24 Ekim 2009 Cumartesi

II.Bayezid ve İstanbul

Cildi iplik dikişli -iplikler birer ikişer kopuyor-, kapağı ağırbaşlı, içi renkli resimli Osmanlı Padişahları meğer yaşıtımmış. Az önce Vasfi Mahir Kocatürk'ün kısa biyografisinde saptadım.

Osmanlı Padişahları'nı Kocatürk kaleme getirmiş. Kendimi bildim bileli bu kitap evlerimizdeydi. Önce resimler, padişah portreleri ilgimi çekmişti; hepsi asık yüzlü, çoğu ürkünç adamlar. Okumayı söktükten sonra, Kocatürk'ün yazdıklarına nice zamanlar dalıp gittim. Yazar pek parlak bir döküm çıkarmıyordu:

"Aralarında fâtihler, cihangirler, üstün insanlar ve yüksek kahramanlarla birlikte miskinler, sersemler, sarhoşlar, sefihler ve düpedüz deliler de bulunan Osmanoğulları altı yüz yıl Türk milletinin başında yaşadılar. Onların hayatlarını gözden geçirmek insanlık tarihinin çok enteresan bir kısmını incelemek demektir. En meraklı maceralarla dolu kocaman bir cinayet romanını andıran bu tarih parçası, ne yazık ki, bugüne kadar tam bir tarafsızlıkla ciddi bir ölçüye vurulmadı."

Sebeplerini de sıralıyor yazar: Cumhuriyet'ten önce hep bir Osmanoğlu padişah olduğundan, ataların "gülünç ve iğrenç tarafları" örtbas edilmiş; tarihçiler, şairler "çok defa sümsük bir padişahı kükremiş bir arslan şeklinde" tasvir etmişler.

Derken giriş yazısının 'spot' tasvirleri, meselâ, "yüz on dokuz çocuk babası bir III. Murad", kardeşlerini bir gecede boğdurtan III. Mehmed, kadın mecnûnu Deli İbrahim, "ayak sesleriyle kadınları etrafından kaçırtmak için pabuçlarının altına gümüş çiviler çaktırtan bir anormal III. Osman"... Bu "garip ibret levhaları" beni öylesine etkilemiş olmalı ki, Osmanlı tarihinden yıllar yılı 'korktum'.

Vasfi Mahir Kocatürk Osmanlı Padişahları'nı niye yazmıştı? Çok sonra düşündüm.

Kocatürk tarihçi değil; liselerde edebiyat öğretmeni, müfettiş, 1950-54 arası Gümüşhane milletvekili; Yedi Meşale şairleri arasında. Kötü şiirler yazmış. "Sabah Türküsü"nden: "Kapının üstünde asmalar yeşil, / Güllerin yürek biçimi, / Saksında kor olmuş iki karanfil / Uyan, ak elinle gözlerini sil, / Yorulan kolumdan al sepetimi, / Yosmam, uyku yetmedi mi?" Birçok antoloji hazırlamış. O arada da Osmanlı Padişahları...

Fâtih'in oğlu olan II. Bayezid; kötü şiirler yazmış olsa da, bir 'şair'in kaleminden şöyle tanımlanıyor Osmanlı Padişahları'nda: "İyi bir asker terbiyesi almış olan, cesaret ve kahramanlıktan da büsbütün mahrum bulunmayan II. Bayezid, muvaffakiyetlerine rağmen harpten kaçınıyor, yaşlandıkça büsbütün sulh ve sükûn arzusu gösteriyordu. Rahatına düşkünlüğü ve dinî duyguları da bu arzusunu kuvvetlendiriyordu. Memlekette asayişin temini yolunda adalet ve dirayetle çalışmaktan hoşlanıyor, şiirle meşgul oluyor, fikir ve şehir hayatının zevklerini harp ve mücadele heyecanlarına tercih ediyordu. İhtiyarladıkça bu halini daha ileri götürdü ve bilhassa iç siyasette çok zaaflar göstermeye başladı."

Yorumlamak istemiyorum.

Öteki padişahlarda olduğunca, bir dönemin yazarlarının kaleminden çizilmiş II. Bayezid portresi de karmakarışık görünümlüdür. Okur uzun uzadıya baksa portreye, seçik hiçbir şey göremez.
Öteki padişahlarda olduğunca, bir dönemin yazarlarının kaleminden çizilmiş II. Bayezid portresi de karmakarışık görünümlüdür. Okur uzun uzadıya baksa portreye, seçik hiçbir şey göremez.

Tarihi âdeta 'yaşatan', o kadar sıcak anlatımlı Reşad Ekrem Koçu, her gün değişen ruh iklimiyle, her yeni yazısında, başta padişahlar, her tarihî kişiye yeni yeni çehreler kuşandırır. Onun da Osmanlı Padişahları kitabı var. Önce, otuz dört yaşında tahta çıkan II. Bayezid'in fizikî özellikleri anlatılıyor: Uzun boyluymuş, saçları koyu kumral, bıyıkları koyu kumral, gözler koyu elâ, bakışlar "temiz ve merdane"...

Koçu'nun "son derecede güzel" diye nitelendirdiği bu çehre, Kocatürk'te "ablak yüzlü". Artık başka örneklerle uzatmak istemiyorum.

II. Bayezid devri bende daha çok Sultan Cem'le yankıyıp durdu. Bir zamanlar Cem için bir roman yazmayı çok istedim. Onun bir dizesi yazamadığım romanın başında yer alacaktı. Dizeyi, Abdülhak Şinasi Hisar'ın "Aşk imiş her var âlemde" güldestesinin "Yâd ve Tahattür" bölümünde okumuştum:

Hayfâki geçdi bilmedik ol hoş zemân idi

Cem'in talihsiz hayatına kapılıp gitmişliğimden olacak, II. Bayezid'i bir türlü sevemedim. Sanatkârları çevresinde toplamış olması bile ilgimi çekmedi. Koçu, "Resimden anlar, minyatürden anlar, yazıdan anlar; sanatın ve sanatkârın büyük hâmilerinden bir padişah olacaktı" diyor.

Tabiî bazı başka kaynaklar da, II. Bayezid'in sofuluğu dolayısıyla, Çinili Köşk'teki, Gentile Bellini tarafından yapıldığı sanılan resimleri kaldırttığını belirtiyor. Halûk Y. Şehsuvaroğlu, "taasub hareketi" yaşandığını ileri sürmüş. Taasub hareketi, Yavuz Selim ve Kanunî devirlerinde tekrar kırılmış.

Böyle sisler, puslar arasında yol alırken, kitaplara sonsuz düşkünlüğüm dolayısıyla her gün Sahaflar Çarşısı'na gidip gelirken, Beyazıt Camii olanca sadeliği, eski bir sözcükle, 'vakur' haliyle daima gönlümü çelerdi. İstanbul'un, görkemi yalınlıkta aramış 'özgül' bir camii.

Mimari eserde yalınlığa böylesine düşkün II. Bayezid'in giyim kuşamda şatafatlıyı tercih etmiş olması, belki de, o dönemde Türk kumaşçılığının çok zengin dokusundan. Sanat tarihçileri kumaşçılıkta, ziynette parlak bir dönem yaşandığını vurguluyorlar. Padişahın -günümüze kalmış- kaftanları canlı renkli, çiçeklerle ve yapraklarla bezenmiş. Kürklü kaftanının "yüzü güvez zemin üstünde mat renk ve gül vesair çiçekli ipek kumaştan"mış.

Osmanlı tarihinde tahttan indirilmiş ilk padişah olan II. Bayezid, Amasya'daki şehzadelik yıllarında, ileri sürüldüğü gibi afyon bağımlısı mıydı? Babasına mektup yazmış; afyon değil, aşırı şişman olduğundan iştah kesici ilâçlar kullandığını söylemiş, Kocatürk ve Koçu "aşırı şişmanlık"tan söz açmıyorlar.

Bütün bu karmaşalar arasında bir gün, değerli ressam ve İstanbul'un değerli yazarı Malik Aksel'in II. Bayezid yorumunu âdeta şaşırarak okuyacaktım: Malik Aksel, padişahı İstanbul mimarisini 'kurtaran'lardan biri olarak yorumluyordu.

Leonardo da Vinci'nin İstanbul'un iki yakasını birleştirmek isteyen köprü tasarısı gün ışığına çıktıktan sonra, Aksel "Mikel Anj"ın da pâyitahta gelmek isteğini hatırlatıyor. Devam ediyor: "Sultan Bayezid'in babası kadar İtalyan sanatkârlarına yer ve değer vermemesi bunların İstanbul'a gelmelerine mâni olmuştur. Aslında ilerleme hamlelerimizi engellediği sanılan ve gerilikle suçlandırılan bu padişahın en büyük hatasını İtalyan sanatkârlarının Türkiye'ye gelememelerinde bulanlar vardır."

İstanbul'un o çağında mimarisine eğilen Aksel, şu çok çarpıcı, irkiltici, düşündürücü soruyu soruyor:

"Acaba G. Bellini'den sonra bu iki sanatkâr da İstanbul'a gelseydi, İstanbul'un silueti, manzarası ne olurdu?"

Malik Aksel'in yazısı Sanat ve Folklor adlı kitabında. Sanat ve Folklor 1971'de yayımlanmış. Ama yazı, "Sultan Bayezid ve Türk Sanatı" daha eski bir tarihte yazılmış olmalı.

Önyargılardan, tuhaf ve bağnaz hayranlıklardan arınmış Aksel, tehlikeye teğet geçtik demeye getiriyor. Çünkü o çağda, "sanat gücünde" yol aldığımızı, Avrupa'dan geri olmadığımızı hatırlıyor.

Venedik resimlerindeki Türk halılarını örnek veriyor. Özgün bir sanat yerine, dışardan gelenlerin yaratacakları ortamdan ürküyor. "Yabancı sanat" deyişini kullanmış.

Elbette "yabancı sanat"tan ürkmüyor. Ama özgün olanı da küçümsemeye yanaşmıyor.

Vurgulamam yersiz: Yorum, soru, kaygı önemsenmemiş, yankı uyandırmamış.

Selim İleri
(Zaman, 24.10.2009)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.