TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

30 Mart 2009 Pazartesi

Akşemseddin ve Fatih Sultan Mehmed

Bugün Fatih Sultan Mehmed Han'ın 577.doğum yıldönümü olduğundan dolayı onun hakkında bilgiler aktarmak istedim. Tarihseverlerin ilgisini çekeceğini düşünüyorum.

***

İkinci Murâd Hanın vefâtı ile Osmanlı tahtına çıkan genç pâdişâh Sultan Mehmed, İstanbul'un fethi hazırlıklarını tamamladıktan sonra şehre doğru hareket ederken, Allah adamlarının da ordusunda bulunmasını istedi. Bu dâvet üzerine Akşemseddîn, Akbıyık Sultan, Molla Fenârî, Molla Gürânî, Şeyh Sinân gibi meşhûr âlim ve velîler, talebeleriyle birlikte orduya katıldılar. Yine orduya katılan Aydınoğlu, Karamanoğlu, İsfendiyaroğlu kuvvetleri gibi gönüllü birlikler, İstanbul'un fethinin, bütün Türk-İslâm âlemince mukaddes bir gâye kabûl edildiğini dile getirdiler. Bilhassa talebeleriyle birlikte orduya katılan Akşemseddîn hazretleri ve diğer âlim ve evliyâ zâtlar, askerlere ayrı bir şevk ve azim veriyorlardı. Fâtih Sultan Mehmed Han, İstanbul önlerinde ordugâhını kurduktan sonra, düşmana önce İslâmı tebliğ etti. İslâmiyetin emri olan hususları bildirdi. Fakat, Bizanslılardan red cevabı alınca, şehri kuşatmaya başladı. Kuşatmanın uzaması ve bir netice elde edilememesi bâzı devlet adamlarını ümitsizliğe düşürdü. Bunlar şehrin alınamayacağını, üstelik bir Haçlı ordusunun Bizans'ın imdâdına koşacağını sanıyorlardı. Bütün bu olumsuz propagandalara karşı orduda pâdişâhı ve askeri fethe karşı gayrete getiren bir din büyüğü vardı; Akşemseddîn. O, şeyhi Hacı Bayram-ı Velî'nin; "İstanbul'un fethini şu çocukla bizim köse görürler!" sözünü biliyor ve tahakkuk edeceğine kalpten inanıyordu.

Muhâsaranın devâm ettiği bir sırada Avrupa'dan asker ve erzak getiren gemiler, Osmanlı donanmasının müdahalesine rağmen şehre girmeye muvaffak oldu. Kâfirler görülmemiş şenlikler yaparken, Müslümanlar üzüntülü idi. Pâdişâha gelen bâzı devlet adamları; "Bir sofunun (Akşemseddîn) sözüyle bu kadar asker kırdırdın ve bütün hazîneyi tükettin. İşte Frengistan'dan kâfire yardım geldi. Fethetmek ümidi kalmadı." dediler. Bunun üzerine Sultan Mehmed Han, veziri Veliyüddîn Ahmed Paşayı Akşemseddîn'e göndererek; "Şeyhe sor, kal'a feth olmak ve düşmana zafer bulmak ümidi var mıdır?" dedi. Buna Akşemseddîn hazretleri şöyle cevap verdi: "Ümmet-i Muhammed'den bu kadar müslüman ve gâziler bir kâfir kâlesine doğru hücum ederse, inşâallahü teâlâ feth olur." Sultan Mehmed Han, umûmî cevapla yetinmeyip, Veliyüddîn Ahmed Paşayı tekrar Akşemseddîn'e gönderip;"Vaktini tâyin etsin." dedi. Akşemseddîn murâkabeye daldı. Başını eğip, Allahü teâlâya yalvardı. Mübârek yüzü terledi. Sonra başını kaldırarak; "İşbu senenin Cemâziyelevvel ayının yirminci günü, seher vaktinde, inanç ve gayretle filan taraftan yürüsünler. O gün feth ola. Kostantiniyye'nin içi ezan sesiyle dola!" dedi. Ayrıca genç pâdişâha bir mektup gönderdi. Mektubunda; "Kul tedbir alır, Allahü teâlâ takdir eder kaziyesi, delili sâbittir. Hüküm Allahü teâlânındır. Velâkin kul, elinden geldiği kadar gayret göstermekte kusur etmemelidir. Resûlullah'ın ve Eshâbının sünneti budur." diyordu.
Böylece Akşemseddîn hazretleri bir taraftan İstanbul'un fethi hakkında yeni müjdeler veriyor, diğer yandan da ne şekilde davranılması husûsunda pâdişâha tavsiyelerde bulunuyordu. Nihâyet Akşemseddîn hazretlerinin tâyin eylediği gün ve saat doldu. Sultan Mehmed Han ordunun başına geçerken, hocası Akşemseddîn'den okumak için bir duâ istirham etti. Bunun üzerine Akşemseddîn;"Yâ Fakih Ahmed!" diyerek himmet taleb eyle!.. Onu vesile kılarak Allahü teâlâya tazarru ve niyâz eyle." buyurdu. Sonra çadırına giren Akşemseddîn hazretleri yanına hiç kimseyi koymamalarını istedi ve kapılarını iyice kapattırdı.Yeniçeriler, azablar, dalkılıçlar, serdengeçtiler, akıncılar, gönüllüler, erenler, evliyâlar Sultan Mehmed Hanın buyruğuyla İstanbul üzerine akıyorlardı. Mehmed Han bu sırada hocası Akşemseddîn'in yanında olmasını arzuladı ve haber gönderdi. Gelmeyince Akşemseddîn'in bulunduğu çadıra gitti. Çadırın her tarafı iyice kapatılmıştı. Fâtih Sultan Mehmed Han çadıra yaklaşıp, hançerini çıkardı. Hançerle çadırdan biraz keserek, içerisinin görülebileceği kadar bir delik açtı. İçeri bakınca, hocası Akşemseddîn hazretlerini kuru toprak üzerinde secdeye kapanmış, başından sarığı düşmüş, ak saçı ve ak sakalı nûr gibi parlıyor gördü. Ak saçını ve ak sakalını toprağa sürüp, saçını sakalını toprak içinde bırakmıştı. Bu hâli ile İstanbul'un fethinin gerçekleşmesi için Allahü teâlâya yalvarıp duâ ediyor, gözyaşı döküyordu. Fâtih Sultan Mehmed Han, hocası Akşemseddîn'in Allahü teâlâya yalvarıp, duâ etmekte olduğu bu yüksek hâlini görünce, doğruca yerine döndü. Kaleye bakınca surlara tırmanan İslâm askerinin yanında ve önünde ak abalı bir topluluğun da hisara girmekte olduğunu gördü. Az sonra fethin askeri de surları geçip şehre girdi. Böylece İstanbul'un fethi ve Peygamber efendimizin büyük mûcizesi gerçekleşti.Akşemseddîn, fetih ordusu İstanbul'a girdikten sonra, İslâmiyet'in harp ile ilgili hukûkunun gözetilmesini genç pâdişâha tekrar hatırlattı. Buna uygun hareket edilmesini bildirdi.İstanbul sabah sekiz sıralarında fethedilmişti. Fâtih Sultan Mehmed ise şehre öğle saatlerinde Topkapı'dan girdi. Beyaz bir at üzerinde idi. Muhteşem bir alayla ve alkışlar içinde ilerleyerek, Ayasofya'ya doğru yol aldı. Zulümden ve haksızlıktan bıkmış olan Bizans halkı yeni bir bekleyişin içinde idi. Fâtih geçtiği sokakları, caddeleri, evleri dikkatle gözden geçiriyordu. Yanında ileri gelen kumandanlarıyla vezirlerinden başka, Molla Gürânî, Molla Hüsrev, Akşemseddîn ve Akbıyık Sultan gibi âlimler ve velîler topluluğu da bulunuyordu. Yerli halk yolları doldurmuştu.

Fâtih Sultan Mehmed çok genç olduğu için, herkes Akşemseddîn'i pâdişâh sanıyordu. Ona, demet demet çiçek veriyorlardı. Akşemseddîn'in, genç pâdişâhı göstererek; "Sultan Mehmed ben değilim, odur." sözüne karşılık; Sultan Mehmed de; "Gidiniz, yine ona gidiniz. Sultan Mehmed benim, ama o benim hocamdır. Şehrin mânevî fâtihidir." diyordu. Fâtih Sultan Mehmed Han İstanbul'a girdikten sonra, hocası Akşemseddîn üç gün gözden kayboldu. Bütün aramalara rağmen bulamadılar.

Üç gün sonra, Edirnekapı yakınlarında vîrâne bir yerde ibâdetle meşgûl olarak buldular. O zamandan beri bu yere, onun ismine izâfeten "Akşemseddîn" mahallesi denildi. Fâtih Sultan Mehmed Han, fethin üçüncü günü Ayasofya'ya gidip, orayı câmiye çevirdi. Ayasofya'yı câmiye çevirmesi, Bizanslılar ile yapılan bir anlaşmaya bağlanmıştı. Burada ilk hutbeyi, Akşemseddîn okudu. Okmeydanı'nda bir zafer alayı tertiplenmişti. Orada Akşemseddîn de vardı. Akşemseddîn gâzîlere bir konuşma yaptı. Bu konuşmasında; "Ey gâzîler, bilin, âgâh olun ki; cümleniz hakkında, âhir zaman Peygamberi ol Server-i kâinât; "Onlar ne güzel askerdir." buyurmuştur. İnşâallah cümlemiz affedilmiş oluruz. Fakat gazâ malını isrâf etmeyip, İstanbul içinde hayr-ü-hasenâta sarf ve pâdişâhımıza itâat ve muhabbet ediniz." diye nasîhatte bulundu. Sonra, Fâtih Sultan Mehmed Hanın başına iki çatal ablak sorguç takıp; "Pâdişâhım, bütün Âl-i Osman'ın âb-ı rûyu oldun. Hemen mücâhid-i fî sebîlillah ol!.." diyerek, Gülbank-i Muhammedî çekti.Akşemseddîn hazretlerine; "İstanbul'un fethedileceği zamânı nasıl bildin?" diye sorulunca, şöyle cevap verdi; "Kardeşim Hızır ile, ilm-i ledünniyye üzere İstanbul'un fetih vaktini çıkarmıştık. Kale fethedildiği gün, Hızır'ın, yanında evliyâdan bir cemâatle hisara girdiğini gördüm. Kale fetholunduktan sonra da, Hızır kardeşimi kalenin üzerine çıkmış oturur hâlde gördüm." Fâtih Sultan Mehmed Han, fetihden sonra hocası Akşemseddîn'e, son taarruzun başladığı sırada; "Yâ Fakîh Ahmed" diyerek Fakîh Ahmed'den himmet taleb etmesini söylediğini hatırlatarak; "Fakîh Ahmed kimdir ki; tazarru ve niyâz eyledim? Himmetini istedim? Allahü teâlâyı tazarru etmiş olsa idim evlâ değil mi idi?" diyerek, sebebini sordu. Hocası Akşemseddîn bu suâle; "O sırada Fakîh Ahmed, kutb, sâhib-i tasarruf idi." cevâbını vererek, Allahü teâlânın yardımını, onun vâsıtasıyla ve onun bereketi ile gönderdiğini ve onun da himmet ettiğini söylemiştir. Akşemseddîn hazretlerinin "Fakîh Ahmed" dediği kendisi idi. Fakat tevâzuunun çokluğundan şöhretten kaçıp, kendisini gizleyerek böyle konuşmuş, gâyet ârifâne bir tavır takınmış olduğu rivâyet edilmiştir.

Bir gece Fâtih Sultan Mehmed Han, Akşemseddîn hazretlerinin ziyâretine gitti. Fâtih, sohbet sırasında bir ara Akşemseddîn'e; "Hocam! Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden, mihmandâr-ı Resûlullah olan Ebû Eyyûb-i Ensârî'nin mübârek kabrinin İstanbul surlarına yakın bir yerde olduğunu târih kitaplarından okudum. Yerinin bulunması ve bilinmesini bilhassa ricâ ederim." dedi. O zaman Akşemseddîn hemen; "Şu karşı yakadaki tepenin eteğinde bir nûr görüyorum. Orada olmalıdır." cevâbını verdi. Derhâl pâdişâhla oraya gittiler. Akşemseddîn hazretleri, oradaki bir çınardan iki dal aldı. Birini bir tarafa, diğerini az öteye dikti ve "Bu iki dal arası, Mihmandâr-ı Resûlullah'ın kabridir." buyurdu. Sonra, kaldıkları yere döndüler. Fâtih Sultan Mehmed Han, Akşemseddîn'in söylediğine inandıysa da, hiç şüphesi kalmasın istiyordu. O gece silâhdârına; "Gidin, Akşemseddîn'in diktiği çınar dallarının ortasına şu mührümü gömün ve o dalları yirmişer adım güney tarafına çekin." dedi. Sabah olunca Sultan Fâtih, Akşemseddîn'den, hazret-i Hâlid'in kabrinin yerini tekrar tâyin etmesini ricâ etti, tekrar gittiler. Akşemseddîn silahdarın diktiği dalların dikildiği yere bakmadan doğruca gidip eski yerde durdu ve;"Dalların yeri değiştirilmiş, hazret-i Hâlid buradadır." dedi ve sonra silâhdâr ağasına hitâben; "Sultân hazretlerinin mührünü çıkarın ve kendisine teslim edin." dedi. Akşemseddîn hazretleri, silâhdâr ağanın gizlice gömdüğü pâdişâh yüzüğünün de orada olduğunu kerâmetiyle anlamıştı.Bunun üzerine Fâtih, Akşemseddîn'e; "Kalbimde hiç şüphe kalmadı. Ama tam inanmam için bir alâmet daha gösterir misiniz?" dediğinde, Akşemseddîn: "Kabrin baş tarafından bir metre kazılınca, üzerinde; "Bu Hâlid bin Zeyd'in kabridir." yazılı bir taş vardır." dedi. Kazdılar, Akşemseddîn'in dediği gibi çıktı. Bu hâli gören Sultan Fâtih'in vücûdunu bir titreme aldı. Bu hâl geçince Fâtih; "Zamânımda Akşemseddîn gibi bir zâtın bulunmasından duyduğum sevinç, İstanbul'un alınmasından duyduğum sevinçten az değildir." diye şükr etti.Fâtih Sultan Mehmed Han, Ebû Eyyûb Ensârî'nin kabr-i şerîfinin üzerine bir türbe ve Akşemseddîn ile talebelerine mahsus odalar, bir de câmi-i şerîf yaptırdı. Akşemseddîn'den orada oturmalarını ricâ etti. Fakat o, bu teklifi kabûl etmeyerek, memleketi olan Göynük'e döndü.

Vehbi Tülek
(Türkiye Gazetesi)

29 Mart 2009 Pazar

Servetini askerlerine bağışlayan Osmanlı generali kim?

Tarihçiler Sultan Melikşah'ın, kılıcını iki defa denize batırıp çıkardığını yazarlar: Batum'da Karadeniz'e ve İskenderun'da Akdeniz'e. Bu, denizlere açılışı, daha doğrusu kavuşmayı sembolize eden bir jesttir.

Nitekim Fatih de kendisini “iki denizin ve iki kıtanın sultanı” ilan ederek Melikşah'ın yüzyıllar önce çizdiği stratejinin tamamlayıcısı olduğunu bildirmiyor muydu? Osmanlı denizcileri Yavuz devrinde Hint Okyanusu'na, Kanuni devrinden itibaren de Atlas Okyanusu'na açılacaklar, İngiltere sahillerine, daha kuzeydeki İzlanda adasına kadar gideceklerdi.

Osmanlı tarihi, yanlış bir şekilde hep bir Avrupa topraklarına ilerleme ve geri çekiliş tarihi olarak takdim edildiğinden, yani Avrupa'yı merkeze alarak bir Osmanlı senaryosu yazıldığından asıl gayesi ihmal edilir. Mesela Kanuni'nin ölümünden 12 yıl sonra başlayan büyük Kafkas harekâtından söz edilmez de, hep Viyana'ya kadar gittik ve döndük diye yazılır. Oysa Kafkas harekâtı, tarihimizin en hayranlık uyandıran kişiliklerinden birisini, Özdemiroğlu Osman Paşa'yı hediye etmiştir hafızamıza.

Belki de şu bayram günü ziyaretine gittiğiniz Eyüp Sultan Hazretleri'nin türbesini geçince yine avlunun içinde demir parmaklıkla ayrılmış kısımda bazı mezar taşlarına rast gelirsiniz. Orada mütevazi bir mezarda karşılar sizi: Kanuni'den itibaren dinmeyen bir fırtına Lala Mustafa Paşa. Ufuklardan ufuklara koşan bu zat, aslen Boşnak'tır. Ama Balkan kökenli oluşu, Erzurum'da şirin bir cami yaptırmasına mani olmamıştır. Hatta Konya Ilgın'da Mimar Sinan'a muhteşem bir külliye yaptırmıştır ki, içerisinde medresesinden kervansarayına kadar yok yoktur: Cami, sıbyan mektebi, imaret, tabhane adları, çarşı (arasta), iki han fırın, mutfak, medrese, hamam, kütüphane, dükkanlar, çeşme-şadırvan, sebil... (Osmanlı hep Balkanlara yatırım yapmıştı diyenlerin kulakları çınlasın. Bakın bir Balkanlı general görev yaptığı yerleri nasıl imar etmiş?) Lala Mustafa Paşa “Kıbrıs fatihi” olarak bilinir daha çok. Ama Anadolu'nun imar tarihindeki yeri de teslim edilmelidir.

İşte Eyüp Sultan'ın yanı başındaki bu sakin mezarın ev sahipliği yaptığı vücut, 400 yıl önce Kafkas harekâtını Serdar-ı Ekrem unvanıyla üstlenmiş bulunuyordu. Yardımcısı, Özdemiroğlu Osman Paşa'ydı. Peki Özdemiroğlu Osman Paşa kimdi?
Babası Özdemir Paşa, Mısır'ın Memlûk beylerindendir. Abbasi hanedanından bir prensesle evlendirildi. Hadım Süleyman Paşa'nın Hint Okyanusu seferine katılan Özdemir Paşa'ya, daha sonra Mısır eyaletinin sınırlarını güneye doğru genişletme emrinin verildiğini görüyoruz. Sudan, Eritre, Somali, Habeşistan ve Yemen'deki fetihlerle Osmanlı bayrağını ekvatora yaklaştırdı. İşin garibi, bütün bu işleri, hepi topu birkaç bin askerle gerçekleştirmesi. Kanuni, kendisini Habeş Beylerbeyi olarak atadı. Burada İslamiyet'in yayılması için öylesine çalıştı ki, Yılmaz Öztuna'nın ifadesiyle, bugün Habeşistan nüfusunun yarısının Müslüman olması, doğrudan Özdemir Paşa'nın eseridir. O ve oğlu Osman Paşa sayesinde Afrika'nın doğusu Katolik sömürgecilerin eline geçmekten kurtulmuş ve bugüne kadar Müslüman kalabilmiştir.

Kanuni'nin coğrafyamıza yağdırdığı yıldızların hangisini anlatacağımı ben de şaşırdım sevgili okur. Hangisinin peşine takılsam teslim almaya kalkıyor kalemimi. Beni de anlat der gibi... Şu aziz mübarek günde fatihalarınıza bir ucundan takılmak için bu çabaları zahir.

Efendim, işte bu Osman Paşa'nın oğlu Özdemir Paşa, Lala Mustafa Paşa'nın kurmay başkanı olarak çıktığı Kafkas harekâtında öylesine görkemli başarılara imza atmıştı ki, sonunda Sadrazamlığa getirildi. Neler yaptığına hızla göz atalım:

Bugünkü Gürcistan'ın başkenti Tiflis'i fethetti. (Ağustos 1578)

Hemen ardından Koyun Geçidi zaferi (Eylül 1578) geldi. 2 saat içinde Safevi ordusu perişan edildi. Hazar denizine ulaşıldı. Şirvan fethedildi ve şair Baki bu fetih için özel bir gazel yazdı.
Şamahı Zaferi (Kasım 1578)

Meşaleler Savaşı (Mayıs 1583): Osmanlı ordusu geceleri de süren savaşta binlerce meşale yaktığı için “Meşaleler Savaşı” adı verilmiştir. 3 gün, 3 gece sürdü. Erivan dahil bütün Ermenistan ele geçirildi.

Beş yıl süren büyük Kafkas seferinde Osmanlı Devleti'nin toprakları tam 300 bin kilometrekare büyümüştü. (Bu rakam, yaklaşık olarak bugünkü Türkiye topraklarının yarısına tekabül eder.) 28 Haziran 1584'te İstanbul'a döndü. Muhteşem bir karşılama töreni düzenlendi. Huzura kabul edildi. Padişah bu büyük serdarın oturmasını istedi. Ancak Osman Paşa, edebinden oturamadı. Ancak dördüncü defa ısrar edilince oturabildi.

III. MuradGaza ve cihadlarınızı bir de sizin ağzınızdan dinlemek isteriz.” deyince “Bizim ne haddimize sultanım. Heman Cenab-ı Hakk'ın inayeti ve sultanımın helal lokma yedirdiği gazilerin himmeti berekâtıdır.” diye tam bir Osmanlı'ya yakışır, olgun bir cevap verdi. Heyecanlanan padişah, belindeki murassa (mücevherli) kılıç ve hançerini çıkarıp “Ananın ak sütü gibi helal olsun!” diyerek paşanın beline taktı. Bundan sonra artık Osman Paşa'yı Sadrazam olarak göreceğiz.

Yaşlanmış, önce Yemen ve Habeşistan'da, sonra da Kafkaslardaki görevlerinde büyük iklim değişikliklerine dayanamayan vücudu yıpranmıştı. Yine de Eylül 1584'te Tebriz'i fethetti. Yavuz'un fethinden tam 71 yıl sonra Tebriz'de yine Osmanlı müezzinleri ezan okudu.

Hastalığı ilerleyince vasiyetini yazdırdı. 10 milyon akçeyi bulan muazzam servetinden hayatta olan annesine, hanımına ve kızına sadece İstanbul'da oturmakta oldukları evi miras bıraktı. Geri kalanını Peygamber Ocağına, yani askerlerine devretti. Zaten askerlerine hazineden değil, kendi cebinden maaş ödüyordu.

29 Ekim 1585'te vefat etti. Babası Kızıldeniz kenarındaki Musavva şehrine gömülmüştü. Kendisi Diyarbakır'da toprağa verildi.

Özdemiroğlu Osman Paşa yalnız zaferleriyle değil, yaşadığı örnek hayatla da günümüze eskimez bir mesaj bırakmış oldu. Yalnız başkasını değil, kendini yenmenin de erdemini keşfetmiş alperenlerimizden biriydi o. Bu bayram yazıma konuk olması ve ısrarla kendisini yazdırmak istemesi boşuna mıydı sanıyorsunuz?

Cenab-ı Hakk'ın, gönülleri, geleceği geçmişinden daha parlak bir Türkiye idealiyle yanıp tutuşanlardan olmayı nasip etmesi niyazıyla Kurban Bayramı'nızı tebrik ederim.

Mustafa Armağan

Abdülhamid, Said Nursi'yle hiç karşılaştımı?

Dili itibariyle Osmanlı'dan bugüne iki temel eser kaldı. Birisi Gazi Mustafa Kemal'in "Nutuk"u, öbürü Said Nursi'nin "Risale-i Nur Külliyatı". Tabii ki "Mevlid" gibi başka temel eserlerimiz de var ama onlar anlaşılmak için değil, daha çok eski kültürün duvara asılan kilimler gibi arkaik unsurları olarak varlar. Ancak bu iki kitaptır ki, basbayağı yaşıyor, nefes alıyor ve okuyanlarına bugün yazılmışçasına bilgi ve heyecan aşılayabiliyor.

Burada tepkileri göze alarak şunu söyleyeyim ki; "Nutuk"u bugün orijinalinden okuyup anlayacak bir Atatürkçü nesil kalmamıştır. Onu okuyup anlayabilecek olanlar ancak ve ancak Nur talebeleridir! Okumazlar, ayrı mesele ama dil devriminin yıkamadığı tek kale, onların susturulmak istenen beyinleri olmuştur.

Said Nursi'nin vefatının 50. yıldönümüne bir yıl kala, sırlarla dolu hayatı tarihçilerin ilgi odağı olmaya devam ediyor. Mesela Sultan II. Abdülhamid'le ilişkisi henüz aydınlığa çıkarılabilmiş değildir. Yıldız Sarayı'na başvurduktan sonra neden tımarhaneye ve ardından hapishaneye gönderildi? Sert söylemi veya acayip kıyafetlerinden dolayı deli muamelesi gördüğü izlenimi hakim. Oysa Başbakanlık Arşivi'ndeki belgeler, bu karanlık noktaya başka bir ışık tutmakta.

Arşivde bulduğumuz bir mektup, Van Valisi Tahir Paşa tarafından saraya yazılmış. (Said Nursi, Tahir Paşa'nın zengin bir kütüphanesi olan Van'daki konağında tam 12 yıl kalmış ve "Yeni Said" döneminin bereketli tohumları orada toprağa düşmüştür.) Özetle Tahir Paşa diyor ki:

"Kürdistan alimleri arasında harika zekâsıyla ünlü olan Molla Said Efendi, tedaviye muhtaç ("muhtâc-ı tedâvî") olduğundan Halife Hazretleri'nin şefkat ve merhametine sığınarak sarayınıza gelmiştir. Bu kişi, yaşadığı bölgede herkesin içinden çıkamadığı meseleleri hallettiği halde talebe kıyafetini değiştirmemiştir. Kendisi padişaha hakikaten sadık ve halis duacı olmakla beraber fıtraten edepli ve kanaatkâr olup şimdiye kadar İstanbul'a gitmek bahtiyarlığına erişmiş Kürt uleması içinde gerek güzel ahlakıyla, gerekse Padişah'a sadakati ve kulluğuyla en çok iyilik edilmeye layık, dini şiar edinmiş bir kişi olması bakımından tedavisinde kolaylık gösterilmesi..." (BOA, Yıldız Prk. Um., 80/74)

16 Kasım 1907 tarihli bu mektup ile 2 gün sonra Van Valiliği'ne yazılan cevaptan anlaşıldığına göre Molla Said, o günlerde muhtemelen sürmenaj gibi bir zihnî rahatsızlık geçirmekte olup (cevapta "şuurunda eseri hiffet görüldüğünden" bahsediliyor) tedaviye muhtaç haldedir.

Dolayısıyla saray ona 'deli' muamelesi yapmış olmayıp bizzat onu gönderen ve çok yakın dostu olan Tahir Paşa'nın yazdığı mektubun gereğini yerine getirmiştir.

O zaman neden hapsedildi? diye soruyorsanız, buna henüz aynı netlikte cevap vermek şimdilik mümkün değil. Yalnız şöyle bir açıklama devreye girebilir:
Bu şekliyle ilk kez yayınlanan yukarıdaki fotoğraf 22 Ocak 1952 günü çekilmiştir. Bediüzzaman Said Nursi, "Gençlik Rehberi"nin basılması üzerine açılan davanın ilk celsesinden talebeleriyle birlikte çıkıyor.

Bediüzzaman, İstanbul'a Kasım 1907 sonlarında geldiğine göre, aralıkta saray tarafından tedavisi için bazı girişimlerde bulunulmuş olması gerekir. Dikkat edilirse Yıldız Sarayı'na gidip Doğu'da bir üniversite açılması yolunda dilekçe vermesi, Toptaşı Akıl Hastanesi'ne ve ardından hapishaneye kapatılması, Mayıs 1908 sonlarına rastlıyor. Muhtemelen Mabeyn kâtiplerine sert çıkmış olması, zaten kızılca kıyamet eli kulağında iken sarayı kuşkulandırıyor; nihayet hakkında Tahir Paşa'nın mektubu da olduğundan akıl hastanesine yatırılıyor. Tutuklanma sebebi ise Cemal Kutay'ın, Sakallı Nureddin Paşa'nın babası olan Müşir İbrahim Paşa'nın yaveri Kâzım Nami Bey'den naklettiğine göre, hakkında verilen bir jurnaldir ve İbrahim Paşa'nın kefaletiyle serbest bırakılmıştır. (N. Şahiner, "Aydınlar Konuşuyor", 1977, s. 347.) Böylece onun Meşrutiyet'e kadar tutuklu kaldığı ve genel aftan yararlanıp serbest bırakıldığı yanılgısı düzeltilmiş oluyor.

Bir de Meşrutiyet'in ilanından hemen önce verilen bir jurnal sebebiyle hapsedilen Said Nursi'nin hapishanede Emniyet Genel Müdürü (Zabtiye Nazırı) Şefik Paşa tarafından ziyareti söz konusudur. Kardeşi Abdülmecid, Nursi'nin not defterinden öğrendiğimiz bu görüşmenin içeriği, sıradan bir mahpusa yapılan bir muameleye benzemiyor.

Padişah'ın selamını, hediyesi olarak da bir miktar parayı getiren ve kendisine 30 altın lira maaş teklif eden Şefik Paşa'ya Bediüzzaman'ın cevabı, 'Ben dilenci değilim' olur. Saraya şahsı için değil, milleti için geldiğini belirten Nursi'ye Şefik Paşa'nın verdiği cevap ise ilginçtir: 'Senin Kürdistan'da eğitimi yaymak maksadın Bakanlar Kurulu'nda görüşülmektedir.' Yani arzu ettiğin medrese ileride açılacaktır.

Artık bu cevap, işi geçiştirmeye yönelik bir kapan mıydı, yoksa teklifi gerçekten hükümetçe ciddiye alınmış mıydı? Bilmiyoruz. Maaş bağlanması, ciddiye alındığına dair bir emare sayılabilir. Ancak Abdülhamid'in maaşa bağlama diye de bir siyaseti olduğunu unutmayalım. Bediüzzaman ise bu teklifi sus payı olarak değerlendirip reddetmişti.

Gerçi o da Abdülhamid'in açtığı okulları takdir ediyordu; ancak özellikle Doğu'da eğitime önem verilmesini istiyordu. Ne var ki, 1908 Mayıs'ı her ikisine de sağlıklı bir karşılaşma ortamı sunmuyordu. Anlaşamamaları için hiçbir sebep bulunmayan bu yakın tarihimizin iki mühim şahsiyetinin ufuklarının o sırada buluşamamış olmasına ne kadar hayıflansak yeridir. Neyse ki onların ufuklarını buluşturmak, "Asım'ın nesli"ne vasiyet edilecekti. Hayatlarında hiç karşılaşmasalar da, bu buluşma az şey midir?

Mustafa Armağan

27 Mart 2009 Cuma

Arşivciliğe ve tarihçiliğe dair

"Arşivlerde 1432 yılına, II. Murat devrine ait bir tımar defteri buldum. Bu, arşivimizdeki en eski defterdir. Onu 1954’te neşrettim. Bu Arnavutluk’a ait bir defterdi ve Arnavutluk tarihine yönelik çok önemli sorunları çözmemize yardımcı oldu. Ben eğer şöhretli bir tarihçi olmuşsam, bunu Türk arşivlerine borçluyum. Bu arşivler çok mühim ve çok zengindir. Sosyal bilimlerle uğraşan Türk bilim adamları bu arşivler sayesinde önemli çalışmalar yapabilirler ve Türkiye’nin sosyal bilimlerdeki başarısı bizi Fransa’nın yanına yerleştirir. Fakat zaman zaman arşivlerimizin yönetiminde anlaşılmaz bir düşünce hakim oluyor. Vesikaların tamamını alamayacağımız söyleniyor. Son olarak, 1989 yılında defterlerin fotokopilerinin tam olarak çıkışı yasaklandı. Bugün bunların ancak üçte birini alabilirsiniz. Eskiden bu kural geçerli olsaydı ben Tanzimat ve Bulgar Meselesi başlıklı tezimi ortaya çıkaramazdım. Bu vesikaların açıklığı sayesinde bütün dünya çarpıtmalardan kurtulmuş hakiki tarihimizi öğrenecektir. Vaktiyle, Köprülü’nün Dışişleri Bakanı olduğu zamanlarda tam açıklık vardı. Macarlar kendileri ile ilgili defterlerin fotokopilerini aldılar ve Macarca’ya tercüme ettiler. Macarlar bugün kendi kayıtlarında Türkler aleyhine olan bölümleri düzeltiyorlar. Macar tarihini yalnızca Macar vesikaları ile yazarsanız çok düşmanca sonuçlara varırsınız, ama Türk vesikalarını da kullanırsanız daha dengeli bir tarih ortaya çıkar. Bunu böyle yapmamak bizi Türk tarihinin gerçeklerini öğrenmekten alıkoyar."

(...)

"Türk tarihçilerine bir öneride bulunmak gerekirse diyebilirim ki daima belgelere sadık kalın. Eğer hakikati ortaya çıkarırsanız bu daima bizim lehimizedir, çünkü bugüne değin tarihimiz hakkında yazılanların çoğu ya yalandır, ya çarpıtmadır. Eğer mübalağa yaparsanız kendinizi kabul ettiremezsiniz, sizi ciddiye almazlar. Türk tarihçiliği gelişiyor. Geçmişte iki büyük üstad var: Fuad Köprülü, Ömer Lütfü Barkan. Bu iki usta Türk tarihçiliğine getirdikleriyle bir yön vermiştir. Bugün tarihimizi onların yolunda iyi inceleyebilmek için, Osmanlıca’ya hakim olmak, bunun yanında batı tarihçiliğini iyi izlemek gerekir. Bana, siz bütün kariyeriniz boyunca ne yaptınız diye sorarsanız şunu söyleyebilirim: Bütün çabalarım Türk tarihçiliğini modern tarihçilik düzeyine çıkarmaktır. Benim tarih anlayışım devletlerin tarihini ortaya çıkarmaktan ziyade halkın tarihini, halkın geçmişte nasıl yaşadığını, sosyal hayatını, ekonomisini, gündelik yaşantısını ve bunları belirleyen şartları ortaya çıkarmaktır. Bizim tarihçiliğimiz ise bu konulara yeni yeni ilgi duyuyor".

Prof. Dr. Halil İnalcık

26 Mart 2009 Perşembe

Ebedi devlet

"Sayısız menfaat gruplarının egoizminin kaynaştığı çeşitli dil, din, mezhep ve ırkların karmaşık dünyasında sosyal düzeni, siyasi istikrarı sağlamanın fevkalade zor ve zahmetli bir iş olacağı açıktır. Bu kadar uzun süre, üstelik ters istikametteki katastrofik denebilecek değişimlere direnen bir düzenin kendiliğinden ve tesadüfi oluşmadığı açıktır. Osmanlılar sanki kendilerinden önce gelip geçmiş devletleri yıkılmaya götüren muhtemel tehlike unsurlarını dikkatle ayıklayarak yavaş yavaş, bir heykeltıraş sabrı ve titizliği ile adeta ölümsüz bir düzeni inşa etmek istemiş gibidirler. Ve kendileri de bunun farkında idiler. Bu sebepten kendilerine Devlet-i Aliyye-i Ebed-Müddet adını vermekte, İslami tevazularına rağmen tereddüt etmemişlerdir."

Mehmet Genç

*Devlet-i Aliyye-i Ebed-Müddet: Ebedi devlet

Necip Fazıl ve Fatih Sultan Mehmed

Bir gün Fatih dirilecektir!.. Laf ve hayal âleminde değil, doğrudan doğruya madde ve hakikat dünyasında Fatih dirilecektir.

Bir gün Fatih, sandukasının ihtiyar kapağını genç omuzlarıyla kaldırıp ufki(yatay) vaziyetten şakuli(dikey) hale geçecek ve İstanbul’un Divan Yolu’nda görünecektir. Bir gün onu kâfurdan yontulmuş asil ve mevzun parmakları ile kılıcının kabzasını kavramış, zarif ve ince endamıyla bir masaya eğilmiş ve gök gözleriyle dünya haritasını süzmeye başlamış olarak göreceğiz. Başındaki heybetli kavuğu, Uludağ’dan daha haşmetli görünecektir.


O gün, dünya ve insanlık muhasebesinden Türk milletine ait hakların, Türk milletinin içinde ve dışında terazi kefesine koyacağı an olacaktır. İşte o gün, başımızda bulunacak olan yüceler yücesi, günün gerektireceği üstün kurtarıcılık vasıflarına göre, ruhu ile olduğu kadar cismi ile de Fatih’den başkası olmayacaktır!.. Zira Türk milletinin içindeki Fatih’lerin harekete geçmeleriyle; onun, aynen sandukasını devirmiş, ayağa kalkmış ve kalabalıkların önüne geçmiş vaziyette meydana çıkması, iki hayali birbirine tıpatıp intibak ettirici en mesut ahengi doğuracaktır!.. Kendi içinde olmuş bir cemiyetin dışarıya doğru fetih hamlesini temsil eden Fatih; bu defa aynı cemiyetin hem kendi içine hem de dışına doğru mefkûrevi fetih hareketinin timsali olacak; bu da beş asırdır sandukasının içinde ders alan Fatih’in ulaştığı son kemal haddini gösterecektir!.. Bu millet ölmeyecekse, bu Fatih dirilecektir!


25 Mart 2009 Çarşamba

Demirel "İnebahtı Şarabı"yla ağırlanmıştı!

Sarkozy, İngiltere Parlamentosu’nda bir konuşma yapacaktı. Şu İngilizlerin tilkiliğine bakın ki, Fransa Devlet Başkanını Trafalgar Savaşı’nı anlatan bir tablonun önünde konuşturacaklarmış. Vay ki vay!

Trafalgar savaşı bize bir şey söylemiyor olabilir; lakin Napolyon’un defterinin dürülüp dünyada İngiliz hakimiyetinin başlangıcı oluşu Avrupalılar için hayatî önemdedir.

Fransız diplomatları da kül yutar mı? İngiltere’nin Fransa’yı mağlup ettiği bu deniz savaşını tasvir eden tablonun önünde devlet başkanlarını konuşturup cümle âleme rezil olmamak uğruna neredeyse bir meydan savaşı verdiler ve sonunda kuralcı İngilizlere, kameraların kadrajlarını ayarlatma mecburiyeti getirdiler; işi, malum tablodan tek bir kare dahi almadan çekim yapma şartına bağladılar. Şöyle anlaştılar: Sarkozy’nin konuşması İngilizlerin dediği yerde yapılacaktı ancak o ‘uğursuz’ tablonun mevcudiyeti zinhar TV ekranlarına yansımayacaktı.

Böylece Fransızlar diplomatik bir skandalı engellenmişlerdi. Ne var ki, ilginç olan nokta, her iki tarafın da karşı cepheye tarih üzerinden mesaj vermek, daha açık söylemek gerekirse, ‘gol atmak’ istemesiydi.

Avrupa’da tarih bilinci dediniz mi, biraz durun. Bizimkiyle kıyas kabul etmez bir üstünlüğe sahip oldukları açık. Trafalgar’ı Napolyon’a dar eden Amiral Nelson’un bir İngiliz tarihçi, Robert Southey tarafından güncel yorumlanışına dikkat isterim:

“Nelson, bugün binlerce İngiliz gencine ilham kaynağı olan bir isim ve bir örnek bıraktı: İftihar ettiğimiz bir isim ile bize bir kalkan ve kuvvet olmakta devam edecek bir örnek.”

Neymiş? Nelson’un ismiyle iftihar ediyorlar ve ondan ilham alıyorlarmış, bir; Nelson İngiliz gençlerine bir “kalkan” ve “kuvvet” oluyormuş, iki.

Yahu bu İngilizler modernleşmemiş miydi? Modernleşmek de geçmişe sünger çekmek ve sadece bugüne ve ileriye bakmak diye belletilmemiş miydi biz Türklere? Geçmişlerine bu denli tapmaları, İngiltere’nin en yüksek heykelini Nelson’a layık görmeleri, Sarkozy’yi Napolyon’un torunu olarak görüp tarih üzerinden Fransa’ya gol atmaya kalkmaları da neyin nesi? Yoksa dünyanın tek akıllı milleti biziz de haberimiz mi yok? Baksanıza, tarihini unutmayı, aşağılamayı, atalarının mezarlarını tekmelemeyi marifet olarak öğretmişiz çocuklarımıza. Ve bunu modernliğin bir şartı olarak sunmuşuz. Tevfik Fikret’in o zehirli diliyle tısladığı gibi, “Âti ortaya çıkınca mâzi silinmeli” demişiz.

O zaman şöyle bir çatala takılıyoruz: Ya onlar modern değil ya biz fena halde oyuna gelmişiz. Peki biz de Ziya Paşa gibi “Eyvah bu bâziçede bizler yine yandık/Zira ki ziyan ortada, bilmem ne kazandık” mı diyeceğiz? (’Bâziçe’, oyun demektir.) Biraz öyle. Hatta çokça öyle. Nereden mi çıkarıyorum bunu? Bundan tam 10 yıl önce devrin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in İspanya’ya yaptığı ziyaret geldi de aklıma, oradan.

Hiç unutmuyorum, 5 Mart 1998 günü “Hürriyet” gazetesini okurken gözlerimin ıslanmasına mani olamamıştım. Bir haberde aynen şunlar yazılıydı:

“Kral Juan Carlos’un Cumhurbaşkanı Demirel’in onuruna verdiği akşam yemeğinde ilginç bir olay yaşandı. Yemekte, Osmanlı donanmasının yakıldığı, Sokullu Mehmet Paşa’ya ‘Biz sizden Kıbrıs’ı alarak kolunuzu kestik, siz bizim donanmamızı yenerek sakalımızı ‘traş ettiniz’ dedirten İnebahtı’nın adını taşıyan şarap ikram edildi. Turizm Bakanı İbrahim Gürdal şarabı Cumhurbaşkanına gösterdi. Cumhurbaşkanı gülümsemekle yetinirken, Gürdal, ‘Ama turizm için iyi bir şey. Bu Türkiye’yi hatırlatacaktır’ dedi. Bu sırada Kral Carlos’un da bu diyaloğu izlediği ve gülümsediği gözlendi.”

Bu iyi bir şey diyen bir kültür bakanı ve bizimkilerin hal-i pür-melaline gülümseyen İspanya Kralı. Bir şu hazin manzarayı gözünüzün önüne getirin, bir de Sarkozy’nin adamlarının tarihleri uğruna verdikleri cansiperane mücadeleyi. Ve karar verin: Bir tarih bilincimiz var mı? Olanı da, Bakan Gürdal gibi turizmin tapınağına kurban etmiyor muyuz?
Durun. Daha bitmedi anlatacaklarım.

Hulusi Turgut, yaklaşık 4,5 yıl sonra “Sabah” gazetesinde, onuruna verilen yemekte Demirel’in arkasında bir tablo asılı olduğundan söz ediyordu (10 Ağustos 2002). Bu tablo besbelli kanlı bir savaşı tasvir ediyordu. Peki hangi savaşı?

Elin İspanyolu, misafirinin arkasına, Barbaros’un Haçlı donanmasını yenilgiye uğrattığı Preveze Deniz Savaşı’nın tablosunu koyup şirinlik gösterisi yapacak kadar enayi değil ya, tabii ki, İspanyolların Osmanlı’yı ilk büyük yenilgiye uğrattıkları İnebahtı deniz savaşı tablosunun önüne oturtmuşlardı Cumhurbaşkanımızı.

Hulusi Turgut, tabloyu Demirel’e gösterdiğini ve bunun üzerine yemeğin ‘boğazına düğümlendiği’ni yazıyor. Bence çarpıtıyor. Çünkü fotoğraflarda hiç de öyle tepkili bir hali yok Demirel’in. Oysa bu tam bir skandaldır ve gereken cevabı anında vermek yakışırdı Barbaros’un torunlarına. Hani şu kol-sakal cevabı en azından… Ama nerede? Bu vahim skandal üzerine fakirden başkası tek satır yazmadığı gibi hiç unutmuyorum, o günün gazeteleri Nazmiye Demirel’in arabanın kapısına sıkışan parmağını dillerine dolamışlardı.

Ben şimdiden geçtiğimiz mart ayında Başbakan Erdoğan’ın Kral Carlos’la birlikte önünde basın açıklaması yaptıkları Zarzuela Sarayı’ndaki tablonun şifresini çözmeye koyuldum bile. Size tavsiyem, bundan sonra tablolara dikkat edin. Şifre oralarda gizli çünkü. Adamlar Da Vinci Şifresi’ni boşuna mı yazdılar sanıyorsunuz?

Mustafa Armağan

Hakikat

"Hakikati seviniz, o da sizi sever; hakikati arayınız, o da sizi arar ve [isterse] üstüne yalan, Çin setleri gibi kalın duvarlar örsün, altında kalan hakikat bir ince iniltiyle, bir hafif rüzgar dalgasiyle, herhangi bir küçük işaretle mevcudiyetini bildirir: "Buradayım!" der."

Peyami Safa
(9.Hariciye Koğuşu)

***

"Hakikat çoğu kere acı verir. Fakat antik dönem tarihçisi Polybius'un iki bin yıl önce gözlemlediği gibi, bir insan tarihçi rolünü üstleniyorsa genellikle düşmanlarının iyiliğinden bahsetmek, dostlarınınsa hatalarını bulmak zorundadır. Bunu yapmazsa tarih adına "aylak, verimsiz bir öykü" dinlemiş oluruz."

John Mosier

Tarih ve gelecek

"Tarihler, olup bitmiş ve geride kalmış ölü olan bir geçmişle uğraşmazlar; içinde yaşadığımız, hem bugüne, hem de geleceğe uzantılara sahip anlamlı olan bir geçmişi incelerler."

Ana Maria Alonso

Tarih ve sürpriz

"Tarihte bir son yoktur. Tarih son bulmaz. Sık sık sürpriz yaptığı doğrudur. Ama her zaman şaşırtıcı sonuçlar doğurmaz. Bu kadar sık şaşırmamızın nedeni, tarihi yeterince iyi incelemeyişimizdir."

Jean-Paul Roux

Tarih ve dert

"Tarihçi tezi değil, derdi olan adamdır. Tezi olmayanı zaten dinlemeyiz, hiç bir şey yapamaz. Derdi olmayan tarihçi de çok yavandır. Ancak derdini, özlemini güzelce ifade eden ve o derdi ve özlemi başkalarına da sevdirip benimseten adam geleceğin tarihçisidir."

İlber Ortaylı

23 Mart 2009 Pazartesi

Fatih’i Yahudiler mi öldürdü?

Fatih’in ölümü öteden beri şüphelidir. Ancak bu şüphe üzerinde köpürtülen fırtınalar tarihçinin sahip olması gereken dikkat ve özeni ihmal edilerek kopartılıyor.

Gayet mühim bir sır ifşa ediyoruz. Fatih’in mübarek vücudunun, yüzü aynen muhafaza edilmiş bir halde mumyalanmış olarak durduğunu öğrendik. Bu sevinçli haberin tetkik ve tahkiki resmî makamlara düşer. Eğer böyle ise beş yüzüncü fetih yıldönümü bayramında halkın ziyaretine açılmalıdır.

Resimli Tarih Mecmuası’nın Şubat 1950 tarihli 2. sayısında Reşat Ekrem Koçu Susurluk ayranı gibi köpürtmüş olayı. Güya bunu kendisine Yahya Kemal söylemiş, üstada, yakın dostu Damat Şerif Paşa, ona da Fatih İtfaiye Kumandanı Mehmed Paşa aktarmış. -Mış, -mışlarla kol kola giden bu rivayet zinciri musikişinas-tarihçi Murat Bardakçı’yı da coşturmuş olmalı ki, biri Hürriyet’te (31 Mayıs 2003), öbürü Sabah’ta (16 Ocak 2007) olmak üzere çift dikiş atarak hatırlatmış onu okurlarına. Tabii bu ilgi çekici köpüğü kalemlerinin ucuna dolayan başkaları da çıkmadı değil.

Her neyse, asıl gündeme getirmek istediğim nokta başka.

Derginin bir sonraki sayısında yapılan açıklamada ilginç bir ayrıntı dikkat çekiyor. Haber üzerine bir vatandaş İstanbul valiliğine başvurarak Fatih Camii’nin altında ceset arama izni istemiş! Meçhul şahıs dilekçesine cevap almış mıdır, bilmiyorum. Ancak Fatih’in bulunması umulan mumyasını, tıpkı Lenin’in Moskova’daki mumyası gibi (ki onun da gerçek Lenin değil, balmumundan taklidi olduğu söylenir) teşhir etme meraklısı ölü-sevici bir takım şahısların bugün dahi eksik olmadığını biliyoruz. Öyle ya, yeter ki para gelsin.

Mayıs 1950’ye geldiğimizde Resimli Tarih Mecmuası bir açıklama daha patlatır. Bu sefer durum kritikleşmiştir. Çünkü Koçu’nun rivayetini dayandırdığı kişi olan Damat Şerif Paşa, Paris’ten yolladığı mektuplarda tokat gibi bir cevap vermiş ve kimseye böyle bir şey söylemediğini yazmıştır. O zaman Yahya Kemal mi uydurmuştur bu mumya rivayetini? Dergi, o vakitler sağ olan Yahya Kemal’in bu rivayeti teyit ettiğini yazmaktadır. İyi de Yahya Kemal, Fatih’in mumyasını görmemiştir ki! Hatta göreni dahi görmemiştir. Olayı Damat Şerif Paşa’dan aktarmış, buna karşılık o da bunu imzalı mektuplarıyla yalanlamıştır. Üstelik Yahya Kemal bu rivayeti dostlarına aktarırken neden hiç yazmak ihtiyacını duymamıştır, sorusu anlamlıdır. Belli ki kendisi de inanmamaktadır ona.

İTALYANLAR MI YAPTI?

Diyecekseniz ki, doğruluk kimin umurunda? Eğlenceli olsun da isterse yalan olsun. Şurada pazar gününü boğulmadan geçirmenin hesabını yapıp dururken kim ipler Yahya Kemal’in doğru mu yoksa yalan mı söylediğini.

Belki de haklısınız. Merak uyandırdıktan sonra duyduklarını yaz gitsin. Ancak fakir böyle yapmasın izninizle. Bir tane de deli bulunsun elinizde; lazım olur. Zaten öbürlerinden fazlasıyla var ortalıkta.

Tam bu meseleye yoğunlaşmışken haber sitelerine İlber Ortaylı hocanın bende şaşkınlık uyandıran açıklaması düştü. Hoca Bükreş’teki bir toplantıya sunduğu tebliğin sonunda, dinleyicilerin sorularını cevaplamış ve Fatih’in İtalya üzerine sefere çıkarken İtalyanlarca zehirlenerek öldürüldüğünü söylemiş. Bu kadar net...

Lakin bu iddia pek yeni değil. Öteden beri tartışılır Fatih’in nasıl öldüğü. Bizim kaynaklar genel olarak Osmanlı padişahlarının klasik hastalığı olan gut veya nikris hastalığından öldüğünü yazarlar. Bu bir eklem hastalığıdır. Bir de bağırsak tıkanmasından öldü diyenler var. II. Bayezid dönemi tarihçilerinden Aşıkpaşazade’ye bakarsanız, şüphe bulutlarınız iyice kabarır. Ona göre Fatih’in en güvendiği hekimi olan Yahudilikten dönme Yakup, Padişah’ı ilaçla zehirlemiş, Sultan kan kusarak ölmüştür. Babinger de benzer bir kanaattedir. Yakınlarda çıkan popüler bir yayın ise olayı büsbütün köpürtmekte ve ölümünden 10 yıl önceki bir Venedik belgesine dayanarak bu iddiayı ilk kez kendisinin dile getirdiğini yazmaktadır.

Buna göre güya Venedikliler Hekim Yakup’u para ve mal vererek kandırmışlar. İyi de sevgili kardeşlerim, Hekim Yakup bunu neden yapsın? ‘Yahudidir, ne yapsa yeridir’ deseniz, adamın dindaşlarına Avrupa’da nasıl muamelede bulunulduğunu bilmiyor muyuz? Osmanlı’da bey, paşa gibi geçinip gidiyor; üstelik gerçekten vezir yapılmış, paşa unvanı almış, birçok ayrıcalıklara, vergi muafiyetine kavuşmuş, Fatih’in en güvendiği adam konumuna yükselmişken böylesine bir deliliği neden yapsın ki adam? Para karşılığında bunu yaptı diyelim. Peki neden ortalıktan sıvışmamıştır da, Sultanın ölümüne kadar ordugáhta bel bel beklemiş ve ölümüne öfkelenen yeniçerilerin gazabına uğrayıp hayatını kaybetmeyi göze almıştır?

Tarihte bazı şeyleri iddia ederken süngü gibi dikkat gerekir. 1471’de Venediklilerin Onlar Meclisi’nde geçen bir konuşmaya (güya Hekim Yakup Venediklilerle Fatih’i zehirleme konusunda anlaşmaya çalışıyormuş) cumburlop atlayıp bu olayı 10 yıl sonrasındaki ölümüne yansıtmak nasıl bir tarihçiliktir anlamıyorum. Aradan 60 küsur yıl geçmiş, GAYET MÜHİM BİR SIR İFŞA EDİYORUZ mantığı değişmemiş.

Neme lazım, ben de en azından Yahudili bir manşet atarak meslektaşlarıma fazla uzak düşmeyeyim dedim!


Mustafa Armağan

Rönesans'ın karanlık tarafı

"Bazı eleştirmenlerin iddia ettiği gibi Colomb, Amerika'yı keşfetmedi, istila etti. Dönemin kültürel, bilimsel ve teknolojik başarılarının yanı sıra dini hoşgörüsüzlük, siyasi cehalet, kölelik ve hem servet hem de statü bakımından muazzam eşitsizlikler ortaya çıktı. İşte 'Rönesans'ın karanlık tarafı' dediğimiz şey budur."

Jerry Brotton

16.yüzyılda Osmanlı yönetimi

"Osmanlı Türkleri fethettikleri halkları sürmeye veya yerlerinden çıkarmaya kalkmadılar; feodal toprak sahibi bir yönetici sınıfı getirmekle yetindiler. İkisi arasındaki tek gerçek fark dinde yatıyordu ve Müslüman olanlara yönetici kesime girme kolaylığı getiriliyordu. Gerçekte 16. yüzyılda Türk yönetimine Anadolu ve Balkanların Slavları ve Rumlarının hınç duyduklarına dair herhangi bir kanıt mevcut değildir; hatta pek çok bakımlardan Türk yönetimi kendisinden önceki yönetimin ıslah edilmiş şekliydi."

G.R.Elton
Reformation Europe 1517-1599,
Blackwell, 1999 (Sayfa 98)

GATA’da yaşar Abdülhamid

Yıllardan 1898’dir. Bonn Üniversitesi’nden bir grup namlı doktor İstanbul’a çağırılmış ve ülkedeki tıp okullarının Avrupa ülkelerinin (”muasır medeniyet”) seviyesine çıkartılmasıyla görevlendirilmişlerdi. Bu arada beklenmeyen bir gelişme olmuş, o zamanlar İstanbul’daki tıp eğitimini tekellerine almış bulunan Fransız hocalar Almanlarla çalışamayacaklarını bildirip tepki göstermişlerdir. Bunun üzerine Alman doktorlara ayrı bir hastane açılmasına karar verilmiş ve en uygun yer olarak Sarayburnu’ndaki Gülhane Rüşdiyesi binası seçilmiştir. Bina kısa zamanda 150 yataklı bir hastaneye dönüştürülmüş ve Almanya’dan getirilen son sistem araç ve gereçlerle donatılmıştır.
Başlangıçta sivil bir hastane olarak açılan “Gülhane Tatbikat Mektebi”nde zamanın en ileri klinik ve laboratuvar çalışmalarının gerçekleştirildiğini Nuran Yıldırım’ın “İstanbul Ansiklopedisi”ne yazdığı maddeden öğrenmekteyiz (cilt 3, s. 440). Aynı yazıda, o zamana kadar Avrupa’dan paketler halinde ithal edilmekte olan sargı bezleri yerine hastanenin bahçesinde ufak bir fabrika kurularak yerli imalata başlandığı da bildiriliyor. Sarayburnu’ndaki hastane yeterli gelmediği için yine Abdülhamid zamanında bu defa Haydarpaşa’da askerî ve sivil okulları birleştirecek büyük bir tıp okulu kompleksinin yapımına girişilmiş, 1909’daki taşınmanın ardından Balkan ve Dünya savaşları sırasında tamamen askerî bir hastane haline getirilmiştir. Hastane Cumhuriyet döneminde Topkapı Sarayı’nın gölgesinde başladığı hayatında yeni bir kavşağa girmiş, 1941’de Ankara’ya taşınmış, 1947’de ise ismi GATA’ya çevrilmiştir. (Ufak bir not: İstanbul’daki Haydarpaşa Askerî Hastanesi de, 1980’de çıkartılan bir kanunla GATA’ya dahil edilmiştir.) Böylece Abdülhamid’in temellerini attığı kurumlardan biri daha Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerine kurulduğu sağlam birikimin öncüsü oluyordu...

Bir iyi, bir kötü örnek. Gül bahçelerinden çöplüğe ve Gülhane Tatbikat Mektebi’nden GATA’ya. Bu size neyi hatırlatıyor bilmiyorum; ama bana bir tek şeyi hatırlatıyor: Geçmişin bugünde nefes alıp verdiğini. Kâh çöplük olarak, kâh en modern bir kurum olarak. Seçin, alın...

Mustafa Armağan
(Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı - Sayfa 178)

Gül bahçelerinde yaşar Abdülhamid

Bulgaristan’da kalan topraklarımızdan kopan yüz binlerce Müslüman-Türkmuhacir”, Edirne’ye, ardından da İstanbul kapılarına yığılır. Göçmenlerden bir kısmı Kızanlık bölgesindendir. Önce bulabildikleri cami avlularına, meydanlara vs. geçici olarak yerleştirilir, ardından kendilerine ‘uygun’ bir yurt aranır. Neyle geçindiklerini sorduklarında alışık olmadıkları bir cevap alırlar: Gülcülükle geçinmektedirler. (Ispartalı okurlar eminim tebessümle okuyacaklardır burasını.) Muhacirlerin bir kısmı Isparta’ya yerleştirilir; haddizatında bu gül kokulu şehrimize gülcülüğü getirenler, Bulgaristan göçmenleridir. (Abdülhamid’in Isparta’nın günümüzdeki imajını kuran adam olması garip gelebilir bazılarına ama öyle.) Diğer bir kısım İstanbul’da iskân edilir. Nerede mi? II. Abdülhamid’in şahsi mülkü olan Çavuşbaşı Çiftliği’nde.
Sabırsızlanmayın efendi, hikâyemiz yeni başlıyor daha. Kızanlıklı muhacirlerimiz Çavuşbaşı Çiftliği’nde Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane hocalarından C. Bonkowski’nin nezaretinde bilimsel metotlarla gül üretmeye başlarlar. İlk hasat 1886’da yapılır ve 650 kilo taze gül toplanır. Neticeden memnun olan Abdülhamid, gül yetiştiriciliğini teşvik etmiş ve yine Göksu deresi boyunda bulunan Hekimbaşı Çiftliği’ne de gül kokularının yayılmasına izin vermiştir. Böylece Göksu deresinin içinden geçtiği bu bölge, tam anlamıyla bir “Güller Vadisi” manzarasını almış, derenin güzelliğine bu defa da gül kokuları, renk ve ışık seli katılmıştır.
İşte bu çiftlik, III. Selim ve II. Mahmud döneminin Hekimbaşılarından Mustafa Behçet Efendi’nin mülküdür. 1834’te ölen Behçet Efendi, ünlü şairimiz Abdülhak Hamid’in de dedesinin kardeşidir. Türkiye’de tıbbın ve Türkçe tıp terimlerinin gelişmesinde öncü rolü oynayan Behçet Efendi’ye ait Hekimbaşı Çiftliği, uzun zaman sahipsiz ve bakımsız kalmış, civarındaki yerleşmelerin artmasıyla güller vadisi “çöpler vadisi”ne dönüşmüştür. İşin asıl acı yanı şu: 1880’lerin gül kokulu vadileri, okul kitaplarımızda geçtiği deyimle söylersek “çöküş” döneminde vücuda getiriliyor, insanlık dışı çöplük ve patlama olayları ise sözüm ona “çağdaş” dönemimizde vuku buluyordu. Bir yanda “gerici” sayılan Abdülhamid canını dişine takmış, gelen muhacirlerin bile suyunu sıkıp gül yağı çıkartıyor, öbür yanda “ilerici” yöneticilerimizin gözleri önünde bir medeniyet fidanının dibine kabir suyu dökülüyordu..

Mustafa Armağan
(Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı - Sayfa 178)

22 Mart 2009 Pazar

Mimar Sinan'ın Sırları


(15 Nisan 1489 - 9 Nisan 1588)

Mimar Sinan'ın mektubu:
Birkaç yıl önce, Süleymaniye Camii´nin yıkılma tehlikesiyle karsı karsıya kaldığı anlaşılmış. Eğer çözüm bulunamazsa, koca cami kısa bir zaman içinde yıkılacakmış. Caminin tüm taşıyıcı yükü kemerlerindeymiş. Bu kemerlerin ortalarında bulunan kilit taşları zamanla aşınmış. Ama elde yazılı bir proje olmadığı için nasıl değiştirileceği bilinmiyormuş. Hemen Türkiye’nin en yetkin mühendis ve mimarlarından oluşan bir heyet oluşturulmuş. Ortaya bir sürü fikir atılmış. Her kafadan bir ses çıkmış ama sonuç alınamamış. Tartışmalar sürerken caminin içinde büyük bir karmaşa sürüyormuş. Ülkenin çeşitli bilim kuruluşlarından bir sürü mimar, mühendis kemerleri inceliyormuş. Bu adamlardan biri ortalarda dolanırken, kazara, gizli bir bölme bulmuş. Bilmede, üzerinde eski yazı olan bir not varmış. Uzmanlara inceletilen kâğıdın orijinal olduğu belgelenmiş. Bu kâğıt parçası bizzat Mimar Sinan’ın imzasını taşıyan bir mektupmuş. Mektupta yazılanlar tercüme ettirilince ortaya şöyle bir metin çıkmış. "Bu notu bulduğunuza göre kemerlerden birinin kilit taşı aşındı ve nasıl değiştirileceğini bilmiyorsunuz." Koca Sinan, kademe kademe, kilit taşının nasıl değiştirileceğini anlatıyormuş. Bu oyuk içinde yer alan bir şişe ve şişe içindeki notta şöyle bir şey yazıyormuş: "Her kim bu tas eskidiğinde yenisiyle değiştirmek isterse; eski taşın yerine takılacak yeni kilit taşının iki tarafından yağlı iple taşı bir taraftan sokup öteki taraftan çeksin ve sonra ipin dışarıda kalan kısımlarını kessin." Heyet Sinan’ın söylediklerini aynen yapmış. Süleymaniye Camisi böylelikle kurtarılmış. Bu mektup şu an Topkapı Sarayı’nda saklanıyormuş.

Japon Heyetinin İncelemeleri
1950–60 arası bir tarihte inşaat mühendisi, mimar ve jeofizikçilerden oluşan bir Japon heyeti Türkiye’ye gelmiş. Heyet İmar ve İskân Bakanlığı’ndan izin alarak ülkemizdeki tarihi yapıları incelemeye başlamış. Ayasofya’yı, Yerebatan Sarnıcını filan gezdikten sonra sıra Sinan’ın kalfalık eseri Süleymaniye Camisi´yle Sinan’ın öğrencisi Mimar Davut Ağa’nın eseri Sultanahmet Camisi´ne gelmiş. Japonlar bu camiler üzerinde günlerce inceleme yapmışlar. Her geçen gün şaşkınlıkları daha da artıyormuş. Çünkü Japonlar daha ilk incelemede camilerin gevşek bir zemin üzerine inşa edildiğini anlamışlar. Ama bunca yıl, bu camilerde bir çatlak dahi olmamasına akıl sır erdirememişler. Bunun üzerine Türkiye programının gerisini tamamen iptal edip, bu iki cami üzerine yoğunlaşmışlar. Araştırmalarının sonucunda herhangi bir sarsıntı sırasında bu iki caminin sabitlenmediğini aksine yerinde oynayarak yıkılmaktan kurtulabildiği ortaya çıkmış. Minareleri incelediklerinde ise şaşkınlıkları ikiye katlanmış. Minarelerin çok daha gelişmiş bir raylı sistem mekanizması üzerine oturtulduğunu ve her yöne yaklaşık 5 derece yatabildiğini görmüşler. Daha derin araştırma yapmak için Edirne´ye, Sinan’ın ustalık eseri Selimiye Camisi´ne gitmişler. Oradaki olağanüstü sistemleri görünce iyice şaşırmışlar. Selimiye´nin tüm sırlarını aylarını harcayarak çözmüşler. Japonya´ya döndüklerinde ise Sinan’ın sırlarını uygulamaya sokarak şehirlerini Sinan’ın kullandığı sistemlerle kurup muazzam gökdelenler dikmişler. Yani şu an gelişmiş ülkelerin gökdelen yapımında kullanıldıkları çoğu sistem, yüzyıllar önce Sinan’ın geliştirdiği mekanizmalarmış.
Sersemleşmiş Japon
Bir gün Selimiye Camii'ne girenler, kubbenin altında bir Japon'un ayaklarını kıbleye doğru uzatmış sırtüstü yattığını görmüşler. Tabii hemen Japon'u, "Burası kutsal bir yer. Bu şekilde yatmak bizim inançlarımıza göre saygısızlıktır. Lütfen oturun veya ayakta durun" diyerek uyarmışlar. Ancak, Japon trans vaziyetteymiş, gözlerini kubbeden ayırmadan şöyle sayıklıyormuş: "Bu imkânsız. Ben yılların mühendisiyim. Bu kubbe var olamaz. Hayal görüyorum. Bu kubbenin orada o şekilde durması fizik ve matematik kurallarına aykırı. Bu imkânsız, orada hiçbir şey yok, orada hiçbir şey yok..."
Selimiye’nin Minareleri
Selimiye camisisinin zemini gevşek toprakmış. Bu nedenle minarelerinin yakın zamanda yıkılacağı fark edilmiş. Uluslararası bir grup bilim adamı toplanmışlar. Nasıl kurtarırız bu tarihi minareleri diye kafa kafaya vermişler. Sonuçta en son teknoloji olan metal kelepçelerle minarelerin temellerini sabitlemenin en iyi çözüm olduğuna karar vermişler. Minarelerin temellerini açınca, koymayı düşündükleri kelepçelerin aynısıyla karşılaşmışlar. Mimar Sinan bilmem kaç yüzyıl önce ayni şeyi düşünmüş meğerse. Mimar Sinan’ın Selimiye Camii´nin kubbesini o genişliğe oturtmak için 13 bilinmeyenli bir denklemi matematiğin bilinen 4 ana işleminden farklı beşinci bir işlem bularak çözdüğü söylenir. Ayrıca minarelerin şerefelerine çıkanların yolda birbirlerini görmemeleri ise büyük bir dehanın ürünüdür. Almanlar ayni sistemi meclislerinin önündeki dev kürede kullanmışlar. Mimar Sinan bu sistemi 2 metre çapındaki minarelere yüzyıllar önce monte edebilecek bir dehadır. Almanların dehası ise, o çirkin metal yığınına Selimiye'den fazla turist çekebilmelerindedir.

(Tarafımca derleme)

Osmanlı Devlet Arması'nın Anlamı

Osmanlı devlet armasının üzerindeki sembolleri en tepeden başlayarak şöyle sıralayabiliriz:

En tepede bir güneş şekli ve onu çevreleyen güneş ışıkları vardır. Güneş şeklinin ortasında armanın ait olduğu dönemin hükümdarının tuğrası yer almaktadır. Onun altındaki yukarıya açık hilalin üzerinde Arapça olarak Osmanlı Devleti'nin hükümdarı olan Han'ın, Allahın yardımına dayanması, Allah'ın onu daima muvaffak kılması ve öylece hüküm sürmesi anlamına gelen bir söz yazılıdır.

Onun altında, armanın tam göbeğine gelecek şekilde aynalıklı kalkan motifi var. Bu kalkanın çevresinde yıldızlar bulunuyor. Bu yıldızların sayısı çok zaman 12 adet ile sınırlandırılmış olup 12 burcu temsil eder. Böylece Osmanlı, kâinatın merkezine yerleştirilmiş olur.

Kalkanın hemen üzerinde de devletin kurucusu Osman Gazi'yi temsil eden bir sorguç vardır ki Osmanlıların köklerine ne kadar bağlı olduğunu anlatır.

Kalkanın sağ yanında Osmanlı sancağı yer alır. Renkli armalarla kırmızı ile gösterilir. Onun karşısında ise hilafet sancağı bulunur. Hilafet sancağının rengi aslında siyah iken, arma üzerinde hemen daima yeşil renkte gösterilmiş ve bazen üzerinde üç hilal kondurulmuştur.

Merkezdeki kalkandan Osmanlı sancağı yönüne doğru uzanan şekiller ise şöyle sıralanmaktadır:

Sancağın üzerinde bir ok var. Sancak alemini altında baltacıklar ocağının kullandığı tek taraflı bir çift yüzlü teberler (balta) bulunur. Sonra mızrak ve altında el sperlikli tören kılıcı vardır. Sonra ağızdan dolma bir top ve altında savaş kılıcı yer alır. Hemen altında bozdoğan (gürz) görülür. Top ile bozdoğanı sancaktan ayıran boynuzdan yapılan boru ise savaş ilanını ve sonra da mehterhaneyi temsil eder.

Armanın sol yanında, yani hilafet sancağı yönünde uzanan semboller yine yukarıdan aşağıya şöyle sıralanırlar:

Sancak aleminin altında süngü takılmış bir tüfek, altında tek yüzlü teber (balta), sonra toplu tabanca ve topuz başlı asa mevcuttur. Asanın şeşper (savaş araçlarından altı dilimli topuz) topuzu kenarına asılı olan terazi adaleti temsil eder. Terazinin kitap şekilleri üzerine oturtulmuş olup bu kitaplardan üstteki Kuran-ı Kerim, alttaki ise diğer hukuk metinleri yerine geçen kanun kitabıdır.

Hilafet sancağının altındaki çiçek şekilleri Osmanlının estetik yönünü gösterir. Buket arasında ki güller hilafet sancağı üzerinde manevi ilhamlar sebebiyle bulundurulur. Buketin hemen altında bir çapa (gemi demiri) yer alır ki denizciliğin sembolüdür.

Arma göbeğindeki kalkanın hemen alt yanın da dik duran bir borazan mızıka takımını; onun altında çaprazlama duran tirkeş (ok kuburu, sadak) ile meşale de gece donanmalarını ve ok müsabakalarını hatırlatır.

Armanın alt tarafını boydan boya süsleyen inci defne yaprakları, çiçek motifleri arasından beş tane madalya sarkar. Bu madalyaların isimleri şöyledir: İmtiyaz nişanı, Mecidi nişanı, İftihar nişanı, Osmanlı nişanı ve Şefkat nişanı.

21 Mart 2009 Cumartesi

Kanuni’nin muhteşem kadrosu

"Osmanlı padişahları içinde denizlerin önemini en fazla idrak eden şüphesiz Kanuni Sultan Süleyman’dı."
İdris Bostan[1]

Bir devlet düşünün ki, Hazar Denizi, Karadeniz, Akdeniz, Kızıldeniz, Basra Körfezi’ni denetiminde tutsun; bir devlet düşünün ki, Macaristan’ın bir bölümü, Balkanların tamamı, bugün Ukrayna sınırları içinde kalan Kırım, Anadolu, Mezopotamya ve Arabistan’a hükümran olsun; nihayet bir devlet düşünün ki, Sudan ve Habeşistan’dan Mısır, Libya, Tunus, Cezayir ve Fas’a kadar Afrika topraklarını yönetsin, Hind Okyanusu’na, hatta güneydoğu Asya’daki Açe gibi küçük sultanlıklara bile el uzatsın.

Maalesef biz Misak-ı Millî sınırları içinde oturanlar ve kendisini onunla sınırlayanlar için bu çapta bir imparatorluğu yönetmenin ne demek olduğunu kavramak, imkânsız değilse bile, zor olsa gerek.

Lakin ortada inkârı kabil olmayacak bir gerçek var: Bizden birileri gidip yönetmişler buraları. Hem de öyle böyle değil, asırlarca. Süre olarak en kısa kaldıkları Orta Macaristan’ın bile 150 küsur yıl elimizde kaldığını, bir başka deyişle bunun, TC’nin ömrünü ikiyle çarptığınızda elde edeceğiniz bir süreye denk geldiğini düşünün, yeter.

Peki kimdi bu yönetmeyi bilen ve buna iştahlı olan adamlar? Nasıl yetişmişlerdi? Bu ufuklara nasıl yöneltildiler ve çoğu fethettikleri yerlere ilk gittiklerinde nasıl bir yönetim tarzı ortaya koydular? Bunları anlayabilmek için en elverişli anahtar, imparatorluğun sınırlarını şimşek hızıyla genişleten ama aynı zamanda onu en sağlam temeller üzerinde yükseltmeyi görev edinen sultanın kendisidir.

Kanuni bereketi
Onuncu Osmanlı padişahı olarak tahta çıkan Kanuni Sultan Süleyman 22 Eylül 1520’den 7 Eylül 1566’ya kadar hükümdarlık yaptı ve Osmanlı tahtında en uzun süre oturan hükümdar unvanını aldı.

Kanuni tıpkı babası Yavuz Sultan Selim gibi meslek olarak kuyumculuğu seçmişti ama şiir alanında, en az komutanlığı ve yöneticiliğindeki kadar iddialı olduğunu biliyoruz. Muhibbî mahlasını kullandığı 3 ciltlik Divân’ında tam 2.779 gazel yer almaktadır ki, kendisiyle yarışan Zâtî’nin bile ulaştığı gazel sayısı 954 gazel eksiğiyle 1.825 adette kalmıştır.[2] Ayrıca bir cilt tutarında Farsça şiir yazmıştı. Kanuni bu üstün şairlik performansıyla Divan edebiyatının gazel rekorunu da kırmış oluyordu.

Kaynaklarda Kanuni’nin kavaflık (kunduracılık) yaptığına dair de bir kayıt vardır. Keza seramik meraklısıydı, bu yüzden “mavi-beyaz” adı verilen ve bugün Çinlilerin bile bayıldığı pek çok zarif porselen kap kacak, onun devrinde saraya girmiştir.

Çalışkanlığıysa hakikaten göz kamaştırıcıydı. Çift emeklilik maaşını hak edecek kadar ve yıldırıcı bir azimle çalıştı. Yarım asra yaklaşan saltanatında doğuya ve batıya, güneye ve kuzeye doğru karadan ve denizden onlarca sefere çıktı. Kanunlarıyla imparatorluğun bünyesini sağlamlaştırdı. Başta bir şehir olan Süleymaniye Külliyesi olmak üzere muazzam bir imar faaliyetini başlattı. Son olarak 70’ini devirdikten sonra çıktığı Zigetvar seferinde görürüz onu. Koca Sultan bu kalenin fethinden 5 gün önce savaş meydanında ruhunu teslim etti. İç organları, öldüğü yere gömüldü ve türbesinin yanına bir cami yaptırıldı.

Onun değerli bir asker ve yönetici olduğunu, yarım asırlık hükümdarlığı boyunca sürdürdüğü üstün performansından çıkarabiliriz. Dünya tarihinde pek çok cihangir gelip geçmiş, ancak pek azı Kanuni’nin sergilediği ‘ömür boyu cevvâliyeti’ sergileyebilmiş ve bunu bir kadroyla el ele yürütebilmiştir. 25 yaşında tahta çıktığı vakit de, hasta hasta sefere yollandığında da onu hep iş başında, daima eylem halinde görürüz.

İşte o muhteşem kadro
Kanuni’nin bu uzun soluklu başarısının arkasında ekip kurma ve yönetme becerisinin yattığını görmemiz lazım. Etrafına topladığı ekibe daima yeni ufuklar ve hedefler çizen, vizyon sahibi bir “lider” ve “patron”dur o. Yılmaz Öztuna’nın belirttiği gibi, Kanuni, muhteşem başarılarla dolu saltanatını, kurduğu bu “muhteşem ekip” marifetiyle gerçekleştirmiş, adeta bir orkestra şefi gibi onları yönlendirmiş, arkalarındaki bitimsiz nefes olmuştur:

"Bizim tarihimizde böyle bir ekip oluşturan liderler çok azdır. Bu ekibi oluşturmak için hükümdar, hattâ devlet başkanı olmak gerekmez. O milletin şevketli çağlarında yaşamaya da lüzum yoktur. Sadece o kabiliyetle doğmak, kendisi kadar kudretli insanlarla çalışmak zevkine sahip olmak, onları kıskanmamak, kendine rakip görmemek gerekir... [Bir de] Tarihimizde “Büyük” diye geçen Mustafa Reşid Paşa, böyle bir ekibi, devletin en kritik dönemlerinden birinde kurdu. Reşid Paşa haleflerini bile yetiştirdi. Zaten ben, haleflerini yetiştiremeyen devlet adamına, “gerçek bir lider” demem."[3]

Şimdi Kanuni’nin kurduğu bu “muhteşem ekibi” kabaca hatırlamaya çalışalım:

Devlet adamları ve komutanlar: Çok yönlü bir devlet adamı ve aydın olan Makbul İbrahim Paşa ile Sokollu Mehmed Paşa, Balkan fatihi Bâli Paşa, Yemen fatihi Özdemir Paşa, Kafkas fatihi Özdemiroğlu Osman Paşa, Moskova fatihi Devlet Giray, Kıbrıs fatihi Lala Mustafa Paşa, devlet felsefesini anlattığı Asafnâme’si ve Osmanlı tarihiyle gerçek bir aydın olduğunu ortaya koyan Sadrazam Lütfi Paşa.
Amiraller: Barbaros Hayreddin Paşa, Turgut Paşa (Reis), Uluç Ali Reis, Aydın Reis, Piyale Paşa, Selman Reis, Murad Reis, Hadım Süleyman Paşa.

Şairler: Fuzulî[4], Bâkî, Nev’î, Taşlıcalı Yahya, Hayalî, Zâtî, Âşık Çelebi, Trabzonlu Figânî, Bağdatlı Ruhî, Bursalı Cenânî, Riyâzî.
Mimari-musiki: Koca Sinan, Behram Ağa.

Hat ve resim: Ahmed Karahisarî, Matrakçı Nasuh, Haydar Reis, vitraycı Sarhoş İbrahim.

İlim adamları: Zenbilli Ali Efendi, Ebussuud Efendi.

İlim ve fikir adamları: Kemalpaşazade, Taşköprülüzade.

Tarihçiler: Gelibolulu Mustafa Âli, Selanikî, Hoca Sadeddin Efendi.

Coğrafyacılar: Piri Reis, Seydi Ali Reis.

Manevî büyükler: Sünbül Sinan, Merkez Efendi, Ümmî Sinan, Üftade, Yahya Efendi.

Şimdilik her biri hakikaten ayrı bir yıldız olan bu ışıltılı kadronun içinden Lala Mustafa Paşa gibi birinin önceki yıl Zorlu Grubu tarafından ‘en başarılı mentor’ seçildiğini hatırlatmakla yetinelim ve bu kadronun yaklaşık 30 tane Türkiye’yi yönettikleri gerçeğine gözlerimizi kapamayalım. Biz bir tanesini yürütmekte bu kadar zorlanıyorsak…

[1] İdris Bostan, Beylikten İmparatorluğa Osmanlı Denizciliği, İstanbul 2006, Kitap Yayınevi, s. 26.
[2] Bkz. Vildan Serdaroğlu, Sosyal Hayat Işığında Zâtî Divanı, İstanbul 2006, İSAM Yayınları, s. 49.
[3] Yılmaz Öztuna, Tarih Sohbetleri I, İstanbul 1998, Ötüken Neşriyat, s. 18.
[4] Bir Oryantalist (E.J.W. Gibb), “Doğu’nun gördüğü en gerçek şairlerden biri olan Fuzulî’nin dehası, tek başına Kanuni’nin asrını sonsuza kadar süslemeye yeter” tespitinde bulunmuştur. Aktaran: Andre Clot, Muhteşem Süleyman, Çeviren: Turhan Ilgaz, 4. baskı, İstanbul 1994, Milliyet Yayınları, s. 364.

Mustafa Armağan
(Büyük Osmanlı Projesi - Sayfa 98)

20 Mart 2009 Cuma

Fatih Sultan Mehmed'in bir fermanı

Fatih Sultan Mehmed, Bosna'yı fethettiği zaman Osmanlı devlet politikasının sonucu olarak bölge halkına dini serbestiyest getirmiştir. Fatih Sultan Mehmed'in buradaki latin papazlarına verdiği 883 (1478) tarihli ferman suretinde;

"Ben ki Sultan Mehmed Han'ım; üst ve alt tabakada bulunan bütün halk tarafından şu şekilde bilinsin ki, bu fermanı taşıyan Bosna rahiplerine lütufta bulunup şu hususları buyurdum: Sözkonusu rahiplere ve kiliselerine hiçkimse tarafından engel olunmayıp rahatsızlık verilmeyecektir. Bunlardan gerek ihtiyatsızca memleketimde duranlara ve gerekse kaçanlara emn ü aman olsun ki, memleketimize gelip korkusuzca sakin olsunlar ve kiliselerinde yerleşsinler; ne ben, ne vezirlerim ne de halkım tarafından hiç kimse bunlara herhangi bir şekilde karışıp incitmeyecektir. Kendilerine, canlarına, mallarına, kiliselerine ve dışardan memleketimize getirecekleri kimselere yeri ve göğü yaratna Allah hakkı için, Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) hakkı için, yedi Mushaf hakkı için, yüz yirmi dört bin peygamber hakkı için ve kuşandığım kılıç için en ağır yemin ile yemin ederim ki, yukarda belirtilen hususlara söz konusu rahipler benim hizmetime ve benim emrime itaatkâr oldukları sürece hiç kimse tarafından muhalefet edilmeyecektir."

Bu ferman suretinde de görüldüğü gibi azınlıklar tam bir hürriyet ortamı içinde hayatlarını sürdürmüşlerdir.

Kaynak: Arşiv Belgeleriyle Tehcir Ermeni İddiaları ve Gerçekler

Vasiyet ve Nasihatler

Osman Gazi’nin Orhan Gazi’ye Vasiyeti
Ömrünü, kurucusu olduğu Devlet-i Âl-i İslâm’ın temellerini sağlamlaştırmak ve onu parlak bir geleceğe kavuşturmak uğrunda adayan Osman Gazi, 1326’da Söğüt’te vefat etmeden önce oğlu Orhan Gazi’ye yaptığı şu vasiyet, tam bir siyasetnâme niteliğindedir:

“Allah-u Teâlâ’nın emirlerine muhalif bir iş işlemeyesin! Bilmediğini şeriat ulemâsından sorup anlayasın; iyice bilmeyince bir işe başlamayasın! Sana itaat edenleri hoş tutasın! Askerine inâmı (nimeti), ihsanı (ikramı) eksik etmeyesin ki, insan ihsânın kulcağızıdır Zâlim olma! Âlemi adâletle şenlendir ve cihadı terk etmeyerek beni şâd et!"

Nerede bir ilim ehli duyarsan ona rağbet, ikbâl (ilgi) ve yumuşaklık göster. Askerine ve malına gurur getirip müminlerden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yolu ve maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik dâvâsı değildir. Sana da bunlar yaraşır Daima herkese ihsanda bulun Memleket işlerini noksansız gör! Hepinizi Allahu Teâlâ’ya emânet ediyorum!” Sözlerini tamamladıktan sonra tekrar yanına çağırmış ve vasiyetine hususî olarak şunu da eklemişti: "İslâmbol’u (İstanbul’u) aç gülzâr (gül bahçesi) et!".

Osman Gazi’nin Oğluna Vasiyet Gibi Nasihati
Osman Gazi, oğluna olan vasiyetinde belirttiği hususlara, başka bir vesileyle yaptığı nasihatte, daha derinlemesine ve geniş bir biçimde şöyle dikkat çekmişti: "Oğul! Din işlerini her şeyden evvel ele alıp, yürütmek gayret ve esâsını dâimâ göz önünde bulundur ve bu sakın gevşekliğe uğratma Çünkü bir farzın yerine getirilmesini sağlamak, din ve devletin kuvvetlenmesine sebep olur Din gayretine sahip olmayan, sefahate düşkün olan, tecrübe edilmemiş kimselere devlet işlerini verme! Zirâ, yaradanından korkmayan bir kimse, yarattıklarından da çekinmez Zulümden ve hangisi olursa olsun bid’atten, yani İslâmiyet’e aykırı şeylerden son derece uzak dur! Seni zulüm ve bid’ate teşvik edip sürükleyenleri, devletinden uzaklaştır ki, bunlar seni yıkılışa sürüklemesinler".

"Allah-u Teâlâ’nın rızası için, devlet hizmetinde ömrünü tüketen sâdık devlet adamlarını dâimâ gözet Böyle kıymetli kimselerin vefatından sonra, aile efrâdını koru, ihtiyacı olanların da ihtiyaçlarını karşıla, tebandan hiç kimsenin malına mülküne dokunma Hak sahiplerine haklarını ver, lâyık olanlara ihsân ve ikrâmlarda bulun ve ailelerini gözet Özellikle, devletin ruhu mertebesinde olan ve en büyük dayanağı bulunan asker tâifesini (topluluğunu) güzelce idâre edip rahatlarını temin eyle."

“Devletin bedeninde, kuvvet mertebesinde olan hakikî âlimleri ve fazilet sahiplerini, edip ve yazarları, sanat erbâbını gözetip koru Onlara hürmet, ikrâm ve ihsânda bulun Bir ülkede, olgun bir âlimin, bir ârifin, bir velînin bulunduğunu duyarsan, uygun ve lâyık bir usûl ve ifade ile onu memlekete getirt Onlara her türlü imkânı tanıyarak ülkene yerleştir ki, hükümetin süresince âlim ve ârifler, bilginler, memleketinde çoğalsın Din ve devlet işleri nizâma oturup ilerlesin."

“Sakın, orduya ve zenginliğe mağrur olma Hakikî âlim ve âriflere, bilginlere hürmet edip, sarayında onlara yer ver Benim hâlimden ibret al ki, zayıf, güçsüz bir karınca misâli, hiç lâyık olmadığım hâlde buraya geldim ve Allah-u Teâlâ’nın nice ihsânlarına ve inâyetlerine kavuştum Sen de benim uyduğum ve uyguladığım nizâmı uygula, Muhammed Aleyhisselâm’ın dinini, bu yüce dinin mensuplarını ve itaat eden diğer tebanı himâye eyle! Allah-u Teâlâ’nın hakkını ve kullarının hakkını gözet."

“Dinimizin tâyin ettiği beytülmâldeki (devlet hazinesi) gelirin ile kanaat eyle! Devletin zarurî ihtiyaçları dışında sarfiyatta bulunmaktan son derece sakın! Senden sonra geleceklere de aynı nasihatlerde bulun ve iyice tembihle. Dâimâ adâlet ve insaf üzerine bulun. Zulme meydan verme. Herhangi bir işe başlayacağın zaman, Allah-u Teâlâ’nın yardımına sığın! Tebanı, düşmanların ve zâlimlerin saldırılarından koru. Haksız olarak hiç kimseye muamelede bulunma. Dâimâ halkını hoşnut edecek şeyleri arayıp, yapılmasını sağla. Onların gönlünü kazanmayı, bunun devamını ve artmasını büyük nimet bil! Tebanın sana olan güveninin sarsılmamasına son derece dikkat eyle”.
Orhan Gazi’nin Murad Hüdâvendigâr’a Vasiyeti
Babasının vasiyetini tüm titizlik ve duyarlılığıyla yerine getirme çabasında olan Orhan Gazi, aynı doğrultuda oğlu Murad Hüdâvendigâr’ın da gayret göstermesi ve fetih bayrağını elden düşürmemesi dileğiyle bir tür vasiyet mahiyetindeki şu nasihati dile getirmişti: “Osmanlı’ya iki kıta üzerinde hükmetmek yetmez! Zirâ i’lâ-yı kelimetullâh azmi iki kıtaya sığmayacak kadar büyük bir davadır. Selçuklu’nun vârisi (mirasçısı) biz olduğumuz gibi Roma’nın (Avrupa’nın) vârisi de biziz!"
Murad Hüdâvendigâr’ın Son Duâsı ve Şehâdeti
Murad Hüdâvendigâr, Osmanlı’nın Balkanlardaki varlığını koruması ve devam ettirmesi noktasında çok mühim bir kader mücadelesi olan 1389’daki Kosova Savaşı’nda, harpten bir gün önce gece kalkıp iki rekat hâcet (ihtiyaç) namazı kılar ve ellerini duaya kaldırarak yaşlı gözlerle Yüce Allah’a, zafer ihsanı ve şehitlik niyazında bulunduğu şu son duayı seslendirir:

“İlâhî, bunca kere duamı kabul edip beni mahcup etmedin Bir yağmur ver, şu tozu-toprağı def edip dünyayı aydınlığa boğ; tâ ki kâfir leşlerini gözümüzle görüp yüz yüze cenk edelim Yâ İlâhi, mülk ve kul senindir, sen kime istersen verirsin Benim fikrimi ve sırlarımı sen bilirsin; istediğim mülk ve mal değildir Temiz kalbimle senin rızânı isterim Yâ Rab, beni bu Müslümanlara kurban eyle! Tek mü’minleri küffar elinde mağlup edip helâk eyleme! Bunları mansûr (gâlip) ve muzaffer eyle! İlâhî, beni yanına alıp, mü’minlere ruhumu fedâ kıl! Şimdiye dek beni gâzi kıldın, sonunda da şehâdeti göster!” Hüdâvendigâr, zafer nasip olduktan sonra savaş meydanını dolaşırken Sırp Kralı Lazar’ın damadı Miloş Obiliç tarafından sinesine saplanan bir hançerle arzu ettiği şehitliğe kavuşur ve dudaklarından son olarak şu söz dökülür: “Attan inmeyesiniz!” (Yani, sürekli seferlere ve cihada devam ediniz).
Çelebi Mehmed’in Son Sözleri ve Vasiyeti
Sultan Çelebi Mehmed, çocuk denecek yaştan beri üzerine almak mecburiyetinde kaldığı ağır mesuliyetlerden son derece yıpranmıştı Osmanlı’yı, yıkılma tehlikesi geçirdiği fetret döneminden kazasız belasız çıkarmayı başarmıştı O kadar ki, vücudunda 40-50 muharebe yarası taşıdığı belirtilmektedir Son derece ağır ve karmaşık problemler yumağıyla boğuşmuş; fakat hepsinin de hakkıyla üstesinden gelmeyi bilmişti.

Bazı tarihçiler, devletin en kritik anındaki fevkalâde hayatî hizmetlerinden dolayı, ona devletin “ikinci kurucusu” ünvanını layık görmüşlerdi Sultanın şu sözü, tamamen zorlu tecrübelerin imbiğinden geçirilerek elde edilmiş som bir hakîkatin ifadesidir: Çocuk yaşımda bunca belâları herhâlde benden başka kimse çekmiş değildir!

Ölüm döşeğinde ifade ettiği şu vasiyeti ise ne denli tâkat yetmez sıkıntılar yaşadığının ve verilen ünvânı fazlasıyla hak ettiğinin bir alâmetidir: “Tez ulu oğlum Murad’ı getirin! Ben bu döşekten herhâlde kurtulamayacağım Murad gelmeden eğer ölürsem; korkarım ki memleket yine birbirine karışır Onun için Murad gelinceye kadar, aman benim vefâtımı duyurmayasınız!” Bu vasiyet gereğince vefatı, şehzâde Murad Bursa’dan gelinceye dek, 40-42 gün kadar büyük bir özenle gizlendi ve cesedi tahnid edilerek (ilaçlanarak) sarayda muhafaza edildi.

II Murad’ın, Geleceğin Fâtih’ine Nasihati
Sultan II Murad, oğlu şehzâde Mehmed’e, onu ‘Fâtih’liğe hazırlayacak keyfiyetteki, derin manalar içeren şu nasihatlerde bulunmuştur: "Ey benim sevgili oğlum! Bütün varlıkların kulluk eylediği yüce Rabbim, sana verdiği üstün meziyetleri artırsın Ey oğlum! Ben, hayatlarını doğruluk üzere geçirenlerin ahiret Âleminin sonsuz nimetlerine kavuşacaklarına inanıyorum Bunun için Rabbim’e karşı yaptığım ibadetleri, samimi bir şekilde can-ı gönülden yaparım Ben çektiğim sıkıntıların karşılıklarının, Allah tarafından verileceğine inanıyor ve bu hususta O’na ilticâ ediyorum Ayrıca O’nun takdirinin benim için büyük bir safâ olduğunu düşünüyorum. Ey oğlum! Her söylenene inanıp aldanmaktan uzak durmak, her durumun içyüzünü öğrenip düşünmek ve kendi gerçeğine yaklaşmak gerek."

"Ey oğlum! Ara sıra ecdâdımı hatırlarım Benden sonraki neslimizin âkıbeti hakkında düşüncelere dalarım Elhamdülilllah bugüne kadar hürmet ve bağlılık görerek geldik; bugünden sonra da aynı şekilde devam etmemizi arzularım Nasıl doğup geldiysek, yine öylece gidelim isterim Şunu iyice bilesin ki, herhangi bir şeyin devamı, yalnız kaba kuvvet, kılıç ve kahramanlık zoruyla mümkün değildir Akıl, tedbir, sabır, ileriyi görme ve yorucu tecrübeler çok mühimdir Birinci yol, her zaman geçerli olmadığı gibi, mahzurları da çoktur İkinci yol da tek başına işe yaramaz Büyük muvaffakiyetler için her ikisini de bir arada yürütmek gerek!"

"Unutma ki, yüce ecdâdımızın büyük zaferleri, görünüşte kılıcın gölgesinde olmuşsa da hakikatte akıl, mantık ve muhabbet güçleriyle gerçekleşebilmiştir."

“Ey oğlum! Adâletten hiç ayrılma! Çünkü Allah âdildir ve âdil olanı sever Bir bakıma sen O’nun yeryüzündeki halifesisin O, sana lütuflarda bulunmuş ve kullarının başına serdar eylemiştir; bunu unutma!"

"Ey oğlum! Bu dünyada üç türlü insan vardır: Birinci grup, akıl ve fikirleri yerinde, istikbâli az çok gören ve düşünen, hiçbir gayr-i tabiilikleri olmayan kimselerdir İkincisi, hangi yolun doğru veya eğri olup olmadığını bilmekten uzak kimselerdir. Ancak bu duruma kendi istekleriyle değil, etraflarının tesiriyle düşmüşlerdir. Nasihat edildiğinde doğru yola gelip hakikati kabul eder ve söz dinlerler. Bununla birlikte çoğu zaman da duyduklarına uyarak yaşarlar. Üçüncüsü ise ne kendileri bir şeyden haberdardır, ne de yapılan ikaz ve nasihatlere kulak asarlar. Sadece kendi arzularına uyar ve her şeyi bildiklerini zannederler; bunlar en tehlikeli olanlardır."

“Ey oğul! Yüce Allah, eğer seni ilk sırada saydığım kimselerden yaratmışsa sevinir, Rabbim’e şükrederim. Yok eğer ikincilerden isen, sana yapılan nasihatlere kulak vermeni tavsiye ederim. Sakın üçüncülere dâhil olmayasın! Onlar, ne Allah’a, ne de insanlara karşı iyi bir durumda değillerdir. Ey oğul! Pâdişahlar, ellerinde terazi tutmuş kimselere benzerler. Ancak asıl pâdişah odur ki, ellerindeki teraziyi doğru tuta. Sen pâdişah olunca, teraziyi doğru tutmanı tavsiye ederim. O zaman Yüce Allah da, senin hakkında hayır murad eder; seni sâlihlerden kılar”.

Not
: Burada zikredilen vasiyet ve nasihatlerin doğruluğu belgelerce kanıtlanmamıştır. Birçoğu tarihi romanlarda zikredilmiştir.

19 Mart 2009 Perşembe

Osmanlı işgalci miydi?

Şu bilinmelidir ki gümrükler hiçbir İslâmî dönemde,Osmanlı döneminde olduğu kadar işlek olmamıştı...Avrupa’dan Afrika’ya, Doğu Avrupa’dan Karadeniz’inöbür yakasına, Hicaz’dan en uzak ülkelere, Hint’tenAvrupa’ya tüm kavşak noktalar Osmanlı ülkesi üzerindeolduğu için çok büyük ve verimli birgümrük ticareti yaşanmıştır.

Fehmi Şinnavî

***

Ne kadar acı. Hatırlıyorum da, 1980 öncesinde Osmanlı tarihi okuyanlar, “İslamcı” çevrelerde “şanlı tarih” hastalığını bir idam yaftası gibi boyunlarına asarak gezmek zorunda kalırlardı. O günlerin sözde tarih anlayışı “Asr-ı Saadet”ten sonrasını daimi bir iniş ve aldanış, ihanet, hadi yumuşatalım biraz, gaflet süreci olarak damgalıyordu. Eh, Osmanlı da iyi bir şeyler yapmıştı ama o da inişin son durağıydı sonuçta. Kendilerini çıkışta, yeni bir şafağın eşiğinde vehmedenlerin kadim hastalığı, onların da üzerlerine atmıştı zalim ağlarını.

Oysa düşmüşsek, düştüğümüz yerden kalkacak değil miydik? Nerede düştüğümüzü, nasıl düştüğümüzü bilmeden kalkma şansımız, hele hele bir daha tuzaklara düşmemeyi öğrenme şansımız olabilir miydi? O saflık atmosferi içerisinde bunun mümkünatına inananlar ne yazık ki çoğunluktaydı.

Etraf “mücahidler”den geçilmezken, bendeniz, elinde not defteri, Bursa’nın mezarlıklarını dolaşır, hem okuyacak kitap bulamadığı için mezar taşlarında Osmanlıcasını geliştirir, hem de bulabildiği bazı tarihî mezar taşlarının kitabelerini kayda geçirirdim. Hala ıslak bir mendil gibi saklarım o notları. Belki de o zamanlar kayda geçirdiğim bazı taşların yerinde yeller esmektedir bugün. Tabii “İslamcı” kardeşlerimiz tarafından yeterince aktif olmadığım için sık sık eleştirildiğim, pasiflikle suçlandım.

Yıllar geçti, bugün Osmanlı denilince bırakın “İslamcı” kesimleri, artık bir zamanlar ona karşı olan liberal, solcu, hatta bazı Kemalist çevrelerin bile tüyleri eskisi gibi diken diken olmuyor, onu en azından sanatıyla, edebiyatıyla, mimarisiyle, son zamanlarda ise emperyalizme direnişiyle yüceltmenin yollarını arıyorlar. Papa XII. Benedikt’in Türkiye’yi ziyareti sırasında, “laik” Cumhurbaşkanımızın kendisine vere vere Fatih’in ahidnamesini vermiş olmasını bu değişim çerçevesinde anlamlandırabiliriz ancak.

Demek ki Osmanlı, gerçek yerine, sağlıklı yerine oturuyor yavaş yavaş. Normalleşiyor, bir başka deyişle.

1923’ün hemen arkasından başlayan ve en yetkin ifadelerinden birini Mustafa Kemal Paşa’nın İzmir İktisat Kongresi’ni açış nutkunda bulan “Türkleri sömüren Osmanlı hanedanı teması”, artık yerini, resmi düzeyde bile insanlığa model olacak eserlerle göğsümüzü kabartan daha seçmeci bir Osmanlı imajına bırakmaktadır. Bunun en çarpıcı misalini Sultan II. Abdülhamid’in 1909’den bu yana geçirdiği dönüşümde bulabiliriz. 1940’larda Abdülhamid’i savunmak cesaret isterdi, bugünse neredeyse ona saldırmak cesaret istiyor!

Tabii Kurtuluş Savaşı’nın ardından içine girdiğimiz “sömürgeci Osmanlı” sloganının bize Avrupa’dan, emperyalizminin sinsi propaganda makinelerinden empoze edildiğini görmemiz gerek. Emperyalizm Osmanlı topraklarında nereye işgalci olarak girdiyse ora halkına, Osmanlı’nın işgalci bir güç olarak ülkelerinin tepesine çullandığını ve onları sömürdüğünü, kendilerinin ise özgürleştirici ve uygarlaştırıcı bir şimşek gibi ülkelerinin üzerinde bir “nimet” gibi çaktıklarını göstermek telaşına düşüyorlardı. Amaç, Osmanlı’yı işgalci gibi gösterip kendi sömürü düzenlerini temize çıkarmak, meşruiyetlerine zemin hazırlamaktı. Cezayir’de böyle, Kırım’da böyle, Suriye ve Irak’ta vs... böyle.

Mısırlı bir Osmanlı dostu, Muhammed Harb hoca, Arap alemindeki tarih ders kitaplarının birbirinden, hepsinin de İngiliz ve Fransız işgalcilerinden kopya edildiklerini söylemişti bir keresinde. Tabii bugün Arap alemindeki Osmanlı aleyhtarlığında bu tarafgir eğitimin inkâr edilemeyecek bir payı olduğunu söylememiz lazım.

Kaldı ki, bizim okul kitaplarında da yakınlara kadar Araplar hakkında benzer iftiralar yazılı değil miydi? Araplar bizi arkadan vurdu, lafları bize kakalanırken, Arap çocuklarına da ‘Osmanlı sizi soydu soğana çevirdi’ masallarını belletmişlerdi anlaşılan. Böylece yıllar boyu birbirimize durduk yerde kinlendik.

Peki kim kazançlı çıktı dersiniz? Yoksa Bush mu?

Oysa Arap aydını da uykusundan uyanıyor bizim gibi. Görüyor, bakıyor, okuyor ki, Arabı Türke, Türkü Kürde, Kürdü Çerkeze kötületenler, kırdıranlar, düşman edenler aynı mihraklar. Şerif Hüseyin’in nasıl oyuna getirildiğini Lawrence’in hatıralarından öğreniyorlar. Ve işte o zaman “Biz ne yaptık?” diye dövünüyorlar ister istemez.

Evet, biz ne yaptık? Nietzsche’nin delisinin haykırdığı gibi, güneşi nasıl silebildik ufuklarımızdan, okyanusu nasıl içebildik?

Güneş de, okyanus da, anlaşılıyor ki, ümmetin vahdetinin tezahürü olan Osmanlı imiş. Osmanlı, Ahmed Midhat Efendi’nin deyişiyle, bütün maddi tezahürlerin ötesinde “bir mana-yı mukaddes” imiş. Yani Osmanlı aslında yabancı bir madde değilmiş. Sen, ben, o, yani biz imiş. Bizim yüzümüzmüş. Kendi yüzümüz.

Bakın bir Arap aydını, Mısırlı Fehmi Şinnavî, Arapların Osmanlı’ya yaptıkları haksızları nasıl dillendiriyor:

"Çoğu kimseler Osmanlıların Arap âlemindeki mevcudiyetini bir işgal olarak değerlendiriyor, hatta İngilizlerin Mısır’ı, Sudan’ı ve Fransızların Kuzey Afrika’yı işgalinden bahsederken kullandıkları dilden daha ağır bir dille Osmanlıya saldırıyorlar. Evvela şunu sormak lazım: Eğer Arapların Endülüs’ten kovulmasından sonra Türk askeri Kuzey Afrika’ya yerleşmeseydi Hıristiyanlaştırma ve Avrupa işgali İspanya’dan Kuzey Afrika’nın iç bölgelerine kadar uzanacaktı... İkinci olarak şunu söyleyebiliriz: Osmanlının Arap vatanına girişi kesinlikle bir işgal olmamıştır. Şüphe yoktur ki, Osmanlı hangi İslâm beldesine girmişse orduyu oluşturan askerler orada hemen sivil hayata karışmış, halkla birleşmiş, evlilik, ticaret vb. yollarla neredeyse kendini hissettirmez hale gelmiştir. Bizim kanlarımızda Osmanlı kanı mevcuttur... Şu anda bile pek çoğumuzun soyu Osmanlıdan gelmektedir. Osmanlılar kesinlikle Fransız, İngiliz, İspanyol veya Amerikalılar gibi değildiler."

Şinnavi, daha da ileri giderek Arap aleminde hiçbir devirde Osmanlı devrinde olduğu kadar idarede özerklik tanınmadığını söyleyerek sözde “Türk işgali”ne karşı düzenlenen Urabi, Mehdi ve Şerif Hüseyin ayaklanmalarının nasıl büyük hüsranlarla sonuçlandığını ve bu isyanların İngiliz emperyalizmine nasıl hizmet ettiklerini de yazmaktadır. Bunları yazarken Saddam’ın Irak’ı nasıl işgal ettirdiğini bilmiyordu elbette yazarımız ama keskin bir öngörü sahibi olduğunu şu sözünden anlayabiliyoruz pekala:

Kimbilir gün gelecek, İsrailliler Arap başkentlerine girecekler; hem de yine bizi varsaydığımız işgalden kurtarmak için.

Yazara göre Osmanlı emperyalisttir suçlaması, İngiliz ve Fransız emperyalizminin bir oyunudur. Araplar büyük kardeşi, yani Osmanlı’yı düşmana, yani İngilizler ve Fransızlara tercih etmekle büyük bir hata işlediler. “Büyük kardeş tarafından yürütülecek kardeşçe bir yönetim yerine düşmana boyun eğmeyi tercih ettiler.” O Anadolu köylüsünün paralarıyla inşa edilen Hicaz demiryolu bile her şeyi anlatmaya yeter aslında. Araplar, kendi keselerinden tek kuruş çıkmadan dünyanın en modern bir demiryolu tesisine sahip olmuşlardı. Hangi emperyalizm Arap-İslam alemini birleştirecek böylesi büyük bir projeye imzasını atardı?

Kaldı ki, sözde Türk işgali altında Arap aleminde pasaportsuz, hür bir şekilde dolaşmanız mümkündü. Peki sözde bağımsız Arap devletleri bugün neden böyle ayrı gayrıdırlar acaba? Birbirlerinin vatandaşından neden vize, pasaport vs. istemektedirler? Osmanlı’nın Araplara güvendiği kadar olsun neden güvenmemektedirler birbirlerinin vatandaşlarına?

Ve öfkeli yazarımız Şinnavî, sözlerin en zehirlisini sona saklamıştır:

"Şimdi Arap zirveleri ardı ardına toplanıyor; temel mesele ise İsrail’e ne kadar boyun eğileceği... Bu vazgeçiş ve boyun eğişin binde birini Osmanlıya yapsaydık şimdiye kadar elimize geçenlerin milyon katını kazanırdık.[1]"

Tarih işte bazen bu kadar acımasız bir tokat gibi çarpar yüzümüze.

[1] Fehmi Şinnâvî, Hilafet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi, Çeviren: Sadık Ömeroğlu, İstanbul 1995, İnsan Yayınları, s. 127.

Mustafa Armağan

Bkz: Osmanlı sömürgeci miydi?