TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

30 Nisan 2009 Perşembe

Esir İtalyan Çocuğun "Kaptân-ı Derya"lığa Yükselişi

İtalya'nın Kalabriya bölgesindeki Le Castella Kasabası Halkı'nın en büyük gururu İtalyan asıllı bir Osmanlı Amirali olan Kılıç Ali Paşa (Giovanni Dionigi Galeni)'dır.

1536'da Barbaros Hayrettin Paşa'nın leventleri tarafından 11 yaşındayken esir edilen Giovanni müslüman olduktan sonra Uluç Ali Paşa adıyla Osmanlı Devleti'nin Cezayir Beylerbeyliği'ne kadar yükseldi. İnebahtı Savaşı'nda gösterdiği başarı üzerine Padişah tarafından Kaptân-ı Deryalığa atanarak lakabı da "Kılıç" olarak değiştirildi. Osmanlı Donanması'nın en iyi amirallerinden biri olarak tarihe adını yazan Kılıç Ali Paşa'nın İtalya'da 436 yıl sonra doğduğu Le Castella Kasabası'na heykeli dikildi.

Asıl adı Giovanni Dionigi Galeni olan Kılıç Ali Paşa'nın doğum tarihini yerel tarihçiler 1525 olarak gösteriyorlar. Bu tarihçilerden biri olan Gustavo Valente, Le Castella doğumlu Kılıç Ali Paşa'nın denizci Birno Galeni'nin oğlu olduğunu belirtiyor. Balık ve mercan zenginliği ile tanınan Le Castella Kasabasına S. Agata di Reggio'dan göçeden denizci Birno Galeni'nin, Le Castella'nın güzel kızlarından Pippa de Cicco ile evliliğinden Giovanni Dionigi (Kılıç Ali Paşa) dünyaya gelmiş. İtalyan tarihçi Kılıç Ali Paşa'nın bu küçük sahil kasabasında sakin bir çocukluk geçirdiğini ve babası tarafından din eğitimine yönlendirildiğini belirtiyor. İtalyan tarihçi Gustavo Valente, 29 Nisan 1536'yı da Le Castella Kasabası için kara bir gün olarak tanımlıyor.
(Leventlerin ele geçirip 7 gün konuşlandığı Aragon Kalesi)

Bu tarih İtalyanlar tarafından Cezayir Korsanı olarak tanımlanan Şanlı Reis Barbaros Hayrettin Paşa'nın kutlu gemilerinin ufukta göründüğü ak gündür. Yapılan savaşta Le Castelle Kalesini ele geçiren levendler diğer esirlerle birlikte Le Castelle'de bir sığınakta saklanan 11 yaşındaki Giovanni'yi de esir ederler. İstanbul'da Cafer adlı bir Türk denizciye satılarak bu gazinin yanında kürekçi yapılan ve zekası ve kabiliyetiyle dikkatleri üzerine çeken Giovanni bir müddet sonra müslüman olur.
Şanlı Türk denizcileri Barbaros Hayrettin Paşa ve Turgut Reis'in yanında yetişen Uluç Ali'nin; İzmir Valiliği'nden Cezayir Beylerbeyliği'ne uzanan kariyeri ve özellikle de 1571 yılında Haçlı Ordusu'nun İnebahtı'da Osmanlı Donanması'nı yakması sırasında yönettiği filosuyla pek çok düşman donanmasını batırıp kendi gemilerini kurtarmış olması, Le Castelle halkının gözünde onu gerçek bir kahraman yapıyor. Düşman safta da olsa bugün Le Castelle sakinleri Kılıç Ali Paşa'yı kendi kahramanları gibi görüyorlar. Şehri tanıtan broşürlerde, kartpostallarda meşhur Aragon Kalesi ile beraber, Kılıç Ali Paşa'nın büstü hep yer alıyor. İnebahtı'daki başarısı nedeniyle II. Selim tarafından Kaptan-ı Derya'lık ünvanı verilen, Uluç lakabı Kılıç olarak değiştirilen bu Osmanlı Amirali, Akdeniz'in bir Türk gölü haline gelmesinde büyük emeği geçmesine rağmen İtalyanların da sahip çıktıkları bir tarihi şahsiyet. Fransız tarihçi Françoise Garnier de Paşa'yı İnebahtı Savaşı'nın kaderini değiştiren, Tunus muzafferi bir korsan olarak tanımlıyor ve Hıristiyanlar'a büyük zarar verdiğini yazıyor. Le Castellese'deki yaygın bir rivayete göre de Uluç Ali, İtalya kıyılarına denizden yapılan bir saldırıdan sonra annesini ziyarete gidiyor. Ancak Uluç Ali Paşa'nın annesi gözlerini yere eğip, hristiyanlığı terkederek müslüman olan oğluyla konuşmuyor.
Le Castellese Kasabası Belediye Kütüphanesi'nde Uluç Ali üzerine tüm kaynaklardan bilgi toplanmaya çalışılırken, bazı yerel tarihçiler hayatı üzerine bir kitap hazırlığı yapıyorlar. Kalabriya asıllı bu Osmanlı Paşası'nın heykeltraş di Dinami tarafından yapılan bronz büstü Le Castella Kasabası'nın en büyük meydanında bulunmakta. 16. yüzyılın yarısında Osmanlı deniz kuvvetlerinin uğrağı olan Le Castella, heykelini diktiği Kılıç Ali Paşa ile kendi tanıtımını yapıyor. İtalya'nın en berrak sularına sahip denizi, tarihi Aragon Kalesi, turistik limanı, doğal güzellikleri ile bu küçük kasaba, içlerinden çıkan bu büyük denizciyle gurur duymaya devam ediyor.

Cezayir'in "Osmanlı'ya Katılım" talep ettiği mektup

Oruç Reis'den sonra Cezayir Sultan’ı olan Barbaros Hayreddin Paşa, Kuzey Afrika topraklarında Cihan Hakanı'ndan başkası adına hutbe okutulup, sikke basılmasına karşı duyduğu rahatsızlığı Afrika'daki çeşitli Arap Emirlerini kabul ederek kendilerine anlattı. Bunun üzerine Cezayir'deki Kadı, Alimler, İmamlar, Hatipler, Tüccarlar, Eminler ve bütün Re'ayâ tarafından hazırlanan mektup Hacı Hüseyin Ağa liderliğindeki bir heyetle İstanbul'a gönderildi ve Cezayir'in Osmanlı Devleti'ne bağlanma isteği bildirildi:
"Cezayir'deki Kadı, Alimler, İmamlar, Hatipler, Tüccarlar, Eminler ve bütün re'ayânın Sultan'a mektubudur. Sultanımızın yüce makamına zafer ve saadet dualarımızı takdim ettikten sonra Cezayir'de olan biz bendeleri size yazıp i'lan ediyoruz ki: Sizin, bizim yanımızda büyük bir mertebeniz vardır. Gün geçtikçe size ta'zimin vücubuna ve lüzumuna daha çok inanıyoruz. Biz tazimlerimizi size arzetmek istiyoruz ki, mektup onun ifadesine kâfi değildir. Biz, saadetinizle sevinçliyiz. Size öyle itimat ediyoruz ki, güvenimizin içi, dışı, evveli ve ahiri güzel olacağınıza inanıyoruz. Emrinize hazırız. Bu bendelerinizin size hürmetten başka şeyleri yoktur. Şerefli makamınızın devamını istiyoruz. Bu bendelerinizin Allah düşmanlarının yaptıkları zulümler ve Allah dostu olan mü'minlerin yardımları ile ilgili haberleri uzundur. Ancak özeti şudur ki: Azgın kafirler Endülüs'ü istila ettikten sonra Vehrân kalesine geldiler. Diğer müslüman beldelere tecavüz için Becaye ile Trablus'u aldılar. Sadece bizim diyarımız olan Cezayir kaldı. Daire ortasında kalan nokta gibi, garip ve şaşkın kaldık. Her taraftan kâfirler bizi sıkıştırdı. Biz de Habl-i Metin olan dinimize sarılıp Allah'a sığındık. Kâfirler bizi hakimiyetleri altına almak istediler. Biz de baktık gördük ki, başka çâremiz yok. Ehl-i teslise mal, çoluk-çocuk perişan olmasın diye itaat ettik. Bu sıkıntıdan sonra kâfirler geldi; Vehran'ı, Becâye'yi ve Trablus'u aldı. Gemilerle bizi esir almaya uğraştılar. İşte bu sırada büyük mücahit Oruç Bey, bir miktar gazilerle çıkageldiler. Biz de onu karşıladık. Ve "Allah'ın fazlıdır" dedik. Bizi kurtardı. Daha önce Becaya kalesine gelmiş orayı almış ve mücahit Fakih Ebül-Abbas Ahmed bin Kadı ile kurtarmışdı. Kâfirlerin bir kısmı kaçtı ve bir kısmı da öldürüldü. Müslümanlar galip oldular. Sonra Oruç Bey oradan ayrılıp bizim imdadımıza koşmuştu. Oruç Bey, Telmesan savaşında şehid olunca kardeşi mücahit Hayreddin ona hayr'ul halef oldu. Tam adaleti ve Şer-i Şerife ittibaından başka bir şeyi görmedik. Bize hâmi oldu. Mezkur, size de çok ta'zim etmekte, cihadı asıl vazife bilmekte ve her şeyini Allah yolunda feda etmektedir. Kendisini ilâyi kelimetullah'a adamıştır. Bütün gayesi size hürmet ve itaat olduğundan biz de onu sevdik. Nasıl sevmeyelim ki, bizimle birlikte cihad için at koşturmaktadır. Bu sebeple yüce makamınıza arzumuz şudur ki; Emirimiz Hayreddin size dönmek istiyordu. Buranın ileri gelenleri bırakmadılar; "Hristiyanlardan korkarız" dediler. Bu sebeple size elçimiz olarak Fakih Ebül-Abbas Ahmed gönderildi. Biz emirimizle beraber sizin hizmetinizdeyiz. Diğer hususları mektubu getiren size arzedecektir.
Zilkade 925 (Ekim 1519)"

Yalı Köşkü'nde Yavuz Sultan Selim tarafından kabul edilen ve mektubu Sultan'a sunan heyet İstanbul'da 41 gün kaldı. Teklifi memnuniyetle kabul eden Yavuz Sultan Selim Barbaros'u Cezayir Beylerbeyliği’ne atadığını belirten Ferman-ı Hümayun'u verdi. (1519) Ayrıca Barbaros'a gönderilmek üzere mücevherli bir kılıç, sırmalı bir hil'at ile "Beylerbeylik Sancağı" Hacı Hüseyin Ağa'ya teslim edildi. Heyet Cezayir'e müjdeli haberleri getirince merasim düzenlenerek Barbaros'a kılıç kuşatılıp, hil'at giydirildi. Sancaklar çekilip, gece büyük bir ziyafet verilerek, eğlenceler tertip edildi. Artık bir Osmanlı toprağı olan Cezayir'de "sikkeler" Osmanlı Padişahı adına basılmaya, "hutbeler" Osmanlı Padişah'ı adına okutulmaya başlandı.

29 Nisan 2009 Çarşamba

Gölgede kalan zafer: Kutü'l-Ammare

(Türk askerleri siperden İngilizlere karşı taarruz ederken)

11 Kasım 1914’te Birinci Dünya Savaşı’na giren Osmanlı Devleti’nin savaştığı cephelerden biri, İngilizlere karşı oluşturulan Irak cephesidir. Osmanlı dönemi kaynaklarında Irak-ı Arap olarak adlandırılan bölge, jeopolitik ve stratejik bakımdan önem arz eden Dicle-Fırat havzasında tarihteki Mezopotamya’yı (Verimli Hilal) içine alır ve Basra Körfezine kadar uzanır.

(Irak Cephesinde Türk ordusuna ait bir çadırlı ordugâh)

24 Kasım 1914’te Basra’yı işgal eden İngilizler, 3 Haziran 1915 tarihinde Kutü’l-Ammare’yi, Temmuz ayı sonlarına doğru da Nasıriye’yi işgal etmişlerdir. Bunun üzerine Türk birlikleri Bağdat’ın hemen güneyindeki Selmanpâk mevziine çekilmişlerdir. İngilizler 21-22 Kasım 1915’te Selmanpâk mevziine taarruza başlamışlardır. 23 Kasım 1915’de 51 nci Türk Tümeninin kuzeyden yaptığı karşı taarruz üzerine İngiliz kuvvetleri, 4.000 kişi zayiat vererek geri çekilmek zorunda kalmışlardır.

(6 ncı Orduya mensup bir grup subay)

Geri çekilen İngiliz Kuvvetleri teması keserek 3 Aralık sabahı Kutü’-l Ammare’ye ulaşmışlardır. General Townshend Kutü’l-Ammare’ye kapanarak burayı bir kale gibi savunmaya karar vermiştir. Türk kuvvetleri takviye birliklerinin gelmesiyle 5 Aralık günü Kutü’l-Ammare’ye taarruz etmişlerdir. Irak Ordusu Komutanlığı, 8 Aralık 1915 tarihinde General Townshend’e gönderdiği mesajda, direnmemesi ve Türk kuvvetlerine teslim olması çağrısında bulunmuş, ancak Townshend’dan olumsuz cevap gelmesi üzerine 14 Aralık 1915 tarihinde birliklerine taarruz emrini vermiştir. 15 Aralık günü de devam eden taarruzda bir sonuç alınamamış ve taarruza son verilmiştir. Ancak kuşatmanın daha şiddetli devamı kararlaştırılmıştır. İngilizler, Kutü’l-Ammare’de mahsur kalan General Townshend’i kurtarmak için bundan sonra Aralık 1915-Nisan 1916 tarihleri arasında pek çok girişimde bulunmuşlar, ancak sonuç alamamışlardır. Bu başarısız girişimler üzerine İngiliz Kolordu Komutanı bütün ümidini kaybetmiştir. İngiliz makamlarınca deniz ve kara yoluyla Kutü’l-Ammare’ye yardım gönderme girişimleri de başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bundan sonra Türk makamlarıyla yapılan görüşmelerde teslim şartlarının müzakeresine başlanmış ve General Townshend, 29 Nisan 1916 tarihinde teslim olmuştur. Türkler, Kutü’l-Ammare’de İngilizlerden başta İngiliz Tümen Komutanı General Townshend olmak üzere bir tümeni esir almışlardır.

(Halil (KUT) Paşa (1882–1957))

Irak Ordusu Komutanı Halil Paşa Kutü’l-Ammare zaferinden sonra 6 ncı Orduya yayınladığı mesajında şöyle demiştir:

"Arslanlar! Bütün Türklere şeref ve şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın güneşli semasında şehitlerimizin ruhları sevinçle gülerek uçarken, ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ediyorum. Ordum gerek Kut karşısında ve gerekse Kut’u kurtarmaya gelen ordular karşısında 350 subay ve 10.000 erini şehit vermiştir. Fakat buna karşılık bugün Kut’ta 13 general, 481 subay ve 13.300 er teslim alıyorum. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz kuvvetleri de 30.000 zayiat vererek geri dönmüşlerdir. Şu iki farka bakılınca, cihanı hayretlere düşürecek kadar büyük bir fark görülür. Tarih bu olayı yazmak için kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır. İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci zaferi Çanakkale’de, ikinci zaferi burada görüyoruz."Dicle ve Fırat boyunda 1915-1916 yıllarında yapılan çetin mücadelelerin ardından 29 Nisan 1916’da Kutü’l-Ammare zaferinin kazanılmasında vatan müdafaası için her türlü sıkıntı ve yokluklara göğüs gererek canlarını veren kahraman Türk askerlerini 92 yıl sonra bir kez daha saygı ve minnetle anıyoruz. Ruhları şad olsun!...
Kut Şehitliği
1920 yılında Bağdat’a 180 km uzaklıkta Kutü’l-Ammare’de inşa edilen şehitlik, etrafı duvarlarla çevrili büyük bir anıt şeklindedir. Burada 7 subay ve 43 er olmak üzere 50 şehidimizin mezarı bulunmaktadır.

Sonuç olarak; Kutü’l-Ammare Muharebesi; Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nun zor şartlar ve imkansızlıklar içerisinde, Çanakkale’den sonra İngilizlere karşı kazandığı ve bir tümeni bütün personeli ile birlikte esir aldığı eşsiz bir zaferdir.

Blog yazarının notu:
Halil (Kut) Paşa, Enver Paşa'nın ondan iki yaş büyük amcasıdır.

Kaynak:
Genelkurmay Başkanlığı
http://www.tsk.mil.tr/8_TARIHTEN_KESITLER/8_8_Turk_Tarihinde_Onemli_Gunler/kut_ul_ammare/kutul_ammare.html

28 Nisan 2009 Salı

Fatih Sultan Mehmed'in Sanat Anlayışı

(1480 - Gentile Bellini'nin 'Sultan Fatih' portresi tipik bir Rönesans eseridir. Üzerinde bulunan 7 adet taç, Fatih'in 7. Osmanlı padişahı olduğunu simgeliyor. Bugün Londra Ulusal Galerisi'sinde sergileniyor.)

Sultan 2. Mehmed’in, büyük Rönesans üstadlarından Michelangelo'yu Topkapı Sarayı’na davet ettiği ve bu davetin memnuniyetle kabul edildiği biliniyor; lakin, bu büyük üstadın ziyareti Papa 5. Nicolas’nın müsadesine takılmış ve gerçekleşememişti. (De Osa, 1982) Yine de aynı dönemin ünlü ressamı Gentile Bellini (Fatih’i resmeden ilk ressamdır) ve madalyon sanatçısı Costanza Di Moysis ( Costanzo Di Ferrara olarak da bilinir) sarayda ağırlanmışlar ve 2.Mehmed tarafından patronize (himaye) edilmişlerdir. Fatih’in batının yaşam tarzına ve sanatına olan ilgisini örneklendirmeye devam edeceğim, ama şimdi şu soruyu sormak gerekiyor: Böylesine büyük bir ‘müslüman’ hükümdarın, İslami inanışın yasakladığı aktivitelere olan ilgisi nereden kaynaklanıyordu?

'Fatih'leşme Sürecinde Şehzade Mehmed
Osmanlı başkenti Edirne'de doğan (Adrianople) Mehmed, yaşamının sultan olmadan önceki bölümünü sırasıyla Amasya, Manisa ve İzmir'de eğitim görerek geçirdi. Geleneksel olarak Arapça ve Farsça-ki bu dil dönemin seçkinlerine hitap eden bir edebiyat diliydi-eğitim görsede Kuran'ı güçlükle ezberleyebilen Mehmed’in Latinceye olan ilgisi hocaları tarafından not edilmiştir. Aynı dönemden diğer bir anekdot ise; genç sultanın kutsal logolar (Antik Yunan felsefesinde kainatı tertipleyen kutsal emir) ve insanın kutsallığı hakkında heterodoks sayılan (din dışı, dine aykırı) fikirler yayan Hurufi derviş misyonerlere yakınlığıdır.(bknz:Hurufilik) Bu durumu fark eden babası-Sultan 2.Murad-tespit edilen misyonerleri kanlı şekilde ortadan kaldırtmıştır. (Raby, 1982) Mehmed ayrıca hayatını araştıran akademisyenlere iki önemli ipucu daha bırakmıştır. Bunlardan birincisi ders notlarıdır: Mehmed medresede eğitim gördüğü dönemde standart ders notlarını kaydettiği kağıtlara, ‘cross-hatching’ (Avrupa’da Rönesans sanatçıları tarafından uygulanan bir çizim tekniği) tekniğiyle insan ve hayvan portreleri çizmiştir. Bu genç adamın, yaşadığı ülkede bilinmeyen bir resim formatını yine bilinmeyen bir teknikle icra etmesi O’nun yalnız garp medeniyetlerine olan merakına ve o medeniyetlerin kendisi üzerindeki etkisine değil, global ölçülerde gözlemci niteliğine ve geniş vizyonuna da işaret ediyordu elbette...

(Genç sultanın portre 'deneme' leri batı sanatına olan ilgisini belgeler nitelikte. Eserler bugün Topkapı Saray Müzesi'nde sergilenmektedir.)

1453 ve sonrası
Yeryüzünde bin yıldan fazla hüküm süren Bizans İmparatorluğu'nun doğudaki son parçası Constantinople'yi alması, Sultan 2. Mehmed'e henüz 21 yaşında 'Fatih' (the Conqueor) ünvanını kazandırmıştı. Dünyayı değiştiren bu olay, Osmanlı halkında ve sosyal yaşantıda da önemli değişimlere/gelişimlere ön ayak olacaktı. İstanbul’un fethi; Osmanlıların metropolitan Bizans kültürü ile tanışmaları ve etkileşimde bulunmaları suretiyle, birçok anlamda ufuklarının genişlemesini sağlayacaktı. İşte tam bu noktada Sultan 2.Mehmed ikinci ipucuyla ortaya çıkmaktadır: Rönesans sanatçılarına gönderdiği davet mektupları..!! Sultan, ganimet olarak ele geçirilen Bizans İmparatorluğu’nun bilgi ve belgelerinin incelenmesi sırasında, imparator John 8.Palaeologus’un çehresinin madalyon üzerine işlendiği birtakım eserlerle karşılaşmıştır. Hayran kaldığı bu eserlerde kendisinin de temsil edilmesini isteyen sultan, İtalya’ya gönderdiği mektuplarda; bu sanatçıları, patronize edildikleri krallardan Osmanlı ülkesine göndermelerini buyurmuştur. Nihayet Costanzo Di Moysis, Napoli Kralı Ferdinand tarafından kesin olarak bilinmeyen bir tarihte İstanbul’a gönderilmiştir. (o yıllarda İtalya-İstanbul yolculuğu ortalama 3 ayda tamamlanıyordu) Böylece Sultan Fatih, madalyon üzerinde temsil edilen ilk ve tek müslüman hükümdar oluyordu.

(Sultan Fatih'in hayrankaldığı söz konusu madalyonda John 8. Palaeologus)

Ünlü ressam Gentile Bellini ise ‘Sultan Portresi’ ile ilk kez bir Osmanlı sultanını resmedilmiş kılıyordu, ancak, sultanın Bellini’den birtakım farklı istekleri de vardı. Kendisinden, ‘hıristiyan relikleri’ koleksiyonuna dahil etmek üzere Meryem ve oğlu İsa başlıklı bir çalışma ele almasını buyurmuştu. (bkz:Madonna and Child) Koleksiyondaki diğer parçalar arasında mermer heykeller, kral taçları, somaki lahitleri, kutsal Doğu Roma relikleri, Roma imparatorlarının heykel temsilleri, Yunanca ve Latince el yazmaları bulunmaktaydı. (Necipoğlu,2000)

(Bugüne kadar 'Meyrem ve İsa' konulu sayısız eser ele alınmıştır. Bu resmi diğerlerinden ayıran özelliği bür müslüman hükümdarın emriyle yapılmış olmasıdır.)

Sultan Fatih’in, saray içinde Venedikli ve Fiorentinalı sanatçılar için bir atölye oluşturduğu biliniyor. Böylelikle Sultan, Topkapı Sarayı’nı İtalyan stiliyle tanzim ve tertip ettirmiş oluyordu. Topkapı Sarayı’nın bir çok mekanı o dönemde oluşturulmuş olup Fatih’den sonraki 400 yıl boyunca hiçbir ciddi değişikliğe gidilmemiştir. O’nun döneminde saray ‘cennet bahçesi’, ‘fantaziler dünyası’ gibi birtakım sıfatlar edinmiştir. Bu atölyelerin oluşturulmalarının bir diğer amacıysa; devşirme müslüman zanaatkarların eğitilmeleri olmuştur. Bu kapsamda ressam Sinan ve Şiblizade Ahmet, mimar Sinan-ı Atik (eski adı Christodoulos) gibi ustalar saraya hizmet vermeye hazır hale getirilen kişilerdir. Hatta atölyedeki Avrupalı sanatçıların sultana ‘Roma İmparatoru’ şeklinde hitap ederek bir anlamda dalkavukluk ettikleri de kaydedilmiştir. (Necipoğlu, 2000)(1480 - İtalyan sanatçılar tarafından eğitilen müslüman devşirme sanatçı Şiblizade Ahmet tarafından yapılan eser, 'cross hatcing' tekniğinin mükemmel örneklerindendir. Sultanın kokladığı görülen gül; saltanat, güç, sonsuzluk gibi bir takım simgelerin külliyatıdır. Dikkat edilmesi gereken diğer bir noktaysa oturuş şeklidir: Bağdaş kurarak oturmuş şekilde resmedilmek yalnız sultanlara mahsustur. Eser bugün Topkapı Saray Müzesi'nde ziyarete açıktır.)

Bunlar olurken, önemli bir gelişme daha yaşanıyordu: Sultan, kendi adına anıtsal bir cami yaptırmak istiyordu: Fatih Camii Külliyesi. Bu külliyenin yapımı için Sinan-ı Atik’in yanısıra Bolognalı ünlü mimar ve mühendis Filarete’yi görevlendiriyordu. Külliye ortadoks inançların tamamen dışında ve tam bir evrensellik simgesi olarak inşaa edilecekti. Sultan, Ayasofya’nın (eski adı Santa Sophia) mimari stilinin, o günün modern yapı anlayışına uygun şekilde replike edilmesini istiyordu. Yapının simetrik oluşumu, Filarete’nin Milan’da yaptığı Ospedale Maggiore den öykünmeydi. Bunun yanısıra Sultan, Filarete’nin ‘Avrupai’ tarzda yıldız şeklindeki ‘Büyük Kale’ projesini de hayata geçirmişti. 20 yıldan biraz daha uzun bir süre boyunca İstanbul’da, dünyanın Donjon of Coucy’den sonraki en büyük kalelerini yaptırmıştır. (Rogers, 2005)

(1470 yılında yine bir İtalyan sanatçı tarafından yapılan oyma işi 'EL Gran Turco' adlı portre (Büyük Türk) son derece ilginçtir. Sultan Fatih bu kez bir korsana benzetilmiştir, şapkası normal şartlarda asla müslüman bir hükümdarın temsilinde kullanılamaz zira. Bazı akademisyenler şapkanın üzerindeki ejderhanın 'Avrupa'nın belalısı' oluşunu simgelediğini düşünürler. Eser Staatliche Museum zu Berlin'de sergilenmektedir.)

Sultan Fatih’in Patronajı
Elbette Fatih, yalnız koleksiyonları konusunda değil, patronize ettiği sanatçılar konusunda da eklektik bir dünya görüşüne sahipti. Bu noktada Sultanın karanlık yüzü ortaya çıkmaktadır: Fatih Camisi Külliyesi’nin yapımı ile ilgili memnuniyetsizliği nedir bilinmez ama, Sinan-ı Atik bu memnuniyetsizliğin kurbanı olmaktan kurtulamamıştır. Sultanı memnun ettiği dönemlerde ödüllendirilen sanatçıların, ilk başarısızlıklarında ölümle cezalandırıldıkları bilinen bir gerçektir. Bu özelliğiyle Sultan Fatih kötü bir şöhret edinmiştir. Her ne kadar Bellini ve Costanzo memnuniyet verici hizmetlerinin karşılığını sultanın kendilerine ihsan ettiği ‘şovalye’ ünvanıyla alsalar da, bazı gayrimüslim sanatçıların ortadan kaybolmaları, ülkelerine dönememeleri infaz edildiklerini düşündürmektedir. Bellini ve Costanzo’nun maneviyatına paha biçilmez bu ünvanın yanısıra türlü maddi zenginlikle memleketlerine döndükleri de atlanmamalıdır. (Raby, 1982)

(Costanzo'nun Sultan Fatih'i Antik Yunan tanrısı olarak betimlemesi ancak sultanın izni yada emriyle mümkün olabilirdi. Anlıyoruz ki Sultan Fatih bu şekilde temsil edilmekten memnun olmuş. Ön yüzde genç bir adam görüntüsü, arka yüzdeyse elinde gücü ve sonsuzluğu simgeleyen bir meşale tutan sultan yere uzanmış görünmektedir. Madalyonun etrafında 'büyük ve hayranlık uyandıran Türk hükümdar' yazmaktadır. Eser bugün The Ashmolan Oxford müzesinde sergileniyor.)

Koleksiyonlara ne oldu?
Sultan Fatih’in İslami inançlarla bu derece ters düşmesi oğulları tarafından, haklı ya da haksız, acımasızca eleştirilmesine ve suçlamalara maruz kalmasına sebep olmuştur. Örneğin Sultan 2.Bayezid babasını Hazreti Muhammed’e inanmamakla suçlar. Bunun bir suç olup olmadığı tartışıladursun, Fatih’in ne kültürel ne de dini kalıplara sığmayan estetik kaygısı sayesinde İstanbul dünyanın en güzel başkentlerinden biri haline getirmiştir. Konuyu başka bir yazıda detaylandırmak mümkün, ama şimdilik koleksiyonların kaçınılmaz akibetinden bahsederek veda edelim: Dindar bir sultan olarak ulemanın (din adamlarının oluşturduğu cemaat, halk üzerinde etkili oldukları bilinmelidir) desteğini arkasına alan Bayezid, tüm portre ve madalyaları, sanatçılarının ülkesine geri göndermiş, bir kısmını satmıştır. Bu eserleri, Fatih’ten sonra başa geçmesi muhtemel kişi olan kardeşi Cem Sultan’ın İtalya’dan İstanbul’a gelmesinin engellenmesi için rüşvet olarak gönderdiği de rivayet edilir.

Alıntıdır.

Kaynaklar:
J.M. Rogers, "Mehmed the Conquerorv : Between East and West " , Bellini and the East, London, 2005, 80-97
J. Raby, " A Sultan of Paradox : Mehmed The Conqueror as the Patron of the Arts", Oxford Art Journal, 1982, 3-8
G. Necipoğlu, " Serial Portraits of Ottoman Sultans in Comparative Perspective", İstanbul, 2000, 22-61
De Osa, V., Sinan :The Turkish Michelangelo, New York, 1982

Fatih Sultan Mehmed ile ilgili hangi kitapları okuyalım?
1- Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), İstanbul, Yapı Kredi Yayınları.
2- Franz Babinger, Fatih Sultan Mehmed ve Zamanı, İstanbul, Oğlak Yayınevi.
3- Gazavât-ı Sultân Murâd b. Mehemmed Hân, 1989, Ankara, Türk Tarih Kurumu.
4- Halil İnalcık, Fatih Devri Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar, Ankara, Türk Tarih Kurumu.
5- Mustafa Armağan, Ufukların Sultanı, İstanbul, Timaş Yayınları.
6- Mustafa Armağan, Gülün Fethi, İstanbul, Profil Yayıncılık.
7- Lord Kinross, The Ottoman Centuries. İstanbul, Sander Kitabevi.
8- Donald M. Nicol, Bizans'ın Son Yüzyılları (1261-1453), İstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

TBMM bir Osmanlı meclisi miydi?

Yok, yok, sandığınız gibi değil, bu yazıda, 89. kuruluş yıldönümünü kutladığımız TBMM'nin açılış günü kurbanlar kesildiğini, Sakal-ı Şerif taşındığını, mevlit okutulduğunu filan yazacak değilim. Amacım, TBMM'nin aslında yeni bir meclis olmadığı, daha doğrusu İstanbul'daki meclisin bal gibi devamı olduğunu ortaya koymak.

Yalnız bunu yapabilmek için tarihin en sıkıcı faslı olan zaman dizimini (kronolojiyi) bir miktar hatırlamamız gerekiyor.

12 Ocak 1920'de İstanbul'da Meclis-i Mebusan açılır. 28 Ocak'ta Misak-ı Millî ilan edilince işgal kuvvetleri öfkelenir. 4 Mart'ta Celaleddin Arif, Meclis başkanlığına seçilir. 16 Mart'ta İstanbul resmen işgal edilir. 2 gün sonra Meclis son olarak toplanıp tatile girer. 2 Nisan'da Salih Paşa kabinesi istifa eder. Artık İstanbul'da yapılacak iş kalmamıştır. 9 Nisan'da birçok milletvekili gibi Meclis Başkanı Celaleddin Arif, Ankara'ya gelir ve 10 Nisan'da bir bildiri yayımlayarak milletvekillerini Ankara'da toplanmaya davet eder. Ertesi gün Sultan Vahdettin Meclis'i feshettiğini bildiren iradeyi yayımlar. 21 Nisan'da Mustafa Kemal Paşa, Meclis'in 2 gün sonra açılacağı ilan eder. Ve 23 Nisan.

Olaylar zincirini bu şekilde okuyunca İstanbul-Ankara sürekliliği daha net kavranabiliyor ve tarih kitaplarımızdaki saptırmalardan sıyrılabiliyoruz. Ancak yine sabrınızı istirham ederek olaylar zincirini 10 gün daha sürdürmek istiyorum.

24 Nisan'da M. Kemal Paşa Meclis Başkanı seçilir, C. Arif Bey ise 2. başkandır. Aynı gün ilk kanun çıkar. Ne kanunu bu, biliyor musunuz? "Ağnam", yani koyun keçi vs. vergisi kanunu. İşin ilginç yanı şu ki, bu kanun, İstanbul Meclisi'nin son görüştüğü kanundur.

Başkan aynı, gündem aynı, milletvekillerinin çoğu aynı, daha da çarpıcı olanı, mantık aynı. Evet, bu düpedüz bir 'Osmanlı' meclisidir.

Şimdi birileri kızacak ama "Osmanlı meclisi" tabirini ben değil, Mustafa Kemal Paşa kullanıyor. Nerede? TBMM'de. Ne zaman? 24 Nisan'da. Beraber okuyalım:

"Meclisimizde şekillenen ve tecelli eden milli kudretimiz hilafet ve saltanat makamını yabancı baskılarından ve Osmanlı Devleti'ni dağılma ve esaretten kurtaracak tedbirleri alacaktır. Heyet-i Temsiliyemiz Osmanlı kanunlarının yürürlüğünü temin etti. Bu dakikadan itibaren Osmanlı milletinin akıbetinden sorumluluk, muhterem heyetinizin faaliyet sebebi olacaktır."

Şimdi bu fikirleri yukarıdaki olaylar zincirine bağlayarak tekrar okuyalım:

1. Milli kudretimiz TBMM'de şekillenmiş olup bu meclis hilafet ve saltanatı kurtaracak, dahası Osmanlı Devleti'ni dağılmaktan koruyup özgürlüğe çıkaracaktır.

2. Erzurum Kongresi'nde kurulan ve M. Kemal Paşa'nın başkanı olduğu Heyet-i Temsiliye, 'Osmanlı kanunları'nın yürürlüğünü sağlayan organ olmuştur.

3. Asıl önemlisi, milletvekilleri 'bu dakikadan itibaren' 'Osmanlı milleti'nin, yani Org. İlker Başbuğ'un açıkladığı anlamda 'Türkiye halkı'nın sorumluluğunu üstlenmişlerdir.Kronolojiye devam edersek, 26 Nisan'da Meclis Sultan Vahdettin'e bağlılığını bildirir, ertesi gün Osmanlı Devleti'nin Harbiye Nazırı Fevzi Çakmak Ankara'ya gelir, Meclis, oturumunu tatil ederek onu karşılamaya gider. Fevzi Paşa Meclis'e gelerek konuşma yapar, bir hafta sonra da başbakan seçilir.

Tahsin Demiray'ın 1950'de yazdığı gibi bu manzara, aşağı yukarı Fransa'nın İkinci Dünya Savaşı'nda ikiye bölünmesini andırır. Fransız kuvvetleri Almanya karşısında yenilince bir kısmı Vichy'de bir hükümet kurmuş ve işgalcilerle iyi geçinmeye çalışmış, diğer kısmı ise Afrika'ya geçerek silahlı mücadele birlikleri meydana getirmişti ama sonunda iki Fransa birleşmesini bilmişti.

Aynı şekilde 1920 Türkiye'si de ikiye bölünmüştü; başkenti işgal edilmiş, devlet başkanı düşmanın elinde esir kalmıştı. Ama halk direniş cepheleri oluşturmuş, milletvekilleri başkentten Anadolu'ya geçmiş, meclis faaliyetine Ankara'da devam etmişti. Ayrı bir devlet kurmak için Ankara'ya gidilmediği şuradan bellidir ki, 1921 Anayasası, asla bir devlet başkanı öngörmemiştir. Neden? Başkan İstanbul'daki padişahtır da ondan. Bayrak bile aynı; sadece hükümetler farklıdır.

İlginçtir, bu hükümetin kuruluşu, yabancı ülkelerin devletlerin başkanlarına değil, dışişleri bakanlıklarına bildirilmiştir. Bu da 'Biz yeni bir devlet kurmuyoruz.' mesajının anlamlı bir parçasıdır. Öyle ya, işgal altındaki topraklarda yeni bir devlet kurmaya kalksanız sizi kim tanıyacak, varlığınızı kime kabul ettirecektiniz? Böylece aynı devletin içinden yeni bir hükümetin doğuşunun başlangıcı olduğu daha iyi anlaşılır 23 Nisan'ın. Bu hükümet nihayet 29 Ekim 1923'te Osmanlı'nın yerini alacak ve bir devlet başkanı seçmek gereğini duyacaktır. Oysa o tarihte Vahdettin yurtdışına çıkalı 1 yıl olmuştur.


O zaman bir soru: 1922 Kasım'ından 1923 Ekim'ine kadar devlet başkanımız kimdi? Atatürk mü? Ama o Meclis Başkanı değil miydi? Rauf Orbay? O Başbakan değil miydi? Halife Abdülmecid? Sadece Halife değil miydi? Cevap, TBMM olacaktı. İşte 10 Ocak 1923 günü Bediüzzaman Said Nursi'nin milletvekillerine hitaben yaptığı konuşmada söylediği o cümlenin anlamı burada gizli: "Şu Meclis'in şahsiyet-i maneviyesi [ortak kişiliği], sahip olduğu kuvvet cihetiyle mânâ-yı saltanatı deruhte etmiştir [saltanatın içeriğini üstlenmiştir]." Bir ay sonra Mustafa Kemal Paşa, Balıkesir hutbesinde, camiler sadece namaz kılmak için yapılmamıştır, demektedir. Bir din adamı mecliste, bir devlet adamı camidedir. İngilizler korkmasın da kimler korksun? Lozan işte bu korkudan kurtardı İngilizleri.

Mustafa Armağan

Hasret olduk eski istibdada biz

27 Nisan 1909 tarihi, büyük Osmanlı Padişahı II.Abdülhamid Han'ın İttihatçı subaylar tarafından tahttan indirilip yerine V. Mehmet Reşad'ın geçtiği tarihtir. Sultan II.Abdülhamid'in saltanat zamanını istibdat (baskı) devri ilan eden İttihat ve Terakki cemiyeti; hürriyet, adalet ve müsavat (eşitlik) teraneleri ile 1908 yılında 2.Meşrutiyet'i "Hürriyet" ismi ile ilan ettikten sonra bir tertiple meşhur 31 Mart isyanını çıkarmış ve padişahı tahttan indirdikten sonra milleti kan deryasında boğmaya başlamışlardır. İttihatçıların hürriyet teraneleri birçok şair ve edip tarafından desteklenmişti. Hatta büyük halk kitleleri arasında da revaç bulmasından kısa bir müddet sonra hürriyet perestlerin pişmanlığı ve istibdat devri dedikleri o 33 yıllık huzur devrini mumla aramaya başlamaları ibret vericidir. Bunlardan Süleyman Nazif, Sultan II.Abdülhamid devrine olan hasretini şöyle dile getirmiştir:

"Padişahım gelmemişken yada biz,
İşte geldik senden istimdada biz,
Öldürürler başlasak feryada biz,
Hasret olduk eski istibdada biz.
Dem-bedem coşmakta fakr u ihtiyaç,
Her ocak sönmüş ve susmuş, millet aç.
Memleket matemde, öksüz taht u taç,
Hasret olduk eski istibdada biz
."


Ayrıca Sultan İkinci Abdülhamid Han 1905 yılının Temmuz ayında Ermeni komitacıların kendisine düzenlediği bir suikast girişiminden 1 dakika 42 saniyelik bir gecikmeyle kurtulmuştu. Şair Tevfik Fikret ise bunun üzerine Ermeni komitacılara olan sitemini ve Padişah'a olan kinini şu dörtlükle ifade etmişti;

"Ey şanlı avcı, damını bi Hüda kurmadın,
Attın, fakat yazık ki, yazıklar ki, vuramadın
.
Dursaydı bir dakikacağız devr-i bi-sukun
Bir hayır olurdu, misli asırlara geçmemiş."

Resmen teröriste, bölücüye, destek. Basın yoluyla kanunun suç saydığı bir fiile övgüler dizmek. Tevfik Fikret'i tanıyanlar şaşmaz. Zira hırslıdır, kinlidir, gölgesiyle bile kavga yapar. Peki ya onu destanlaştıranlar? Adını caddelere, sokaklara, okullara koyanlar?..

Rıza Tevfik Bölükbaşı ise Abdülhamid Han'ın vefatından sonra Sultanı anlamış ve Sultan Abdülhamid Han'ın ‘Ruhaniyetinden İstimdat' adlı şiirinde Ulu Sultan'ın ruhundan şöyle helallik istemişti:

"Nerdesin şevketlim, Sultan Hamid Han?
Feryadım varır mı bargahına?
Ölüm uykusundan bir lahza uyan,
Şu nankör kulunun bak günahına.
Tarihler ismini andığı zaman,
Sana hak verecek, ey koca Sultan
;
Bizdik utanmadan iftira atan,
Asrın en siyasî Padişahına.
Divane sen değil, meğer bizmişiz,
Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz
.
Sade deli değil, edepsizmişiz.
Tükürdük atalar kıblegahına.
Lakin sen sultanım gavs-ı ekbersin
Ahiretten bile himmet eylersin,
Çok çekti şu millet murada ersin
Şefaat kıl şahım mededhahına..
"


(Tarafımca derleme)

Gazel Rekortmeni Kanuni Sultan Süleyman

27 Nisan 1495 Kanuni Sultan Süleyman'ın doğum yıldönümüdür. Hakkında birşeyler yazmak ise boynumuzun borcudur.

***

Kanuni Sultan Süleyman şiir alanında, komutanlığı ve yöneticiliği kadar iddialı bir padişahtır. Muhibbî veya vezin gereği nadiren de olsa Muhib, Sultan Süleyman, Meftûnî, Âcizî mahlaslarını kullandığı hacimli divanında tam 2779 adet gazel bulunmaktadır ki, Divan şairleri arasında en fazla gazel yazmış olan Zâtî'nin bile ulaştığı gazel sayısı ancak 1825'te kalmaktadır. Kanuni böylece Divan edebiyatının gazel rekorunu kırmış bulunuyor.*

Kimi araştırmacıların hoşuna gitmese de, Farsça şiirleri de bir divan teşkil edecek kadar çoktur ve yayınlanmıştır.*

Muhibbî Divanı'nın bir özelliği de, 875 gazellik bir kısmının II. Mahmud'un kızı Adile Sultan tarafından 1899 yılında "ceddine hürmeten" bastırılmış olmasıdır.

Mustafa Armağan.
(Osmanlı'nın Mahrem Tarihi - Sayfa 72)

Kaynaklar:
*: İsmail Hami Danismend, "Kanuni kimdir?", Türk yurdu Cilt:5, Sayı:8, Ağustos 1996, s.12
*: Coşkun Ak, Muhibbi'nin Farsça Divanı, Bursa 1995

27 Nisan 2009 Pazartesi

"Görüşleri en doğru, yolları en güzeldir"

Allah bu devleti dünya durdukça payidar kılsın. Duamı kabul eyle ey her an tasarruf eden Allah'ım. Uğurlu gelsin de zaman onunla sona ersin diye Osmanlı Devleti'ni kitabımın son kısmında zikrettim.

Bil ki, bu devleti kuranlar, yeryüzünün en haşmetli ve en büyük hükümdarlarıdır. Onlar, en kudretli saltanata, en geniş memlekete sahiptirler. Yüksek bir kudret ve akıl sahibidirler. Bahtları ve kısmetleri açıktır. Çok hayır yaparlar ve ihsanda bulunurlar. Onların saltanatları en şevketli, kılıçları en keskin, mızrakları en sivridir. Mal, at ve silah bakımından yeryüzünün zenginidirler. Görüşleri en doğru, yolları en güzeldir. Şiddetli bir kuvvet ve tesirleri vardır.

Doğu'nun ve Batı'nın, karaların ve denizleri hükümdarı, Mekke ve Medine'nin koruyucusudurlar. Allah onları, Süleyman Peygamber'den sonra hiç kimseye nasip olmayan bir hükümdarlıkla şereflendirmiştir. Bu husus, hükümdarların ve sultanların hayatlarını tetkik edenlerin malumudur.

Müneccimbaşı Ahmed Dede
(Camiü'd- Düvel / Osmanlı Tarihi 1299- 1481)

Kılıcımın ağzı kestikçe

Rivayete göre Yavuz Sultan Selim kıyafetine pek dikkat etmez, elbisesi eskidiği halde yeniletmezmiş. Bu yüzden devlet ricali gerek saygı dolayısıyla, gerekse kendisinden çekindikleri için huzuruna yeni ve süslü elbiselerle çıkmaya çekinirlermiş. Padişahın elbisesi gitgide fersudeleşir, lakin kimse bunu kendisine hatırlatmaya cesaret edemez. Bir ara padişah ve vezirleri adamakıllı kılıksızlaşmışlar. O sırada bir kafir elçinin geleceği haber alınır. Bunu fırsat bilen Sadrazam, bin bir korku ile hükümdara;
- Efendimiz, der. Bu kafir makulesi, akl-ı kesirleri muktezasınca zehirbin olup alayişe ziyade nazar ederler. Layıktır ki, siz Padişahımız dahi…

Yavuz onun maksadını anlar ve sözünü keser;

- Ha… Evet! Öyle yaparız. Hem siz dahi bir hoş ziynetlu libas tedarik eylen!

Vezirler sevinir ve süslü elbiseler diktirip hazırlanırlar. Padişah ayrıca elçiyi kabul edeceği zaman tahtın ayak ucuna bir yalın kılıç konmasını emreder. Her şey hazırdır. Vezirler, başta Sadrazam bulunduğu halde muhteşem elbiseleriyle tahtın etrafında yer alıp Padişahı beklemektedirler. Birdenbire Yavuz gelir, lakin eski kıyafetiyle!... Vezirlerin korkuları dudakları patlayıp ak sakallı çeneleri gelincik çiçeğine döner. Aynı zamanda elçi de huzura kabul olunur. Devrinde dünyayı titreten Yavuz’un önünde korkudan iki büklüm bir halde durur. Mutad merasim ve konuşmadan sonra ise huzurdan çıkar. O zaman Yavuz vezirlere:

- İmdi varın, elçi beye sorun. Padişahımızın libasını nasıl buldunuz deyin!

Vezirler koşarlar ve bu suali elçiye tekrar ederler. Aldıkları cevap ise şudur;

- Ben şevketli hünkarı görmedim bile… Tahtının ayakları ucundaki yalın kılıç gözümü aldı, sadece onu gördüm.

Bu cevap Padişaha naklolunduğu zaman parmağı ile tahtın ayak ucunda duran kılıcı göstererek şöyle demiş;

- Hod bunun ağzı kestikçe küffarın gözü anda olup bizi görmezler ve libasımızı fark etmezler. Allah anın keskin olmadığı günü gösterme ki libas ve alayiş o güne mahsustur. Çünkü kafir gözü o zaman yerden kalkıp Al-i Osman Padişahlarına dikilir.

Mithat Sertoğlu
(Osmanlı Hükümdarlarının Kıyafetleri- Sayfa 1778)

25 Nisan 2009 Cumartesi

"Köylü milletin efendisidir" sözü Kanuni’ye aittir

Genellikle hatalı bir şekilde Atatürk’e ait olduğu zannedilen "Köylü milletin efendisidir" vecizesi aslında Kanuni Sultan Süleyman’a aittir. Bir gün mahremleriyle görüşürken onlara "Velinimet-i âlem [dünyanın efendisi] kimdir?" diye sormuş. Onlar "Padişah efendimizdir" diye cevap verince Kanuni, "Hayır, dünyanın efendisi reâyadır ki, ziraat ve harâset [çiftçilik] emrinde huzur ve rahatı terk ile iktisab ettikleri nimetle bizleri it’âm ederler" demiştir. Yani tarım ve çiftçilik işlerinde huzur ve rahatlarını bırakıp elde ettikleri ürünlerle bizi doyururlar. Gördüğünüz gibi tek fark, Kanuni’nin daha evrensel bir tanımlama yapmasındadır.

Mustafa Armağan
(Osmanlı'nın Mahrem Tarihi - Sayfa 80)

Karı da koca da şair olunca

IV.Mehmed ailesi arasında en çok Afife Kadınefendi'yi severmiş. Aynı zamanda şair de olan bu hanım ile karşılıklı şiirler (müşaareler) söylemişlerdir. Mesela IV.Murad'ın,

"Beyazlar geydiğince bir dür-i yektaya benzersin,
Siyahlar geydiğince sen hemen Leyla'ya benzer­sin,
Yeşiller geydiğince tût-i güyaya benzersin,
Benim hoş-bu Âfifem, sen gül-i rânaya benzersin.."

yollu iltifatına Afife Kadınefendi şu hoş manzume ile mukabele etmiştir:

"Beyazlar geydiğince padişahım Ay'a benzersin,
Siyah­lar geydiğince Kâbei ulya'ya benzersin,
Kızıllar geydiğince cevher-i hamzaya benzersin,
Benim heybetli hünkârım, he­men deryaya benzersin."

Mustafa Armağan
(Osmanlı'nın Mahrem Tarihi - Sayfa 125)

Osmanlı'da huzur dersleri

Ramazan ayının ilk gününden başlamak üzere ve toplam sekiz derste sona ermek üzere sarayda padişahın huzurunda "mukarrir" adı verilen zamanın tanınmış âlimleri tarafından verilen derslerin adıdır. Bunlara "Huzur-ı Hümayun Dersleri" de denirdi. Tümüyle tefsirden oluşan bu derslerin kökeninin Osman Gaziye kadar uzandığı ve Osmanlı Devletinin yıkılışına kadar sürdürüldüğü görülmektedir. Dersler saray salonlarından birinde öğle ile ikindi arasında gerçekleştirilirdi. Huzur dersleri son dönemlerde sekiz dersten oluşuyordu ve Ramazanın ilk on gününde tamamlanıyordu. Her ders bir mukarrir ve on beş muhataptan oluşurdu. Dersler genellikle iki saat kadar sürerdi. Mukarrirlerin cüppeleri siyah, muhatapların mavi renkte olurdu. Mukarrir dersini bitirdikten sonra muhataplardan rütbesi en yüksek olandan başlamak üzere kendisine sorular sorulurdu. Bu sorular, konuşulan konuya ilişkin olur ve mukarriri zor duruma düşürecek cinsten, konu dışı sorular olmazdı. Daha sonra mukarririn duâsıyla derslere son verilirdi. Dersler bittikten sonra mukarrirlere bir miktar atiyye (hediye, bahşiş) ile birer bohça verilirdi. Bohçalar mukarrirlerin rütbelerine göre olmayıp, herkese aynı ölçüde verilirdi. Muhataplara ise yalnızca bir miktar atiyye verilirdi. Huzur dersleri padişah huzurunda yapılması sebebiyle "huzur" adını almıştır. Fakat aynı zamanda ikinci anlamı da huzur vermesidir.

Mehmet Zeki Pakalın
(Osmanlı Tarih ve Terimleri Sözlüğü,
Cilt I, sayfa 708-709.)

Kuba Mescidi’ndeki çift tuğranın sırrı

"Osmanlı kitabelerinde XVIII.yüzyıldan bu yana alışılagelmiş olan tertip, kitabenin üst ortasına beyzi bir saha içinde devrin padişahının tuğrasının yerleştirilmesidir. Lakin, Kuba Mescidi'nin bizzat İslam Peygamberi tarafından kurulmuş olduğu düşünülerek, bunun kitabesinde Osmanlı'ya has bir İslami incelik gösterilmiştir. Zaman sanki asr-ı saadet, yani Hz.Peygamber'in devri imiş ve mescid de aynen o ilk mescidmiş gibi, üstüne İslam Peygamberi adına tuğra konulmuş ve Osmanlı padişahının tuğrasına, Peygamber'e hürmeten ancak kitabenin altında yer verilmiştir.

Osmanlı sultanlarının -en zayıfından en kudretlisine kadar- değişmeyen ortak fazîletleri, Resûlullah'a karşı duydukları hürmet ve muhabbettir. İşte bunun taş üstündeki delîli sayılabilecek olan ve bu cihetten bir benzeri de bulunmayan Kubâ Mescidi kitâbesindeki o ihtiram nişânesinin, bunu fark edemeyenler eliyle yok edilişinden ayrıca esef duyuyorum."

Uğur Derman

Ayrıca bkz: Kuba Mescidi’ndeki çift tuğranın sırrı

24 Nisan 2009 Cuma

Yavuz Sultan Selim'in tahta çıkışı

Baba-oğul Mücadelesi
Şehzade Selim, Semendire'ye gitmeyip yolda oyalanırken, merkezden sancağa gitmesi emredilirken; Şahkulu meselesinin sonuçlanmasını beklediğini arz ediyordu. Sonuçta Şahkulu ile savaşılmış, bu savaşta Veziriazam Hadım Ali Paşa hayatını kaybetmişti. Şehzade Ahmed ise asileri takip etmek yerine Amasya'ya dönmesi, askerlerin Ahmed'e olan desteğini azalmıştı. Hadım Ali Paşa'nın vefat ettiğini öğrenen Beyazid, yine aynı zamanlarda Karaman Valisi oğlu Şehzade Şehenşah'ın da ölüm haberini de alınca; saltanattan kati surette çekilmeye karar verdi. Devlet ileri gelenlerini davet edip görüştü ve çoğunluk Şehzade Ahmed'in hükümdar olmasını destekledi. Hadım Ali Paşa'nın yerine veziriazam olan Hersekzade Ahmed Paşa, bu karara katılmadı; padişahın çekilmemesi, Şehzade Selim'in Semendire'de kalması, Şehzade Ahmed'in ise Karaman eyaletine nakledilmesi gerektiğini savunsa da başta padişah olmak üzere çoğunluk Şehzade Ahmed'in hükümdar olmasını istediğinden kendisine haber gönderdi. Karar verildikten sonra padişah Bayezid, Rumeli beylerini çağırarak onlardan Şehzade Ahmed'e itiraz etmeyeceklerine dair söz aldı. Rumeli beyleri gibi Selim'i destekleyen yeniçeriler ise Ahmed'in hükümdarlığını önlemek için "Senin sağlığında biz başkasını padişah istemeyiz" diye teminat vermişti. Filibe'de bulunan Şehzade Selim ise tüm bunları adamları vasıtasıyla öğreniyordu. Bayezid'ın verdiği ahidname'ye uymadığını anlayan Şehzade Selim, 40.000 kişilik kuvvetle, Çorlu'da babasının bulunan kuvvetlerinin olduğu ovaya girdi. Ağustos 1511 tarihinde vuku bulan savaş sonunda Selim kuvvetleri bozuldu. Şehzade takip edenlerin elinden zorla kurtularak Karadeniz sahiline geldi ve kendisine katılanlarla İğne Ada (İnada)'dan gemiyle Kefe'ye gitti. Selim'in bu mağlubiyeti üzerine, Ahmed'e derhal İstanbul'a gelmesi yazıldı. Veziriazam Hersekzade, daha önce verilen ahidnameye sadık kalınması, hiçbirinin bir diğerine tercih edilmemesini savundu. Ayrıca askerin Selim'den taraf olduğunu, Kapıkulu Ocakları'nın Ahmed tarafına çevirdikten sonra saltanatı terketmesini ve Ahmed'i İstanbul'a getirtmeyerek Karaman'da alıkoymasını padişaha arz ettiyse de bu sözü dinlenmedi. Şehzade Ahmed İstanbul'a vardığının ertesi günü padişah ilan edildi.

Yeniçerilerin Ayaklanması ve Sultan Selim'in Cülusü
Şehzade Ahmed'in hükümdarlığını tanımayan yeniçeriler, bununla kalmayıp içlerinde devlet ileri gelenlerinin evlerinin de olduğu birçok evi talan etti. Yeniçeriler, Selim'e sadakat göstererek onun gelmesi ve veliaht olması gerektiğinde ısrar etti. Bunu haber alan Ahmed Anadolu'ya döndü. Selim karşıtları bunun üzerine Şehzade Korkud'u hükümdar yapma düşüncesiyle kendisini acele İstanbul'a davet ettiklerine dair haber yolladılar. Bunun üzerine İstanbul'a gelen Korkud'a yeniçeriler hürmet gösterse de, Selim'den başkasını istemediklerini söylediler (Yenibahçe ayaklanması 6 Mart-24 Nisan 1512). Bu durum üzerine zor duruma düşen ve artık hükmü ve nüfuzu kalmayan Bayezid Selim'i İstanbul'a davet etti. Bayezid başlangıçta saltanattan çekilmeye yanaşmayarak Selim'e, Şah İsmail üzerine yapılacak sefere Serdar tayin etmeyi teklif etsede; Selim ordunun başında hükümdarın bulunması gerektiğini söylerek bu teklifi reddetti. Bayezid oğlunun hükümdar olma isteği ve asker ile bazı devlet adamlarının Selim'den taraf olduğunu görünce saltanatı Selim'e terketti (Safer 918/Nisan 1512). Selim'in cülusu da 23 Mayıs'ta gerçekleştirilmiştir. Bayezid tahttan çekilip istirahat edeceği Dimetoka'ya gitmek üzere yola çıksa da Dimetoka'ya varamadan Çorlu civarında ansızın vefat etti. Bu konuda kayıtlar Bayezid'ın; yolda giderken hastalandığından ya da ihtiyarlığından ötürü eceliyle öldüğünü söylese de, Tacü't-Tevarih'te zehirlenmek suretiyle öldüğünden bahsedilmektedir. Ayrıca Şehzade Ahmed, Memlük Sultanı'na yazdığı mektupta babası Bayezid'ın hastalanarak vefat ettiği duyurulduktan sonra halk arasında vefatının kardeşi Selim tarafından yapıldığı görüşünün yaygın olduğunu yazmıştır.

Şehzadelerin Bertaraf Edilmesi ve Taht Kavgasının Sonlandırılması
Selim'in Osmanlı tahtına oturması sorunlu olmuştur. Babası Bayezid başta olmak üzere devlet erkanınca müstakbel padişah olarak görülen Şehzade Ahmed, Yavuz'un iktidarı ele geçirmesini hazmedememiştir. Ahmet; Konya'da hükümdarlığını ilan etmekle kalmamış, 19 Haziran 1512'de oğlu Alaaddin'i göndererek Bursa'yı da ele geçirmiştir. Alaaddin, Bursa Subaşını öldürterek padişahlık alameti olan hutbeyi babası Şehzade Ahmed adına okutmuştur. Bu duruma karşılık Selim, 29 Temmuz 1512'de Bursa'ya geçerek Alaaddin'i şehri terke zorlamıştır. Bu olayın üzerine, Şehzade Ahmet taraftarı olan ve onunla gizli iletişimi de olan Sadrazam Koca Mustafa Paşa'yı idam ettiren Yavuz, 4. defa Hersekzade Ahmet Paşa'yı sadrazamlığa getirmiştir. Yavuz, sorun çıkarmaması için; Saruhan valisi iken ölen Şehzade Mahmut'un oğulları Kastamonu Beyi Orhan (1494-1512), Emirhan (Emirhan henüz küçük olduğundan sancakbeyliğine yollanmamıştı) ve Sinop Beyi Musa (1490-1512)'yı; Şehzade Alemşah'ın oğlu Çankırı Beyi Osman'ı ve Şehzade Şehenşah'ın oğlu babasının ölümü üzerine Konya'ya tayin edilen Mehmet Bey'i ortadan kaldırtmıştır. Selim'in padişahlığını tanıyan öz ağabeyi Şehzade Korkut bunun üzerine Saruhan Sancakbeyliği'ne tâyin edilmiştir. Yavuz Sultan Selim, öz ağabeyinin fikrini öğrenmek için, bazı devlet adamlarının ağzından padişah olmasını arzu eder tarzda mektuplar yazdırmış, Şehzade Korkut’un, mektuplara müspet cevaplar vermesi üzerine Manisa kuşatılmıştır. 1513'te Bergama yakınlarında yakalanmıştır. Ardından Sultan Selim, ağabeyini 9 Mart 1513'te yay kirişiyle boğdurtmuştur. Yavuz'un yanındaki devlet adamlarının lisanından yazılan Ahmed'e mektuplar yazılarak, şehzadelerin ve veziriazam Koca Mustafa Paşa'nın öldürülmesinden ve kendilerinin zor durumda olduğundan şikayet etmişler ve Şehzade Ahmed'i ilk çarpışmada kendisine iltihak edeceklerine inandırmışlardı. Bunun üzerine Ahmed Bursa üzerine yürümüş fakat Yenişehir Ovası'nda yapılan mücadeleyi kaybetmiştir. Daha sonra esir edilen Ahmed de Kapıcıbaşı Sinan Ağa'ya boğdurtturulmuştur. Devlete isyan suçunun had cezası olarak idam olunan Şehzade Ahmed, böylece 38 gün önce idam edilen kardeşi Şehzade Korkut'la aynı kaderi paylaşmıştır. Bu yolla Selim tahtın tek hakimi konumuna gelmiştir (Şevval 918/Ocak 1514). Sadece Şehzade Ahmed'in Kasım adındaki oğlu Memlüklere iltica etti ve Murad adındaki diğer oğlu ise Şah İsmail'in yanında bir süre kaldı. Murad, İran'da sancakbeyi derecesinde bir hizmette iken vefat etti.

Kaynaklar
[1] Hammer,Osmanlı Tarihi Cilt II sf:380
[2] Yılmaz Öztuna,Yavuz Sultan Selim sf:39
[3] Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı. Büyük Osmanlı Tarihi, Cilt II. Türk Tarih Kurumu Yayınları, 7. baskı. s.233-248.
[4] Yunus Koçak. Yeniçeriliğe İlk İntisap Edenler
[5] Yard. Doç. Dr. Remzi KILIÇ, Trabzon Valisi Şehzade Selim ve Faaliyetleri
[6] Hammer,Osmanlı Tarihi Cilt I İlgi Kültür Sanat Yayınları sf:385
[7] Halil İbrahim İnal, Osmanlı Tarihi Nokta Yayıncılık s.176,179
[8] Pr. Dr. Ahmet Mumcu. Osmanlı Devletinde Siyaseten Katl. S. 96
[9]
http://www.lifeinbursa.com/tarihx/442/25/sehzade_mahmut_turbesi_osmangazi).htm
[10] http://turktarih.net/index.php?turk=tarih&nu=899
[11] Yavuz Sultan Selim. Osmanlı Araştırmaları Vakfı

Yavuz Sultan Selim'in Şah İsmail ile ilginç diyalogları

24 Nisan 1512 I.Selim'in tahta çıktığı tarihtir. Tarih kitaplarında ve bazı kaynaklarda bu tarihin 26 Mayıs 1512 olarak belirtilmesinin sebebini bu yazıdan sonra yayınlanacak konuda bulabilirsiniz.

***

Yavuz Sultan Selim, İran Seferi'ne çıkmak için 19 Mart 1514 tarihinde Edirne'den İstanbul'a hareket etmişti. Bir ay sonra Üsküdar'a geldiğinde, Şah İsmail'in halifelerinden olan Kılıç adında biri vasıtası ile Şah'a Farsça name gönderdi. Sultan Selim, İzmit'ten gönderdiği hicri takvime göre 920 Safer tarihli namesinde: Şah'ın Müslümanlığa uygun olmayan hareketlerinden, mezaliminden bahis ile kendisinin Müslümanlığı takviye ve mezalimi kaldırmak için faaliyete geçtiğini, yaptığı işler nedeniyle katline fetva verildiğini ve kılıçtan evvel İslamiyeti kabul etmesi lazım geldiğini ve atlarının Safer ayında İstanbul'dan hareket ettiğini ve bizzat muharebeye hazır olacağını bildirmişti. Yavuz namesinde şöyle diyordu: "Fitneler çıkardınız, İslam büyüklerine küfürler ediyorsunuz, bunun cezası katlidir, üzerinize geliyorum, işgal ettiğiniz Osmanlı memleketlerini geri veriniz." Elçi Kılıç, Şah İsmail'i Hemedan'da bularak nameyi vermiş, o da muharebeye hazır olduğunu bildirmiştir. Şahın bu cevabı Osmanlı ordusu Erzincan'a geldiği sırada alınmıştır. Lütfi Paşa tarihine göre Şah İsmail, nameyi getiren Kılıç'ı öldürtmüştür.
Şah İsmail, muharebeye hazır olduğunu belirten namesinde: "Er isen meydana gelsin, biz de intizardan kurtuluruz" demiş ve Yavuz'a bir kadın elbisesiyle, yaşmak yollamıştır. Yavuz bu nameye cevabını 920 Cemaziyelevvel sonunda Erzincan'dan yollamıştır. Yavuz bu namesinde Şah İsmail er meydanına davet ediliyor ve hala kendisinden bir eser olmadığı beyan ediliyordu. Şah İsmail bu nameye cevap olarak; gerek II. Bayezid zamanındaki ve gerek kendisinin Trabzon valiliğindeki dostluklarından bahsederek aradaki düşmanlığın neden ileri geldiğinin bilinmediğini, Osmanlı Hanedanıyla kadim dostluklarından ötürü Timur zamanındaki gibi fena bir neticenin olmasını istemediğini beyan etmektedir. Ayrıca Yavuz'un namesinde hakaretvari tabirlerden şikayet ile name yazan katiplerin yazılarını afyon tesiriyle yazdıkları için bir altın hokka ile afyon macunu yolladığını da namesinde belirtmiştir. Şah İsmail'in afyon macunu yollaması yoluyla, II. Bayezid'ın afyonkeşliği sebebiyle oğlunun da babası gibi olduğu ima edilmektedir.

Yavuz Sultan Selim bu ağır nameye yine ağır bir nameyle cevap vermiştir. Namesinde şöyle demiştir: "Davete icabet edip uzun yolları kat ile memleketine girdik; fakat sen meydanda görünmüyorsun. Padişahların ellerindeki memleket onların nikahlısı gibidir; erkek ve yiğit olanlar kendisinden başkasının ona elini dokundurtmazlar; halbuki bunca gündür askerimle memlektine girip yürüyorum, hala senden bir haber yok. Seni korkutmamak için askerimden 40.000 kişiyi ayırıp Sivas ile Kayseri arasında bıraktım; hasma mürüvvet ancak bu kadar olur. Bundan sonra da saklanıp gözükmezsen erkeklik sana haramdır, miğfer yerine yaşmak ve zırh yerine çarşaf ihtiyar eyleyip serdarlık ve şahlık sevdasından vaz geçesin." Yavuz bu namesiyle beraber Şah İsmail'in gönderdiklerine karşılık kendisinin kökenini telmihen hırka, şal, asa, misvak ve şedden (kuşak) ibaret tarikat levazımı yollamıştır. Böylece Yavuz, Şah İsmail'in dervişlikten geldiğine gönderme yapmıştır.

(Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı. Büyük Osmanlı Tarihi,
Cilt II. Türk Tarih Kurumu Yayınları, 7. baskı. s.233-248)

22 Nisan 2009 Çarşamba

Gemiler karadan yürütülüyor

21-22 Nisan 1453 gecesi, Dolmabahçe Kumbaracı yo­kuşunu takip ederek, Asmalı Mescid'den, Tepebaşı yoluyla Kasımpaşa'ya ormanlık ve toprak yollar temizlenerek bir yol açıldı. Yola, çam ve diğer ağaç kalaslar döşendi ve üzerle­rine iç yağı, zeytinyağı sürülerek kaygan hale getirildi. Do­nanma, binlerce nefer ve yük hayvanları ile çekilerek bir gecede Haliç'e indirildi.

Gemilerin karadan yürütülmesi; fetih esnasında şehirde olan Bizans tarihçisi Dukas, Dursun Bey ve Venedikli Barbo'nun tarihlerinde de yazılmış olup; ayrıca Âşıkpaşazâde, Mehmed Neşri, Tâcizâde Cafer Çelebi, Müneccimbaşı, Ni­şancı Mehmed Paşa, İbn-i Kemâl Paşa gibi tarihçiler de ittifakla bildirmişlerdir.

Bizans tarihçisi Dukas diyor ki: "Böyle bir hârikayı kim gördü ve kim işitti? İran Şahı Serhas, Çanakkale Boğazım­da köprü inşa ederek, askeri karşıya geçirdi. Bu yeni hükümdar ve bana kalırsa neslinin son pâdişâhı Mehmed (Fâtih), karayı denize çevirdi ve gemileri dalgalar yerine, dağların tepelerinden geçirdi. Binâenaleyh bu Şerhası da geçti. Zira Serhâs, Çanakkale Boğazı'nı geçti ve Atinalılara mağlûb olarak kahrolmuş bir halde geri döndü. Mehmed ise karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakîkî altın gibi parlayan İstanbul'u, yani dünyayı tezyîn eden şehirlerin kraliçesini fethetti."

Müneccimbaşı Ahmed Dede, Sahâifü'l-Ahbâr isimli ese­rinde bu hâdiseyi "Allâhü Teâlâ, bu meselede pâdişâh hazretlerine güzel bir tedbîr ilham eyledi: Muhasara için tedârik olunan gemileri Boğazkesen Kalesi'nden Kasımpa­şa'ya kadar döşenmiş yağlı tahtalar üzerinden kaydırarak Haliç'e indirtti." demektedir.

Gemilerin karadan yürütülmesinde şüphe yoktur. İhtilaflı olan husus, gemilerin Haliç'e indirildiği güzergâhdır.

Fâtih Sultan Mehmed Han, sadece İstanbul'un fethinde değil, Belgrad muhasarasında da gemileri Sava Nehri'ne karadan yürüterek indirmişti.

(Tarafımca derleme)

21 Nisan 2009 Salı

Patrona Halil İsyanı'nı nasıl değerlendirilmeli?

Yılmaz Karakoyunlu ismini Salkım Hanım'ın Taneleri romanından hatırlayacaksınız. Geçtiğimiz yıl filme çekilmiş ve "Varlık Vergisi" tartışmasına yol açmıştı.

Dikkatli okuyucularım, filmde bazı bilgi yanlışları ve abartıları yazdığımı hatırlayacaklardır.
Sonuçta bu hatalar tarihi tepe taklak etmediği için bağışlanabilir. Bir romanda sanatçının "belli bir ölçüde" tarihi tahrif etme hakkının bulunduğunu, bu özgürlüğü sanatçıya tanımadan tarihî roman yazılamayacağını kabul ediyorum. Sineye çekilebilir yanlışlardır bunlar.

Sayın Karakoyunlu, aynı zamanda bir milletvekilidir ve bir köşe yazarıdır. Sabah gazetesinde "Din ve Siyaset" vinyeti altında arka planı tarihî bilgilerle örülü siyasî yazılar yazmaktadır.
15 Temmuz tarihli köşesinde bu defa Vural Savaş'ın yeni çıkan Militan Demokrasi adlı kitabına övgüler düzüyor. Hayır, onun "Bu kitap, siyaset disiplini ve adalet ahlakı içeriğinde demokrasi ve laiklik mücadelesidir." türünden anlaşılmaz cümlelerine takılmayacağım. Bugün, aynı yazısının sonundaki garip ve ters bir analojiye takılacağım:

"Patrona Halil, aydınlık çağımızı başlattığı için Nevşehirli İbrahim Paşa'nın derisini yüzmüştü. Sultan Birinci Mahmut, katil Patrona Halil'i saçlarından yakalamış, başını musalla taşına vururken bağırıyordu. "Bu habis kelle gidince ülkeyi ışık kaplayacak." Aradan tam iki yüz yetmiş yıl geçmiş... Hâlâ bu mücadele sürüyor..."

Gidecek olan "kelle" kimi temsil etmektedir bugün? Kelle almaya neden bu kadar meraklıdır Sayın Karakoyunlu? Bu ihtilal çığlıklarını andıran ifadesiyle ne demek istediğini açmalıdır Karakoyunlu.

Biz şu Patrona meselesine dönelim.

Yahu nedir bu Patrona Halil'in elimizden çektiği? Saltanatçısı saldırır, devrimci solcusu saldırır, Kemalist'i saldırır, İslamcısı saldırır, o da yetmez, Aptullah Ziya Kozanoğlu ve Reşat Ekrem Koçu gibi "aslan" romancılarımız saldırır. Bir tek Kerim Korcan sahip çıkmıştır ona, o kadar.

Şimdi yukarıdaki paragrafta geçen Karakoyunlu'nun ifadelerinin gerçekten vuku bulduğuna inanılabilir mi sizce? Tamamen yanlış, tamamen hayal ürünü şeyler bunlar.

Bir kere Nevşehirli İbrahim Paşa'yı öldürten Patrona değil, Padişah III. Ahmed'dir. Paşa'yı iki damadı ile birlikte boğdurup iç donlarıyla üç öküz arabasına yükleten ve isyancıların önüne attıran da Padişah'ın kendisinden başkası değildir.

İkincisi, Nevşehirli'nin derisinin yüzülmesi gibi bir hadise vaki olmamıştır. Cesedi yerlerde sürüklenmiş ve parçalanmıştır; ama derisinin yüzüldüğüne dair herhangi bir kayıt yoktur.
Sormak gerekiyor: I. Mahmut ne zaman ve nerede Patrona Halil'i saçlarından yakalayıp başını musalla taşına vurmuştur acaba? Bunun belgesini söyleyebilirler mi? Konu ile ilgili yüzlerce kaynağı araştırdım; ama bir tek yerde, Sultan Mahmud'un Patrona'nın palalarla budanmış cansız bedeni, ayaklarının dibine serildikten sonra dahi böyle bir davranışta bulunduğuna dair hiçbir şey okumadım.

Dördüncü olarak, Padişah'ın "Bu habis kelle gidince ülkeyi ışık kaplayacak" dediğini nereden çıkartıyor Sayın Karakoyunlu? Bunu hangi hayal burçlarında inşa etti? Yoksa yazmakta olduğu bir romandan alıntı mı yaptı?

İşte size hâlâ aşılamayan bir kaynaktan Patrona Halil'in gözlerden gizlenen portresi:
"Sultan Mahmud, kendi iclâsına sebep olanlardan Patrona Halil'i, huzuruna çağırarak, ondan ne dilediğini sorduğu vakit, Patrona, sadece eski vezirler tarafından konulmuş ve halka çok ağır gelen vergiler ile malikâne usulünün kaldırılmasını istemişti..."

"I. Mahmud'un vâlidesi Saliha Sultan'ın, Patrona'ya ikinci oğlum diye hitab ettiği ve saraya geldikçe bol miktarda ihsanlarda bulunduğu, Patrona Halil'in dahi bu parayı etrafındakilere dağıttığı söylenilmektedir."

"Sultan I. Mahmud, Patrona'nın tahakkümünden kurtulmak için ilk def'a ona büyük bir memuriyet vererek merkezden uzaklaştırmayı düşündü ve bu maksadla kendisine arzu ettiği vazifeyi sordu. Fakat bu zeki ve kurnaz adam, mes'eleyi derhâl kavramış ve ne rütbede, ne de mansıbda gözü olmadığını, ancak memleket için çalıştığını bir def'a daha tekrarlamıştı. Patrona, bu esnada, padişahın kendisine yüz bin altın vereceğini ve bunu alıp istediği yere gitmesini tavsiye eden yeniçeri ağasına ise, gayet sert muamele ederek, İstanbul'un bütün parasının kendinin olduğunu, paraya ihtiyacı bulunmadığını da söylemişti."

Patrona İsyanı üzerine şimdiye kadar yazılmış en bilimsel kitaptan alındı bu satırlar (Münir Aktepe, Patrona İsyanı 1730, İstanbul 1958).

Çuvaldızı biraz da kendimize batıralım: Tam 47 gün devletin iplerini elinde tutan bir "baldırıçıplak"ın erdem ve kanaatkârlığını gösterebilecek kaç kişi vardır bugün aramızda? Fırsatını buldu mu hazineyi hortumlayanların yaşadığı bir memlekette Padişah tarafından teklif edilen makam, mansıp ve altınları elinin tersiyle iten Patrona Halil'in bir ahlâk abidesi olarak anılması gerekmez mi? Ve nihayet, bunu en iyi fark edebileceklerin başında da Sayın Karakoyunlu gelmeli değil miydi?

Mustafa Armağan

Lale devri’ni nasıl değerlendirmeli?

"Şu kadarını da unutmayalım; biz lâle devrindeyiz. İnsanlar, zengininden fakirine, ilmiye sınıfını en seçkin insanlarından, ebu ishakzâde’lerden tutunuz kayıkçıklara, kasapalara kadar lale soğanı yetiştiriyorlar, yeni lale türleri ortaya çıkıyorlar. lale istanbul’da bir moda haline gelmiş. O kadar ki tezkire-i şükûfeciyân bizim tarihimizde lale yetiştiricilerin biyografilerini ihtiva eder. Bu eşsiz kaynağı okuduğunuz zaman göreceksiniz ki, türk cemiyeti 18. yüzyılda ayrı bir tarzın içine girmiştir. Bilhassa bizim okul tarih derslerinde bir israf, bir lüzumsuzluk olarak addedilen ve ardından kanlı ve cahil bir isyanı davet ettiği için âdeta suçlanan lâle devri, bir medeniyetin açılması ve gelişmesi için âdeta lüzumlu bir üslup değişikliğidir."

İlber Ortaylı

"Bu noktada, lale devri, tarihin son derece hassas bir dönemine tekabül ediyordu. Zira, Lale devri – III.Selim dönemi – II.Mahmud dönemi - Tanzimat fermanı – Meşrutiyet dönemleri hattı üzerinde incelenebilecek olan düşünsel, sosyal ve siyasal değişim sürecinde, lale devri bir ilki oluşturuyordu ve bu yönüyle batılılaşmanın (gerçek) miladı olarak kabul edilmeye fazlasıyla müsaitti. Osmanlı devleti'nin ilk kez ve daha da önemlisi, kendi rızasıyla batıya açılması bu dönemde gerçekleşmiş ve bu konuda 12 yıl gibi kısa bir zaman zarfında felsefi, sosyal ve ekonomik alanlarda ciddi bir ivme dahi yaşanmıştı. Lale devri'nde yaşanan bu değişim, sonraki dönemler için de zemin hazırlamış, cumhuriyet döneminde gerçekleşen hemen her yenilik bu dönemlerde kamuoyunda tartışılmıştı. Herşeyi kendiyle başlatmak ve kötü osmanlı / iyi türkiye algısını kuvvetlendirmek isteyen kurucu kadro, bütün bunlardan ötürü, lale devri'ni gerçekte olduğundan son derece farklı bir başlık altında sunmak zorundaydı. Buradan hareketle, batılılaşmanın, ve daha da önemlisi 'görsel değil düşünsel' bir batılılaşmanın ilk adımı olan lale devri'ni zevk ü sefa ve israftan ibaret bir dönem olarak yeniden kurgulamak, hem kurucu kadronun yapay milat kurgusunu ayakta tuttu, hem de devr-i sabık vurgusunu kuvvetlendirerek bir taşla iki kuşun vurulmasını sağladı. Nihayetinde, lale devri'nin nezih insanları, televole programlarında halkın gözüne sokula sokula gece kulüplerinde sabahlara kadar eğlenilen, sanatıyla, edebiyatıyla yozlaşmış ve kimliksizleşmiş bir ülkenin insanlarının ağızlarına sakız oldu."

Serdar Kaya
"Asıl üzerinde duracağım husus Lale Devri'nin neden bu kadar kolayca günümüzün şartlarıyla özdeşleştirilebildiği. Hatırlarsanız bir zamanlar Turgut Özal başbakanken de bazı kokteyller Sadabad eğlencelerine benzetilirdi basın tarafından. İstanbul'da yeni bir Lale Devri açıldığı bile yazılıp çizilmişti o zamanlarda. Hatta ondan mülhem midir bilmiyorum zamanın İstanbul Belediye Başkanı Bedrettin Dalan da cadde kenarlarına sıra sıra laleler diktirmişti giderayak. Peki bugün Lale Devri'ne son sürmanşetiyle ima edilmek istenen şey nedir? Eğlence, israf, lüks sefahat ve bütün bunlardan başı dönmüş sarhoş bir yönetim mi? Yoksa yolsuzluk, rüşvet, banka boşaltma, ihaleye fesat karıştırma, devalüasyondan önce hesabını dolara çevirme mi? Zavallı Lale Devri. Bilmek istemediğimiz şey senin eğlence diye abarttığımız tarafların kat kat fazlasının bugün her büyük şehrin 5 yıldızlı otellerinde her Allah'ın günü yaşanan lalettain hadiselerden olmasıdır. Haddizatında bütün bir devrin abartıldığını düşünüyorum. Yani Lale Devri diye bir tabir ne kendi zamanında vardır ne de kendisinden sonra. Tarihçi Ahmed Refik ve Yahya Kemal'in 1910'larda icat ettiği bir dönemlendirmedir. Lale Devri tutmuştur ama altı üstü 90 yıllık bir geçmişi vardır. Lale Devri'ndeki insanların lale çılgınlığına zevk u safaya gezip eğlenmeye Fransız modasına kapıldığı yollu genel anlayış da artık çok fazla kabul görmemektedir araştırmacılar nezdinde. Tülay Artan'ın yazdığı çok sayıda makale bu dönemdeki değişimin önceki dönemden pek de farklı olmadığını arşiv belgelerine dayanarak ortaya koymuş bulunmaktadır. Belgelerde yapılan harcamaların tutarının önceki dönemlere göre çok fazla artmadığı açıkça görülebilmektedir. Lale Devri ile ilgili o kadar fazla hata var ki düzelt düzelt bitecek gibi değil. Bir yandan isyanlar, öbür yanda eğlence hayatı; bir yanda Levnî, öbür tarafta İbrahim Müteferrika; bir yanda İbrahim Paşa, öbür tarafta Patrona Halil; lale çeşitleri geliştirmeye kendini vakfedenler ile Mukaddime’yi çevirmeyi kendine vazife edinenlerin bir arada yaşadığı bir dönem. Dolayısıyla tek bir açı ve ölçü seçip her şeyi ona göre değerlendireceğimiz ‘düz’ bir dönem olmaktan uzaktır Lale Devri. Bir çok palazlanmaların ve bir çok yıpranmaların dönemidir. Bu sebeple üç boyutlu film gözlüklerini takarak bakmakta yarar var. Aksi halde revnakından çok şey yitirebilir."

Mustafa Armağan

"Bizde Lale Devri figürü çok yanlış kullanılmıştır. Osmanlı Devleti bir nevi, 18. yüzyılda artık gerilemeyi kendi içerisinde hissetmeye başladığı bir zaman, savaşlara son verip biraz sayfayı çevirmek istemiştir. Yani farklı, alternatif bir yapılanma ortaya koymaya kalkışmıştır. Bugün bahsettiğimiz, özellikle kültüre ve sanata yönelik çok da iyi bir birikim var. Arkasında 300 yıllık bir birikim var. Bununla birlikte bir farklı açılım, yani biraz savaş teknolojileri üzerine kurulu bir yapıdan daha çok, kültür ve sanat yapılanması esasına dayalı bir açılımdır Lale Devri. Öyle katiyen, 'Vur patlasın çal oynasın' devri falan değildir."

Prof. Dr. Mustafa İsen

15 Nisan 2009 Çarşamba

Selimiye Camii

Selimiye Camii’nin Yapım Süreci
Selimiye Camii’nin inşasına başlandığı tarih kesin olarak bilinmemektedir. Ancak Selimiye Camii kapısı üzerinde bulunan cami kitabesinde, inşaasına 1568 (H. 976) yılında başlandığı kaydedilmiştir. Cami inşaatının başlangıç döneminde Edirne kadısına Divan’dan gönderilen 20 Haziran 1568 tarihli emirde, camii inşaatı nedeniyle fiyatları arttıran kereste tüccarlarının, fiyatlarını kontrol etmesi istenilmiştir. Bu belge ile birlikte Selimiye Camii’nin, 20 Haziran 1568 tarihinden sonraki yaz aylarından birinde temel kazısının başlamış olabileceği düşünülebilir. Dayezade Mustafa Efendinin Risale-i Selimiye adlı eserinde, Sultan Selim, Hicri 976 senesinin Sefer ayının 27. Günü (21 Ağustos 1568) caminin yapımını Mimar Sinan’a havale ettiği ve yerinin seçilmesini emrettiği kaydedilmiştir.

Selimiye Camii Yapı Malzemeleri
Selimiye Camii’nin yapı malzemeleri Edirne ve civarından sağlanmıştır. Camiye malzeme sağlamakla görevli hassa emini Halil’in verdiği bilgilere dayanılarak, Enez’de bazı direklerin ve Fere’deki bir renkli taş ocağı ürünlerinin gönderilmesi için Divan’dan, ilgili kadılıklara emirler gönderilmiştir. Bütün bu çalışmaların 1568 sonbaharında da sürdüğü bu belgelerden anlaşılmaktadır.
Selimiye Camii’nin İnşası Esnasında II. Selim’in İstekleri
Mimar Sinan’a 12 Ağustos 1572 tarihinde gönderilen bir emir ile II. Selim taleplerini şöyle sıralamaktadır.“ Mimar Başına emir. Gönderdiğin mektupta binanın inşaat durumunu anlatarak ana kemerlerin dördünün kilitlenip dördünün de kilitlenmek üzere olduğunu bildirmişsin. Ayrıca şahnişin kubbesinin ve duvarının süslümü yoksa sade mi olması hakkında arzumu öğrenmek istemişsin. Ben pencerelerin hizasına kadar çini ile kaplanmasını ve pencere üstlerine yine çini ile Fatiha suresinin yazılmasını istiyorum. Bu dediklerimi uygun gördüğün şekilde yaptır.”Bu emir, Sinan’ın camiinin yapımı esnasında padişahında isteklerini yerine getirirken, kendi özgür iradesinde serbest olduğunu anlatması bakımından önemlidir.Evliya Çelebi notlarında, Koca Sinan‘ın kendi deyişiyle belirttiği tarih 1568 (H.976) bize caminin temelinin atıldığı zaman konusunda bilgi verirken, dört sene süren inşaat sonunda duvarlarının bir kısmının inşa edildiğini, hatta duvarlara kaplanacak zarif çini yazıların konulmasına başlanmak sırası geldiğini de belirtir. Çoğunluğu Marmara mermeri olan malzeme, döşemelerde, sütun ve başlıklarda, sövelerde (Pencere ve kapı açıtlarının iki yanına yerleştirilen taş veya ağaç dikme), mihrap ve minberde, şebekelerde, korkuluklarda ve çörtenlerde (Damların yağmur ve kar sularını bina duvarından uzağa akıtmak için kagir yapılarda taştan yapılan dışarı doğru uzanmış oluk) kullanıldığına göre, cami inşaatı 1572′de kubbe kasnağına kadar yükselmiştir. Bu tarihte, sekiz taşıyıcı ayağı bağlayan kemerlerin inşası bitmiştir ve Sinan, Karahisari halifelerinden Molla Hasan’ın caminin hatlarını yazmasını istemiştir. 1572′de, Kayalar köyünden camiye su getirilmesi istenmektedir. Mimar Sinan‘ın cami çevresiyle ilgili olarak istediği izinler, Selimiye yapıldığı sırada çevredeki alanın fazla geniş olmadığını gösterir.1572 (H.980) tarihinde sekiz ana kemerin dördü kilitlenmiş dördü kilitlenmek üzeredir. Aynı tarihte kubbenin inşaatına sıra gelir. Mimar Sinan‘ın fikrince caminin harimindeki şadırvanla dört tarafındaki kapıların ve merdiven sahanlarının mermerden ve sofaların döşemeleri kufeki taşından yapılması uygun görülmüştür. 25 Ağustos 1573 tarihli divan yazısında, padişah ne zaman namaz kılacağını sormaktadır. 1573 Ağustos ayından önce kubbenin koyulmuş olduğu düşünülmektedir. 27 Kasım 1574 Cuma günü camiinin açılması için Divandan emir gelse de 7 Aralık 1574‘de Sultan II. Selim vefat ettiği tarihten sonra, 982 hicri senesinin son ayının ilk günü (14 Mart 1575) ibadete açılmıştır. Bazı kaynaklarda Selimiye Camii’nin yapım süresi boyunca 400 kalfa ve 14000 işçi çalıştığını yazmaktadır.Evliya Çelebi Selimiye Camii için 27760 kese akçe, bazı kaynaklarda 550.000.000 akçe harcandığından bahsetmektedir. 120 akçenin 1 altın para olduğu düşünülürse, camii 4.580.000 altın paraya mal olduğu söylenebilir.
Selimiye Külliyesi ve Birimleri
Selimiye Külliyesi, caminin yanısıra medrese, hamam, türbe, imaret gibi birçok binadan oluşan ve külliye denen yapılar topluluğudur. Mimar Sinan, külliyenin öbür yapılarının boyutlarını küçük tutarak tüm dikkatlerin cami üzerinde toplanmasını sağlamıştır.Bugün Edirne Müzesi‘nin bir bölümünün yer aldığı medreseler, dış avlunun güney kenarının köşelerinde ve caminin kıble duvarının önündedir. Külliyenin son yapısı olan arasta (çarşı), sonradan III. Murad döneminde, Selimiye‘ye gelir getirmesi amacıyla vakıf olarak yaptırılmıştır. Arastada karşılıklı iki sıra halinde dizilmiş 124 dükkan vardır.Selimiye‘nin dış avlusu camiyi üç tarafından çevirir. Bu avlular kıble tarafında iki medreseyle sınırlıdır. Bu küçük medreseler girişlerine göre asimetrik planlanmışlardır. Dershaneleri caminin arkasındaki küçük avluya bakar. Mimar Sinan‘ın birçok medresesinde olduğu gibi, avlularının giriş tarafında oda yoktur. Bu avlular birer bahçe olarak tasarlanmıştır. Dış avlunun (bahçenin) güneybatı köşesinde bir Muvakkithane (vakit tespiti yapılan) bölümü vardır ki; şimdiki haliyle kullanımdan uzaktır. Yanından çıkan kapıya Muvakkithane kapısı denir.Dış yapı biçiminin temel sorunu her zaman kubbeden alt yapıya geçişin düzgünlüğü üzerine kuruludur. Mimar Sinan bu sorunu, yatay kütleleri birbirine bağlayan düşey yapılarla çözmüştür. Bu düşey yapılar, aynı zamanda dinamik bir kütle tasarımının da araçlarıdır. Dış bahçede toplam dokuz kapı bulunmaktadır. Ancak bunların en büyük ve en çok kullanılanı batıya açılanıdır. Bu kapıya; eski yıllarda, Alay Kapısı, Kıble yönündeki küçük kapıya Dilenci Kapısı, Doğuda cami haziresine açılan kapıya da Darphane Kapısı denmekteydi.Hamama yakın kapı, Dar-ül Tedris ve Dar-ül Kurra müderrisleri, öğrencileri ve çalışanlar için sabah namazından önce açılmakta, Taş Odalara yakın kapı talebenin giriş çıkışı ve medrese ihtiyaçları için kullanılmaktaydı.Avlunun kuzeydoğu yönünde, Türk İslam Eserlerinin Müzesi olarak kullanılan Dar-ül Tedris Medresesi yer almaktadır.Dış avlunun Arasta’ya bakan yönünde cami duvarında güneş saatleri bulunmaktadır.Selimiye dış avlusunu, doğu tarafta, iki medrese kuşatır. Toprağı yükseltilmiştir ve bu haliyle bir set gibi adeta özel bir mekan yaratır ki; burası, mezarların bulunduğu bir haziredir. Bunlardan biri III. Ahmet’in 1718 ‘de ölen oğlu Şehzade Selim’e ait türbedir.
Selimiye Camii’nin Mimari Yapısı
Mimar Koca Sinan Selimiye‘de, dış yapı biçimine iç mekân tasarımı kadar ağırlık vermiştir.Selimiye Camii öncesinde Yıldırım Bayezid’in sarayını yaptırdığı Sarıbayır’da, Kavak Meydanı denen düzlükte kurulmuştur. Camii medrese ve Dar-ül Hadis, dört yanı duvarlarla çevrili, 190 x 130 metre boyutlarında büyük dikdörtgen avlunun içine, ortada cami ve güneydeki köşelerde ikiz eğitim yapıları olmak üzere, simetrik bir düzende yerleştirilmiştir. Çok uzaklardan göze çarpan dört minaresiyle tüm dikkatleri üzerine çeker. Selimiye Camii bu yönüyle, büyük bir mimar olmasından başka Mimar Sinan‘ın aynı zamanda şehircilikte de uzman olduğunu gösteren bir eserdir.Külliyesinin 22202 m² alanı ile “Kapladığı yer bakımından en geniş cami” olarak mimarlık tarihine geçen Selimiye Camii, tümüyle 2475 m², iç bölümüyle 1.575 m² alanı kaplar. Duvarları kesme taştan yapılmıştır. Duvarlarla çevrili bir avlunun ortasında yer alan cami, yaklaşık 40 metre boyunda, 60 metre eninde bir ibadet yeri ile, buna kuzeyden bitişen, hemen hemen aynı ölçülerde bir şadırvanlı avludan oluşur. Bu avlunun çevresi üstü örtülü, önü açık olan ve revak ya da sundurma denen yapılarla çevrilidir.İbadet yerine bitişik olan revaklar caminin son cemaat yerini oluşturur. Bu revakları örten kubbeler, öbür revakları örtenlerden daha büyük ve yüksektir. Avlunun ortasında 16 köşeli, üzeri açık bir şadırvan vardır.

Selimiye Camii: Kubbe
“Bütün dünya halkının “Olabilirlik ölçülerinin dışındadır” demelerinin bir nedeni şudur: Ayasofya kubbesi gibi büyük bir kubbe İslam Devleti’nde yapılmamıştır diye, kâfirlerin mimar geçinenleri “Müslümanlara karşı galebemiz vardır.” derlerdi. Selimiye Camii, yüksekliği 43,25 metre, çapı 31,25 metre olan muazzam kubbesiyle dikkat çeker. Bu büyük kubbe, 6 metre genişliğindeki kemerlerle birbirine bağlanan ve fil ayağı denen dev sütunlar üzerine oturur. İki tanesi kıble duvarına bitişik olan fil ayaklarının öteki altı tanesi ikişer ikişer doğu, kuzey ve batı duvarlarının önünde yer alır. Böylece ibadet yerinin içinde tek ve büyük kubbeyle birlikte görkemli bir bütünlük sağlanmıştır.31,25 metre çapında muazzam kubbenin ağırlığı 2000 ton olup bu ağırlık, payanda kemerler ile karşılanmaktadır. Kubbe üzerindeki kurşunun ağırlığı ise 18 tondur. Bu muazzam eserin kilit taşı ise 5 ton olup, taşın üzerinde beş metrelik altın kaplı alem bulunur. Bir bütün halinde toplanmış olan iç mekân dünya mimarisinde eşi olmayan bir etki ve mana kazanmıştır.

Selimiye Camii: Minareler
Edirne‘nin en hakim yerlerinden birinde inşa edilen ve Mimar Sinan‘ın ustalığının son şaheseri olan dört minareli Selimiye Camii‘nde, caminin genel kompozisyonunda gayet ahenkli birer unsur olarak rol oynayan minareler gerek miktar ve gerekse binaya yerleştirilmiş tarzları bakımından eşi yoktur. Selimiye Camii’nin büyük kubbesinin dört köşesinde üçer şerefeli dört minarenin ahenkli duruşu diğer camilerde görülmeyen tarzdadır. Edirne şehrine giriş yollarından bakıldığı zaman dört minare sanki iki minare imiş gibi simetrik olarak oturtulmuştur. Mimar Sinan nasıl ki bu cami için “ustalığımın eseridir” demişse minareler de hakikaten bu ustalığın verdiği birer şaheserlerdir. Selimiye Camii‘nin dört minaresinin de kürsüleri gayet sadedir. Bu Sinan‘ın eserlerinde bariz olarak görüldüğü gibi burada sadelik hâd safhadadır. Minarelerin kapıları hepsi dışarıya açılır. Gövdelerin daha ince gözükmesi için dış satıhlar dik çubuklarla süslenmiştir. Her minarede bu yukarıdan aşağı çubuklar ayrı tarzda işlenmiştir. Bu dahi Sinan‘ın bir hususiyetidir. Çubuklar aşağıda ve yukarda birbirini bağlayan kaşlarla birleşir. Şerefeler devrin klâsik üslûpta şebekeli korkuluklarıyla süslüdür.

Selimiye Camii Yapım Yerine Dair
Caminin Yeri Hakkında Hz. Muhammed’i rüyasında gören padişah II. Selim, Peygamberin emri üzerine onun rüyada işaret ettiği, bugünkü cami alanının bulunduğu yere bir cami yaptırmaya karar vermiştir.

Selimiye Camii’nin Temel Taşları Hakkında
Koca Sinan, ustalık eserimdir, dediği bu yapının inşaatına başlamadan önce, inşaatta kullanacağı bütün taş malzemeyi araziye yerleştirmiş. İki yıl süresince tonlarca taş zeminin üzerinde beklemiş. İnşaatçıların kullandığı “zeminin oturması” denen bir olay vardır. İşte Sinan Selimiye‘nin zeminini önceden sıkıştırarak zeminin oturmasını sağlamıştır. Böylece iş bittikten sonra oluşacak olan çatlama ve kaymaların önüne geçmiştir.

Temellerinin Atılmasının Uzun Sürmesi Hakkında
İnşaat hızla ilerlemekte iken Mimar Sinan bir gün ortadan kaybolmuş. Her yeri aramışlar, ama Mimar Sinan‘ı kimse bulamamış. Tam 8 yıl sonra Mimar Sinan çıkagelmiş. Caminin kaldığı yerden devam etmesini buyurmuş. Sultan Selim inşaatın 8 yıl beklemesine çok sinirlenmiş: “Tez getirin Sinan'ı” diye buyruk çıkartmış. Sultan Selim bu tüm saray efradı korkudan tir tir titriyor, Selim’in gazabından korkuyorlarmış. Mimar Sinan gayet sakin huzura çıkmış. Selim “anlat” demiş sadece, gözlerinden şimşekler çakıyormuş. Hazır olmasını buyurduğu celladın eli kılıcının kabzasına gitmiş. Sinan kendinden emin, temelin sağlam olması için zaman gerektiğini söylemiş ve eklemiş: “Hesaplarıma göre 8 yıl gerekiyordu” demiş ve anlatmaya başlamış. Sultan Selim, eliyle cellada dur işareti vermiş ve Mimar Sinan‘ın dehası karşısında diyecek bir şey bulamamış.

Selimiye Camii ve Çağrışımlar
31.25 m çapındaki tek kubbesi Allah’ın tek olduğunu, pencerelerinin 5 kademeli oluşunun İslam’ın 5 şartını temsil ettiğini, 4 vaaz kürsüsünün 4 hak mezhebini işaret ettiğini, Selimiye Külliyesi‘ndeki toplam 32 kapının 32 farzı anlattığını, arka minarelerde 6 yolun olması imanın 6 şartını, 12 şerefesinin ise onikinci padişah tarafından yaptırıldığının ifadesidir.
Selimiye Camii ve Mimar Sinan
Sinan‘ı Mimarbaşı’lığa götüren yol, marangozluktan başlayan, Acemioğlanları’nın Yayabaşılığı’ndan geçen yoldur ki ; bir tasarımcı olarak yetişmesinde, İran ve Irak’tan, Dalmaçya ve Orta Avrupa’ya kadar sayısız ülkeyi gezmesi etkili olmuştur.Sinan’ın 1568 yılına kadar yaptığı yapılarda Selimiye‘den bir parça bulmak olasıdır. Kanuni Türbesi, Topkapı Kara Ahmet Paşa, Edirnekapı Mihrimah Sultan, Rüstem Paşa, Lüleburgaz’da Sokollu camileri , onu Selimiye‘ye götüren denemeler olmuştur.Sinan, Selimiye’ye kadar poligonal çardak kavramını deneyerek gelmiştir. Bu denemeler içerisinde poligonsal çardaklı uygulamalar içinde Kadırga Sokollu daha küçük boyutta altıgenin, Selimiye büyük boyutta sekizgenin zirveleridir. Sekizgen ya da altıgen çardaklı şemalarda çeperlerle çardak ayakları arasındaki ilişkiler, çardak kenarı sayısının kubbe ile altyapı arasındaki geçişe getirdiği kolaylıklar, dış biçimlenmede kubbeye doğru kademeleşmenin biçimsel sorunları ve kompozisyonda kulesel öğelerin etkileri, pencereli duvar ve dış revaklar gibi bütün tasarım sorunları Selimiye‘den önce birkaç kez denenmişti. Merkez kubbeli yapıda mekânsal etkiyi optimuma çıkarmak için, çevre sınırlarını mümkün olduğu kadar orta mekânın sınırlarına yaklaştırmak ve taşıyıcı ayakların boyutlarını minimumda tutmak gibi iki zorunluluk getiriyordu. Sinan bu sorunu poligonal sekizgen çardak ile çözmüştür.

Ayasofya’ya Kıyasla Selimiye Camii’nin Yapısal Üstünlüğü
Ayasofya’nın büyük payanda duvarları, yarım kubbeleri, dışarıda vurgulanmış büyük askı kemerleri, kubbe boyutlarıyla boy ölçüşen öğelerdir. Oysa Selimiye’de bunların yarattığı etki görülmemektedir. Tromplu kubbenin altında sekizgenin vurgulanması bir estetiğin göstergesidir. Sinan, yapının içinde ve dışında payanda öğelerini bir mimarî mekân ve kütle kompozisyonunun estetik öğelerine dönüştürmüştür.Namaz kılınan seviyede orta mekânı çardak ayaklarına çok yaklaşan duvarlar çevreler. Bunların arkasında yan cephe revakları yerleşmiştir. Caminin dört yan girişi bu revakların artındadır. Bu revakların üstündeki kat yine camii içine açılarak mekânı ikinci katta çevreleyen mahfillere dönüşür. Böylece namaz düzeyinde mekân çeperlere daha yakın yan mahfiller katında daha uzak ve aydınlıktır. Galeri katı üzerinde ise duvarlar yeniden zemin kat duvarları hizasına gelirler. Yan çeperlerin şekli mekânın nefes almasına benzer. Selimiye’de bu nefesleşme kıble duvarına paralel, enine bir mekanı vurgular. Ayasofya’da bu nefesleşme apside doğru, boyunca bir mekândır. Buda Selimiye’nin tasarımına etkileyici bir özgünlük kazandırır.Selimiye Camii içinde çok iyi tasarlanmış mihrap ve mihrap duvarını süsleyen çini kaplama, camii içinde görsel bir odak yaratır.Sinan, Selimiye’nin yan cephelerinde katlı bir yapı penceresi yaratarak yeteneğini göstermiştir. Pencereleri duvar yüzeylerine değişik ritim ve biçimlerle canlandırmanın en usta tasarımını bu camii de gerçekleştirmiştir.Selimiye Camii‘nde her taraftan son sınırlarına kadar gerilmiş dengeli mekân şahane bir sükûn halinde olup değişik cazibesiyle her gireni birden sürükler ve bir daha bırakmaz.

Sinan’ın Kaleminden Selimiye Camii
"Bütün dünya halkının “Olabilirlik ölçülerinin dışındadır” demelerinin bir nedeni şudur: Ayasofya kubbesi gibi büyük bir kubbe İslam Devleti’nde yapılmamıştır diye, kâfirlerin mimar geçinenleri “Müslümanlara karşı galebemiz vardır” derlerdi. Yanlış görüşlerince, o kadar büyük bir kubbeyi durdurmak son derece zordur. “Benzerini yapmak mümkün olsa yaparlardı” dedikleri, bu zavallının yüreğinde bir ukde olup kalmıştı. Sözü edilen cami binasında çalışıp çabalayarak, ihsan sahibi Allah’ın yardımıyla, Sultan Selim Han’ın zamanında kudret gösterip bu yüce kubbeyi Ayasofya kubbesinden altı zira daha yüksek ve çevresini dört zira daha geniş yaptım. Caminin dört minaresini, kubbenin dört tarafına oturttum. Her birine üçer şerefe yaptım. İki minaresinin üçer merdiveni vardır, çıkanlar birbirini görmezler. İlk merdiven birinci şerefeye, ikinci merdiven ilk iki şerefeye, sonuncu merdivense her üç şerefeye çıkar. Edirne’de benim camimden evvel en büyük cami Üç Şerefeli idi. Minaresi azametli ise de kuleye benziyordu, gayet kalındı. Sultan Selim Camii’nin minareleri ise hem naziktir, hem de üçer yolları vardır ki, bu kadar ince minarede üç yol yapmanın gayet müşkül olduğunu aklı başında olanlar anlar. Çıraklığımı İstanbul'daki Şehzade Camii'nde yaptım. Kalfalığımı da Süleymaniye Camii'nde tamamladım. Fakat bütün gücümü bu Sultan Selim Han camiinde sarf edip ustalığımı ayân ve beyân ettim."

(Tarafımca derleme)