TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

14 Kasım 2009 Cumartesi

Osmanlı tarihinde kim iyi, kim kötü buna kim karar veriyor?

- "Başlarına siyah ibrişim destmâl setr etmişler..."
Asaf Hâlet Çelebi'nin Varlık Yayınları için hazırladığı Naimâ / Hayatı Sanatı Eseri 1953 tarihlidir.
Bu kitabı 1960'ların sonuna doğru Üsküdar'da bir kitabevinde bulmuştum, Paşakapısı'nda, tramvay durağının karşısındaki kitabevi.

Çelebi'nin ilginç bir tespiti var:

"Zaptettiği tarihin ağır ve karanlık günlerini, devlet işlerinin liyakatsiz ellerde oyuncak oluşunu, askerin ve vilâyetlerdeki paşalar ve mütegallibenin mütemadî isyanları neticesinde kopan herc ü merci, huzursuzluğu, milletin çektiği acıları Naimâ çok iyi hissedebilmişti; çünkü yaşadığı devir zaptettiği tarihin acı günlerinden de acı idi."

Bir bakıma, Naimâ'nın hangi ruh durumunda kaleme getirdiği duyumsanıyor. Kendi günlerinin etkisi, geçmişte olup bitmişlere ne ölçüde yansıdı; Çelebi'nin uyarısıyla, yeniden düşünmek ihtiyacı duyuyoruz.

Asaf Hâlet, Naimâ'dan seçmelerde Kösem Sultan sayfalarına yer vermemiş. Genç Osman'ın öldürülüşü, Dördüncü Murad'ın kişiliğini belirleyen olaylar daha anlamlı görünmüş. Kösem Sultan'ın olmayışı bende hayal kırıklığı yaratmıştı.

Hemen hemen o sıralar, Naimâ'nın tarihi Zuhuri Danışman'ın çevrimyazısı ve sadeleştirmesiyle cilt cilt yayımlanmaya başlamıştı. Elbette yine Kösem Sultan'ın peşindeydim.

Naimâ, ihtilâl peşindeki ulemayı saraya çağıran Vâlide Sultan'ı başında "siyah ibrişim" örtü -'örtü' diyorum ama, sözlükler destmâl karşılığı 'mendil'i belirtiyor- onlarla konuşurken, onları sorguya çekerken dile getirir. Bu, gerçekten çok şaşırtıcı bir sahnedir: Haremin kapalı gösterilmiş dünyası, şimdi, Valide Sultan'ın ihtilâlci ulemayla yüz yüze görüştüğünü saptamaktadır.

Naimâ "Ulema ve ağalar cümle dest-beste selâm-ı kıyam edüb huzurunda durdular" diye yazmış. Ahmet Refik Ocak Ağaları'nda bu sahneden söz açmış mı, hatırlamıyorum. Leslie P. Peirce, Harem-i Hümâyun'da gözden kaçırmamış. Peirce, Naimâ'nın uzun, dramatik anlatımı diyor. Necdet Sakaoğlu, Bu Mülkün Kadın Sultanları'nda, "başını ipek bir mendille örtmeyi yeterli görüp" saptamasıyla ayrıca vurgulamış...

Benim Mahpeyker Sultan'a ilgim bir resim dolayısıyla, tamamıyla düşsel, yirminci yüzyılda yapılmış bir resim, ilüstrasyon. Büyük olasılıkla Münif Fehim'in fırçasından. Kim bilir hangi dergideydi. Fakat bu resim belleğimden hiç silinmedi. Nihayet Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın'da 'yazarak kurtulacağımı' sandım.

"Bu resimde uzun saçlarının örgülerine taşlı iğneler, kurdelalar takılmış, boynunda incileri, devekuşu yumurtası kadar iri zümrütü, kulağında armudî zümrüt küpeleri, parmaklarında elmas ve yakut yüzükler, sırtında beyaz ipekliden geceliğiyle Kösem Sultan içine saklandığı gömme dolaptan birtakım iri yarı ağalar tarafından dışarıya çekiliyordu. Saçlarındaki taşlı iğnelere, boynundaki muhteşem inci gerdanlığa, zincir ucundaki büyük zümrüte, kulağındaki pırlantalar da kakılmış armudî küpelere, yakut ve elmas yüzüklere eller uzanıyor; Kösem Sultan'ın beyaz ipekliden entarisi kanlanmış, saçlarının örgüsü yer yer çözülmüş, kurdelaları yerlere düşmüş, ağzı açık, gözleri dışarı uğramış, boynuna geçirilen kalın, burmalı perde ipinden kurtulmaya boş yere çabalıyordu."

Buraya aktarırken, Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın'dan işte tam on sekiz yıl sonra, Mahpeyker Sultan'ı kuyumcu camekânına dönüştürmüş olduğumu irkilerek fark ediyorum. Herhalde Osmanlı tarihini abartılardan örmüş, okuru kandırmış yazarların etkisi altında kalmışım. Oysa o mücevherat için pek çok kaynak taramıştım.

Gerçi düşsel resim de gerçeklikle bağ kurmaktan, gerçekliğe hiç değilse yaklaşmaktan muhakkak ki uzak durmuştu...

Resimden sonra Kösem Sultan hayal dünyamın kişileri arasında yer aldı. Kimdi, hayata nasıl bakmıştı, sevinçleri ve üzüntüleri nelerdi, duyguları, sevgileri, acıları; başta Ahmet Refik'in Kadınlar Saltanatı, erişebildiğim kitaplar, yazılar çiziler, neredeyse bütün kaynaklar, Kösem Sultan'ı saltanat ihtirasında âdeta -üstelik 'vicdan azapsız'- bir Lady Macbeth kılmıştı.

Reşat Ekrem Koçu'nun Kösem Sultan romanı tatlı tatlı anlatır ama, Birinci Ahmed'le yaşanmış mutlu günlerden sonra, Kösem Sultan başka biri olup çıkar, Eski Saray'daki bekleyişinde entrikalar çevirir, sonunda Dördüncü Murad'ı tahta çıkartır ve Koçu'nun ısrarlı vurgusuyla oğlu üzerinde inanılmaz bir egemenlik sağlar.

Uzaktan uzağa Freud'dan esintili bu egemenlik tahlilinde, Mahpeyker Sultan sadece 'saltanat naibesi' değildir, bir yandan da "müthiş bir akıbet"e zemin hazırlar, oğlunun iç dünyasında.

Reşat Ekrem'in romanındaki Kösem çok güzel bir genç kızdır. 1645'te Venedik Balyosu'nun kaleme getirdiği 'gerçek' Mahpeyker Sultan, ellilerindeyken hâlâ etkilemektedir: "Ana kraliçe, yaşına rağmen çok güzel..."

Edebiyat tarihlerimizde, ansiklopedik sözlüklerde adı hiç anılmayan Suzan Sözen'in Siyah Zambak'ı 1962'de yayımlandı. Dördüncü Murad döneminin panoraması olmak iddiasındaki romanda Kösem Sultan baş rollerden birindeydi. Siyah Zambak'ı soluk soluğa okumuştum. Kösem yine kıyıcıydı, ama Suzan Sözen de kendince çözümlemelere girişiyordu:

"Belki bu satırlarda Kösem bize bir canavar gibi görülmektedir. Kendi menfaati uğruna oğlunun katlini soğukkanlılıkla düşünebilen bu kadın muhakkak ki bir canavar ruhu taşıyordu. Fakat bu ruh, bu korkunç hüviyete bürünmek için acaba hangi safhalardan geçmişti?

Korkunç hisleri, hırsları, kalpsizliği ve gaddarlığı ile dünya tarihlerinde ayrı bir yeri olan Kösem'in mâzisi nasıldı?

Tarih kitapları, Kösem hakkında gayet ağır isnatlarda bulunuyorlar. Acaba hakikat böyle mi idi?
"

Böyle söyledikten sonra hakikatlere yol alacağını sandığımız yazar, Birinci Ahmed'le Kösem Sultan'ın mahrem hayatına geçer ve bir zamanlar "bir Jan d'Ark ruhu" taşımış eski Anastasya'nın Birinci Ahmed'den nasıl nefret ettiğini ibretlik söylemle anlatır.

Romancıların yanı sıra, Hammer de aralarında olmak üzere, tarihçilerin eşine az rastlanılır bir 'muhteris' kimliğiyle yansıttıkları Mahpeyker Sultan halkın çok sevdiği insanmış. Daha gençliğinden Büyük Vâlide Sultan'lığına bu sevgi, işin tuhafı, sürüp gitmiş.

Osmanlı tarihinde her kişinin başına gelen onun da başına gelmiş olmalı: Okudukça, karşınıza, iki üç ayrı Kösem Sultan çıkar...

Ne var ki, belgeler, halkın onu neden sevdiğini açık seçik gözler önüne seriyor. Zaten öldürülüşü epey üzmüş olmalı; Vâlide-i Maktule, Vâlide-i Şehide sanları kanıtlıyor.

Belgelerden iz sürdüğümüzde; üvey oğlu Genç Osman'a annece yakınlığı, onunla birlikte İstanbul gezintilerine çıkışı, pek de öyle "kalpsizliğine" işaret etmiyor. Dahası, Genç Osman padişahlığı sırasında Kösem Sultan'ı Eski Saray'da ziyaret etmiş. O çağda başka örneği olmayan bir ziyaret...

Haslarından gelen gelir epey yüklü ve Mahpeyker Sultan bu geliri hayır işlerinde kullanmış. Anıt eseri, Üsküdar'daki Çinili Camii Külliyesi; on yedinci yüzyıldaki çini tutkusunu Çinili Cami'de görebilirsiniz. Çakmakçılar Yokuşu'ndaki -bugün harabeye dönüştürdüğümüz- güzelim Büyük Vâlide Hanı Çinili Camii Külliyesi'ne vakıf olarak yaptırılmış.

Naimâ, Anastasya'nın fakirlere, evlenecek çağdaki genç kızlara, hastalara, borç yüzünden hapse düşmüşlere yardımını tutkulu sözlerle dile getirir. Ben, nedense, Ahmet Refik'e değil, Naimâ'ya inanıyorum.

Selim İleri
(Zaman, 14.11.2009)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder