24 Ekim 2009 Cumartesi

"O Bursa'yı bir daha hayatta göremezsin. Bitti o Bursa."

- Delikanlılık yıllarında bir de Bursa'ya tek başına gidişiniz var.
- Lise birden ikiye geçtiğim yıl. Annemle babamla çekiştim. Cüz'i bir parayı babamdan aldım. Sinirlenip sabah evden çıktım. Doğru otobüse. Ceketimi annem arkamdan yetiştirdi.

- Niye kavga ettiniz?
- Gezmeye gideceğim diye kavga ettim. "Ben Bursa'ya giderim" dedim. İyi ki de gitmişim. O Bursa'yı bir daha hayatta göremezsin. Bitti o Bursa.

- Nasıldı o Bursa?
- Sabah kalkan otobüs, Bursa'ya öğle vakti vardı. Eylül ayıydı. Eski garajlardan bir dolmuşa bindim. Tepeye tırmanıyoruz. "Yahu küçücük Bursa'da ne bu kalabalık" dedim. "Ah Bursamız küçük değil, büyüyecek" dedi arkadan bir kadın. "İyi halt edecek" diye yanıt verdim. Ve yemyeşil, tertemiz bir Bursa buldum. Yeni Kaplıca'nın duvarında mavi çiniler duruyordu daha. (Yeni Kaplıca Mimar Sinan'ın eseridir.) Nasıl temiz bir yerdi. Bursa rüyaydı ve ilk devir Osmanlılığı kokuyordu. Eylülde Uludağ'ın sisli, sonra güneşli hali, eski Bursa konakları beni çok etkiledi.

- Ne kadar kaldınız Bursa'da?
- Bir ya da iki gece kaldım. Döner kebabını kalaylı kapta yiyordun. Sokaklar tamamen eski usuldü. Uludağ'a kısmen çıkar gibiydin. Teleferik yoktu daha. Kısacası muhteşem bir Bursa. Tam Osmanlı romantizmi veriyordu. (Bundan iki sene sonra Suriye'ye gittiğimde de benzeri bir mutluluğu duymuştum.) Tarihi bu kadar kolay "kokladığım" başka anları hatırlamıyorum. Bu duygunun bir benzerini de, vize mecburiyeti kalktıktan sonra 1990 yılında gittiğim Volga boyundaki şehirlerde yaşadım; büyük değil, küçük şehirlerinde. Kozma-Damyansk, Ugliç, Kostroma, Yaroslav gibi yerlerde. Buralarda Rusya'nın mistisizmini ve eskiliğini koklayabildim. El değmemişti, fakirdi, yıkıntı haldeydi. Ama bunlardan hiçbiri, 1963 Eylülü Bursa'sı ve 1965 yılı Halep'i gibi olamaz. Oralarda tarihi kokladım. Vesikayla falan öğrenilmez tarih. Koklanır. (Artık yok onlar.) Aynı gezide Bursa'dan İzmir'e indim. 1960'lardaki Anadolu ve Mezopotamya şehirlerinin gelenekselliğini gözlemek ve hissetmek, tarih araştırmalarında kitabiyat ve arşivin ötesinde bir duyarlılık getirdi bana.

- İzmir nasıldı o zaman?
- Körfez daha maviydi. Kadifekale'nin etrafı daha yeşildi ve gecekondular vardı ve o gecekondularda henüz "İzmirliler" oturuyordu. Ama çok ilginç şeyler gördüm. Mesela Pilavoğlu tarikatına mensup Ticanilere rastladım. Biri dürbünle etrafı seyrettiriyor. Öbürü ticaret yapıyor, işportacı, Bileyci bir Bektaşi dervişi de geldi; ehl-i tarik. Ama, onunki bambaşka bir tarikat. Bunlarla konuştum. Enteresan adamlar. O arada bir öğretmen çıktı. "Bırak ya bunları" falan dedi. Onlarla münakaşa etti, "Benim peygamberim Atatürk" diye tutturdu. Kadifekale'nin üstünde, adamlar birbirlerinin başını gözünü yarmadan böyle şeyler konuşabiliyorlardı.

(Nilgün Uysal, Zaman Kaybolmaz, "İlber Ortaylı Kitabı",
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Nehir Söyleşi 19,
2006, Sayfa 79-80.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.