TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

30 Haziran 2009 Salı

Osmanlı Resmi Kıyafetleri Albümü

“Mecmu'a-i Tesavir-i Osmaniye”

Paylaşacağımız ikinci döküman ise yine Çamlıca Basım Yayın'ın hazırladığı Osmanlı Resmi Kıyafetleri Albümü. Bu albümde Osmanlı Devleti döneminde devlet kademelerinde bulunan kişilerin kıyafetlerini göreceksiniz. Pdf formatındaki albümü buradan indirebilirsiniz.

Boğaziçi'ne iki köprü:

II.Abdülhamid Han'ın "Cisr-i Hamdi" (Hamidiye Köprüleri) Projesi

Değerli blog okuyucuları sizlerle 2 adet pdf dökümanını paylaşmak istiyoruz. Bu 2 döküman da arşivlerinizde çok önemli bir yeri oluşturacak ve tarihin altın sayfalarından birini kapsayacak. Bunlardan ilki Çamlıca Basım Yayın tarafından hazırlanan Hamidiye Köprüleri Projesi isimli çalışma. Dökümanda projenin tüm detaylarını, fotoğraflarını ve planlarını görebilecek, çok değerli bilgileri hafızanıza yerleştirme fırsatı bulabileceksiniz. Bizlerle bu dökümanı paylaşan değerli Çamlıca Basım Yayın çalışanlarına sonsuz teşekkürler. Sultan II.Abdülhamid Han'ı ise bu vesileyle rahmet ve minnetle anıyoruz. Pdf formatındaki dökümanı buradan indirebilirsiniz.

29 Haziran 2009 Pazartesi

Osmanlı ve "Mazlumların korunması"

Yukarıdaki madalyon 1850 yılında 31. Osmanlı Padişahı Sultan Abdülmecid tarafından Brüksel'de yaptırılmışmıştır. Osmanlı Devleti'nin denizlerdeki dirilişini vurgular. Ön tarafında "Azgın dalgalara direnen Osmanlı ada-kalesini" belirtirken arka yüzündeki kenar yazılarında "Mazlumların korunması" ve "Herkese eşit adalet" gibi ibareler bulunmaktadır. Osmanlı Devleti'ne asla emperyal bakmamak gerektiği bu madalyondan da görülebilmektedir zira Osmanlı Devleti her daim mazlum halkları bünyesinde barış ve huzur içerisinde yaşatma amacını gütmüş ve mükemmel adalet anlayışıyla tüm dünya devletlerine örnek olmuştur.

(Tarafımca derleme)

Bir deniz imparatorluğu

- Türk Deniz Gücü'nün İspanya, Venedik, Ceneviz, Fransa ve Malta gibi denizci devletlerden oluşan Birleşik Avrupa Devletleri’ne karşı tek başına mücadele edebilmesi,

- Neredeyse bütün Osmanlı sahillerinin tersane ve liman şehirleri halini alması,

- Akdeniz’de Cezayir, Tunus, Trablusgarb, İskenderiye, Kıbrıs, Rodos, Sakız, Midilli ve İnebahtı’nın; Kızıldeniz’de Süveyş, Cidde, Moha ve Aden’in; Basra Körfezi’nde ise Basra gibi eyalet ve sancakların birer deniz üssü ve filosu olarak şekillenmesi,

- Donanma'daki gemi sayısının 500'ü üstün donanımlı savaş gemisi olmak üzere 4.000 parçayı bulması,

- Karadeniz’in tamamının bir göl olarak yüzyıllar boyunca sadece iç ticarete açık tutulması,

- Akdeniz’in dünyanın en önemli uluslararası ticaret merkezi haline gelmesi,

- Bazı stratejik nehirlerde bile donanma bulundurulması ve tersaneler kurulması,- 15-20.000 kilometreye kadar ulaşan sahil şeridinin yüzyıllar boyunca çok sayıdaki düşman devletlerden büyük ölçüde korunabilmesi,

- İspanyollar'ın Avrupa'da İngiltere'den sonraki en büyük ikinci rakibi olan Fransa'nın İspanyollar'a karşı yardım çağrılarına cevap verilerek 30.000 mürettebat ve 150 gemilik dev bir Filo ile 1 yıl boyunca İspanyollar'a karşı korunması ve İspanya'nın Fransa ile Crespy Barışı’nı imzalamaya mecbur bırakılması,

- Büyük Hind hükümdarlarından Bahadır Şah'ın Hint Denizi'ndeki Portekiz gemilerine karşı yardım istemesi üzerine Süveyş Limanı'nın üs haline getirilerek görev sahası Kızıldeniz, Hint Okyanusu ve Güneydoğu Asya'nın güvenliği olan bir "Hint Kaptanlığı" ihdas edilip Hint Denizi'ndeki güvenliğin sağlanması,

- İngiltere'yi işgale giden İspanyol Donanması'na karşı İngiltere'nin Osmanlı Donanması'ndan acil yardım istemesi,

- Sumatra Adası ve Malaka Yarımadası'nda hüküm süren Açe Devleti'nin Portekiz saldırılarına karşı yardım istemesi üzerine Portekiz ve İspanya'ya karşı korunarak güvenliğinin sağlanması,

- Osmanlı Padişahları'nın "Sultân-ı Hâkimü'l-Bahreyn" (İki Denizin Sultanı) lakabını alması gibi hususlar dikkate alındığında, Osmanlı Devleti'nin aynı zamanda dünya tarihinde eşine az rastlanan bir Deniz İmparatorluğu olduğu görülmektedir.

(Tarafımca derleme)

Avrupa tarihinin 10 büyük yalanı: 3. perde

(Galileo Galilei / 1564 - 1642)

Avrupa’nın büyük yalanları sergisini nasipse bugün topluyoruz. İşte son kalan yalanlarımız.v

7.Galile’nin yargılanması yalanı
Bilim-din çatışması denilince ilk öne sürülen örnek, Galile’nin yargılanmasıdır. Kendilerinin “aydınlık” tarafta bulunduklarına adları gibi iman etmiş çevreler, “karanlık”ı temsil eden Ortaçağın ve Kilisenin baskı ve işkencelerine karşı direnen(!) bu soylu kahramana alkış tutarlar.
Oysa Galile’nin yargılanması diye bir olay cereyan etmemiştir. Afedersiniz, şöyle düzelteyim; yargılanmıştır ama bu, dostlar alışverişte görsün kabilinden bir yargılamadır ve Galile’yi mahkûm etmek bir yana, onu muhtemel fanatik hücumlarından kurtarmak için düzenlenmiş bir mizansenden ibarettir. Kendisini yargılayan Kardinaller, Galile’nin okul arkadaşlarıydı. Unutmayalım ki Galile, kilisenin bünyesindeki bilim adamlarındandı. Nitekim Papa da eski bir arkadaşı oluyordu. Hatta iki kızını rahibe olmaları için manastıra kapatan da bilim güneşimiz Galile’den başkası değildi.

Üstelik Galile’nin yargılanış sebebi, Dünya’nın Güneş’in etrafında dönmesi gibi bilimsel düşünceleri değil, bağlı olduğu, bağlı olmak ne kelime, bizzat içinde bulunduğu Katolik Kilisesi’ne itaatsizliğidir; yani kilise içi bir meseleyle karşı karşıyayız. Papa’ya, teorisini bir varsayım olarak sunacağına söz verdiği halde, bu sözünü tutmayan ve kitabını bildiği gibi bastıran Galile’nin arkadaşları tarafından gerçekleştirilen bir kurtarma operasyonudur yargılama. Anlayacağınız, Galile bahane, onun üzerinden dinin mutlaka bilime karşı olması gerekiyormuş gibi bir sözde gerçeklik üreterek nasiplenenler şahane!

8.Siyonizm yalanı
Yahudi meselesi, bir Avrupa sorunuydu; ama İslam âlemine fatura edildi. Avrupa, yüzyıllar boyu uğraştı durdu Yahudilerle. Şehrin içine bile almadı onları; mahallelerini yaktı, kovdu, dövdü, öldürdü, mallarını müsadere etti. Aynı dönemde ise İslam âleminde Yahudilerin keyiflerine diyecek yoktu.

Öte yandan Siyonizm’in babası Theodor Herzl’in II. Abdülhamid’e Avrupa’yı şikayet etmesi gerçekten tuhaftı. Bir Ortadoğu kavmi olan Yahudiler, kendilerini Avrupa’ya sürgün edilmiş gösterip yerlerine dönmek isterken, Abdülhamid onları kullandığını Avrupa’nın biliyordu. Nitekim tekliflerini reddedince haklılığı gün gibi ortaya çıktı; onu devirmekten tutun da Çanakkale’de bize karşı savaşmaya kadar pek çok komplo ve girişimin başında Siyonistler yer alacak, İngilizlerin yedek güçleri, daha doğrusu “Asya’ya karşı Avrupa kalesinin suru”, “barbarlığa karşı uygarlığın uçbeyleri” olarak harekete geçeceklerdi. Hâlâ da öyle değil mi?

Daha da acı olanı, “topraksız bir halk” dedikleri Yahudilere, “halksız bir toprak” olarak sundukları Filistin’in durumuydu. Milyonlarca Müslüman ve Hıristiyan Filistinli yaşamasına rağmen (nüfusun yüzde 95’ini oluşturuyorlardı), Filistin toprağı boş bir arazi olarak sunuldu dünyaya. Ancak şimdi aynı trajedi, hem de kat be kat fazlasıyla Filistin halkı için geçerli, yani toprakları ellerinden alınmış durumda. Ne var ki, o hayırhah Avrupa’nın kılı kıpırdamıyor. Neden? Çünkü İsrail devleti, Ortadoğu üzerinden geçecek stratejik hammadenin, yani petrolün kontrolü için gerekliydi ve bunun, Yahudi halkına insanî yardımla herhangi bir alakası yoktu.

(Vasco da Gama / 1460~1464 - 1524)

9.Doğu despotizmi yalanı
17. yüzyıla kadar Çin, Hint ve İslam âlemlerine oranla epeyce geride bulunan Avrupa, kendisi haricindeki medeniyetlere bilinçli bir çamur atma stratejisini izledi. Ağır bir aşağılık kompleksi içindeydi. İşte bu strateji doğrultusunda Doğu’nun despotik bir yönetimi olduğu tezi ortaya atıldı ve Marx’tan Weber’e, hatta bugünkü bazı akıldanelerimize kadar pek çok kafayı iğfal etmeyi başardı.

Oysa Lucette Valensi gibi araştırmacıların da ortaya koyduğu gibi, bu, Avrupa zihniyetinin, gerisinde bulunduğu Doğu’yu gözden düşürme ve onun üzerinden kendi kimliğini üretme mücadelesinin bir parçasıydı. Ancak Voltaire ve Althusser gibi iki büyük düşünür bu yalanı yutmamış ve asıl despotizmin Avrupa’da yaşandığını, Avrupalı düşünürlerin, kendi ülkelerindeki despotizmi, dışarıya yansıtarak, yani Doğu’yu istismar ederek okurlarına anlattıklarını, artık Osmanlı’nın yakasından düşme vaktinin geldiğini dile getirdiler. Ne ki, bu tatlı yalanın ısıttığı sıcak yataktan kalkmaya kimse razı değildi.

10.Batı’nın üstünlüğü yalanı
İktisat ilminin kurucularından Adam Smith, 1770’lerde Çin teknolojisinin Avrupa’dakinden ileri olduğunu itiraf ediyordu, biz ise 18. yüzyılda Avrupa’nın dünyanın en ileri uygarlığı olduğunu savunmaya devam ediyoruz. Neden acaba? Şundan sanırım: Beyinlerimiz keşifler, icatlar, Rönesans, Aydınlanma, Bilimsel Devrim gibi bir sürü Avrupa yalanıyla tıka basa doldurulmuş durumda. Böyle olunca, dünyanın diğer bölgelerinde neler olup bittiğiyle ilgilenmiyor ve daima skora takılıyor gözümüz: Ne olsa maçın kazanılıp kazanılmadığı önemli.

Öyleyse Hodgson ve Blaut gibi birinci sınıf tarihçilerle sesimizi gürleştirelim: Avrupa’nın “gelişmesi”, Afrika ve Asya karşısında uzun süren geri kalmışlığını telafi etmeye ancak 1800’lerde yetecekti. Avrupa, dünyanın diğer kısımlarındaki gelişmelerden o kadar uzak kalmıştı ki, şu meşhur keşiflerle bir parça nefes alabilmişti. Bu açılma da, Asya ekonomilerinin tarihinde pek çok defa vuku bulan bir gerileme anına denk gelmiş, Osmanlı ve Çin dahil Doğu’nun başlattığı bir küreselleşme dalgasının üzerine binmişti. İşte Avrupa bu sayede kıyıda köşede kalmaktan kurtulup küresel ekonominin motoru olabildi.

Son sözü Hodgson’a bırakmak en iyisi. Ona göre, modern dünya ile Batı, aynı şeyler değildir. Modernlik, Afrika, Asya ve Avrupa’nın beraberce inşa ettikleri bir oluşumdu. Yüzyıllar süren bu hazırlık döneminden kârlı çıkan bölge, fırsatları değerlendirmeyi bilen ve bir katalizör rolü oynayan Avrupa oldu. Şartlar orada birbirine kavuştu ama kavuşmayabilirdi de. Modernlik Çin’de veya İslam âleminde de ortaya çıkabilirdi (tabii oralara mahsus görünümleriyle). Asya ve Afrika’nın muazzam bilgi birikimi ve ticaret ağı olmasaydı, Avrupa’daki modern dönüşüm hayal dahi edilemezdi.

Düşünün ki, Vasco da Gama bin bir zahmetle Ümit Burnu’ndan dolaşıp Hindistan’ın Kalküta limanına indiğinde İspanyolca konuşan bir Tunuslu Müslüman tüccarla karşılaşmış ve pek şaşırmıştı. Haklıydı, çünkü buraları bilmeyen tek medenî kıta, Avrupa’ydı.

Mustafa Armağan

Avrupa tarihinin 10 büyük yalanı: 2. perde

4.Amerika’nın keşfi yalanı
Avrupa’nın aslında epeyce geç kalmış “keşifler çağı”, Kristof Kolomb’un Hindistan’a gitmek için yola çıkıp tesadüfen Amerika’yı keşfetmesiyle başlatılır ve amacı, dünyayı tanımak ve dışa açılmak gibi masum sebeplerle açıklanır. Oysa gemide tuttuğu seyir defterinden gerçek niyetini öğrenmek mümkündür Kolomb’un: Tutsak aldığı yerlileri çalıştırarak elde edeceği altın ve gümüşleri gemilerle Portekiz’e getirmek ve “kâfirler”in, yani Müslümanların elindeki kutsal toprakları ele geçirmek. Bunu bir Haçlı seferiyle gerçekleştirmeyi düşlüyordu masum kâşifimiz. Kolomb’un, Müslümanların bulunduğu ülkelerin doğusunda bulunan efsanevî Hıristiyan Kral Prester John’un yardımını sağlamak ve böylece bir sandviç harekâtıyla İslam tehdidini bertaraf etmek üzere Hindistan’a gittiğini de okuyunca mesele iyice çetrefilleşiyor.

Bu yalanın bir başka boyutu da şu: 1492, Amerika’nın keşif tarihi değil, sonradan “Amerika” adı verilen toprakların işgal tarihidir. Zira Amerika, Kolomb’dan yüzyıllar önce Vikingler tarafından keşfedilmiş, bazı Müslüman gemiciler Güney Amerika’ya gidip gelmiş, nihayet son ortaya atılan iddiaya göre ise Çinli bir Müslüman olan Zeng He, bu defa Çin’den yola çıkarak Amerika’ya ulaşmıştır. Velhasıl Kristof Kolomb, Amerika’nın ilk değil, son kâşifidir.

5.Bilimsel devrim yalanı
Bazı yalanlar tekrarlana tekrarlana apaçık doğrular katına çıkabiliyor. “Bilimsel devrim” terimi ilk kez 1939’da ortaya atılıyor. Yine de onu bir kitabın kapağında görmek için 15 yılın geçmesi gerekecektir. Hepi topu 50 yıllık bir ömrü bulunan bu terimin dimağımızı böylesine felç etmesi de gösteriyor ki, bir büyücülük olayıyla karşı karşıyayız. Tek farkı, büyünün bilimsel bir kılıkla yapılıyor olması.

California Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Steven Shapin, “Bilimsel Devrim” adlı kitabına bu yalanın tarihini yazmakla başlıyor. Shapin’e göre “bilim” ve “bilim adamı” terimleri ancak 19. yüzyılda kullanıma girmiş olup 20. yüzyıl başlarına kadar da yaygınlaşmamıştır. Yani bilimin kamuoyu nezdinde bugünkü değerini kazanması, dün denilecek kadar yeni olaydır. Dolayısıyla hem Avrupa, hem de Osmanlı tarihine, bilimin bugün kazanmış olduğu yeni çerçeveden bakarsak fena halde çuvallarız.

Bugün ‘bilimsel devrim’ denilince akan sular durur. Birisi Kopernik, Galile ve Newton’dan söz etti miydi, ayet duymuşçasına sessizliğe bürünür çehreler. Dudaklar bükülür, anlamlı anlamlı kafalar sallanır, ‘Elin adamı neler yapmış bizimkiler uyurken’ nutuklarına sığınılır. Oysa meselenin iç yüzü hiç de öyle değildir.

Mesela Newton’un yaşadığı devirde Cambridge Üniversitesi’nin hali niceydi, biliyor muyuz? Okuyacak öğrenci bulamayan üniversite, öğrenci çekebilmek için indirim üstüne indirim yapıyor, hocalar okulu cazip hale getirebilmek için bırakın sınıfta bırakmayı, talebeye sınıf atlatıyorlardı, sınıf! Üstelik aynı zamanda bir ilahiyatçı da olan Newton, buluşlarının bilimsel sonuçlarından çok, kafasındaki din kavramı açısından taşıdığı anlamla ilgileniyor, Hıristiyanlığın dünyaya nasıl yeniden hakim olacağını tahmine çalışıyordu. Bunun için ayrı bir kitap bile yazdığını biliyoruz. Üstelik zat-ı devletleri, büyücülükle de iştigal ederdi. Hatta bu yüzden adı, çağdaşları arasında “son büyücü”ye dahi çıkmıştır.

Daha ‘bilimsel devrim’in Müslümanlardan çalınan bilgilerle yapıldığı üzerinde durmadık. Galile’ye ‘süredurum ilkesi’ni ilham veren Nasirüddin Tusi’nin 13. yüzyıldaki buluşundan haberimiz yoksa saf saf Avrupa’daki bilimsel devrim yalanına inanmaya devam ederiz elbette.
6.Sanayi devrimi yalanı
Bir “sanayi devrimi” lafıdır gidiyor. Orta malı siyasetçisinden mahalle mektebi seviyesine inmiş bazı üniversitelerin hocalarına kadar yığınla insan, sorgu sual etmeden, ‘Eller aya, biz yaya’ teranesini tutturmuş, Avrupa’nın sanayi devrimini gerçekleştirdiğini, bizimse bu ‘evrensel gelişme’yi ıskalayıp çağdaşlık trenini kaçırdığımızı tekrarlıyorlar.

Nasıl “bilimsel devrim”, tarihçilerin, seçtikleri bir zaman dilimine yüzyıllar sonra yapıştırdıkları bir yafta ise, “sanayi devrimi” de 19. yüzyılın ortalarına doğru coşkuyla keşfedilmiş ve bu yüzden bazı özellikleri abartılmış jenerik bir terimdir. Filmin jeneriği, filmin kendisi olabilir mi?
Sanki Sanayi Devrimi bütün Avrupa’da aynı anda olmuş bitmiş bir olay gibi sunulur bize. Halbuki İngiltere’de giderek hızlanan ve istikrarlı bir tarzda gelişen sanayileşme, Fransa’da ağır aksak ilerlemiş ve büyük ölçüde İngilizleri taklit etmiştir. İngiltere’ye adamlar yollanmış ve hem makine, hem de işçi getirtilmiştir. Böylece Fransa için bir Sanayi Devrimi’nden değil, olsa olsa İngiliz makine sisteminin girişinden söz edebiliriz.

Bilimsel buluşların Sanayi Devrimi’ni hazırladığı iddia ediliyor. Hiç alakası yoktur. Mesela buhar gücüyle çalışan makineyi tasarlayan James Watt bilim adamı değil, amatör bir mucitti. Çelik sanayiinin babası kabul edilen John Wilkinson bir işadamıydı. Tekstil dokuma tekniğinde çığır açan iplik eğirme makinesi tasarımını başkasından araklayan Samuel Arkwright, inanmayacaksınız belki ama bir berberdi!

Başka kuşkular da var. Mesela “Sanayi Devrimi’nde geçtiği ileri sürülen sahneler, ancak 70 yıl sonra yaşanmış olabilir.” diyor Minnesota Üniversitesi’nden Herbert Heaton. Yani sonraki yıllarda cereyan etmiş olayları önce olmuş gibi gösterme numaraları da söz konusu. Düşünün bir, İngiltere’de 1830’larda bile pamuk işçilerinin sayısı, evlerde çalışan halayıkların sayısından azdı. 1850’de Yorkshire şehrinde yün eğirme işinin hâlâ elle yapıldığını gösteren kanıtlar mevcut. Hatta 1877’de, makinelerdeki kadar ucuza elle dokuma yapan bir imalatçı yaşıyordu İngiltere’de. Bu Fransa ve Almanya için haydi haydi böyleydi.

Sanayileşme sadece üretim artışıyla değerlendirilemez. Önemli olan hangi bedeller karşılığında başarıldığı değil midir? İngiltere’de uyuşturucu neden yaygındır bilir misiniz? Fabrikalarda geçen uzun gecelerde anneler bebeklerini uyutmak için afyon kullanıyorlardı da ondan. Tarih, ne yazık ki acımasızdır.

Mustafa Armağan

Avrupa tarihinin 10 büyük yalanı

Cemil Meriç, “Kartaca’nın tarihini Roma’dan dinledik” diye yazmıştı. Roma karşısında mağlup olan ve bütün izleri silinen bu Afrikalı devlet, tarihini anlatacak bir Kartacalı çıkıncaya kadar sessizliğini koruyacak muhtemelen. Avrupa’nın Kartaca’sı olan Osmanlı tarihini de Avrupa merkezli bir bakışla okuyup okutmuyor muyuz? Biz de Osmanlı’nın tarihini Avrupa’dan dinleyenler safında değil miyiz? Osmanlı tarihini ‘Viyana’ya gittik, Viyana’dan döndük’ şablonuna sıkıştırarak anlatma hastalığımızdan belli değil mi bu? Niye Tebriz’e, Aden’e, dünyanın bir ucundaki Hindistan’ın Goa limanına kadar gittik demiyoruz da, Viyana’ya gitmeyi bu kadar önemsiyoruz? Üstelik Viyana’nın İstanbul’dan mesafesinin sadece 956 kilometre olduğunu bile bile söylüyoruz bunları (oysa Osmanlıların fethettikleri Bağdat’ın İstanbul’a olan mesafesi 1,334, Kirmanşah’ınki ise 1,579 kilometredir). Daha Yemen’i dahil etmiyorum listeye, çünkü ölçüm aletlerimizi maazallah patlatabilir.

Tarihimizle ilgili bilgilerimizde Avrupa bu denli sabit, değişmez bir ölçü ise, bizzat Avrupa tarihiyle ilgili bilgilerimizde bu haydi haydi böyledir. Bu yazıda Avrupa’nın kendisi hakkında uydurduğu, sonra da beyinlerimize yerleştirdiği 10 yalana eğilecek ve onların gözlerimize serap serpen kuyu başlarında beliren saflığımıza beraberce güleceğiz. Buyurun.

1.Yunan mucizesi yalanı
Antik Yunanlıların insanlık tarihinde eşsiz bir mucize gerçekleştirdikleri tezi, kendi karanlık dünyasına fener tutmak için çırpınan Avrupalı aydınlar için afyon etkisi yapmış ve bu efsaneye can simidi gibi yapışmışlardır. Neden? Çünkü Rönesans yıllarında Avrupalılar ele gelir neleri varsa bunları Müslümanlardan aldıklarını biliyor ve Müslümanlar karşısında içine düştükleri aşağılık kompleksinden kurtulabilmek için onların haricinde bir tutamak arıyorlardı. İşte sözde Yunan mucizesi, bu iflah olmaz hastalığa bir tür sahte deva olarak sunulmuştu. Nitekim bu tez, hiçbir işe yaramadıysa bile Yunan halkının Osmanlı bünyesinden koparılması için Avrupa çapında bir heyecan dalgasına yol açtı ve bağımsız bir Yunan devletinin kurulmasıyla sonuçlandı. Oysa ne o gün Yunanistan’da yaşayanlar Eflatun ve Aristo’nun torunlarıydı, ne de ortada herhangi bir mucize vardı. Üstelik Martin Bernal’in “Black Athena” adlı 4 ciltlik çalışmasında yetkinlikle ortaya çıkarttığı gibi, “Yunan mucizesi” diye bilinen uygarlığı kuranlar Yunanlılar değil, siyah derili Afrikalılardı, yani Fenikeliler ve Mısırlılar! Velhasıl Yunan mucizesi tezi, Romantiklerin icad ettikleri bir yalanı pazarlama çabasından başka bir şey değildi.
2.Magna Carta yalanı
Hangi aklı evvelin kitabını açsanız, dünyada demokrasinin ve anayasa hukukunun başlangıcı olarak İngiltere Kralı I. John’un yetkilerini kısıtlayan Magna Carta adlı belgeyi önünüze sürerler. ‘Adamlar daha Selçuklular devrinde demokrasinin temellerini atmışlar kardeşim’ yollu konuşmalara siz de sık sık rastlamış olmalısınız. Oysa çok özel bir durumdan neşet eden bu belgenin o günkü İngiltere tarihi için dahi “gerici” bir belge olduğunu bilmek önemlidir. Bakın neden? Bir kere 1215 yılında imzalandığı bilinen Magna Carta’nın kral tarafından imzalanan orijinali değil de, kopyaları elimizdedir. İkincisi, bu belge ilerici değil, düpedüz gerici bir belgedir, çünkü Kral, feodal beylere, baronlara yeni vergiler yüklemek istiyor ve merkezî hükümetin gelirlerini artırmaya uğraşıyordu; baronlar ise tam tersine, eski düzendeki vergilerin aynen devamı için bastırıyorlardı. İşte krala imzalatılan belge, feodal ayrıcalıkların yeniden tanınmasını getiriyordu, kaldırılmasını değil. Yani ileriye gidişi değil, eskiye dönüşü amaçlıyordu. Ancak tarihte yapılan bazı hareketlerin amaçlanmamış sonuçlar doğurması nadir rastlanan bir durum değildir. İşte Magna Carta’yı imzalatanların başına gelen de bu oldu. Onlar feodal sisteme dönülmesi için uğraş verirken, sonraki kralların, çözümü feodal düzenin dışında aramalarına yol açmış, böylece tahkim edeyim derken feodal düzenin yıkılmasını kolaylaştırmışlardı. Bu sebepledir ki, Kral I. John üzerinde uzmanlaşan Johns Hopkins Üniversitesi eski öğretim üyelerinden Sidney Painter, açıkça “Magna Carta’da demokrasi yoktur” diyebilmektedir. Çünkü bu belge, İngiliz feodalizminin resmi beyanlarından biridir sadece. Painter’ın altını çizdiği bir başka husus ise bu feodal geleneğin modern demokrasilerimizde yaşamaya devam ettiğidir! (1808 Sened-i İttifak’ını Magna Carta’nın geç bir yansıması olarak gösterenlerin ‘gözüne gözlük’ diyelim mi?) Yani aslında feodal düzen yıkılmadı, ruhu modern demokrasilere geçmiş oldu sadece.

3.Rönesans yalanı
Rönesans” (Renaissance) kelime anlamı itibariyle ‘yeniden doğuş’ demek. 19. yüzyıl tarihçileri tarafından aydınlık kabul ettikleri kendi çağlarını karanlık Ortaçağ’dan ayırd etmek üzere icad edilen “Rönesans” terimi, nedense fazlasıyla ciddiye alınmış ve sanki tarihte böyle bağımsız bir dönem yaşanmış gibi gösterilmiştir. Oysa tarihte Rönesans’ı meydana getiren ustaların yaşadığı ve eserlerini ortaya koydukları bir zaman diliminden söz edebilmekle birlikte, öyle planlı programlı, tasarlanmış, başı ve sonu belli bir dönemi kesinlikle göremeyiz.

İnsanın otoriteleri sorgulamaya başladığı dönem olarak yüceltilen Rönesans’ın kendisi nedense sorgulanmaz, kutsal bir inek gibi çevremizde döner durur. Oysa Lynn Thorndike adlı uzman, daha 1943 yılında şunları söylüyordu: “Hiç kimse Rönesans’ın ayrı bir dönem olarak varlığını ispatlayamadı; hatta bunu yapmak için çaba da göstermedi.Yani Rönesans’ın Orta Çağlardan nasıl ayırt edilebileceğini bilmediğimiz halde Rönesans’ın varlığı hakkında kesin bir dille konuşabiliyoruz.

İşte günümüzün en önde gelen Rönesans uzmanlarından Peter Burke, dikkatimizi Rönesans’ın Latin ve Yunan kaynaklarına, yani binlerce yıl öncesine bir ‘geri dönüş’ hareketi olduğu noktasına çeker. Yani Rönesans aydınları, aslında ilerici değil, gericidir. Nitekim genellikle Rönesans’ın hümanist yazarları arasında zikredilen Montaigne, bazı bakımlardan Rönesans aleyhtarı değil midir?

Avrupa tarihinin yalanlarını bir yazıya sığdırmak ne mümkün! Keşke imkânım olsa da hepsini geniş geniş anlatabilsem sizlere. Belki bir kitapta, kim bilir!

Mustafa Armağan

Kopernik, devrimini bir Müslüman'dan mı çaldı?

Bize sadece Osmanlı tarihi değil, Avrupa tarihi de tek yanlı öğretilmiştir. Kopernik'in gezegenler teorisini Şamlı bir İslam alimi olan İbnü'ş-Şâtır'dan alışı (veya çalışı) da Avrupa tarihinin meçhul kalmış yönlerindendir. (Bu konuyu ve diğerlerini merak edenler yakında Timaş'tan çıkacak olan "Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı" adlı kitabıma bakabilirler.)

20. yüzyılın en büyük bilim tarihçilerinden A. Koyre'nin, TÜBİTAK tarafından yayınlanan kitabında bize Kopernik hakkında hoş bir ipucu uzattığını görüyoruz. Okuyoruz:

"Kopernik, teorisine nasıl ulaştı? Bunu söylemek çok zor; çünkü bu konuda kendisinin bize söyledikleri onun astronomisine götürmüyor. Onun güneşe taptığına inanmamak için hiçbir neden yoktur sanırım; modern astronomiyi gerçekten başlatan büyük astronom Kepler, Kopernik'ten daha da fazla tapar güneşe." (Bilim Tarihi Yazıları)

Avrupa'nın ilk astronomları arasındaki "güneşe tapma" modası da ne ola? Hani modern bilim? Nerede bilimsellik?
Bırakın onları, koskoca Newton'un bile simya, kehanet, falcılık gibi bugün bilimden saymadığımız alanlarla ilgili yazdıkları, sayfa olarak fizik, optik vs. ile ilgili yazdıklarından fazladır.

Kopernik'in gezegenler teorisinin merkezine güneşi koymasının sebebi, eski Mısır kökenli gizli bilimlerin etkisiyle açıklanabilir. Ancak bu teoriye teknik olarak hangi yollardan ulaştığı henüz açıklanabilmiş değildir.

1950'li yıllarda Kopernik üzerine çalışan bilim tarihçisi Otto Neugebauer müthiş bir buluş yapmıştı. Şamlı astronom İbnü'ş-Şâtır'ın "Nihâye" adlı Arapça eserini, matematik profesörü Edward Kennedy'nin tavsiyesi üzerine dikkatle incelemiş ve tek kelime Arapça bilmemesine rağmen içerisindeki çizimlerin Kopernik'inkilere müthiş benzerliği karşısında şoke olmuştur. Yoksa Kopernik'in eseri orijinal değil miydi? Ve acaba nereden aldığını bilmediğimiz teorisinin kaynağı bulunmuş muydu?

Bilim tarihçisi George Saliba, bu buluşun, Avrupa biliminin kökenleri ile İslam bilimi arasında bir bağlantı noktası olabileceği görüşündedir. Dolayısıyla bir 'Avrupa mucizesi' yok, İslam bilim mirasından aktarmalar vardır. Vaktiyle Müslüman alimler de Yunanlılardan pek çok şey öğrenmişlerdi ama üstadlarından aldıklarını açıkça belirtiyorlardı. Oysa Kopernik bilgilerini nereden aldığını ısrarla gizlemişti.

Zamanla araştırmalar derinleşti ve görüldü ki, Kopernik aslında sadece İbnü'ş-Şâtır'dan değil, ondan 1,5 asır önce yaşamış Nasirüddin Tûsi'den de "Tusi çifte bağı" denilen teorem ve bunun çizimini aynen almış ama yine kaynak belirtmemişti.

Bunlara, 1973 yılında yeni bir kanıt eklendiğinde heyecan doruğa çıkmış gibiydi. Willy Hartner adlı bilim tarihçisi bir adım daha atmış ve Süleymaniye Kütüphanesi'ndeki bir yazma eserde, Kopernik'in kopya çektiğinin en ciddi kanıtını yakalamıştı.

Buna göre Kopernik, kendisinden yaklaşık 300 yıl önce benzer bir kanıtlamaya giden Tusi'nin çizimindeki harfleri bile aynen kopya etmekten çekinmemişti. Tusi 'elif'i kullanıyor, Kopernik ise ona Latin alfabesinde A diyordu. Tusi 'be' derken Kopernik B yapıyordu onu. Aynı şekilde 'dal' harfi yerine D, 'ha' harfi yerine de H demişti. Fakat tek bir harf, orijinaldekinden değişikti:

Tusi'nin 'ze' dediği yeri Kopernik F diye işaretlemişti. İşte bu tek harf değişikliği kafaları karıştırmış, ancak uzmanlar bunun, Arapça bilgisi kıt birinin bu metnin bir nüshasını Kopernik'e okurken 'ze'yi F diye okuduğu hükmüne varmışlardı. Çünkü Arapça el yazısında bu iki harf, yani 'ze' ile 'fe'nin yazılışları birbirine çok benzemektedir.

Mustafa Armağan

25 Haziran 2009 Perşembe

TBMM, Kemal Karpat'ı onurlandırdı

Alınan bilgiye göre, TBMM Başkanı Köksal Toptan başkanlığında toplanan Başkanlık Divanı'nda, bu yıl dördüncüsü verilecek olan Onur Ödülü'nün tarihçi-yazar Prof. Dr. Kemal Karpat'a verilmesi benimsendi.

TBMM Onur Ödülü için, Nobel ödüllü Yazar Orhan Pamuk ile Prof. Dr. İlber Ortaylı, sanatçı Fazıl Say, İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, Prof. Dr. Kemal Karpat ve bir süre önce vefat eden Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan aday önerilmişti.

TBMM Onur Ödülü'nün ilki 13 Temmuz 2005'te Prof. Dr. Gazi Yaşargil'e, ikincisi 30 Mayıs 2007'de Prof. Dr. İhsan Doğramacı'ya, üçüncüsü ise 30 Temmuz 2008'de Prof. Dr. Halil İnalcık'a verilmişti.

TBMM Onur Ödülü, uluslararası alanda gösterdiği üstün başarılar ile Türkiye'nin temsiline ve tanıtımına katkı sağlayan kişilere veriliyor.

Zaman Gazetesi
(25 Haziran 2009, Perşembe)

24 Haziran 2009 Çarşamba

II.Abdülhamid'de Yanılanlar #2:

Ahmet İzzet Paşa

Seriye kaldığım yerden devam ediyorum. Bilhassa bu seri için -daha yepyeni olmasına rağmen- aldığım mailler beni çok umutlandırdı. Şaşkınlığınızı ve belki de öfkenizi gizleyemeyeceğiniz hakikatleri yazmaya devam ediyorum. Sıradaki yanılanımız Ahmet İzzet Paşa. Kendisi II.Meşrutiyet için II.Abdülhamid karşıtı olmuş, Ahmet Tevfik Paşa kabinesinde Dahiliye Nazırlığı yapmış ve sadrazamlığı sırasında Mondros Ateşkes Antlaşması'nı imzalamıştır. II.Abdülhamid'i zalim ve baskıcı zannetmiş, başından geçenlerden sonra hiç de öyle olmadığı kanısına varmıştır.

***

"Yerli ve yabancı kim temas etmişse Sultan Hamid'in zeka ve keskin görüşlülüğünü tasdike hemfikirdir. Şöhret bulduğu derecede zalim ve kahredici olmadığına, saltanatı zamanında başımdan gelip geçenlere bakıp düşündükçe ben vicdanen hükmetmekteyim. Kendisi, jurnal* olunan adamdan umduğu şer ve zararı uzaklaştırmak için işten el çektirme ve sürme gibi muameleleri irade ederse de, tecrübe ve müşahedelerime nazaran kimsenin hayatına, rızkına, istikbaline kastı yoktu. Saltanat zamanında işitilen isnadlar*, Meşrutiyet'te hiçbir zorlukla karşılaşmadan yapılan araştırma ve soruşturmalar ile doğrulanamadı.."

Ahmet İzzet Paşa
(Feryadım, Cilt 1, Nehir Yayınları,
İstanbul, 1992, Sayfa:41)


*Jurnal: II.Abdülhamid'in özel hafiye teşkilatına yapılan ihbarlar.
*İsnad: Yükleme, atfetme, iftira.

23 Haziran 2009 Salı

Paralardaki seçimleri kabul etmek imkansız

Geçen cuma günü (3 Ekim 2008) Başbakanımız Tayyip Erdoğan ve Merkez Bankası Başkanımız Durmuş Yılmaz yeni banknotları basına tanıttılar. Şunu belirtmeliyim, Merkez Bankası Başkanımız seçildiği günlerde kendisine yapılan hücumların aksine mesleğini bilen, sorumluluk sahibi, doğruları ifade eden ve daima uzmanlara saygı gösteren bir kişiliği olduğunu göstermiştir. Banknotların üzerine basılacak portrelerin tespiti için de bir kurul görevlendirmiştir. Bendenize de şeflerden bir hanımefendi telefon etti ve fikrimi sordu, ancak yanılmıyorsam bu sırada hem seçim hem basım işi bitmişti. Bununla birlikte seçilen portreler üzerinde fikir beyan etmek hakkım ve görevimdir.

Muhterem biriydi ama dünya tarihçiliğine mal olmamıştı
Dolaşımda en çok kullanılacak Beş Türk Lirası üzerindeki Ordinaryüs Profesör Aydın Sayılı’yı ele alalım. Seçkin bilim adamımızdı, Atatürk tarafından zekası dolayısıyla yurtdışına gönderildiği söyleniyordu, Harvard’da bilim tarihi doktorası yapmıştır. Bunun dünyadaki ilk bilim tarihi doktorası olduğu iddiası vardır.

Hoca muhteremdi, derindi, Türk tarih bilginlerinde maalesef eksik olan filolojik bilgi birikimi son derecede yüksekti. Bazı meşhur monografileri dışında büyük bir ilim tarihi sentezi yoktur, olması da gerekmiyor. Sevim Tekeli ve Esin Kahya gibi bu dalda hizmet veren seçkin talebeleri vardır. Lakin banknotların üstüne portresi basılacak kadar dünya tarihçiliğine mal olmuş bir isim değildir.

Matematik alanından isimlerle ortaya çıkmamızın anlamı yok
On Türk Lirası üzerindeki Ordinaryüs Profesör Cahit Arf matematikteki bazı katkıları ile bilinir. Ama bizim tarihimizde dahi lineer cebir üzerinde o zaman bile isim yapan Vidinli Tevfik Paşa ve gene Fransızca da okunan Erzurum müdafii Gazi Ahmet Muhtar Paşa vardır. Tarihimizde Öklit, Riemann. Lobaçevski veya Gauss olmadığına göre; bu alanlarda bazı isimlerle ortaya çıkmanın fazla bir anlamı yoktur.

Allah hocalarımıza rahmet eylesin. Piri Reis’in portresi yok, onu hiç değilse herkes biliyor. 17’nci asır mütebahhiri Katip Çelebi de kimsenin hatırına gelmemiş.

Bu toplumun ebediyen iftihar edeceği mimar, Sinan’dır
Yirmi Türk Lirası üzerinde Mimar Kemalettin Bey var. 19’uncu ve 20’nci yüzyıl kavşağı mimaride neoklasik denen devirdir. Bütün ülkelerin mimarları içinde klasik Yunan’ı, ortaçağ Gotik’ini, Bizans ve Morik (kuzey Afrika) geleneğini, Rusya’da olduğu gibi Novgorod-Moskova mimarisini taklit eden büyük mimarlar vardır. Mimar Kemalettin Bey’in nereye oturtulacağı tartışılır. Bu toplumun ebediyen iftihar edeceği bütün dünyada tanınan mimar Sinan’dır.
Halide Edip Adıvar ve Sabiha Gökçen niye ihmal edildi?
Elli Türk Lirası üzerinde Fatma Aliye Hanım var. Ahmet Cevdet Paşamızın kızıdır. Bu banknota büyük tarihçi ve büyük hukukçu Ahmet Cevdet Paşa’nın resmini koysalar anlaşılabilirdi. Kızı merhume, babası tarafından tam bir Batılı-Doğulu hanımefendi olarak yetiştirilmişti. Şüphesiz Türk kadınının tarihinde öbür öncülerin arasında yeri vardır ama en önde değildir. Beynelmilel bir entelektüel kişiliğe sahip, Hindistan kurtuluş mücadelesinde bile adı geçen Halide Edip hanımı niye ihmal ediyoruz? Niçin ilk pilot Sabiha Gökçen, ilk akademik ressamlarımızdan Mihri Müşfik hanım düşünülmemiş?

Sadece Yunus Emre ve Itri seçimlerinde hemfikirim
Bence beynelmilel şöhretleri henüz olmasa da ve yeterince dünyaya tanıtamasak da, sağcı-solcu, genç-yaşlı insanların üstünde birleştikleri iki değerimiz, bestekar Itri ve Yunus Emre’dir. Bu ikisinin dışındaki seçimle hemfikir olmadığımı söylemeliyim.Kanunlarımızın ve gönüllerimizin ebediyen lider olarak benimsediği Atatürk’ün portreleri bütün banknotlarda tabii ki bulunacak. Fatih Sultan Mehmet gibi büyük bir mareşal ve hakiki anlamda bir Rönesans entelektüeli ve senyörü banknotlarda yok. Bir ara enflasyon banknotlarından birine basılmıştı. Mimar Sinan da öyle.

Muhteşem Süleyman’ın yani Kanuni’nin kocaman heykelini Macarlar Zigetvar sahrasına diktiler. Kudüs’te surboyu caddesi onun adını taşıyor. Bu memlekette ise Kanuni’nin doğru dürüst bir heykeli dikilmedi. Paralarda da ismi yok. Böyle seçimleri kabul etmemiz mümkün değildir. Gelecek sefer daha dikkatli olmak gerekiyor. Zira banknotlara basılan portrelerin sadece millet değil, dünya tarafından tanınan ve o halkın ulusal kimliğini ören anıtsal şahsiyetler olması gerekir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 05.10.2008)

22 Haziran 2009 Pazartesi

Menderes, İmam-ı Azam'ın türbesinde neler düşündü?

Geçen hafta 1921'de Suriye sınırı çizilirken Hasan Basri Çantay'ın, topraklarımızın peşkeş çekildiğini söylediğini aktarmış ve sormuştum: Bilin bakalım Çantay bugün hangi partinin sıralarında oturuyor? Sayın Aydın Menderes arayarak bu soruyu bana yöneltti. Kendisine fakirin de o cevabın hasretiyle yandığını söylemekle yetindim.

Hazır Aydın Bey'i yakalamışken sormadan edemedim: Rahmetli babanızın Bağdat'ta İmam-ı Azam'ın türbesini ziyaretinde söyledikleri doğru mudur? Sağ olsun, kendisi birkaç koldan teyit etti olayı.

Olayı anlatan kişi, başlangıçta CHP'den meclise girmiş olup 1954 seçimlerinde DP'den milletvekili seçilmiş olan Sebati Ataman. (Nazlı Ilıcak'ın "Menderes'i Zehirlediler!" (1989) adlı kitabında Ataman'la yaptığı söyleşiden aktaracağım.) Siz ne söylediğini merak ededurun, ben o sözleri bir çerçevenin içine yerleştirmek istiyorum ki, tesadüfen söylenmediği anlaşılabilsin.

İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanlığı devrinde Araplarla ilişkilerin geliştirilmesi için tek bir adım dahi atılmamış, daima olumsuz tavır takınılmıştır. 28 Mart 1949'da İsrail'i tanıyan ilk Müslüman devlet olduğumuzu ve bu tutumun bizi Arap aleminden iyice koparttığını bilmekte fayda vardır. Prof. Hüseyin Bağcı'nın da belirttiği gibi İsrail'i tanımış olmak, Menderes'in CHP'den devraldığı bir 'dış politika yükü'ydü. Bu yük, ancak ileriki yıllarda ortadan kaldırılacaktı.

İşte Türkiye ile Irak arasında 24 Şubat 1955'te imzalanan ve sonradan İngiltere, Pakistan ve İran'ın da katılımıyla Ortadoğu'nun Türkiye'nin önderliğinde toparlanması çabasının arkasındaki dış politika manzarası buydu.

(Menderes'in kuruluşunda katkıları olduğu Libya'yı ziyareti sırasında
Turgut Reis'in türbesinde Fatiha okurken çekilmiş bir fotoğraf - 15 Şubat 1957)

Menderes, Türkiye'nin mutlaka bir Ortadoğu politikası olması gerektiğine inanıyordu. Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü'den bu politikanın belirlenmesini isterse de sonuç alamaz. Bu arada Mısır büyükelçimizle görüşen ABD Dışişleri Bakanı Dulles'ın "Mısır siyasetiniz nedir?" sorusuna elçinin "Bilmiyorum" diye cevap vermesi bardağı taşıran damla olur. Menderes tam anlamıyla yalnızdır. Dışişleri Bakanlığı'nı kendisi sürüklemek zorundadır. İpleri eline alır ve harekete geçer.

Şu sözler kendisine ait: "Biz Arap komşularımızla dostuz. Eğer bazen bu hisler bir sis perdesi altında gizlenmiş gibi görünmüş ise de bunun geçici sebeplerden ileri geldiğine ve bundan böyle bütün bütün yok olmasının da mukadder bulunduğuna hiç şüphe etmiyoruz." Araplarla dostluğumuzun arasındaki engellerin kaldırılması kaçınılmazdır ona göre.

Öyleyse ne yapılmalıdır?
Önce İngiltere'nin, ardından da ABD'nin tutumunu yoklayan Başbakan, Ortadoğu gezisine çıkan Dulles'ı, programda yokken Ankara'ya davet eder ve uzun bir görüşme sonunda onu da ikna eder. Menderes, Nasır'a karşı harekete geçmiş ve İngiltere ile ABD'yi de ikna etmiştir. İlk hedef, Irak'la işbirliğidir. 6 Ocak 1955'te Bağdat'a giden Menderes, bir fırsatını bulup Nuri Said Paşa'yla baş başa görüşür. 13 Ocak'ta Türkiye-Irak ortak bildirisi yayınlanır. Uzun zamandır uyuşuk bir dış politika güden Türkiye'nin gösterdiği bu inanılmaz ataklık, İngiltere ve ABD'yi bile şaşırtmıştır. Daha çok şaşıran ise Mısır ve İsrail'dir. İkisi de Türkiye'nin aleyhine döner. Anlaşmayı bozmak için uğraşırlar. İsrail Devlet Başkanı Ben Gurion, şoka girmiştir. Menderes 23 Şubat'ta tekrar gider Bağdat'a ve ertesi gün, Bağdat Paktı haberi, ajanslardan dünyaya yayılmaktadır. İngiltere davet edilir pakta, sonra da ABD. Birincisi girerken, ikincisi dışarıda kalmayı tercih edecektir.

Anlattıklarımızdan çıkarılması gereken sonuç şudur: Türkiye, Atatürk döneminden sonra ilk defa Ortadoğu'da 'bir şey' yapmaya çalışmakta, öncülüğü ele almaktadır.

İşte Sebati Ataman'ın aşağıdaki hatırasını bugünlerin gazete sayfalarının arasına koyarak okuyun lütfen. Adnan Menderes, Bağdat'ta İmam-ı Azam hazretlerinin türbesini ziyarete gitmiştir. Sonrasını beraber okuyalım:

"Dualarımızı okuduk, ayrılacağız. Adnan Bey kımıldamıyor. Öylece kaldı, âdeta murakabeye daldı. Nihayet silkinip kendine geldi. Dışarı çıkarken yanına yaklaştım ve sordum: "Beyefendi, bir murakabeye daldınız, merak ettim, o esnada ne düşündünüz?" Kolumdan tutup bir kenara çekti ve şu cevabı verdi: "Sebati, bu mezarını ziyaret ettiğimiz şahsiyet, burada ve yakın şarkta, bizim memleketimiz de dahil bütün İslam ülkelerinde ebedî olabilecek bir nizam kurmuştur. Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra bu nizam da yıkılmış, darmadağın olmuştur. Şimdiki İslam ülkelerinin vaziyetini görüyorsun. Bu nizamın başka esaslar dahilinde yeniden kurulması, sulh ve sükûnun avdet etmesi lâzımdır. Biz de buraya bunun için geldik."

Menderes'in sözlerini dinlerken, gözüm yaşlar içinde kalmıştı. Bana "Ağlıyor musun?" diye sordu ve sözlerini sürdürdü: "Ağlama, bu olacak, muhakkak olacak, biz görmeyeceğiz ama torunlarımız muhakkak görecek."

Sebati Ataman ekliyor: "Menderes çok büyük adamdı."

Atatürk bu sözü demiş mi?
Artık Osmanlı İmparatorluğunun eski bünyesiyle ihyasına elbette ki imkân yoktur. Çünkü Balkanlı milletler bugün artık istiklâllerine kavuşmuşlardır. Bu sebeple teşkil edilecek Balkan Antantı zamanla işi idare edilirse yerini belki bir Balkan Devletleri Federasyonuna bırakabilir. Bu federasyonda devletler istiklâllerini yine muhafaza ederler. Ancak dış temsilde ve orduların idaresinde bir teşrik-i mesai bahis mevzuu olabilir. Bu böyle olunca federasyon ordularının tabii başkumandanı sanırım benden başkası olamaz... Yine sanırım ki bu, Osmanlı İmparatorluğunun yeniden fakat günün icaplarına uygun şekilde ihyası demektir. (Celal Bayar'dan nakleden: Hikmet Bil, Atatürk'ün Sofrasında, İst. ts., Ekicigil Yay., s. 77.)
Mustafa Armağan

İlber Ortaylı, Teke Tek'de #2

(Programdan Notlar)

Programdaki önemli konuşmaların notunu tuttum ve şimdi burada blog okuyucularıyla paylaşmak istiyorum. Maddelerin sonunda M.B görürseniz konuşmanın Murat Bardakçı'ya, F.A görürseniz Fatih Altaylı'ya, hiçbirşey görmezseniz İlber Ortaylı'ya ait olduğunu belirtmek isterim. Yine maddelerin sonunda parantez içinde ve italik olarak yazılan ibareler şahsıma aittir. Programın en güzel tarafı Osmanlı Tarihi'nden Dünya Tarihi'ne, politikadan ülkemizdeki ve komşularımızdaki güncel konulara kadar her şeyden bahsedilmesiydi. Elbette Murat Bardakçı'nın hocamız İlber Ortaylı'nın sözlerini hiç kesmeden dinlemesi de takdir edilebilecek bir hadiseydi.

***

- Murat Belge'nin İstanbul'un Sayfaları adlı kitabı Doğan Kitap tarafından geri toplanıyor. Ücretleri neyse veriliyor. Kitapta çok büyük hatalar var. Mesela Revan Köşkü'nü I.Murad'ın yaptırdığı yazılıyor. Böyle birşey malesef mümkün değildir. F.A (IV. Murad’ın Revan’ı fethetmesinin anısı için 1636 da yapılan köşk, Sofa-i Hümâyûn’da II. Mehmed döneminden beri var olan havuzun küçültülmesi, biçim değiştirmesi ile kazanılan alanda, teras üstüne yapılmıştır.)

- Osmanlıca Çince değildir. Öğrencileri ve gençleri korkutmamak lazım. Felsefe okuyorsan mesela Almanca bilmek şarttır. Üstelik Almanca'da öyle matah bir dil değildir zordur. Ama çok çok zor olsaydı Almanlar Almanca konuşmazdı. 20 senede öğrenemezlerdi.

- Amerikan tipi tarihçilik şuanda var. Tarihi dejenere ediyorlar yada efsaneleştiriyorlar. Gereksiz kavramlar ve soyağaçları türetiyorlar.

- Tarihçi olmak için 18'inden sonra tarih okunmaz. Filolojik altyapı gerekir. Hukuk için de bu geçerli. Olgun insanlara tarih öğretilir. 18 yaşında bir insana tarih veya hukuk öğretmek cinayettir.

- Tarihi romanlarda eğer roman iyiyse tarih öğretilir. Mesela Safiye Sultan kötü bir roman. Doğruyu yazmak zorunda değilsen de saçmalamak zorunda değilsin.

- Halil İnalcık hoca'nın 200'ü aşkın makalesi var. Birçoğu piyasaya çıkmamıştır. Son kitabını İş Bankası Yayınları çok iyi derlemiş, düzenlemiş.

- Post-modern tarihçiler, tarihte zaman ve mekan birliğine inanmıyorlar. Arşiv kullanmıyorlar.

- Nevşehir, Konya, Karaman, Kırıkkale fütuhatta (zaferler, fetihler) çok çekmiştir. Bilhassa Fatih Sultan Mehmed dönemindeki sürgün metodu oradaki halkı çok yormuştur. Neticede Rumeli'de topraklar fethediyorsunuz, iç anadoludan doğru rumeliye gönderiyorsunuz halkı. Haliyle yoruluyorlar, bezginleşiyorlar.

- Doğu Avrupa'nın Europalılığına Arabistan'ın şark kültürünü tercih ederim ve kesinlikle değişmem.

- Kanuni kitapsever. Fatih de öyle. Yunanca bilir, okutur ve dinler. Mesela Humayun'da öyle. Humayun herşeyi bilir, okuma yazma bilmez. Tıpkı Hz.Peygamberimiz gibi. Okutur ve o şekilde öğrenir, ama herşeyi.

- Hatemi çok esprili, tatlı bir adam. Reform derken İran'da bir kadının başını açmasından bahsetmiyoruz. Ben İran'da muhabirken gömleğimizin yakasını iki düğme açtırmazlardı, sadece bir düğme iznimiz vardı. Reform deyince bunu sürekli bilinen yönde düşünmemek lazım, tam tersi. M.B

- Yavuz'un alevilerle hiçbir derdi yoktur. Oluşturulmak istenmiştir ama asla yoktur.

- Kanuni 16.asrın en önemli şairidir. Fuzuli ve Baki'den sonra gelir. (Gazel rekortmenidir.)

- İran'daki yürüyüşler Ahmedinejad'ın seçilmesini ve rejimini protesto için değil, seçimin şeklini protesto etmek amacıyladır. İran'da rejime karşı isyan etmek yürek ister, imkansızdır. Böyle birşey olamaz. M.B

- Oktay Ekşi keşke daha önce Mimar Sinan'ın değerinden bahsetseydi de yeni paralarımızın üzerinde Mimar Sinan'ı görebilseydik. Hiç kusura bakmasınlar bu beyinlerle tarih öğretilmez. Toptancılıkla bu işler olmuyor malesef. (Bu mühim konuya gerek futbol blogumda gerekse mesleki yazılarımı yazdığım websayfamda daha önce değinmiştim. Bu vesileyle Mustafa Armağan hocamıza da Oktay Ekşi'ye verdiği muhteşem cevabı için teşekkürler ediyoruz.)

- Kanuni'yi sevmek için Atatürk'e düşman olmaya gerek yok. Böyle bir budalalık olmaz. Neticede Atatürk de bir Osmanlı Erkan-ı Harbiye'sinde yetişmiştir.

- Osmanlı olmasa Atatürk yoktu. Atatürk olmasa Tayyip yoktu. F.A

- Mekteb-i Sultani'nin 500-600 yıllık olması gibi birşey sözkonusu değildir. F.A

- Mekteb-i Sultani 150 yılı aşmıştır ancak 500 yıl gibi birşey mümkün değildir, palavradır. (Mekteb-i Sultani hakkında blogumuzda çok değerli yazılar mevcuttur. Buradan da anlaşılacağı gibi Mekteb-i Sultani'nin 1868 yılında kurulduğu bir gerçektir. Onun öncesindeki adı farklı, işleyiş biçimi farklıdır. Dolayısıyla toptancılık yapmak saçmalık olur, efsane olur.)

- Bulgaristan'ın tüm zenginleri Mekteb-i Sultani mezunudur. Çoğu da anadoludan gitmedir oralara. M.B

- İmparatorluklarda, büyük devletlerde binaların nasıl kullanıldığını eleştirmek saçmalıktır. Binalar kışla da olur, mektep de olur, hapishane de olur. Bunu yargılamak kimin haddine?

- İran'da benzin üretilirmi ben ona bakarım. Hampetrol'ü anladık da benzin önemlidir benzin. Üretimse benzin üreteceksin. İran'da birşeyler üretildikçe ben seviniyorum, çok bayılıyorum.

- Balkanların asıl Türkleşmesi Mithat Paşa zamanında olmuştur. Balkan savaşlarıyla bu düzen bozulmuştur. Kırım'dan Konya'dan gelenleri Mithat Paşa çok güzel iskan ediyordu Tuna vilayetinde. Bu bir gerçektir.

- Alparslan Malazgirt'e 1071'de girdiğinde Anadolu'da biraz da olsa Türk vardı. Sonra tabi hepten çoğalıyor bu Türk nüfus.

- Bizim köy aleviliğiyle şiiliği karıştırıyorlar. Çok yanlıştır. Tamam camiye girip namazlarını birlikte kılabilirler sadece başlangıçta selam verirken falan hareketleri değişiktir.

- İran'da ezan arapça, hutbe farsçadır bir kısmı dışında.

- Hutbe'nin çok az bir kısmı sünnet olduğundan arapça okunur. M.B

- Ayasofya'nın hatibi eskiden elinde kılıçla hutbe okurdu. Çünkü Ayasofya fetih camisiydi. Bu şarkda da birkaç camide böyleydi.

- Fatih çok enteresan bir kişiliktir, harikadır, iki dünyanın efendisidir. Mareşalliği bir yana entelektüelliği bir yanadır. Muhteşem yetişmiştir.

- Osmanlı hanedanı bahsedildiği yada tartışıldığı gibi yok safkan Türk yok karışık falan filan değildir. Osmanlı hanedanı tamamiyle bir Türk-Ukrayna karmasıdır. (O sırada bir izleyiciden mail gelir. İzleyici, kız arkadaşının Ukrayna'lı olduğunu ve İlber hoca'nın bu laflarını duyduktan sonra kendini Hürrem Sultan yerine koyduğunu söyler. İlber hoca da o zaman sen de kendini Kanuni yerine koy der.)

- Bizim Türk erkeklerinin Ukrayna'lı düşkünlüğü ortaya çıktı böylece. F.A

- Nicolae Iorga "Türkler olmasa Ukrayna ve Romanya olmazdı" demiştir. Balkanların en iyi tarihçisidir.

- Selanik'in komutanı Tahsin Paşa, II.Abdülhamid'in gadrine uğradığı için o komutanlığa getirilmiştir İttihatçılar tarafından. Nedir yani her II.Abdülhamid'in gadrine uğrayan (haksızlığa, merhametsizliğe uğrama) iyi komutanmıdır, tabiki değildir. Bulgarlar oraları aldığında ilk işleri yahudi mahallelerindeki yahudileri katletmektir.

- Talat Paşa çok iyi bir organizatördür, Enver Paşa'da birşeyler yapar eder ama Cemal Paşa neden üçüncüdür, neden oradadır, ne yapar anlamak güç. Beceriksizdir buna rağmen ukaladır. Bir kanal harekatı var mesela felakettir.

- O kadar çok soruluyor ki yeniden cevaplayalım Truvalılar Türk değildir. F.A

- Truvalılar Türk de değildir, Helen de değildir.

- Ermeniler 4.asırdan beri bu topraklardadırlar. Hatta daha da öncesindendirler. Kürtler de çok eskidirler. Türklerden daha eskidir her ikisi de.

- Dürziliğin başlangıcı Fatımîler devridir. Cenazelerinde ağlamak ayıptır. Cenaze paldır küldür gömülür. Toprağın dibine kadar inilmez çünkü geri geleceğine inanılır. Reenkarnasyona inanır dürziler.

21 Haziran 2009 Pazar

İlber Ortaylı, Teke Tek'de

Ülkemizin en değerli tarihçilerinden İlber Ortaylı yarın akşam (21.06.2009) saat 22.00'de Habertürk'te yayınlanan Teke Tek adlı programda Fatih Altaylı ve Murat Bardakçı'nın konuğu olacak. Daha öncede hocamız konuk olmuş ve program kendi dalı haricinde de izlenme rekorları kırmıştı. Bu seferki konu Topkapı Sarayı, müzeler, müzelerin korunması, Osmanlı Tarihi'nin nasıl yazılması ve okunması gerektiği olacak. Mutlaka izleyiniz.

20 Haziran 2009 Cumartesi

Sultan Fatih'in Ayasofya Vakfiyesi


"Allah'ın mescidlerinde o'nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır! Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. Başka türlü girmeye hakları yoktur. Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük azap vardır."
(Bakara Suresi / 114.Ayet)

***

İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse onu iptal veya tedile koşarsa, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camisi’nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederlerse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkarlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterlerine kaydederler veya yalandan kendi hesaplarına geçirirlerse ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar.

Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse,

Allah’ın, Peygamber’in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen laneti onun ve onların üzerine olsun, azapları hafiflemesin onların, haşr gününde yüzlerine bakılmasın
.

Kim bunları işittikten sonra hala bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır.

Allah’ın azabı onlaradır. Allah işitendir, bilendir.

Fatih Sultan Mehmed Han - 1 Haziran 1453
(Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü'nde Bulunan
Ayasofya İle İlgili Arapça Vakfiyenin Tercümesi)

Mostar'dan Mekke'ye Mimar Sinan eserleri gezi haritası çıktı

ÇEKÜL Vakfı'nın Sinan'a Saygı Projesi kapsamında hazırladığı "Mimar Sinan Eserleri Gezi Haritaları” serisinin sonuncusu olan üçüncü harita yayımlandı.

Mimar Sinan'ın Balkanlar, Anadolu ve Ortadoğu'da yaptığı eserleri kapsayan harita ilk olarak ATLAS dergisinin Haziran sayısıyla ücretsiz dağıtıldı. Multi Turkmall'ın desteğiyle basılan “Mimar Sinan Eserleri Gezi Haritası III” , önümüzdeki haftalarda http://www.sinanasaygi.org sitesinden temin edilebilecek. Daha önce yayınlanan İstanbul ve Trakya gezi haritaları, internet üzerinden bir yıl içinde binden fazla kişiye ulaştırılmıştı.

ÇEKÜL Yüksek Danışma Kurulu Üyesi Mimar Metin Keskin'in çizdiği eserlerin eskizleriyle renklenen harita, Sinan'a Saygı Projesi ekibinin uzun süren araştırmalarıyla meydana çıktı. Haritada toplam 56 Mimar Sinan eserin bilgilerini görmek mümkün.

Haritanın önsözünde şu cümlelere yer verildi:“Osmanlı'nın başkentleri Edirne ve İstanbul'un ötesindeki Osmanlı coğrafyasında, Sinan'ın 100'ün üzerinde eseri bulunuyor. Sinan Osmanlı'nın başkenti İstanbul'da şekillenen üslubunu Budapeşte'den Mekke'ye tüm Osmanlı coğrafyasına taşıdı. İstanbul imparatorluğun dört bir yanına uzanan yolların merkezinde yer alır. Osmanlı'nın pek çok yerde Roma, Bizans ve Selçuklu dönemlerinden devraldığı bu yollar, askeri, ekonomik ve bürokratik bir ağ oluşturur. Sinan'ın eserleri 16. yüzyılda Akdeniz havzasını saran bu ticaret, hac ve sefer yolları ağının parçasıydı.”

“Mimar Sinan Gezi Haritaları”nın Kısa Öyküsü:

OSMANLI'NIN SİNAN SINIRLARINI ÇİZİYORUZ...
“Sinan'a Saygı bu topraklardaki varlık nedenlerimizden biri. Ancak bizler yıllardır Sinan'a Saygı'da kusur ettik.

Bu nedenle ÇEKÜL Vakfı, 1990 yılında yoğun birikiminin ışığında, Sinan'ın adının ve eserlerinin çevresindeki sorunlar yumağını aşmak, Sinan'ın mirasına saygıyı egemen kılmak için, Ağırnas'tan başlayan onun yaşamının izlerini ürettikleriyle buluşturan uzun bir yürüyüşe çıktı. Ve bu süreçte atılacak önemli adımlardan birinin, toplumsal bilinç ve sahiplilik duygusu yaratmak olduğunu gördü.

2000 yılında başlayan Sinan'a Saygı Gezileri, bizi İstanbul'da, Trakya'da Sinan eserlerine taşıdı. Bunu, Sinan'ın eserlerini tanıma, fotoğraflama, günümüzdeki durumlarını belgeleme çalışmaları izledi. ÇEKÜL Bölge Temsilcileri'nin desteğiyle envanterin kapsamı İstanbul'dan Anadolu'ya, Trakya'ya ve ulusal sınırlar dışına taşındı. Osmanlı İmparatorluğu'nun geniş coğrafyasında Sinan'ın çağları aşan mirası kâğıda döküldü.

Sinan'a Saygı Projesi'nin ivme kazandığı 2006 yılı içinde, Mimar Sinan Envanteri birikimi de artık gezi haritalarına dönüşmeye başladı. Atlas Dergisi'nin desteğiyle 2007 yılı içinde İstanbul ve Trakya için Mimar Sinan Eserleri Gezi Haritaları yayımlandı. 2007 yılından itibaren Multi Turkmall'un verdiği destek ile Guide and Map to Sinan'a Architecture adıyla İngilizce olarak da basılan gezi haritası, Turkish Daily News'in okuyucularına ulaştı. Bu haritalar, Sinan'ın eser bıraktığı iki Osmanlı'nın başkenti olan Edirne ve İstanbul ile bu iki başkent arasında kalan Trakya'ya kapsadı. Elinizde tuttuğunuz harita ise, Multi Turkmall'un devam eden duyarlı desteğiyle bu iki başkentin ötesine de uzanıyor. Sinan'ın Balkanlar, Anadolu ve Ortadoğu'daki eserlerini, Mostar'dan Kudüs'e uzanan gezi yolları ile bir araya getiriyor.

Sinan'a Saygı Projesi'nin
www.sinanasaygi.org adresindeki internet sitesi, hem projenin sesi hem de Sinan'a Saygı Gezileri'nin başlangıç noktası oldu. Ziyaretçiler, Sinan'ın eserlerini ve Sinan'a Saygı Gezi Yolları'nı www.sinanasaygi.org içinde inceleyebiliyorlar. Gezi Haritaları, internet üzerinden form doldurmalarının ardından adreslerine postalanılıyor.

Mimar Sinan'ın Mirası kültür öncelikli bir yaşam, umutlu bir gelecek için ortak noktamız ise, sizleri Mimar Sinan eserlerini tanımaya ve onun varlığıyla yeni bir gündem yaratmaya çağırıyoruz… Bu uzun yürüyüşte www.sinanasaygi.org
adresinde buluşmak umuduyla …”

19 Haziran 2009 Cuma

Mustafa Armağan "Arapça ezan" araştırmasını başlatıyor

16 Haziran 2009, ezanın yeniden Arapça okunduğu tarihin 59. yıldönümü.

Mustafa Armağan bu tarihî günü okurlarının da katkısıyla geleceğe dönük bir araştırma-soruşturma çalışmasına dönüştürmenin başlangıcı olarak değerlendiriyor ve 60. yılda (Mayıs 2010) yayınlanmak üzere bir kitap çalışmasına okurlarını davet ediyor.

Bu ortak çalışmaya katılmak isteyenler önce birer mesajla başvuracaklar, arkasından kendi bölgelerinde yaşayan -aile büyükleri dahil- ve 16 Haziran 1950 gününü hatırlayan insanları bularak onlarla konuşacaklar ve konuşmalarını banda kaydedeceklerdir. İkinci aşamada banda kaydedilenleri deşifre edecekler ve her iki materyali de sitemizde oluşturacağımız havuza göndereceklerdir. Bunlar değerlendirilerek gelecek yıl yayınlanacak kitaba kaynak oluşturacak. Katkıda bulunanların isimleri, konuştukları kişilerin isimleriyle birlikte kitapta yer alacaktır. Fotoğraf ve diğer belgeleme çalışmalarıyla ilgili bilgiler kendilerine bildirilecektir. Konuşacakları kişilerden özellikle aşağıdaki soruları sormaları istenmektedir. Tabii konuyla ilgili başka sorular da sorabilirler.

1 - Türkçe ezan uygulandığı zamanla ilgili neler hatırlıyor? İnsanların bu uygulamaya tepkileri var mıydı?

2- Arapça ezan beklentisi DP'nin iktidara gelmesiyle nasıl arttı?

3- İlk Arapça ezan okunduğu sıradaki duygu ve hatıraları nelerdir?

Konunun bir yönünü sözlü tarih çalışması oluştururken, diğer yönünü yazılı kaynakların taranması teşkil edecektir. Hatırat ve gazetelerden derleme çalışması için katılmak isteyenler bunu özellikle belirtmelidirler.

Hayırlara vesile olması temennisiyle hepinizin katkılarını bekliyoruz. İletişim forumuna ulaşmak için buraya tıklayın.

II.Abdülhamid'de yanılanlar #1:

Hamdullah Suphi Tanrıöver

Yeni bir seriye başlıyoruz. Bu seride, kurtlar sofrasında Osmanlı Devleti'ni 33 yıl dimdik ayakta tutmayı başaran, atalarından daha önce kimsenin açmadığı kadar eğitim kurumu açan, memleketi demiryollarıyla ören -demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan lafı buradan gelmektedir- ve daha birçok imkansızı başaran fakat buna rağmen sınırsızca eleştirilen II.Abdülhamid konusunda yanılanları tarihi belgelerle göreceksiniz. İlki, II.Abdülhamid'in iradesiyle parasız ve yatılı olarak orta tahsilini Galatasaray Lisesi'nde tamamlayan Hamdullah Suphi Tanrıöver olacaktır. Kendisi, tıpkı diğer yanılanlar gibi sonradan hatasını anlayanlardandır. Şimi bu hatasını anlama olayına tanık olacaksınız. "Şaşırma" duygunuzun bu seriyle tavan yapması umuduyla..

***

1955′de Türkiye Büyük Millet Meclisinde, basın kanunu hakkında şiddetli tartışmalar yapılıyordu. Bir yaz günü Ankara'da Prof. Osman Turan ile Özen Kıraathanesi'nde oturuyorduk. Bir masa ötede Hamdullah Suphi Tanrıöver'in sesini duyan Osman Turan, ona doğru bakınca bizi masasına çağırdı. Gittik. Şuradan buradan konuşulurken söz basın kanunu üzerindeki sert tartışmalara geldi.

O sıralarda mahut gazetelerden birisi, kendi düşüncesine ters düştüğü halde, Sultan Abdülhamid Han lehinde tefrika yayınlıyordu. Söz buraya gelince Hamdullah Suphi Tanriöver'e :

"Beyefendi! Sultan Abdülhamid birinci Osmanlı Mebusan Meclisini kapamamış olsaydı, şimdiye kadar demokraside bir hayli mesafe almış ve bugünkü sert tartışmalara da yer kalmamış olacaktı." dedim.

Hamdullah Suphi Tanrıöver büyük bir kızgınlıkla sandalyesinden kalkıp oturduktan sonra :

"Sen ? Birinci Osmanlı Mebusan Meclisi'ni bilir misin?" dedi.

Yaşımın bunu bilmeme imkan vermediğini söyleyince :

"Tarih kitaplarında resmini görmedin mi?"

"Gördüm."


"Hani (eliyle tarif ederek) lahana başlı hocalar ve yanlarında dal fesli (sadece fes sarıksız demek) kişilerin resmini gördün mü?"

"Evet, gördüm."

"İşte, o lahana başlı hocalar bu memleketin gerçek sahibinin temsilcisi idiler. Fakat bunlar medresenin yetiştirdiği, günün gidişinden, politikanın gerçek yüzünden, Hıristiyan mebusların kötü niyetlerinden habersizdiler. Dal fesliler de Rum, Ermeni, Yahudi, Arnavut, Durzi, Nasturi ve diğer milletlerin temsilcileri idiler. Bunlar Avrupa'da okumuş, politikanın bütün inceliklerini bilen; devleti içinden yıkmak isteyen hainlerdi. Bu şeytanlar o saf ve temiz hocaları çabucak kandırıp arkalarına kattılar. Memleket çıkarına ters düşen, devleti içinden çökertecek hareketlere giriştiler. Eğer Sultan Abdülhamid Birinci Mebusan Meclisini dağıtmamış olsaydı, İmparatorluk daha o günden dağılmış olacaktı. Buna göre sen ne dersin, İmparatorluk mu çökmeliydi, yoksa Mebusan Meclisi mi dağılmalıydı ?" dedi.

"Şüphesiz meclisin dağılması daha iyidir." dedim.

"Öyle ise, Sultan Abdülhamid de senin dediğini yaptı. Meclis'i dağıtarak İmparatorluğu otuz üç sene daha yaşatmayı başardı." dedi.

Hamdullah Suphi Tanrıöver'in bu sözleri kafamı allak bullak etmiş, çocukluğumda yaşlı halkın söylediklerine hak kazandırmış oluyordu. İsyan edercesine:

"Beyefendi! Öyle ise neden başında bulunduğunuz Maarif Vekilliği Sultan Abdülhamid'i bize kötü tanıttı ?"

Güldü. Derin nefes aldı. Eliyle havada bir çizgi yaptıktan sonra:

"Bir inkilap yapılmış, saltanat kaldırılmış, cumhuriyet ilan edilmişti. Politika gereği saltanat ve sultanları kötülemek lazımdı. Biz de öyle yaptık." dedi.

Mehmet Hocaoğlu
(Abdülhamid Han'ın Muhtıraları,
Oymak Yayınları, İstanbul, Tarihsiz, Sayfa: 7-8-9-10)


***

Kendisi tek partili hükümetin Maarif Vekilliği'ni yaptığı yıllarda yabancı bir heyete Süleymaniye Camii'ni gezdiri, sonra misafirler Kanuni Sultan Süleyman'ın türbesin de ziyaret etmek ister. Fakat ülkedeki bütün türbeler 30.11.1925 tarih ve 677 sayılı kanunla kapatıldığı için Hamdullah Suphi, bu yabancı misafirlere kaçamak cevaplar verir, ama sonunda gerçeği itiraf eder:

"Bir müddet mazi ile alakamızı kesmek istedik. Onun için türbeleri kapattık."

Bu sıradışı ifşaata çok şaşıran yabancı misafirler tepkilerini ortaya koymaktan ve Hamdullah Suphi'yi yerin dibine batırmaktan geri durmazlar:

"Tarihi olmayan milletler, tarih huzurunda esatir ve efsane uydurarak kendilerini tatmin ederler. Sizin ise büyük bir tarihiniz var. Bu tarihi yapanların türbelerini nasıl kapatıyorsunuz?"

Hamdullah Suphi bu cevaptan sonra adeta yerle bir olmuş, hakikati yeniden tanımıştır.

Mustafa Baydar
(Hamdullah Suphi ve Anıları,
İstanbul, 1968, Sayfa: 174)

18 Haziran 2009 Perşembe

"Bırakın, dedem Şam'da huzur içerisinde uyusun"

Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış'ın, önceki gün Sultan Vahideddin'in Şam'daki ve Nazım Hikmet'in de Moskova'daki mezarlarının Türkiye'ye getirilmelerinin "âdil olacağını" söylemesi üzerine, padişahın ailesinin şu andaki en büyüğü olan torunu Neslişah Sultan (Osmanoğlu)'na bu konuda ne düşündüğünü sordum. Neslişah Sultan, "Mezarın nakli, memlekette huzursuzluk yaratabilir. Getirilmesine bu yüzden karşıyız" dedi ve "Padişahlarla şairlerin birbirlerine emsal gösterilmelerinin yanlış olduğunu" söyledi.

DÜN, gazetelerde yazıyordu: Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, Sultan Vahideddin'in Suriye'nin başkenti Şam'daki ve Nazım Hikmet'in de Moskova'daki mezarlarının Türkiye'ye getirilmelerinin "âdil olacağını" söylemiş. Önceki gün Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği'nin (MÜSİAD) düzenlediği "AB-Türkiye İlişkileri" konulu bir toplantıya katılan Egemen Bağış'a, mezarların Türkiye'ye getirilmeleri konusu hakkında ne düşündüğü sorulmuş. Bağış, Nazım'm ailesinin konuya sıcak bakmadığını söyledikten sonra Nazım ile beraber Vahideddin'in getirilmesinin de âdil olduğunu söylemiş ve "Bu topraklara sevgisi, muhabbeti olan herkesin bu topraklarda yatma hakkı olmalıdır. Bunu onlardan almaya da hiçbirimizin hakkı olmamalıdır" demiş. Sultan Vahideddin'in mezarının Türkiye'ye nakledilmesi konusu bundan 13 sene önce, 1996 yazında da gündeme gelmiş, son padişahın vârisleri ile mezarı getirmek isteyen siyasetçiler gayrıresmî şekilde temas etmişler ama Sultan Vahideddin'in ailesi, sonraki senelerde Nazım Hikmet'in vârislerinin verecekleri cevabın aynını o zaman vermiş ve mezarın nakline karşı çıkmışlardı.
Sultan Vahdeddin'in Suriye/Şam'da bulunan Süleymaniye Camii'ndeki kabri.
Kabrin üzerinde: "Huve'l-hayyu'l-bâkî. Es-sultan ibni's-sultan es-sultan Mehmed Vahideddin Hani's-sâ-dis ruhuna fatiha. Velâdeti 21 Şubat 1861, vefatı 16 Mayıs 1926" yazıyor. Anlamı: "Sonsuza kadar kalıcı olan, sadece Allah'tır. Sultan oğlu sultan oğlu Altıncı Sultan Mehmed Vahideddin Han'ın ruhuna fatiha. Doğumu 21 Şubat 1861, vefatı 16 Mayıs 1926"

ÜÇ AYRI ENDİŞE

Şam'daki mezar ile ilgili olarak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün son Suriye ziyaretinin ardından bir başka gelişme daha yaşanmıştı. Hükümet, avlusunda Sultan Vahideddin'in yanısıra çok sayıda hanedan mensubunun mezarının bulunduğu, Mimar Sinan'ın eseri olan ama yıkılma tehlikesi yaşanan Süleymaniye Camii'nin restorasyonu için ödenek ayırmış ve Cumhurbaşkanı Gül, bu konudaki kararnameyi geçen hafta imzalamıştı. Dün, Sultan Vahideddin'in ailesinin şu andaki en büyüğü olan torunu Neslişah Sultan (Osmanoğlu) ile konuştum ve Devlet Bakanı Egemen Bağış'ın mezarların nakli konusundaki sözleri hakkında ne düşündüğünü sordum.Padişahın torunu, dedelerinin mezarının Türkiye'ye getirilmesinin her zaman gönüllerinde yattığını ama naklin "memleket için iyi olmayacağına" inandıkları için şu anda istemediklerini söyledi. Neslişah Osmanoğlu, daha sonra, konunun bundan 13 sene önce gündeme gelmesi sırasındaki çekincelerinin bugün için de geçerli olduğunu anlattı. Sultan Vahideddin'in ailesi, büyükbabalarının mezarının Suriye'den Türkiye'ye getirilmesine üç sebepten dolayı sıcak bakmıyorlar:

1-Aile, mezarın naklini her zaman istemiştir ancak bu iş Türkiye'de huzursuzluk yaratacak bir gelişme olmamalıdır. Hayatında zaten çok çekmiş olan hükümdar, hiç olmazsa mezarında huzur içerisinde bırakılmalıdır.

2-Sultan Vahideddin'in son uykusunu uyuduğu Şam hem Müslüman bir ülkenin toprağıdır, hem de Osmanlı İmparatorluğu'nun en geniş vilâyetinin merkezidir. Dolayısıyla, büyükbabamızın mezarı yabancı bir memlekette değil, o devirde başında bulunduğu devletin sınırları içerisindedir. Üstelik cedleri Kanuni Sultan Süleyman ile İkinci Selim tarafından yaptırılan bir camidedir ve bu camiin haziresinde ailesinden 26 kişiyle birarada yatmaktadır.

3-Türkiye dışmda bulunan bütün Türk mezarları, hiçbir ayırım yapılmadan memlekete getirilmelidir ama, bazı çevrelerin mezarları birbirleriyle mukayese etmeleri kabul edilemez. "Şu kişinin mezarı getirilirse, Vahideddin de getirilmelidir" demek, padişahlarla şairleri emsal göstermek hoş bir şey değildir.

Yasalara ve geleneklere göre, mezar nakli ancak cenazesi nakledilecek olan kişinin ailesinin izin vermesi halinde yapılabilir. Bu konuda öncelikle karar sahibi olan kişi, ölenin eşidir ve eşin hayatta olmaması durumunda vârislerin onayı gerekir.

Hem Sultan Vahideddin'in, hem de Nazım Hikmet'in vârisleri nakil konusuna bugün sıcak bakmadıklarına göre, tarihimizin ve edebiyatımızın bu iki meşhur ismi, son uykularını daha uzun yıllar başka memleketlerde uyuyacaklar demektir.
Esnaf cenazeye haciz koydurmuştu

OSMANOGULLARI'nın son hükümdarı Sultan Vahideddin, hayata 1926'nın 16 Mayıs gecesi İtalya'nın Akdeniz sahilindeki küçük kasabası San Remo'daki "Manolya Villası"nda veda etti.

Sultan ve Halife unvanlarını taşıyan Vahideddin'in Hristiyan toprağında defni uygun değildi, Türkiye sözkonusu olamazdı ve Müslüman bir memleket arandı. İşte tam o sırada, Manolya Villası'na icra memurları geldi. Esnaf, başta mahallenin bakkalı Steiner ile manavı Morini olmak üzere, birikmiş alacaklarını tahsil edebilmek için tabuta haciz koydurdular ve tabutun başına iki polis diktirdiler.

Tabut, tam 15 gün villada rehin kaldı ve haczin kaldırılmasına, hükümdarın kızı Sabiha Sultan'ın, elinde kalan tek serveti olan küpelerini satıp borçları ödemesinden sonra izin verildi. Hacze sebep olan borçların toplamı, bugünün parasıyla sadece 20 bin dolar civarındaydı. Artan parayla, cenaze tahnid ettirildi. O arada, Suriye'de bir manda idaresi kurmuş olan Fransa da padişahın Şam'a defnedilmesine izin verdi.

Cenazeyi Şam'a Sultan Vahideddin'in damadı Şehzade Ömer götürdü. Suriye'nin o günlerdeki Cumhurbaşkanı Ahmed Nami Bey, Sultan Abdülhamid'in eski damadı idi ve cenazeyi Şam'da karşılayanların başında, Ahmed Nami Bey vardı. Sultan Vahideddin, iki gün sonra, Şam'ın merkezinde bulunan hem "Süleymaniye", hem de "Selimiye" denen camiin avlusuna defnedildiğinde, ölümünün üzerinden iki ay geçmişti.

Ama, şanssızlıklar hükümdarın yakasını ölümünden sonra bile bırakmadı. Avluyu birkaç hafta sonra su bastı, mezar altüst oldu, cenaze toprağın üzerine çıktı ve mezar arka taraftaki diğer avluya nakledildi. Sürgünde can veren sultanlar ve şehzadeler de buraya defnedildi ve mezar sayısı 26'ya ulaştı. Sultan Vahideddin, 1926'dan buyana işte bu avluda yatıyor ve mezarların bakımını, aylığını Suriye Vakıflar Bakanlığı'ndan alan ve görevi babadan oğula devreden bir aile yapıyor. Padişaha ait ufak lahdin alınlığında, "Huve'l-hayyu'l-bâkî. Es-sultan ibni's-sultan es-sultan Mehmed Vahideddin Hani's-sâ-dis ruhuna fatiha. Velâdeti 21 Şubat 1861, vefatı 16 Mayıs 1926"; yani "Sonsuza kadar kalıcı olan, sadece Allah'tır. Sultan oğlu sultan oğlu Altıncı Sultan Mehmed Vahideddin Han'ın ruhuna fatiha. Doğumu 21 Şubat 1861, vefatı 16 Mayıs 1926" yazılı.

Nazım'ın ailesi de nakle karşı çıktı

NAZIM Hikmet'in Moskova'daki mezarının Türkiye'ye getirilmesi konusu senelerden buyana konuşuldu, tartışıldı ama ilk ciddi girişimi, geçtiğimiz aylarda Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay yaptı.

Şairin İstanbul'da yaşayan vârisleri ile görüşen Günay, vârislere hükümetin mezarı Türkiye'ye getirme arzusunda olduğunu söyledi, ancak aile nakil konusuna sıcak bakmadı.

Nazım Hikmet'in ailesinin, Moskova'daki mezarın Türkiye'ye getirilmesine taraftar olmamalarının iki gerekçesi vardı:

Birincisi, Nazım'ın vasiyeti uyarınca Anadolu'da bir çınar ağacının altına defnedilmesi halinde yeni mezarın hedef haline gelmesi. Diğeri, ise, bazı çevrelerin konuyu "Biz, Nazım'ı bile vatanına kavuşturmuş kişileriz" şeklinde siyasi propagandaya dönüştürmeleri ihtimali.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 15.06.2009)

17 Haziran 2009 Çarşamba

Türkiye’nin adı

Önceki kuşaklar “Türkiya” derdi; hatta bizi okutan ortaokul, lise öğretmenlerinin bazılarından bu telaffuzu aldık. Gerçekten “Türkiye” diyenler, bir ara dilimizin ses uyumu kuralına uygun bu söyleyişi korumak için kanun yoluna müracaat ettiler; 1950’de TBMM’ye seçilen Nazlı Tlabar, bu konuda bir kanun teklif etti ve kabul edildi. Ama “Türkiye” şeklindeki telaffuz ve yazım zaten çoktan haritalarda ve kitaplarda kabul görmüştü. Aslında ülkemizin böyle adlandırılması, tuhaftır ki bizim dedelerimizin değil, bu ülkeyi başlangıçtan beri çok iyi tanıyan İtalyanların işidir. Bizim dedelerimiz buraya “iklim-i Rum” derdi. Onların siyasi hedef ve misyonları Roma İmparatorluğu’nu ele geçirmekti. Anadolu toprağındaki Roma’yı yani Garplıların sonradan Bizans dedikleri imparatorluğu ele geçirmeye başlamakla elhak bu yolda da ilerlediler. Onların Rum-Roma dedikleri yere İtalyanlar “Turchia” veya “Turcmenia” derlerdi. Bütün orta zaman Alman seyyahları “Turkei, Tirkenland” veya Fransızlar “Turquie” derlerdi. 16’ncı asırda İngilizce seyahatname kaleme alan Nicola de Nicolay “Turkie” diyor. Bizim bugünkü söyleyişimize yakın.
“Medvedov” yani “ayızade”

Sonradan İngilizce konuşup yazanlar, bu “Turkie” yazılışını nasıl “Turkey”e çevirdiler elan bir muamma. Muhtemelen bu telaffuzda Hint adalarının ünlü kuşunun yanlış bir bağlantısını kurdular. Aslında Hindî diye söz ettiğimiz ülkenin de yerli adı “Baharat”tır. Egzotik, uzak ülkelerin isimleri otlarla, hayvanlarla gayet kolay karıştırılıyor. Schottenstiftung İskoç Vakfı aslında İrlandalı Katolik rahiplerin kurduğu bir okul ve imaretti. Ama halkın öyle diyeceği tuttu. 18’inci asrın Batı Avrupa’sında halk Yunanlılarla Türkleri birbirine karıştırırdı; aydınlar istediği kadar neo-Helenizmi temsil etsinler. Bütün 19’uncu asır basınında ülkeler alegorik olarak hayvan resmiyle temsil edilirdi. Rusya ayı, Fransa horoz, Osmanlı İmparatorluğu da “Turkey” olarak fesli bir hindi ile temsil ediliyordu. Hayvanla temsil edilmek diğer ülkeler için büyük bir sorun değildi. Zaten hayvan adını soyadı olarak alanlar sürüyledir. Rusya’nın yeni cumhurbaşkanı “Medvedov” yani “ayızade”, bir alay Almanın adı “Baer”, yani “ayı”, soyadı “Katz” yani kedi olanlar, hatta “Hund” yani köpek olanlar da var. “Haaze” yani tavşan Almanya ve Hollanda’da sevimli ve yaygın adlardan.
Rahatsız edici deyimler

Bizim de İngilizce bilen (!) kesimde, bu dildeki “Turkey” ismi büyük tepki uyandırdı. Oysa hindi küçük harfle, bizim ülkenin adı ise büyük harfle ve harfitarifsiz yazılır. Gerçekten bu ismi değiştirmeye kalkanlar var; onların bu safdil çabasına karşı, fırsat bu fırsat diyerek saldıran antimilliyetçiler var. Bizim ülkemizde milliyetçi takımın açıkları kadar bu sözde milliyetçilik düşmanlarının da grotesk, gülüncün ötesinde davranışlar gösterdiği açık. Milliyetçiliğin kendisi kadar karşıtı olan görüşte de ileri gidilince sadece mantık sapması değil, fuzuli laf edildiği açık. Kim ne derse desin, açık hakaret taşımayan ülke adlandırmalarına itiraz etmek gereksiz. Etiyopya’ya Habeşistan diyemeyiz ama Yunanistan’a “Yunanistan” diyemezsin diyenlere ancak gülünür. Habeşistan maalesef köleliği çağrıştırıyor, Yunanistan ise “İyonyalılara” Şark milletlerinin verdiği isim, daha doğrusu bir telaffuz biçimi. Türkiye konusunda asıl tartışılacak ve rahatsız edici manasızlık bizdeki bazı kimselerin uydurduğu “Türkiyeli”, “Türkiyelilik” gibi deyimlerdir. Bazı safdiller veya herkesi bir şey bilmiyor zanneden tipler, “A efendim ne var bunda, Amerikalı oluyor da Türkiyeli niye olmaz?” diyorlar.

Bir kere Amerika, Kolomb’un keşfettiği kıtanın ayrı bir kıta olduğunun farkına varan Cenovalı kaptan Amerigo Vespucci’nin adından geliyor. Amerikalılık Anglo-Sakson göçü ve İngiliz dili etrafında oluşan göçmenler için uygun, Türkiye ise içinde Türk adı taşıyor, böyle bir benzerlikle ilgisi yok. Bir ülkenin böyle bir etnik kimliğe kavuştuğunu ecnebilerin bile görmesiyle ülkemizin geniş ölçüde Türkleşmesinden beri kullanılan bir isim.

Türkiyeli” ismi tercüme edilemez, içeriği bakımından bu kelimeyi teklif edenlerin de amacını zaten karşılamaz. Başka bir kimlik kullanmak isteyenler bunu ifade edebilirler. Ama bunun için ülke yurttaşlığının ve kimliğin adını değiştirmelerine lüzum yoktur, hakları olduğunu da zannetmiyoruz. Türkiyelilik, Belçikalı gibi bir tabir de olamaz. Zaten Belçika kimliği ve varlığının da nerelere gideceğini Allah bilir. 1830’dan beri hiçbir şeyleri yerlerine oturamadı; iktisadi vaziyetleri büyük sorunlar taşımamasına rağmen, ülkenin içinde kullanılan dil açısından dahi büyük sorunlar var. Bu yeri geldikçe ele alınacak bir konudur; birtakım Flaman çevrelerin Fransa’ya “Alın Valonlarınızı da gidin” dedikleri dahi bir gerçektir. Bazı sorunları çözmek için sorun yaratmak, tarih ve coğrafyaya müracaat etmeyen ucuzcu bir yöntemdir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 18.05.2008)
(Tarihin Işığında, Sayfa: 205-206-207-208)

Hatay'ın adı nereden gelmektedir?

Avrupalılar Çin'in kuzeyine "Hıtay" derlerdi (Rusçada "Kitay"). "Hıtaylar" ismini taşıyan yarı göçebe Türk-Moğol kabileleri 10. yüzyılda Mançurya'yı ve Çin'in kuzeyini işgal etmişler ve burasının ismi "Hıtay" kalmıştı. Atatürk "Hıtaylar"ın Anadolu'ya da gelmiş olduklarına inanıyordu. "40 asırlık Türk yurdu" saydığı Antakya'ya Hatay ismini bu yüzden vermişti.

Mustafa Armağan

Eski isimleriyle İstanbul

Çeşitli dil ve medeniyetlerde farklı şekillerde adlandırılan İstanbul, Grekçe’de "Vizantion”, Latince’de "Bizantium, Antoninya, Alma Roma, Nova Roma", Rumca’da "Konstantinopolis, Istinpolin, Megali Polis, Kalipolis", Sırpça'da "Tsarigrad", Slavca’da "Çargrad, Konstantingrad", Vikingce’de "Miklagord", Ermenice’de "Vizant, Stimbol, Esdambol, Eskomboli", Arapça’da "Bizantiya, el-Mahsura, Kustantina el-uzma", Selçuklular’da "Konstantiniyye, Mahrusa-i Konstantiniyye, Stambul" ve Osmanlıca’da "Dersaadet, Deraliyye, Mahrusa-i Saltanat, İstanbul, İslambol, Darü’s-saltanat-ı Aliyye, Asitane-i Aliyye, Darü’l-Hilafetü’l Aliye, Payitaht-ı Saltanat, Dergah-ı Mualla, Südde-i Saadet" gibi bilinen farklı birçok isme sahiptir.

Bunlardan en önemlilerinin anlamlarıysa şöyledir:

Dersaadet: Mutluluk kapısı
Darü’l-Hilafetü’l Aliye: Hilafet merkezi.
Darü’s-saltanat-ı Aliyye: Saltanat merkezi
Payitaht-ı Saltanat: Hükümetin merkezi, başkent, başşehir.
Dergah-ı Mualla: Büyük kapı.
Asitane-i Aliyye: Devletin eşiği.
Konstantinopolis: Konstantin'in şehri.
Mahrusa-i Konstantiniyye: Konstantin'in büyük şehri.
İslambol: Müslümanı bol.
Nova Roma: Yeni Roma.
Deraliyye: Devletin evi, devletin kapısı.
Tsarigrad: Çar'ın şehri.
Çargrad: Çar'ın şehri.
Megali Polis: Büyük şehir.

(Tarafımca derleme)