu hakir, Sultan Selim Han'ın Kayseri Sancağı'ndandevşirilen kullarının evveli olmuştum. Acemi ocağında dülgerlik ile üstad hizmetindesebat edip, hizmet gözledim. Arab ve Acem memleketlerinde uğradığımız her köşk kubbesinden ve harabelerden bir misal hasıl edip, yine İstanbul'a dönerekzamanın âyânına hizmetle meşgul olup, kapuya çıktım.

Sultan Süleyman Han Hazretleri, Acem diyarında sefer eyleyip Van gölü kenarındadüşmanla cenk mukarrer olunca Vezir-i Azam Lütfi Paşa gemiler inşa olunup,gölün öte yakasındaki düşmandan haber almak istedi. Bu işi hakire sipariş buyurdular.Allah'ın inayetiyle şartlar müsaid değil iken yoldaşlarım ile gayret edip,az zamanda üç kadırgayı, yelkenleri, demirleri ve kürekleri ile eksiksiz tedarik ettik.Paşa Hz. kaptanlığını dahi uhdemize havale kılınca yoldaşlarım ile düşman askerinden haberler getirerek Paşa Hz.'nin iltifatlarına mazhar olduk.
Sultan Süleyman Han, Karabuğdan'a sefer kıldılar. Pirut suyu kenarına geldiklerindeasker geçmeye köprü lazım oldu. Nice kimseler köprü yapmaya gayret ettiiseler de, zemin batak olduğundan yaptıkları yıkıldı, aciz kaldılar.Merhum Lütfi Paşa, padişah huzurunda binayı ancak bu Sinan kulunuz yapar, dediktebu hakire emir ve ferman olundu. Padişahın duası bereketiyle su üzere ongün içerisinde bir latif köprü binası nasib oldu. İslâm askeri selametle geçtiler.

Allahu Teala'nın hikmeti mimar-ı acem vefat edip mimarlık makamı boş kaldı.Âyân " Mimar, bu fenne vakıf üstad-ı kamil ola" deyince, Lütfi Paşa;" Mimar-ı Haseki olan Sinan şubaşı olmak gerektir. Andan gayri bu işeKâdir kimesne olmaz." demişler. O vakit yeniçeri ağası hakiri çağırtıp;" Paşa hazretleri seni mimar etmeye karar verdi " dediler. Hakir dahi nice camilerbina edip dünya ve ahirette nice hayırlara vesile olması düşüncesi ile kabul ettim."

(Tezkiratü'l-Bünyân)

08 Nisan 2009

Ahmet Midhat Efendi'nin Osmanlı adası

"Osmanlılığın asıl mahiyeti, çeşitli cinslerden oluşan bir alay halkın birbirinin kanının akmasına meydan bırakmak şöyle dursun, hatta bunları bir milliyet ve belki bir siyasi kardeşliğe bağlamak meselesidir. Böyle güzel bir topluluğun, insanları, gerçekten mutlu edebileceği ve bütün dünyanın Osmanlı himayesine can atacağı da kuruluşunun başında her tarafça kabul edilmişti... Halk da bir kere Osmanlılık ünvanı altında saklı olan medeniyet nimetini ve hürriyeti görünce ve siyasi genel kardeşlik tadını tadında dünya saadetinin olsa olsa bundan ibaret olabileceğine inanarak candan ve gönülden Osmanlı olup kalmışlardır."

Ahmet Midhat Efendi,
(Üss-i Inkılap: Kırım Muharebesinden II.Abdülhamid Han'ın Cülûsuna Kadar,
Hazırlayan: Tahir Galip Seratlı, İstanbul 2004, Selis Kitaplar, Sayfa 33)

06 Nisan 2009

Osmanlı tarihinde Bursa

Bugün Bursa'nın fethi'nin gerçekleştiği 6 Nisan tarihine tekabül ediyor. Orhan Gazi, kuşatma altında tutulan Bursa'yı 6 Nisan 1326'da almış ve Bursa, 1326-1361 arasında Osmanlılara başkentlik yapmıştır. Fethin yıldönümünde tarihini belgelere dayanarak kısaca özetlemek istedim.

***

Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey, İznik’i kontrol altına aldıktan sonra, 1302 yılında Koyunhisar’da Bizans kuvvetlerini büyük bir yenilgiye uğrattı. 1308 yılında Sakarya Vadisi’nin kuzeyindeki önemli yerleri ele geçiren Osman Bey, İznik ila İzmit arasındaki kara yolunu kontrol altına aldı. Harmankaya Tekfuru Köse Mihal, 1313 yılında Müslüman oldu ve Türk kuvvetlerine güç kattı. Bunun ardından 1315 yılında Türkler; Lefke, Akhisar ve Geyve beyliklerini Osmanlı Devleti’ne bağladılar. Bu tarihte Bursa kenti, Türkler tarafından kuşatıldı. Mudanya’nın 1321 yılında fethedilmesi ile Bursa’nın kuşatılma sürecinde de sona gelindi. Şehzade Orhan Bey komutasındaki Türk Ordusu, 1326 yılında Bursa’yı fethetti. Bursa’nın fethi ile birlikte Osmanlı Devleti başkentini Söğüt’ten, bu kente taşıdı. Osmanlı Devleti’nin kurucusu, büyük devlet adamı ve siyasi deha Osman Bey’in 1326 yılında ölümü ile yerine oğlu Orhan Bey geçti.

Orhan Bey, Bursa’nın fethinden sonra, 1329 yılında Bizanslıları büyük bir yenilgiye uğrattı. 1331 yılında da İznik, Türkler tarafından fethedildi. Daha sonra 1333 yılında Gemlik ve 1337 yılında da İzmit fethedildi. Böylece Kocaeli Yarımadası’nın tamamı, Osmanlı Devleti’nin egemenliğine girdi.

1326 yılında Osmanlı Devleti’nin başkenti olan Bursa; tarihi şahsiyetleri, doğal güzellikleri, tarihi abideleri ve binlerce yıldır bilinen şifalı kaplıcaları ile dünyaca meşhur bir Türk başkentidir.

Türkiye’nin Marmara Bölgesi’nin güneyinde yer alan Bursa; Bilecik, Balıkesir, Kütahya, Kocaeli, İstanbul illeri ve Marmara Denizi ile çevrilidir. Marmara Bölgesini, Ege ve İç Anadolu’ya bağlayan bir kavşak noktasında olan Bursa, Bitinya Kralı İkinci Prusias tarafından kurulmuştur.Kurucusuna izafetle kente “Prusias” dendiği tarihi kaynaklarda yer almaktadır. Zamanla bu isim “Brousse” , daha sonra da “Brus” olarak telaffuz edilmiştir. Türklerin şehri fethetmesiyle birlikte de “Bursa” adını alan kent, fethedildiği 6 Nisan 1326 tarihinden, Osmanlı Devleti’nin Padişahı Birinci Murat Hüdavendigar’ın Edirne’yi başkent yaptığı 1365 tarihine kadar bu özelliğini korumuştur. Ancak, bu tarihten sonra da Bursa, tahta çıkmalar, cenaze törenleri ve diğer önemli törenlerle, sembolik başkent olma özelliğini sürdürmüştür. 1841 yılından itibaren de Anadolu Beylerbeyi Bursa’da oturmuş ve burası merkez olmak üzere bölgeyi yönetmiştir. Birinci Dünya Savaşı’na kadar sürekli gelişen Bursa, İngilizlerin desteğiyle Yunan işgaline uğradı. 26 Ağustos 1922 tarihindeki Büyük Taarruzla Türklere karşı kesin olarak yenilgiye uğrayan Yunan Ordusu, 11 Eylül 1922 tarihinde Bursa’dan çıkarıldı. Bursa’ya büyük tahribatlar veren Yunanlıların kentten çıkarılmasından sonra, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte Bursa ihtişamlı günlerine yeniden kavuştu.
Bursa kenti baştan başa tarih kokan zengin bir medeniyetin başkentidir. Türkiye’de, İstanbul’dan sonra tarihi eser bakımından en zengin şehir; Bursa’dır. Bursa, Osmanlı Türklerinin Selçuklu devri sanat ve mimarisine yeni bir şekil, yeni bir bakış kazandırdıkları “Bursa Okulu” tarzı mimarinin bol olduğu bir başkenttir.Türklerin, Bursa’daki eserleri göz önüne getirildiğinde; çinicilik, ağaç oymacılığı ve duvarlardaki nakışçılıkta çok ileri bir sanata ulaştıkları görülmektedir.

Cennet Bursa veya Yeşil Bursa diye de anılan kentteki tarihi eserlere bakacak olursak: Osmanlı Devleti Sultanlarından Orhan Bey zamanında yapılan eserler; Orhan Camisi, Alaaddin Camisi, Ahi Hasan Mescidi’dir. Osmanlı Devleti Sultanlarından Birinci Murat Hüdavendigar zamanında yapılan eserler; Hüdavendigar Camisi, Şehadet Camisi, Kadızade-i Rumi tarafından yaptırılan Kavaklı Mahallesindeki Cami, Koca Naib Camisi, Hayrettin Paşa Camisi, İzzeddin Camisi ve Kara Ali Camisi’dir. Osmanlı Devleti Sultanlarından Yıldırım Bayezid zamanında yapılan eserler; Yıldırım Camisi, Ali Paşa Camisi, Demirtaş Camisi, Ertuğrul Camisi, Gazi Timurtaş Mescidi, Molla Fenari Camisi, Somuncu Baba Camisi ve Fırını ile meşhur Ulu Cami’dir. Osmanlı Devleti Sultanlarından Çelebi Sultan Mehmet zamanında yapılan eserler; Şaheser Cami ismiyle de anılan, meşhur İznik çinileriyle süslü, mimarı Hacı İvaz Ağa olan ünlü Yeşil Cami, Selçuk Hatun Camisi ile Bedrettin Camisi’dir. Osmanlı Devleti Sultanlarından İkinci Murat zamanında yapılan eserler; Muradiye Camisi, Abdal Camisi ve Zeyniler Camisi’dir. Osmanlı Devleti Sultanlarından Fatih Sultan Mehmet zamanında yapılan eserler; Zeyniler Camisi’nin yakınındaki çeşme, Akbıyık, Veli Şemseddin Camileri başta olmak üzere 19 camidir. Osmanlı Devleti Sultanlarından İkinci Beyazıt zamanında yapılan eserler; Molla Arap Koca Hanı Mescidi, Emir Sultan Camisi, Üftade Camisi ve İsmail Hakkı Tekkesi’dir.

Bu cami ve külliyelerin yanı sıra görülmeye değer yüzlerce tarihi eser daha vardır. Osman Gazi Türbesi, Orhan Gazi Türbesi başta olmak üzere Padişah türbeleri; Lala Şahin Medresesi, Hüdavendigar Medresesi başta olmak üzere medreseler; Orta Köy ve Issız Kervansarayları; Kaza Hanı, Pirinç Hanı, İpek Hanı başta olmak üzere hanlar ve Kapalı Çarşı ile Bedesten Çarşısı, Bursa’nın görülmeye değer diğer şaheserleridir.

Ayrıca, çok yaşlı çınarlar, Bursa Kalesi, tarihi yollar ve köprüler, imaretler, başta Işıklar Askeri Lisesi binası olmak üzere tarihi okul binaları, Arkeoloji Müzesi, Türk İslam Eserleri Müzesi ile Atatürk ve Kültür Müzesi görülmeye değer zenginliklerdir.

Bursa; anlatılmakla bitmeyecek tarihi, kültürel ve doğal güzellikleri ile dünyadaki sayılı şehirlerden ve özgün tarihi başkentlerden biridir.

Yeşil Bursa, tarihi şahsiyetleri ile de dikkat çeken bir kenttir. Karacabey, Geyikli Baba, Bursalı Mehmet Tahir, Eşrefoğlu Rumi, Gazi Ahmet Muhtar Paşa, Hacı İvaz Paşa, İsmail Hakkı Bursevi, Üftade Mehmet Muhyiddin, Vani Mehmet Efendi ve İstanbul’un fethinde surlara Türk bayrağını diken Ulubatlı Hasan, yüzlerce ünlü Bursa’lı kahraman, şair, düşünür ve bilim adamlarından sadece birkaçıdır.

Kaynaklar
1- Yılmaz ÖZTUNA, Büyük Türkiye Tarihi, İstanbul, 1979
2- İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, Osmanlı Tarihi, Ankara, 1988
3- Ali SEVİM- Yaşar YÜCEL, Türkiye Tarihi, Ankara- 1990
4- Ali GÜLER- Suat AKGÜL, Türklük Bilgisi, Ankara, 2001
5- Ali SEVİM, Anadolunun Fethi, Ankara, 1988
6- Yeni Rehber Ansiklopedisi,4. Cilt, İstanbul
7- Ekmeleddin İHSANOĞLU, Modern Türkiye ve Osmanlı Mirası,(Derleyen: Hidayet Yavuz Nuhoğlu,Osmanlı Dünyasında Bilim ve Eğitim, Milletlerarası Kongre-Tebliğler, IRCICA) İstanbul, 2001
8- Berke İNEL, Osmanlı İmparatorluğunda Kültürel ve Eğitimsel Yaşamda Güzel Sanatların Yeri, Modernleşme Süresinde Batının Etkisi, (Derleyen: Hidayet Yavuz Nuhoğlu,Osmanlı Dünyasında Bilim ve Eğitim, Milletlerarası Kongre-Tebliğler, IRCICA) İstanbul, 2001

04 Nisan 2009

Gazi Osman Paşa

Osman Nuri Paşa (d. 1832, Tokat - ö. 1900)
5 Nisan 2009 tarihi, Gazi Osman Paşa'nın 109. ölüm yıldönümüne denk düştüğünden, bu güzide kumandanın öyküsünü buraya yazmayı bir görev olarak görüyorum.
***

Tarihimiz boyunca sayısız kumandanlarımız askerî sahada hizmet ifâ etmişler, bilhassa savaş meydanlarında gösterdikleri maharet, cesaret ve şecaatle bütün dünyanın takdirle alkışladığı zaferlerin kazanılmasında faal roy oynamışlar; tarihimizde pek çok destanların yer almasında mühim vazife görmüşlerdir. Hepsi, ebediyen rahmetle, şükranla yâdedilecektir...

Gazi Osman Paşa da, tarihlere altın harflerle geçen Plevne müdafaası kumandanı olarak gönüllere taht kuran kumandanlarımızdandır.

Osman Paşa'yı henüz tahsil devresini tamamlamadan harp meydanlarında görmekteyiz... Bu meydanda kahraman askerlerimize serdarlık ederek, düşmanlara unutamayacakları şamarlar indirmiş bir kumandandır.

Osman Paşa 1832 yılında Tokat'ta doğmuştur. Askerliğe olan merak ve hevesi üzerine, Beşiktaş'taki Askerî Rüştiye'de ve Kuleli Askeri İdadisinde okumuştur. Daha sonra «Mekteb-i Erkân-ı Harbiyyeye» giren Osman Paşa, kurmaylık eğitimim tamamlamaya fırsat kalmadan, Kırım savaşının çıkması üzerine Tuna cephesine gönderilir... Genç yaşta harp meydanına atılan Osman Paşa'yı bundan sonra devamlı zaferler kazanan, hakkı olan terfiler olan bir subay olarak görmekteyiz.

Tuna cephesinde dört yıl kalan Osman Paşa, önce Mülâzım-ı Evvel, savaşın sonunda da Kolağası oldu (1856). Bundan sonra yarıda kalmış olan Kurmay eğitimini tamamladı ve Erkân-ı Harbiyye-i Umumiye reisliğinde çalışmaya başladı. Anadolu haritasını çıkarmak vazifesiyle Bursa'ya tayin edildi. Sırasıyla; Teselya, Yenişehir ve Lübnan'da vazife aldı...

Girit isyanlarının başlaması üzerine Girit'e tayin edilen Osman Paşa, âsiler karşısında gösterdiği kahramanlık üzerine Miralay rütbesiyle taltif edildi (1866) Osman Paşa'yı bundan sonra, sırasıyla şu vazifelerde ve rütbelerde görmekteyiz: vazifeli gittiği Yemen'den Paşa rütbesi alarak dönmüştür. Rumeli'de bulunan Beşinci Ordu Manastır Fırka Kumandanlığına tayin edilir (1875). Buradaki çalışmalarından dolayı Birinci Ferik olur. Sırp isyanları başlayınca, emrindeki birliklerle âsiler üzerine yürür. Sırp ordusunu perişan eder ve müşir olur (1876). 1877-1878'de Rusya'nın Osmanlı devletine karşı saldırıya geçmesi üzerine Vidin ve Rahova bölgelerinin korunmasıyla vazifelendirilir.
Plevne ve Gazi Osman Paşa
Osmanlı'nın ezeli düşmanı Rusya, ilk hücumda ve kısa bir zamanda Osmanlı ordusunu mağlûp edip, İstanbul önlerine varmayı hayallemişti. Bu hayali kuvvetlendirecek hareketler de yok değildi. Kuzeyden hücuma geçecek olan Rusları durduracak iki müdafa hattı vardı. Tuna nehri ve Balkanlar silsilesi... Ruslar bu engeli de hemen hemen hiçbir zorluk görmeden geçmişlerdi.
Çarın kardeşi Grandük Nikola Nikolayeviç'in başkumandanlık ettiği Ruslar, Berkofça dağlarını aşmışlar, bugünkü Dobruca ve Bulgaristan topraklarına ulaşmışlardı. Bu ana kadar ciddi bir mukavemetle karşılaşmayan Ruslar hayallerinde İstanbul'u görmeye başlamışlardı... Rusların bu hareketi devam ederken, Osman Paşa'ya Ruslar'a karşı durmak üzere hareket emri verildi. Bunun üzerine Osman Paşa, Vidin'den hareket ederek beraberindeki 25 piyade taburu, 12 süvari bölüğü, 48 sahra topu ve 6 dağ topu ile birlikte, bir haftalık bir yürüyüşle Plevne önlerine gelmiş; şehri Ruslar'dan alarak, derhal doğru dürüst bir kalesi olmayan ve müdafaaya elverişli olmayan Plevne'yi tahkim etmeye girişmiştir.

Balkanlardan güneye sarkmak için Plevne engelini aşmak mecburiyetinde olan Ruslar, henüz yeni gelmiş, Osman Paşa kuvvetlerine karşı 20 Temmuz 1877'de saldırıya geçmiştir. Bu ilk saldırıda, kahraman askerlerimiz başlarında Osman Paşa ile düşmana karşı dururlar. Bu çarpışmalarda Ruslar 2874 ölü ve büyük ölçüde mühimmat bırakarak kaçarlar.

Moskoflar, savaşın başındaki kolay muvaffakiyetleri yüzünden ilerlemelerini devam ettireceklerini ummuşlardı. Fakat bilmiyorlardı ki, karşılarında, tarih boyunca destanlar yazan imanlı askerler ve başlarında da Osman Paşa gibi bir serdar vardı... Tecrübeli, cesur, imanlı kumandanların elinde olan bu şanlı ordu tarih boyunca zaferden zafere koşmuştu...

Ruslar maddi güçlerine güvenerek, 30 Temmuz'da yeniden saldırır. Bu defa 184 top ve 50 bin askerle birlikte... Buna mukabil, Osman Paşa'nın elinde 58 top ve 23 bin asker vardı. Bu ikinci saldırıda da hüsrana uğrayan Ruslar, 7305 ölü verdikten sonra, gerisin geri kaçarlar. Rus ordusu Plevne önlerinde mıhlanıp kalmıştı. Osman Paşa ve maiyyetindeki askerler düşmana göz açtırmıyor, bir adım bile ilerlemelerine müsaade etmiyorlardı...

Bütün dünyanın dikkati Plevne'deydi. Bir avuç Osmanlı ordusu, Rus ordusuna meydan okuyor, perişan ediyordu. Yakılan türküler yıllar boyu dillerden düşmemiştir.

Karadeniz akmam dedi,
Ben Tuna'ya bakmam dedi,
Yüzbin Moskof gelmiş olsa,
Osman Paşa korkmam dedi.


İman dolu sinede korku izi bulunabilir mi?.. Düşmanın sayı itibariyle çokluğu sarsılmaz imana sahip insanlar karşısında bir kıymet ifade edebilir mi?... Bunun cevabı Plevne'de verilmiştir.
Bütün hırslanyla saldıran Ruslar, Osman Paşa kumandasındaki Osmanlı askerlerinden yedikleri darbelerden sonra, bütün kuvvetleriyle Plevne önlerine gelmeye başlamışlardı. Rus Çarı II.Aleksandr bizzat gelerek muharebeleri yakından takip etmiştir. Son Rus ihtiyatları Plevne önlerine getirilir... Gözleri öylesine korkmuştur ki, bütün bunlarla da yetinilemez. Çar, Romanya Prensi I.Karol'a bir telgraf çekerek yardım ister. Telgraf manalıdır. «İmdadımıza gel! istediğin gibi, istediğin yerden, dilediğin şartlarla Tuna'yı geç! Acele Plevne'de yardımımıza yetiş! Mahvoluyoruz! Hıristiyanlık, dâvasını kaybetmek üzeredir!» Bu telgraf üzerine Kral Karol, 3 piyade, l süvari tümeni ve 108 topla Rus ordusuna katılır...

Ruslar yine perişan oluyor
Ruslar ve Rumenlerden oluşan birlikler Plevne'ye karşı hücuma geçerler. 7 Eylül'den itibaren 432 top, geceli gündüzlü Plevne'yi döğmeye başlar. Dört gün aralıksız devam eden top ateşinden sonra, 11 Eylülde taarruza geçen Ruslar ve Rumenler, ancak kendilerinin dörtte biri kadar olan Osman Paşa kuvvetleri karşısında perişan olurlar. Bu üçüncü saldırıda da Ruslar, 3'ü general ve 350'si subay olmak üzere 15 bin 553 ölü vermiştir.

Plevne önlerinde bu muharebeler devam ederken, Osmanlı ordusu diğer taraftan Sırbistan ve Karadağ ile de savaşmaktaydı.

Plevne iki yönden Ruslar tarafından kuşatılmıştı. Yalnız güneydoğu ve güneybatıdaki Sofya - Plevne yolu açıktı. Muharebe ile Plevne müdâfilerini mağlûp edemeyeceklerini anlayan Ruslar, tam «Rusça» bir yola başvururlar. Plevne'yi dört bir taraftan sararak kuşatma altına almak, böylelikle, erzak ve mühimmat yardımı alamayacak olan kuvvetleri teslime zorlamak... Bu planı tatbik için 3 Eylül'de, Plevne'nin güneydoğusunda, Osma suyunun doğu kıyısı üzerindeki Lofça'yı işgal ederler. Daha sonra 28 Ekim'de güneybatıdaki Sofya-Plevne yolunu da kapatırlar. Böylelikle Plevne'yi dört bir yandan kuşatmış oluyorlardı... Müdâfiler erzakları, cephaneleri bitene kadar vuruşmaya devam ederler. Son kurşunu da atıp, yiyecek birşey kalmayıncaya kadar dayandıktan sonra, yine de teslim olmazlar.

Osman Paşa, 10 Aralık gecesi kaleden çıkıp düşman saflarını yararak, beraberindekilerle birlikte düşman hattını geçmeyi planlar ve planını tatbik eder. Vuruşa vuruşa ilerlerken, bir kurşunla dizinden yaralanır. Dizini delip geçen kurşun atına da isabet etmiştir...

Kahraman kumandan yaralı olarak teslim alınır. Rus başkumandanı ve Çar, Osman Paşa'yı tebrik edip kılıcını iade ederler.

Üçüncü Plevne zaferinden sonra, Sultan II.Abdülhamid tarafından «Gazi» unvanı verilen Osman Paşa, bir süre esir olarak Rusya'da kaldıktan sonra, Ayestefanos anlaşmasının imzalanması üzerine İstanbul'a gelmiştir.

4 ay 23 gün Plevne'de Ruslara karşı koyan ordunun kumandanı Gazi Osman Paşa'nın İstanbul'a gelişinde, Sultan Abdülhamid bu şanlı askerimizi kucaklar ve «Sen benim yüzümü ağarttın. İki cihanda da yüzün ak olsun!» diye dua eder. Daha sonra Mabeyn müşiri olan Gazi Osman Paşa, vefatına kadar bu vazifede kalır.

Düşmanın dahi takdir etmeye mecbur kaldığı bu faziletli kumandan, marşlarla dillerde, hatırasıyla gönüllerde yaşayagelmiştir. Halâ söylenir:

Kılıcımı vurdum taşa
Taş yarıldı baştan başa
Şanı büyük Osman Paşa
Askerinle binler yaşa...

5 Nisan 1900'da Rahmet-i Rahmana kavuşan Gazi Osman Paşa'nın mezarı Fatih camii haziresindedir.

01 Nisan 2009

Osmanlı geriledi mi?

"Tarih ve şuur olarak değişmemiz lazımdır. Bizim battığımız, çürüdüğümüz, çöktüğümüz falan yoktur. Senelerce bu memlekette hem sağda hem solda insanlara tarihte bu öğretiliyor. Batmak; bunun kadar manasız, bunun kadar gerçekle teması olmayan, indi bir yorum, üstelik de tahripkar bir yorum yoktur.. Hiç bir şekilde battığımız falan yoktur. Biz diriyiz. Daima değişiyoruz, daima değişen dünya şartlarına kendimizi uydurmaya çalışıyoruz ve daima öncü olmak için de kavga ediyoruz."

İlber Ortaylı
(Osmanlı'yı yeniden keşfetmek - Sayfa 55)

Türkler ve İslamiyet

"Türk, bütün varlığı ve heyecanı ile islamiyete koşarken hasretle beklediği dine kavuşmanın mutluluğunu yaşamıştır. "Allah’tan başka ilah yoktur" diyen, "cihad" emri ile "alplik ruhunu" besleyen, öte yandan "hak yolda" alimlerin akıttığı mürekkebi, şehid kanından daha mübarek bulan islamiyet, kısa zamanda Türk’ün ruhunu keşfetmekle kalmamış, Türk’ü yeniden Türk’e buldurmuştur."

Seyyid Ahmed Arvasi
İslamiyeti kabul etmeleriyle birlikte millet olma sürecini tamamlayan Türkler kısa sürede islamiyeti bir "dünya dini" haline getirmiş,hakimiyeti altında olsun ya da olmasın tüm müslüman azınlıkları koruyup kollama görevini üstlenmişlerdir. Tarihte hiçbir millete nasip olmayacak kadar köklü ve güçlü imparatorluklar kuran Türk Milleti, bu gücünü hiç şüphesiz İslam dininden almıştır.

Tarihte hiçbir millete nasip olmayacak kadar köklü ve güçlü imparatorluklar kuran Türk Milleti bu gücünü hiç şüphesiz İslam dininden almıştır. Türklerin İslamiyeti kabulünün en önemli sonucu, islam dinine girmeleriyle millet olma sürecini tamamlayan Türklerin kısa süre içerisinde islamiyeti bir "dünya dini" haline getirmeleri olmuştur.

Türkleri İslamiyete Yakınlaştıran Sebepler
Türkleri islamiyete yakınlaştıran en önemli sebep, tevhid inancı olmuştur. Allah'ın birliği inancı Türkler’de çok yaygın olan bir inançtı. Din adamlarını huzuruna çağıran Mengü Kağan, "biz tek Tanrı’nın varlığına, onun sayesinde yaşadığımıza ve onun emri ile öldüğümüze inanıyoruz" demişti.
(Süleyman Kocabaş, Adil Türk İdaresi, s.15)

Türklerde Allah'ın birliği inancı "Kök Tengri" (Gök-Kainat Tanrısı) olarak isimlendirilmişti. Türkler’in inançları ile islam inancı arasındaki benzerlik sadece bununla sınırlı değildi. İslamiyet öncesi Türkler ahiret gününe, öldükten sonra dirilmeye, kaza ve kadere inanırlar ve kurban keserlerdi. Zina ve eşcinsellik kesinlikle yasaktı ve hırsızlık ağır ceza ile cezalandırılırdı.
(İ. Hami Danışmend, Türk Irkı Neden Müslüman Oldu, s.17)

Türklerin islamiyeti kabul etmelerinde islam öncesi Türklerin inançları ile islamiyet arasındaki büyük benzerlikler önemli rol oynamıştır. Bu benzerlikleri kavradıkça islamiyete her geçen gün yakınlık duyan Türkler, Emevi Valisi'nin Horosan'da İslamiyeti yaymak için cami ve medrese açmasına hiçbir tepki göstermemiştir. Bu yakınlaşma süreci Arap Müslümanlarla Türklerin ortak düşmanları olan Çinlilere karşı omuz omuza mücadele etmesiyle doruk noktasına ulaşmıştır.

Dünya Tarihinin Dönüm Noktası
Türkler’in İslam dini ve müslüman Araplarla tanışmasına vesile olan "Talas Savaşı"ndan Çin Ordusu karşısında zorlanan Müslümanların yardımına Türk süvarileri yetişmiştir. Savaşı izleyen Karluk beyinin emriyle savaş alanına giren Türk süvarileri karşısında neye uğradıklarını şaşıran Çinliler Talas Savaşı’nda yenilgiye uğramışlardır. Bu savaşın ardından islamiyet Maveraünnehr’de kalıcı hale gelmiş ve Türkler de uzun zaman Çin tehlikesinden kurtulmuşlardır.

Bölgeye adım atan Müslüman Araplar, Türklerin yüksek ahlaklarını, idarecilik ve savaştaki üstün meziyetlerini yakından tanıma imkanı bulmuşlardır. Bu savaş sonucunda, Türklerin islamiyete girmesiyle bu dinin kısa sürede bir "dünya dini" olacağı inancı doğmuştur. Türklerin müslüman Arapları, Arapların da Türkleri tanımasına neden olan "Talas Savaşı" dünya tarihi için bir dönüm noktası olmuştur.

Talas Savaşı’nın ardından kitleler halinde islam dinine geçen Türkler, iddia edilenlerin aksine hiçbir zorlama ile karşılaşmamışlardır:

"Türkler, İslamiyeti samimi olarak, kendi istekleriyle, hiçbir zorlama ve dış baskı olmaksızın kitle halinde kabul edince, tarihlerinin yeni bir devresine ayak basmış oluyorlardı… Türkler müslüman olmak suretiyle Türklüklerini kemale erdirmiş, adeta tamamlamışlardı."
(Yılmaz Öztuna, Türk Tarihinden Yapraklar, s.47)
Müslüman Olmayan Türklerin Akibeti
Türkler islamiyeti kabul etmeselerdi hiç şüphesiz tarihteki milletler mezarlığına gömülürlerdi. İslamiyeti kabul etmeden çeşitli uzakdoğu dinlerinin etkisi altında kalan Türkler, bu dinlerden olumsuz şekilde etkilenmiştir.İslamiyeti kabul etmeyen Türk boyları, tarih boyunca milli kültürlerini kaybetmeye mahkum olmuşlardır. Nitekim Budizmi eden Tabgaçlar, Museviliği Hazarlar bugün Türklüklerini tamamen kaybetmişlerdir. Allah’ın insanlığa son mesajı olan Kuran’ın yolunu izleyen hiçbir boyu benliğini kaybetmemiştir.

Türklerin islamiyeti kabulünden çok önce M.S 375 yılında Avrupa’ya ayak basan ilk Türkler olarak tarihe geçen Hunlar, siyasi ve askeri açıdan uzun yıllar kendinden söz ettirmiş ancak çeşitli uzakdoğu dinlerinin etkisi altında kaldıkları için Türklüklerini kaybetmişlerdir. Büyük bir kısmı Hristiyanlaşan bu Hun Türkleri sosyal asimilasyona uğrayarak milli varlıklarını kaybetmişlerdir. Dün olduğu gibi bugün de Müslüman olmak ve islamiyetin gereklerine uygun bir yaşam sürmek Türk Milleti’nin varlık şartı olarak önemini korumaktadır.
(Süleyman Kocabaş, Adil Türk İdaresi, s.17)

Türklerin İslam Dünyasındaki Liderliği
İslamiyeti kabul eden Türkler "İlahi Kelimetullah" davası uğruna tüm dünyaya Türk-İslam adalet ve hoşgörüsünü götürmekle kalmamış, hakimiyeti altında 30’dan fazla din ve ırktan insanı koruyup kollamayı kendisine vazife bilmiştir.

Türkler İslam dünyasının önderlik görevini ilk olarak Selçuklu Devleti zamanında kazanmışlardı. Selçuklu devleti ve onun mirası üzerine korulan Osmanlı Devleti, sınırları içerisinde olsun ya da olmasın islam ülkelerine yapılan saldırıları kendi ülkesine yapılan bir saldırı olarak kabul ediyordu. Yavuz Sultan Selim Mısır’da hüküm süren Memlüklü Devleti’ne son vermesi üzerine islam dünyasının önderliği manevi olarak da Türklere geçti ve tüm islam dünyasının başkenti İstanbul oldu.

Mısır’ın ardından Kuzey Afrika ülkeleri de birer birer Osmanlı sınırlarına dahil edildi. İspanyol işgaline uğrayan Cezayir’e çıkarma yapan Barbaros Hayrettin Paşa bölge halkının sevgi gösterileriyle karşılandı. Türklerin Cezayir’e adım atışıyla birlikte İspanyolların ve İspanyollarla işbirliği içerisinde bulunan Cezayirli yöneticilerin halka yapmış oldukları zulüm son buldu.Cezayir’le birlikte Tunus, Fas, Libya, Irak, Körfez Ülkeleri ve Yemen’de Osmanlı topraklarına dahil edildi.

Türkler hakimiyeti altındaki topraklarda hiçbir zaman emperyalist bir yaklaşım içerisinde olmadı. Özellikle halkı müslüman olan ülkelerdeki insanlar, her alanda Türklerle eşit haklara sahipti. Arap halkları İslamiyete yapmış oldukları hizmetlerden dolayı Osmanlı Sultanlarına ve Türklere büyük sempati duyuyorlar ve "kavmi necip" olarak isimlendiriyorlardı. 4. yüzyıl Türk idaresi altında yaşayan Araplar, her türlü iç ve dış saldırıya karşı güven içinde bir yaşam sürdüler.

19. asırda bölgedeki doğal kaynaklara göz diken Batı ülkelerinin kışkırtmalarıyla Arap ülkelerinde esen bağımsızlık rüzgarı iddia edilenin aksine huzur ve güven ortamı sağlamadı. "Türkler Arap ülkelerinde sömürgecidir" iddiasıyla Arapları kışkırtılan Batılı güçler, 2. Dünya Savaşı sonuna kadar bu ülkeleri emperyalist çıkarları doğrultusunda kullanmışlardır.

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.