30 Eylül 2009

Sultanahmet'ten Neve Şalom'a

Hayatının büyük bölümünü sürgünde geçiren Şehzade Osman Ertuğrul'un Sultanahmet Camii'ndeki cenaze merasimine, her kesimden kalabalık bir topluluğun katılması çok anlamlıydı.

En zor döneminde tam 33 yıl Devlet-i Aliye'nin sorumluluğunu üstlenen Abdülhamid Han'ın torununun cenazesine katılan herkesin kendine göre bir gerekçesi vardı. Kimi Osmanlı'ya saygısından gelmişti; kimi merakından, kimi bu tarihî hadiseye şahit olma arzusundan, kimi de hanedana reva görülen muameleye tepkisinden.

Cenazeye katılmak için benim ilave bir gerekçem daha vardı. Zira vefat eden zatın dedesinin adını taşıyordum. Bu isim, II. Abdülhamid'in, kuşpalazı hastalığı yüzünden 8 aylıkken kaybettiği kızı Hadice Sultan hatırasına, kendi kesesinden yaptırdığı çocuk hastanesi Etfal'de doğduğum için verilmişti. Büyüyünce, bu ismi veren aile büyüklerimin, dardaki hanedan üyelerine el uzattığını öğrenecektim.

Ali Koç ile Mahmut Efendi'yi, Ertuğrul Günay ile Nizam-ı Alemcileri bir araya getiren cenaze töreni, resmî tarihin Osmanlı aleyhine yaptığı karalamaların ne kadar abes olduğunun ispatı gibiydi.

'Hak ve hukuktan nasipsiz, medeniyetten habersiz, bağnaz, yobaz' Osmanlı imajı maya tutsaydı, hanedanın bir mensubu için bunca insan yollara dökülür müydü?

Sanırım, cenazeye katılanlar içinde saltanatın diriltilmesini isteyen kimse yoktu. Cumhuriyeti benimsemiş ve demokrasiyi özümsemeye çalışan toplumda, saltanat yönünde bir talep olduğunu gösteren en küçük emare yok. Ancak böyle bir talebin olmaması, sadece ülkemizde değil, geniş bölgemizde Osmanlı'nın uzunca bir dönem temsil ettiği değerlere özlem duyulmadığı anlamına gelmiyor. Aksine, Sultanahmet bahçesini lebaleb dolduran en önemli nedenin, hoşgörü, barış, adalet gibi Osmanlı değerlerine duyulan özlem olduğunu düşünmek istiyorum.

Çünkü Osmanlı, sadece Müslümanların değil, bütün din mensuplarının özgürlüğünü garanti ediyordu. Osmanlı, farklılıklara saygı demekti. O, sadece insan haklarının değil, kışın aç kalan kurtların bile düşünüldüğü bir anlayıştı. Bu açıdan bakınca, farklı kesimlerin cenazeye gösterdiği ilgi, toplumumuz adına sevindiriciydi.
Ancak dün aynı toplumun Osmanlı'dan bize kalan emanetlerden biri olan Yahudi cemaati ve diğer azınlıklara bakışını ortaya koyan bir araştırmanın sonuçlarını dinlerken, "Hangi toplum, hangi Osmanlı?" diye sormadan edemedim. Bir yanda Osmanlı'yı yüceltirken, diğer yanda kendi dışındakilere hoşgörüsüzlük olabilir miydi? Osmanlı'yı alkışlayıp, bu toplumun parçası olan Yahudi, Ermeni, Rum kimliklerini dışlamak nasıl olurdu?

Maalesef daha çok, hakkımızda olumlu şeyler duymak istiyor; aynaya bakmaktan korkuyoruz. Bu açıdan, Frekans araştırma şirketinin, toplumun "farklı kimliklere ve Yahudiliğe bakışını" ele alan anketinin sonuçları düşündürücü.

Araştırmaya göre, toplumun yüzde 90'ı hayatında bir Yahudi, Ermeni veya Rum'la temas kurmamış. Toplumun yüzde 42'si Yahudi, yüzde 35'i Hıristiyan komşu istemiyor. Araştırmacılar, hoşgörüyü ölçmek için kullanılan bu sorudaki oranların, dünya ortalamasının çok üstünde olduğunu hatırlatıyor. Toplumun yüzde 19'u gayrimüslimlerin askerlik yapmadığını düşünüyor.

Türkiye'de ne kadar Rum, Yahudi veya Ermeni olduğunu doğru bilen kimse yok. Bulgular, toplumda anti-semitizm olmadığını gösteriyor, ama ankete katılanların yarıdan çoğu, gayrimüslimlerin yargı, emniyet, ordu, belediye, hatta sağlık hizmetlerinde bile yer almasından rahatsız.

20 bin kişilik Yahudi cemaatinden konuştuğum isimler, bazı çevrelerin dışarıda yaydığı havanın aksine AK Parti hükümetinden memnun. "Hiçbir hükümetin yapamadığı açılımları yapıyor. İlişkilerimiz çok iyi" diyen bir cemaat üyesinin en ciddi eleştirisi, hükümetin nefreti körükleyen çevrelere sessiz kalması.

Bir grup gazeteci ve akademisyenin bu sonuçları tartıştığı Neve Şalom Sinagogu'ndaki toplantıda, Prof. Hakan Yılmaz'ın paylaştığı bir bilgi manidar. Yaptığı bir araştırmada, toplumun yüzde 30'u "Gerektiğinde kendi haklarımdan vazgeçebilirim" derken, başkalarının hakları söz konusu olunca bu oran yüzde 70'e çıkıyor.

Evet, bir yanda Osmanlı'ya ve temsil ettiği değerlere ilgisi artan toplum; diğer yanda bu ankete yansıyan toplum. Sahi, biz hangisiyiz?

Abdülhamit Bilici
(Zaman, 30.09.2009)

29 Eylül 2009

İsveç / Stockholm'de Osmanlı Tuğrası

www.tugra.org 'un Tuğra Sevenler adlı mail grubundan gelen bir mesajı sizlerle paylaşmak istiyorum:

"Merhaba tuğra dostları,

İsveç Stockholm'de Kraliyet Postanesinin duvarında bir tuğra olduğunu öğrendik. Anlatılana göre bu bina inşa edilirken büyük ülkelerden birer sembol istenmiş ve Osmanlı da bir tuğra göndermiş. Tuğranın resmini ekte gönderiyorum. Resim STV'de yayınlanan Ayna programının İsveç belgeselinden alınmıştır. Tuğranın padişah tuğrası olup olmadığını tam ayırt edemedik. Mahlas kısmında muhtemelen el gazi yazıyor. Bu mahlasa Sultan II. Abdülhamid ve Sultan Reşad tuğralarında rastlanır ama tuğrayı pek onlara benzetemedik. Eğer Stockholme yolu düşen bir grup üyemiz olursa daha detaylı bir resim çekip bize göndermesini rica ederiz.

YENİ ÜYELERE NOT:
Grubumuzun eski mesajlarının tamamına (25 adet) ve hediyeli dosyalara (12 adet) şu linkten ulaşabilirsiniz:
http://groups.google.com.tr/group/tugra-sevenler?hl=tr

Kalın sağlıcakla, cevapla diyerek bize yazın
Dr. Ercan Mensiz
www.tugra.org
Tuğraların Harman Olduğu Yer"

28 Eylül 2009

Bozcaada Yerel Tarih Araştırma Merkezi

Geçen hafta ziyaret etme imkanı buldum Bozcaada Yerel Tarih Araştırma Merkezi'ni. İçinde çok özel belgelerin yer aldığını ve titizlikle sergilendiğini görünce çok şaşırdım ve daha önce neden ziyaret etmediğim konusunda kendi kendime kızdım. İçeride Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Cumhuriyet Dönemi Arşivi, Cezair-i Bahr-i Sefid Vilayeti Salnamaleri, İtalya Konsolosluk Evrakları, yüzlerce fotoğraf, harita, döküman ve obje bulabileceğiniz bu müzeyi yetişkinler 5, öğrenciler 3 lira vererek ziyaret edebiliyor.
İçeride fotoğraf çekmek yasak olduğundan dolayı dışarıdan çektiğim bu 3 fotoğrafla yetinmek zorunda kalıyoruz. İçeriden bahsedecek olursam, 2 katlı bir ev düşünün. Her katında ve her odasında değişik bir zamanın veya dönemin içerisine giriyorunuz. O dönemin belgelerini, evraklarını, fotoğraflarını ve bol bol tarihi objelerini görebiliyorsunuz.
Özellikle girişte solda kalan Osmanlı Dönemi odası ve alt kattaki dönemi yaşatan tezgahlar çok güzeldi benim açımdan. Osmanlı Dönemi odasında, dönemin efsane Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa'nın* yaptıklarına dair güzel belge ve fotoğraflar, Çanakkale savaşlarında ordusunu iman aşkıyla motive eden dönemin Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın* erlere dağıttığı hediye ve madalyalara yönelik belgeler -hatta madalyaların kendilerini- görebiliyorsunuz. Mutlaka ziyaret etmenizi öneririm.

***

Hasan Hüsnü Paşa
: Sultan Abdülhamid'in hiç sarsılmayan güvenini ve sevgisini kazanarak, bir çok rakiplerine karşı Bahriye Nazırlığını 24 yıl elinde tutan amiral. "Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa" olarak da geçer ismi. Hasan Hüsnü Paşa son derece zeki, ilimsever, değerbilir ve dikkatli bir insan olarak geçer kitaplarda. O devirde bahriyemizin en çok tecrübe görmüşü ve en iyi amirali olarak yer alır. Eski bir denizci ailenin gelenekleriyle büyümüş ve Sinop deniz savaşında şehit düşen amiralim Piyale Hüseyin Paşa'nın oğlu olduğu için paraya da tamahı olmaması, padişahın yanında ona çok değerli bir yer kazandırmıştı. Onun devrinde bahriyemiz çok yetenekli askerler yetiştirmiştir. İstanbul Kadıköy'deki Hasanpaşa Mahallesi, 17. yüzyılda Kızlarağası Mısırlı Osman Ağa' nın mülkü olarak geçiyor. 1882'de II. Abdülhamid'in Bahriye Nazırı Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa, burada yanan bir caminin yerine yenisini yaptırıyor. 1930 yılında bölgede yeni bir mahalle kurulurken caminin adına ''Hasanpaşa'' adı veriliyor..

Enver Paşa
: Hakkında detaylı birçok bilgi için tarafımca hazırlanan http://www.sehitenverpasa.com/ 'u ziyaret edebilirsiniz.

Tarih ve din

Son yıllarda tarihimize, bilhassa Osmanlı'ya dair araştırmaların, romanların yayımlanması elbette takdir edilecek bir faaliyettir.

Avrupa, tarihini keşfetmekle büyüklüğe yöneldi; çünkü tarih birikimdir; her medeniyet de birikimin eseridir. Fakat tarihi yanlış bilmenin veya tarihten yanlış sonuçlar çıkarmanın, onu bilmemekten daha zararlı olduğunu da unutmamalıyız. Kanaatimce de tarihe mal olmuş bir insanın hayatını bir romancı, tiyatro yazarı, sanatı adına değiştirememelidir; o günün havasını aksettirmek istiyorsa, dolgu malzemesi olarak, tarihe mal olmayacak sıradan insanlar kullanabilir.

Osmanlı Devleti, bütün devletler gibi tüzel kişiliği olan sosyal bir eserdir. Her eseri gün ışığına çıkaran bir insan tipi vardır ve o eser kendisini inşa eden tipin özelliklerini taşır. Biz o insanı analiz etmeden, hangi kaynaklardan beslendiğini, telakkilerini bilmeden eserini anlatmaya kalkarsak, konuyu daha baştan katlederiz. Ve sonra bir medeniyetin insan telakkisini bilmeliyiz ki; o medeniyetin devletinin dilini çözebilelim; çünkü devlet anlayışı, insan telakkisine göre şekillenir. Mesela Hıristiyanlık insanın kötü bir mayadan yaratıldığını, Adem ile Havva'dan ilk günahı miras aldığını, asla değişmeyeceğini kabul eder. Bunun için koyu bir Hıristiyan olan Thomas Hobbes, "İncil'de Adı Geçen Amansız Canavar" adlı eserinde insanı kıskıvrak bağlayacak ölçüde mutlakiyetçiliği savunur. Ona göre toplumda savaş hali tabiidir; güçlünün güçsüzü ezmesi insan fıtratının icabıdır. Devlet otoriter olmazsa, korkunç karışıklıklar doğar; ilahi yönden de iyiliğin ve kötülüğün ne olduğunu tespit etmek hükümdara aittir. Güçlü devletine de "Leviathan" adını verir.

Osmanlı Devleti'ni de anlayabilmek için önce onun insan anlayışına eğilmemiz gerekir. İslam'ın temel kaynağında insan şöyle tarif edilmektedir: "İnsanı en güzel şekilde yarattık." (95/4-5) Fakat ayet şöyle tamamlanmaktadır: "Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik, bundan ancak iman eden ve salih ameller işleyenler müstesnadır." Demek ki insan iyi de kötü de olabilir; hayatında eğitim çok önemlidir. Bir de İslamiyet yönetimde liyakate çok büyük değer verir; hatta buna riayet etmeyenin ihanet ettiğini belirtir. Bu iki esası bilmezsek, Osmanlı tarihini kesinlikle anlayamayız. Tarihimizde ünlü olan Has Murat Paşa ile Mesih Paşa kardeştirler. Son Bizans imparatoru IX. Konstantinos'un yeğenleridir. Konstantinos'un çocuğu yoktu; yani bu iki yeğen Bizans tahtının vârisleriydi. Eğitimde Osmanlı bunları yetiştirdi; onlar da devlete büyük hizmetler yaptılar, vezir, vezir-i azam oldular; İstanbul'daki Vatan ve Millet caddelerinin kesiştiği yerdeki cami ve külliyeyi yaptıran Has Murad Paşa, Otlukbeli Savaşı'nda şehit düştü.

Tabii aynı zamanda tahtın vârisi, Bizans imparatorunun yeğenlerini eğitip, padişahlık hariç, devletin bütün mevkilerini açmak kendine güvenin sonucudur
. Medeniyetlerin temelinde kendine güven yatmıyor mu? Gölgesinden korkanlar insanlığın hayatında ne gibi bir icraatta bulunabilirler?

İnsanı, idrakle beraber vicdan yönlendirir; gerek idrakin, gerekse vicdanın oluşmasında din en önemli faktördür. Sosyal konularda analizler yapabilmek, İslam dönemindeki tarihimizde tatminkâr sonuçlar elde etmek istiyorsak, önce İslam'ın temel kaynaklarına dönmeliyiz.

Mehmed Niyazi
(Zaman, 28.09.2009)

27 Eylül 2009

Osman Ertuğrul Osmanoğlu

"Osmanoğlu'nun mensup olduğu hanedana, tarih ve insanlık gerekli şehadeti yapıyor ve yapacaktır. Şu içinde bulunduğumuz cami gibi eserleri bize bırakanlara o eserler şahitlik ediyor. Çünkü onlar toprakların büyüklükleriyle değil, o topraklar üzerindeki hak, adalet ve insanlık değerlerinin zirve seviyesine çıkarıldıklarına şahitlik edeceklerdir."

Sultanahmet Camii Başimamı Emrullah Hatipoğlu

"Sevgili yeğenim dün gece Şehzade Osman Ertuğrul Efendi'nin vefatını bildirdi. Ertuğrul Efendi'yi yakinen tanırım ve çok iyi dostumdur. Ben bir kuzen kaybetmedim. Bir aile reisi ve dostumu kaybettim. Üzüntülerimi bildiririm. Başta eşi Zeynephan Hanımefendi'ye kuzenim şehzade Harun Efendi ve tüm aile fertlerine başsağlığı dilerim."

Osmanlı ailesinin yeni reisi Osman Bayezid

"Osmanlı ailesi sürgünde parçalandı ve uzun yıllar kıt kanaat geçinmeye çalıştı. Buna rağmen hiçbir zaman Cumhuriyet'e yönelik zarar verecek ifadelerde bulunmadılar. Ertuğrul Osman Efendi, anılarında duygusal konuşmalar yapmaktan çekindiğini belirtmişti. İlginçtir ki, Abdülhamit Han'ın torunları en fakir olanlarıdır ailede. Ertuğrul Efendi de, kendi imkânlarıyla geçinmiş bir insandı. İkinci Mahmut Türbesi'ne gömülmesi devletin hanedana borcuydu."

Doç. Dr. Erdoğan Keskinkılıç

"Çok mütevazı bir beyefendiydi. Tam anlamıyla bir Osmanlı'ydı. Birkaç dili çok iyi konuşuyordu ve bunun yanında çok temiz bir İstanbul Türkçesi vardı. Fransa ve Avusturya'da okuduğu için oraların dillerini de biliyordu. Yakın zamanda Başbakan kendisine yakın ilgi göstermişti. İkinci Mahmut Türbesi'ne gömülüyor olması da güzel bir jest oldu."

Prof. Dr. İlber Ortaylı

"Şehzadeliği hakkıyla yaşamış son ferdiydi ailenin. Osmanoğlu ailesi birtakım istisnalar dışında hep Türkiye Cumhuriyeti'nin yanında yer almışlardır. Bu bakımdan, hükümetin bana verdiği cenazeye iştirak etme görevini içtenlikle yerine getiriyorum. Cumhuriyet'i hep güzel bir şekilde anmış ve saltanat hırsı göstermemiş mümtaz bir şahsiyetti. "

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay

26 Eylül 2009

Sünbül Sinan ile Yavuz Sultan

İstanbul'da, Kocamustafapaşa'da, Roma döneminde Andreas Manastırı diye bilinen güzel bir eser varmış.

1486'da camiye çevrilmiş ve Sünbüliye şeyhi Yusuf Sinaneddin Efendi'nin hizmetlerine vesile olmuş. Sünbül Sinan, burada, zahiri ve manevi ilimlerde talebeler yetiştirmiş, huzuruna gelenlere ikramda bulunmuştur. Ünlü şeyh Merkez Efendi de burada yetişmiş, onun en sevgili talebesi imiş. Tam 37 yıl İstanbul halkına hizmet ile talebe okutan Sünbül Sinan hayattayken öyle hürmet görmüş ki, devr ü zamanında padişahlar dahi, huzuruna gelir, onun feyz ve bereketlerinden istifade etmeye çalışırlarmış.

Rivayete göre Yavuz Sultan Selim, Bursa'da atalarının mezarlarını ziyaret ettiği sırada Cem Sultan'ın kabri başında derin düşüncelere dalar, uzunca bir süre başından ayrılamaz ve bu yiğit amcası için gözyaşı döker. Çünkü çocukluk hatıraları arasında amcası Cem'in büyük yeri vardır. Yavuz türbeden ayrılmak üzereyken birden dedesi Fatih'in amcası Cem'i veliahd görmek istemesini hatırlar ve babasıyla giriştiği mücadeleler gözünün önünden geçer. Her şey başka türlü olabilirdi diye düşünür. Sonra gözü türbe kapısında bekleyen Koca Mustafa Paşa'ya ilişir. O mücadelede Koca Mustafa Paşa'nın rolünü hatırlar. Cem'in küffar elinde, belki de bir tas suya, başında bir Yasin kıraatine hasret can verişinde paşanın olumsuz etkisi olmuştur. Aynı adam şimdi de kendisinin küçük veziridir. Hatta arada sırada kıpırdanıp durmaktadır. Tahta çıkacağı zaman da zaten ağabeyi Ahmed'den taraf olmuştur. Yavuz bunları düşündükçe öfkesi kabardıkça kabarır, hatta taşar. Sonra da ani bir kararla birkaç asker çağırır, Koca Mustafa Paşa'yı tepeletir. Bununla da kalmaz, İstanbul'a geldiği vakit muhasiplerinden birine emir verir: "Tez adam göndertip küçük vezirin camisini de, imaretini de ortadan kaldırsınlar, İstanbul'a böyle bir soysuzun yapısı gerekmez!"
İstanbul'da bu emir hayretle karşılanmakla kalmadı, insanlar tartışmaya da başladı. Sultan böyle bir ferman vermekle neyi ispatlamaya çalışıyordu? Herkes emrin geri alınmasını temenni ile işin nereye varacağını merak ededursun, ellerinde kazma kürekle Kocamustafapaşa Camii avlusuna gelen askerler orada toprak çapalayan Sünbül Efendi ile karşılaştılar. Gelenleri gören şeyh efendi işini bıraktı, emir kullarının yüzlerine sakin sakin baktı, "Ne istersiniz?" diye sordu. Bu öyle bir soruydu ki, muhataplarının zihinlerinden kalplerine yol buldu, hepsinin omuzları düştü, ellerindeki kazmalar yere düştü. Sonra da geri dönüp kendilerini gönderen devletlulara şöyle dediler:

- Biz o camiye elimizi sürmeyeceğiz. Orada biri var ki, o zat orada olduğu müddetçe biz oraya kazma vuramayız; varsın başkası yıksın.

Şimdi kim bunu sultana söyleyecekti? Yavuz gibi bir hükümdara emrinizi yerine getiremiyoruz deme cesaretini kim gösterecekti. Nihayet olup biteni Kemalpaşazade hünkârın kulağına fısıldadı. Yavuz derhal ayaklandı, öfkeyle atına bindi, yel oldu esti, sel oldu aktı, dosdoğru Kocamustafapaşa'ya vardı.

Öte yanda Sünbül Sinan'ın uyanık kalbi bu halden haberdar olmuş, bir kaç dervişiyle cami avlusunda sureta toprak işlemeye başlamıştı. Yavuz'un atının nal sesleri erken vakitte duyuldu. O istifini bozmadı, yalnızca başını kaldırırken "Ya Hak!" dedi, o kadar. İşte o sırada atından inip hışımla üzerine gelmekte olan hünkâr birden yavaşladı. Ayakları kendisine itaat etmiyor gibiydi.

Bir şeyler oluyordu... Onu durduran bir şey vardı. Dervişler niyaz duruşunda, başları yerde bekleşmedeydiler. Ama aralarındaki sarışın güzel adam başını eğmemiş bizzat sultanın gözlerinin içine bakıyordu. Bu bakış sanki sultanın gözlerinden kalbine iniyor, orada cümle alemden sakladığı sırlarını, tasalarını, acılarını, emellerini sanki katmer katmer açıyordu. Azıcık daha böyle bakışırlarsa sultanın göz yaşları sel olup akabilirdi, derhal başını indirdi, boynunu büktü ve belli belirsiz bir sesle "Peki yıkılmasın!" diyebildi.

Dağ gibi hükümdar neredeyse bütün haşmetini yitirmişti. Tükürdüğünü yalamak ona göre değildi, ama siz ister şeyh efendinin iki yanında gördüğü aslanların hazır pençeleri deyin, ister gönlünden yayılan ışık deyin Yavuz yenilmişti. İmdadına yine Sünbül Sinan yetişti:

- Hünkarım! Padişahların ahdinin yerine getirilmesi gerektir. Onun için, hiç değilse, ocakları yıksınlar da hünkâr sözü vücut bulsun.

Birkaç dakika sonra kazmalar, imaret bacalarını indirirken Yavuz, kim bilir hangi ruh haliyle ve hangi ıstıraplar içinde, sırtındaki beyaz samur kürkünü çıkarıp Sünbül Efendi'ye giydirdi.

Halvetiye tarikatının Sünbüliye şubesini kuran büyük veli Sünbül Sinan 1529'da vefat edince bu cami haziresindeki türbesine defnedilmiştir.

Hani belki ziyaretine gidilir diye yazdık...

İskender Pala
(Zaman, 15.09.2009)

Şehzadenin ardından basın öyle hatalar yaptı ki...

Sultan Abdülhamid'in torunu Şehzade Osman Ertuğrul Efendi önceki gece vefat etti ve haber bazı gazetelere "Son Osmanlı öldü", "Osmanlı Hanedanı'nın son mensubu hayata veda etti", "Taht sahipsiz kaldı", hattâ "Hanedan bitti" şeklinde çok yanlış şekilde yansıdı.

Şimdi, bazı teknik kavramlara açıklık getirerek işin aslını ve doğrusunu anlatayım:

"Tahtın vârisi" demek, "artık mevcut olmayan bir hükümdarlık şayet devam etseydi, tahta oturacak olan kişi" demektir. Ama bu verâsetin taht ile yahut o hükümdarlığın yerini almış olan rejimle fizikî ve hukukî bir bağlantısı yoktur. "Tahtın vârisi" sözü, "tahtta hakkı olan prens" mânâsına gelir fakat taht ortada bulunmadığı için bu hakkın monarşinin yerini alan devletten bir "alacak" şeklinde anlaşılmaması, sadece bir "hatıra" olarak kabul edilmesi gerekir ve "tahtın vârisi", bugün "aile" yahut "hanedan reisi" demektir. "Şehzade", bir padişahın oğlu yahut o oğulların soyundan gelen erkeklere denir ve Batı'daki karşılığı "prens"tir. Padişah veya şehzade kızları ise "sultan"dırlar ve "sultan" kavramının batı dünyasındaki karşılığı, "prenses"tir.

UNVAN, ERKEKTEN GEÇER

Osmanlı aile kanunlarına göre, asalet, yani "hanedan mensupluğu" sadece erkekten geçer. Hanedan mensubu olan bir erkeğin, yani şehzadenin oğlu şehzade; kızı ise sultandır ama hanedan bağlantısı kızın, yani sultanın çocuklarından itibaren kesilir ve şehzadelerin soyundan gelenler "prens" olurken, sadece sultanlar "prenses" sayılırlar ve sultanların erkek veya çocukları artık prens yahut prenses değil "beyefendi" ve "hanımefendi"dirler. Bu kişiler "hanedan" değil, "aile mensubu" sayılırlar.

Osmanlı verâset kanunlarına göre taht, bizde bilinenin aksine babadan oğula değil, ailenin en büyük erkeğine, yani en yaşlı şehzadesine geçer ve bu kurala 17. asırdan, Birinci Ahmed'in iktidar yıllarından buyana itina ile uyulmuştur. Meselâ, önceki gece vefat eden Şehzade Osman Ertuğrul Efendi'ye "tahtın vârisi" yahut "hanedan reisi" sıfatları amcasının oğlu ve kendisinden üç yaş büyük olan kuzeni Şehzade Mehmed Orhan Efendi'nin 1994'teki vefatı ile geçmiş, kendisinin vefatından sonra da bu sıfatlar sıralamada kendisinden sonra gelen diğer kuzeni Şehzade Bayezid Efendi'ye gitmiştir.

Ve, unutmayalım: İdare şekli şu anda Cumhuriyet olan Türkiye'de hukuken ne bir sultan, ne de bir şehzade vardır. Yaşayan kişiler için kullanılan bu unvanlar sadece bir aile geleneğinin devamıdır ve tarihî bir hatıradan ibarettir.

ŞU ANDA 24 ŞEHZADE VAR

Dolayısıyla "Son şehzade vefat etti", "Osmanoğlu ailesi sona erdi" gibisinden ifadeler baştan aşağı yanlıştır, zira Osmanoğlu ailesinde şu anda erkek soyundan gelen, yani "şehzade" olan ve hayatta bulunan 24 kişi daha vardır. Önceki gece vefat eden Osman Ertuğrul Efendi "İmparatorluk döneminde dünyaya gelen şehzadeler içerisinde hayatta kalan son kişi"dir; yani "saray görmüş son şehzade"dir. "Aile reisliği" demek olan "hanedan reisliği" ve "taht vârisliği" ise devam etmektedir ve yukarıda da yazdığım gibi, Osmanoğlu ailesinde sadece şimdilik 24 erkek, başka bir ifade ile "şehzade" bulunmaktadır.

Osmanlı Hanedanı'nın yeni reisi Şehzade Bayezid Efendi'nin kim olduğunu ve hangi padişahın soyundan geldiğini merak edenler için de kısaca söyleyeyim: Sultan Abdülmecid'in torunlarından İbrahim Tevfik Efendi ile Hadice Şadiye Hanım'ın oğludur, 1924'te Paris'te dünyaya gelmiştir ve hâlen New York'ta yaşamaktadır.

Pazar günü, gazetedeki "Tarihin Arka Odası" sayfasında Osmanoğlu ailesinin çok önemli bir mensubunun 700 senelik Osmanlı Tarihi'nde bir ilk olacak olan çok önemli bir açıklamasını yayınlayacağım.

Osmanlı Tarihi'ne meraklı iseniz, sakın kaçırmayın!

Murat Bardakçı
(Habertürk, 25.09.2009)

25 Eylül 2009

İşte "Son Osmanlı"nın ebedi istirahatgahı

İstanbul'da böbrek ve solunum yetmezliği nedeniyle tedavi gördüğü hastanede vefat eden, Osmanlı padişahlarından II. Abdülhamid'in torunu Osman Ertuğrul Osmanoğlu'nun cenazesinin defnedileceği II. Mahmud Türbesi Haziresi'nde hazırlıklar tamamlandı.

İstanbul Türbeler Müzesi Müdürü Hayrullah Cengiz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 23 Eylül 2009 tarihinde vefat eden Osman Ertuğrul Osmanoğlu'nun II. Abdülhamit'in oğlu şehzade Burhaneddin Efendi'nin torunu olduğunu söyledi.

Osmanoğlu'nun vefatının ardından eşi Zeynep Osmanoğlu'nun kendilerine başvurarak II. Mahmud Türbesi'nde ya da haziresinde eşinin defnedilip edilemeyeceğini sorduğunu ifade eden Cengiz, ''Kendisine türbede uygun yer olmadığını, ancak haziresinde yer çıkabileceğini ifade ettik. Kendisi gelip burada yer tespiti yaptıktan sonra gerekli yazışmalar, yasal süreç başlatıldı. Şu anda defin için gerekli her şey hazır. İlgili yasal işlemlerin bitmesini bekliyoruz. Bakanlar Kurulu kararı alındıktan sonra defin işlemi gerçekleştirilecektir'' dedi.

Cengiz, 1840 yılında yaptırılan II. Mahmud Türbesi'nde şu anda Osmanlı sultanları II. Mahmud, Abdülaziz ve II. Abdülhamid'in mezarlarının bulunduğunu hatırlattı.

Söz konusu türbe ile yanındaki Nef-i Fidan Sultan Türbesi'nde toplam 30 hanedan mensubunun mezarının bulunduğunu kaydeden Cengiz, ''II. Mahmud Türbesi Haziresi'nde ise dönemin önemli paşaları, sadrazamları, kaptan-ı deryaları ve Osmanlı hanedanından bazı şahsiyetler defnedilmiştir. Buradaki toplam mezar sayısı da yaklaşık 150 civarındadır'' diye konuştu.

Cengiz, ''Gelecekte hanedan üyelerinden buraya defnedilmek isteyen olursa türbede yer var mı?'' sorusu üzerine, hazirede birkaç mezar yeri daha bulunduğunu belirterek, ''Yer müsait olduğu sürece gelecekte yapılacak definler konusunda bizim için herhangi bir sıkıntı yok. İnsanların en tabi haklarından biri yakınlarının yanına defnedilmektir'' dedi.

Bu arada, İstanbul Mezarlıklar Müdürlüğüne bağlı görevlilerin Cağaloğlu'ndaki II. Mahmud Türbesi Haziresi giriş kapısının karşısında mezar kazdıkları ve çevrede gerekli düzenlemeleri yaptıkları görüldü.
-OSMAN ERTUĞRUL OSMANOĞLU-

II. Abdülhamid'in oğlu şehzade Burhaneddin Efendi'nin oğlu olan Osman Ertuğrul Osmanoğlu, 18 Ağustos 1912 tarihinde Yıldız Sarayı'nda doğdu.

Halifeliğin kaldırılması ve Osmanlı hanedanının bütün fertlerinin Türkiye'den sürgün edilmesi nedeniyle babası ve kardeşiyle birlikte Viyana'ya yerleşen Osmanoğlu, 1933 yılında babasıyla birlikte ABD'ye gitti.

Babasının 1949 yılında vefatından sonra 1952 yılında Kanada merkezli bir madencilik şirketi kuran Osmanoğlu, 1991 yılında Osmanlı hanedanı ile benzer bir akıbeti paylaşan Afgan kraliyet ailesinden Prens Abdulfettah Tarzi ve Dr. Pakize Tarzi'nin kızı Zeynep Tarzi ile evlendi.

Türkçe'nin yanı sıra akıcı bir şekilde İngilizce, Almanca ve Fransızca konuşan, İtalyanca ve İspanyolca da anlayan Osmanoğlu, 1974 yılında yürürlüğe konulan af kapsamında 1992 yılında Türkiye'ye geldi ve 2004 yılı içinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını aldı.

Osman Ertuğrul Osmanoğlu, ''Osmanlı Hanedanının Reisi'' ve ''Son Osmanlı'' olarak da anılıyordu.

Kaynak: Zaman

Ramazan ayında çift maaş

Osmanlı Devleti'nde memur ve askerler başta olmak üzere devlet erkanına, Ramazan-ı Şerif'te maddi sıkıntı çekmemeleri, daha çok hayır ve hasenatta bulunmaları için hem maaşlarının bir bölümü Ramazan'dan önce veriliyor; hem de Ramazan'da "Bayramiyye" ya da "Ramazaniyye" adı ile çift maaş tahsis ediliyordu. Ramazan münasebetiyle sivil ve askeri vazifelilere birer aylık ikramiye verilmesi, hazinede bulunan mali sıkıntı sebebiyle zaman zaman imkansız hale gelebiliyordu. Bu durumda bile devlet bazı maddi zararları göze alarak, Devlet-i Aliyye-yi Osmaniye* için çalışanlara "Ramazan'dan evvel bir maaş verilebilmesi için hazinede mevcut Osmanlı tahvillerinden kafi miktarının satılması ve yahut rehin verilmesi" gibi riskli ekonomik kararlar bile alabilmişti. Bu da mümkün olmazsa (Sultan İkinci Abdülhamid'in çoğu zaman yaptığı gibi) bazı vazifelilerin Ramazaniyyesi bizzat padişah tarafından "ceyb-i hümayundan*" Ramazan atiyyesi* olarak ödenmiştir.[1]

Sabit Tunç
(Yedi Kıta Dergisi, Sayı 13,
Eylül 2009, Sayfa: 23)


[1] BOA, A.MKT. NZD, 310/91.

Atiyye: Hediye, bahşiş, lütüf /ihsan.
Ceyb-i Hümayun: Padişah hazinesi.
Devlet-i Aliyye-yi Osmaniye: Büyük/Yüce Osmanlı Devleti.

(Çeviriler blog yazarına aittir.)

24 Eylül 2009

"Son Osmanlı" vefat etti

Osmanlı Hanedanın en kıdemli üyesi Şehzade Ertuğrul Osman Osmanoğlu, yaşlılık ve böbrek yetmezliği nedeniyle tedavi gördüğü Amerikan Hastanesi'nde dün, 97 yaşında hayatını kaybetti.

Şehzade Ertuğrul'un İstanbul'da dedesi Sultan II. Abdulhamid'in türbesinde toprağa verileceği bildirildi.

Sultan II. Abdülhamid'in torunu ve Şehzade Mehmet Burhaneddin Efendi'nin oğlu olan Ertuğrul Osman 1924 yılında 12 yaşında ailesiyle birlikte sürgüne gitti. 1933 yılında babası ile ABD'ye yerleşmiş, babasının 1949 yılında vefatından sonra, 1952 yılında Kanada merkezli bir madencilik şirketi kurmuştur. 1991 yılında Afgan Kraliyet Ailesinden Prens Abdulfettah Tarzi'nin ve Dr. Pakize Tarzi'nin kızı Zeynep Tarzi ile evlenmiştir. 1974'de yürürlüğe konulmuş bir af kapsamında, ailenin diğer üyelerini takiben, ilk kez 1992 yılında Türkiye'ye gelmiş, 2004 yılı içinde de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını almıştır. Buna rağmen daha ziyade New York Manhattan'da yaşamaktaydı. Ertuğrul Osman Osmanoğlu, akıcı bir şekilde Türkçe, İngilizce, Almanca ve Fransızca'yı konuşur, ve İtalyanca ile İspanyolca'yı anlardı. Osman Ertuğrul, Osmanlı hanedanının "Reisi" ve "Son Osmanlı" diye anılmaktaydı.

Yavuz Sultan Selim Han

Yavuz Sultan Selim Han, geceleri 3-4 saatten fazla uyumaz, vaktini ilim öğrenmekle geçirirdi. Okumaya o kadar meraklıydı ki, harbe gidiş ve dönüşlerinde bile yanında kitap bulundururdu. Mısır seferi dönüşünde, İstanbul'a gelinceye kadar İbn-i Tanriberdi'nin En-Nücûmü'z-Zahirefi Mülûki Mısir ve'l Kahire adlı Arapça eserini, Ahmed İbn-i Kemal Paşa ile mütalaa etmiştir. Kemal Paşazade, Osmanlı tarihini onun emriyle yazmıştır.

Osmanlı sultanları arasında tefsir, hadis, fıkıh, tarih, edebiyat gibi ilimlerde en çok bilgisi olan padişahlardan birisi de Yavuz Sultan Selim Han'dır.

Devlet işlerinde sağlam ve kat'i bir tavırla hareket eden Sultan, herhangi bir devlet işini karara bağlamadan önce muhtelif yollarla o iş hakkında vezirlerin ve diğer alakalıların fikirlerinden istifade ederleri. Uzun süre düşündükten sonra son kararını verir ve ondan dönmezdi. Muntazam bir istihbarat teşkilatı vardı. Bu teşkilat vasıtasıyla ülke içinde ve dışında geçen hadiseler hakkında malumat alırdı. Mühim işlerde bizzat kendisi araştırma yapardı. Bütün heybetine rağmen daima sadeliği sever ve sade giyinirdi. Kadirşinas bir zat olup, fikrini açık söyleyenin mütalaasını kendi fikirlerine ters olsa bile dinler ve uygun ise yapardı.

Büyük İslam alimi Ahmed İbn-i Kemal Paşa, devri ve şahsı için yazdığı mersiyesinde Yavuz Sultan Selim Han'ı şöyle medhediyor:

Az zaman içre çok iş etmiş idi,
Sayesi olmuş idi alem-gir.
Şems-i asr idi, asırda şemsin,
Zıllı memdud olur, zamanı kasir.

Tercümesi:

Az zamanda çok işler başarmıştı,
Gölgesi bütün cihanı tutmuştu.
O padişah ikindi güneşi idi,
Bu vakitte güneşin gölgesi uzun, ömrü de kısa olur.

Yavuz Sultan Selim Han'ın gayesi, Müslümanları ve İslam devletlerini bir bayrak altında toplamaktı. Bu maksadını şu kıtasıyla ifade etmiştir:

Milletimde ihtilaf u tefrika endişesi,
Kuşe-i kabrimde dahi bi-karar eyler beni.
Müttehidken savlet-i a'dayı def'a çaremiz,
İttihad etmezse millet da'dar eyler beni.

Tercümesi:

Milletimin ayrılma bölünme endişesi,
Mezarımda dahi rahatsız eder beni.
Saldırgan düşmanlara karşı birleşmek iken çâremiz,
Birlik olmazsa, kızgın demirle dağlanmış gibi yanarım
.

(Tarafımca derleme. Ramazan Bayramı'nın 3.günü yani 22 Eylül tarihinin 1520 yılı, Yavuz Sultan Selim Han'ın vefat ettiği tarihtir. Ruhu şad olsun!)

21 Eylül 2009

Osmanlı'nın ilk sırları

Osmanlı'nın Bizans'tan ilk fethettiği Karacahisar'da kazı çalışmaları yeniden başladı. Tarihçi İnalcık, kalenin ilk başkent ve ilk hutbe okutulan yer olduğuna dikkat çekiyor.

Osmanlı'nın Bizans İmparatorluğu'ndan ilk fethettiği, Osman Bey'in da adına ilk hutbeyi okuttuğu rivayet olunan Karacahisar Kalesi'nde Osmanlı tarihçilerinin kutbu sayılan Prof. Dr. Halil İnalcık'ın 10 yıl önceki girişimiyle başlatılan kazı çalışmalarına, 4 yıl aradan sonra yeniden başlandı. Eskişehir Valisi Mehmet Kılıçlar, kazı çalışmalarının dünyada ve ülkede Osmanlı İmparatorluğu'nun başlangıcını ortaya çıkartacak ilk bilimsel kazı özelliği taşıdığını söyledi. Vali, "Burası 1288'de Osman Bey tarafından ilk fethedilen ilk Bizans hisarıdır. Kazının sonucunu bütün dünya bekliyor. Buradan çıkacak sonuçlar çok önemli. Uluslararası sonuçlar yaratacak bir kazı çalışması. Prof. Dr. Halil İnalcık'tan kazı çalışmalarını incelemesini istedik" dedi. Kazı çalışmalarının başındaki isim Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Başkanı Prof. Dr. Erol Altınsapan öncelikli hedeflerinin kale içindeki yerleşim dokusunu ortaya çıkartmak olduğunu söyledi. Altınsapan, şu bilgiyi verdi: "Kalenin iç suruna dayalı iş atölyelerini bu iç surun kulelerini ortaya çıkarttık. Daha sonra kalenin ana kısmına geçip, yapacağımız sondajlarla çalışmalara devam edeceğiz. Yüzey araştırmasında, çevrede onlarca yapının temel izlerini gördük. Mezarlık olduğunu düşündüğümüz yerler de var.''

1999'DA ÖNCÜLÜK ETTİ

Prof. Dr. Halil İnalcık ise Osmanlı tarihi araştırmalarında Karacahisar'da bir arkeolojik kazı yapılması için ilk defa 1999'da Milli Eğitim Bakanlığı Eski Eserler Genel Müdürlüğü'ne başvurduğunu ve mali destek aldığını söyleyerek, "Bunun üzerine Anadolu Üniversitesi'nde arkeolog Taciser'le ilk yüzey araştırması yapıldı. Bundan sonra Anadolu Üniversitesi kazı işlerini devam ettirmiştir" dedi.

OSMAN'IN PAYİTAHTI

Prof. Halil İnalcık, kazıların yeniden başlamasıyla ilgili özetle şunları söyledi: "Yalova'da Osman Gazi'nin Bizans'a karşı 1302'de kazanmış olduğu Bapheus zaferi dolayısıyla toplanan sempozyumda Eskişehir Valisi bir heyetle beraber beni huzuruna davet etti. Kendisiyle konuştuk ve Karacahisar kazısına devam edilmesi kararlaştı. Selçuklu-Bizans sınır bölgesinde Eskişehir'e 7 kilometre mesafede yöreye hâkim yüksek tepe Bizanslı bir tekfurun elindeydi. Tekfur Selçuk sultanını tanıyor ve haraç gönderiyordu. Bu sebepten o tepede varlığını sürdürmekteydi. Eskişehir'de oturan İlhanlı-Selçuklu valileri ona karşı bir şey yapamıyordu. Osman, gaza faaliyetine başlamış olup, Söğüt'ten geldi ve bu sarp kaleyi 1288'de fethetti. Osman, kaleyi payitahtı yani başkenti yaptı. Tüm Eskişehir kendisine itaat etti. Böylece Karacahisar Kalesi Osman'ın ilk merkezi bir Müslüman şehri olarak gelişti. Nüfus arttı, kiliseler camiye çevrildi ve rivayete göre ilk hutbe orada okundu. Hutbe okunması beyliğin bir işaretidir."

BENİM İÇİN BİR ÖDEV

"Kuşkusuz Osman Gazi, Karacahisar'da beyliğinin temelini atmıştır. Karacahisar ve Eskişehir, Bilecik ve Yenişehir'den önce Osmanlı Beyliği'nin ilk merkezi olarak önemli tarihi bir yerdir. Karacahisar'daki kazılarda özellikle kiliseden çevrilmiş camileri bulmak önemliydi. Fakat şimdiye kadar buna ait bir iz bulunmadığı anlaşılıyor. Araştırma faaliyetine yardım etmek ödevimdir."

Kaynak
: Sabah

Uyan ey gözlerim

Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Azrail’in kastı canadır, inan.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan.

Seherde uyanırlar cümle kuşlar
Dill-u dillerince(1) tesbihe başlar
Tevhid eyler dağlar taşlar ağaçlar
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan.

Semâvâtın kapuların açarlar.
Mü’minlere rahmet suyun saçarlar…
Seherde kalkana hülle(2) biçerler.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan.

Bu dünya fanidir sakın aldanma.
Mağrur olup tac-u tahta dayanma.
Yedi iklim(3) benim deyu güvenme.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan.

Benim, Murad kulun, suçumu affet.
Suçum bağışlayub günahım ref’ et.(4)
Rasûl’ün sancağı dibinde haşret.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
.

Muradî

Sultan III. Murad
II. Murad'ın babası, Kanunî Sultan Süleyman’ın oğlu II. Selim’dir. Annesi ise Nurbanu Sultan’dır. 5 Cemaziyülevvel (5) 953 / 4 Temmuz 1546 tarihinde Manisa’nın Bozdağ Yaylağı’nda dünyaya gelen Şehzade Murad, 966 / 1558 tarihinde Akşehir Sancak Beyliği’ne, 1562 yılında ise Manisa Sancak Beyliği’ne getirilmiştir. Padişahlığına kadar Manisa Sancak Beyliği’nde sancakbeyi olarak görevini sürdüren III. Murad, on ikinci padişah olarak 15 Aralık 1574’te cihanşümul Osmanlı payitahtına çıkarak saltanatını ilân eder. (III.Murad Han, Pir Hasan Hüsameddin Uşşaki (ksa)'yı Padişah olunca Uşak'tan İstanbul'a davet edip kendisine bir dergah açmıştır.) 21 sene tahtta kalan III. Murat, 16 Ocak 1595'de 49 yaşında iken vefat etti. Ayasofya Camii hazîresine (mezarların bulunduğu mekân) gömüldü. Keremi sonsuz, bâki olan Rabbimiz, Osmanlı tahtını nasip eylediği bu güzide insana rahmet eylesin!… Âmin!…

Şair sultanlardan olan III. Murad, Muradî mahlâsıyla şiirler yazmıştır. Türkçe, Arapça ve Farsça divanları bulunmaktadır. III. Murat’ın 1001 (Hicrî) / 1593 (Milâdî) tarihinde yazdığı ve tasavvufî inceliklerle dolu "Fütuhât-ı Siyâm" isminde mühim bir eseri ile Şemseddin Sivasî tarafından şerhedilen "Esrarnâme" adında diğer bir eseri daha vardır. Osmanlı İmparatorluğu’nda birçok hükümdar Divan şiiriyle uğraşmış ve bu edebî ekolde nadide eserler meydana getirmiştir. Fatih Sultan Mehmet’in Avnî, Yavuz Sultan Selim’in Şahî, Kanunî Sultan Süleyman’ın da Muhibbî mahlâslarıyla Divan Edebiyatı’nın farklı aruz kalıplarında ve değişik nazım şekillerinde şiirler vücuda getirdikleri bilinir.

III. Murat’ın hayatına ve edebî yönüne ilişkin kısa bilgiler verdik. Şimdi asıl konumuza gelelim. Yukarıya aldığımız ve III. Murat Han’a ait olan, “UYAN EY GÖZLERİM!...” başlıklı şiiri. Bu müstesna şiirinin Türk tasavvuf musikisi makamlarında muhtelif besteleri vardır. Bu besteler tarihte olduğu gibi günümüzde de terennüm ediliyor. Sizler de bu şiirin bestesini keyifle dinlemişsinizdir. Bu güftenin bestesini ilk dinlediğimde sanki çarpıldım, ruhumun daraldığını, acıdığını hissettim. İlk etapta kendinizi sözlere ve namelere kaptırıyorsunuz, bu mısralarla ruh ikliminiz arasında bağlantı kuruyorsunuz… Sonra sözleri çok manalı ve bir o kadar güzel olan bu şiirin kime ait olduğunu araştırayım, dedim. Karşıma hayran olduğum bir medeniyetin padişahı çıkmaz mı: III. Murad..

Arapça ve Farsça sözcüklerle yüklü olan o günkü Osmanlıca Türkçesi’ni düşünürsek bu şiirin gayet sade bir dille yazıldığını anlamamız zor olmaz. Günümüz Türkçesi’yle dahi çok kolay anlaşılmaktadır. Şiirin sade bir dille yazılması onun kıymetsizliğine işaret değildir. Bu şiir kolay ve sade göründüğü hâlde, bulunup söylenmesi ve taklidi zor olan ‘sehl-i mümtenî’ bir tarzda kaleme alınmıştır.

Bir hitapla, “Uyan ey gözlerim gafletten uyan!...” şiirine başlayan Sultan Şair, silkinerek kendine gelmek istiyor. Nefsiyle baş başadır. Ahir ömrünü muhasebe edip tehlikenin kenarında olduğunu düşünüyor. İlmi, kudreti her şeyi kuşatmış olan Allah’ı tesbih etmekte yetersiz olduğu kanısına varıyor.

Uyan ey gözlerim gafletten uyan!...
Uyan uykusu çok gözlerim uyan…
Azrail’in kastı canadır, inan.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!...
Uyan uykusu çok gözlerim uyan…

Şair, ikinci kıtaya, seherlerde Rablerini tesbih eden kuşları mevzubahis ederek giriyor. Bu kuşlar kendi dillerince bizlerin bilmediği bir lisanla Hâlık’larını, Rezzak’larını zikretmektedirler. Nitekim şu âyet-i kerime Sultan Şair’imizin bildirdiği gerçeği çok veciz ve fasih bir şekilde ifade ediyor: “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tesbih ederler. Hiçbir şey yoktur ki, onu hamd ederek tesbih etmesin. Ancak, siz onların tesbihlerini anlamazsınız. O, Halîm’dir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), çok bağışlayandır.”(6) Bu kıtada kuşlarla birlikte başka varlıkların da Rablerini tesbih ve tevhid ettikleri haber veriliyor: “Tevhid eyler dağlar taşlar ağaçlar…” Kuşlar, dağlar, taşlar, ağaçlar birer parçadır. Kast olunan bu cüzlerin de içerisinde bulunduğu canlı ve cansız varlık âlemdir. Kuşkusuz göklerde ve yerde ne varsa O’nundur; O’nu tesbih etmiştir ve ediyordur. Gece ve gündüz, gök gürültüsü, bölük bölük uçan kuşlar, melekler, dağlar vb. gibi… Allah’a hamd ve korku ile boyun eğmiştir; yorulmadan ve büyüklenmeden noksan sıfatlardan münezzeh, kemâl sıfatlarla vasıflı bulunan Allah’ı tesbih ve tevhid etmektedirler.(7) Hülâsa her şey, ama her şey Allah’ı yüce sıfatlarıyla birlikte tesbih, tevhid ve tenzih etmektedir. Hakikat boyasıyla boyanmış Şair’imiz tekrar tekrar: “Uyan ey gözlerim gafletten uyan!... / Uyan uykusu çok gözlerim uyan…” demek suretiyle bu kıta ve diğer kıtalarda zatını ikaz edecektir.

Seherde uyanırlar cümle kuşlar...
Dill-u dillerince tesbihe başlar...
Tevhid eyler dağlar taşlar ağaçlar…
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!...
Uyan uykusu çok gözlerim uyan…

Üçüncü kıtada Allah’a ve Rasûlü’ne nasıl inanılması gerekiyorsa öylece inanan Mü’minlere sema kapısının açılarak rahmet suyu saçılacağını müjdeleyen Sultan Şair’imiz, seherlerde kalkmanın önemine tekrar dikkatlerimizi çekmek istiyor:

“Seherde kalkana hülle biçerler.” Hülleden kast olunan, bilindiği gibi Cennet elbisesidir. Evet, seher vakitleri İslâm literatüründe kıymetlidir. Nitekim; “(Bunlar), ‘Rabbimiz, biz iman ettik. Bizim günahlarımızı bağışla. Bizi ateş azabından koru!’ diyenler, sabredenler, doğru olanlar, huzurunda gönülden boyun büküp divan duranlar, Allah yolunda harcayanlar ve seherlerde (Allah'tan) bağışlanma dileyenlerdir.”(8) buyrularak seher vaktinde bağışlanma dilemek, öneminden dolayı âyet-i celîlede zikrediliyor. Seher vaktinde yatmamak, sabah namazını kıldıktan sonra da güneşi üzerine doğdurmamak, geçen bu süre zarfında ibadet-i taatla, tevbe-i istiğfarla, tesbih, tenzih ve tehlille meşgul olmak âdâb-ı sünnettendir. Ayrıca Sabah namazının sünneti ve farzı arasındaki vakitte de bu şekilde hareket etmek sünnettir. Seher vaktinin bir uhrevîliği vardır. Kuşların zikir armonisi, havadaki o büyüleyici koku, bedeninizi saran ve sarsan seher vaktinin iklimi…

Son kıtalara geldiğimizde dünyanın faniliği; taç-u tahtın, saltanatın, malın mülkün, servetin geçiciliği hakikatini hatırlamak isteyen Sultan Şair’imiz Allah’a sığınıyor, Rabbinden bağışlanma istiyor, “Rasûl’ün sancağı dibinde haşret.” demek suretiyle son arzusunu dillendiriyor.

Benim, Murad kulun, suçumu affet.
Suçum bağışlayub günahım ref’ et.
Rasûl’ün sancağı dibinde haşret.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!...
Uyan uykusu çok gözlerim uyan…

Dipnot ve Kaynakça:
1. Dill-u dil: Kendi dillerince.
2. Hülle: Cennet libası (elbise).
3. Yedi iklim: Farklı iklimlerin hüküm sürdüğü ülke toprakları.
4. Ref’ et: Lâğvet, kaldır, hükümsüz bırak.
5. Arabî aylardan beşincisi
6. el-İsrâ, 17/44.
7. Bkz. er-Ra’d, 13/13; el-Enbiyâ, 21/19-20; en-Nûr, 24/41; es-Sâd, 38/18-19.
8. Âl-i İmrân, 3/17.

Cafer Ceylan
(Rehber Dergisi, Sayı 44)

Osmanlı'da Peygamber sevgisi sınırsızdı

Osmanlı tarihçisi Prof. Dr. Mehmet İpşirli, Osmanlıların İslamla kendilerini özdeşleşetirdiklerine dikkat çekerek, 'O yüzden Osmanlı toprağına Memalik-i İslamiye denildi' diye konuştu. Sorularımızı cevaplandıran İpşirli, Osmanlı'nın İslam ve Peygamber sevgisini anlattı.

Osmanlı padişahlarının Hz. Peygamber'e ve O'nun emanetlerine olan yaklaşımları nasıldı?
Öncelikle genel bir tespitle başlamak gerekirse Osmanlılar ve İslamiyet arasındaki bağdan söz etmek uygun olacaktır. Araştırmalara dayalı yerleşmiş olan bir kanaate göre -ki bunu zaman zaman Batılı oryantalistler de de dile getiriyorlar- Dört Halife'den sonra İslamiyet'e en saygılı, İslamî kurallara en bağlı hanedanın Osmanlı hanedanı olduğu sıklıkla dile getirilir. Gerçekten uygulamaya da bakıldığı zaman, belki padişahların pek çok şahsi kusurları, ihmalkârlıkları vardır ama İslamiyet, özellikle de Hz. Peygamber denildiği zaman son derece saygılı oldukları, aşırı bir muhabbet içinde oldukları ve suni değil, içten gelen bir muhabbet içinde oldukları görülüyor. Bu, elbette almış oldukları eğitimin, topluma mal olmuş değerlerin bir yansımasıdır. Bu konuda en güzel tespiti, hâlihazırda yaşayan en büyük müsteşrik olan İngiliz Osmanlı tarihçisi Bernard Lewis yapmaktadır. Lewis, "Osmanlı, İslam konusunda öylesine samimiydi ki adeta kendi varlığını İslam'la özdeşleştirmişti. Ülkesinin adı Osmanlı ülkesi değil, memalik-i İslamiye'ydi, hükümdarının adı padişah-ı İslam'dı, ordusunun adı asakir-i İslam'dı, din adamının adı şeyhülislamdı" diyerek uzun bir liste veriyor. Bu da gösteriyor ki Osmanlı ile İslam, samimi bir şekilde özdeşleştirmiştir. Kısacası entegre bir sistemden bahsetmek gerekiyor bu noktada. Yani İslam ve Hz. Peygamber sevgisi, padişahtan padişaha değişen, münferit bir biçimde değil, yerleşmiş bir gelenek ve kapsamlı bir sistem halinde Osmanlı'nın idealine, merkezine yerleşmiş durumdaydı.

Kutsal Emanetler bu konuda nasıl bir etkide bulunmuştur acaba?
Kutsal emanetler, başlı başına bir inceleme konusudur bu noktada. Biz kutsal emanetlerin, üç-beş taneden ibaret olduğunu zannediyoruz ama Topkapı Sarayı'nda 500'e yakın kutsal emanetin olduğu biliniyor. Ne yazık ki bunların çok büyük bir kısmı depolarda muhafaza ediliyor ve depoda bulunmaları, onların bir şekilde yıpranmaya, eskimeye terk edilmesi anlamına geliyor. Bu emanetlere gösterilen saygı çok önemli bu noktada. Hırka-i Şerif dairesinin belli zamanlarda büyük bir saygıyla açılıp ziyaret edilmesi, seferlere giderken Sancak-ı Şerif'in büyük bir itinayla çıkarılıp götürülmesi gibi örneklerde bunu görebiliyoruz. Şüphesiz ki böyle şeyler menkıbedir, olup olmadığının tespiti mümkün değildir. Ama sosyolojik açıdan böyle şeylerin önemi var. Topluma mal olmuş bu tip menkıbeler üzerinden toplumdaki genel anlayışları gözlemleyebiliriz.

Muhammediye ve Mevlid gibi eserleri bu perspektifte nereye oturtmamız gerekiyor?
Evet kitaplar meselesi de son derece önemli. Mevlid, artık toplumumuza mal olmuş, ortak bir değerimiz. Bugün de tüm canlılığıyla okunup seviliyor. Fakat bu noktada bu kitapların okunmasından ziyade dinlemek ve dinlettirilmek suretiyle halka ulaştırılması da çok önemli… Çünkü bizim toplumumuz çok fazla okuma kültürüne sahip olmasa da ciddi bir dinleme kültürüne sahiptir. Belki insanlar, okumaya çok fazla fırsat bulamıyorlardı ama bu tip kitaplar okunduğu zaman can kulağıyla dinliyorlardı. Peki, neleri dinliyorlardı? Osmanlı toplumunda yerleşikleşmiş, kristalleşmiş birtakım değerli kitaplar vardı ve bunları dinliyorlardı. Mevlid, Muhammediye, Ahmediye, Kara Davud, Müzekki'n nüfus gibi eserler bunlardan bazılarıdır. Hz. Peygamber sevgisi ise bu eserlerin odak noktasıydı.

Peki, Osmanlılardaki Hz. Peygamber'e olan bu bağlılık, sevgi, saygı günümüze ne derecede aksetmiştir?
Elbette biz bir tarihsel kırılma yaşadık. Fakat Peygamber sevgisinin devletle, siyasetle, hanedanla alakası yoktur. Bu bir insani ihtiyaçtır. Dolayısıyla bu sevgi, bir süre sonra tabii mecrasına dönmüştür bizde de. Günümüzde de bu açıdan çok güzel faaliyetlerde bulunuluyor, çok güzel kitaplar yazılıyor Hz. Peygamber'le alakalı. Bugün Türkiye'de 25'e yakın ilahiyat fakültesi var. Bu fakültelerde kelam, hadis, İslam tarihi kürsüleri var. Buralarda çok güzel tezler yapılıyor. Bunun yanı sıra Hz. Peygamber'i tasvir eden çok güzel şemail kitapları yazılıyor. Kısacası bizim Türkiye'de şu anda geldiğimiz konum, gıpta edilecek seviyede. Evet bir budama yaşandı ama şu anda ciddi bir canlanma, tazelenme var. Resulullah'la ilgili binlerce araştırma, tez yapıldığı görülüyor. O'nunla alakalı hemen hemen her konu araştırılıyor günümüzde. O'nun davet mektupları, gündelik hayatı, ailesiyle ilişkileri gibi çeşitli yönleri hakkında binlerce tez yapıldı şu ana kadar. O yüzden bu konuda Türkiye'nin günümüzdeki konumu, başka ülkelerle mukayese edecek olursak oldukça iyi durumdadır.

Peygamber sevgisinde bir azalmanın olamayacağı kesindir ama O'na bağlılık noktasında çeşitli problemler yaşanmıyor mu?
Elbette ki yaşanıyor, yaşanmamasına imkan yok. Öncelikle istesek de, istemesek de Ba ki söz konusu. Buna diğer İslam ülkeleri de dayanamıyor. Hatta onlardaki kırılma çok daha derin boyutlarda.

Kaynak: Sabah - Vodafone Ramazan Sayfası

20 Eylül 2009

Bir yalan, bir gerçek kitap

İsmet Bozdağ'ın yukarıdaki kitabını severek ve altını epey çizerek okumuştum. Blogda da kitaptan yalnızca 1 başlığı paylaşmıştım. İyiki de 1 yalnızca 1 başlıkta kalmışım. Onu da az evvel sildim. Sebebine gelince. Dün gece Habertürk'te yayınlanan Tarihin Arka Odası adlı programda, özellikle II.Abdülhamid ile ilgili yayınladığı harika eserlerle herkesin takdirini kazanmış Prof.Dr.Vahdettin Engin konuktu. Murat Bardakçı'nın yukarıdaki kitaba yönelik "Tamamen düzmecedir, yalandır, palavradır" yorumuna Vahdettin Engin hoca ve Erhan Afyoncu da katılınca ben de yapmam gerekeni yaptım. Önce blogdan kitaptaki bir alıntıyı sildim, ardından da bu konuyu blogda mutlaka tarih severlere aktarmam gerektiğini düşündüm.
II.Abdülhamid'in ağzından yayınlanan tek kitap, yukarıdaki kitaptır. Hususi Doktoru Atıf Hüseyin Bey'in hatıratı bu konudaki en yetkin kitaptır. Tamamiyle belge niteliği taşır. Bu kitabın özelliğine kavuşmasında emeği geçen Metin Hülagü hocamıza da teşekkür etmek bizlere düşer. Bu kitapla ilgili değerli bilgileri aktaran Tarihin Arka Odası ekibine de yine bu vesileyle teşekkür ediyoruz.

19 Eylül 2009

Osmanlıca seminerleri başlıyor

OSMANLICA SEMİNERLERİ - EMİNÖNÜ

Yıldız Teknik Üniversitesi Soyal Bilimler Fakültesi Tarih Bölümü'ndenDoç. Dr. Fatma Gül Demirel tarafından Pazartesi - Çarşamba, Arşiv Uzmanı Fuat Recep tarafından Salı – Perşembe günleri verilecektir.

Bilgi için; Satılmış Şenel ya da Hikmet Bostancı ile irtibata geçebilirsiniz.

Tel: 0212 522 02 02
Faks: 0212 513 54 00
OSMANLICA SEMİNERLERİ - ANKARA
Tarih Vakfı'nın Ankara'da yıllardır meraklılara ve üniversite öğrencilerine aksatmadan düzenlediği Osmanlıca seminerleri, Tarih Vakfı'nın yeni mekanında Eylül sonunda veya Ekim ayı başında başlayacaktır.Osmanlıca metinleri okuma merakı ya da ihtiyacı duyan herkesi bu seminerlere katılmaya davet ediyoruz.

Yıllarca Kudret Emiroğlu, Hülya Taş, İrfan Karakoç, Etem Coşkun gibi en yetkin hocalarca verilen Osmanlıca seminerlerimiz geçen yıl olduğu gibi bu yıl da bir başka uzman hocamız Emine Tuğcu tarafından verilecektir.

Başkent Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde Öğretim Görevlisi olarak çalışan, çeşitli dergilerde çok sayıda inceleme yazısı yayımlanan, üniversitede Türk Edebiyatı ve Osmanlıca dersleri vermekte olan Emine Tuğcu içeriği Tarih Vakfı için özel olarak hazırlanmış iki kurluk (iki dönem) başlangıç düzeyinde Osmanlıca semineri verecektir. Bu dersler sonunda katılımcılar matbu yazıları rahatlıkla okuyabilecekler, basit rik'a el yazılarıyla da tanışmış olacaklar.

Yeterli talep olması durumunda, yine Ekim ayında başlamak üzere Hocamız ileri düzeyde bir veya iki kur sürecek bir başka ders daha düzenleyecektir. Bu kurun hedefi ise katılımcıları başta rik'a olmak üzere birkaç temel türde el yazısı ile yazılmış metinleri rahatlıkla okuyacak düzeye taşımaktır.

Osmanlıca seminerlerimiz, düzenli konferanslarımızın gerçekleştirileceği, indirimli kitap satışlarının yapıldığı Kızılay'da Kocatepe Camii Otoparkı girişinin karşısında, Kızılırmak Caddesi ile Selanik Caddesi'nin kesiştiği noktada bulunan Tankut İş Merkezi'deki Tarih Vakfı'nın yeni ve geniş mekanında yapılacaktır.

Osmanlıca seminerleri kayıtları ve ayrıntılı bilgi için:

Tarih Vakfı Ankara Temsilciliği
Selanik Caddesi, Tankut İş Merkezi, No: 82/30, Kızılay- Ankara
Telefon: (312) 424 0510
e-posta: uozen@tarihvakfi.org.tr

Kaynak: http://www.tarihvakfi.org.tr/haberayrinti.asp?ID=702

DSİ, "Osmanlı Arşivi sele kurban gider" diyor ama dinleyen yok

Birkaç defa yazdım: Yedi asırlık geçmişimizin ve devlet hafızamızın kayıtlı olduğu Osmanlı Arşivi'ndeki belgelerin bir kısmı, 2000'li yılların başında İkitelli taraflarında, dere yataklarının hemen yanıbaşındaki bir çayırın üzerinde kurulu derme-çatma barakalara nakledilmişti.

Milyonlarca belge barındıran bu barakaları, geçen haftaki sellere kapılmaktan sadece Allah korudu. Taşan dereler çok değil, birkaç metre yandan aksa idi, şimdi 700 senelik hafızamızın neredeyse dörtte üçünü kaybetmiş olacaktık ve geçmişimizden bahsederken devlet olarak söylenti ve efsane sınırlarının dışına çıkamayacaktık.

Geçen haftaki felâketten sonra, Başbakan'ından İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'na kadar devleti ve İstanbul'u idare edenler dere yataklarında ve sel baskını alanlarında devam eden yerleşimin kontrol altına alınması için âcil hattâ sert tedbirler alınacağını söylediler. Ama devletin bir kurumu, hem de önemli bir kurumu, yani 700 senelik arşivi dere kenarındaki bir çayıra taşımakta beis görmeyen Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı'nın yetkilileri, hayallerindeki "Arşiv Sarayı"nı inadım inad dercesine, Bakanlar Kurulu tarafından daha önce "su baskınlarına karşı korunma" kapsamına alınmış olan Kâğıthane Deresi'nde inşa ettirme hevesinden milim geri adım atmadılar.

Sel bölgesindeki inşaat için açılan ihalenin ikincisi önümüzdeki günlerde yapılacak, dere yatağına bir bina dikilecek ve arşivlerin tamamı buraya taşınacak!

Hem de, Devlet Su İşleri'nin bundan tam dokuz ay önce yaptığı yazılı uyarıya rağmen...
MEĞERSE, SEL ALANIYMIŞ
İşte, resmen ve açık açık yapılan ama hiçbir şekilde umursanmayan uyarının öyküsü:

Başbakanlığa bağlı olan Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Devlet Su İşleri Bölge Müdürlüğü'ne 28 Kasım 2008 günü 6470 sayılı bir yazı gönderir ve Kâğıthane'de inşa etmesi planlanan Arşiv binasının kurulacağı arazinin su baskınları bakımından ne durumda olduğunu sorar.

Devlet Su İşleri Bölge Müdürlüğü, Arşiv'e cevabını yirmi gün sonra, 17 Aralık 2008 günü 617 sayılı yazıyla gönderir. Cevabın hemen ilk paragrafında, aynen, "Konunun incelenmesi neticesinde bahsi geçen parselin Bakanlar Kurulu'nun Kâğıthane Deresi'ne ait 7/10454 sayılı kararıyla '4373 sayılı Taşkın Sulara ve Su Baskınlarına Karşı Korunma Kanunu' kapsamına alınan alanda bulunduğu anlaşılmıştır" denmektedir.

DSİ'nin yazısında daha sonra inşaatın hayata geçirilmesi halinde sellerden korunabilmesi maksadıyla zeminden beş buçuk metre yukarıda yapılması ve arazi için İSKİ'den de görüş alınması gerektiği söylenmektedir. Bu ifade, devâsâ bir binanın altına en az beş buçuk metre yüksekliğinde beton bir zemin yerleştirilmesi demektir ve böyle bir zemin, inşaatın maliyetini birkaç katına çıkartacaktır.

İNADIN ARDINDA NE VAR?
Şimdi, bu yazdıklarımı okuyan akıl, mantık ve iz'an sahibi herkesin Devlet Su İşleri'nin bu uyarısından sonra, "Osmanlı Arşivleri'nin Kâğıthane'ye taşınmasından herhalde vazgeçilmiştir" diye düşüneceğine eminim ama ne gezer?

DSİ'nin İstanbul'daki Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı'nı "Üzerine bina dikmek istediğiniz arazi sel bölgesidir" diye uyarmasından Ankara'daki Devlet Arşivleri Genel Müdürü'nün haberi bile yok, tehlikenin farkında olanlar ise hiçbirşeyi umursamıyorlar ve her ne hikmetse, ihale süreci tam gaz devam ediyor.

Bana, bu acelenin ve inadın ardında başka şeyler var gibi geliyor ve şayet varsa onları da öğrenip sizleri bilgilendireceğimden emin olun.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 16.09.2009)

İşte II. Abdülhamid’in aile albümü

Osmanlı’nın en çalkantılı döneminde saltanat süren Sultan II. Abdülhamid’in aile fotoğraflarından oluşan albümü kitap oldu Yıldız Sarayı’ndaki gündelik hayatı da yansıtan fotoğraflar, şehzade ve sultanların giyim, yaşam şekillerine ışık tutuyor.

Osmanlı tarihinin en tartışılan padişahlarından biri olan II. Abdülhamid’in aile fotoğraflarından oluşan albümü kitap haline getirildi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ tarafından 1.5 yıllık çalışma sonucunda hazırlanan “Sultan II. Abdülhamid’in Aile Albümü”, “Sultan II. Abdülhamid Han Arşivi İstanbul Fotoğrafları” ve “Sultan II. Abdülhamid’in Arşivinden Dünya” isimli kitapların ardından, serinin üçüncü kitabı... II. Abdülhamid’in fotoğraf arşivindeki 36 bin 535 kare fotoğrafın üç kişilik ekip tarafından tek tek incelenmesi sonucu seçilen 138 fotoğrafın yer aldığı albüm, II. Abdülhamid’in ailesiyle ilgili ilk albüm çalışması.
138 fotoğraf, 198 sayfada
Kuşe kâğıda baskılı 198 sayfalık kitap, Osmanlı’nın en çalkantılı döneminde 33 yıl saltanat süren II. Abdülhamid’in hayatına dair bilgilerle başlıyor. Şehzadeler ve sultanlar bölümünde ise Sultan II. Abdülhamid, Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülmecid’in aileleriyle ilgili bilgiler yer alıyor. II. Abdülhamid ile Sultan Abdülaziz’in soyağaçlarına da kitapta yer veriliyor. “Yıldız Sarayı’ndan Kesitler” bölümünde ise saraydaki köşklerden kasırlara, bahçelerden ziyafet salonuna kadar birçok farklı fotoğraf bulunuyor. Bu bölümde silahhane ve saraya davet edilen tiyatro grupları ile şehzadelerle birlikte sünnet ettirilen fakir çocukların fotoğrafları yer alıyor. Bu bölümde ayrıca Sultan’a arz edilen mücevherlerden bazılarının fotoğrafları bulunuyor.
Şehzadeler de çocuktu
Kitabın ikinci bölümünde II. Abdülhamid ile tahttan indirilerek öldürülen amcası Abdülaziz’in çocuklarının fotoğrafları yer alıyor. II. Abdülhamid’in oğlu Mehmet Selim Efendi, kızları Zekiye Sultan ve Naime Sultan ile Sultan Abdülaziz’in oğulları Mahmud Şevked Efendi, Mahmud Seyfeddin Efendi, son Halife Abdülmecid Efendi ve kızları Emine Sultan, Nazime Sultan, Esma Sultan’ın çocukluk fotoğrafları bu bölümde bulunuyor. Albümde ayrıca Abdülhamid’in oğlu Mehmed Selim Efendi’nin askeri üniformalı, elinde kitap ve çiçek tutarken çekilmiş birçok fotoğrafının yanı sıra Sultan Abdülaziz’in çocukları Mahmud Şevked Efendi, Mahmud Seyfeddin Efendi ile son Halife Abdülmecid Efendi’nin de tek tek ve birlikte çekilmiş çok sayıda çocukluk fotoğrafı yer alıyor.

Şakir Aydın
(Milliyet, 19.09.2009)
***
Blog yazarının notu: Detaylı bilgi için burayı ziyaret etmenizi öneririm.

17 Eylül 2009

Nalıncı Baba

(Nalıncı Baba türbesi.)

Çok hoş bir rivayeti sizlere aktarmak istiyorum. Sultan IV.Murad ile veziri Siyavuş Paşa molla kılığında dolaşırlarken Unkapanı civarında yerde bir ceset görürler. Ahaliye kim olduğunu sorarlar. Ahali "Ayyaşın teki" der. Bir başkası ayrıntılı bilgi verir:

"Aslında iyi sanatkardır. Azaplar çarşısında çalışır. Nalının hasını yapar. Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşinde. Camiye de gitmez."

Ahali uzaklaşır. Padişah "Bu adamı defnetmeliyiz" der. Cenazeyi Fatih Camii'ne götürürler Cesedi yıkar, kefenler ve tabuta koyup ezan vaktini beklerlerken vezir, "Padişahım sormadan bu cenazeyi buraya getirdik. Ya hanım, çocukları varsa?" diye sorar. Padişah, "Haklısın, ben mahalleye gidip soruşturayım" der.

Padişah mahallede nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Olayı metanetle dinler ve anlatır:

"Bizim efendi bir alemdi vesselam. Akşamlara kadar nalın yapardı. Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin, onu satın alırdı. Sonra getirip helaya dökerdi. Ümmeti Muhammed içmesin diye. Sonra malum kadınların ücretlerini öder, eve getirirdi. O çeker gider, ben o kadınlara menkıbeler anlatırdım. Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hep uzak mescidlere giderdi. Bir gün "Sen böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek, cenazen ortada kalacak" dedim. Hak verdi bana. Kimseye zahmet olmasın diye mezarını bahçeye kazdı. Ama ben, "Mezarla iş bitmez. Seni kim yıkayacak, kim kaldıracak?" dedim. O önce güldü sonra da "Allah büyüktür hatun, hem padişahın işi ne?" dedi."

(Bu yazı, 15 Eylül 2009 tarihli Vatan Gazetesi'nin Ramazan Özel Sayfası'ndan alınmıştır.)

***

Blog yazarının notu: Burada IV.Murad olarak geçen padişahın III.Murad olması gerekir zira Osmanlı Tarihi'nde 3 Siyavuş Paşa vardır. Bunlardan biri Siyavuş Paşa, IV.Mehmed saltanatında üç aya yakın bir süre sadrazamlık yapmış bir Osmanlı devlet adamıdır. Diğeri Kanijeli Siyavuş Paşa, III. Murad saltanatı döneminde 1582-1584, 1586-1589 ve 1592-1593 yıllarında sadrazamlık yapmış bir Osmanlı devlet adamıdır. Abaza Siyavuş Paşa ise II. Süleyman saltanatında beş ayı geçkin bir süre sadrazamlık yapmış bir Osmanlı devlet adamıdır. İsim benzerliğini esas olarak alırsak, söz konusu padişahın III.Murad olması gerekir.

15 Eylül 2009

Eylül dönüm noktalarıyla doludur

Budin'i tasvir eden bir çalışma.

Mohaç Savaşı’nı kazanan ve kralın düştüğü bu savaşta kuvvetli Macar ordusunu ortadan kaldıran Kanuni Sultan Süleyman, eylül başlarında Budin’in önüne geldi. Macar vakanüvisi Istvan Brodariç muhayyilesini çalıştırıyor; “Kanuni Sultan Süleyman Kudüs’ten dönen bir hacı kılığında şehre girdi ve adamlarıyla kapıları gizlice Türk askerlerine açtı” diyor. Troia atı benzeri bu hikaye dışında aslında şehir savunmasızdı. Kentlileri ve Macar ayanını temsil eden heyet şehrin anahtarlarını teslim ettiler.

Budin “vira” ile teslim olduğu için hücum ve yağmadan hukuken masundu. Sadece şehrin krala ve kamuya ait bazı zenginlikleri İstanbul’a nakledildi. Mesela veziriazam Makbul İbrahim Paşa veya Pargalı İbrahim Paşa veya katledildikten sonraki lakabıyla Maktul İbrahim Paşa Budin şehir meydanındaki “Üç Güzeller” heykelini İstanbul’a getirtti, ve bugün İslam Eserleri Müzesi olan Sultanahmet’teki sarayının önüne diktirtti. Kudretli Macaristan Osmanlı’nındı ve 1526 Eylül’ünde Türklerin cihanşümul imparatorluğu artık tartışılmaz bir gerçekdi.

İbrahim Paşa aslında ince zevkli ve bilgili bir Rönesans adamıydı. Ama meydana heykel diktirtmeyi devrin muhiti anlamadı. Homurtu ve ayaklanma çıktı, ayaklanmayı kışkırtanlardan birisi şair Figani’ydi. Ünlü İran şairi Firdevsi’den aşırma bir beyiti ortaya çıkardı. “Do İbrahim amed bedin cihan / yeki butşikest yeki butperest” yani “Cihana iki İbrahim geldi, birisi (İbrahim peygamber) put kıran öbürü (İbrahim Paşa) puta tapan” lafını kellesiyle ödedi ama isyan da aldı başını gitti. Heykeller de ortadan kalktı.
Notalı ayin kitabından (Antifonale) bir yaprak,
Topkapı Sarayı Müzesi, G.İ. 42, Matyoş Korvinuş’un kitaplığından.

Mesela bugün Topkapı Sarayı müzemizin nadide eserlerinden, Kral Matyoş Korvinuş’a ait olan Macarların ünlü musiki mecmuası da Kanuni’nin Budin’den getirdiği eserler arasındadır. Lakin dört asır sonra, 11 Eylül 1919 günü Sivas Kongresi kararları açıklandı. Milli mücadelenin prensipleriydi ve aynı imparatorluğun çocukları işgal altındaki anavatanın kurtarılma prensiplerini tespit etmişlerdi. Olaylar hiç de kolay ve üstünden gelinir biçimde gelişmedi. Bir yanda direniş, bir yanda devam eden işgal ama her şeye rağmen bundan tam iki yıl sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetinin ordusu hükümet merkezi Ankara’nın ancak 100 km, ötesinde Sakarya Savaşı’nı kazandı ve ilerleyen İngiliz desteğindeki Yunan ordusunu kesinlikle geri çekilmeye zorladı. Bu bir yıl sonraki parlak zaferin ilk safhasıydı. 9 Eylül 1922’de de ordular milli mücadelenin başlangıç nedeni ve hedefi olan İzmir’e girdiler.

Eylül, Türkiye tarihinin dönüm noktalarıyla doludur. Gelecek hafta genişçe ele alacağımız Girit kuşatması da Eylül 1669’da tamamlanmış ve Türkiye imparatorluğu Doğu Akdeniz’deki egemenliğinin son kalesini ele geçirmişti. Kavimlerin tarihi iniş çıkışlar gösterir. Ama hiçbirinin tarihi bu kadar kısa zamanda bu toplumunki kadar büyük dönüşümler içermemektedir. Açıktır ki Türk toplumu ve Türk devleti henüz büyük atılımlara teşne ve kabiliyeti olan bir tarihi varlıktır. Eylül ayının Türk tarihi açısından gösterdiği bu renkliliğin bir tesadüf olmadığı anlaşılıyor.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 15.09.2009)

Osmanlıların Boğaziçi Tüp Geçit Projeleri

Ülkemizin en iyi tarih dergilerinden biri olan ve 1.yılını dolduran Yedi Kıta Dergisi, geçen ay başlattığı bir ilke Eylül ayında da imza attı. Geçtiğimiz ay, bir Osmanlı maden müdürünün Kızılırmak projesini dev ebatta bir posterle vermişlerdi. Büyük ilgi gören bu posterde projenin tüm detayları, bilgileri ve resimleri yer alıyor. Bu ay ise müthiş bir konu postere yansıtılmış. Günümüzde "Asrın Projesi" olarak tanıtılan Marmaray Projesi'nden 133 yıl önce, dünyanın en büyük denizaltı ulaşım projelerinden birisi devrin padişahına yani Sultan II.Abdülhamid Han'a sunulmuş ve Sarayburnu ile Üsküdar arasında bir tüp geçit inşası için çok sayıda projeler de çizilmişti. İşte bu projelerin resimleri ve tüm detayları bu dev posterde yer alıyor. Yedi Kıta Dergisi'ne bu mükemmel yayıncılık anlayışı için blogun kurucu yazarı olarak teşekkür ediyorum.

***

Osmanlıların Boğaziçi Tüp Geçit Projeleri
Sultan II. Abdülhamîd Han'ın tahttan indirilmesiyle yarıda kalan birçok projeden sadece birisi olan bu proje, şu an yapımı devam eden tüp geçit projesinden bir buçuk asra yakın bir zaman önce hazırlanmıştı. İstanbul'da ulaşım, tarih boyunca hep büyük bir mesele olarak gündemde kalmıştır. İki kıtayı ayıran boğazın bir şekilde geçilmesi bu meselenin odak noktasını teşkil etmiştir. Haliç kısmında ulaşım daha az maliyete sahip gemi ve köprülerle sağlanmışsa da boğaz kısmında ulaşım bu kadar kolay olmamıştır. Gemilerin devreye girmesiyle bir nebze rahatlayan boğaz ulaşımı, daha sonraları demiryolu ve kara vasıtalarının artmasıyla köprü ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Bu sebeple boğazın iki yakasını birbirine bağlayacak köprü ve tünel (tüp geçit)çalışmaları tarih boyunca ve bilhassa son yüzyılda gündemden hiç düşmemiştir.

Kaynak: www.yedikita.com.tr

13 Eylül 2009

Ölümünün 87. yılında Enver Paşa ve Türkistan

Devlet-i Aliye’nin Türkistan’a ve bu coğrafyadaki soydaşlarına olan ilgisi bugünkü büyük ve hür Türkistan ideallerinin ilk nüvelerini oluşturur. Bu ideallerin gerçekleşmesi üzerine en fazla gayret sarf edenlerin başında Şehit-i Ala ve Gazi-i Namdar Enver Paşa gelir.

Enver Paşa’nın, 13 Eylül 1921 günü Bakü’den başlayan “Kızılelma Yürüyüşü”nün ilk durağı Buhara olur. Paşa, Türkistan’a ayak basar basmaz, Buhara’da Zeki Velidi Bey’e “Bu ülkede Türklük benim kanlarım üzerinde yeşerecek” der ve nihayetinde İmparatorluğun son başkomutanı, imparatorluğun ilk anayurdunda şehit düşer.

Çalışmamızı bu kısmında Türkistan’daki Osmanlı askerlerinin faaliyetleri, Teşkilat-ı Mahsusa’nın Türkistan’daki Misyonu ve Enver Paşa’nın Türkistan Özgürlük Mücadelesine Etkileri meselelerini irdeleyeceğiz.
Türkistan’da Osmanlı Askerleri

Türkistan ile yürüttüğümüz münasebetlerimiz 1991’de SSCB’nin dağılmasıyla açığa çıktığını sandığımız soydaş ülkelerle olan temaslarımız ile değil muhtelif vesilelerle ve birbirini izleyen dört devrede gelişmiştir.

Bu temaslardan ilki Doğu Türkistan’da Hokand Hanlığı’na bağlı olarak kurulan müstakil Türk Devleti’nin reisi Yakup Han’a Rus istilasından kurtulmak ve teşkilatlanmak için Sultan Abdülaziz Han’ın gönderdiği öğretmen ve askerler vasıtasıyla gerçekleşmiş; Yakup Han da buna mukabil Sultan Abdülaziz adına para bastırıp, hutbe okutmak suretiyle bağlılık ve hürmetlerini bildirmişti.

Sultan Abdülaziz devrinden sonra Türkistan ile yeniden doğrudan temas İttihat ve Terakki yönetimi devrinde Türkistan’a Osmanlı askeri gönderilmesiyle gerçekleşmiştir. Bu dönemde Türk Ocakları, Türkistan’a öğretmen yollamış ve Osmanlı’ya Türkistan’dan öğrenci kabulünü sağlamıştır.

Osmanlı askerleri Türkistan’a üçüncü defa Enver Paşa’nın Harbiye Nazırlığı’nın ilk günlerinde Teşkilat-ı Mahsusa vesilesiyle gönderilmiştir.

Dördüncü grup ise I.Cihan Harbinde Kafkas Cephesinde Ruslara esir düşen Osmanlı zabitleridir.
Mart 1917 Rus İhtilali üzerine, Sibirya’dan Türkistan’ın her tarafına dağılan, Türkistanlı milliyetçiler ile Osmanlı zabitlerinin, en kalabalık bulundukları yer Taşkent’ti, Osmanlı zabitleri Türkistan’da şiddetli bir hürriyet havasının esmesinde mühim rol oynadılar. Taşkent’te toplu milli hareketler meydana getirdiler; gizli teşkilatlar kurdurlar.

Türkistan’daki Osmanlı askerleri Rus vahşiliği ve emperyalizmine karşı Türkistanlı Türkleri önce askeri bakımdan eğiterek, düzenli birlikler haline getirmeye çalıştılar. Bunun yanında, mahalli kuva-yi milliye hareketinin Türkistan’ın istiklali gibi güzide bir mefkure etrafında toplanmasında gayret gösterdiler. İttihad-ı Türk, İttihad-ı Usul-u Cedid adı verilen cemiyetler bünyesinde mektepler açtılar.
Teşkilat-ı Mahsusa’nın Türkistan Misyonu

Enver Paşa, Teşkilat-ı Mahsusa’yı kurduktan sonra faaliyet programını da bizzat kendisi hazırladı. Propaganda, anayurt Türkistan Türklüğü ile Asya Müslümanlığı arasından doğrudan temas kurulması hedefleniyordu. Buna göre Hindistan ve Türkistan’a Teşkilat-ı Mahsusa misyonerlerinden bir grup komitacı gönderilecek ve bu beldelerde Rusya-İngiltere aleyhine isyanlar çıkartılacaktı.

Paşa, bu programı hazırladıktan sonra Kuşçubaşı Eşref’i çağırtarak, Türkistan ve Hindistan’a gönderilecek fedai grubu hakkında fikir teatisinde bulunurlar. 23 Şubat 1914’te yapılan bu görüşmede şu kararlar alınır:

"1) Bir fedai grubu, Hindistan üzerinden Türk Ana-vatanına geçecekti.

2) Bilhassa Rusya'nın boyunduruğu altında ezilen Türk Ana­vatanında, Moskoflara karşı millî ayaklanmalar tertip edilecekti.

3) Bu faaliyet sırasında, her meskûn mahalde Türkçülük ülkü­sünü benimsemiş, fertlerden topluluklara doğru yayılan hücre teşki­lâtı yapılacaktı. İlk hazırlıklar, Türk Ana-vatanına en yakın yer­lerdeki resmî sefaret ve konsolosluklarımız, Teşkilât-ı Mahsusa'ya mensup değerli elemanlarla takviye edilerek, yakınlaştığı görülen bir dünya harbinde, hâdiselerin gelişmesinden Türkçülük bakımdan temin edilecek faydaların heder olmasına mani olunacaktı. Bu dev­rede Türk Ocaklarından da istifade edilerek geniş ve tatminkâr bir harsî faaliyete geçilecekti.

4) İlk teşebbüs bir deneme mahiyetinde yapılacak, sayıca az, fakat iş başarma ve kudret bakımdan mutlak güvenilir bir kadro ile işe girişilecekti. Öncüleri, bizzat Eşref Bey götürecekti. Bu teşebbü­sün ilk yolcuları, kendilerini bu millî yol uğrunda feda edilmiş te­lâkki edeceklerdi.
"

Teşkilat-ı Mahsusa’nın ikinci reisi olan Kuşçubaşı Eşref, Teşkilatın fikri yönünü hatıralarında şöyle anlatır:

"Enver Paşa Osmanlı Devletinin bekası ve kurtuluşu için, o günkü imparatorluğu terkib eden ve Türkden gayrı unsurların da bir ve tek gaye uğrunda toplanmalarının ifadesi olan İttihad-ı Ana­sırı (devletin hudutları içinde yaşayan muhtelif unsurların birliğini) tahakkuk ettirmeye çalışan haricî ve dahilî siyasete müzahir olmak­la beraber, sömürgeleri üzerinde büyük İslâm topluluklarının yaşa­dığı İngiltere ve Fransa'yı, Osmanlı devletine karşı düşmanca hareketlerden ve bilhassa Rusya ile ittifaktan alıkoymak için, aynı za­manda Müslümanların en büyük dinî ve manevî makamı olan Hilafet'in nüfuzundan istifâde ederek İttihad-ı İslâm hareketini gerçek­leştirmek, fakat bu arada asıl büyük gaye ve temel mefkuresi olan Rus çarlığının yıkılarak, istiklâl ve hürriyetlerine kavuşacak Orta Asya, yâni Anavatan Türklüğü ile maddî manevî bağları birer dev­let hakikati haline getirilmiş Pan-Türkizmi (yâni Turan'ın coğrafî sınırları içindeki bütün dünya Türklüğünün birliğini) hakikatleştirmek gibi, ilk bakışta birbirinden tamamen ayrı gözüken, fakat aslında üçüncü ve asıl emel için vasıta ve köprü olan ilk ikisini de benimsemiş intibaını veren siyaseti tercih ediyor, bu emelin tahak­kuku için de şahsen makamına bağlı bir gizli 'teşkilât' kuruyor­du."

Enver Paşa’nın Türkistan Özgürlük Mücadelesine Etkileri


Baymirza Hayit, şahadetinin ardından Paşa için şu ibareleri kullanır: “Enver Paşa’nın Türkistan milli mücadelesinde aktif olarak savaş meydanlarında boy göstermesi, Türkistan tarihinde de Türklük dünyasında da eşine rastlanmayan büyük bir hadisedir. Türkistan milli mücadelesine yeni ufuklar ve yeni ümitler kazandıran Enver Paşa, mücahit liderleri için büyük bir meşale olmuştur. Başka bir Türk ülkesinde doğmuş, Osmanlı Devleti ordularının başkumandanı ve nihayet Osmanlı Devleti’nin savunma bakanı olmuş bir şahsiyetin, askeri yönden bir mağlubiyete düşmüş olsa da, Türkistan’da yaptığı faaliyetten dolayı gurur duyması takdire şayandır.

Doğudaki Müslüman halkların kurtuluşu uğruna Bolşevik propagandasından etkilenen Enver Paşa, Moskova tarafından kendi şahsiyetinin istismar edildiğini fark edince, Türklük dünyası için bir ölçü olarak gördüğü Türkistan’ın kaderine dair acı tecrübeler ediniyordu. Büyük bir vakar ve haysiyet ile Türkistan’ı Rusya’dan kurtarma görevini üstleniyordu. Özgürlük mücadelesinin bütün liderleri, İbrahim Bek gibi birkaç kişi hariç, ona karşı saygı duyuyorlardı. Savaş tecrübesi olan, dünyaca tanınmış bir şahsiyetin, Türkistan’da askeri malzemenin yetersizliğine rağmen, mücahitlerin Ruslara karşı sürdürdükleri savaşta başkumandanlık görevini üstlenmesi, Türkistan milli mücadelesi için büyük bir gurur vesilesi olmuştu.

Enver Paşa Türkistan’da ve Buhara’da birçok mağlubiyet almış, fakat hiçbir zaman ümitsizliğe düşmemiş, ne yazık ki Sovyetlerin istihbarat biriminin kalleşliğine kurban gitmiştir. Onun ölümünü görenler, kurşunlar ona isabet ettiğinde atından yere düşerken ‘Allah’ diye bağırdığını ifade ederler. Kuzey Kafkasya’nı eski savunma bakanı Ali Kantemir Enver Paşa’nın Türkistan için önemi hakkında haklı olarak şunları yazmaktadır: ‘ Türkiye’de onun hakkında ne düşünülürse düşünülsün, Enver Paşa her Türkistanlı tarafından saygıyla anılır.’ Türkistanlılar onu çok sevmiş ve saymışlardır. Enver Paşa yabancı bir ülkede değil, kendi anavatanında, kardeş vatanda, Türkler ve Türklük için ölmüştür.

Enver Paşa 42 yıllık hayatının 10 ayını Türkistan’da, Türkistan’ın gelecekte bağımsızlığına kavuşması inancı ile, özgürlük mücadelecilerinin birliğini sağlama çabası ile ve hiç yorulma bilmeyen savaş azmi ile yaşamıştır.


Ali Bademci de Enver Paşa’nın Türkistan milli mücadelesinde bir ümit, Rusların korkulu rüyası olduğunu, onun ölümüyle mücahitlerin başlangıçta büyük bir şok yaşamalarına rağmen, Korbaşılara ayrı bir ümit aşıladığını belirtir. Bademci 1923- 1934 arasını “Yeniden Diriliş” süreci olarak vurgular.

Sonuç olarak Basmacılar Enver Paşa’dan sonra hem lojistik destek ve gerekli donanımdan yoksun olmaları, hem de Korbaşılar arasındaki birlik ve bütünlüğün sağlanamaması gibi nedenlerden ötürü başarılı olamamışlar, mücadele bundan sonra yurt dışında sürmüştür. Ama Türkistan halkı Enver Paşa’yı hiç unutmamış, onun şehit olduğu yıl doğan bütün erkek çocuklarına Enver adını vermiş, naşı Türkiye’ye getirilene kadar onun yattığı Çegan tepesi kutsal bir mabet gibi ziyaretçi akınına uğramış, bölge halkı onu mücadelelerinin bir sembolü olarak görmüştür.

Tevfik Fikret’in, "Hak bellediğin bir yola yalnız gideceksin!" mısrasını hayatı boyunca dilinden düşürmeyen, Cemal Kutay’ın, “Analar çocuklarının kulaklarına onun adını fısıldayacaklardır” diye nitelediği Enver Paşa hakkındaki çalışmamızı Şevket Süreyya Aydemir’e ait şu ilginç tespitlerle noktalamak istiyoruz:

"Enver Paşa yalnız bir ihtiras adamı mıydı? Yoksa bir hayalperest miydi? (…) Yoksa Napolyon gibi zamanın kendisine tahtlar, taçlar hazırladığına inanan bir zaferler takipçisi miydi? Ama muhakkak ki bir aksiyon adamıydı. Ve tarih içinde bir büyük misyonu olduğuna inanıyordu. (…) Kumandan olmaktan ziyade teşkilatçı, ama güçlü bir disiplin adamıydı. Fakat İmparatorluk yıkıldıktan sonra, seçtiği yollarda ve yaşadığı serüvenlerde, ölçüsüz ve ataktı. Onu Pamir eteklerindeki gelişmelerde, karşı tarafın silahlarından ziyade, jeopolitik şartlarla, çağın gelişmeleri ve hiç tanımadığı bir ülkenin sosyal çarkları yendi..."

Ama bütün bunlar yadırganabilir mi? Hayır! Orta Asya Makedonyalı İskender’in bile bir şeyler aradığı uçsuz bucaksız talih deneme sahasıdır. Tarihe nice cihangirler vermiştir. Fakat Enver Paşa bu topraklarda talihini teraziye koyduğu zaman, Orta Asya’nın Fatih yetiştirme kudreti artık sona ermişti.

Aşağıda değineceğimiz iki örnek Enver Paşa’nın Türkistan için ne ifade ettiğini ve önemini net bir şekilde ortaya koymaktadır sanırız:

Kuzey Kafkasya Eski Savunma Bakanı Ali Kantemir, Paşa ile ilgili şu cümleyi sarf eder: “Türkiye’de onun hakkında ne düşünülürse düşünülsün, Enver Paşa her Türkistanlı tarafından saygıyla anılır.” Yeni Türkistan dergisinin ve Tasvir-i Efkar gazetesinin Enver Paşa ile ilgili tespitleri onun Türkistan davası için neler ifade ettiğini çok iyi ortaya koymaktadır: “Enver Paşa yabancı bir ülkede değil, kendi anavatanında kardeş vatanda, Türklük ve Türkler için ölmüştür.

Hakan Boz - İlyas Kara
(Enver Paşa Dergisi, 09.08.2009)

Kaynaklar
:
Ali Bademci, 1917-1934 Türkistan Milli İstiklal Hareketi Korbaşılar ve Enver Paşa(1), Ötüken Neşriyat, s.46
Ali Bademci, a.g.e., s.48
Cemal Kutay, Ana-Vatan'da Son Beş Osmanlı Türk'ü, İstanbul: Ta­rih Yayınları, 1962, s. 32.
Cemal Kutay, Birinci Dünya Harbinde Teşkilat-I Mahsusa ve Hayber’de Türk Cengi, İstanbul, s.37-38
Baymirza Hayit, (1997), “Basmacılar” Türkistan Milli Mücadele Tarihi (1917- 1934), Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara s.223-224
Ali Bademci, Türkistan ve Enver Paşa, s. 412
Ahat Andican, (2003), Cedidizmden Bağımsızlığa Hariçte Türkistan Mücadelesi, İstanbul, s. 157
Ahmet Cebeci, (1975), “Türkistan’da Basmacılık (Milli Kurtuluş Hareketi) II”, Töre Dergisi, Ankara, Sayı 49, s. 33
Hüsamettin Ertürk, (1996), İki Devrin Perde Arkası, Sebil Yayınevi, İstanbul, s. 170
Cemal Kutay, Enver Paşa Lenin’e Karşı, s. 92
Aydemir, Şevket Süreyya(2006), Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, Remzi Kitabevi, İstanbul, c.3, s. 688
Tasvir-i Efkar Gazetesi, 27.12.1941
Yeni Türkistan(1931), İstanbul, Sayı.32, s.9

Asıl Harem Kapısı ve Üzerinde Evlere Girilme Âdabını İfade Eden Kur'an Âyeti

Haremin asıl kapısı ve üzerinde Kur'an ayeti. Düşünmek gerekmezmidir ki; girişine Kur'an ayetlerinin ilgili olanları yazılan böyle bir evde Kur'an'ın reddettiği kadın alemlerinin yapılması mümkün mü? Maalesef bu ayetleri aşk şiirleri diye anlatan bazı turist rehberleri ve hatta turistlere verilen rehber kitaplar bulunmaktadır. Halbuki yabancı seyyah ve yazarlar da hareme dinen girişi meşru kabul edilen erkeklerin dışında kimsenin alınmadığını hatıralarında nakletmektedirler. Bu duvardaki levhalardan büyüğünün üzerinde asıl hareme aileden olan erkeklerin dışında kimsenin izinsiz giremeyeceğine dair şer'i hükmü ifade eden ayet-i kerime yer almaktadır: "Ey iman edenler! Evleriniz dışındaki evlere izin istemeden ve orada sâkin olanlara selam vermeden girmeyiniz. Böyle hareketleriniz sizin için daha hayırlıdır." (Nur Suresi, Ayet 77)

Ahmet Akgündüz
(Osmanlı'da Harem, Timaş Yayınları,
İstanbul, 2007, Sayfa: 94)

12 Eylül 2009

Bâb'üs-selâm veya Orta Kapı Denilen Yerin Bugünkü Hali

Eski adıyla Bâb'üs-selâm yani Selamet ve Saadet Kapı'sı, yeni adıyla Orta Kapı, Topkapı Sarayı'nın ikinci yerine girilen kapısıdır. Bugün ziyaretçiler biletle bu kapıdan girmektedirler. Divan-ı Hümayun gibi Osmanlı Devleti'nin Şura Meclisi'nin yer aldığı kısma bu kapıdan girilir. Üzerinde çok güzel celî bir hatla Kelime-i Tevhid yazılıdır. Kelime-i Tevhid'in hemen altındaki tuğra Sultan II.Mahmud'a aittir. Yan taraflarda görülen tuğralar ise Sultan Mustafa'ya aittir. Sağ taraftakinin altında yazılı bulunan şu cümle manidardır: "Hafız-ı adl ü şerî'at Hazret-i Zıll-i Hodâ" yani "Şeriatin ve adaletin koruyucusu, Allah'ın şer'i hükümleri icra etmesi sebebiyle yeryüzündeki gölgesi". Kapının iç yüzünde ise çok manalı kasideler yazılmıştır.

Ahmet Akgündüz
(Osmanlı'da Harem, Timaş Yayınları,
İstanbul, 2007, Sayfa: 77)


***

Blog yazarının notu: Bazı kaynaklarda “Deli Mustafa” olarak geçen Sultan Mustafa asla deli değildir. Bu mesnetsiz ifadeye delil olarak gösterilen "sarayın havuzundaki balıklara altın para atması" olayının arkasındaki gerçek bambaşkadır. Sultan Mustafa’nın havuzdaki balıklara altın atmasının sebebi bunu, "saraydaki hizmetkârlara sadaka vermenin bir yolu" olarak benimsemiş olmasıdır. Herkesin takdir ettiği ve bildiği gibi İslam dininde sadaka ne kadar gizli verilirse o kadar çok sevap kazandırır. Bu konudaki ayet ve hadislerden bazıları ise şunlardır:

(Sadakayı açık verirseniz güzel olur, gizli verirseniz, sizin için daha hayırlıdır.) [Bakara / 271]

(Gizli verilen sadaka, Allah'ın gazabını söndürür.) [Beyheki]

(Kıyamette, başka himaye bulunmayan günde Allahü teâlânın himayesindeki 7 kişiden birisi, verdiği sadakayı gizleyen, sağ elinin verdiğinden sol eli haberi olmayan kimsedir.) [Buhari]

(Gece kılınan namazın gündüz kılınan namaza göre üstünlüğü, gizli verilen sadakanın, aşikâr verilen sadakaya olan üstünlüğü gibidir.) [Taberani]

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.