29 Kasım 2009

Türk dünyası ve İran birbirinden ayrı düşünülemez

İran, Türk medeniyeti için en önemli alanlardan biridir. Her şeyden önce dilimiz Farsçadan önemli miktarda ödünç almıştır. Hatta İslamiyet’in yayılmasından sonra da Arapça sözlük hazinesi Farsça yoluyla Türkçeye girmiştir ve bu nedenle Türkçede itikadımızla ilgili “Ramazan, oruç, peygamber, namaz” gibi sözler İran kaynaklıdır.

Eski İran sanatı, mitolojisi ve genelde şiiri Türkçenin şiir, edebiyat ve tasavvufunun şekillenmesinde çok önemli rol oynamıştır. Tabii şunu da belirtmek durumundayız: Farsçadaki Türkçe kelimeler de hayatın her safhasını hatta idareyi ve askerlik alanını kapsamaktadır. Bunlar üç-beş kelimeden ibaret değildir, bir lugat hacmindedir. İransız bir Türk dünyası ve Türklük olmadan İran düşünülemez. İşte bu 2 bin yılı bu sergide ifade etmeye çalıştık.

Bugünkü Orta Asya ve Maveraünnehir bölgesinde orta çağlar boyunca “Dari” dediğimiz yüksek Farsça konuşulurdu ve yazılırdı. Hiç şüphesiz ki bu nedenle Orta Asya Türk medeniyeti içinde Fars dilinin önemi büyüktür ve bu medeni kalıntılar bugün dahi canlı olarak yaşamaktadır. İslamiyet öncesi dönemlere ait kazılardan çıkan eserler her iki camianın birbirine olan yoğun ilgisini göstermektedir.

Türk şamanizminde dahi yakın zamanlara kadar tekrarladığımız bilgilerin pek doğru olmadığı, hiç değilse yeterli olmadığı açıktır. Bu konuda İran’ın eski dinleriyle mukayese yapmamız gerekiyor. Dini ilişkilerimiz İslamiyet öncesi devirlere de uzanmaktadır.
(Saraylıların eğlence meclisinin betimlendiği kapı kanatları.)

İran’ın edebiyatı da Türkler tarafından benimsenmişti

Hiç şüphesiz ki devlet teşkilatımızda eski İran imparatorluklarının etkisini, en başta kullanılan idari deyimlerde görmek mümkündür. Buna karşılık askeri teşkilatta, İran’da bugün dahi Türklere ait terimlerin yaşadığı görülür. En başta İran ismi Türklerin bu ülkeye bıraktığı bir addır. Selçuklulardan önce İran halkını ve ırkını ifade eden bu kelimenin yani (İranşehr) tabirinin bu kadar yaygın olarak kullanıldığını söylemek güçtür.

İran’ın edebiyatı da Türkler tarafından benimsenmiştir. İslami devirlerde Türk edebiyatını asırlar boyu etkileyen şair Firdovsi’dir (Firdevsi). Ama şunu övünerek söylemeliyiz; ünlü şair Hafız’ın şerhleri hemen hiçbir dilde Türkçede olduğu gibi yaygın ve kalabalık değildir. Hatta 15’inci asırda Osmanlı imparatorluk camiasına katılan Bosna’da dahi bu yeni kültürel faaliyet o derece yaygındır ki, “Sudi-i Bosnevi”, Hafız’ın yaptığı şerhi neredeyse beş asırdır herkesin en çok okuyup Hafız’ı anlamak için müracaat ettiği eserdir. Bugün İran medeniyeti ve dili Orta Asya’daki Tacikistan cumhuriyeti ve Pamir Taciklerinin yaşadığı dağlık Padahşan’da, Afganistan’da ve İran’da hâkimdir. Bundan başka Semerkant, Buhara ve hatta Bahreyn adasında, Hindistan’ın İndus vadisinde Farsça konuşan cemaatler vardır. İran medeniyetinin asli dininin mensupları olan Zerdüştiler İran yaylasının Yezd başta olmak üzere muhtelif yerlerinde bulundukları gibi, Hindistan’ın güneyinde de sayıca değilse bile iktisadi ve kültürel bakımdan çok önemli bir cemaattir. Hindistan’daki Zerdüştilerin başında ünlü sanayici aile Tatalar ve orkestra şefi Zubin Mehta gibi sanatçılara rastlanır.
("Kelile ve Dimne" adlı eserden Baysungur'un Meclisi.)

Devlet teşkilatında, askerlikte, mimaride aynı ihtişam görülür

Geniş Ortadoğu coğrafyasında bugünkü Irak’ta İslam öncesi ve İslamiyet’ten hemen sonraki dönemde eski Farsçanın konuşulduğu ve Sasani medeniyetinin önemli bir merkezinin burası olduğu malumdur. Günümüzde de Farsça ile en çok medeni alışverişte bulunan kitle Türklerdir.

İran’la müşterek tarihimizdeki önemli bir safha, Afganistan’daki Gazneliler ve bilhassa İran’daki Selçukiler devridir. Selçuki hâkimiyeti İran ve Türk medeniyetinin tam bir sentezidir. Devlet teşkilatından adliye işlerinin örgütlenmesine, askerliğe ve mimariye kadar bu ihtişam görülür. O kadar ki Mescid-i Cuma (İsfahan) gibi bir eserde dahi örülen duvarlarda bu izleri ayrı ayrı görmek mümkündür.

12’nci ve 13’üncü asırlardaki Anadolu, Roma topraklarında Türklerin İç Asya’dan ve İran’dan taşıdıkları sistemin ve abidelerinin inşa edildiği coğrafyadır ve hem bu devirde hem sonraki asırlarda atalarımız Farsçayı ve İran şiirini sevmişler, Mevlâna gibi düşünürler sayesinde İran ve Maveraünnehir’den gelen tasavvufu benimsemişlerdir.

Osmanlı Türkiyesinde İran’ın kültürel etkileri her zaman vardır. Kütüphanelerimiz İran’dan gelen kitaplarla doludur. Sanatkârlarımız Tebriz ve İsfahan’dan gelenlerle tanıştılar, dilimiz ve şiirimiz o edebiyatı büyük bir incelikle muhafaza etti. 18 ve 19’uncu asırlar Türkiye’de klasik İran edebiyatının en iyi incelendiği ve tetkik edildiği, benimsendiği iki asırdır. Özellikle Mevlevi tekkeleri İran kültür ve edebiyatının öğretildiği, inkişaf ettiği, sevildiği, sevdirildiği yerlerdi.

Ege bölgesinde İran-Yunan uygarlık sentezi görülüyor

Bununla birlikte bu sergide şu konu üzerinde önemle durmalıyız, 18 ve 19’uncu yüzyıl İran’ı ve Türkiyesi hem siyaset hem sanatlar bakımından henüz karşılıklı olarak mütalaa edilmemiştir. 19’uncu asır Türkiye Tanzimatı ve İran’da Kaçarlar devrini, resim sanatı, mimarisi, siyaseti ve idari reformlarıyla birlikte ele almalıyız.

Bu sergimizde Tahran Arkeoloji Müzesi’nin (İran Bastan) koleksiyonları kronolojik sırayla ülke tarihi üzerinde bir fikir vermek için sunulmaktadır. Hiç şüphesiz İran’ın bilinmesi gereken dönemidir; unutmayalım ki memleketimizin Ege bölgesi yani klasikteki İyonya (İranlıların Yunan-istan dediği) ve Karya bölgeleri klasik İran ve Yunan uygarlığının sentezinin yapıldığı yerlerdir.

İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki İran sikkeleri ve hatta Sasani devrine ait ejderha kabartmaları eski İran uygarlığının hiç de küçümsenmeyecek sayıda eserle Türkiye müzelerinde ve coğrafyasında varlığını kanıtlamaktadır. Şu kadarını belirtelim; bu kalıntıların varlığı dahi Tahran’daki İran Bastan Müzesi ile Türk arkeoloji müzeleri arasında gelecekte de bir işbirliğini gerekli ve kaçınılmaz kılmaktadır.

İran sergisi ile İran devlet yetkilileri İranlı müzeci dostlarımız cömertçe eserlerini verdiler. Maalesef müzelerimizin mali mevzuatı böyle bir sergiyi getirmeye müsait değildi; ancak 2010 komitesinin ayırdığı bütçe sayesinde sergi gerçekleşiyor. İkinci sergi Moskova’dan gelecek
Kremlin Sarayı Eserleri” olacaktır
.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 29.11.2009)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.