28 Mayıs 2009

Teali-i Nisvan Cemiyeti

28 Mayıs 1913, Osmanlı'da ilk feminist örgüt sayılabilecek Teali-i Nisvan Cemiyeti'nin kurulduğu tarihtir. Cemiyet hakkında birkaç bilgi aktarmakta fayda görüyoruz.

***

Tanzimat’la (1839) başlayan çağdaşlaşma hareketi çerçevesinde Türk kadını gerek düşünce alanında, gerekse doğrudan doğruya siyasi ve toplumsal haklar yönünde ciddi adımlar atabilmiştir. II.Meşrutiyet’ten (1908) sonra aydın kadınlar, kadın statüsünün değerlendirilmesi amacıyla 28 Nisan 1913'de Osmanlı'da ilk feminist örgüt sayılabilecek Teali-i Nisvan Cemiyeti'ni (Kadınların Durumunu Yükseltme Derneği) kurdular. Cemiyet'in başındaki isim Halide Edip Adıvar'dır. Dernek kadın ve erkek arasında eşitliği savunmakta ve çok eşliliğe karşı gelmekteydi. 1917’de çıkarılan bir kararname, evliliği yasal bir çerçeveye bağlarken, kadınlara boşanma hakkını verir. Kanun çok eşli evliliği kadının rızasına bağlayarak sınırlandırır. Halide Edip Adıvar "Her yerde kadınların uyanıp, ilerlemeleri başka hareketler gibi yavaş ve zincirleme bir hareket olmuştur. Bugün bu saat ben size böyle hitap ederken, siz beni dinlerken şüphesiz biz de tarih yapıyoruz, demektir. Bu tarihçeyi torunlarımız bir konferans dolduracak kadar uzun ve iftiharla yaptıkları zaman bizim aciz fakat hüsn-i niyet (iyi niyet) ve samimiyetle dolu bin müşkülatla elde edilen mücadelemizden de bahsedeceklerdir" diyerek cemiyeti tarih sayfalarına geçirir.

(Tarafımca derleme)

Atatürk’ün Osmanlı’ya yaklaşımı

Atatürk’ün Osmanlı’ya yaklaşımı nedir?

Atatürk Osmanlı’yı çok sevse imparatorluğu sona erdirmez, hanedanı tutardı. Ama son devrin Osmanlı’ya bakışıyla benim bakışımın da aynı olması mümkün değil. Bizim bugün tanıdığımız hanedan üyeleri, sempatik, mütevazı, cumhuriyete saygılı insanlardır. Ben son devrin şehzadeleri, sultan hanımları gibi göremem bunları; çünkü aynı insanlar değillerdir. Bizim imparatorlukla çok sıkboğaz bir kavgaya girmemize lüzum yoktur zaten. Bu memlekette monarşist bir yapı ve akım da mevzubahis değildir. Atatürk, Osmanlı monarşisine çok sevecenlikle bakamaz; çünkü bunu işlemeyen, fakir bir devlet mekanizmasının başındaki bir örgüt olarak görür. İşte, kaybolan Rumelisi’ne acır, içi yanar kendi evi oradadır, kendi ecdadı orada gömülüdür. Hilafet müessesesine çok saygı duyamaz; çünkü ona Müslümanlar saygı göstermemişlerdir. Hindistan hariç. Yani Atatürk, Arap unsuru ne yaptığını görmüştür çölde. Bunun üzerinde çok durmak lazım, bunu hep atlıyor millet. Hakikaten sen orada savaşıyorsun hilafet ordusu olarak. Herif İngiliz’le birleşerek senin savunduğun Medine’ye saldırıyor, seni mahvediyor orada. Çölde ricat halindesin, geliyor adam seni öldürüyor, karnının yarıyor askerin. Bunu İngilizlerle yapıyor. Orada İngilizler tarafından örgütlenen, gerilla tipi savaşan; tamam artık bozgun halinde geri çekilen ordulara saldıran bir takım haydutlar var. Şimdi, bu toplumun insanı, bu toplumun zabiti o tarafa iyi bakamaz. Onun için bu hanedana karşı da bir soğukluk var. Bu cumhuriyet ilen edilmiştir ve bu bizim devlet şeklimizdir, bunu da kimse tartışamaz. Cumhuriyetten monarşiye kimse avdet etmez.

Soru: Mehmet Gündem
Cevap: İlber Ortaylı
(Zaman Gazetesi, 3-6 Ekim 1999)

Redd-i miras #2


Siz ısrarla "Redd-i miras hakkımız yok" diyorsunuz. Bunu nasıl temellendiriyorsunuz?

Efendim çok basit; tarih devam eden bir süreçtir. Hiç kimse "Mohaç Meydan Muharebesi ya da Balkan Savaşları beni niye ilgilendirsin ki?" diyemez. İlgilendirir hepimizi; çünkü bugün yaşadığımız ülkenin sınırlaı Balkan Savaşları'ndan ciddi biçimde etkilenmiş. Türkiye'nin bugün yaşadığı dış politika sorunlarının pek çoğu bu savaşlarla ilgili. Mesela Macaristan'a gittiğiniz zaman, Türk olduğunuzu öğrendiklerinde hemen Mohaç'tan bahsetmeye başlarlar. Bugünkü Türk-Macar ilişkilerini anlamak için de o savaşı iyi bilmek gerekir. Siz kendinizi ne kadar Osmanlı'dan ayrı düşünseniz de, dünya sizi öyle görmüyor. Redd-i miras diye bir şey olamaz. Yeni bir Türkiye doğdu, yeni bir Türk milleti doğmadı ki. Atatürk, "yeni bir Türk milleti" demiyor, "yeni bir sosyete" diyor. Sosyete dediği, Durkheimci sosyolojiye has bir tabir. Yani "Eski cemaat toplumundan modern anlamda bir toplum yarattık" diyor. İddia budur. Bir modernleşmeci liderin sözüdür o. Yoksa kalkıp da yeni millet, yeni vatan diye bir şeyden bahsetmiyor.

Harf inkılabı "redd-i miras" olayının bir göstergesi olarak okunabilir mi?

Harf inkılabı gerekliydi. Çünkü, Arap alfabesi Türkçe'ye uyarlanamamış. Mesela bunu Farslar daha iyi uyarlamışlar. Bunun kanıtı imla kurallarındaki karışıklıktır. Bu nedenle, yazmayı kolaylaştırmak, okur-yazar oranını artırmak için harf inkılabı yapılmıştır. Fakat aynı dönemde, bir okul müdürünün, bir kaymakamın eski bir eser üzerindeki kitabeyi kazıtması gibi örnekler de yaşanmıştır. Ama bu, devletin resmi politikası değildir. Bu tür davranışlar tarih bilincinden yoksunluğun bir sonucudur. Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde Osmanlı'ya yönelik bir kültürel kıyımdan söz etmek mümkündür.

Soru: Mehmet Gündem
Cevap: İlber Ortaylı
(Zaman Gazetesi, 3-6 Ekim 1999)

27 Mayıs 2009

II.Abdülhamid'in duası


Allahım helal etmiyorum!

Şahsımı değil, milletimi bu hale getirenlere, hakkımı helal etmiyorum!

Beni, benim için lif lif yolsalar, cımbız cımbız zerrelerimi koparsalar, sarayımı yaksalar, hanümanımı, hanedanımı söndürseler, çoluğumu gözümün önünde parçalasalar helal ederdim de Sevgili’nin (Salallahu Aleyhi ve Sellem) yolunda yürüdüğüm için beni bu hale getiren ve milletimi ateşe atan insanlara hakkımı helal etmem!

Allahım! Mukaddes isimlerine kurban olduğum Allahım!

Ya Âdil!

Bana “Kızıl Sultan” adını takan ve devrilmem için ellerinden geleni yapan Ermenileri, şimdi beni devirenlere parçalatıyorsun!

Bu cellatları da, kim bilir, kimlere parçalatacaksın?..

Fakat yâ Rahman!..

Adaletinle tecelli edersen hepimiz kül oluruz!

Bize acı!

Resûlünün, Sevgilinin, Kainatın Efendisinin nurunu kaydeder gibi olduğu için bu hale gelen millete, rahmetinle, fazlınla, lütfunla tecelli et!

Yâ Kâdir!

Kundaktaki yavruyu gagasına almış, kaçıran leş kuşunu düşürüp çocuğu kurtarmak ancak senin kudretine sığabilir. Leş kuşlarının gagasında kundak çocuğuna dönen milletimi kurtar Allahım!

Ya Ma’bud !..

Ömrümde tek vakit farz namazı kaçırdığımı hatırlamıyorum!

Ama tek vakit namazım olduğunu iddiaya da nefsimde kuvvet bulamıyorum!..

Huzurunda eğileceğime kaskatı kalıyorum ve duada ruh teslim edeceğime yatağımda kıvranıyorum! Sana kulluk gösteremeyen bu kulunu affet Allahım!Eğer, yılları tesbih dizisince süren hükümdarlığımda Seni bir kere anabildim, Resûlüne bir an bağlanabildimse, duamı, o bir kere ve bir an yüzü suyu hürmetine kabul et!

Yâ Sübhan!

Şu titrek elleri, Kıyamet gününde sana “Ümmetim, ümmetim!” diye yalvaracak olan Habibinin eteğinde, şimdi “Milletim, milletim!”diye dilenen bu ihtiyarın duasını geri çevirme! Milletimi evvelâ “Ba’sü ba’de’l-mevtsiz” bir ölümle yok etmeye götüren sahte kurtarıcılar ve sahte kurtuluşlardan kurtar; ve ona bir gün gelecek kurtarıcıları, gerçek kurtuluşu nasib eyle!..

Benim artık bu dünya gözüyle görebileceğim hiçbir saadet ümidim kalmadı.

Bari felâketi olsun bana daha fazla gösterme Allahım!

Ayakta duramaz, haldeyim!

Vadem ne gün dolacak Allahım?..

Necip Fazıl Kısakürek
(Ulu Hakan II.Abdülhamid Han)

25 Mayıs 2009

Necip Fazıl’ın Ayasofya Hitabesi


25 Mayıs 1983 tarihi, Necip Fazıl Kısakürek'in vefat ettiği tarihtir. Bu büyük şairimizin, Ayasofya üzerine vermiş olduğu bir hitabeyi özellikle bugün blogumuzda yayınlamayı düşündük. Hitabe'de Osmanlı'dan bugünlere müthiş tespitler ve tabii ki Üstad'ın harika üslubu göze çarpıyor. Ruhu şad, mekanı cennet olsun. 1965'e gidiyoruz şimdi, Milli Türk Talebe Birliği'ne..

***

Gençler!..

Ayasofya üzerinde çok lâf ettik! Ama lâfta bile onu tasarruf edebilmiş, mülkiyetimiz altına alabilmiş değiliz!

Bana öyle geliyor ki, yalnız mânayı anlasak, yalnız onu yerine getirebilsek, Ayasofya'nın kapıları sabır taşı gibi çatlar, kendi kendisine açılır. İsterse açılmasın; ondan sonra herşey, küçük bir tatbikat işinden ibaret kalır.

Biz kimden, neyi istiyoruz.

Yemen'den Viyana'ya Fas'tan Kafkasya'ya kadar en aşağı 10 milyon kilometre kare bir zemin üzerinde... Evet, böyle bir zemin üzerinde... Atalarımızın... Ata derken halimize bakıp başımızı doğduğumuz nur insanların... Tohum atarcasına her tarafa serptiği kubbelerden birini... 700 bin kilometre kareye indikten ve bu hâlin ismine millî kurtuluş dedikten sonra... Evet, bütün bunlardan sonra... Toprağı kaybedilmiş kubbelerden birini mi istiyoruz?

İnsana gülerler!.. Herhangi bir yıldızda bu türlü iddialara girişen milletleri sürecek bir tımarhane olsa, bizi oraya sürerler.

Âlemde, cüceleşmiş devlerin, eski rollerini takınmasından daha çirkin bir tablo yoktur."

- Cüceleşmeyeydin! Şimdi devin hakkından nasıl bahsediyorsun?"

Derler böyle insanlara ve milletlere!..

Evet, sevgili gençler; bir manzumemde söylediğim gibi, kellelerimizi tırnaklarımızla yerinden söküp iki dizkapağımıza yerleştirmenin ve sonra ikinci bir başla onu seyretmenin, kısaca ulvî nefs muhasebesine girişmenin artık günü geldiğini kabul edelim ve avaz avaz haykıralım ki, bizi, şiltesi üç kıt'ayı kaplayan devi, cüceleştirdiler. Sonra ona iki santim boy ilâve edip, Batının bat pazarı veya bit pazarı elbiselerini giydirdiler. Peşinden de:"

- İşte sana lâyık (özgürlük) ve (uygarlık) budur!"

Dediler.

Bu bakımdan Ayasofya... Bakın nedir bu bakımdan Ayasofya?

Bizi bu hâle getiren, annemizin cennet kokulu başörtüsünü sarhoş kusmuğuna bez diye kullanan, ahlâkımızı Paris'in dünya çapındaki (Şabane) kerhanesinden daha aşağıya düşüren, millî kültürümüzü çöplüğe ve millî iktisadımızı kumarhaneye çeviren, zekâmızı maymunlaştıran ve kalbimizi kanserleştiren, tarihi 129 yıllık cereyanın, kendi öz evimizde, yüzümüze kapadığı oda, mukaddesat odamız...

Ayasofya budur!

129 yıl boyunca, dışarıdan Batı emperyalizmasının, içeriden de onların sâdık ajanları sıfatiyle kozmopolitlerin, masonların ve nihayet hepsinin birden ana sermayesi ve gönüllü fedaisi halinde, adı Türk, küfür tip ve zümrelerinin idare ettiği bu cereyan, Ayasofya'yı müzeye çevirmekle, sağlık müzelerindeki balmumundan frengili suratlar şeklinde, Türkün öz ruhunu müzeye kaldırmış oldu.

Frenk kelimesinden gelen "frengi" ismine dikkat ediniz! Türkün mukaddesatına frengili bir surat gibi bakan bu insanlardır ki, "frengi" mefhumunun tâ kendisidirler ve ciğerlerine kadar frengilidirler...!

Şimdi buradan saffet devrimize geçelim. Şairin;

Şâyestedir denilse,
Âlem senin mezarın...


Dedikten sonra:

Hâlâ gelir zeminden
Tekbir-i zâr-ü-zârin...


Diye belirtmeğe çalıştığı; dâva ve gayesi bakımından Büyük İskender ve Sezar'ı oda hizmetçiliğine kabul etmeyecek kadar üstün hükümdar, başbuğ ve (aksiyon) adamı Fatih, İstanbul'u fethedip onun kalbi Ayasofya'da namazını edâ ettiği zaman, Cenubî Fransa'da kırılıp Viyana'da tekrar Batıyı dişleyecek olan İslâm taarruz kıskacının mihver çivisini ele geçirmişti.
Ayasofya işte bu incecik mildir, bu çividir; onu İslâm kıskacına yerleştiren Fatih Sultan Mehmed'dir; ve eğer ondan sonra kıskaç kapatılamadıysa suç kapatamıyanlardadır. Fatih'e düşen şerefse, erişilir soydan değildir. Kendisinden sonra, Kanunî Sultan Süleyman gibi, iyi ve kötü arasındaki ayırıcı çizgiden başka bir şey olmayan meccanî ihtişam kahramanı, karaların ve denizlerin yüce hakanına kadar süren muazzam (aksiyon) akışında en büyük hız payı, yine Fatih'indir. Kanunî devrinde teşekkül eden büyük ahenk tablosunun unsurları, Ebussuud gibi şeyhülislâm, Sokullu gibi sadrazam, Baki gibi şair, Sinan gibi mimar ve Barbaros gibi amiral, sadece ve sadece Fatih'in, hareket noktasına bu mili yerleştirdiği kıskaç yüzüsuyu hürmetine yetişmiş büyükler...

Târihimizde, Fatih'ten başka her hükümdarın (aksiyomu) isterse vatana eklediği toprak Fatih'inkinden bin misli fazla olsun, ulvî kemâl ve noksansızlık mânasına, tamam olmaktan uzaktır. Yalnız Fatih'dedir ki, kendi zaman ve mekânına göre, dâva hedefini, muhteşem ve muazzam bir tamamlık içinde buluyoruz.

İşte bütün bunları (sembolize) eden, remzlendiren de cihanın en güzel beldesi İstanbul ve onun kalbi Ayasofya...

Salibin ağırlığından kurtarılıp hilâlin kanatlarıyla kendisine gök kubbe yolu açılan, böylece Yirminci Asır dünyasına gerçek medeniyet ve ebediyet mimarisinin ne olduğu onunla gösterilen, Batı aklı ve Doğu ruhunu birleştiren eski Bizans eseri ve artık yeni tekbir yuvası tarihi kubbe...

Demek ki, Ayasofya, ne taş, ne çizgi, ne renk, ne cisim, ne de madde senfonisi; sadece mâna, yalnız mâna...

İstanbul'daki Süleymaniye, Edirne'deki Selimiye, bunlara karşılık da Roma'daki (Sen Piyer) ve Paris'teki (Notrdam), bizde ve onlarda daha niceleri, madde ve hattâ gayelerine bağlı mâna kıymeti olarak, Ayasofya'nın eşik taşına bile denk olamaz. Zira bunlardan herbiri, kendi gayesinin tabiî şartları içinde, tek taraflı olarak yükseltilmiş bir eser... Ayasofya ise bunların yanında bir kümes bile olsa, öyle bir nasibin sahibi ki, ne madde, ne de tek taraflı mâna ölçüsüyle ona varmak kabil... Ayasofya, bir mânanın, zıd mânaya taarruz ve onu zebun edişinin, bütün dünyada eşi olmayan âbidesi...

Fatih Sultan Mehmed, bu hikmeti sezdi; ve Ayasofya'yı, İstanbul gibi misilsiz bir mahfazanın içinde, güneş çapında bir pırlanta gibi zapt ve fethetti.

Târihimizde daha nice zapt ve fetih hareketinin kahramanı var; niçin hiçbirinin adı, hâs isim olarak Fatih değil?..
İmdi:

Biraz evvel işaret ettiğimiz gibi, (İmperyum Romanum)dan üstün bir imparatorluğun dev adamı olan Türk'ü binbir tarihî saik yüzünden çüceleştiriyorlar, 10 milyon kilometre karelik bir servet ve nimet zeminini 700 bin kilometre kare fakir bir anavatan kadrosuna kadar indiriyorlar, fakat bütün bu olanlara rağmen, Fatih'in o kadar maharetle yerine oturttuğu mili söküp atamıyorlar, çekip alamıyorlar. Zira İstanbul ve Ayasofya, muazzam nasibi icabı, anavatana bitişik ve onun içinde kalıyor; hiçbir şey yapılamayınca da, dünyada hiçbir milletin başına gelmemiş bir felâkete yol açılıyor; Ayasofya Türk'ün öz evi ve anayurdu içinde güya Türk'lerin eliyle mânasından koparılıyor, duvarlarından Allah ve Resulünün mukaddes isimleri indiriliyor, iç sıvaları kazınıp putlar meydana çıkarılıyor ve hilâlden ziyade salibin faziletlerini ilâna memur bir müze, yani içinde İslâmiyetin gömülü olduğu bir lâhid haline getiriliyor. Artık o, basit bir taş yığınıdır. Öyle bir taş yığını ki, sadece kendisinde kıyılan ulvî mânanın katillerini ilân ve ihtarla kalmıyor, üstelik her an salibin ağzından salyasını akıtıcı bir iştah telkiniyle, Türk'ün, ruhiyle beraber maddesini, maddesiyle beraber de ruhunu hıristiyanlık âlemine peşkeş çeken, "buyurun, ne duruyorsunuz; gelin ve bizi esir edin!" diyen bir hava yaşatıyor. Ayasofya'nın hilâl hâkimiyetinden uzaklaştırılmasıyla düşmana aşılanan gayret, bir ordunun harp plânlarını satmaktan beter bir tehlike ve suç belirtir. Eğer o kökünden traş edilse ve yıkılsa bir şey değil de, bu haliyle, bütün bir milleti ve tarihi her an öldürüp yine dirilten ve tekrar öldüren bir felâket...Böylece, Batı dünyasının bize içimizden, içimizdeki ajanları vasıtasıyla yaptırdığını, ne Haçlılar yapabildi, ne Moskof, ne de Ayasofya'nın gözü dönmüş şehvetlisi Yunanlılar...Milyonluk bir orduda, bir emirle, herkes silahını kalbine dayayıp tetiği çekse ve intihar etse, bu emrin o orduya vereceği zararı hangi düşman sağlayabilir?..Ayasofya'nın kapatılması işte böyle olmuştur. Ve Türk tarihine, mukaddesatına, ruhuna, ihanetlerin en büyüğü şeklinde meydana gelmiştir. Türk'ü yoktan var ettiğini iddia eden bir zümre ve (klik) zihniyeti, Ayasofya ile Türk vatanını, göklerdeki aslî ve hakikî vatanıyla beraber satmıştır.Allah diyen bu millet mutlaka kalacak; ve kalacağına göre, öteki dünyadakinden evvel, bu dünyada hesap gününü açacaktır. Ayasofya, muayyen bir idare ve zihniyetin getirdiği, ruhî, ahlâkî, içtimâi, iktisadî, idarî, siyasî felaketler eliyle Batı dünyasına takdim edilen hediye kutusu üzerindeki fiyonklu kordelâdır. Topyekûn şahsiyetlerini düşmana teslim edici böyle hediyeleri veren milletler ise, hediyeyi alanlar nazarında hakir ve zelildir. İşte Kıbrıs dâvası!.. O kadar Batılılaştığımızı, uygarlaştığımızı, özgürleştiğimizi, kendisinden olduğumuzu iddia ettiğimiz Batının bize muamelesine dikkat etmiyor muyuz? Bizim, kendimizi, kendisinden saymamız pahasına, Batılı bizi asla kendisinden saymıyor. O, ne Doğulu, ne de Batılı, bu mukallit ve bulamaç insanı asla benimsemiyor; ve ismini taşıdığı (Greko-Lâtin) medeniyetinin piçleşmiş uzvunu, sefil Yunanlıyı, şımarık çocuğu halinde her ân tatmin ve bize tercih etmekten başka bir şey düşünmüyor. Büyük İngiliz şairi Lord (Baynn)ın Türklere karşı Yunan istiklâl çarpışmalarında öldüğünü ve Yunan topraklarında yattığını bilmeyen diplomatlarımız, hâlâ selâmeti, Türk'ün öz şahsiyetinde değil, Batılıya Batılı görünmek özenişinde arıyor.

Hayır! Batılıdan, sığıntısı olmak yoluyla sağlanabilecek hiçbir himaye mevcut değildir. Biz bu kafayla gittikçe de başımıza daha neler geleceği görülecektir.

Bütün bu mânalar Ayasofya'ya bağlı... Daha neler ve neler!.. Türk İstiklâl Savaşı'nın temiz ruhuna leke düşürenler, o ruha ve onun müspet temsilcilerine rağmen, kazanılmış bir istiklâli topyekûn tersine çevirme yoluna girmişlerdir.

Belirttik ki, kendi öz mukaddesat ve târihini kendi öz yurdunda maskara edenlere, o mukaddesat ve tarihin düşmanları hürmet etmez, tiksintiyle bakar. İşte, dünyada ve dış politikada yüzümüze kapanan kapılar bunun için kapanıyor. Doğrudan doğruya bunun için olmasa da dolayısıyla bunun için... Şahsiyetsizliğin ceremesi... Bunun içindir ki, Avrupa, köküne kadar şahsiyet heykeli İkinci Abdülhamid Han'a hürmet ediyordu. Almanya imparatoru (Vilhelm) siyaseti ondan öğrendiğini söylüyor ve Prens (Bismark) tam bir Abdülhamid düşmanı olduğu halde, onu, asrın en büyük siyaset dehası diye gösteriyordu. Eğer Abdülhamid'e, Ayasofya'yı müze yapması karşılığında bütün dünya hazinelerini vereceklerini söyleseler, nefretle reddeder, imparatorluğunu elinden almakla tehdit etseler son damla kanına kadar akıtmakta tereddüt etmezdi. İnkarcı (Volter)in Allah'ın Sevgilisine ait piyesini Fransız tiyatrolarından Fransa devleti marifetiyle kaldırtan, yoksa bunun harp sebebi olacağını Fransa hükümeti'nin suratına çarpan, Ulu Hakan Abdülhamid Han'dan başka kim olabilmiştir? O Abdülhümid Han ki, bunca ordusundan yalnız bir tanesiyle birkaç gün içinde Atina kapılarında görünüvermiş ve küçücük bir Yunan şımarıklığını, onlara Ayasofya'dan bahsettirmek yerine (Akropol) önünde ordugâh kurmakla cezalandırmıştı. Şimdi o Yunanlı, baykuş gözlerini üzerimize dikmiş, birinde Ayasofya, öbüründe Rumelihisarı'nın hayali, İstiklâl Savaşı'ndaki küstahlığından beter bir nefs emniyeti içinde dikilip duruyor da, bizde, onun iki gözünü birden çıkaracak (enerji)den eser görünmüyor.

Sebep?

Çünkü Ayasofya'nın kapılarıyla beraber ruhumuzu kilitlediler. Her mâna, her hikmet, her münasebet Ayasofya'ya bağlı...

Ayasofya açılmalıdır. Türk'ün bahtıyla beraber açılmalıdır.

Ayasofya'yı kapalı tutmak, Yunanlıya "ben yapamıyorum; sen gel de kendi hesabına aç!" demekten farksızdır.

Ayasofya'yı kapalı tutmak, Birleşmiş Milletler'den Afrikalı yamyam devletlerine kadar aleyhimize rey verdirip kendileri müstenkif geçinen Batılılara "artık benim hayat hakkım kalmadı!" demektir.

Ayasofya'yı kapalı tutmak, bu toprağın üstündeki 30 milyon ve altındaki 30 milyar Türk'ün semâları tutuşturan lanetine hedef olmaktır.

Ayasofya'yı kapalı tutmak, Allah'a sövmeye, Kur'ana tükürmeye, Türk tarihini kubura atmaya, Türk iffetini kirletmeye, Türk vatanını satmaya denk bir suçtur.

Gençler! Bugün mü, yarın mı, bilemem!

Fakat Ayasofya açılacak!.. Türk'ün bu vatanda kalıp kalmayacağından şüphesi olanlar, Ayasofya'nın da açılıp açılmayacağından şüphe edebilirler.Ayasofya açılacak... Hem de öylesine açılacak ki, kaybedilen bütün mânalar, zincire vurulmuş masumlar gibi onun içinden fırlayacak!.. Öylesine açılacak ki, bu millete iyilik ve kötülük etmişlerin dosyaları da onun mahzenlerinde ele geçecek...

Ayasofya açılacak!... Bütün değer ölçülerini, tarih hükümlerini, dünyalar arası mahsup sırlarını, her iş ve herşey hakkındaki gerçek miyarları çerçeveleyici bir kitap gibi açılacak...

Allah tarafından mühürlenmiş kalplerin mühürlediği Ayasofya, onların aynı şekilde mühürlemeğe yeltenip de hiçbir şey yapamadığı, günden güne kabaran akınını durduramadığı ve çığlaştığı günü dehşetle kolladığı mukaddesatçı Türk gençliğinin kalbi gibi açılacak...

Ayasofya'yı, artık önüne geçilmez bu sel açacak...

Bekleyin gençler!.. Biraz daha rahmet yağsın... Sel yakındır.

Fatih ve Onun Yeni Nesline Selam!

Necip Fazıl Kısakürek
(Hitabelerim / 1964 M.T.T.B)

Atatürk "bayrak inkılabı" da yapmak istemiş

Atatürk döneminde devletin isminden hukuk düzenine, yazısından ideolojisine kadar değiştirilmedik pek az şey kalmıştır. Ancak inkılap fırtınasında bir tek Osmanlı sembolüne dokunulmadı.

O da, İstiklal Marşı'nda çehresini çatmasından tarifsiz kederlere düştüğümüzü her gün haykırdığımız ay yıldızlı al bayrağımızdı.

Peki neden dokunulmadı acaba al bayrağa? Hiç değiştirilmesi gündeme geldi mi? Geldiyse nasıl? Ve Atatürk ay yıldızlı bayrak yerine hangi bayrağı getirmeyi düşünmüştü?

Bu konular öteden beri konuşulur ama yazılı değil de, sözlü kaynaklara dayanırdı. Burada yazılı bir kaynağa dayanarak Atatürk'ün Türk bayrağını değiştirmeyi düşündüğünü fakat bir sebeple vazgeçtiğini göreceğiz.

Kaynak, Atatürk'ün yakınında bulunmuş ve Zübeyde Hanım'la yaptığı görüşmeler sayesinde aile kökenleri konusunda bizi kısmen aydınlatmış bulunan Enver Behnan Şapolyo'dur. Yazının künyesi: "Atatürk ve bayrak", Türk Kültürü, sayı: 97, Kasım 1970, s. 30-31.

Enver Behnan Şapolyo, Atatürk'ün yaveri Muzaffer Kılıç'la çok samimidir. Devrimlerin hızla sürdüğü günlerden birinde olmalı, Şapolyo sorar, Kılıç da cevaplar:

- Atatürk bayrağımızı değiştirmeyi düşünüyor mu? Sen bir şey duydun mu?
- Gök bayrağı kabul etmeyi düşünüyor!
- Gök bayrak mı?
- Evet! Atalarımızın kullandığı gök renkli bayrağı[n] yeni devletin bayrağı olmasını düşünüyor, fakat daha bir şey yok!

"Gök renkli bayrak", yani Göktürklerin Cumhurbaşkanlığı forsunda da yer alan mavi zeminli ve ortasında da bozkurt kafası bulunan bayraktır Atatürk'ün kafasındaki Cumhuriyet'in bayrağı..
Merakını yenemeyen Şapolyo, işin peşini bırakmaz. Atatürk'ün Türk bayrağı olarak, gök bayrağı düşünüp düşünmediğini, Cumhurbaşkanı Celal Bayar'a da sorar. Bayar, Muzaffer Kılıç'ın sözlerini doğrulayan bir cevap verir:

- Atatürk, Cumhuriyet'in resmî bayrağını gök bayrak olarak kabul etmeği düşünmüştü, fakat bu hususta hiçbir neşriyat yapılmadığından, bu bayrağı kabul etmediler.

Celal Bayar'ın sağlığında, üstelik de Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü gibi resmî destekli bir kurumun dergisinde çıkan bu yazı üzerinde düşünmeye değer.

Celal Bayar'ın sözlerine göre eğer gök bayrak üzerine yeterli yayın yapılsa ve muhtemelen belgeler tatminkâr bulunsaydı, bugün al bayrağımızın yerinde mavi zemin üzerine kurt kafası bulunan Göktürk bayrağını kullanıyor olacaktık.

Enver Behnan Bey sözlerini şöyle noktalıyor:
"Atatürk harsta [kültürde] milliyetçi, medeniyette Batılı idi. Demek oluyor ki, gök bayrak onun mefkûresinde [idealinde] yaşıyordu. Gök renkli bayrağı kabul etmeyi düşündü, fakat çok güzel olan al bayrağımızdan da vazgeçemedi. (...) Şimdi O'nun kabrini kaplayan semada gök bayrağı hayal ediyorum!"

Dışişleri Bakanlığı'nın Lozan hatası
Dışişleri Bakanlığı'nda Ahmet Davutoğlu rüzgârı kendisini hissettirmeye başladı. Nitekim 19 Mayıs'ın Yunanistan'da resmen "Pontus günü" olarak anılması ve buna hükümet yetkililerinin de katılmasına "misilleme" olarak Dışişleri Bakanlığı hem bir kınama yayınlıyor hem de Lozan'ın bir maddesini hatırlatıyordu. Açıklama, aynı zamanda tarihle ilgili ince bir noktayı da gündeme getiriyordu. Bizimle ilgili kısmı şuydu:

"Bu vesileyle, Kurtuluş Savaşımız sırasında Yunanistan'ın Anadolu'da tevessül ettiği vahşet ve mezalimi ve bu bağlamda, Lozan Antlaşması'nın 59. maddesinin, 'Yunan ordusu veya yönetiminin savaş hukuku kuralları hilafına Anadolu'da sebep oldukları yıkımın Yunanistan tarafından tazmin edilmesi'ni öngördüğünü hatırlatmak isteriz."

Yerinde bir tespit; ancak yanıltıcı bir bilgi. Lozan'ın sözü edilen maddesinde 'tazminat' kelimesi asla geçmez. Ya hangi kelime geçer? "Tamirat" kelimesi vardır ama "tazminat" yoktur. İngilizcesi "reparation", Fransızca metinde ise "reparer" şeklinde ifade edilmiştir.

Zaten eğer Dışişleri Bakanlığı'nın açıklamasında geçtiği gibi, Lozan'da Yunanistan'ı 1 lira bile olsa "tazminat"a mahkûm ettirebilmiş olsaydık, bu, dünya önünde Yunanistan'ın suçlu olduğunu ilan anlamına gelecekti. Sadece savaşta Anadolu'ya verdikleri zararı tamir ettirme şartını antlaşmaya koydurabildik.

Ancak İsmet Paşa, bırakın Dışişleri'nin açıklamasında geçtiği gibi 'tazminat' almayı, Yunanlıların resmen ödemeyi kabul ettikleri 'tamirat' bedelini dahi Venizelos'a bağışlamış, sanki avukatlığı kendisine düşmüş gibi, Yunanistan'ın 4 milyar altın Frank tutarındaki tamirat bedelini ödeyecek malî durumu olmadığını söyleyerek TBMM'nin bütün ısrarlarına rağmen Yunanlıları affetmiş, Meclis'te yaptığı konuşmada ise "Barışın bir an önce gerçekleşmesi için tarafımızdan büyük bir fedakârlık" yapıldığını ileri sürmekten çekinmemişti.

Peki İsmet Paşa'ya sormazlar mı? Madem Yunanlıların malî durumu bu parayı ödemeye müsait olmadığı için affediyorsunuz, peki Türkiye'nin durumu çok mu müsait idi de Lozan'da Osmanlı borçlarını son kuruşuna kadar ödemeyi taahhüt ettiniz? Hiç değilse bu borcun 4 milyar altın Frank tutan kısmını Yunanistan'ın üzerine yıksaydınız.

Ben de ne söylediğimin farkında değilim. Bizim bütün borcumuz ne kadardı ki, 4 milyar oradan düşülsün! Açın kitapları bakın, 1933 yılındaki konsolidasyonla borcumuz 962 milyon Franga bağlanmıştı, yani yaklaşık bizim Yunanistan'dan alacağımızın dörtte birine. Şöyle diyelim: Yunanistan'a lütfettiğimiz miktarla Osmanlı'dan kalan borcu biz 4 defa fazlasıyla ödeyebilir, hatta cebimizde yüklüce bir para bile kalabilirdi.

Nedense Osmanlı borcunu ödeye ödeye bitiremediğimizi dillerine dolayan İsmet Paşa kafasındakiler, Yunanistan'a bunun 4 katını hibe ettiğimizi söylemeyi unutuyorlar. Biraz ciddiyet beyler!

Daha Lozan'da yaptığımız o meşhur hesap hatasına değinmedik. Maliye memuru Hüsnü Himmetoğlu sayesinde çift hesaplanan bir borcumuz ortaya çıkmıştı. Ne kadardı biliyor musunuz bu borç miktarı? Tam 300 milyon lira! 300 milyon lirayı gözden kaçıranlar orta halli bir memur kadar hesap kitap bilmiyorlarsa, "Lozan'ı biz kimlere emanet etmişiz?" diye yeniden düşünmemiz gerekmiyor mu?

Mustafa Armağan

22 Mayıs 2009

II.Bayezid # 2

(Aşağıda bahsettiğim Amasya'daki Külliye'de Sultan'ın resimde gördüğünüz tablosu asılıdır.)

İstanbul'da Sultan Bayezid Camii'nin açılışını (aynı isimde Camii Amasya'da da vardır, Şehzadelik döneminde yaptırılmış olup Camii, Külliye ve Medrese'den oluşur.) kendisi yapmak istemez.Orada bulunan kalabalık insan topluluğuna seslenir:

-Bu Camii'nin açılışını aranızda İkindi namazı'nın sünneti'ni hiç kaçırmamış olan varsa onun yapmasını istiyorum.Buyursun gelsin.

Kalabalıktan ses çıkmaz, bunun üzerine şöyle der:

-Bu Camii'yi açmak bana nasip oldu o halde...

(Tarafımca derleme)

Ayrıca bkz: II.Bayezid #1

1766 Büyük İstanbul Depremi

(Küçük Kıyamet'ten (1509 Depremi) 257 yıl sonra: 1766 depremi: Padişah çadıra çıkıyor)

Bugünün tarihine denk gelen 22 Mayıs 1766 Büyük İstanbul Depremi, Osmanlı tarihinin en acılı günlerinden biri olmuştur. Bu vesileyle blogumuzda birkaç anektodla konuya değiniyoruz.
***
22 Mayıs 1766 depremi Marmara denizinin doğusunda oluşmuş ve İzmit'ten Tekirdağ'a (Rodosto) kadar uzanan geniş bir bölgede büyük hasarlar yapmıştır. İzmit, Bursa, Edirne ve muhtemelen Gelibolu'ya kadar uzanan bir bölgede yüksek binalarda ve yapılarda hasar gözlenmiştir. Bu deprem sonucunda yüksek deniz dalgaları (tsunami dalgaları) oluşmuş, İstanbul boğazı ve Mudanya körfezinde önemli ölçüde hasar gözlenmiştir.

Bu depremi izleyen birçok artçı deprem rapor edilmiştir. En önemli artçı deprem muhtemelen aynı büyüklükte -belki de daha büyük- 5 Ağustos 1766 Mürefte yakınlarında oluşmuştur.

Gözlenen hasarın büyüklüğü ve etki alanından dolayı bu depreme ait oldukça fazla bilgi ve belge mevcuttur ve belki de Marmara denizi ve çevresinde gözlenen, en ince ayrıntısına kadar detaylı rapor edilmiş tarihsel depremdir. Osmanlı arşivlerinde bu depremin ardından İzmit ve İstanbul'da hasar gören cami ve külliyelerinde başlatılan onarım çalışmalarına ait belgeler mevcuttur. Özellikle Yunan kaynaklarında İstanbul'da bulunan yabancı ataşe ve elçilerin Avrupa'daki basın aracılığıyla rapor ettiği bu deprem doğrulanmaktadır. Çok ilginçtir bu depremden 11 yıl önce oluşan ve Lizbon (Portekiz)'u harabeye çeviren büyük deprem ile olan ilişkisi ve depremlerin oluşumu hakkında oldukça fazla spekülasyona sebep vermiştir.

22 Mayıs 1766 depremi Kurban bayramının üçüncü günü gün doğuşundan yarım saat sonra perşembe sabahı oluşmuştur. Rapor edildiği üzere Güney-Kuzey doğrultusunda hissedilen yeraltı gürültülerinden sonra yaklaşık 2 dakika süren ana depremıden 4 dakika sonra daha küçük ölçekli bir deprem oluşmuştur. Deprem'den hemen sonraki ilk kayıtlara göre İstanbul'da 850'den fazla ölü ve birçok yaralı rapor edilmiştir. Ancak, ölü sayısının az olması depremin sabah namazını takiben camiler boşaldıktan sonra oluşmasına bağlanmaktadır. Maalesef, yıkımlar arasından daha sonra çıkarılan ölü sayısının toplam 4.000-5.000 civarında olduğu rapor edilmiştir.

İstanbul'daki hasar oldukça geniş bir alanda gözlenmişti. Galata ve Pera'daki önemli hasarların yanısıra Boğaziçi'ndeki köylerdede nisbeten küçük oranlarda hasar gözlenmiştir. İstanbul'u çevreleyen surlar , özellikle Yedikule ve Eğrikapı arasında önemli ölçüde yıkıldı. Yedikule'deki bir-iki kule yıkıldı, Edirnekapı hasar gördü ve Bahçekapısı ve Odunkapısı'nın çöktüğü rapor edilmektedir.

En önemli hasar Fatih Sultan Mehmet camisi ve külliyesi'nde gözlendi. Caminin kubbesi, imaret ve medrese çöktü. Medrese'de eğitim gören 100'den fazla öğrenci yaşamını yitirdi. Depremden sonra caminin onarımı oldukça zaman aldı. Sultan Ahmet Camisi'nin minaresi yıkıldı ancak Ayasofya ve diğer camiler (Selimiye, Süleymaniye, Şehzade, Valide ve Nuruosmaniye ve Laleli) hafif hasar ile bu depremden etkilendiler. İstanbul'daki bu yıkımlar yabancı ateşe, elçiler ve misyon şeflerince de rapor edilmiştir. Bu depremden kiliseler de oldukça etkilenmiş olmasına rağmen, ayrıntılı kayıt pek yoktur.

Topkapı Sarayı' ndaki ağır hasardan dolayı Osmanlı Sultanı saray bahçesindeki çadırında uzunca bir süre ikamet etmek zorunda kaldı. Saray'daki mutfak ve bacaları tamamen yıkıldı. Eski saray bahçesinde bulunan cezaevinin duvarlarının yıkıldığı ve savaş esirlerinin kaçtığı ayrıca rapor edilmiştir. Kadırga'daki sarayın onarımı ve Beşiktaş'taki saray'ın duvarlarındaki yıkım kayıtlarda yer almaktadır. Bu depremde ayrıca birçok han yıkıldı, özellikle Vezir Hanı harabeye döndü ve birçok ölüme sebep oldu. Hırkacılar,Şekerciler, Baltacılar, Çuhacılar ve Kalpakçılar hanları ağır hasar gördü. Kapalıçarşı, Örücüler çarşısı ve Mercan Ağa'daki yıkımlar, Yerebatan sarnıcı ve askeri birliklerde hasar rapor edilmiştir. Ayrıca, şehir su şebekesinde ve kanallarında kırılmalar gözlendi.

Galata ve Pera'nın önemli bir hasar almadan bu depremden etkilendiğinin rapor edilmesine rağmen, Pera'da birçok duvarın ve bacaların yıkıldığı gözlenmiştir. Galata kıyılarındaki birçok yerleşim birimini ve daha kuzeyde İstinye koyunda yıkımlar oluşmuştur. Bu depremde İstanbul'un 22 km kuzeyindeki Ayvadbend barajı hasar gördü.

Depremde ki hasarın daha çok İstanbul'un batısında yoğunlaştığı rapor edilmiştir. Çatalca, Küçük-Büyük Çekmece, Kumburgaz, Burgaz, Lüleburgaz, Çorlu ve Tekirdağ (Rodosto)'da deprem hasarlarının gözlendiği güvenilir kaynaklarda yer almaktadır. Tekirdağ'ın daha batısında deprem hasarı ile ilgili pek güvenilir bir kaynak yoktur. Ancak Gaziköy, Gelibolu ve Çanakkale boğazında bazı hasarların gözlendiği rapor edilmesine rağmen bu izlenimler 5 Ağustos 1766 -Mürefte artçı depremiyle ilişkili olabilir.

Bu depremde gözlenen yıkımlar İstanbul'un doğusunda daha çok İzmit Körfezi'nde yoğunlaşmıştır. Bölgede ki birçok kasaba ve köy de ağır hasarlar gözlenmiştir. Yaklaşık iki dakika kadar sürdüğü rapor edilen bu depremde İzmit Mehmet Bey camisinin kubbesi ve Çalık Ahmet camisinin duvarlarının yıkıldığı ve depremden sonra gözlenen deniz dalgalarının (tsunami dalgalarının) limanları kullanılamıyacak derecede yıktığı rapor edilmektedir.

Marmara Denizi'nin güneyinde Karamürsel'in batısında birçok köydede (Hersek) ağır hasarlar gözlendiği bilinmektedir.

Bu deprem Bozcaada, Selanik, İzmir ve güney Balkan'larda -Sırp kaynaklarına göre- İstanbul'un 240 km kuzey-kuzeybatı'sında yer alan Aytos'da hissedilmiştir.

Galata, Boğaziçi ve Mudanya kıyı şeridinde deniz seviyesinde yükselmeler gözlenmiş ve Marmara Denizi'ndeki küçük adacıkların yarı-yarıya suların altında kaldığı rapor edilmiştir.

Depremden yaklaşık iki ay kadar sonra inşaat malzemeleri, bina ustaları Midilli'den Kayseri'ye kadar uzanan geniş bir bölgeden getirilerek yapım ve onarım çalışmaları başlatılmıştır. Birçok kamu (idare) binası yıkılarak yeniden yapılmış ve Fatih Sultan Mehmet camisi ancak 5 Mayıs 1771'de kullanıma açılabilmiştir.

Şüphesiz, bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Fakat Marmara Denizi ve çevresini etkileyen kırık zonları ve ilgili depremlere ait fay düzlemi çözümlerini içeren bir haritaya bakacak olursak (Taymaz, 1990; Taymaz et al., 1991; Taymaz, 1995a-b; Smith et al., 1995; Okay ve diğ. 1999a-b) Marmara Bölgesi'nin ne kadar büyük bir deprem riski ile iç içe yaşadığını görmek mümkündür. Marmara denizi çökelme havzasını sınırlayan bu kırık zonlarında oluşabilecek depremlerden 5-25 km uzaklıktaki yerleşim birimlerinde ağır hasarlar görmek olasıdır.
Yapılardaki hasarlar; depremin büyüklüğü (M)'ne, episantır uzaklığına, yerel zemin koşulları, yapı tipleri ve inşaat kalitesine göre farklı oranlarda oluşacaktır. Zemin kalitesi açısından olaya bakacak olursak; gevşek zeminlerin sarsıntı büyütme oranı ve titreşim peryodları büyük, sert zeminlerde ve kayalık bölgelerde ise küçüktür. Kurutulmuş bataklık bölgeleri, dere yatakları, dolgu ve heyelan alanları gibi gevşek zeminler üzerindeki yapılar, sert-kayalık bölgelerde inşa edilmiş yapılara oranla daha fazla hasar göreceklerdir.

Deprem olayına farklı bir açıdan bakacak olursak, depremin büyüklüğü ve yeri deprem hasarları açısından en önemli faktörlerin başında gelmektedir. Beklenen depremin büyüklüğünün en az bugüne kadar oluşmuş en büyük deprem kadar olacağı kabul edilirse, deprem felaketinin boyutları çok daha büyük bir önem kazanacaktır.

Özetle, ulusal deprem istasyonları ağından, zemin etüdlerine, neotektonik araştırmalara ve konut tipi seçimlerine kadar bir dizi araştırmayı başlatmalıyız. Önce, sağlıklı bir veri-bankası oluşturarak, deprem olayına hazırlanmalıyız...

Katkı Belirtme: Bu yazıda kullanılan şekillerin hazırlanması esnasında bana yardımcı olan öğrencim Onur TAN'a teşekkür ederim.

Tuncay Taymaz
(Cumhuriyet Bilim Teknik - 11.09.1999)

Kaynaklar:
* Ambraseys, N.N. 1988. Engineering seismology. Earthq. Eng. Struct. Dyn. 17, 1-105.
* Ambraseys, N.N ve Finkel, C.F. 1990. The Marmara Sea earthquake of 1509. Terra Nova, vol. 2, 167-174.
* Ambraseys, N.N ve Finkel, C.F. 1991. Long-term seismicity of İstanbul and of the Marmara Sea region. Terra Nova, vol. 3, 527-539.
* Ambraseys, N.N ve Finkel, C.F. 1995. The seismicity of Turkey and adjacent areas: a historical review, 1500-1800. Eren Yayıncılık ve Kitapçılık Ltd. Şti., İstanbul-1995, 240pp.
* Dziewonski, A.M., Ekstrom, G., Woodhouse, J.H. ve Zwart, G. 1989. Centroid moment tensor solutions for April-June 1988. Phys. Earth Planet. Int.54, 199-209.
* Ekstrom, G.A ve England, P.C. 1989. Seismic strain rates in regions of distributed continental deformation. Journal of Geophysical Research 94, 10,231-10,257.
* Ketin, İ. ve Roesli, F. 1953. Makroseismische Untersuchungen über das nordwestanatolische Beben vom 18 Marz 1953, Eclogae Geolog. Helvetiae, 46, 187-208.
* Ketin, İ. 1948 Uber die tektonisch-mechanischen Folgerungen aus den grossen anatolischen Erdbeden des letzten Dozennimus. Geologische Rundschau, 36, 77-83.
* Le Pichon, X., 1996. Anadolu Akdeniz'e mi düşüyor? Cumhuriyet-Bilim Teknik, 471 (30 Mart 1996), 6-7.
* McKenzie, D. 1972. Active tectonics of the Mediterranean region. geophys. Journal of Royal Astronomical Society. 30, 109-185.
* Okay, A. ve diğ. 1999a. An active, deep marine strike-slip basin along the North Anatolian fault in . Tectonics, 18, 129-147.
* Okay, A. ve diğ. 1999b. Marmara Denizi'nde İstanbul'u tehdit eden kırıklar. Cumhuriyet-Bilim Teknik, 649 (28 Ağustos 1999), 8-10.
* Smith, A.D, Taymaz, T. ve diğ. 1995. High-resolution seismic profiling in the Sea of Marmara (northwest ): Late Quaternary sedimentation and sea-level changes. Bulletin of Geological Society of America, 107 (8), 923-936.
* Şengör, A.M.C. 1995. Kuzey Anadolu Fayı'nın keşfi hakkında. Cumhuriyet-Bilim Teknik, 458 (30 Aralık 1995), 6-8.
* Şengör, A.M.C. 1996. Kuzey Anadolu Fayı'nın keşfi. TÜBİTAK-Bilim ve Teknik, 338 (Ocak 1996), 8-15.
* Stein, R. ve diğ. 1997. Progressive failure on the North Anatolian fault since 1939 by earthquake stress triggering. Geophysical Journal International-Oxford, 128, 594-604.
* Şengör, A.M.C. 1998. Adana'da N'oluyo? Cumhuriyet-Bilim Teknik, 447 (11 Temmuz 1998), 12-14.
* Şengör, A.M.C. ve diğ. 1985. Strike-slip faulting and related basin formation in zones of tectonic escape: as a case study. Soc. Econ. Paleont. Min. Spec. Pub., 37, 227-264.
* Şaroğlu, F., Emre, Ö ve Kuşçu, İ. 1992. Türkiye Diri Fay Haritası, 1/1.000.000: MTA, Ankara, 3 pafta.
* Taymaz, T. 1990. Earthquake Source Parameters in the Eastern Mediterranean Region. PhD Thesis, 244pp, Darwin College-University of Cambridge, England-U.K.
* Taymaz, T. ve diğ. 1990. Earthquake mechanisms in the Hellenic Trench near Crete. Geophysical Journal International-Oxford, 102, 695-731.
* Taymaz, T. ve diğ. 1991. Active tectonics of the north and central Aegean Sea. Geophysical Journal International-Oxford, 106, 433-490.
* Taymaz, T. ve diğ. 1991. Source Parameters of large earthquakes in the East Anatolian Fault Zone (). Geophysical Journal International-Oxford, 106, 537-550.
* Taymaz, T. ve Price, S. 1992. The 1971 May 12 Burdur earthquake sequence, SW : a synthesis of seismological and geological observations. Geophysical Journal International-Oxford, 108, 589-603.
* Taymaz, T., 1993. The source parameters of Çubukdağ (Western ) earthquake of 11 October 1986. Geophysical Journal International-Oxford, 113, 260-267.
* Taymaz, T. 1995a. Türkiye'nin gerçeği: Deprem. Cumhuriyet-Bilim Teknik, 447 (14 Ekim 1995), 8-11.
* Taymaz, T. 1995b. Marmara Bölgesi'nin Aktif Tektoniği. Cumhuriyet-Bilim Teknik, 450 (4 Kasım 1995), 6-7.
* Taymaz, T. 1996. Deprem Sorunlarının Çözümünde Ulusal Deprem İstasyonları Ağının Önemi. Erzincan ve Dinar Deneyimleri Işığında Türkiye'nin Deprem Sorunlarına Çözüm Arayışları, 57-63, TÜBİTAK Deprem Sempozyumu, 15-16 Şubat 1996, Ankara.
* Taymaz, T. 1997. Dinamik Yerküremiz ve Depremler. Cumhuriyet-Bilim Teknik, 525 (12 Nisan 1997), 10.
* Taymaz, T. 1999. Türkiye'nin gerçeği: Deprem, Marmara Bölgesi'nin Aktif Tektoniği ve Ulusal Deprem Ağı ! Cumhuriyet-Bilim Teknik, 650 (4 Eylül 1999).

II.Bayezid

Dün, yani 21 Mayıs tarihinin 1481 senesi; II.Bayezid'in Osmanlı tahtına çıktığı ve devleti idare etmeye başladığı tarihe denk düşer. II.Bayezid hakkında ufak bir özet yazmak da görevimiz bu durumda.

***

Fâtih Sultan Mehmed Hân'ın üç oğlunun büyüğü olup, 1448'de Gülbahar Hâtun'dan Edirne yakınlarında bulunan Dimetoka'da dünyaya geldi.

Küçük yaştan îtibâren büyük bir ihtimamla yetiştirildi ve devrin en mümtaz âlimleri elinde tahsil gördü. Dîni ilimlerde, fıkıh âlimi derecesinde bilgisi vardı. Yedi yaşında iken, Hadım Ali Paşa nezâretinde Selçuklular devrinden beri mühim bir ilim ve kültür merkezi olan Amasya'ya sancak beyi tâyin edildi.

Amasya'da sancak beyliği sırasında Otlukbeli Savaşı'nda Kazova'da orduya katılan Şehzade Bâyezid sağ kolda yer aldı. İran'dan gelen tüccarların mallarının yağmalanması üzerine gönderdiği kuvvetler 1479'da Torul ve çevresini Osmanlı topraklarına kattı.

Şehzade Bâyezid, babası Fâtih Sultan Mehmed Hân'ın 3 Mayıs 1481 târihinde Maltepe civarında vefatı üzerine İstanbul'a davet edildi. Şehzade Bâyezid, emrindeki dört bin atlı ile 21 Mayıs 1481 günü İstanbul'a vardı ve devlet idaresini eline aldı. Bîat merasimi ile Osmanlı tahtına cülus etti ve sekizinci Osmanlı sultanı oldu. Ertesi gün de babasının na'şını defnetti.

(Tarafımca derleme)

İki dost hükümdar sergisinden #2

Kaldığım yerden "İki dost hükümdar sergisi" hakkında yazmaya devam ediyorum. Yıldız Şale'ye girdiğimizde ilk ziyaret ettiğimiz odada Osmanlı Devleti ve Alman Devleti'nin birbirlerine verdikleri hediyeler bulunuyordu.
Bu konuda objektif olmak gerekirse Osmanlı Devleti'nin verdiği hediyeler çok daha pahalı ve üretiminde dikkat gerektiren ürünler olduğu söylenebilir. Özellikle II.Wilhelm'e özel yapılan hediyeler gerçekten harika görünüme sahip.Fotoğrafa ilgisini hiç şüphesiz bildiğimiz Sultan II.Abdülhamid, hediyelerinde de buna önem veriyor ve mutlaka Kaiser II.Wilhelm'in yer aldığı fotoğrafları kullanıyor.Odanın geri kalan kısımlarında hediyelerin genel nitelikleri ve üretim teknikleri hakkındaki bilgiler yer alıyor. Ayrıca gerek Sultan II.Abdülhamid'in gerekse Kaiser II.Wilhelm'in hem şahsı hem de aile yaşantıları hakkında bol bilgi edinmek mümkün.
Sergiyi gezerken en mutlu olduğum durumlardan biri, Milli Saraylar Daire Başkanlığı'nın görevlendirdiği rehberlerin gayet bilgili ve güzel üsluba sahip olmalarıydı..

Tarih Bilinci

"..Siz Osmanlı tarihini bilmezseniz, bugünkü Türkiye'yi anlayamazsınız, hiçbir şeyini anlayamazsınız. Burada aynı zamanda ben şahsen, bir özlemi gidermek istiyorum. Nedir özlem? Biz, yani Türk toplumu olarak yanlış doğru, tarihi kökleri olmayan bir düşünce tarzıyla yetiştirilmişiz. Gerçi 'şöyleydi, şöyle olmuştu' filan diyoruz ama bu kökenlerin nereye nasıl bağlandığını, niçin bağlandığını, anlatamıyoruz. Bizim düşüncelerimizde, hislerimizde, sinemizde büyük bir boşluk vardır; o da tarih bilinci boşluğudur. Biz tarihe tapan, fakat tarih bilmeyen bir toplumuz. Evet, tarihte Fatih Sultan Mehmed şöyle şöyle yapmıştır, ama bunun ötesinde bir şey yok. Buna bir son vermemiz gerekiyor; tarih bilinci, tarih sevgisi insanı köklendirir, canlandırır, bugünkü olayları düne bağlar, dünü bugüne getirir, tarihi ölü bir ders olmaktan kurtarır, yaşayan bir varlık haline getirir ve tarih o olmalıdır. Bugüne bağlanan, yaşayan bir varlık olmalıdır tarih. Benim yaklaşımım budur. Biz bunu yapmadıkça, tarihe karşı olan bir yerde aşırı ilgi, diğer tarafta köksüz anlayış devam edecektir."

Kemal Karpat
(
Tarih Vakfı'nın 23 Eylül 1999 tarihli "Tarihçinin Mutfağı" söyleşisinden)

21 Mayıs 2009

İlber Ortaylı ile Sohbet

Derin Düşünce Fikir Platformu'ndan Olcayto Tan Haskol'un İlber Ortaylı ile gerçekleştirdiği ve sitede 22 Nisan'da yayınlanan bir röportaj.

***

-Hocam Derin Düşünce platformu ile röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. özellikle platformumuzda üzerine yazılan fikir yürütülen ve sizin alanınızla ilgili konular hakkında sizden bilgi almak istiyoruz. Öncelikle Resmi Türk tarih tezi ile ilgili sorular sormak istiyorum. Resmi Türk tarih tezi hakkında ne söyleyebiliriz?

Resmi Türk tarih tezi denilen tezi hazırlayanlar da bir zamanlar bu günkü gayri-resmi alternatif tarih tezini hazırlayanlar kadar amatör ve heveskardılar.Bütün bu amatör ve heveskar insanların tarih yazım teknikleri ve araştırmayla fazla ilgileri ve bilgileri olmadığı için tarih yazımı çok çabuk böyle ahbap-çavuş ilişkisine dönmüştür. Veyahutta, büyük adamlara yaranarak böyle iyi yazar mıyım falan gibi niyetlerle oluşturulmuştur. Büyük adam dediğimde Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal değil de maarif vekili Mesut Talip gibi, daha üstleriyle de zaten temasları yoktu.

-Yani, iletişime geçebilecekleri büyüklükteki büyük adamlara yaranmak maksadıyla da çarpıtılmış.

Evet ona göre bir şeyler düşünürler. Bu günküler de işte bazı ahbap-çavuşlar ne yapıyorsa ona göre yazar. Hiçbir zamanda ciddi metot ve ilkeleri falanda fazla yoktur zaten. Bunlar böyle ortaya koyar.

-Bu çerçevede Avrupa’daki Tarih yazım teknikleri ile bizdeki tarih yazım teknikleri, okuyucu vb. gibi farklılıklar nedir?

Resmi tarih ya da alternatif tarih gibi tezler Avrupa tarihçiliği için söz konusudur. Çünkü orada yani tarih yazım metotları bilinir. O konuda belirli bir birikim vardır. Belirli sentezlerden geçmiştir o ilkeler, okuyucu son derece uyanıktır geniş bir kitledir. Dolayısıyla oralarda bu tip şeyler ortaya çıkar rejimle ve dünyayla ilgili olarak. Bunların yaptıkları sahtekarlıklar da varsa çok derindir ama çok ustacadır bizimkiler bunu beceremezler bu ülkede bu tartışmalar sadece ve sadece bir protesttir bir vodvildir hatta. Çok fazla bir kalıcı etkisi olmaz ileride okuyanlar gülerler biraz eğlenirler, bunun tartışması o şekilde yapılır.

-Milliyetçilik kavramının ve ulus-devletin bir örgütlenme biçimi olarak tarihi sizce ne kadardır.

Ulus-devlet örgütlenmesinin tarihi diye bir şey yoktur. Sınırları da yoktur.[Ulus kavramını aynı dili konuşan,aynı coğrafyada yaşayan insan topluluğu olarak baz alıyor.] Evet bizim şarkta imparatorluklar olduğu için tabi bakıyorsun kalabalık olan kitlenin dili mesela kullanılmıyor da Bürokraside efendime söyleyeyim öbürününki kullanılıyor.Mesela İrandaki Türk imparatorlukları tipik örneğidir bunun bazen de öyle oluyor ki Gazneliler devletinde olduğu gibi çoğunluğun Farsça konuştuğu, devlet dilinin Farsça, adaletin Arapça olduğu yerlerde ordu mutlaka Türkçe konuşuyor. Azınlıkta olsa yani, asker kısmı azınlık fakat Türkçe konuşuyor çünkü Türklerin zanaatı o. Böyle yapılanmalar ortaya çıkıyor tabi Osmanlı imparatorluğu büyük ölçekte artık hakim unsurun ve askerlerin dilini kullanan bir imparatorluk ve tabi burada böyle bu günkü anlamda bir milliyetçilik yok ama adı var bunun yani bu adı da her zaman çok iyi kullanmıyorlar ama biliniyor en azından yani başka bir şey demiyor kendine adam.

Türk tarihi ilk başta devletimizde balkanlar imparatorluğu olduğu için Slav unsur çok ağırlıklı Helen, Slav vs. Sonra bu birdenbire azalıyor başka unsurlar işin içine giriyor fakat bunlar devlet hayatında çok hakim değiller ve milliyetçilik bizim imparatorluğumuzda çok üstüne düşülen bir şey değil çünkü kozmopolit bir imparatorluktur zaten.

-Burada bir Osmanlı Hümanizminden mi söz ediyorsunuz?

Hayır yani Hümanizm ne demek? Yani ne demek hümanizm?

-Yani ulus-devlet örgütlenmesinin karşısına oturtabileceğimiz bir Osmanlı hümanizminden, bu elbette Osmanlıcılık ya da Osmanlı fetişizmi değil aksine tarihte farklı bir örgütlenme biçimi olabileceğine işaret eden bir durum.

Aydınlanmadan sonra milli tecritler falan artıyor ama aydınlanmadan sonra orada bile realiteyle ideoloji eş zamanlı gelişmiyor Fransa da Fransız var ama Fransız milliyetçiliği ne zaman var yani?

-O zaman hiçbir tarihi olay hakkında bir çıkış noktası belirtmek olası değil.

E tabi öyle sorarsan var bir tarih, tarihçinin de değerlendirmesi realiteyi ne kadar aksettiriyor bunu nereden biliyorsun diyeceksin.Çünkü muhtelif tarihçiler muhtelif şekilde konuşuyorlar hepsi bu. yani J.Paul Roux’a bakarsın ya da işte dönemin en büyük adamı dediğimiz Robert Mantran’a bakarsın.

Ondan sonra oturursun zamanın başka Fransız tarihçilerine bakarsın. Çok farklı yaklaşırlar. Bu demek ki tarihçilerin değerlendirilmesinden de anlaşılıyor ki o realiteyle vurgulaması da eş zamanlı ve eş değerli değil.

-Bazı arkadaşlarımız İttihat ve Terakki politikalarıyla ilgili tarihi değerlendirmeleri de içeren yazılar yazdılar mesela Cemal paşa’nın Suriye’de izlediği siyaset ve Arapları Türkleştirme çabalarının bu coğrafyanın kaybına ve bölünmesine neden olduğunu işaret eden biçimde yazılardı. Doğal olarak, bu tarihi belgelere inanmayan doğruluğundan kuşkulanan insanlar oldu.Bir tarihçi olarak bu konuda ne söyleyebilirsiniz?

Cemal paşa İttihatçılar arasında en beceriksizidir. Mesela Talat kurnaz bir örgütçüdür, cahil bir adamdır fakat kurnaz bir örgütçüdür, çok idealist bir adamdır. Enver paşanın belirli yetenekleri vardır realist bir adamdır. Daha ziyade tecrübesizliği rol oynamıştır yani hayat olaylar onu çok erkenden sürüklemiştir.

Onun getirdiği bir acemilik olmuştur. Cemal paşa işte bu üçlünün içinde Cemal abi konumundadır çok fazla yer verilmese de işte Cemal abisi onların bilgisi de çok fazla yoktur mahareti de çok fazla yoktur. Arabistan’daki icraatı tam bir facia.ve budalalık eseridir.[Cemal paşanın beceriksizliğini vurgulayarak..] Marifetli bir adamdır maşallah hem Yahudilerle karşı karşıya gelmiştir hem Araplarla hem de yani Lübnan gibi bir ülke onun sayesinde var olmuştur denebilir olamayacak bir şey…

Yani son derece beceriksizdir ve öbürküler kadarda çok derin bir idealist olduğunu zannetmiyorum onu da açık konuşayım bazı şeylere taraftar olmadığı halde desteklemek ve yanında kalmak gibi bir durumu olduğu anlaşılıyor bu mesela onun aleyhinde bir puandır bazı işlemlerine. Bu partinin, ittihatçıların işte Arabistan cephesi de budur.

-Araplar bize ihanet etti savını irdelerken bunu nereye oturtmalıyız.

Valla bende Arap olsam bende ihanet ederdim mühim olan o değil mühim olan Arapların siyasi teşkilatlanma kamusal sorumluluk gibi duygulardan yoksun olmaları yani Araplar dinine adetine bilhassa dil ve edebiyatına, adetlerine sadık bir topluluktur aile ve sülale bağları çok kuvvetlidir bunun ötesi yoktur bunun ötesi yoktur yani.Bu nedenle de tabi örgütlenmeleri ve lider yapıları son derece zayıftır. Asra ve zamana ve zemine uygun bir örgütlenme bir ideal saptama yok ilk başta akıllıydılar mesela katiyen bağımsızlık ayaklanma falan gibi şeyleri düşünmediler Arap örgütleri öyle örgütler değil 1800′lerde falan bilhassa ikinci yarıda federasyon istiyorlar en çok işte Hilafetin Arap’tan olmasını istiyorlar en çok bu.

-Bundan fazla bir talep yok?

İdareye katılma kesinlikle ve özellikle eğitim ve bunu da talep ediyorlardı yani yavaş yavaş başlamışlardı . Birdenbire adamlar bağımsızlık gibi bir şeyin içine düştüler aslında ne yapacaklarını şaşırdılar yani Şerif Hüseyin gibi adam Arap kavminin lideri olabilir mi? Mümkün değil o konuma geldi İngilizlerle işbirliği yaparak belli yani artık Şerif olmasa Merif olacaktı böyle bir adam çıkacaktı gene kabilelerden birinden bunlar hazırlıksız yakalandılar ve çok kötü oldu. Siyasi coğrafyaları uydurmadır daha düzgün bir şey olabilirdi bölünmezlerdi daha hazırlıklı olurlardı birinci cihan harbi olmasa farklı olacaktı tabi mühim olan ihanet değil. İhaneti ne kadar yüzlerine gözlerine bulaştırdıkları maalesef .

-İttihatçıların bundaki payına değinirsek.

Abdülhamid’in aksine acemi bir idare, imparatorluğu anlamamışlar hepsi bu. Anlamaktan zaten çok uzaklar Abdülhamid politikalarını.

Çok acemi ve kötü yaptıkları için. Ama öbürkünün de ihaneti yüzüne gözüne bulaştırdığı çok açık mühim olan ihanet değil ne demek ihanet yani? Arap adamlar sonuçta. Ama işleri nasıl yürüttüğüne bakarsın yani dışarıdan gelen Siyonist onun gibi acemi değil işte görüyorsun yaptıklarını adamların çok açık. Yani Siyonistlerle karşılaştırdığında lider kadrosu son derece zayıf bir siyasi önderlik kadrosu vardır.Yani böyle gidiyor işte imparatorluk böyle parçalanır.

-Osmanlı imparatorluğunun çöküşünde dinin etkisi sizce ne ölçüdedir.

Tekke, zaviye vb gibi kurumsal yapılanmaların bundaki payı nedir?

Bunlar boş laflar boş tahminlerdir konuşanların da bildiklerini zannetmem.

Şimdi din ile ne alakası var her yerde din var mühim olan eğitimi nasıl örgütlediğin değil mi? Yapabildiğin ölçüde becerebildiğin ölçüde hiçbir şey yapamamış demek değiller ama demek ki yeterli değilmiş yapılanlar.

-Zaman ayırdığınızın için çok teşekkür ederiz.

Biz teşekkür ederiz.

İki dost hükümdar sergisinden #1

Sergi'den daha önce bahsetmiştim. 19 Mayıs Salı günü gidip görmek kısmet oldu. Önce Yıldız Hamidiye Camii'ne gittim, görüp birkaç fotoğraf çekmek için. 1884-1886 yılları arasında Sarkis Balyan'a yaptırılan Hamidiye Camii'ne gittiğinizde hala o zamanın bir parçasıymış gibi durduğuna şahit olabilirsiniz. Yıldız Hamidiye Camii; Osmanlı padişahları II.Abdülhamid, V.Mehmed Reşad ve VI.Mehmed Vahdeddin zamanlarında Cuma selamlığı ve bayram törenlerinde kullanılmıştır. Gerek kitlesi ve plan şeması, gerekse dekorasyonu ile son dönem Osmanlı mimarisinin en tipik örneklerindendir.
Sonrasında Yıldız Sarayı'na gittim. Yıldız Sarayı, ilk kez Sultan III. Selim'in (1789-1807) annesi Mihrişah Sultan için yaptırılmış, özellikle Osmanlı padişahı II. Abdülhamid (1876-1909) zamanında Osmanlı Devleti'nin ana sarayı olarak kullanılmıştır.
II. Abdülhamid'in 1876'da iki ihtilale sahne olan Dolmabahçe Sarayı'nı duygusal nedenlerle terkederek daha korunaklı olan Yıldız'a çekildiği anlatılır. Abdülhamid'in döneminde Yıldız siyasi iktidarın ana odağı haline gelmiş, hükümet merkezinin bulunduğu ve Tanzimat döneminde siyasi yaşamın asıl eksenini oluşturan Bab-ı Ali'yi gölgede bırakmıştır. 1882'de Mithat Paşa ve Mahmut Celaleddin Paşa'nın idamına hükmeden saray mahkemesi Yıldız Sarayında icra edilmiş ve bu nedenle Yıldız Mahkemesi ünvanını kazanmıştır. Bu tarihten sonra Yıldız Sarayı Abdülhamid aleyhtarı matbuatta bir korku ve entrika merkezi olarak tanıtılmış, buna karşılık bir dönem "yıldız" sözcüğünün Osmanlı basınında kullanımı, siyasi çağrışımları olabileceği gerekçesiyle, sansür idaresi tarafından engellenmiştir. Sultan Abdülhamid'in 1909 yılında 31 Mart Vakası'ndan sonra tahttan indirilmesi üzerine saray bir halk kalabalığı tarafından yağmalanmış ve kısmen yakılmıştır. Bu yağmalama eylemi sırasında, Abdülhamit'e jurnal vermiş veya polis ajanı olarak çalışmış olan kişilerin kendilerine ait evrakı arayarak yoketmeye çalıştıkları rivayet edilir.
Hemen yanında Yıldız Sarayı Saat Kulesi bulunur. Yıldız Camii avlusunun güneybatı köşesinde yer alır. 1890 yılında yaptırılmıştır. Oryantalist ve neogotik karması olan bir tasarımı vardır. Köşeleri kırık bir kare plan üzerinde yükselen, üç katlı kuledir. Sivri ve dilimli bir kubbe ile örtülüdür. Örtü kısmında yine dilimli kemerli çatı pencereleri bulunur. Sergiden çektiğim fotoğraflar eşliğinde gezip gördüğüm bu Osmanlı tarihi içine işlemiş mekanları birer birer anlatmaya devam edeceğim.

20 Mayıs 2009

Beşiktaş Belediyesi Tarihi Kentler Birliği üyelerini misafir edecek

239 Belediye’nin üye olduğu Tarihi Kentler Birliği, 2009 yılının ilk buluşmasını Beşiktaş Belediyesi’nin ev sahipliğinde İstanbul’da gerçekleştirecek.

Yılda iki buluşma ve dört seminer düzenleyerek korumacılık alanında, üye belediyelerin ve ülke gündemine girecek konuları ele alan Tarihi Kentler Birliği, yerel seçimlerden sonra ilk kez bir araya gelecek. Yeni belediye başkanlarıyla tanışma ortamının sağlanacağı, TKB’nin çalışmalarının ve gelecek hedeflerinin paylaşılacağı yılın ilk buluşması, 22 Mayıs tarihinde Beşiktaş Mustafa Kemal Kültür Merkezi’nde yapılacak açılış konuşmalarıyla başlayacak. Saat 19’daki açılışın ilk konuşmasını buluşmanın ev sahipliğini yapan Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal yapacak. TKB Danışma Kurulu Başkanı ve ÇEKÜL Vakfı Başkanı Prof. Dr. Metin Sözen ile TKB Başkanı ve Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Özhaseki de İstanbul’a gelen belediye başkanlarına merhaba diyecek.

“Birikimleri ve Yeni Dönem Hedefleriyle Tarihi Kentler Birliği”
Üç gün sürecek TKB Beşiktaş Buluşması’nın ikinci günü Akatlar Kültür Merkezi’nde yapılacak meclis toplantısıyla başlayacak. Tarihi Kentler Birliği’nin yeni meclis üyelerinin seçileceği toplantının ardından ise “Birikimleri ve Yeni Dönem Hedefleriyle Tarihi Kentler Birliği” başlıklı panel başlayacak. Mehmet Özhaseki’nin oturum başkanlığı yapacağı panelde sırasıyla,
Mithat Kırayoğlu, TKB Danışma Kurulu Üyesi / ÇEKÜL Vakfı Başkan Yardımcısı
Oktay Ekinci, TKB Danışma Kurulu Üyesi / Mimarlar Odası eski Başkanı
Kayhan Kavas, TKB Danışma Kurulu Üyesi / Uşak Valisi
Prof. Dr. Zekai Görgülü, TKB Danışma Kurulu Üyesi / YTÜ Mimarlık Fakültesi Dekanı
Dr. Fikret Üçcan, TKB Danışma Kurulu Üyesi / Kültür Bakanlığı eski Müsteşarı
Prof. Dr. Ülkü Azrak, TKB Danışma Kurulu Üyesi / Maltepe Üniversitesi Öğretim Üyesi
Prof. Dr. Cevat Geray, TKB Danışma Kurulu Üyesi / Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi
Prof. Dr. Ruşen Keleş, TKB Danışma Kurulu Üyesi / Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi,

birer konuşma yapacak. Tarihi Kentler Birliği’nin dokuz yıllık çalışmalarının, örneklerle aktarılacağı panelde, birliğin gelecek hedefleri de üye belediyelerle paylaşılacak. Panelin ardından İstanbul Boğazı, Abbasağa parkı, Akaretler ve Beşiktaş çarşısına inceleme gezisi düzenlenecek.

Tarihi Kentler Birliği’nin altıncısını düzenlediği “Tarihi ve Kültürel Mirası Koruma Proje ve Uygulamalarını Özendirme Yarışması”nın ödül töreni de TKB Beşiktaş Buluşması kapsamında yapılacak. Mustafa Kemal Kültür Merkezi Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi’nde saat 19.00’da başlayacak ödül töreninde ayrıca yarışmaya katılan belediyelerin projeleri sergilenecek.

TKB’nin Emirgan’daki genel merkezi Şerifler Yalısı’nda Pazar günü yapılacak kahvaltının ardından TKB Beşiktaş Buluşması sona erecek.

ÇEKÜL Vakfı
Tlf. 0212 249 6464
http://www.cekulvakfi.org.tr/
Tarihi Kentler Birliği Merkezi
Tlf. 212 323 3132
http://www.tarihikentlerbirligi.org/

Bu tip haberleri alabileceğiniz Sinan'a Saygı mail grubuna üye olmak icin sinanasaygi@googlegroups.com adresine e-mail atabilirsiniz. Ya da grup yöneticisi ile iletisim kurabilirsiniz: Ahmet Sezgin (ahmet.sezgin@cekulvakfi.org.tr)

17 Mayıs 2009

Atatürk zamanında ilk kurşunu Yunanlıların attığı öğretiliyordu

Bizi şaşırtıyorsunuz, diyenlere iki şey söylüyorum. Birincisi, bunun için özür dilemeyeceğim; şaşırmak iyi şeydir, düşünmenin ilk adımıdır. İkincisi, ben de tarih karşısında şaşırmayanlara şaşırıyorum. Bilin ki, tarih şaşırmadan yazılıyor ve şaşırmadan okunuyorsa ya iyi yazılmıyor, ya da iyi okunmuyordur.

Bu yazıyı yazdığım 15 Mayıs günü, İzmir'in Yunanlılarca işgalinin 90. yıldönümüydü. Yine İlk Kurşun anıtına çelenkler bırakılıp saygı duruşunda bulunulacak, yine düşmana ilk kurşunu gazeteci Hasan Tahsin'in attığı dile getirilecek.

İyi ama elimde 1931 basımı liseler için "Tarih" kitabı var, burada ne Hasan Tahsin'den, ne de ilk kurşunun bizim tarafımızdan atıldığından bir bahis var. Nasıl oluyor da şimdi ders kitaplarımızın baş köşesine kurulmuş bu bilgi, işgalden 12 yıl sonra kaleme alınmış bir ders kitabında hatırlanmamıştır?

1931 tarihli kitapta ne yazılı biliyor musunuz? Aynen şu: "Yunan kuvvetleri İzmir rıhtımına çıkarıldı; Efzon taburları, İzmir kışlasının yanına yaklaşırken, Yunanlılar tarafından atılan silahları bahane ittihaz ederek kışlayı ateşe tuttular." Ne yapmış Efzon taburları? Onları karşılamaya gelen coşkulu Yunanlıların veya Rum "magandalar"ın açtıkları ateşten paniğe kapılıp kışlamıza ateş açmışlar. Kafamız karışıyor diyenlere soruyorum: Siz Atatürk'ten daha iyi mi bileceksiniz? İzmir'in işgalini 1930'lardaki nesil Hasan Tahsin'siz okurken, biz neden onsuz nefes alamaz olduk? O tarihte insanların hatırlayamadığı yeni bilgi ve belgeler bulundu diye düşünenler çıkabilir. Ben de soruyorum: Tarih Atatürk zamanındaki gibi kalmak zorunda değilse, bu niye Hasan Tahsin'le sınırlı kalsın?

Bir: Kurtuluş Savaşı'nı başlatan ilk kurşunu kim attı? Bakın Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi'nin yayınladığı "Türk İstiklal Harbi" adlı serinin 4. cildinde (s. 55-56) ne yazıyor? Beraber okuyalım: "Fransızlar İskenderun'a asker çıkardıktan sonra (...) Dörtyol'un hemen güneyinde bulunan Karaköse köyüne taarruz ettiler. Buradaki halk kendilerini savunma için Dörtyol'a ve Özerli'ye giden yolları taştan barikatlar yapmak suretiyle kapattılar ve buraya gelen Fransızlara ateşle karşı koydular. 19 Aralık 1918'de yapılan bu çarpışma Türk milletinin düşmana karşı ilk ayaklanması ve direnişidir."

Yani? İlk kurşun 15 Mayıs 1919'da İzmir'de değil, bundan tam 6 ay önce Antakya'da atılmış. Nerede? Bugünkü Antakya'nın Dörtyol ilçesine bağlı Karaköse köyünde. İlk kurşunu ateşleyenin ismi ise General Fahri Belen'in Başbakanlık tarafından 1973'te basılan "Türk Kurtuluş Savaşı" kitabına göre Kara Hasan'dır (s. 58).

İki: Hasan Tahsin'in adı, 1970'lere kadar ders kitaplarına girmiş değildi. Hakkında çıkan ilk kitap, İzmir Gazeteciler Cemiyeti'nce yayınlanmış olup 1972 tarihlidir. İçinde bir sürü tutarsızlıklar bulunan bu kitaptaki iddialar, İzmirli yazarlar ve gazetecilerce iyi pazarlanmış ve zamanla hem "İlk Kurşun Anıtı" yaptırılmış, hem de Hasan Tahsin'in ismi ders kitaplarına "kahraman" olarak sokulmuştur.

Nitekim Enver Ziya Karal'ın 1958 tarihli lise "Tarih" kitabında herhangi bir isim belirtilmezken, Toktamış Ateş hocanın "Türk Devrim Tarihi"nde Hasan Tahsin "yurtsever" olarak nitelendirilmekte, "elindeki tabancayla ortaya atılarak, birkaç Yunan askerini öldürdükten sonra şehit edildi" yazılıdır (2000, s. 80). İşin garibi, Prof. Ateş burada bir dipnot numarası vererek Samim Kocagöz'ün "Yön" dergisindeki (15 Mayıs 1963) yazısına gönderiyor bizi. Güzel. Açıyoruz "Yön" dergisini. Fakat o da ne? Toktamış hocanın elinde tabancasıyla ortalığa atladığını yazdığı Hasan Tahsin'in eline tabanca yerine BOMBA vermiştir yazar. Nasıl oluyorsa oluyor, metinde tabanca iken dipnotta bomba oluyor, biz de buna, kimse kusura bakmasın, İnkılap Tarihi diyoruz. (Kaldı ki Samim Kocagöz de dürüst davranmıyor, ilk kurşunu atanın Hasan Tahsin olduğu bilgisini Miralay Ali Kemal Sırrı'nın raporundan aldığını yazıyor. Oysa aynı raporu açıp bakarsanız "ilk kurşunu atanın henüz belli olmadığı" yazılıdır. Ağlasak mı gülsek mi?)

Burada iki ihtimal çıkıyor karşımıza: Ya Toktamış hoca dipnotta kaynak olarak gösterdiği yazıyı okumamıştır, ya da o yazıyı kaynak gösterirken, kendisi başka bir kaynaktan "yararlanmıştır". İyi ama biz tam da o kaynağı istiyoruz. Hangi kaynakta yazılıdır ilk kurşunu atanın Hasan Tahsin olduğu? Bu henüz belli değildir.

O kadar belli değildir ki, olayın Yunanlı görgü şahitleri bambaşka şeyler söylemektedir. Bilge Umar, "İzmir Savaşı" adlı kitabında, Yunanlıların ilk ateşin kimin tarafından açıldığını araştırdıklarını ortaya koyuyor. Buna göre, ateş provokasyonu, "İtalyan gizli servisi"nin operasyonudur. İtalyanlar, kendilerine söz verilen İzmir Yunanlılara 'satılınca' bu 'haksız' işgali sabote etmek üzere çeşitli girişimlerde bulunmuş ve Türklerle dost geçinme politikasını takip etmişlerdi. Sabotaj sonucunda ortalık karışınca İngilizlere dönüp, 'Bakın biz Antalya'yı işgal ettiğimizde tek bir kurşun bile atılmadı, bu Yunanlılar İzmir'i yönetemez' deme hakkına sahip olacaklardı. Öte yandan İtalyanlar da "suçu", Yunanlıların üzerine yıkmaya meraklıdırlar. İstanbul'da İtalya'nın fevkalade komiseri olarak görev yapan ve "Türk dostu" olarak tanınan Kont Sforza'nın anılarında, ilk kurşunu atanın bir "Yunanlı ve Rum tahrikçi" olduğu belirtilir. 1930'lu yıllarda ders kitaplarında geçen ateşin Yunanlılarca açıldığı bilgisi, Atatürk'le de sıcak ilişkileri bulunan Sforza'nın etkisini taşımaktadır.

Nitekim Yunan zulümlerini araştırmak için kurulan Uluslararası Araştırma Kurulu'nun raporunda ilk silahın Konak'taki Hükümet Meydanı'nda atıldığı ve ateşi açanların kesinlikle belirlenemediği ifade edilmektedir. (Oysa 1931 tarihli ders kitabında Kışla'ya ateş açıldığı yazılıydı.) Bomba mı, tabanca mı? Konak'ta mı, Kışla önünde mi? İtalyan gizli servisi mi, Yunanlı tahrikçiler mi?

Bütün bunlar bir yana da, sonuçları ve bedelleri açısından bakmak da gerekmez miydi 'ilk kurşun' olayına? Yaklaşık 200-300 Müslüman'ın hayatına, yüzlerce yaralıya, nice kadın ve genç kıza tecavüz edilmesine yol açan ve Yunan askerlerinin alçakça cinayetlerine zemin hazırlayan 'ilk kurşun'un -velev ki bizden atılmış olsun- sahiden bir anıtı olmalı mıdır? Ya Atatürk zamanındaki ders kitabında yazıldığı gibi ilk kurşun hakikaten Yunanlılar tarafından atılmışsa?! Şimdi biz Yunan provokasyonunun anıtı önünde mi saygı duruşunda bulunmuş olduk? Aman Allah'ım, aklım ve tarihim sana emanet..

Mustafa Armağan

Sultan Vahdeddin

Malûle'den sonra Kanunî Sultan Süleyman'ın Şam'da yaptırdığı Süleymaniye Külliyesi'ne geldik. Altı ay öncesine kadar bu külliye askeri müze (Harp Müzesi) imiş... İçinde Osmanlı'yı iyi göstermeyen şeyler de varmış...

Türkiye'ye karşı bir iyilik göstergesi olarak bunlar tamamen kaldırılmış. Şimdi TİKA (Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı) ile Suriye İdaresi beraber bu tarihî kültürel mirası tamir ediyorlar. Sanki İstanbul'daki Süleymaniye Külliyesi... Merhum Sultan Vahdeddin buraya gömülmeyi vasiyet ettiği için 1926'da 65 yaşında İtalya'nın Sanremo şehrinde vefat edince, borçlarından dolayı cenazesine konulan haciz kaldırılarak buraya getirilmişti. Onun dışında Fehime Sultan, Seyfeddin Efendi, Hatice Sultan, Hamide Sultan, Refia Sultan, Muhammed Selim Efendi, Muhammed Abid gibi pek çok sultan ve şehzadenin de mezarları var. Ayrıca hanedanda olmayanlar var. Medine'de kütüphanesi bulunan Arif Hikmet Paşa'nın kabri de burada... Ama Sultan Vahdeddin'in mezarı onunkinden çok daha mütevazî... Cihana sığmayan Osmanlı padişahlarından sonuncusunun bu hazin hâli insana çok tesir ediyor.

Bu Süleymaniye Külliyesi'nde bir zamanlar hac kervanları üç gün boyunca bedava kalıyorlarmış...

Yakınında yine Osmanlı'dan Meşva Hamidiye isimli kırmızı bir hastane var. Çevresindeki mezaristanda İbn-i Kesir gibi meşhurların da kabirleri var.

Oradan, İmam-ı Rabbanî'den bir asır sonra gelen Müceddid Mevlâna Halid Hazretleri'nin türbesine gittik. Bir Türk tarafından restoresi yaptırılıyor... Kâsiyun Dağı'nın eteklerinde bir tepede bulunuyor. Mevlâna Halid Hazretleri mensuplarına tek evliliği ve siyasetten uzak durmayı prensip olarak telkin etmiştir. Sadece Şam, Bağdat ve Süleymaniye civarında değil, İstanbul ve Balkanlar'da da mensupları vardır. 93 Harbi'nde mensuplarının büyük hizmet ve gayretleri olmuştur. Halifelerinden İsmet Efendi'nin yazdığı divanında, kendisinden sonra gelecek zatlara ait de pek çok işaret ve beşaret vardır.

Sultan Merci Meydanı'ndaki tunç sütun üzerinde Abdülhamid'in Yıldız Câmii'nin maketini de gördük...

İşte pek çok tarihî hatıramızın hâlen canlı halde bulunduğu Şam ve civarı... Kaldığımız birkaç gün içinde pek çok şeye şâhit olduk... Burada yaşayan insanlar, bizim kardeşlerimiz. İmanlarıyla, İslâmiyetleriyle, yemek kültürlerine varıncaya kadar bizdenler. Bizleri seviyorlar. Türk takımlarının gâlibiyetleriyle seviniyor, mağlubiyetleriyle üzülüyorlar... Nasıl olmuş da et tırnaktan ayrılmış?!.. "Türkler sizi sömürdü, geri bıraktı!.." diyen ile "Araplar sizi arkadan vurdu!" diyen aynı kalem... Onun bunun telkinini bir tarafa bırakıp yüz yüze gelerek kucaklaşmak gerekiyor. Geçtiğimiz aylarda Türkiye'den Suriye'ye ziyarete gelen bir grup gazeteciye Halep müftüsü, "Bu sınırları cetvelle biz çizmedik. Zaten bayram günleri sınırları kaldırıyoruz. İnşallah bir zaman gelir her günümüz bayram olur." demiştir. Evet gerçek bayram, o bayram olur.

Daha önceki yazılarım da da Devlet Başkanı Beşar'ın ülkemiz ile ilgili verdiği olumlu mesajlarından bahsetmiştim.

Abdullah Aymaz
(Zaman Gazetesi)

16 Mayıs 2009

Geç gelen itiraflar ve gerçekler

"İsteseydi Topkapı'nın bütün cevahirini götürürdü"
Murat Bardakçı'nın yazmış olduğu Şahbaba'da yer alan bir anekdot, Mustafa Kemal'in Vahdeddin hakkında Nutuk'ta söylediklerinden çok farklı bir tutumundan sözediliyor. Hamdullah Suphi Tanrıöver'den nakledilen anekdot şöyledir: Vahdeddin'in ölüm haberi geldiğinde Adana'da bulunan Atatürk'ün sofrasında Hamdullah Suphi de vardır. Atatürk, "Çok namuslu bir adam öldü. İsteseydi Topkapı'nın bütün cevahirini götürür ve öyle bir ordu kurup geri dönerdi ki.." demiş. Bu sözleri Hamdullah Suphi kuzeni Fethi Sami Baltalimanı'na aktarmış. Fethi Sami Sultan Vahdeddin'in ablası Mediha Sultan'ın torunudur. Vahdeddin İstanbul'u terketmeden bir süre önce yanında bulunan ve kıymetli taşlar ve elmaslarla süslü Hz. Osman'a ait olduğu söylenen el yazması Kuran-ı Kerim'i Topkapı Sarayı'na iade ettiği biliniyor. Kalabalık maiyetiyle İstanbul'dan ayrılan Sultan Vahdeddin; yokluk, zaruret ve vatan hasreti içinde San Remo'da can verdi. Alacaklıları tarafından haciz koydurulan na'şı, kızı Sabiha Sultan'ın tedarik ettiği para ile kaldırılmıştır. Mezarının Anadolu'ya daha yakın olduğu için Şam'daki Süleymaniye Camii'nin avlusuna defnedilmesinin tercih edildiği söylenir.

***

"Yaptığı fedakarlık ile iç harbi önlemişti"
II. Abdülhamid'in torunu Ertuğrul Osman, geçen yıl Yeni Şafak'ta yayınlanan bir röportajda Vahdeddin'in yaptığı fedakarlığın iç harp çıkmasını engellediğini savunur. Vahdeddin'in Anadolu hareketine destek verdiğini belirten Osman şöyle konuşuyordu: "Sultan Vahdeddin, eğer fedakarlık yaparak yurtdışına çıkmasa idi iç harp çıkardı. İleriki safhalarda birtakım gelişmelerden sonra, içeride kalması halinde iç savaş çıkabileceği düşüncesi ile fedakarlık yaparak vatanından ayrılmayı tercih etti. Vahdeddin, başından beri Mustafa Kemal Paşa'ya destek veriyordu. Mustafa Kemal, sultanın bilgisi ve emirleri ile hareket ediyordu. İstanbul'daki işgal kuvvetlerine karşı, 'Biz Anadolu'daki hareketi desteklemiyoruz' demesine rağmen, sürekli olarak Anadolu'daki gelişmelerden haberdar oluyor, maddi ve manevi destek veriyordu. Hatta Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkabilmesi için, İngilizlerden ve Fransızlardan izin bile almıştı."

***

"Kederden öldü"
Babası Vahdeddin'in kederden öldüğünü anlatan Sabiha Sultan, "Babamla, Mustafa Kemal arasında konuşup mutabık kaldıkları hususlar vardı. Yegane gayeleri vatanın istiklali idi. Babam sonradan Mustafa Kemal Paşa'nın kendisini ve imparatorluğu hain insanlar gibi göstermesinden çok müteessir olmuştur. Nitekim bu keder o kadar devamlı olmuştur ki, bir gece beyninde bir damar kopması hayattan kendisini ayırmıştır" diyor.

***

"Dilini koparırım senin"
İsmail Hakkı Okday söyleşide Vahdeddin'in sürgünde iken etrafındakilerin Atatürk aleyhindeki sözlerine tepki gösterdiğini de bir örnek olayla şöyle nakleder: "Kızım Hümayra San Remo'da büyükbabası Sultan Vahdeddin ile beraber oturuyordu ve yaşı 8 idi. Yanındaki saray kalfaları çocuğa, Mustafa Kemal Paşa aleyhinde bir şarkı öğretmişlerdi. Bunu Hümeyra günün birinde bahçede oynarken söylüyormuş. Büyükbabası Sultan Vahdeddin pencereden bunu işitiyor ve Hümeyra'ya 'gel yukarı' diyor. Hümeyra sevinerek koşuyor. Zannetti ki, büyükbabası onu taltif edecek. Çünkü paşanın aleyhinde söylediği için "aferin" diyecek. Hoplaya zıplaya odasına giriyor. 'Gel buraya kızım. Sen bu şarkıyı bir daha söylersen dilini koparırım' demiş. 'Mustafa Kemal Paşa büyük bir askerdir, memleketi kurtardı. Böyle şarkı olmaz. Bir daha söylemeyeceksin' demiş."

***
"Atatürk'ü desteklemişti"
Osmanlı Araştırmaları Vakfı Başkanı tarihçi Prof. Ahmet Akgündüz de "Vahdeddin hain miydi?" tartışmalarına Zaman gazetesine verdiği bir görüşle katıldı. Akgündüz, 1922'den sonra Vahdeddin hakkında söylenen hiçbir ithamı tarihsel kaynak olarak kabul etmediğini belirterek, "Siyasi demeçler belge olmaz. Vahdeddin çok iyi yetişmiş bir diplomattır. Vatanı için hayatını, sülalesini feda etmiştir" diyordu. Akgündüz, Vehbi Vakkasoğlu'nun da "Son Bozgun" adlı kitabında yer verdiği Fevzi Çakmak kaynaklı bir iddiaya atıfta bulunarak, "Anadolu'da kurtuluş hareketi başlatmak için Osmanlı Genelkurmayı Erenköy'de günler süren toplantı yapıyor. 'Kimi bu işle görevlendirelim' tartışması yapılıyor. Burada çıkan isimlerden biri Mustafa Kemal. Neticede karar Mustafa Kemal lehine veriliyor. Bunu 19 Mayıs'tan 3 ay önce söylüyorlar. Heyet Vahdeddin'e giderek kararı iletiyor. Mustafa Kemal'in cumhuriyetçi olduğunu, saltanatı yıkıp kendisini devirebileceğini de söylüyorlar. Vahdeddin ise 'Vatan ve millet tehlikede. Vatanım kurtulsun da kim neyi kurarsa kursun. Getirin Mustafa Kemal'i görüşmek istiyorum' karşılığını verir" diyordu.

"İç şavaş çıkmaması için vatanını terketti"
Bülent Ecevit'in gündem yaratan sözlerinin ardından tartışmalara katılan Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Prof. İlber Ortaylı da Vahdeddin'in hain olarak nitelendirilmesinin yanlış olacağını belirtiyor. Ortaylı, "Son padişah İstanbul'a dahi hükmedemez ve Osmanlı mülkünün yediği darbede de kimse onun fikrini sormamıştır. Anadolu savaşının önderlerinin idam fetvasına göz yummak dışında da önemli bir hatası olduğunu söyleyemiyoruz. Gene Kuva-yı Milliye'ye karşı örgütlenen birlikler ondan çok Damat Ferit hükümetinin İngilizlerle işbirliğinin eseridir. Hanedan damadı olan bu ahmak politikacıya kısa sürelerle de olsa görev vermek, padişahın diğer önemli hatasıdır" diyor. Ortaylı o dönemde pekçok insanın Kuva-yı Milliye'ye İttihatçı girişimi olarak baktıklarını da ifade ederek, "Herkes Anadolu harekâtını İttihatçı biliyordu. Bir kavmin siyasi trajedisi bu kadar kolay bir şekilde çözümlenemez. Padişah artık mukadder yıkımı kabul etmiş ve bir iç savaştan kaçınmak için Türkiye'yi terketmiştir. Zaferi kutlamadığı görülüyor. Aksine bir gözlem ortaya çıkmadıkça, bu da bir hatadır" diyordu. Vahdeddin ve Atatürk'ün karşı karşıya geldiklerini ifade eden Ortaylı sözlerini şöyle noktalıyor: "Ama dost oldukları zaman da vardır. Kim ne derse desin son padişah hazineyi soyup gitmedi. Gittiği yerlerde de Türkiye devleti aleyhinde faaliyette bulunmadı, söz söylemedi. Bu sürgündeki hanedanın bir ananesi ve takdire değer tavrıdır. Bunları da bilmek gerekir."

(Tarafımca derleme)

Mareşal Fevzi Çakmak'ın sır gibi sakladığı gerçek

Araştırmacı-Yazar Vehbi Vakkasoğlu, TİMAŞ Yayınlarından 1990 yılında neşredilen "Son Bozgun" adlı araştırmasının birinci cildinde, Mareşal Fevzi Çakmak'ın ağzından Vahdeddin'in Mustafa Kemal Paşa'yı Anadolu'ya milli mücadeleyi başlatması için gönderdiğini yazar. Hatta Mareşal'in bu olayı uzun yıllar sır gibi sakladığını söyler. Kitapta yer aldığına göre Çakmak Paşa, eşi Fitnat Hanım'a "Fitnat. Öyle birşey biliyorum ki ortaya çıkıp söylememe bugüne kadarki tutumumuz ve davranışlarımız müsait değil. Mecburum, bu sırrı kendimle beraber mezara götürmeğe." Fevzi Paşa'nın Fitnat Hanım'a anlattıkları şöyle yer alır sözkonusu kitapta: "Mütareke senesinde, bir Cuma selamlığından sonra Sultan Vahdeddin beni huzuruna kabul etti."

"Paşa, dedi. Durumu görüyorsunuz. Bu işler anca Anadolu'da teşkilatlanarak kurtarılabilir. Bana Anadolu'da teşkilat kuracak, memleketi şu karanlık durumdan kurtarabilecek Paşaların bir listesini yapıp getirin."

Ertesi Cuma, yine selamlıktan sonra huzuruna girip hazırladığım listeyi verdim. Dikkatle okuduktan sonra, bir müddet sustu. Sonra yarı kapalı gözleriyle ağır ağır, tane tane konuşmaya başladı:

"Paşa, Mustafa Kemal Paşa hırsız mıdır?"
"Haşa Padişahım."
"Bir namussuzluğu, ahlaksızlığı var mıdır?"
"Haşa Padişahım."
"Beceriksiz ve kabiliyetsiz midir?"
"Hayır efendim. O hepimizden bilgili, kabiliyetli ve dinamiktir."
"O halde bu listeye niçin onun adını yazmadınız?.."

Hiç düşünmeden cevap verdim:

"Padişahım, Mustafa Kemal Paşa yenilik, bilhassa öteden beri Cumhuriyet taraftarıdır."

Padişah elindeki kağıdı atar gibi masanın üzerine bıraktı... Ayağa kalkıp pencereye döndü. Limanda demirli İtilaf devletleri (İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan) gemilerini göstererek:

"Paşa, Paşa... Bu gemileri görmek kanıma dokunuyor. Bu memleket kurtulsun da isterse Cumhuriyet olsun... Kendine selamla birlikte tebliğ ediniz, haftaya Cuma günü Mustafa Kemal Paşa'yı göreceğim."

(Tarafımca derleme)

Vahdeddin'in İtalya Kralı'na cevabı

Saraydan, kendine ait olmayan bir iğne dahi almadan ayrıldıktan sonra çok zor günler geçiren Sultan Vahdeddin Mekke’de bir süre kaldıktan sonra İtalya’nın San Remo şehrine giderek vefatına kadar orada kaldı. Şehzadelik günlerinden tanıştığı devrin İtalya Kralı, Sultan Mehmed Vahdeddin'e istediği bir köşkte oturabileceğini bildirdi. Ancak aldığı cevap çok netti:

"Haşmetli Kral Hazretlerine şükranlarımızı arz ederiz. Gösterdikleri incelik ve civanmertliğe hayranım. Fakat taşıdığım ‘Müslümanların Halifesi’ ünvanı böyle bir yardımı kabul etmeye engeldir."

Oysa çok zor günler geçiriyor, bazı geceler aç bile kaldığı oluyordu. Ancak Sultan Mehmed Vahdeddin, bu durum da bile kendi durumunu düşünmüyor, ziyaretine gelen herkese Türkiye’de neler olup bittiğini soruyordu. Aldığı güzel haberlerden sonra verdiği cevap her zaman aynıydı:

"Saray ve saltanat yıkılmış ne çıkar, vatan ve millet kurtuldu ya.."

(Tarafımca derleme)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.