TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Osmanlı'yı yanlış anlama modası

Karadeniz'de eskiden kışın atlarla kovalarlarmış kurtları. Kurt kendisini takip edenleri görebilmek için başı yana dönük koşarmış.

Kilometrelerce süren bu koşu sonunda boynu donan kurt, avcının ters yöne geçmesiyle boynunu çeviremez ve kolayca kurşunlara yem olurmuş. Tarihçiliğimiz de biraz buna benziyor. Nice zamandır düşman korkusuyla tek yöne bakarak koşan tarihçiliğimiz, şimdi donmuş başını öbür yana çevirmekte zorlanıyor.

Mesela Prof. Faruk Sümer "Oğuzlar" adlı kitabında şu satırları yazabilmişti: "Osmanlı son asırlara kadar Anadolu'nun insanını ve servetini görülmemiş bir israfla harcamış fakat ona hiçbir şey vermemiştir. Bu yüzden Anadolu Türkleri yoksul ve geri kalmış bir cemiyet, Anadolu da harap bir memleket haline gelmiştir."

El-insaf! İnsan Osmanlı mülküyle bütünleşmeden önce Anadolu'nun ne halde olduğuna bakar da biraz düşünür. Erzurum Osmanlılar tarafından fethedildiği zaman sadece 21 ailenin yaşadığı sefil bir köye dönmüştü de, Kanuni orayı 'kilid-i mülk-i İslam' (İslam toprağının kilidi) kılmak için tayin ettiği valileri şehre yatırım yapmaya teşvik etmişti. Ya Diyarbakır? Osmanlı yatırımları Diyarbakır'ı yeniden ayağa kaldırmış, hele Arap yarımadası önüne açılınca bölgenin incisi olarak yıldızı nasıl da parlamıştı! Osmanlılar zamanında İzmir'e tam 40 tane medrese, 60 tane han inşa edildiğini biliyor muyuz da, Anadolu'ya yatırım yapmadı diyebiliyoruz?

Ya ulema halktan kopuktu zırvasına ne demeli? Hele buna örnek olarak, Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi'nin halkla yüz yüze gelmemek için evinin penceresinden zembilini (bir çeşit torba) sarkıtıp fetva taleplerini aldığını, cevabını yine zembille gönderdiği vermiyorlar mı, cinim tepeme fırlıyor. "Hırzu'l-Mülûk" adlı kitaba baksa cevabını kolayca bulacak halbuki.

Osmanlı Şeyhülislamlarının en seçkinlerinden olan birinin böyle yapmaktaki maksadı, tam tersine, halkın taleplerini daha hızlı karşılayabilmektir. Özellikle İstanbul'a sırf fetva almak için gelenlere kolaylık olsun diye, bürosunda değil, evinde dinlenirken bile hizmet vermek gayesiyle hareket eden Zenbilli Ali Efendi, bürokratik işlemleri aradan çıkartarak halkla doğrudan kendisi muhatap oluyor, fetva sürecini hızlandırıyor ve kim bilir kaç gün izbe han köşelerinde kalıp hem para, hem de zaman kaybedecek olanlara 'online' hizmet veriyordu. Gerçekler ancak bu kadar tepetaklak edilebilir. Şeyhülislam halka daha iyi hizmet vermek için çalışıyor, bizimkilerse onu halktan kopuk olmakla suçluyor.
Şu günlerde moda olan içki tartışmasına da bir örnek verelim. Cumhurbaşkanlığı Büyük Ödülü'ne de layık görülen Çetin Altan, "Tarihin Saklanan Yüzü" adlı tam bir cehalet şaheseri olan kitabında Sultan II. Selim'den şöyle söz eder: "Bir gün, sarayda yaptırmış olduğu hamamı gezdiği sırada ayağı kayarak düşüp hastalanmış ve bir süre sonra da-bir söylentiye göre- bir şişe Kıbrıs şarabı içip, ölmüştür."

Ayağının kayıp veya takılıp düştüğü doğrudur ama şarap içtikten sonra öldüğü de nereden çıktı? Hem o devirde şarap şimdiki gibi şişede değil, küpte, testide vs. satılırdı. Ama en çirkin tarafı, sanki şarabı parayla temin etmek bir padişah için imkânsızmış gibi, II. Selim'in Kıbrıs'ı, şaraplarının nefasetinden dolayı fethettiği imasıdır.

Halbuki ister vak'anüvis Selanikî'nin tarihine, isterseniz Osmanzade Taib'in "Hülâsatü'l-Mahâsinü'l-Âdâb"ına bakın, II. Selim'in son senelerinde içkiye tövbe ettiği gerçeğiyle karşılaşırsınız. Özellikle Selimiye Camii'nin inşaatıyla çok yakından ilgilenen II. Selim, Şeyhi Gedizli Süleyman Efendi'nin huzurunda gözyaşları içinde günahlarından tövbe etmiş, o günden sonra da bir daha ağzına içki koymamış, ölene kadar tövbesini bozmamıştır. Yani Çetin Altan'ın zannettiği gibi şarap içtikten sonra ölmüş olmayıp tam tersine ölümüne, içkiyi bırakmasının neden olduğunu söylemek daha doğrudur.

Oğul Ahmet Altan'ın geçenlerde yazdığı Topkapı Sarayı'nda cariyelerin çıplak vaziyette havuza girip oynaştıkları safsatasına gelince; kim görmüş bunu, kimden duymuş yazar? Bilmiyoruz. Hareme dışarıdan birisi kesinlikle giremeyeceğine göre, ya hadım olmayı kabul edecek kadar harem fantezileriyle dolup taşan bir Batılının hayal dünyasının eseridir ya da 1930'ların magazin dergilerinde çıkan ve Osmanlı padişahlarını kötülemeyi görev sayan o devrin 'tarih televolecileri'nin uydurmasıdır. Peki resmî tarihe karşı olduğunu her fırsatta dile getiren Ahmet Altan gibi birisinin bu resmî tarih iddialarını da sorgulamaya başlamasının zamanı gelmedi mi henüz?

Ancak tek sorun, Osmanlı tarihinin önündeki tuzaklar değil. Aynı şey, İnkılap Tarihi için de geçerli.

Bir ay kadar önce Lozan'ın 37. maddesini* atladığı için eleştirdiğim Hikmet Özdemir, mesaj göndererek haklı olduğumu fakat hatanın kendisinden değil, Seha L. Meray'ın "Lozan" adlı eserinden kaynaklandığını bildirdi. Kaynakları kontrol ettim ve ne yazık ki, daha üzücü bir durumla karşılaştım: Sayın Özdemir anlaşılmaz bir sebeple Lozan antlaşması nihai metnini değil, İngilizlerin bize teklif ettikleri 'tasarı'yı kullanmış. (İngilizler ne dediyse kabul ettik, fark etmez mi demek istemiş, bilmiyorum.) Ayrıca evet, tasarıda 37. madde, 36. madde olarak geçiyor ama Özdemir'in tebliğinde olmadığını söylediğim madde orada 36. madde olarak mevcut. İster tasarıdaki 36. madde, ister nihai metindeki 37. madde olsun, ben asıl o maddeyi neden atladığını sormuştum kendisine.

Gördüğünüz gibi gerek Osmanlı tarihi, gerekse yakın tarih üzerindeki kara bulutları dağıtmak için daha çok çalışmamız gerekiyor. Yolumuz uzun, anlayacağınız. Neredeyse yüz yıldır içine itildiğimiz cehalet çukurunu doldurup çıkmak tabiatıyla biraz zaman alacak.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder