3 Temmuz 2009 Cuma

Abdülaziz’in kanlı gömleği intiharı da kanıtlamaz mı?

Sultan Aziz intihar mı etti, yoksa öldürüldü mü? Yakın tarihimizin bu ‘kanlı’ olayının tarihçilerden çok sokaktaki adamı ve siyasîleri ilgilendirmesi ve meselenin olgusal cephesinin ıskalanması eski bir sözümü hatırlattı: Geçmiş geçmemiştir.

Zaman gazetesinin gerek 5 Mart 2005 tarihli “Sultan Abdülaziz’in öldürülmeden önceki son fotoğrafı”, gerekse 16 Şubat 2007 tarihli “İşte Abdülaziz’in kanlı gömleği” başlıklı haberlerinin gördüğü yaygın alaka bunun somut bir tezahürü bence. ‘Canım taa ne zaman olmuş bir olaydan bize ne?’ diyemedi okuyucu. Öyle ya, “geçmiş” hakikaten geçmiş olsaydı dedelerimizin dedelerinin zamanına ait bu ‘kanlı’ haber bizi neden bu denli ilgilendirsindi ki? Ancak bu haberlere siyasiler ve kamuoyundan tepkiler yükselirken, tarihçilerimizin suskunluğu dikkat çekiyordu. Diyeceksiniz ki, haberde çeşitli tarihçilerin görüşlerine de başvurulmadı mı? Evet, Hasan Celal Güzel ve Aydın Menderes gibi siyasilerin yanında bazı tarihçilerin de görüşleri alınmıştı alınmasına. Lakin herhangi bir belge veya bilgi sundukları yoktu. Sadece hüküm veriyorlar ve akıl yürütüyorlardı. Mantık dersiyle tarihin çözüldüğü nerede görülmüş? Ağız birliği etmişcesine gömleğin katli “ispatladığı” söyleniyordu? Niye? Katledilince kan başka türlü mü akar? Kanlı gömleğin her iki iddia için de kanıt olabileceği nedense unutuluyor.

Hikâye derseniz, yığınla. Ama iş ciddi çalışmaya gelince yokuz.

Gerçekten de tarihin karanlık bir sayfası karşısındayız. Mesele iyice çalışılmadan, bütün belgeler süzgeçten geçirilip sağlam monografiler ortaya konulmadan önce kesin hükümlerden mümkün mertebe kaçınmak zorundayız. Hele tarihçiler.

Ne var ki, haberde ismi geçen tarihçilerden bir kısmının o kadar kesin hükümleri var ki, insan şaşmadan edemiyor. Sanki bu konuda daha önce ciltlerce eser yazmışlar da onlara dayanarak böylesine cüretkârca konuşabiliyorlar.
Değerli refikimiz Ahmet Turan Alkan ise habere yazdığı ve günümüze mesajı bakımından önemli bulduğum yorumunda Abdülaziz’in öldürüldüğünü açık bir şekilde dile getirmiş. Ancak kafamı karıştıran bir nokta var. Kendisi doktora tezi olan “İkinci Meşrutiyet Devrinde Ordu ve Siyaset” adlı kitabında Abdülaziz’in intihar ettiğini söylemektedir. O ifadeyi eserin son baskılarında düzeltmediğine ve bu konuda yeni bir bilimsel makale kaleme almadığına göre, bu görüş değişikliğini nasıl yorumlamamız gerekir bilemiyorum. Şöyle diyor Alkan: “Sultan Abdülaziz tahttan indirildikten 4 gün sonra hâlâ karanlıkta kalan bir intihar neticesinde vefat etti.” (Ufuk Kitap, İstanbul 2006, s. 26)

Anlayacağınız kafalarımız hâlâ fena halde karışık ve aslında böyle olması da gayet normal. Çünkü Abdülaziz’in cesedi, apar topar düzenlettirilen ve birbirinden komik olan üç doktor raporundan hemen sonra, kimsenin incelemesine izin verilmeden aynı gün yıkanmış ve defnedilmiştir. (Gazetede yayınlanan beyanatında Erhan Afyoncu’nun zannettiği gibi “günlerce karakolda bekletil"memiştir!) Daha da önemlisi, olayın delilleri henüz eldeyken, şahitleri henüz sağken ve hatıraları henüz tazeyken adlî bir kovuşturmaya gidilmemiş ve suçluların kim olduğu üzerinde durulmamış olmasıdır. Sonuçta “intihar” bile etmiş olsa eden şahıs bir hamal değil, Adriyatik’ten Hind Okyanusu’na uzanan bir imparatorluğun yöneticisidir. Otopsisi bir hastanede yapılmadan apar topar gömülmesi ve bazı ifadelerin baskıyla alınması, olayın üzerindeki şüphe bulutlarını kalınlaştırmıştır.
Sultan II. Abdülhamid dönemindeki Yıldız Mahkemesi ise ölümün sorumlularını ortaya çıkarmak için çok sayıda delil toplamışsa da, ölümün üzerinden geçen 5 yıl, birçok taşı yerinden oynattığı için geç kalınmış bir yargılama olarak adalet tarihine ancak sınırlı miktarda belge ve bilgi sunabilmiştir. Kaldı ki, orada da bazı sanıklara işkence uygulandığına ve ifadelerin değiştirtildiğine dair bilgilerimiz var.

Nitekim ‘Abdülaziz intihar mı etti yoksa öldürüldü mü?’ tartışmasına açıklık getirmek isteyen ve delilleri adamakıllı araştıran son Osmanlı vakanüvisi Abdurrahman Şeref Bey, şimdiki tarihçilerimiz kadar acele hüküm vermemiş ve bir tarihçiye yakışır bir şekilde şöyle noktalamıştır sözlerini: “İntihar mı, katl mi? Bu iki rivayetten hangisi doğrudur? Meseleyi etrafıyla tetkik ve münakaşa ederek kat’i bir hüküm vermek ne iyi olurdu; lâkin abd-i âciz her iki tarafa kanaat-i tamme (kesin kanaat) hasıl edemediğinden mesmuatımı (işittiklerimi) zikr ve irat ve bazı mütalaalar ilavesiyle iktifa edeceğim.”
Üstad İbnülemin Mahmud Kemal İnal da ortada kalmışlardan. Şöyle diyor olayın faili hakkında: “Sultan Abdülaziz katledilmiş ise katlettiren Hüseyin Avni Paşa’dır, intihar etmiş ise ettiren de odur.”

Ahmet Midhat Efendi’nin Osmanlılığından şüphe eden olabilir mi? Ama bakın 1885’te ilk cildi basılan “Üss-i İnkılab”ında her iki iddiayı da ele almakta ve “Hakan’ın intihar ettiğini” savunmaktadır. O devri yaşamasına rağmen mutedil bir dil tutturduğunu görmemek ve bunları, Abdülaziz’in öldürüldüğüne sonuna kadar inanan Abdülhamid’in iktidarında yazdığını unutmamak gerekir.

Onu bunu bırakın da tarihçiliğimizin yüz akı Cevdet Paşa’ya kulak verelim. Mahmud Nedim Paşa ve kabinesinin değişmesi için ayaklanan “suhteler”in, yani medrese öğrencilerinin 10 Nisan’da (zannedildiği gibi 10 Mayıs’ta değil) harekete geçtiklerini, 13 Nisan’da kabine değişikliğinin, 31 Mayıs’ta darbenin gerçekleştiğini anlatırken her iki görüşü de (intihar-katl) birlikte değerlendirir. Kanaati, öldürüldüğü yönündedir. Ancak söylediği bir söz var ki, düne olduğu kadar bugüne de ışık tutacak kuvvettedir. Cevdet Paşa’ya göre eğer Abdülaziz ölümü göze alarak kendisini tahttan indirmeye gelen darbecilere dirense ve meydan okusaydı askeri kendi yanına çekmesi ve darbeyi önlemesi mümkün olacaktı. Hani şimdilerde ‘Ankara’da tank vardı da üstüne çıkmadık mı?’ diyenler var ya! Onlara söylüyor.

Mustafa Armağan

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.