30 Haziran 2009

Osmanlı Resmi Kıyafetleri Albümü

“Mecmu'a-i Tesavir-i Osmaniye”

Paylaşacağımız ikinci döküman ise yine Çamlıca Basım Yayın'ın hazırladığı Osmanlı Resmi Kıyafetleri Albümü. Bu albümde Osmanlı Devleti döneminde devlet kademelerinde bulunan kişilerin kıyafetlerini göreceksiniz. Pdf formatındaki albümü buradan indirebilirsiniz.

Boğaziçi'ne iki köprü:

II.Abdülhamid Han'ın "Cisr-i Hamdi" (Hamidiye Köprüleri) Projesi

Değerli blog okuyucuları sizlerle 2 adet pdf dökümanını paylaşmak istiyoruz. Bu 2 döküman da arşivlerinizde çok önemli bir yeri oluşturacak ve tarihin altın sayfalarından birini kapsayacak. Bunlardan ilki Çamlıca Basım Yayın tarafından hazırlanan Hamidiye Köprüleri Projesi isimli çalışma. Dökümanda projenin tüm detaylarını, fotoğraflarını ve planlarını görebilecek, çok değerli bilgileri hafızanıza yerleştirme fırsatı bulabileceksiniz. Bizlerle bu dökümanı paylaşan değerli Çamlıca Basım Yayın çalışanlarına sonsuz teşekkürler. Sultan II.Abdülhamid Han'ı ise bu vesileyle rahmet ve minnetle anıyoruz. Pdf formatındaki dökümanı buradan indirebilirsiniz.

29 Haziran 2009

Osmanlı ve "Mazlumların korunması"

Yukarıdaki madalyon 1850 yılında 31. Osmanlı Padişahı Sultan Abdülmecid tarafından Brüksel'de yaptırılmışmıştır. Osmanlı Devleti'nin denizlerdeki dirilişini vurgular. Ön tarafında "Azgın dalgalara direnen Osmanlı ada-kalesini" belirtirken arka yüzündeki kenar yazılarında "Mazlumların korunması" ve "Herkese eşit adalet" gibi ibareler bulunmaktadır. Osmanlı Devleti'ne asla emperyal bakmamak gerektiği bu madalyondan da görülebilmektedir zira Osmanlı Devleti her daim mazlum halkları bünyesinde barış ve huzur içerisinde yaşatma amacını gütmüş ve mükemmel adalet anlayışıyla tüm dünya devletlerine örnek olmuştur.

(Tarafımca derleme)

Bir deniz imparatorluğu

- Türk Deniz Gücü'nün İspanya, Venedik, Ceneviz, Fransa ve Malta gibi denizci devletlerden oluşan Birleşik Avrupa Devletleri’ne karşı tek başına mücadele edebilmesi,

- Neredeyse bütün Osmanlı sahillerinin tersane ve liman şehirleri halini alması,

- Akdeniz’de Cezayir, Tunus, Trablusgarb, İskenderiye, Kıbrıs, Rodos, Sakız, Midilli ve İnebahtı’nın; Kızıldeniz’de Süveyş, Cidde, Moha ve Aden’in; Basra Körfezi’nde ise Basra gibi eyalet ve sancakların birer deniz üssü ve filosu olarak şekillenmesi,

- Donanma'daki gemi sayısının 500'ü üstün donanımlı savaş gemisi olmak üzere 4.000 parçayı bulması,

- Karadeniz’in tamamının bir göl olarak yüzyıllar boyunca sadece iç ticarete açık tutulması,

- Akdeniz’in dünyanın en önemli uluslararası ticaret merkezi haline gelmesi,

- Bazı stratejik nehirlerde bile donanma bulundurulması ve tersaneler kurulması,- 15-20.000 kilometreye kadar ulaşan sahil şeridinin yüzyıllar boyunca çok sayıdaki düşman devletlerden büyük ölçüde korunabilmesi,

- İspanyollar'ın Avrupa'da İngiltere'den sonraki en büyük ikinci rakibi olan Fransa'nın İspanyollar'a karşı yardım çağrılarına cevap verilerek 30.000 mürettebat ve 150 gemilik dev bir Filo ile 1 yıl boyunca İspanyollar'a karşı korunması ve İspanya'nın Fransa ile Crespy Barışı’nı imzalamaya mecbur bırakılması,

- Büyük Hind hükümdarlarından Bahadır Şah'ın Hint Denizi'ndeki Portekiz gemilerine karşı yardım istemesi üzerine Süveyş Limanı'nın üs haline getirilerek görev sahası Kızıldeniz, Hint Okyanusu ve Güneydoğu Asya'nın güvenliği olan bir "Hint Kaptanlığı" ihdas edilip Hint Denizi'ndeki güvenliğin sağlanması,

- İngiltere'yi işgale giden İspanyol Donanması'na karşı İngiltere'nin Osmanlı Donanması'ndan acil yardım istemesi,

- Sumatra Adası ve Malaka Yarımadası'nda hüküm süren Açe Devleti'nin Portekiz saldırılarına karşı yardım istemesi üzerine Portekiz ve İspanya'ya karşı korunarak güvenliğinin sağlanması,

- Osmanlı Padişahları'nın "Sultân-ı Hâkimü'l-Bahreyn" (İki Denizin Sultanı) lakabını alması gibi hususlar dikkate alındığında, Osmanlı Devleti'nin aynı zamanda dünya tarihinde eşine az rastlanan bir Deniz İmparatorluğu olduğu görülmektedir.

(Tarafımca derleme)

25 Haziran 2009

TBMM, Kemal Karpat'ı onurlandırdı

Alınan bilgiye göre, TBMM Başkanı Köksal Toptan başkanlığında toplanan Başkanlık Divanı'nda, bu yıl dördüncüsü verilecek olan Onur Ödülü'nün tarihçi-yazar Prof. Dr. Kemal Karpat'a verilmesi benimsendi.

TBMM Onur Ödülü için, Nobel ödüllü Yazar Orhan Pamuk ile Prof. Dr. İlber Ortaylı, sanatçı Fazıl Say, İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, Prof. Dr. Kemal Karpat ve bir süre önce vefat eden Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan aday önerilmişti.

TBMM Onur Ödülü'nün ilki 13 Temmuz 2005'te Prof. Dr. Gazi Yaşargil'e, ikincisi 30 Mayıs 2007'de Prof. Dr. İhsan Doğramacı'ya, üçüncüsü ise 30 Temmuz 2008'de Prof. Dr. Halil İnalcık'a verilmişti.

TBMM Onur Ödülü, uluslararası alanda gösterdiği üstün başarılar ile Türkiye'nin temsiline ve tanıtımına katkı sağlayan kişilere veriliyor.

Zaman Gazetesi
(25 Haziran 2009, Perşembe)

24 Haziran 2009

II.Abdülhamid'de Yanılanlar #2:

Ahmet İzzet Paşa

Seriye kaldığım yerden devam ediyorum. Bilhassa bu seri için -daha yepyeni olmasına rağmen- aldığım mailler beni çok umutlandırdı. Şaşkınlığınızı ve belki de öfkenizi gizleyemeyeceğiniz hakikatleri yazmaya devam ediyorum. Sıradaki yanılanımız Ahmet İzzet Paşa. Kendisi II.Meşrutiyet için II.Abdülhamid karşıtı olmuş, Ahmet Tevfik Paşa kabinesinde Dahiliye Nazırlığı yapmış ve sadrazamlığı sırasında Mondros Ateşkes Antlaşması'nı imzalamıştır. II.Abdülhamid'i zalim ve baskıcı zannetmiş, başından geçenlerden sonra hiç de öyle olmadığı kanısına varmıştır.

***

"Yerli ve yabancı kim temas etmişse Sultan Hamid'in zeka ve keskin görüşlülüğünü tasdike hemfikirdir. Şöhret bulduğu derecede zalim ve kahredici olmadığına, saltanatı zamanında başımdan gelip geçenlere bakıp düşündükçe ben vicdanen hükmetmekteyim. Kendisi, jurnal* olunan adamdan umduğu şer ve zararı uzaklaştırmak için işten el çektirme ve sürme gibi muameleleri irade ederse de, tecrübe ve müşahedelerime nazaran kimsenin hayatına, rızkına, istikbaline kastı yoktu. Saltanat zamanında işitilen isnadlar*, Meşrutiyet'te hiçbir zorlukla karşılaşmadan yapılan araştırma ve soruşturmalar ile doğrulanamadı.."

Ahmet İzzet Paşa
(Feryadım, Cilt 1, Nehir Yayınları,
İstanbul, 1992, Sayfa:41)


*Jurnal: II.Abdülhamid'in özel hafiye teşkilatına yapılan ihbarlar.
*İsnad: Yükleme, atfetme, iftira.

23 Haziran 2009

Paralardaki seçimleri kabul etmek imkansız

Geçen cuma günü (3 Ekim 2008) Başbakanımız Tayyip Erdoğan ve Merkez Bankası Başkanımız Durmuş Yılmaz yeni banknotları basına tanıttılar. Şunu belirtmeliyim, Merkez Bankası Başkanımız seçildiği günlerde kendisine yapılan hücumların aksine mesleğini bilen, sorumluluk sahibi, doğruları ifade eden ve daima uzmanlara saygı gösteren bir kişiliği olduğunu göstermiştir. Banknotların üzerine basılacak portrelerin tespiti için de bir kurul görevlendirmiştir. Bendenize de şeflerden bir hanımefendi telefon etti ve fikrimi sordu, ancak yanılmıyorsam bu sırada hem seçim hem basım işi bitmişti. Bununla birlikte seçilen portreler üzerinde fikir beyan etmek hakkım ve görevimdir.

Muhterem biriydi ama dünya tarihçiliğine mal olmamıştı
Dolaşımda en çok kullanılacak Beş Türk Lirası üzerindeki Ordinaryüs Profesör Aydın Sayılı’yı ele alalım. Seçkin bilim adamımızdı, Atatürk tarafından zekası dolayısıyla yurtdışına gönderildiği söyleniyordu, Harvard’da bilim tarihi doktorası yapmıştır. Bunun dünyadaki ilk bilim tarihi doktorası olduğu iddiası vardır.

Hoca muhteremdi, derindi, Türk tarih bilginlerinde maalesef eksik olan filolojik bilgi birikimi son derecede yüksekti. Bazı meşhur monografileri dışında büyük bir ilim tarihi sentezi yoktur, olması da gerekmiyor. Sevim Tekeli ve Esin Kahya gibi bu dalda hizmet veren seçkin talebeleri vardır. Lakin banknotların üstüne portresi basılacak kadar dünya tarihçiliğine mal olmuş bir isim değildir.

Matematik alanından isimlerle ortaya çıkmamızın anlamı yok
On Türk Lirası üzerindeki Ordinaryüs Profesör Cahit Arf matematikteki bazı katkıları ile bilinir. Ama bizim tarihimizde dahi lineer cebir üzerinde o zaman bile isim yapan Vidinli Tevfik Paşa ve gene Fransızca da okunan Erzurum müdafii Gazi Ahmet Muhtar Paşa vardır. Tarihimizde Öklit, Riemann. Lobaçevski veya Gauss olmadığına göre; bu alanlarda bazı isimlerle ortaya çıkmanın fazla bir anlamı yoktur.

Allah hocalarımıza rahmet eylesin. Piri Reis’in portresi yok, onu hiç değilse herkes biliyor. 17’nci asır mütebahhiri Katip Çelebi de kimsenin hatırına gelmemiş.

Bu toplumun ebediyen iftihar edeceği mimar, Sinan’dır
Yirmi Türk Lirası üzerinde Mimar Kemalettin Bey var. 19’uncu ve 20’nci yüzyıl kavşağı mimaride neoklasik denen devirdir. Bütün ülkelerin mimarları içinde klasik Yunan’ı, ortaçağ Gotik’ini, Bizans ve Morik (kuzey Afrika) geleneğini, Rusya’da olduğu gibi Novgorod-Moskova mimarisini taklit eden büyük mimarlar vardır. Mimar Kemalettin Bey’in nereye oturtulacağı tartışılır. Bu toplumun ebediyen iftihar edeceği bütün dünyada tanınan mimar Sinan’dır.
Halide Edip Adıvar ve Sabiha Gökçen niye ihmal edildi?
Elli Türk Lirası üzerinde Fatma Aliye Hanım var. Ahmet Cevdet Paşamızın kızıdır. Bu banknota büyük tarihçi ve büyük hukukçu Ahmet Cevdet Paşa’nın resmini koysalar anlaşılabilirdi. Kızı merhume, babası tarafından tam bir Batılı-Doğulu hanımefendi olarak yetiştirilmişti. Şüphesiz Türk kadınının tarihinde öbür öncülerin arasında yeri vardır ama en önde değildir. Beynelmilel bir entelektüel kişiliğe sahip, Hindistan kurtuluş mücadelesinde bile adı geçen Halide Edip hanımı niye ihmal ediyoruz? Niçin ilk pilot Sabiha Gökçen, ilk akademik ressamlarımızdan Mihri Müşfik hanım düşünülmemiş?

Sadece Yunus Emre ve Itri seçimlerinde hemfikirim
Bence beynelmilel şöhretleri henüz olmasa da ve yeterince dünyaya tanıtamasak da, sağcı-solcu, genç-yaşlı insanların üstünde birleştikleri iki değerimiz, bestekar Itri ve Yunus Emre’dir. Bu ikisinin dışındaki seçimle hemfikir olmadığımı söylemeliyim.Kanunlarımızın ve gönüllerimizin ebediyen lider olarak benimsediği Atatürk’ün portreleri bütün banknotlarda tabii ki bulunacak. Fatih Sultan Mehmet gibi büyük bir mareşal ve hakiki anlamda bir Rönesans entelektüeli ve senyörü banknotlarda yok. Bir ara enflasyon banknotlarından birine basılmıştı. Mimar Sinan da öyle.

Muhteşem Süleyman’ın yani Kanuni’nin kocaman heykelini Macarlar Zigetvar sahrasına diktiler. Kudüs’te surboyu caddesi onun adını taşıyor. Bu memlekette ise Kanuni’nin doğru dürüst bir heykeli dikilmedi. Paralarda da ismi yok. Böyle seçimleri kabul etmemiz mümkün değildir. Gelecek sefer daha dikkatli olmak gerekiyor. Zira banknotlara basılan portrelerin sadece millet değil, dünya tarafından tanınan ve o halkın ulusal kimliğini ören anıtsal şahsiyetler olması gerekir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 05.10.2008)

21 Haziran 2009

İlber Ortaylı, Teke Tek'de

Ülkemizin en değerli tarihçilerinden İlber Ortaylı yarın akşam (21.06.2009) saat 22.00'de Habertürk'te yayınlanan Teke Tek adlı programda Fatih Altaylı ve Murat Bardakçı'nın konuğu olacak. Daha öncede hocamız konuk olmuş ve program kendi dalı haricinde de izlenme rekorları kırmıştı. Bu seferki konu Topkapı Sarayı, müzeler, müzelerin korunması, Osmanlı Tarihi'nin nasıl yazılması ve okunması gerektiği olacak. Mutlaka izleyiniz.

20 Haziran 2009

Sultan Fatih'in Ayasofya Vakfiyesi


"Allah'ın mescidlerinde o'nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır! Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. Başka türlü girmeye hakları yoktur. Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük azap vardır."
(Bakara Suresi / 114.Ayet)

***

İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse onu iptal veya tedile koşarsa, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camisi’nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederlerse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkarlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterlerine kaydederler veya yalandan kendi hesaplarına geçirirlerse ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar.

Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse,

Allah’ın, Peygamber’in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen laneti onun ve onların üzerine olsun, azapları hafiflemesin onların, haşr gününde yüzlerine bakılmasın
.

Kim bunları işittikten sonra hala bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır.

Allah’ın azabı onlaradır. Allah işitendir, bilendir.

Fatih Sultan Mehmed Han - 1 Haziran 1453
(Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü'nde Bulunan
Ayasofya İle İlgili Arapça Vakfiyenin Tercümesi)

Mostar'dan Mekke'ye Mimar Sinan eserleri gezi haritası çıktı

ÇEKÜL Vakfı'nın Sinan'a Saygı Projesi kapsamında hazırladığı "Mimar Sinan Eserleri Gezi Haritaları” serisinin sonuncusu olan üçüncü harita yayımlandı.

Mimar Sinan'ın Balkanlar, Anadolu ve Ortadoğu'da yaptığı eserleri kapsayan harita ilk olarak ATLAS dergisinin Haziran sayısıyla ücretsiz dağıtıldı. Multi Turkmall'ın desteğiyle basılan “Mimar Sinan Eserleri Gezi Haritası III” , önümüzdeki haftalarda http://www.sinanasaygi.org sitesinden temin edilebilecek. Daha önce yayınlanan İstanbul ve Trakya gezi haritaları, internet üzerinden bir yıl içinde binden fazla kişiye ulaştırılmıştı.

ÇEKÜL Yüksek Danışma Kurulu Üyesi Mimar Metin Keskin'in çizdiği eserlerin eskizleriyle renklenen harita, Sinan'a Saygı Projesi ekibinin uzun süren araştırmalarıyla meydana çıktı. Haritada toplam 56 Mimar Sinan eserin bilgilerini görmek mümkün.

Haritanın önsözünde şu cümlelere yer verildi:“Osmanlı'nın başkentleri Edirne ve İstanbul'un ötesindeki Osmanlı coğrafyasında, Sinan'ın 100'ün üzerinde eseri bulunuyor. Sinan Osmanlı'nın başkenti İstanbul'da şekillenen üslubunu Budapeşte'den Mekke'ye tüm Osmanlı coğrafyasına taşıdı. İstanbul imparatorluğun dört bir yanına uzanan yolların merkezinde yer alır. Osmanlı'nın pek çok yerde Roma, Bizans ve Selçuklu dönemlerinden devraldığı bu yollar, askeri, ekonomik ve bürokratik bir ağ oluşturur. Sinan'ın eserleri 16. yüzyılda Akdeniz havzasını saran bu ticaret, hac ve sefer yolları ağının parçasıydı.”

“Mimar Sinan Gezi Haritaları”nın Kısa Öyküsü:

OSMANLI'NIN SİNAN SINIRLARINI ÇİZİYORUZ...
“Sinan'a Saygı bu topraklardaki varlık nedenlerimizden biri. Ancak bizler yıllardır Sinan'a Saygı'da kusur ettik.

Bu nedenle ÇEKÜL Vakfı, 1990 yılında yoğun birikiminin ışığında, Sinan'ın adının ve eserlerinin çevresindeki sorunlar yumağını aşmak, Sinan'ın mirasına saygıyı egemen kılmak için, Ağırnas'tan başlayan onun yaşamının izlerini ürettikleriyle buluşturan uzun bir yürüyüşe çıktı. Ve bu süreçte atılacak önemli adımlardan birinin, toplumsal bilinç ve sahiplilik duygusu yaratmak olduğunu gördü.

2000 yılında başlayan Sinan'a Saygı Gezileri, bizi İstanbul'da, Trakya'da Sinan eserlerine taşıdı. Bunu, Sinan'ın eserlerini tanıma, fotoğraflama, günümüzdeki durumlarını belgeleme çalışmaları izledi. ÇEKÜL Bölge Temsilcileri'nin desteğiyle envanterin kapsamı İstanbul'dan Anadolu'ya, Trakya'ya ve ulusal sınırlar dışına taşındı. Osmanlı İmparatorluğu'nun geniş coğrafyasında Sinan'ın çağları aşan mirası kâğıda döküldü.

Sinan'a Saygı Projesi'nin ivme kazandığı 2006 yılı içinde, Mimar Sinan Envanteri birikimi de artık gezi haritalarına dönüşmeye başladı. Atlas Dergisi'nin desteğiyle 2007 yılı içinde İstanbul ve Trakya için Mimar Sinan Eserleri Gezi Haritaları yayımlandı. 2007 yılından itibaren Multi Turkmall'un verdiği destek ile Guide and Map to Sinan'a Architecture adıyla İngilizce olarak da basılan gezi haritası, Turkish Daily News'in okuyucularına ulaştı. Bu haritalar, Sinan'ın eser bıraktığı iki Osmanlı'nın başkenti olan Edirne ve İstanbul ile bu iki başkent arasında kalan Trakya'ya kapsadı. Elinizde tuttuğunuz harita ise, Multi Turkmall'un devam eden duyarlı desteğiyle bu iki başkentin ötesine de uzanıyor. Sinan'ın Balkanlar, Anadolu ve Ortadoğu'daki eserlerini, Mostar'dan Kudüs'e uzanan gezi yolları ile bir araya getiriyor.

Sinan'a Saygı Projesi'nin
www.sinanasaygi.org adresindeki internet sitesi, hem projenin sesi hem de Sinan'a Saygı Gezileri'nin başlangıç noktası oldu. Ziyaretçiler, Sinan'ın eserlerini ve Sinan'a Saygı Gezi Yolları'nı www.sinanasaygi.org içinde inceleyebiliyorlar. Gezi Haritaları, internet üzerinden form doldurmalarının ardından adreslerine postalanılıyor.

Mimar Sinan'ın Mirası kültür öncelikli bir yaşam, umutlu bir gelecek için ortak noktamız ise, sizleri Mimar Sinan eserlerini tanımaya ve onun varlığıyla yeni bir gündem yaratmaya çağırıyoruz… Bu uzun yürüyüşte www.sinanasaygi.org
adresinde buluşmak umuduyla …”

19 Haziran 2009

II.Abdülhamid'de yanılanlar #1:

Hamdullah Suphi Tanrıöver

Yeni bir seriye başlıyoruz. Bu seride, kurtlar sofrasında Osmanlı Devleti'ni 33 yıl dimdik ayakta tutmayı başaran, atalarından daha önce kimsenin açmadığı kadar eğitim kurumu açan, memleketi demiryollarıyla ören -demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan lafı buradan gelmektedir- ve daha birçok imkansızı başaran fakat buna rağmen sınırsızca eleştirilen II.Abdülhamid konusunda yanılanları tarihi belgelerle göreceksiniz. İlki, II.Abdülhamid'in iradesiyle parasız ve yatılı olarak orta tahsilini Galatasaray Lisesi'nde tamamlayan Hamdullah Suphi Tanrıöver olacaktır. Kendisi, tıpkı diğer yanılanlar gibi sonradan hatasını anlayanlardandır. Şimi bu hatasını anlama olayına tanık olacaksınız. "Şaşırma" duygunuzun bu seriyle tavan yapması umuduyla..

***

1955′de Türkiye Büyük Millet Meclisinde, basın kanunu hakkında şiddetli tartışmalar yapılıyordu. Bir yaz günü Ankara'da Prof. Osman Turan ile Özen Kıraathanesi'nde oturuyorduk. Bir masa ötede Hamdullah Suphi Tanrıöver'in sesini duyan Osman Turan, ona doğru bakınca bizi masasına çağırdı. Gittik. Şuradan buradan konuşulurken söz basın kanunu üzerindeki sert tartışmalara geldi.

O sıralarda mahut gazetelerden birisi, kendi düşüncesine ters düştüğü halde, Sultan Abdülhamid Han lehinde tefrika yayınlıyordu. Söz buraya gelince Hamdullah Suphi Tanriöver'e :

"Beyefendi! Sultan Abdülhamid birinci Osmanlı Mebusan Meclisini kapamamış olsaydı, şimdiye kadar demokraside bir hayli mesafe almış ve bugünkü sert tartışmalara da yer kalmamış olacaktı." dedim.

Hamdullah Suphi Tanrıöver büyük bir kızgınlıkla sandalyesinden kalkıp oturduktan sonra :

"Sen ? Birinci Osmanlı Mebusan Meclisi'ni bilir misin?" dedi.

Yaşımın bunu bilmeme imkan vermediğini söyleyince :

"Tarih kitaplarında resmini görmedin mi?"

"Gördüm."


"Hani (eliyle tarif ederek) lahana başlı hocalar ve yanlarında dal fesli (sadece fes sarıksız demek) kişilerin resmini gördün mü?"

"Evet, gördüm."

"İşte, o lahana başlı hocalar bu memleketin gerçek sahibinin temsilcisi idiler. Fakat bunlar medresenin yetiştirdiği, günün gidişinden, politikanın gerçek yüzünden, Hıristiyan mebusların kötü niyetlerinden habersizdiler. Dal fesliler de Rum, Ermeni, Yahudi, Arnavut, Durzi, Nasturi ve diğer milletlerin temsilcileri idiler. Bunlar Avrupa'da okumuş, politikanın bütün inceliklerini bilen; devleti içinden yıkmak isteyen hainlerdi. Bu şeytanlar o saf ve temiz hocaları çabucak kandırıp arkalarına kattılar. Memleket çıkarına ters düşen, devleti içinden çökertecek hareketlere giriştiler. Eğer Sultan Abdülhamid Birinci Mebusan Meclisini dağıtmamış olsaydı, İmparatorluk daha o günden dağılmış olacaktı. Buna göre sen ne dersin, İmparatorluk mu çökmeliydi, yoksa Mebusan Meclisi mi dağılmalıydı ?" dedi.

"Şüphesiz meclisin dağılması daha iyidir." dedim.

"Öyle ise, Sultan Abdülhamid de senin dediğini yaptı. Meclis'i dağıtarak İmparatorluğu otuz üç sene daha yaşatmayı başardı." dedi.

Hamdullah Suphi Tanrıöver'in bu sözleri kafamı allak bullak etmiş, çocukluğumda yaşlı halkın söylediklerine hak kazandırmış oluyordu. İsyan edercesine:

"Beyefendi! Öyle ise neden başında bulunduğunuz Maarif Vekilliği Sultan Abdülhamid'i bize kötü tanıttı ?"

Güldü. Derin nefes aldı. Eliyle havada bir çizgi yaptıktan sonra:

"Bir inkilap yapılmış, saltanat kaldırılmış, cumhuriyet ilan edilmişti. Politika gereği saltanat ve sultanları kötülemek lazımdı. Biz de öyle yaptık." dedi.

Mehmet Hocaoğlu
(Abdülhamid Han'ın Muhtıraları,
Oymak Yayınları, İstanbul, Tarihsiz, Sayfa: 7-8-9-10)


***

Kendisi tek partili hükümetin Maarif Vekilliği'ni yaptığı yıllarda yabancı bir heyete Süleymaniye Camii'ni gezdiri, sonra misafirler Kanuni Sultan Süleyman'ın türbesin de ziyaret etmek ister. Fakat ülkedeki bütün türbeler 30.11.1925 tarih ve 677 sayılı kanunla kapatıldığı için Hamdullah Suphi, bu yabancı misafirlere kaçamak cevaplar verir, ama sonunda gerçeği itiraf eder:

"Bir müddet mazi ile alakamızı kesmek istedik. Onun için türbeleri kapattık."

Bu sıradışı ifşaata çok şaşıran yabancı misafirler tepkilerini ortaya koymaktan ve Hamdullah Suphi'yi yerin dibine batırmaktan geri durmazlar:

"Tarihi olmayan milletler, tarih huzurunda esatir ve efsane uydurarak kendilerini tatmin ederler. Sizin ise büyük bir tarihiniz var. Bu tarihi yapanların türbelerini nasıl kapatıyorsunuz?"

Hamdullah Suphi bu cevaptan sonra adeta yerle bir olmuş, hakikati yeniden tanımıştır.

Mustafa Baydar
(Hamdullah Suphi ve Anıları,
İstanbul, 1968, Sayfa: 174)

18 Haziran 2009

"Bırakın, dedem Şam'da huzur içerisinde uyusun"

Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış'ın, önceki gün Sultan Vahideddin'in Şam'daki ve Nazım Hikmet'in de Moskova'daki mezarlarının Türkiye'ye getirilmelerinin "âdil olacağını" söylemesi üzerine, padişahın ailesinin şu andaki en büyüğü olan torunu Neslişah Sultan (Osmanoğlu)'na bu konuda ne düşündüğünü sordum. Neslişah Sultan, "Mezarın nakli, memlekette huzursuzluk yaratabilir. Getirilmesine bu yüzden karşıyız" dedi ve "Padişahlarla şairlerin birbirlerine emsal gösterilmelerinin yanlış olduğunu" söyledi.

DÜN, gazetelerde yazıyordu: Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, Sultan Vahideddin'in Suriye'nin başkenti Şam'daki ve Nazım Hikmet'in de Moskova'daki mezarlarının Türkiye'ye getirilmelerinin "âdil olacağını" söylemiş. Önceki gün Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği'nin (MÜSİAD) düzenlediği "AB-Türkiye İlişkileri" konulu bir toplantıya katılan Egemen Bağış'a, mezarların Türkiye'ye getirilmeleri konusu hakkında ne düşündüğü sorulmuş. Bağış, Nazım'm ailesinin konuya sıcak bakmadığını söyledikten sonra Nazım ile beraber Vahideddin'in getirilmesinin de âdil olduğunu söylemiş ve "Bu topraklara sevgisi, muhabbeti olan herkesin bu topraklarda yatma hakkı olmalıdır. Bunu onlardan almaya da hiçbirimizin hakkı olmamalıdır" demiş. Sultan Vahideddin'in mezarının Türkiye'ye nakledilmesi konusu bundan 13 sene önce, 1996 yazında da gündeme gelmiş, son padişahın vârisleri ile mezarı getirmek isteyen siyasetçiler gayrıresmî şekilde temas etmişler ama Sultan Vahideddin'in ailesi, sonraki senelerde Nazım Hikmet'in vârislerinin verecekleri cevabın aynını o zaman vermiş ve mezarın nakline karşı çıkmışlardı.
Sultan Vahdeddin'in Suriye/Şam'da bulunan Süleymaniye Camii'ndeki kabri.
Kabrin üzerinde: "Huve'l-hayyu'l-bâkî. Es-sultan ibni's-sultan es-sultan Mehmed Vahideddin Hani's-sâ-dis ruhuna fatiha. Velâdeti 21 Şubat 1861, vefatı 16 Mayıs 1926" yazıyor. Anlamı: "Sonsuza kadar kalıcı olan, sadece Allah'tır. Sultan oğlu sultan oğlu Altıncı Sultan Mehmed Vahideddin Han'ın ruhuna fatiha. Doğumu 21 Şubat 1861, vefatı 16 Mayıs 1926"

ÜÇ AYRI ENDİŞE

Şam'daki mezar ile ilgili olarak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün son Suriye ziyaretinin ardından bir başka gelişme daha yaşanmıştı. Hükümet, avlusunda Sultan Vahideddin'in yanısıra çok sayıda hanedan mensubunun mezarının bulunduğu, Mimar Sinan'ın eseri olan ama yıkılma tehlikesi yaşanan Süleymaniye Camii'nin restorasyonu için ödenek ayırmış ve Cumhurbaşkanı Gül, bu konudaki kararnameyi geçen hafta imzalamıştı. Dün, Sultan Vahideddin'in ailesinin şu andaki en büyüğü olan torunu Neslişah Sultan (Osmanoğlu) ile konuştum ve Devlet Bakanı Egemen Bağış'ın mezarların nakli konusundaki sözleri hakkında ne düşündüğünü sordum.Padişahın torunu, dedelerinin mezarının Türkiye'ye getirilmesinin her zaman gönüllerinde yattığını ama naklin "memleket için iyi olmayacağına" inandıkları için şu anda istemediklerini söyledi. Neslişah Osmanoğlu, daha sonra, konunun bundan 13 sene önce gündeme gelmesi sırasındaki çekincelerinin bugün için de geçerli olduğunu anlattı. Sultan Vahideddin'in ailesi, büyükbabalarının mezarının Suriye'den Türkiye'ye getirilmesine üç sebepten dolayı sıcak bakmıyorlar:

1-Aile, mezarın naklini her zaman istemiştir ancak bu iş Türkiye'de huzursuzluk yaratacak bir gelişme olmamalıdır. Hayatında zaten çok çekmiş olan hükümdar, hiç olmazsa mezarında huzur içerisinde bırakılmalıdır.

2-Sultan Vahideddin'in son uykusunu uyuduğu Şam hem Müslüman bir ülkenin toprağıdır, hem de Osmanlı İmparatorluğu'nun en geniş vilâyetinin merkezidir. Dolayısıyla, büyükbabamızın mezarı yabancı bir memlekette değil, o devirde başında bulunduğu devletin sınırları içerisindedir. Üstelik cedleri Kanuni Sultan Süleyman ile İkinci Selim tarafından yaptırılan bir camidedir ve bu camiin haziresinde ailesinden 26 kişiyle birarada yatmaktadır.

3-Türkiye dışmda bulunan bütün Türk mezarları, hiçbir ayırım yapılmadan memlekete getirilmelidir ama, bazı çevrelerin mezarları birbirleriyle mukayese etmeleri kabul edilemez. "Şu kişinin mezarı getirilirse, Vahideddin de getirilmelidir" demek, padişahlarla şairleri emsal göstermek hoş bir şey değildir.

Yasalara ve geleneklere göre, mezar nakli ancak cenazesi nakledilecek olan kişinin ailesinin izin vermesi halinde yapılabilir. Bu konuda öncelikle karar sahibi olan kişi, ölenin eşidir ve eşin hayatta olmaması durumunda vârislerin onayı gerekir.

Hem Sultan Vahideddin'in, hem de Nazım Hikmet'in vârisleri nakil konusuna bugün sıcak bakmadıklarına göre, tarihimizin ve edebiyatımızın bu iki meşhur ismi, son uykularını daha uzun yıllar başka memleketlerde uyuyacaklar demektir.
Esnaf cenazeye haciz koydurmuştu

OSMANOGULLARI'nın son hükümdarı Sultan Vahideddin, hayata 1926'nın 16 Mayıs gecesi İtalya'nın Akdeniz sahilindeki küçük kasabası San Remo'daki "Manolya Villası"nda veda etti.

Sultan ve Halife unvanlarını taşıyan Vahideddin'in Hristiyan toprağında defni uygun değildi, Türkiye sözkonusu olamazdı ve Müslüman bir memleket arandı. İşte tam o sırada, Manolya Villası'na icra memurları geldi. Esnaf, başta mahallenin bakkalı Steiner ile manavı Morini olmak üzere, birikmiş alacaklarını tahsil edebilmek için tabuta haciz koydurdular ve tabutun başına iki polis diktirdiler.

Tabut, tam 15 gün villada rehin kaldı ve haczin kaldırılmasına, hükümdarın kızı Sabiha Sultan'ın, elinde kalan tek serveti olan küpelerini satıp borçları ödemesinden sonra izin verildi. Hacze sebep olan borçların toplamı, bugünün parasıyla sadece 20 bin dolar civarındaydı. Artan parayla, cenaze tahnid ettirildi. O arada, Suriye'de bir manda idaresi kurmuş olan Fransa da padişahın Şam'a defnedilmesine izin verdi.

Cenazeyi Şam'a Sultan Vahideddin'in damadı Şehzade Ömer götürdü. Suriye'nin o günlerdeki Cumhurbaşkanı Ahmed Nami Bey, Sultan Abdülhamid'in eski damadı idi ve cenazeyi Şam'da karşılayanların başında, Ahmed Nami Bey vardı. Sultan Vahideddin, iki gün sonra, Şam'ın merkezinde bulunan hem "Süleymaniye", hem de "Selimiye" denen camiin avlusuna defnedildiğinde, ölümünün üzerinden iki ay geçmişti.

Ama, şanssızlıklar hükümdarın yakasını ölümünden sonra bile bırakmadı. Avluyu birkaç hafta sonra su bastı, mezar altüst oldu, cenaze toprağın üzerine çıktı ve mezar arka taraftaki diğer avluya nakledildi. Sürgünde can veren sultanlar ve şehzadeler de buraya defnedildi ve mezar sayısı 26'ya ulaştı. Sultan Vahideddin, 1926'dan buyana işte bu avluda yatıyor ve mezarların bakımını, aylığını Suriye Vakıflar Bakanlığı'ndan alan ve görevi babadan oğula devreden bir aile yapıyor. Padişaha ait ufak lahdin alınlığında, "Huve'l-hayyu'l-bâkî. Es-sultan ibni's-sultan es-sultan Mehmed Vahideddin Hani's-sâ-dis ruhuna fatiha. Velâdeti 21 Şubat 1861, vefatı 16 Mayıs 1926"; yani "Sonsuza kadar kalıcı olan, sadece Allah'tır. Sultan oğlu sultan oğlu Altıncı Sultan Mehmed Vahideddin Han'ın ruhuna fatiha. Doğumu 21 Şubat 1861, vefatı 16 Mayıs 1926" yazılı.

Nazım'ın ailesi de nakle karşı çıktı

NAZIM Hikmet'in Moskova'daki mezarının Türkiye'ye getirilmesi konusu senelerden buyana konuşuldu, tartışıldı ama ilk ciddi girişimi, geçtiğimiz aylarda Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay yaptı.

Şairin İstanbul'da yaşayan vârisleri ile görüşen Günay, vârislere hükümetin mezarı Türkiye'ye getirme arzusunda olduğunu söyledi, ancak aile nakil konusuna sıcak bakmadı.

Nazım Hikmet'in ailesinin, Moskova'daki mezarın Türkiye'ye getirilmesine taraftar olmamalarının iki gerekçesi vardı:

Birincisi, Nazım'ın vasiyeti uyarınca Anadolu'da bir çınar ağacının altına defnedilmesi halinde yeni mezarın hedef haline gelmesi. Diğeri, ise, bazı çevrelerin konuyu "Biz, Nazım'ı bile vatanına kavuşturmuş kişileriz" şeklinde siyasi propagandaya dönüştürmeleri ihtimali.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 15.06.2009)

17 Haziran 2009

Türkiye’nin adı

Önceki kuşaklar “Türkiya” derdi; hatta bizi okutan ortaokul, lise öğretmenlerinin bazılarından bu telaffuzu aldık. Gerçekten “Türkiye” diyenler, bir ara dilimizin ses uyumu kuralına uygun bu söyleyişi korumak için kanun yoluna müracaat ettiler; 1950’de TBMM’ye seçilen Nazlı Tlabar, bu konuda bir kanun teklif etti ve kabul edildi. Ama “Türkiye” şeklindeki telaffuz ve yazım zaten çoktan haritalarda ve kitaplarda kabul görmüştü. Aslında ülkemizin böyle adlandırılması, tuhaftır ki bizim dedelerimizin değil, bu ülkeyi başlangıçtan beri çok iyi tanıyan İtalyanların işidir. Bizim dedelerimiz buraya “iklim-i Rum” derdi. Onların siyasi hedef ve misyonları Roma İmparatorluğu’nu ele geçirmekti. Anadolu toprağındaki Roma’yı yani Garplıların sonradan Bizans dedikleri imparatorluğu ele geçirmeye başlamakla elhak bu yolda da ilerlediler. Onların Rum-Roma dedikleri yere İtalyanlar “Turchia” veya “Turcmenia” derlerdi. Bütün orta zaman Alman seyyahları “Turkei, Tirkenland” veya Fransızlar “Turquie” derlerdi. 16’ncı asırda İngilizce seyahatname kaleme alan Nicola de Nicolay “Turkie” diyor. Bizim bugünkü söyleyişimize yakın.
“Medvedov” yani “ayızade”

Sonradan İngilizce konuşup yazanlar, bu “Turkie” yazılışını nasıl “Turkey”e çevirdiler elan bir muamma. Muhtemelen bu telaffuzda Hint adalarının ünlü kuşunun yanlış bir bağlantısını kurdular. Aslında Hindî diye söz ettiğimiz ülkenin de yerli adı “Baharat”tır. Egzotik, uzak ülkelerin isimleri otlarla, hayvanlarla gayet kolay karıştırılıyor. Schottenstiftung İskoç Vakfı aslında İrlandalı Katolik rahiplerin kurduğu bir okul ve imaretti. Ama halkın öyle diyeceği tuttu. 18’inci asrın Batı Avrupa’sında halk Yunanlılarla Türkleri birbirine karıştırırdı; aydınlar istediği kadar neo-Helenizmi temsil etsinler. Bütün 19’uncu asır basınında ülkeler alegorik olarak hayvan resmiyle temsil edilirdi. Rusya ayı, Fransa horoz, Osmanlı İmparatorluğu da “Turkey” olarak fesli bir hindi ile temsil ediliyordu. Hayvanla temsil edilmek diğer ülkeler için büyük bir sorun değildi. Zaten hayvan adını soyadı olarak alanlar sürüyledir. Rusya’nın yeni cumhurbaşkanı “Medvedov” yani “ayızade”, bir alay Almanın adı “Baer”, yani “ayı”, soyadı “Katz” yani kedi olanlar, hatta “Hund” yani köpek olanlar da var. “Haaze” yani tavşan Almanya ve Hollanda’da sevimli ve yaygın adlardan.
Rahatsız edici deyimler

Bizim de İngilizce bilen (!) kesimde, bu dildeki “Turkey” ismi büyük tepki uyandırdı. Oysa hindi küçük harfle, bizim ülkenin adı ise büyük harfle ve harfitarifsiz yazılır. Gerçekten bu ismi değiştirmeye kalkanlar var; onların bu safdil çabasına karşı, fırsat bu fırsat diyerek saldıran antimilliyetçiler var. Bizim ülkemizde milliyetçi takımın açıkları kadar bu sözde milliyetçilik düşmanlarının da grotesk, gülüncün ötesinde davranışlar gösterdiği açık. Milliyetçiliğin kendisi kadar karşıtı olan görüşte de ileri gidilince sadece mantık sapması değil, fuzuli laf edildiği açık. Kim ne derse desin, açık hakaret taşımayan ülke adlandırmalarına itiraz etmek gereksiz. Etiyopya’ya Habeşistan diyemeyiz ama Yunanistan’a “Yunanistan” diyemezsin diyenlere ancak gülünür. Habeşistan maalesef köleliği çağrıştırıyor, Yunanistan ise “İyonyalılara” Şark milletlerinin verdiği isim, daha doğrusu bir telaffuz biçimi. Türkiye konusunda asıl tartışılacak ve rahatsız edici manasızlık bizdeki bazı kimselerin uydurduğu “Türkiyeli”, “Türkiyelilik” gibi deyimlerdir. Bazı safdiller veya herkesi bir şey bilmiyor zanneden tipler, “A efendim ne var bunda, Amerikalı oluyor da Türkiyeli niye olmaz?” diyorlar.

Bir kere Amerika, Kolomb’un keşfettiği kıtanın ayrı bir kıta olduğunun farkına varan Cenovalı kaptan Amerigo Vespucci’nin adından geliyor. Amerikalılık Anglo-Sakson göçü ve İngiliz dili etrafında oluşan göçmenler için uygun, Türkiye ise içinde Türk adı taşıyor, böyle bir benzerlikle ilgisi yok. Bir ülkenin böyle bir etnik kimliğe kavuştuğunu ecnebilerin bile görmesiyle ülkemizin geniş ölçüde Türkleşmesinden beri kullanılan bir isim.

Türkiyeli” ismi tercüme edilemez, içeriği bakımından bu kelimeyi teklif edenlerin de amacını zaten karşılamaz. Başka bir kimlik kullanmak isteyenler bunu ifade edebilirler. Ama bunun için ülke yurttaşlığının ve kimliğin adını değiştirmelerine lüzum yoktur, hakları olduğunu da zannetmiyoruz. Türkiyelilik, Belçikalı gibi bir tabir de olamaz. Zaten Belçika kimliği ve varlığının da nerelere gideceğini Allah bilir. 1830’dan beri hiçbir şeyleri yerlerine oturamadı; iktisadi vaziyetleri büyük sorunlar taşımamasına rağmen, ülkenin içinde kullanılan dil açısından dahi büyük sorunlar var. Bu yeri geldikçe ele alınacak bir konudur; birtakım Flaman çevrelerin Fransa’ya “Alın Valonlarınızı da gidin” dedikleri dahi bir gerçektir. Bazı sorunları çözmek için sorun yaratmak, tarih ve coğrafyaya müracaat etmeyen ucuzcu bir yöntemdir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 18.05.2008)
(Tarihin Işığında, Sayfa: 205-206-207-208)

Eski isimleriyle İstanbul

Çeşitli dil ve medeniyetlerde farklı şekillerde adlandırılan İstanbul, Grekçe’de "Vizantion”, Latince’de "Bizantium, Antoninya, Alma Roma, Nova Roma", Rumca’da "Konstantinopolis, Istinpolin, Megali Polis, Kalipolis", Sırpça'da "Tsarigrad", Slavca’da "Çargrad, Konstantingrad", Vikingce’de "Miklagord", Ermenice’de "Vizant, Stimbol, Esdambol, Eskomboli", Arapça’da "Bizantiya, el-Mahsura, Kustantina el-uzma", Selçuklular’da "Konstantiniyye, Mahrusa-i Konstantiniyye, Stambul" ve Osmanlıca’da "Dersaadet, Deraliyye, Mahrusa-i Saltanat, İstanbul, İslambol, Darü’s-saltanat-ı Aliyye, Asitane-i Aliyye, Darü’l-Hilafetü’l Aliye, Payitaht-ı Saltanat, Dergah-ı Mualla, Südde-i Saadet" gibi bilinen farklı birçok isme sahiptir.

Bunlardan en önemlilerinin anlamlarıysa şöyledir:

Dersaadet: Mutluluk kapısı
Darü’l-Hilafetü’l Aliye: Hilafet merkezi.
Darü’s-saltanat-ı Aliyye: Saltanat merkezi
Payitaht-ı Saltanat: Hükümetin merkezi, başkent, başşehir.
Dergah-ı Mualla: Büyük kapı.
Asitane-i Aliyye: Devletin eşiği.
Konstantinopolis: Konstantin'in şehri.
Mahrusa-i Konstantiniyye: Konstantin'in büyük şehri.
İslambol: Müslümanı bol.
Nova Roma: Yeni Roma.
Deraliyye: Devletin evi, devletin kapısı.
Tsarigrad: Çar'ın şehri.
Çargrad: Çar'ın şehri.
Megali Polis: Büyük şehir.

(Tarafımca derleme)

15 Haziran 2009

Osmanlı padişahı #2

Osmanlı İmparatorluğu 600 yılı kolay yaşamadı. Bu tarihi gerek vatandaş gerek tarihçi olarak değerlendirmek de kolay değildir. Bu yüzden ucuzcu ve toptancı hükümlerden kaçınılmalıdır.

Osmanlı padişahının meşruiyeti yani hakimiyetinin kaynağı Allah'tan gelir. Bu, bütün hükümdarlar için böyledir. Hakimiyetini milletten alan, yani Fransızların imparatoru (Napolyon Bonaparte veya III. Napolyon) ya da Belçikalıların kralı gibi vatandaş hakimiyetine dayanan hükümdarlık ihtilaller çağı olan 19'uncu yüzyıla ait bir keyfiyettir.

Başlangıçta Yunanistan kralını da "Helenlerin kralı" unvanı ile donatmak istediklerinde, Devlet-i Aliyye yani padişah ve Bab-ı Ali bizim topraklarımızdaki Helenlerin hükümdarı değilsiniz deyip bu unvanın kullanılmasını kabul etmedi ve başka ülkelerden de destek gördü. Dolayısıyla Yunan hükümdarı, "Yunanistan Kralı" unvanını kullandı.

Osmanlı padişahları Osmanlı mülkünün sahibiydiler ama hiçbir zaman bir avuç toprağı kızını evlendirirken karşı tarafa çeyiz diye vermediler. Zaten yabancı hanedanlarla, hatta yerli hanedanlarla kız alıp verme usulü erkenden terk edildi ve yerleşemedi. Bu gibi evliliklerle doğan akrabalıklar hanedan tarafından Osmanlı hakimiyeti için tehlikeli görülmüştür.

17-18'inci yüzyıllarda en yaşlı (kıdemli) erkek hanedan üyesinin tahta çıkması, yani senioritas usulü 19'uncu yüzyılda hem hanedanın bazı üyelerinin hem de Bab-ı Ali'nin canını sıkmaya başlamıştı; ne de olsa padişahın uzayan ömrü dolayısıyla ortada dolaşan yaşlı bir veliaht prensi kimse görmek istemiyordu.
Hayranlık uyandırdılar

Ne var ki, ya Sultan Abdülmecid ya da Sultan Abdülaziz'in soyundan yaşlı prensler taht adayı olarak bulunuyordu. Doğrusu büyük evlat (primogenituras) sistemine geçildiğinde sadece bu iki hükümdarın soyundan gelen hanedan üyeleri arasında münaferet ve çekişme artıyordu. Bu nedenle saltanat sırasının kimler tarafından kazanılıp kimler tarafından kaybedileceği münakaşası yükselince veliaht konumunda olan, Sultan Abdülaziz'in oğlu Yusuf İzzeddin Efendi, Şeyhülislam'a "Şeriat, veliahtlık ve taht sırasını bize vermiş. Veliahtın hukuku ne olacak?" diye sorunca, Şeyhülislam Efendi "Şeriatta veliahd-ı saltanat diye bir makam yoktur ki hukuku olsun" diye cevap vermiştir.

Meriç Nehri ile Fırat'ın nerede birleştiklerini soracak kadar coğrafyadan bihaber ihtiyar şehzadeler vardı ama Sultan V. Murad gibi veliahtlığı sırasındaki gezide İngiltere ve Fransa saraylarını kendine gıpta ettirecek kadar müzik, sanat bilgisine, dansa ve yabancı dillere sahip olan da vardı. Aynı Avrupa gezisinde Sultan Abdülaziz, İngiltere'ye ayak bastığında kendi bestesi olan marşla karşılandı. Tevazuundan dolayı en eğitimsiz görünen Sultan Reşad bile Bohupal Maharanası (eşi) İstanbul'a geldiğinde onunla Farsça konuşmuştur. Okuduğu "Mesnevi" dolayısıyla Farsçayı öğrenmiştir. 19'uncu yüzyılda bile, hele II. Meşrutiyet'ten sonra Galatasaray ve Harp Okulu gibi okullarda okuduktan sonra Alman kayzeri ile yapılan subay mübadelesinden dolayı Potsdam'da askeri akademide okuyan Ömer Faruk Efendi gibi şehzadeler vardı. Bunlar modern subaylardı.

Prenseslerin yani sultan hanımların eğitimi yeterliydi. Kabiliyetli olanların içinde Sultan Abdülmecid'in kızı Adile Sultan gibi yabancı dil bilen, tasavvufla ilgilenenler de vardı ama bilhassa sürgün yıllarında Osmanlı prensesleri çok iyi yetişmiş ve Avrupa'daki çevrelerde bile hayranlık uyandırmışlardır.
II. Meşrutiyet'in oynadığı rol
II. Meşrutiyet'te Osmanlı hükümdarının yetkileri son derece kısıldı. Hatta mütarekede VI. Mehmed Vahideddin bile tayin ettiği hükümetin icraatını yeterince kontrol edememiştir. Bu durum Ankara'daki milli hükümetin bazen işine yaramış, padişahın inanılmaz bir hata sonucu tayin ettiği Damat Ferit Paşa'nın icraatı da bir basiretsizlik ve utanmazlık örneği olmuştur.

Daha da ilginci, o kabinede son Osmanlı asrının yetiştirdiği Mehmed Ziyaeddin Bey, Ekrem Reşit Bey gibi son derece değerli bürokratlar da nazır olarak bulunuyordu. II. Meşrutiyet yıllarındaki Osmanlı hükümdarları Alman kayzerinden, Avusturya imparatorundan, hatta İngiltere hükümdarından dahi daha az yetkili, daha doğrusu anayasal yetkileri bile az kullandırılan bir hükümdardı.

Tahttan indirilmek gibi zor bir durumu son Osmanlı hükümdarı da tattı. Altı asır boyu II. Bayezid, II. Osman, I. Mustafa, I. İbrahim, oğlu IV. Mehmed, onun oğulları II. Mustafa ve III. Ahmed gibi hükümdarlar bu acıyı tattılar. Tanzimat Devri'nin arifesinde III. Selim ve IV. Mustafa üstelik katledildi.

Bu 19'uncu asır başlangıcıdır. Ardından asrın ikinci yarısında Sultan Abdülaziz aynı kara talihe çarptı. Onu V. Murad ve II. Abdülhamid ha'l edilerek yani tahttan indirilerek izlediler. Ha'l edilmek hukuken mümkündür ve Osmanlı hükümdarları onu da soğukkanlılıkla karşıladılar. Altı asır kolay yaşanmadı, tarihçi ve vatandaş olarak tarihimizi değerlendirmek de kolay değildir. Ucuzcu ve toptancı hükümlerden kaçınılmalıdır.

İlber Ortaylı
(Milliyet Pazar, 19.08.2007)
(Tarihin Işığında, Sayfa: 171-172-173-174)

14 Haziran 2009

Osmanlı padişahı #1

(II.Abdülhamid'in Marangoz Masası / Yıldız Sarayı)

Fatih doğu ve batı dillerine hakimdi. Kanuni bir kuyumcu, IV. Murad ressam ve müzisyen, II. Abdülhamid usta bir marangozdu. Abdülaziz şark ve garp musikisinde eserler bestelemişti.

Osmanlı padişahının unvanı dahi ilginçtir; dünya onu "sultan" olarak bilir. Bu daha 11'inci asırda Bağdat'ı fetheden Selçuklu hükümdarlarının, Abbasi hükümdarını "halife" olarak yerinde bırakmaları ve kendilerini dünyevi hükümdar, adeta bir Kaiser diye ilan etmelerinin neticesidir.

Sultan unvanı bütün İslam tarihinde en yerinde bir unvan olarak Türkler tarafından kullanılmıştır. Osmanlı sultanları 13'üncü asırdan beri hiç fire vermeden aynı soydan çıkmaktadır. Kendisine rakip hanedanlardan bahsedilmesine rağmen, kaç padişah tahttan indirilmişse de bunlardan IV. Mustafa hariç hiçbirine siyaset cezası tatbik edilmemiş ve Osmanlı'nın tahtına gene bir Osmanlı oturmuştur.

Osmanlı hanedanı üyeliği silsile halinde babadan oğullara geçer. Kız çocuklar padişahın veya padişahın oğullarının kızı ise "sultan" unvanını alır ama onların çocukları ne sultan ne de şehzade unvanını alır ve hanedan üyesi sayılmazlar. Dünyada Fransızlar ve bazı Alman hanedanları için geçerli olan bu kural, Osmanlı sülalesinde katiyetle tatbik edilir. Buna karşılık başlangıçta diğer Anadolu beylikleri, Bizans imparatorluk hanedanı ve Balkanlı prenseslerle evlilik yapan Osmanoğulları, Kanuni'den itibaren akıllı olmaları kaçınılmaz ve güzellikleri şüphe götürmez, Harem'de yetiştirilen kızlarla evlenmeye başlamışlar ve "mavi kanlı" prenses geleneği böylece sona ermiştir.
(Genç yaşında vefat eden, 17.yüzyılın en büyük mareşali IV.Murad)

Veraset sistemi

Haremde kadın entrikası Osmanlı tarihinin aşağı yukarı bir asrını kapsar. Bu çok zeki kadınların içinde Hürrem Sultan gibi Türkçeyi şiir yazacak derecede öğrenenler, Kösem Sultan gibi çocuk padişahlar döneminin naibeliği ile ün salanlar ve Hatice Turhan Sultan gibi valide sultanların devlet işlerine karışma geleneğine kendisi son verenler vardır.

Osmanlı veraset geleneği Fransa'da Bourbon'larda olduğu veya Habsburg'lardaki gibi oturmuş değildir. Ama bu saydığım hanedanlarda da veraset sistemi çok erken oturmuş değildi. Mesela Rus çarlarının hayatı taht kavgasının endişeleri içinde geçerdi.

Osmanlı veraset sisteminin tarihteki diğer hanedanlara göre çok üstünlükle tatbik ettiği bir kural vardı; padişah oğullarının memleketin belirli sancaklarına vali olarak gönderilmeleri. Bu bir imtihandı; şehzadenin yöneticiliği, kumanda kabiliyeti, devlet merkezi ve devlet adamlarıyla olan ilişkileri onun için bir imtihandı. Ve ekseri halde ölen padişahın yerine hangi sancaktaki şehzadenin çağrılacağı merkezdeki devlet adamlarının kararına bağlıydı.

Cem Sultan ve II. Bayezid çatışmasından sonra devlet adamları bu konuda daha kararlı ve atik davrandılar. Bu arada tahta çıkan şehzadenin kardeşlerini katletmesi gibi olaylar görüldü. III. Murad ve III. Mehmed devrinde en kanlı biçimiyle patlayan bu olaylar, maalesef I. Ahmed devrinde yeni veraset sistemiyle kısmen önlenmişse de sancak şehzadeliğinin kaldırılıp şehzadelerin Harem'de yetişmelerine neden olmuştur. Aşağı yukarı II. Meşrutiyet yıllarına kadar yani şehzadelerin Galatasaray'da, Harbiye'de veya Viyana, Potsdam Harp Akademileri'nde yetiştiği yıllara kadar Osmanlı şehzadelerine seçkin eğitim verilememiştir. Buna karşılık irsiyetten olacak, sarayda büyüyen IV. Murad genç yaşındaki ölümüne kadar 17'nci asrın en büyük mareşali unvanını hak edecek askeri başarılar göstermiştir.

(Tamamen palavra olduğu birçok makalede ortaya çıkan eser)

Meslek sahibiydiler

Osmanlı sultanlarının II. Selim'den itibaren annelerinin şeceresi iyi tutulmamıştır. 19'uncu yüzyılda daha çok sarayla akraba olmaktan onur duyan Çerkes, Abhaza beylerinin saraya takdim edilen kızlarının kimliklerini iyi tanımamıza rağmen 17 ve 18'inci yüzyılların valide sultan ve hasekilerinin kimliklerini iyi tanımıyoruz. Hatta 16'ncı asırda da "Bafo" denilen asil Venedikli aileye mensup sultanın, III. Murad'ın eşi Safiye Sultan mı yoksa II. Selim'in eşi Nurbanu Sultan mı olduğu tartışılmaktadır. Bu nedenle iyi niyetli spekülasyonlar kadar Ali Kemal Meram'ın "Padişah Anaları" adlı eserindeki görünen tipten uydurmalara da rastlanır.

Osmanlı padişahlarının her birinin bir mesleği vardır. İçlerinde Fatih gibi doğu ve batı dillerine hakim Rönesans senyörleri, Kanuni Sultan Süleyman gibi mareşalliğin yanında kuyumcu, III. Murad gibi divan sahibi ve şair ve adeta kumaş uzmanı, IV. Murad gibi sporculuğun ve silahşorluğun yanında musiki ve şiirdeki ince zevki hayret uyandıran tarihi porteler vardır.

Sultan Abdülaziz kuzu ziyafeti ve pehlivanlık hikayeleri gibi yavanlıklarla tanıtıldığı halde, aslında garp ve şark musikisinde eserler bestelemiş, ressam bir padişahtır. IV. Murad ressam ve müzisyen, II. Abdülhamid dahi bir marangoz, Şehzade Seyfettin Efendi de ince bir musikişinas ve zor bir iş olan minare mahyaları düzenlemekte mahir bir kimsedir.

Hanedan sürgüne gittikten sonra bazı şehzadeler, Budapeşte ve Bükreş'te keman çalarak geçimlerini sağlayacak kadar marifet sahibiydiler. Bu da Osmanlı hanedan üyelerinin diğerlerine göre ayırt edici bir vasfıydı.

Hiç şüphesiz ki Osmanlı şehzadelerinin nasıl eğitim gördüğü, padişahların yönetimdeki ortak özellikleri bir başka yazının konusu olacaktır...

İlber Ortaylı
(Milliyet Pazar, 12.08.2007)
(Tarihin Işığında, Sayfa: 167-168-169-170)

13 Haziran 2009

Silistre Müdafaası

Mecid-i Tabya (Silistre Kalesi)

Osmanlı Devleti için büyük ehemmiyeti olan Silistre, 1854 yılı Mayıs ayında Ruslar tarafından muhasaraya alınmıştı. Osmanlı kumandanı Topçu Feriki(*) Musa Paşa'nın maiyetinde 10.000 civarında bir kuvvet vardı. Muhasara sırasında Rus kumandanı yaralanınca yerine Gorçakof geldi. 13 Haziran'da Ruslar bütün güçleriyle hücuma geçtiler. Muharebeler Mecidiye Tabyası etrafında cereyan etti. Cesur ve kahraman Türk askeri müthiş bir çıkış yaparak Rus askerlerini en geri mevzilere kadar püskürttü. Gorçakof da yaralandı. Birçok Rus kumandanı öldü. Ruslar binlerce ölü, yaralı ve esir bırakarak geri çekildi. Bu büyük zafer Osmanlı ordusunun maneviyatını yükseltti. Ruslar panik içinde geri çekildi. Zafer ile beraber Silistre muhasarası da kalkmış oldu.

Bazı kaynaklarda bu muhasarada 15.000 Rus askerinin öldüğü ve bir o kadarının da yaralandığı kaydedilir. Osmanlı askerlerinden ise 3.000 şehid verilmiştir.

Ordu kumandanı Musa Paşa, muhasara sonlarına doğru namaz kılarken bir top güllesinin isabetiyle şehid olmuştur. Şehadetinden 3 gün evvel kendisine müşirlik* rütbesi tevcih edildiği vakit "Şehadet rütbesini tercih ederdim" demişti. Zaferin sevincini göremeden bu temennisi gerçekleşmiştir.

Silistre müdafaası Osmanlı Devleti için büyük bir stratejik zaferle sonuçlandı, orduya ve halka moral kazandırdı. Müdafaa üzerine destanlar ve marşlar (bkz: Dikran Çuhacıyan Efendi) ve bir de önemli tiyatro eseri (bkz: Namık Kemal - Vatan, Yahut Silistre) yazıldı. Her 13 Haziran'da bu önemli müdafaa hatırlanır ve Şehit Musa Paşa rahmetle anılır. Onun ve şehit askerlerinin ruhu şad, mekanı cennet olsun.

(Tarafımca derleme)

*Ferik: Ferik, Osmanlı Devleti'nin son dönemi ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında kullanılan Mirliva ile Birinci Ferik rütbeleri arasında olan ve günümüz rütbelerinden Tümgeneral ile Korgeneral rütbeleri arasındaki askeri rütbedir.

*Müşir: Mareşal anlamındadır. Bazı ülkelerdeki en yüksek askeri rütbedir. Deniz kuvvetlerindeki eşiti büyükamiraldir. Osmanlıca karşılığı müşirdir. Türkçe'ye Fransızca maréchal kelimesinden geçmiştir. Maréchal (nalbant, komutan) sözcüğü ise, Latince kökenli mariscalcus sözcüğünden gelir.

(Çeviriler de derleyene aittir)

Osmanlı Devleti ve Şeriat

Yanlış: Şeriatla yönetiliyordu
Doğru:
Şeriatı siyaset yönetiyordu

Osmanlı Devleti'nin bir şeriat devleti olduğunu iddia etmek, Osmanlı Devleti'ni hiç tanımamanın yanısıra, şeriatın da ne olduğunu hiç bilmemek demektir. Bir kere şeriat, modernlik öncesinin bir tür "medeni kanunu" olması nedeniyle, nasıl siyaset yapılacağına ilişkin herhangi bir kural getirmez. Bu yüzden Osmanlı Devleti de dahil olmak üzere, çeşitli dönemlerde çeşitli Müslüman toplumlarını yöneten devletlerin hiçbiri "şeriat devleti" değildi.

Bununla birlikte İslam tarihinde gelmiş geçmiş bütün devletlerden, İslam alimlerinin meşrulaştırıcı destekleri karşılığında, şeriatı korumaları ve toplumun şeriata göre yaşamasını sağlamaları beklenmiş; alacakları kararların da şeriata ilişkin herhangi bir kuralı ihlal etmemesi istenmiştir. Bunun sonucunda, Sünni İslam dünyasında egemen olmuş bütün devletler, devlet ideolojilerinin bir parçası olarak, bütün yaptıklarının şeriata uygun olduğunu vurgulamaya özen göstermişlerdir.

Tahmin edilebileceği gibi, bazı siyasi kararların şeriatı ihlal ettiği de olmuştur. Bu tür durumların ortaya çıkması, şeriatın ne olduğuna ve dolayısıyla neyin şeriatla çelişip neyin çelişmediğine karar veren İslam alimlerinin son kertede birer "devlet memuru" olmaları nedeniyle mümkün olmuştur. Yani devletler her istediklerini, şeriata aykırı olsa bile yapabilmişler, hatta bunların da şeriata uygun olduğuna ilişkin fetvalar verecek alimler bulabilmişlerdir. Örneğin, Osmanlı Devleti'nin sürekli uyguladığı iktisat politikaları arasında bulunan narh, İslam alimlerinin şeriata aykırı buldukları bir uygulamaydı. Aynı biçimde, Müslümanların yönettiği devlete vergi vererek o devletin korumasına alınmış gayrımüslimlerin (zimmilerin) Müslüman edilmesi şeriat kanunlarına aykırı olmasına rağmen, devşirme uygulaması üçyüz elli yıldan fazla sürebilmiştir. Yine şeriata aykırı olduğu çoğunlukça kabul edilen faiz uygulaması, Osmanlı toplumunda çok yaygın olduğu gibi, birçok Müslüman doğrudan doğruya nakit para bile vakfedebilmiştir.

Bu yüzden, iki sonuca varıyoruz. Bunların birincisi, şeyhülislamını siyasete karışmaması gerektiğini söyleyerek uyaran Yavuz Sultan Selim örneğinden yola çıkarak vardığımız, genelde İslam dünyasında, özelde de Osmanlı İmparatorluğu'nda, şeriatla siyasetin ayrı alanlar olduklarıdır.

İkinci sonuç ise, siyasetle şeriatın çelişmeleri halinde, daha doğrusu, siyasetin şeriata aykırı sonuçlar doğurması halinde son sözü şeriatın değil, siyasetin söylediği; yani şeriatın siyaseti değil, siyasetin şeriatı yönettiğidir.

Ahmet Kuyaş
(NTV Tarih, Haziran 2009, s.82)

12 Haziran 2009

Küçük Burjuvacıklar

15 Ekim 2008'de Derkenar Dergisi'nde yayınlanan bu muhteşem yazıyı sizlerle paylaşmak istedim. Tamamen realist, bilhassa günümüz toplumunu harika yansıtan, klasik bir İlber Ortaylı üslubu..

***

Küçük Adam veya sokaktaki her adam küçük burjuva değildir. Küçük burjuva endüstri toplumunun farklılaştırdığı bir adamdır.

Küçük burjuvacık televizyondan çok şikâyet eder ama daha çok komşularına veya topluca o kutunun karşısında akşamı geçirdiği misafirlerine.

Televizyon cihazı için ödediği yıllık vergiden yakınır, ama Devlet TV'sinde dakikalarca kendisine yutturulan reklamlara pek ses etmez. Üstelik reklamların parasını aldığı öteberiyle o ödemektedir farkında değildir. Hem de torunlar reklamları ezberledikçe aferin çeker. Şiir ezberletmez onlara "yorulurlar" diye düşünür. Sabun reklamını ezberlemelerine ne hikmetse pek aldırmaz.

Sanayinin şişirilmiş fiyatlı ürünlerini almak için yarışırlar küçük burjuvalar, sonra da evine eşyayı taşıyan hammalla veya pazar yerindeki küfeci çocukla taşıma ücreti için arsızca pazarlık ederler.

Küçük burjuva bir alemdir, üç günde pahalılığın ve enflasyonun durdurulacağını sanır, pahalılığın ne olduğunu düşünmez, düşündürmek isteyenleri okuyup dinlemez. Sonra da; "pahalılığı seçimin ertesinde kaldıracağız" diyen şarlatanlara oy verir. O şarlatanlara oy verince öbür rakipler de şarlatanlaşır. Küçük burjuva arada sırada; şehri dolduran, yeşili yok eden pis bloklardan yakınabilir. Ama oğlu yeya yeğeni bu tip yapsatçılık işlerine soyunan biriyse ona kötü gözle bakmak aklına gelmez, övünür; "memlekete yatırım yapıyor." der.

Küçük burjuvanın çocuğu tıbbi aletleri tamir eden bir usta, becerikli bir muslukçu, iyi bir terzi olmamalıdır, bu felâket olur. İlle de kartvizitli bir meslek ister bebeleri için. Oğlu hekim olmalı, avukat vs. olmalı. Ama ona göre lüks muayenehane, kotra ve villa iyi hekimliğin ölçütüdür. Hastahanede araştırma yapan tıp asistanı, fıkara hastayı kollayan tabibe parasız dava yüklenen avukata "mecnun" diye bakar. Kitap televizyon için alınan dolabı süsler, resim adet olsun diye dahi alınmaz.

Küçük burjuvanın en çok bakıp gözettiği çocuğu otomobilidir. Sevgili çocuğunu evinin önünde kaldırımlara arsızca park eder, oturduğu mahallede kocaman kocaman küçük burjuva bloklarından hiç birinin park yeri yoktur. İlk taksit, ev, sonra araba... Kaldırımlar sevgili, metal dört tekerlekli çocuklara ayrılır, sokaktan geçenler yola dökülür, ezilirlerse ona ne. Ancak bazı densizler arabanın boyasını çizer veya aynasını sökerler o zaman bütün binadaki küçük burjuvacıklar toplanır, arka bahçedeki ağaçları keser, park yeri yaparlar.
(Joseph Rudyard Kipling 1865 - 1936)

Parayı bul buluştur, test sınavı için dershaneye yolla çocukları. Arasıra onlarla karşılıklı roman okuyup tartışmak mı dediniz o ne ola ki? Fenerbahçe takımında gol kralı olursan mesele yok, yoksa top peşinde koşmak haytalık. Nobel almadıkça, şiirle uğraşan aylaktır. Dil dediğin, şirkette çalışmak veya hariciyeci olmak için öğrenilir, herhalde Kipling'i, Hesse'yi okumak için değil.

Siyasetle uğraşmaya kalkandan rahatsız olur. Gene de pazar alışverişi günlerinde veya terfiinin geciktiği zamanlarda; "bu memleketi kim düzeltecek" diye ekşi bir sual sorar. Memleketi düzeltmek için tanrının eli sopalı özel bir adam yollaması gereklidir. Zaten parlamento ve partiler ona göre boş ekmek yiyenlerin bulunduğu lüzumsuz müesseselerdir. Ancak yakınlarından biri milletvekili olur veya iktidar partisi sayesinde yüksek bir koltuğa oturursa başka; "0 istisnai, akıllı ve memlekete hizmet edecek bir çocuktur" sülalece kasılmak icab eder.

(Napoleon III - Otto von Bismarck)

Küçük burjuvanın elinde bilmediği müthiş bir silahı vardır, genel oy. Bismarck geçen asırda genel oy hakkı isteyen yığınlardan korkan Avrupa'nın kendi gibi tutucu politikacılarına demişti ki:"Biz Almanya'da genel oy hakkını verdik, siz de verin. Nasıl olsa bizi seçiyorlar." Büyüyen Alman endüstrisi, kazancın bir payını yığına aktaran kanunlarla herkesten daha tutucu bir orta sınıf yarattı. Gorki, bankerlerden, fabrikatörlerden çok, yükselen küçük burjuvaziden rahatsız oluyordu. İbsen de öyle. İki büyük savaş arasının liberal düşünürü Ortega Y. Gasset de... Korkmakta haksız değildir, bu farklı görüş sahipleri: Uygarlığın geleceğini dÜşünenler bilinçsiz yığının kör gücünden hep korkarlar.

Küçük burjuvalar hiç bir şey tasarlamadan ve hiç bir uğraş vermeden pembe hayalleri olan bir yığın. Bildiğimiz pembe değil sözünü ettiğimiz. Küçük burjuva dünyayı pembe görür ama toz pembe değil, metalik ve dar hacimli bir pembedir bu, geniş ufuklara uzanmaz. Ele avuca gelmez umutların küçük burjuvacığın havasalasında yeri yoktur.

İlber Ortaylı
(Tarihin Işığında, Sayfa: 89-90-91)

09 Haziran 2009

"Bize Türkiye ismini 12.asırda İtalyanlar koymuştur"

(Fatih Sultan Mehmed Han'ın türbesi İstanbul Fatih Camii'nde bulunmaktadır.)

"Bize Türkiye ismini 12. asırda İtalyanlar koymuştur. Ülkenin çoğunluk halkı Türk olduğu için bize Türkiye, "Türkü Mania" gibi isimler koymuşlar. Ama biz kendimize ısrarla Rum, Romen demeye devam ettik. Çünkü bu Roma imparatorluğu’nun bir devamıdır. İstanbul’u fetheden Fatih de kendisini Kaiser-i Rum (Doğu Roma İmparatoru) ilan etmiştir. Ama bununla beraber tabii ki o da Türktür."

İlber Ortaylı
(Tarihin İzinde, Sayfa:67-68)

Sultanahmet Camii

9 Haziran 1617 tarihinde; Sultan I. Ahmed tarafından İstanbul'da 1609-1616 yılları arasında Mimar Sedefkâr Mehmet Ağa'ya yaptırılan Sultanahmet Camii ibadete açıldı. Bu güzide camimizin anısına bu detaylı yazıyı derlemek vicdan borcumuzdur.

***

İstanbul'da eski adı Atmeydanı olan,bugünse Sultanahmet Meydanı diye bilinen alanın güneydoğusunda yer alır ve I.Ahmed tarafından yaptırılmıştır. ''Mavi Cami''diye de bilinen bu caminin yapımına 1609'da I.Ahmed'in de katıldığı temel atma töreniyle başlanmış,cami ve arasta 1617'de,geri kalan yapılar ise 1620'detamamlanmıştır.

Böylece ''külliye''denen bir yapılar topluluğu ortaya çıkmıştır.Külliye cami,arasta,darüşşifa(Sağlık yurdu),imaret,üç tane sebil ve türbelerden oluşur.Külliyenin mimarı Sedefkâr Mehmed Ağa'dır.Tasarlanan bu büyük külliye için büyük bir alan gerekiyordu.Ayrıca yapıların İstanbul Boğazı'na ve Marmara Denizi'ne egemen olması da isteniyordu.Bu koşullar yer seçiminde Sedefkâr Mehmed Ağa'nın güçlüklerle karşılaşmasına neden oldu.Çünkü 1600'lere gelindiğindeİstanbul kentinin uygun yerleri önceki dönemlerde yapılmış külliyelerle kaplıydı.Sonunda külliyenin yapımı için Ayasofya'nın karşısında,düneyine düşen yer seçilerek buradaki köşk ve konaklar yıktırıldı.Külliyenin geniş bir alana yayılan yapıları Atmeydanı'nın çevresine,belirli bir düzen gözetilmeksizin yerleştiridi.Bunlardan günümüze ulaşanların büyük bir bölümü daha sonra çevrelerine yapılan yeni yapılar arasında kalmıştır.

Külliyenin merkezinde yer alan caminin,karşısında yer alacağı Ayasofya kadar büyük ve görkemli olmasına çalışılmıştır.Sedefkâr Mehmed Ağa Mimar Sinan'ın klasik cami planına ve dış mimarisine bağlı kaldıysa da,iç mimariye önemli yenilikler getirdi.Sultan Ahmed Camisi duvarlarla çevrili bir dış avlunun içinde yer alır.İç avlusu yüksek tutularak külliyenin öbür yapılarına egemen olması sağlanmıştır.Caminin 64*72 metre boyutlarındaki ibadet mekanı 43 metre yüksekliğinde ve 22 metre çapında büyük bir kubbeyle örtülmüştür.Dört yanı yarım kubbeler-çevrilen bu büyük kubbenin boş kalan dört köşesine de birer küçük kubbe oturtulmuş,böylece tam bir merkezi plan oluşturulmuştur.Büyük kubbe 5 metre çapında,yivli dört fil ayağı üzerinde oturur.Camiyi beş sıra olarak çevreleyen ve yuvarlak kemerli olan 260 pencere iç mekânın çok aydınlık olmasını sağlamıştır.

Caminin duvarları ikinci pencere sırasına kadar,mavi rengin egemen olduğu İznik çinileriyle kaplanmıştır.Fil ayaklarının yarıdan yukarısı ile kemerlerin,pandantif denen küresel üçgen biçimindeki yüzeylerin,yarım kubbelerin ve büyük kubbenin içi de mavi rengin egemen olduğu kalem işleriyle bezenmiştir.Çinilerde lale,sümbül,karanfil,kıvrık dal gibi çok çeşitli motifler vardır.Çoksayıda pencerenin sağladığı aydınlık ortamda mavi rengin egemen-liği caminin içine etkileyici bir görünüm kazandırmış,Avrupalılar'ıncamiye ''Mavi Cami'' adını takmasına yol açmıştır.

Caminin mihrabı,minberi,hünkar mahfili de ayrı ayrı birer sanat yapıtıdır içi çiçek motifli çinilerle kaplı olan mihrap mermerden yapılmış,üzerinde servi motifleri bulunan sütuncuklarla bezen-miştir.Geometrik geçmeli ve kabartmalı olan minber altın ysldızlıdır.Altın yaldızlı çinileri,sedef kakmalı kapısı ve ince duvar işlemesiyle hünkar mahfili bir başyapıttır.

Caminin mermer döşeli iç avlusu,26 sütunun üzerine oturtulmuş 30 kubbeyle örtülü revakla çevrilidir.Avlunun ortasında altı sütunlu şadırvan vardır.Şadırvanın sütunları karanfil ve lale mo-tifleriyle bezenmiştir.Caminin doğu ve batısında,iç avlu duvarıla dışavluya bakan iki yan duvar boyunca iki katlı revak uzanır.Dış avluda caminin güneydoğusuna gelen kesiminde bulunan hünkar kasrı bağımsız bir yapı olarak ele alınmıştır.O güne kadarhünkar kasrı camiye bitişik bir mekan olarak yapılırdı.Hünkar kasrı-nın bu yeni konumu önemli bir değişikliktir Bir rampayla çıkılan hünkar kasrı mihrap duvarının doğu köşesindeki hünkar mahfiline revaklı bir geçitle bağlanır.Sultan Ahmed Camisi'nin bir başka önemli özelliği de altı minareli olmasıdır.Bu minarelerden iç av-dış köşelerine yerleştirilenleri iki,caminin dört köşesinde yer alanları ise üç şerefelidir.

Caminin kuzeydoğu köşesinde ve Ayasofya yönünde medrese,I Ahmed,annesi ve oğullarının yattığı türbe ile sıbyan mektebi bulunur.Klasik üslupta bir yapı olan medresenin orta avlusu kubbeli revakların arkasına yerleştirilmiş odalarla çevrilidir.Duvarları dıştan mermer kaplı olan Sultan Ahmed Türbesi'nin içi çinilerle bezenmiş-tir.Kare planlı, kubbeli ve önü revaklı olan bu yapının kapısı sedef kakmalıdır.Arasta,caminin güney duvarının ilerisinde bulunmakta-dır.Sipahiler Çarşısı adıyla bilinen arasta doğu-batı doğrultusunda,üzeri açık bir yolla bunun iki yanındaki tonozlu dükkân sıralarından oluşur.Günümüzde,arastanın doğu ucu onarılarak turistik bir çarşı haline getirilmiş,öbür bölümleri ise Mozaik Müzesi yapılmıştır.Sultanahmet Meydanı'nın batı ucundaysa,mutfak,kiler ve fırın yapı-larından oluşan imaret ile bitişiğindeki hamamıyla darüşşifa külli-yenin bir başka yapı topluluğunu oluşturur.Külliyedeki üç sebilin ikisi cami dış avlusunun Sultanahmet Meydanı'na açılan kapılarının yanında,biri de arastanın doğu ucundadır.

Istanbul'un en güzel, en muhtesem camii hangisidir? Bu soruya genellikle Süleymaniye diye cevap verilir. Gerçekten, boyutlariyla, uzaktan yakindan heybetli görünüsü ile, Koca Sinan'in bu eseri Istanbul'da essizdir. Bir tanedir. Fakat bu genel hüküm, bende her zaman Sultanahmet'e haksizlik edildigi düsüncesini uyanditmistir. Içimdeki ses her zaman Istanbul'da en güzel camenin Sultanahmet oldugunu söylemistir Genel hükümlerin aksine, en güzel caminin Sultanahmet oldugunu sölüyorsam, bunun sebeplerini de açiklamam gerekir.

Kusursuz iki eserden birinin, diğerine olan üstünlügü nedir? Süleymaniye'yi üstün gösteren mimar ve mühendislere bu hükmü verdiren nedir? Ben, mimar ve mühendis olmadigim için mi bu hükmü paylasmiyorum? Hükmümün, mimar ve mühendia olmayisimla izah edilebilecegini sanmiyorum. Yillar önçe, her iki camii ayni gün ve ard arda ziyaret ederek söyle bir kanaate varmistim: Ikisi de en güzel! Fransiz yazar Gentille Arditty-Puller ''Plaisir d'Istanbul'' adli kitabinda, romantik çagin en büyük iki piyanisti Liszt ve Thalberg'le ilgili bir fikra hatirlatiyor bunlar için söylenenlerin Süleymaniye ve Sultanahmet için de geçerli olacagini ifade ederek sunlarin yaziyor: ''-Istanbul'un en güzel camii hangisidir?'' ''-Süleymaniye Ya Sultanahmet? "Aa o mu, o essizdir, en güzelidir Bu hükme katilmakla beraber, içimdeki ses Birinci Sultanahmet'tir'' demekten vazgeçmedi.

O'nu yapan usta yalnız mimar değildi
En güzel resimle en güzel heykeli, en güzel sarayla en güzel köskü, en güzel cami ile en güzel türbeyi birbirleriyle karşılaştırmak doğru olmayabilir. Ayni amaçlarla ama ayri zamanlarda yapilan eserleri karsilastirmak da dogru olmayabilir. Ama, İstanbul'da, sadece 50 yil ara ile yapilan Süleymaniye ve Sultanahmet'i, Türk mimarisinin dorukta oldugu cagda ve ayni amaçlarla yaratilan bu saheserleri karsilastirmak sanirim mümkündür diye düsünmekten kandimi alamadim.Bugün, Istanbul'un en güzel camiinin Sultanahmet oldugunu söyleyerek, bana bu hükmü verdiren hususlari şöyle açıklıyorum: Sultanahmet'in üstünlügü, onun mimari olan Sedefker Mehmed Ağa'nin çok yönlü bir sanatkar olusundan, ileri geliyor. O, yalnız dahi bir mimar değil, aynı zamanda büyük müzisyen, büyük bir şair idi. Bu büyük sanatkar mimarlığını, ressamlığını, müzisyenliğini, şairliğini, sedefkarliğını aynı eserde ve doruk noktada göstermek istemişti. Sultanahmet'i emsallerinden ayıran, ''birinciler arasında birinci'' yapan farklılıklar, Mahmed Ağa'nın bu özelliğinden ileri geliyor olmalı.

Dağ gibi yüce, kuş gibi hafif
Dünyada, çok yönlü olan sanatkarlarin hiçbiri çok yönlülüğünü, aynı eserde gösterememiş, ama Mehmed Aga, bunu basarmistir.Baska mabedlerde, hafif hüzün veren losluk yerine, Sultanahmet'de çoskulu iç aydinliginin huzur gagitarak disa vurusunu görüyoruz. Sedefler, çiniler bahar güzelligi yansitiyor ve yasatiyor. 260 pencerenin renkli camlarindan süzülen isik içeriye siir gibi, beste gibi doluyor. Essiz güzellikte çinilere yansıyarak, insani akvaryum renginde bir rüya alemine sokuyur, en tatli seslerle anlamli misralara cagrisim yaptiriyor…Insan orada hem dünyalara sigmayacak kadar büyüyür, hem de bir kus gibi hafifliyor. Zaten Sultanahmet, büyük boyutlarina ragmen, uçmaya hazir bir sülün gibi durmaktadir. Sanirsiniz az sonra, füze gibi, uzay kanatlari gibi, slti minaresiyle, Marmara'nin mavisinden gögün mavisine dogru süzülecek, süzülecek…Hej büyüük sanat eseri insani etkiler. Ama Sultanahmet hepsinden daha çok, daha coşturucu, bütün hüzünleri giderici bir tesir yapıyor. Saygı ve övünme duygusu da veriyor. İste bunlardan dolayı Sultanahmet bana göre ''birinciler arasinda birincidir.''

Bir benzeri yok
Ya Mimar Sinan?.. Sedefkar Mehmed Aga, Koca Sinan'dan üstün müdür?Bunu söyleyemiyoruz. Sedefkar Mehmed Aga'nin, eserinde, güzel sanatlarin her dalindaki ustaligini gösterdigini söylüyoruz.Rönesanstan önce, Rönesansta ve daha sonra, çok yönlü olmakta taninan hiçbir sanatkar bunu yapamamistir. Mesela, Rönesans'in çok yönlü iki sanatkari Mikelanj ve Leonardo da Vinci, hiçbir eserde sanatlarinin bir yönünden tazlasini göstermemislerdir. Bir mimar, ressam, heykeltiras, edib olan Leonardo da Vinci, bu sanatlarin hepsini yansitacak bir büyük eser birakmamistir. Baska mimarlarin yaptigi kiliselerin duvarlarini, resimleriyle süslemis, uygulama alani bulamayan ama yine de onun dehasini gösteren mühendislik buluslari yapmis, güzel heykeller yontmus, Mona Lisa (yahut La Joconde) fakat bütün bu ustaliklarini tek eserde toplayamamistir. Mehmed Aga ise, eserinin planini kendisi çizmis, kendisi yapmis. Duvarlarini kendisi süslemis, kapilari kendi begenmis. Bu eserine siir, renk ve ses güzelligini kendisi vermistir. Bir tek eserde sanatkarliginin her yönünü göstermistir.

Nasıl bir eser?
Ayasofya'yı yaptıran Justinianus onunla Hz. Süleyman'ın Kudüs'te yaptırdığı mabedi aşmak istemişti ve aşmıştı. Süleymaniye'yi yaptıran Sultan II. Selim, Ayasofya'yı aşmak istemişlerdi ve aşmışlardı. Simdi de Sultan I. Ahmed onları aşacak bir cami yaptırmak istiyor, fakat atalarına saygısızlik etmemek için, sadece Ayasofya'yı aşacak bir cami yaptırmak istediğini söylüyordu.Sultan Ahmed, yeni bir cami yaptırmaya karar verdikten sonra, uygun bir yer aranmasına başladı. Teklif edilen birçok yer arasında padişah bugünkü yerini beğendi. Fakat o yıllarda burada Sokollu Mehmet Paşa sarayı vardı ve sarayın satın alınması, yıktırılması, çevresinin iyice açılmasi gerekiyordu. Padişah, Ayşe Sultan'a, ''Otuz yük dinar halis ayar altın'' göndererek sarayı satın aldı.Yeni camiyi gerçekleştirme işi, mimarliği gibi sedefkarlığı ve musikişinaslığı ile de büyük ün yapmış olan mimarbaşı Mehmet Aga'ya verildi. Sedefkar Mehmed Ağa, karşısında Süleymaniye, yanıbaşında Ayasofya gibi iki eşsiz anıtın arasında, onlarla yarışacak bir eser yapacaktı.Bu eser nasil olmalıydı? Bir eserin büyük olmasi için boyutlarının büyük olması yetmezdi. Güzel olmasi için de yalniı dışından veya yalnız içinden güzel olması yetmezdi. Hatta, sadece 'güzel' olmasi da yetmezdi. Onun yapacağı eserde güzellik nasıl yasanırdı? Şiir gibi seyredilerek, huzur gibi duyularak.. Mehmed Ağa, uzun çalışmalardan sonra planını çizdi ve padişaha sundu. Başmimarın açıklamalarını da dinleyen padişah planı beğendi ve onayladı.

Padişah toprak taşıdı
Artık temel atma zamani gelmisti. 1609 yılının güneşli bir gününde, başta padişah olmak üzere, devlet erkanı inşaatın yapılacağı yere geldi. Aynı yüzyılda yaşayan Evliya Çelebi, temel atma merasimini şöyle anlatiyor: ''…Cümle üstad mimar ve mühendisler toplanip, Üsküdarli Mahmut Efendi'nin ve üstadimiz Evliya Efendi'nin dualari ile esasinin kazılmasına başladı. Evvela Sultan Ahmed Han, eteğine toprak doldurupp, ''Ya Rab! Ahmed kulunun hizmetidir, kabul eyle'' deyüp, amelelerle birlikte temelden toprak taşıdı…'' Padişahtan sonra Şeyhülislam Mevlana Mehmed Efendi, Şeyh Mehmud Efendi, Veziriazam Murad Paşa ve diğer vezirler, ulema, kadıaskerler ellerine kürekler alarak toprak taşımış, harç koymuslardı. Bu sırada kurbanlar da kesilmişti. İnşaat çalısmalarına sembolik olarak ordu da katılmış, birgün sipahiler, birgün yeniçeriler toprak taşımada çalışmışlardı. Vezirler, devlet erkanı kendi adamlarını göndermiş, halktan birçok gönüllü çalışmalara katılmış, bölece İstanbullular, çağlar boyu övüneceğimiz bir eserin meydana gelmesi için hizmet etmişlerdi.

7 yılda tamamlandı
İnşaat yedi yılda tamamlandı. Nihayet 1616 yılı 2 Haziran Cuma günü, başta padişah olmak üzere, devlet erkanı bu defa açılış merasimi için aynı yere geldi. Cami yanına kurulan otağlarda davetlilere büyük bir ziyafet verildi. Açılış dualarla yapıldı. Sultan I. Ahmed meydana gelen şaheserden memnundu. Cami kapladığı alan bakımından Ayasofya ve Süleymaniye'yi geçiyordu. Ana yapının kapladığı alan 64x74 m. Boyutlarındadır. Yüksekliği ise 43 metredir.Içinin renkli aydınlığı, duvarları süsleyen eşsiz çinileri, kapıları süsleyen sedef kakmaları, o güne kadar yapılanlardan çok daha güzel olan altı minaresi, İstanbul'un panoramik güzelliğini arttıran genel görünüşü ile Sultanahmet herkesi büyülemişti. Ama o zaman bu caminin adı Sultanahmet Camii degildi. Halk ona 'Yeni Cami' demişti. Eminönü'nde Yeni Cami adıyla anılan cami yapılıncaya kadar bu adı taşıdı. Eminönü'ndeki eser 'Yeni Cami' adını alınca, Mehmed Ağa'nin yaptığı camiye de Sultanahmet Camii denildi.

Camideki iç aydınlık
Sultanahmet Camii'nin mimari tarzi öteki camilere göre, birçok bakımdan farklıdır. Mesela Süleymaniye'de kubbeyi eşit ve paralel kenarlı dayanaklar tuttuğu halde, Sultanahmet Camii'nin kubbesi yuvarlak ve iri sütunlar halindeki fil ayaklarına oturmaktadır. Orta kubbe dört sivri kemer üzerine oturtulmuş, köşeleri pandantifle doldurulmuştur. Yarım kubbelerin kenarları da sivridir. Işık süzülmesini kolaylaştırmak için pencere ve kemerler de değişik bir stilde yapılmıştır. Işığın cami duvarlarını süsleyen renkli çinilere değişik şekillerde yansıması düşünülmüş, pencere camlarına buna göre renkler verilmiştir. Sultanahmet'in asil özelliklerinden biri. Bol ışıklı, diğer çinilerinin eşsiz birer sanat eseri oluşudur. Yüzyıllar içinde eskiyen veya kırılan bazı camları değiştirilirken, aynı renkler tutturulamamış. Bu yüzden cami yapılışındaki zamana göre ışık-renklerinden kayba uğramıştır. Buna rağmen Sultanahmet'in iç aydınlığı bugün hiçbir mabedde yoktur. Sultanahmet Camii'nin maliyeti, sebilleri, mektebi, Hümayun kasrı, dükkanları, dükkanların üzerindeki odaları ve padişahın türbesi de dahil olmak üzere 1811 yük 2944 akçedir. 1 yük 100 bin akçe, 120 akçe de 1 altın olduğuna göre, bu şaheserin yaklaşık olarak 1.510.000 altına mal olduğunu söyleyebiliriz. Cami 21.043 çini ile süslenmiştir ve bu çinilerin herbirine 18 akçe ödenmiştir.

Niçin 6 minare?
İstanbul'da meydana gelen her büyük olay, her büyük eser, İslam dünyasını yakından ilgilendiriyor ve başlıca konu ediliyordu. Sultanahmet Camii'nin yapılması da hayranlıklar, geniş yankılar uyandırdı.Fakat Imparatorluğun bazı eyaletlerinden itirazlar da geldi. Itiraz da geldi. Itiraz edenler, ''camiye altı minare yapılması kabe'ye saygısızlık olur'' diyorlardı. Çünkü o zamanlar altı minaresi olan tek mabed Mekke'de idi.Padişah bu meseleyi bütün Islam alemini memnun edecek bir şekilde halletti: Mekke'ye yedinci minareyi yaptırdı. Sultanahmet minarelerinin dördü üçer, ikisi de ikişer şerefelidir.

Avizeler birer hazine idi
Evliya Çelebi, Sultanahmet'teki avizelerin, yapıldığı yıllarda, oradaki çiniler kadar güzel ve değerli olduğunu söyle anlatıyor: ''…Bu camide asılı avizeler yüz Mısır hazinesi değerindedir. Çünkü Sultan Ahmed Han, ecdadından beri toplanan kıymetlı eşsiz cevahirleri, dört diyardan gelen çok değerli hediyeler buraya koymuştur..Mesela, Habeş veziri Cafer Paşa camiye altı adet zümrüt kandil göndermiştir ki, herbir kandil altışar okka ağırlıkta idi. Altısı da mücevherli altın zincirlerle asılmıştır.. Ayrıca bu camide öyle çok ve değerli kitaplar vardir ki, İslam diyarındaki öteki padişah camilerinin hiçbirinde bu kadar çok güzel ve değerli kitab görülmemistir..''Sultanahmet'in dış avlusunda, birinci kapının altında bulunan sebil kitabesi:
İçen abdan dari-naim içre mesrur ola, yazılub amali-hüsnü deftere medtur ola,
Camii Han Ahmed'in banii ala meşrebi, Hazreti Mimarbaşı ahreti mamur ola.
Kim Muhammed Hanın nam-u ali himmeti, İtti bu rana binayı hasredek mashur ola,
Olmamıştır dahi olmaz böyle ali bina, Bir eser konmuştur ki, kim dembedem mezkur ola.

Günümüz türkçesiye:
Bu sudan içen, nimetler yurdu olan Cennete kavuşsun mutlu olsun, Yaptığı güzel işler deftere satır satır yazılsın.
Yüksek ahlakı kendisine huy edenin, Han Ahmed'in camiini yapan, Yüce mimarbaşının sonu da iyi olsun.
Bu ulu mimarbaşının kutlu adı Mehmed'dir, Dünya durdukça ünü her tarafa yayılsın diye, bu güzel, gözalıcı yapan odur.
Bu büyük eserin benzeri yoktur ve olmayacaktır, Bu eser, her zaman övgüyle konuşulsun, dillerden düşmesin diye yapılmıştır.

Sultanahmet
Nurlu elleri Sedefkar Mehmed Ağa'nın
İndirmiş yeryüzüne ışık cismi.
Eli öpülesi o dehanın
Mehyalatla yazılsın ismi.

Bir eser vermiş ki o sanat güneşi,
Orda mevsim yıl boyunca bahar…
Bulunmaz dünyada bir eşi
Maya'lardan Mısır'a Çin'e kadar.

Kubbeleri bir tomurcuk bahçesi, kat kat,
Her sabah açar..
Duvarları taş değil, sanki kanat,
Her gece uçar…

Altı füzesiyle gökyüzünde
Dolaşır Sultanahmet.
Gökkuşağını o toplar, o dağıtır
Dünyaya demet demet.

Sonsuz mavilerde ak güvercin,
Akvaryum renginde bir rüya..
Böyle bir güzellik gördügü için
Mutludur dünya..

(Tarafımca derleme)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.