TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

28 Temmuz 2009 Salı

"Devlet-i 'Aliyye"de Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu

Prof. Dr. Halil İnalcık'ın Devlet-i 'Aliyye adlı eserinden ilk alıntıyı geçenlerde yapmıştık. Bununla birlikte, Osmanlı İmparatorluğu'nun nerede ve hangi tarihte kurulduğu ile ilgili son günlerde gündemin oldukça yoğun olduğunu gözlemlemekteyiz. Vincenzo, Halil İnalcık'ın konu ile ilgili sözlerini Pazartesi günü bloga taşımıştı. Şimdi bize düşen de, Devlet-i 'Aliyye'de konunun nasıl ele alındığını belirtmek olacak.

***

Osman'ın bir hanedan kurucusu durumuna gelmesi, 1302'de bi Bizans ordusuna karşı zaferi ile ilgilidir. Bilecik-Yenişehir bölgesinin fethinden (1299) sonra Osman Gazi, Bithynia'da Bizans'a ait iki merkezi, İznik ve Bursa'yı almak için harekete geçmiştir. İznik üzerine yürümeden önce gerisini koruma altına almak için Bursa ovası tarafında Marmaracık ve Koyunhisar'ı itaat altına alır ve 1302'de Avdan dağlarını Kızılhisar vadisinden geçip İznik ovasına iner ve şehri kuşatır. Osman'ın İznik kuşatması ve imparatorun şehri kurtarmak için Heteriarch Muzalon kumandasında gönderdiği orduya karşı kazandığı Bapheus Zaferi hakkında çağdaş Pachymeres ve Anonim Tevarih-i Al-i Osman etraflı bilgi verirler.

...

Bir imparatorluk ordusuna karşı kazanılan bu zafer, Osman'ı bölgede karizmatik bir bey durumuna getirmiştir. Çağdaş kaynak Pachymeres onun bu zaferle şöhretinin Paflagonya (Kastamonu) bölgesine kadar yayıldığını ve gazilerin onun bayrağı altına koşuştuklarını kaydeder. 15. yüzyıl sonlarında tarihçi Neşri, onun beyliğini ve bağımsızlığını haklı olarak bu tarihe kor. Bapheus (Koyunhisar) savaşı Osman'a bir hanedan kurucusu karizmasını kazandırmış, kendisinden sonra oğlu Orhan itirazsız beylik tahtına geçmiştir. Biz 27 Temmuz 1302 tarihini Osmanlı hanedanının, dolayısıyla Osmanlı Devleti'nin kesin kuruluş tarihi olarak kabul edebiliriz.

Halil İnalcık
(Devlet-i 'Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-I, 2009, s.16-17)

27 Temmuz 2009 Pazartesi

İşte yeni tartışma: Osmanlı İmparatorluğu nerede ve ne zaman kuruldu?

Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Halil İnalcık, Osmanlının devlet niteliğini 1302 yılında Yalova'da yapılan Bafeus Zaferi sonrası kazandığını söyledi.

Yalova ve Bilkent üniversitelerince düzenlenen Osmanlı Devleti'nin Kuruluş Tarihi Sempozyumu, Yalova'nın Termal ilçesinde bir otelde yapıldı.

Prof. Dr. Halil İnalcık, Osmanlı Beyliği'nin devlet statüsünü 1302 yılında Yalova'da Bizans'a karşı yaptığı Bafeus Savaşı'yla kazandığını öne sürerek, 70 yıldır bu konudaki gerçekleri dünyaya anlatmak için uğraştığını söyledi.

Türk devletlerinde hanedanın kurulması için hutbe okunması ve sikke bastırılması gerektiğini ifade eden Prof. Dr. İnalcık, ''Osmanlı, Karacahisar'da payitahtını kurduğu zaman, çoğu Müslüman olan halk, kadı tayin edilmesini ve hutbe okutulmasını istemişti. Bunun üzerine camilerde hutbe okutulup kadı tayin edildi. Bunun olduğu tarihi tarihçiler iki asır sonra 1299 olarak kabul etmişlerdir ve öyle süregelmiştir. Bu zamanlarda sikke basımı da söz konusu değildir. Bunların çoğu hurafeden ibarettir'' diye konuştu.
İnalcık, Osmanlının Oğuzların Kayı boyundan geldiği konusunun da hurafeden ibaret olduğunu iddia ederek, şunları kaydetti:

''Türk ananelerinde hakanlığa namzet olanlardan birisinin zafer kazanması gerekiyor. Bu, tanrının ona bir kut vermesi şeklinde tasvir edilir. O halde araştırmalarımızda bu konuları ön plana çıkaracağız. Osman Gazi, sınırda kendi dönemindeki alplerle mücadele ediyor. Burada tarihçi hangi eseriyle öteki alpleri gölgede bıraktığına bakmalı. İşte bu hadise Bafeus Savaşı'yla gerçekleşmiştir. Yani kendisinden sonra oğlunun hiç itirazsız beylik tahtına oturması yani hanedanın kurulmuş olması tarihçinin tespit edeceği en önemli şeydir. Orta Çağ'da hanedan demek devlet demektir. İşte bunu temin eden, Osmanlının büyük Bafeus Zaferi'dir.''

Bafeus Savaşı'nın Bizans kuvvetleriyle Osman Gazi komutasındaki ordu arasında geçtiğini kaydeden İnalcık, bu tarihin Bizans kaynaklarında da geçtiğini belirtti.

İnalcık, bu çok önemli savaş konusunda Türk kaynaklarında hemen hiçbir şey bulunmadığını söyleyerek, şöyle konuştu:

''Bu savaşın neticesinde Osman'ın şöhreti yayılmıştır. Her taraftan onun emri altına Türkler gelmeye başladı. Demek ki bir ordu sahibidir. Demek ki bu zafer Türk ananesine göre kut sahibi olduğu zaferdir. Kendisinden sonra Orhan hiç itirazsız tahta geçmiştir. İşte bu sebeple bu tarihte bir hanedan olarak kurulduğunu söylüyorum. Bu zamana kadar 1299 olarak kabul ettik. Şimdi 'Bu nereden çıktı' diyorlar. Delillerimle, kaynaklarımla ispat ediyorum. Lütfen okuyun.''

Yalova Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Niyazi Eruslu da Yalova'nın tarihte sadece kuruluş yeri olarak değil ilk gümüş sikkenin basıldığı ve ilk matbaanın geldiği yer olarak da önemli olduğunu söyledi.

Bilkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ali Doğramacı ise elindeki tarih kitabını göstererek, ''İçinde kuruluş tarihi olarak Osman Bey'in 1299'da bağımsızlığını ilan ettiği yazıyor. Ancak artık yeni bulgular var ve bu kez Yalova'da bilimsel deprem yaşanıyor. Bu, tarihi bir andır'' dedi.

Kaynak: Zaman

26 Temmuz 2009 Pazar

Fatih mumyalanmış mıydı?

İçki, şu, bu derken sıra geldi Osmanlı'da mumla mumya aramaya. Güya Osmanlı padişahları gömülmeden önce mumyalanırlarmış.

Kanıt olarak öne sürdükleri de ya bazı vakanüvislerin manasını anlamadıkları sözleri ya da bir sözde 'belge'. Kimi şöhret heveslileri de kapı kapı dolaşıp Fatih'in cenazesini kokuttuğumuzu, bundan büyük rezillik olamayacağını, dahası, ellerinde taş gibi belge olduğunu lodos gibi üfürebiliyorlar. Sizler de soruyorsunuz haklı olarak: Var mı böyle bir şey?

Her şeyden önce böylesine çözümü zor tarih konuları magazinci ağzıyla çözülmez. Olsa olsa kâzip bir şöhret getirir, sonrası fıs! Oturup belgeler üzerinde çalışmaktan başka çözüm yolu yoktur. Ama nerede o sabır bizde! Herkesin gözü maçın skorunda. Hatta maçta bile skor üç ihtimalli iken, burada tek maçlı kupa finali gibi ya galip geleceksiniz ya da yenileceksiniz.

Gelelim mumya meselesine.

Bir kere eski Türkler, mesela Göktürkler ölülerini mumyalamazlardı. Ölen hükümdarların cesetleri aylarca açıkta bekletilir, ceset iyice çürüdükten sonra kemiklerini törenle gömerlerdi. Kültigin Şubat 734'te ölmüş ama Kasım'da gömülmüştü. Aynı şekilde Kasım 734'te ölen Bilge Kağan ise Haziran 735'te gömülmüştü (J.-P. Roux, "Türklerin ve Moğolların Eski Dini", İşaret Y., 1998, s. 214).

İkincisi, Amasya Müzesi'nde veya bazı Konya türbelerinde Selçuklu veya Beylikler dönemine ait bazı mumyalanmış hanedan cesetleri mevcutsa da, padişahlar mumyalanarak gömülmezlerdi.

O zaman haklı olarak 'Kitaplarda rastladığımız 'Sultanın naaşı tahnit edildi' ifadesinden neyi anlamalıyız?' diye soracaksınız. Mütercim Âsım'ın "Kâmus Tercümesi"ne bakıldığında 'tahnit'in Arapçada 'hanut' veya 'hınat' kelimelerinden geldiğini öğreniriz. Bunlar ise güzel kokulu nesnelerden oluşan kokuya tabir edilir ki, ölünün kefeni üzerine saçılır ve tebhir edilir.

Yani 'tahnit', Mısır'daki gibi mumyalama işlemi değildir. Prof. Halil Sahillioğlu'nun dediği gibi, hem koku sürmek, hem de güzel kokulu maddelerle beşer vücudunu çürümekten korumak anlamındadır. Tahnitin yerine göre dereceleri vardır gerçi ama bu hiçbir zaman mumyalama olarak nitelendirilemez. Nitekim Edirne'de vefat eden II. Süleyman'ın cenazesine ilişkin belgeler Başbakanlık Arşivi'ndedir. Cenazesi için satın alınan maddelere baktığımızda bir kısmının güzel kokular olduğunu görürüz: Anber, öd ağacı, abur, kâfur vs.

Kanuni'nin Zigetvar'dan 48 gün sonra getirilen cenazesine tahnitin bir ileri aşaması uygulanmış ve kokuşacak olan iç organları çıkartılmak suretiyle ilaçlanmış, misk, anber, abir sürülerek İstanbul'a kadar bozulmadan dayanması sağlanmıştır. Hatta bir tanığın söylediğine bakarsak, "attar tablası" gibi kokmaktadır. Belirtelim ki, Kanuni'nin daha Zigetvar'dayken iç organları çıkarılmış, kalbi yıkanarak ayrı bir kabın içine konulup diğer organlarıyla birlikte gömülmüş, cenaze özel doktoru Kaysunizade başkanlığındaki bir heyet tarafından yıkanmış, sonra kefenlenip namazı kılınmıştır. O sırada Zigetvar'da bulunmayan Gelibolulu Mustafa Âli ve ondan neredeyse bir asır sonra Evliya Çelebi'nin söylediğinin tersine, Kanuni'nin cesedi 'salamura' yapılmış veya mumyalanmış değildir.
İlginçtir, Kanuni'nin cenaze namazı bir de İstanbul'da kılınacaktır. Ancak İmam Şafii'dir (Nakibüleşraf Muharrem Efendi). Neden bir Şafiî imam kıldırmıştır? Hanefilikte iki ayrı cenaze namazına cevaz yokken, Şafii mezhebinde vardır da ondan. (Osmanlı'nın dinî hassasiyeti böyleydi.) Ayrıca Osmanlı insanı ölüme o kadar yakındır ki, sefere giden beyler, yanlarında zemzem suyuna batırılmış kefenler götürürlerdi. Nitekim Kanuni 'müzemzem' kefenle defnedilmiştir, mumyalanarak filan değil.

Sabrınız taşmak üzere, biliyorum. "Nerede kaldı şu Fatih'in cenazesi?'' demektesiniz haklı olarak. Geliyorum.

Önce 1970'te "Belleten"deki yazısında İ. H. Uzunçarşılı, ortada gördüğünüz belgeyi yayınlar. O tarihe kadar kimsenin dikkatini çekmemiş olan bu belgede tarih yoktur, bir. Kime yazıldığı belli değildir, iki (üzerinde yalnız 'Sultan' diye bir kelime okunur). İçinde sadece İshak Paşa'nın adı geçer. İmza ise Baltacılar Kethüdası olduğunu söyleyen Kasım'a aittir.

Önce üzerinde konuşabilmemiz için bu 'müthiş' belgenin ilgili kısmını aktarıyorum:
"...Ol halde hünkâr müteveffa oldu, üzerimde üç gün ve üç gece mum yanmadı, vardım Kapucular Kethüdasına söyledim, ol dahi İshak Paşa'ya söyledi. Emreylediler mum yaktım. Reyhası ucundan kimse yanına varmadı. Ben fakir, usta ile bilece içini ayırtladım. Bu zikr olunan sözleri kethüdamız dahi bilir..."

Şimdi çarpıtmalara gelelim.

1) Metindeki 'üzerimde'yi 'üzerinde' okuyorlar,
2) Sonra onu 'cesedin üzerinde' yapıyorlar,
3) Ardından güzel koku anlamına gelen "reyha" (rayiha) kelimesini cesedin kokuşmasına yoruyorlar,
4) Nihayet "Bilece içini ayırtladım"dan yola çıkarak Baltacılar Kethüdası'na bir ustayla birlikte cesedin içini boşalttırıyorlar.

Benim kanaatlerim şöyle:

1) 'Üzerimde 3 gün mum yanmadı'dan şunu anlayabiliriz: Saraydaki yas sırasında genel bir karartma uygulanmıştır. Kethüda Kasım, 'Mum yakabilir miyim?' diye izin istiyor.
2) Ceset kelimesi geçmiyor.
3) 'Rayiha' güzel koku anlamındadır ki, açıkladığımız gibi kefenin üzerine saçılan kokulardır. Bundan çürüme ve kokuşma anlamı çıkmaz.
4) 'Ayırtlama'nın buradaki anlamı, G. Veinstein ve N. Vatin'in yakaladıkları gibi sözkonusu olan bir cenaze ise iç organlarının çıkarılması değil, gasledilmesidir.
5) Madem atış serbest, ben de bu mektubun II. Murad'ın vefatı üzerine Fatih'e yazıldığını iddia etsem kim ne diyebilir? Hem adı geçen İshak Paşa'nın imzasını, Murad Han'ın vasiyetnamesinde de görmüyor muyuz?

Yıllar önce aklıevvelin biri bu belgeyi nasıl sunmuştu, hatırlayıp gülümseyelim mi: "Fatih'in naaşının mumyalanması unutulmuş ve sarayı dayanılmaz bir koku sarınca "Hay Allah, hünkârı tahnit ettirmek hatırımıza gelmedi" denip kokmuş ceset alelacele mumyalatılmıştı."

Tarihimiz kimlere emanet!

Mustafa Armağan

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Abdülhamid'in gözüyle Ermeni meselesi: "Güçlü olmalıyız"

(Sultan II. Abdulhamid'in İrade-i Seniyyesi'nin ikinci sayfası.)

Sultan II. Abdülhamid, 118 yıl önceki bir iradesinde meselenin bamteline şöyle dokunuyordu:

"Bir süreden beri müstakbel Ermenistan'ın sınırları çizilmek isteniyor. Oysa Ermenilerin oturdukları yer, Müslümanların çoğunlukta olduğu bölgedir. Buraya Ermenistan denilecek hiçbir işaret yoktur. Burada istenen, ıslahat adı altında bir Ermeni devletinin kurulmasıdır. Bu kesinlikle mümkün değildir. Batılı devletlerden faydalanalım ama İngiltere'nin Mısır'ı, Fransa'nın Tunus'u, Avusturya'nın Bosna-Hersek'i işgalleri karşısında kimin kılı kıpırdadı? Maddî ve manevî kalkınmamıza engel oluşturan kapitülasyonların kaldırılmasını kim kolaylaştıracaksa ona yakın durmamız doğaldır. Maliyenin ıslahı, askeri tensikat ve donanımın ikmali, deniz kuvvetlerinin üstün seviyeye çıkarılması, herkesin çalışmasıyla kısa zamanda 1 milyonluk bir orduya kavuşularak devletin durumunun yükseltileceği padişah tarafından ferman buyurmuştur." (BOA, Yıldız Esas E. 31.1727/2, Z 158, K 86.)

Abdülhamid özetle, güçlü olana kadar bu kılıçları başımızın üstünde tutacaklarını ta o zamandan görmüş ve göstermiş. Bunun için ona 'Kızıl Sultan' demişlerdi ya zaten.

Mustafa Armağan

İşte İngilizlerin Ermeni balonunu patlatan sadrazam

(Ahmet Tevfik Paşa (11 Şubat 1845 - 8 Ekim 1936) ve çocukları.
Son Osmanlı sadrazamıdır.)

Türkiye "özür mektubu"nu tartışıyor. Kimsenin samimiyetinden şüphelenmek istemem ama bence Ermeni lobisi dahil, hiçbir Batılı "dayı"nın umurunda değil Ermeni "felaketi". Eskiden de öyleydi, şimdi de öyle.

Herkes bir siyaset yürütmekte ve çıkarı uğruna bu tür çetrefilli meseleleri savaş baltası gibi kullanarak başka ülkelere ve toplumlara manevra sahası bırakmamaya çalışmaktadırlar.
Nereden mi çıkartıyorum samimiyetsizliklerini? Bundan tam 90 yıl önce bir Osmanlı sadrazamı giydirilmek istenen bu deli gömleğini yırtıp atmak için cesurca bir girişimde bulunmuştu. Hem de bugün Türkiye'yi köşeye sıkıştıranlara meydan okuyarak. Ama bakın bu cesur başbakanın girişimine kimler ve nasıl engel oldu? İbretle okuyalım.

Tarih: Şubat 1919. İşgal İstanbul'u.

İşgalciler milletvekillerini, valileri, generalleri dahi hükümete zorla tutuklatmaktadırlar. İstanbul'da "İttihatçı avı" başlamıştır. Özellikle "Ermeni soykırımı"yla suçlananların cezalandırılması için ihbarlar birbirini kovalamaktadır.

Sultan Vahdettin, istifasını kabul ettiği Tevfik Paşa'ya sadaret mührünü yeniden uzatır. Besbelli Tevfik Paşa'nın önüne yine Ermeni iddiaları çıkartılacak ve suçluları cezalandırması istenecektir. Şimdi öyle bir adım atmalıdır ki, hem devlet üzerindeki şaibe ortadan kalksın hem de tepelerinde Demokles'in kılıcı gibi sallandırılan bu püsküllü beladan kurtulsunlar.

İngilizler nasıl çark etti?

Tevfik Paşa oturur, 13 Şubat 1919 günü beş tarafsız Avrupa ülkesinin (Danimarka, İsveç, İsviçre, Hollanda ve İspanya) büyükelçiliklerine birer mektup yazar. "Tehcir konusunu araştırmak amacıyla" İstanbul'da toplanacak bir uluslararası mahkemeye iki yargıç göndermelerini ister. Mesela Danimarka sefaretine gönderdiği Fransızca mektupta şunlar yazılıdır:

"Danimarka Kraliyet Elçiliği'nce bilindiği üzere Osmanlı hükümeti, savaş sırasında gerek Müslüman, gerekse Müslüman olmayan Osmanlı yurttaşlarının sürülmelerinden sorumlu olanlar hakkında adlî kovuşturma açmış bulunmaktadır. Irk ve din ayrımı gözetmeksizin suçluları ortaya çıkarmak üzere hem İstanbul'da hem de illerde soruşturma komisyonları kurulmuştur. Bu sorunu yüksek hakkaniyet ve tarafsızlık esprisiyle aydınlatabilmek için Osmanlı hükümeti, adı geçen soruşturma komisyonları üyeliklerine tarafsız ülkeler yargıçları arasından seçilecek yabancı üyeler de katmaya karar vermiştir. Bu düşünceyle Osmanlı Dışişleri Bakanı Danimarkalı iki yargıcın anılan komisyonlara atanması için hükümeti nezdinde aracılık etmesini ve Danimarka hükümetinin karşılığını tez elden bildirmesini Danimarka Kraliyet Elçiliği'nden rica etmekle onur kazanır. Bu üyelerin yollukları ve öteki giderleri tabii ki Hükümet-i Şahanece karşılanacaktır."

Tevfik Paşa bu beklenmedik çıkışıyla tek taraflı bir soykırım suçlaması yapan İngiltere'yi hiç olmazsa uluslararası bir denetim mekanizmasına bağlamak istiyordu.

İster inanın, ister inanmayın, İngilizler haber alır almaz bu notanın ilgili ülkelerin dışişleri bakanlıklarına ulaşmaması için seferber oldular. Neler yapmadılar ki? Sansür memurlarını harekete geçirdiler. Ne var ki, sansür memurunun bir anlık gecikmesi yüzünden telgraflar Kopenhag, Lahey ve Madrid'e ulaşır. Fakat İngilizler pes etmezler ve çekilen telgrafların hiç olmazsa İsveç ve İsviçre'ye ulaşmaması için bu defa Londra kanalından akla hayale gelmedik dolaplara girişirler.

Ermeni balonu

Bu arada şimdilerde "Ermeni soykırımı" anıtları açarak insanlık sevgisini vitrine taşıyan sevgili Fransa da iddiaları hukuken bitirebilecek bu önemli girişimi bütün gücüyle engellemeye uğraşanlar arasındadır. Paris, Kopenhag büyükelçisini harekete geçirerek İstanbul'a yargıç gönderilmemesi uyarısında bulunur. Sonuçta İngiliz-Fransız baskısı sonuç verecek ve Danimarka, Tevfik Paşa'nın davetini reddedecektir.

Sıra İspanyollara gelmiştir. Onların zaten İngiltere'den habersiz iş yapacak mecalleri yoktur. İspanya'nın Londra büyükelçisi, 28 Şubat'ta İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın görüşünü almak üzere başvurduğunda kendisine şu sunturlu cevap verilir: "Bu, barış konferansının işidir. Türkiye'nin çağrısının kabul edilmesi, Barış Konferansı'nda muhtemelen alınacak tedbirlerle çelişecek ve ciddi komplikasyonlar yaratabilecektir." (Barış konferansı dedikleri Lozan'dı ama orada Ermenileri nasıl "sattıklarını" bana değil, "diasporacılar"a sorun.)

Zaten 4 gün sonra Tevfik Paşa hükümeti bu girişiminin bedelini düşürülerek öder. Yine de Paşamız bir noktada hedefine ulaşmış sayılmalıdır. Ermeni soykırımı iddialarını dillerine dolayanların göz yaşartıcı samimiyetlerini(!) ortaya sermiş ve kayıtlara geçirmeyi başarmıştır.
Bugün bize utanıp sıkılmadan tarihimizle yüzleşmemiz gerektiğini söyleyen devletler, o zaman uluslararası bir mahkeme huzurunda gerçekleşecek tarafsız bir hesaplaşmayı göze alamamışlar ve dertlerinin Ermeniler değil, kendi çıkarları olduğunu cemi cümleye ayan etmişlerdi.

Bilal Şimşir'in deyişiyle, "Balonun söneceğinden, hazırlanan sömürgeci planların bozulacağından kaygı"lanmışlardır (Malta Sürgünleri, Ank. 1985, s. 62.)

Başkentinin işgal altında bulunduğu, ordu ve parlamentosuna kadar bütün kurumlarının süngü gölgesinde nefes alıp verdiği ve olayın hatıralarının henüz sıcak olduğu bir ortamdaki tarafsız yargılama nasıl sonuçlanırdı, bilinmez. Ama en azından Türkiye'nin bir hafıza çalışması yapmaya açık olduğu ve bunu, güçlü ve avantajlı olduğu bir zamanda değil, en zayıf ve dolayısıyla en dezavantajlı zamanında istediği göz önünde bulundurulursa Tevfik Paşa'nın girişiminin değeri bir kat daha artar.

Tevfik Paşa gibi Abdülhamid'in yetiştirdiği bir 'âkil adam'ı milletin gözünden düşürüp unutturanlar neleri kaybettirdiklerini bir anlasalar keşke!

Mustafa Armağan

1923-1938 döneminin tarihine dair

"Bir dönemin hiçbir zaman tek bir tarihi yoktur. Bir dönemin tarihleri vardır. Eğer 1923-1938 döneminin tarihinin yazılması süreci övgü ya da yergi düzeyinden evrensel tarihçilik disiplinleriyle eklemlenenen uygar ve bilimsel tarih araştırmaları düzeyine çıkarılamamışsa izin verin bundan bizim kuşağımızdan çok Atatürk'le beraber yaşayanlar ve dönemin olaylarını birinci elden gözlemleyen kişiler sorumlu olsun."

Prof.Dr.Yahya Sezai Tezel
(İktisat Tarihçisi)

21 Temmuz 2009 Salı

II.Abdülhamid'e yapılan Yıldız Suikasti

21 Temmuz tarihi, Osmanlı tarihi içerisinde birçok önemli hadiseyi barındıran gündür. Bunları 1718 yılında Osmanlı Devleti ile Avusturya ve Venedik Cumhuriyeti arasında yapılan Pasarofça Antlaşması, 1774'te Osmanlı Devleti ile Rusya arasında yapılan Küçük Kaynarca Antlaşması, 1905 yılında II.Abdülhamid'e yapılan Yıldız Suikasti ve 1922 yılında İttihat ve Terakki önderlerinden Cemal Paşa'nın, Tiflis'te Ermeniler tarafından öldürülmesi olarak sıralayabiliriz. Ben bugünü "Yıldız Suikasti"ne ayıracağım ve kaynağı belli olan kısa bir makale yayınlayacağım. Sonunda ise başarısız sonuçlanan bu suikast girişimi için Tevfik Fikret'in yazdığı bir şiiri de ekleyeceğim. Böylece II.Abdülhamid'e düşmanlık besleyen bir ismi daha tanımış olacaksınız.

***

Ermeni Taşnaklar’ın Türkiye’deki son teşebbüsleri Yıldız Camii çıkışında Abdülhamid’e yapılan suikasttir. Nitekim Papazian, “Sultan Abdülhamid’in hayatına yöneltilen saldırı, Taşnakların Türkiye Ermenileri hesabına yaptıkları ihtilal denemelerinin son perdesi oldu. Bu da Taşnaksutyun’un görkemli, fakat faydasız teşebbüslerinden biriydi. Başarısı Ermeni davasına bir fayda getirmezdi, başarısızlığı her halde halkımızı büyük bir felaketten kurtarmıştır” diyerek bunu teyid eder.(1)

Krisdapor Mikaelyan ile birlikte Arnavutköylü Vram Şabuh Kendiryan, Belçikalı Joris ve karısı, Yarı Rum Silvio Rişçi, Alman doğumlu Lipa-Rips, Torkom, Safo, Mari Zayn, Garo, Kris Fenerciyan, Aşod ve bir kısmı Kafkasya’nın, Avrupa’nın çeşitli köşelerinden gelmiş maceracı şahıslar İstanbul merkezinde toplanarak suikast planları için çalışmaya başlamışlardır. İlkin 12 bombayla Polonez köyüne gitmişler ve İbrahim Paşa korusunda bomba denemesi yapmışlardır.

Krisdapor, Rus Yahudisi tüccar pasaportu sayesinde Rusya elçiliğinden aldığı tavsiyeyle birkaç defa Selamlık törenine giderek orada serbestçe incelemeler yapmış ve Padişah geçerken üstüne bomba atmayı kolay görmüştür. Yalnız Selamlık’ta yollara kum dökülmesi dolayısıyla bombanın patlayamayacağı sakıncası ortaya çıkmıştır.
Daha sonra Ramazan ayının on beşindeki törende, yolda iki adamın tabanca ile padişaha saldırması planı incelenmiş ve Joris, Yıldız’dan Dolmabahçe’ye kadar olan yol üstünde bir ev tutulmasını teklif etmiştir. Tayin olunan adamlar tabancalarla hazır olarak beklemişler, ancak padişahın o defa Çırağan Sarayı’na kadar Yıldız bahçesinden geçerek gitmesi, Komitecilerin bu teşebbüsünü de sonuçsuz bırakmıştır.

Nihayet, yabancı konukların bulundukları yerlerde bomba atmak ve aynı zamanda araba ile büyük bir bomba patlatmak planı ileri sürülmüştür. Bu konuda uzun tetkikler ve hesaplar yapılmış, bombaların yabancı memleketlerde hazırlanmasına, denemelerinin orada yapılmasına ve özel bir araba içinde saatli bomba ile suikast yapılmasına karar verilmiştir.

İncelemelerine devam eden Krisdapor, her hafta Yıldız’a giderek, padişahın camie girip çıkmasını, arabanın durduğu yerden camie kadar olan uzaklığı adım ölçüsüyle, saatle tespit etmiştir. Sonuçta, cami avlusunda yabancı konukların arabaları arasında bulunacak ve mümkün olduğu kadar padişaha yakın olacak bir araba içinde saatli büyük bir bomba patlatılmasına ve padişahın yanındakilerle birlikte öldürülmesine karar verilmiştir.
Arabacının sürücüsünün oturacağı yere 120 kilo patlayıcı madde alacak demir bir sandık yaptırılmış ve patlayıcı maddeyi ateşlemek için bir dakika 42 saniyelik devreli bir saat kadranı hazırlanmıştır. Arabayı Zare Haçikyan adında 45 yaşında eski bir katil olan Ermeni komite mensubunun idare etmesi kararlaştırılmıştır.

Patlayıcı madde, 18 Temmuz sabahı, arabacı yeri altındaki demir sandığa doldurulmuş, içerisine teneke kutu içinde 500 tane kapsül konmuştur. Her şey hazırlandıktan sonra 21 Temmuz 1905 Cuma günü Selamlık resminden sonra Sultan Hamid saraya dönerken camiin önünde bomba patlatılmıştır. Bütün tertibat tam anlamıyla alınmış olduğu halde, o gün camiden çıktıktan sonra Padişahın Şeyhülislam’la görüşmesi ve bu sebeple birkaç dakika gecikmesi, suikastın başarısız sonuçlanmasına sebep olmuştur.

Olayla ilgili olarak başlatılan soruşturma sonunda Avusturya tebaasına mensup Edouard Joris isimli şahıs idama mahkum edilmiştir. Bir süre sonra hapishaneden Saray’a getirilen Joris, Ermeniler aleyhinde çalışmak üzere 500 lira ihsanla ajan tayin edilip Avrupa’ya gönderilmiştir.(2)

Kaynaklar:
1) Gürün, Kamuran-; Ermeni Dosyası, TTK Basımevi, Ankara 1983, s. 167
2) Uras, Esat-; Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, İstanbul 1987, s. 524-531


***

Gördüğünüz gibi Sultan Hamid, kendisine suikast yapan ermeni katili para karşılığında Osmanlı Devleti adına çalıştırmıştır. Bu da kendisinin ne kadar merhametli ve iyi niyetli olduğunun kanıtıdır. Oysa dönemin ceza kurulu idam kararını vermişti bile..

Sultan Abdulhamid'in Ermeni Komitacıları tarafından öldürülememesi, nedense(!) Tevfik Fikret'i pek üzmüş ve bu üzüntüsünü "Bir Lâhza-i Ta'ahhur - Bir anlık duraklama" adlı şu şiirinde -günümüz türkçesine çevirilmiş halidir- belirtmiştir:

bir patlama...bir duman...ve bütün bir şenlik alayı,
sahnelediği oyunu seyreden kalabalık;
haşin, azgıntırnaklarıyla bir kahredici elin,
didik didik,yükseldi havaya bacak, kelle, kan, kemik...

ey yüce patlama, ey öc alıcı duman,kimsin? nesin?
bu saldırıya iten ne, sebep ne? kim?
arkanda bin meraklı bakış ve sen yoksun,
görünmeyen bir eli andırıyorsun, kurtarıcı.

sesinde o öfkenin o korkunç yıldırımı var ki
her yerde hak ve kurtuluş duygusunu tetikler.
vuruşunla kahredici ayağı titrer zorbalığın,
en gururlu, görkemli tâcı sarsar yaklaşışın.

silkip yüzyılların boyunlarındaki ilmiklerini, en çetin
bir uykudan uyandırır milleti dehşetin.
ey şanlı avcı, tuzağını boşuna kurmadın!
attın...ama yazık ki, yazıklar ki vuramadın!

dursaydı bir dakikacık bu hep geçen zaman,
ya da o durmasaydı o tâlihsiz taç,
kanlarla bir cinâyete pek benzeyen bu iş
bir iyilik olurdu, benzeri yüzyıllarca geçmemiş.


ancak, rastlantı... âh o güçlülerin dostu,
güçsüzlerin, zavallıların değişmez düşmanı,
birden yetişti etkisiz kılmaya, bu yakıcı planı,
söndürdü bir nefeste bu parlak umudu;yazdı,

alay etmek için bilinçsiz yazgı,
zulüm tarihine bir övünme önsözünü.
kurtuldu; hakkıdır, alacak şimdi öcünü;
ancak; unutmasın şunu (ki) alçaklığın tarihi:

bir milleti çiğnemekle bu gün eğlenen (alçak)
bir anlık gecikmeye borçlu bu keyfini.


***

Gördüğünüz gibi Tevfik Fikret, bir ermeni komitacının başarısız olduğu bu suikastten dolayı çok üzgündür, tıpkı yoldaşları gibi. Çok koyu bir Abdülhamid düşmanı olan Rıza Tevfik de Abdülhamid’in tahttan indirilmesi için yanıp tutuşanların başında geliyordu lakin Ulu Hakan tahttan indikten sonra memleketin aldığı durum onu kahretmiş ve Abdülhamid'i özlemle anan bir şiir kaleme almıştı. Bunu da "Abdülhamid'de Yanılanlar" serimizde daha sonra ele alacağız.

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Osmanlı'yı yanlış anlama modası

Karadeniz'de eskiden kışın atlarla kovalarlarmış kurtları. Kurt kendisini takip edenleri görebilmek için başı yana dönük koşarmış.

Kilometrelerce süren bu koşu sonunda boynu donan kurt, avcının ters yöne geçmesiyle boynunu çeviremez ve kolayca kurşunlara yem olurmuş. Tarihçiliğimiz de biraz buna benziyor. Nice zamandır düşman korkusuyla tek yöne bakarak koşan tarihçiliğimiz, şimdi donmuş başını öbür yana çevirmekte zorlanıyor.

Mesela Prof. Faruk Sümer "Oğuzlar" adlı kitabında şu satırları yazabilmişti: "Osmanlı son asırlara kadar Anadolu'nun insanını ve servetini görülmemiş bir israfla harcamış fakat ona hiçbir şey vermemiştir. Bu yüzden Anadolu Türkleri yoksul ve geri kalmış bir cemiyet, Anadolu da harap bir memleket haline gelmiştir."

El-insaf! İnsan Osmanlı mülküyle bütünleşmeden önce Anadolu'nun ne halde olduğuna bakar da biraz düşünür. Erzurum Osmanlılar tarafından fethedildiği zaman sadece 21 ailenin yaşadığı sefil bir köye dönmüştü de, Kanuni orayı 'kilid-i mülk-i İslam' (İslam toprağının kilidi) kılmak için tayin ettiği valileri şehre yatırım yapmaya teşvik etmişti. Ya Diyarbakır? Osmanlı yatırımları Diyarbakır'ı yeniden ayağa kaldırmış, hele Arap yarımadası önüne açılınca bölgenin incisi olarak yıldızı nasıl da parlamıştı! Osmanlılar zamanında İzmir'e tam 40 tane medrese, 60 tane han inşa edildiğini biliyor muyuz da, Anadolu'ya yatırım yapmadı diyebiliyoruz?

Ya ulema halktan kopuktu zırvasına ne demeli? Hele buna örnek olarak, Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi'nin halkla yüz yüze gelmemek için evinin penceresinden zembilini (bir çeşit torba) sarkıtıp fetva taleplerini aldığını, cevabını yine zembille gönderdiği vermiyorlar mı, cinim tepeme fırlıyor. "Hırzu'l-Mülûk" adlı kitaba baksa cevabını kolayca bulacak halbuki.

Osmanlı Şeyhülislamlarının en seçkinlerinden olan birinin böyle yapmaktaki maksadı, tam tersine, halkın taleplerini daha hızlı karşılayabilmektir. Özellikle İstanbul'a sırf fetva almak için gelenlere kolaylık olsun diye, bürosunda değil, evinde dinlenirken bile hizmet vermek gayesiyle hareket eden Zenbilli Ali Efendi, bürokratik işlemleri aradan çıkartarak halkla doğrudan kendisi muhatap oluyor, fetva sürecini hızlandırıyor ve kim bilir kaç gün izbe han köşelerinde kalıp hem para, hem de zaman kaybedecek olanlara 'online' hizmet veriyordu. Gerçekler ancak bu kadar tepetaklak edilebilir. Şeyhülislam halka daha iyi hizmet vermek için çalışıyor, bizimkilerse onu halktan kopuk olmakla suçluyor.
Şu günlerde moda olan içki tartışmasına da bir örnek verelim. Cumhurbaşkanlığı Büyük Ödülü'ne de layık görülen Çetin Altan, "Tarihin Saklanan Yüzü" adlı tam bir cehalet şaheseri olan kitabında Sultan II. Selim'den şöyle söz eder: "Bir gün, sarayda yaptırmış olduğu hamamı gezdiği sırada ayağı kayarak düşüp hastalanmış ve bir süre sonra da-bir söylentiye göre- bir şişe Kıbrıs şarabı içip, ölmüştür."

Ayağının kayıp veya takılıp düştüğü doğrudur ama şarap içtikten sonra öldüğü de nereden çıktı? Hem o devirde şarap şimdiki gibi şişede değil, küpte, testide vs. satılırdı. Ama en çirkin tarafı, sanki şarabı parayla temin etmek bir padişah için imkânsızmış gibi, II. Selim'in Kıbrıs'ı, şaraplarının nefasetinden dolayı fethettiği imasıdır.

Halbuki ister vak'anüvis Selanikî'nin tarihine, isterseniz Osmanzade Taib'in "Hülâsatü'l-Mahâsinü'l-Âdâb"ına bakın, II. Selim'in son senelerinde içkiye tövbe ettiği gerçeğiyle karşılaşırsınız. Özellikle Selimiye Camii'nin inşaatıyla çok yakından ilgilenen II. Selim, Şeyhi Gedizli Süleyman Efendi'nin huzurunda gözyaşları içinde günahlarından tövbe etmiş, o günden sonra da bir daha ağzına içki koymamış, ölene kadar tövbesini bozmamıştır. Yani Çetin Altan'ın zannettiği gibi şarap içtikten sonra ölmüş olmayıp tam tersine ölümüne, içkiyi bırakmasının neden olduğunu söylemek daha doğrudur.

Oğul Ahmet Altan'ın geçenlerde yazdığı Topkapı Sarayı'nda cariyelerin çıplak vaziyette havuza girip oynaştıkları safsatasına gelince; kim görmüş bunu, kimden duymuş yazar? Bilmiyoruz. Hareme dışarıdan birisi kesinlikle giremeyeceğine göre, ya hadım olmayı kabul edecek kadar harem fantezileriyle dolup taşan bir Batılının hayal dünyasının eseridir ya da 1930'ların magazin dergilerinde çıkan ve Osmanlı padişahlarını kötülemeyi görev sayan o devrin 'tarih televolecileri'nin uydurmasıdır. Peki resmî tarihe karşı olduğunu her fırsatta dile getiren Ahmet Altan gibi birisinin bu resmî tarih iddialarını da sorgulamaya başlamasının zamanı gelmedi mi henüz?

Ancak tek sorun, Osmanlı tarihinin önündeki tuzaklar değil. Aynı şey, İnkılap Tarihi için de geçerli.

Bir ay kadar önce Lozan'ın 37. maddesini* atladığı için eleştirdiğim Hikmet Özdemir, mesaj göndererek haklı olduğumu fakat hatanın kendisinden değil, Seha L. Meray'ın "Lozan" adlı eserinden kaynaklandığını bildirdi. Kaynakları kontrol ettim ve ne yazık ki, daha üzücü bir durumla karşılaştım: Sayın Özdemir anlaşılmaz bir sebeple Lozan antlaşması nihai metnini değil, İngilizlerin bize teklif ettikleri 'tasarı'yı kullanmış. (İngilizler ne dediyse kabul ettik, fark etmez mi demek istemiş, bilmiyorum.) Ayrıca evet, tasarıda 37. madde, 36. madde olarak geçiyor ama Özdemir'in tebliğinde olmadığını söylediğim madde orada 36. madde olarak mevcut. İster tasarıdaki 36. madde, ister nihai metindeki 37. madde olsun, ben asıl o maddeyi neden atladığını sormuştum kendisine.

Gördüğünüz gibi gerek Osmanlı tarihi, gerekse yakın tarih üzerindeki kara bulutları dağıtmak için daha çok çalışmamız gerekiyor. Yolumuz uzun, anlayacağınız. Neredeyse yüz yıldır içine itildiğimiz cehalet çukurunu doldurup çıkmak tabiatıyla biraz zaman alacak.

Ortadoğu hâlâ Osmanlı'ya hayran

Dünyaca ünlü minyatür sanatçısı Haydar Hatemi; Ortadoğu ülkelerinin hâlâ Osmanlı'ya hayran olduğunu söylüyor.

12 yıldır Katar Kraliyet ailesi için farklı eserler üreten sanatçı; Katar'daki kraliyet sarayı ve kongre binası duvarlarının, Osmanlı'yı anlatan resimlerle dolu olduğunu belirtiyor. 1997 yılından bu yana ABD'de yaşayan Hatemi, Virginia eyaletinde önümüzdeki günlerde açacağı İstanbul&İstanbul sergisi ile sanatseverlerle tekrar bir araya gelecek.

Türkiye'de birçok özel koleksiyonerin yakından tanıdığı Hatemi; 40 yıldır minyatür sanatı ile uğraşıyor. 2007 yılında "Stories of the Messengers" sergisiyle dikkatleri üzerine çeken Hatemi; Kur'an-ı Kerim, İncil ve Tevrat'ta anlatılan ortak olayları resmetmişti. "Stories of the Messengers" sergisine 11 Eylül'deki terör saldırılarının ardından karar verdiğini anlatan sanatçı, "11 Eylül terör saldırıları, beni şoka uğrattı. Saldırıların ardından Mevlânâ'nın Mesnevi'sini tekrar okudum. Mevlânâ'nın barış mesajını yaymak için çaba sarf etmem gerektiğine inandım. Dinler arası diyaloğun ne kadar önemli olduğunu fark ettim. Kur'an-ı Kerim'i tam anlamıyla kavramak ve kendimizi eğitmemiz gerektiğine inanarak 'Stories of the Messengers' sergisi üzerinde çalışmaya karar verdim.'' diyor.

1945 yılında Azerbaycan'ın Alemdar şehrinde doğan sanatçı, 16 yaşında lise eğitimi için İran Tebriz'e gider. Lise eğitiminin ardından Tahran Güzel Sanatlar Akademisi'ne kabul edilen Hatemi, 1983 yılında Türkiye'ye taşınır. 1997 yılına kadar çalışmalarına Türkiye'de devam eden Hatemi; heykel, minyatür, tezhip gibi sanatın farklı dallarında onlarca esere imza atar.
"Minyatür sanatını öğrenmek için sabır ve azime ihtiyaç var." diyen sanatçı, Amerikalıların minyatür sanatı ile yakından ilgilendiğini ifade ediyor. Haydar Hatemi, "Osmanlı minyatür tekniği Amerikalılara çok cazip geliyor. Minyatür, detay gerektiren bir sanat dalı. Amerika'daki ilk sergimde, detayları daha iyi görebilmeleri için gezenlere büyüteç vermiştim ve büyük bir ilgi ile karşılaşmıştım." şeklinde konuşuyor.

12 yıldır Katar Kraliyet ailesi için sayısız eser ürettiğini anlatan sanatçı, kraliyet ailesini, "Tam bir İstanbul hayranı'' olarak tanımlıyor. Haydar Hatemi, kraliyet ailesi ile tanışmasını ise şöyle anlatıyor: "Katar Kralı Al Thani'nin kız kardeşi 1997 yılında İstanbul'a gelmişti. Daha önce birkaç eserimi satın aldıkları için tanışmıştık. Bu ziyaret sırasında yeni yaptırdıkları sarayın duvarlarında resimlerimin olmasını istediklerini belirterek Katar'a davet ettiler. Sarayın içine girdiğim andan bugüne tam 12 yıl geçti. Sarayın duvarlarına Osmanlı'yı anlatan resimler yaptım."
İstanbul&İstanbul sergisi için uzun süredir hazırlandığını anlatan Hatemi, "İstanbul benim için özel bir şehir. Türkiye'de beni 'İstanbul ressamı' diye de tanırlar. Bu sergimde devekuşu yumurtaları üzerine Osmanlı padişahlarını, 18 yy İstanbul ve harem hayatını resmettim.'' şeklinde konuşuyor. Minyatür sanatında keşfedilecek çok şey olduğunu belirten sanatçının "İstanbul&İstanbul" sergisi şu anda Lexington, Kentcuky'de sergileniyor. Bundan sonra bu serginin Washington ve New York'a taşınması gündemde.
Mehmet Demirci
(Zaman Gazetesi, 19.07.2009)

17 Temmuz 2009 Cuma

Osmanlı padişahları içki içer miydi?

(II. Abdülhamid (Arapça: عبد الحميد ثانی `Abdü’l-Hamīd-i sânî)
(d.
21 Eylül 1842 – ö. 10 Şubat 1918). 34. Osmanlı padişahı ve 98. İslam halifesidir)

Prof.Dr.Ekrem Buğra Ekinci'nin 24 Kasım 2007 Cumartesi tarihli saatlimaarif.com'da çıkan makalesidir. 5 yıl önce gazeteci 5 yıl önce tarihçi kesilenlere tokat niteliğindedir. Öyle araştırılmadan edilmeden mesnetsizce kim onu içmiş kim bunu çekmiş bol keseden ve fasulyeden sallamak kimsenin haddine değildir. İnsanlar boyunun aştığı hadiselere pek bulaşmamalıdır diyor hocamız. Bu makaleyi konu hakkında atıp tutan, konu hakkında bilgisi olmayan, bilgisi olup da tam pekiştiremeyen herkes okumalıdır. Sözü şimdi Marmara Üniversitesi Türk Hukuk Tarihi Profesörü Ekrem Buğra Ekinci'ye bırakıyorum. Özellikle kırmızı ile yazdıklarımı ülkemizdeki belli bir kesimin o beyinciklerine iyice kazıması gerekiyor..

***

Kendimizi bildik bileli işittiğimiz bir terâne bu. Son günlerde yine gündeme getirildi. Her şey yaşlı ve afili bir gazete köşe yazarının Osmanlı hanedanının en yaşlı âzâsından naklettiği bir sözle başladı.

Buna göre Sultan Hamid rom içermiş. Gazete yazarı, "Dedesini defalarca görmüş olan torunundan daha mı iyi bileceğiz?" diye de soruyor. Gel gör ki bunu söylediği iddia edilen Şehzâde Ertuğrul Efendi 1912 doğumludur. Sultan Hamid 1918 yılında vefat etti. Ertuğrul Efendi'yle biz de görüştük. Kendisinden bizzat işittiğimize göre, dedesi Sultan Abdülhamid"i ömründe bir defa, mahbus bulunduğu Beylerbeyi Sarayı"nda görmüş. O zamanlar beş yaşında imiş. Babası Şehzâde Burhaneddin Efendi ile beraber ziyaret etmişler. Dedeleri kendilerini kucağına alıp sevmiş. Ömründe bir defa o da beş yaşında iken gördüğü dedesinin rom içtiğini Ertuğrul Efendi bilir mi? Bunu nezaketen kendisine sormak istemedim. Belki başkasından işitmiştir. Ama Sultan Abdülhamid'i çok daha yakından tanıyan ve onu defalarca görmüş olan yakın çevresinden böyle bir şey işitilmiş değil.

İş burada bitecek iken, popüler bir gazetenin nevzuhur tarihçisi, Osmanlı padişahlarından hangisinin içki içtiğine dair bir yazı yazdı. Buradaki bilgiler onsekizinci asırda yaşamış bir şair-tarihçiden naklediliyordu. Osmanzâde Tâib, karışık hayatı sebebiyle müderrislikten atılmış; kulağı delik ve muhiti geniş bir müellifti. Sağdan soldan işittiklerini kitaplarına dercetmesiyle tanınır. Hele bu meselede Osmanzâde Tâib'in başlıca kaynağı olan Gelibolulu Âli'nin abartılı ifadeleri, ilmî çevrelerde çok ihtiyatla karşılanmıştır. Meselâ Şemsi Paşa"ya olan antipatisi, onu Sultan Murad'a rüşvet vermiş göstermeye kadar varmıştı. Osmanzâde"nin ikinci kaynağı ise dokuzuncu asırda yaşamış ve Mutezile mezhebine mensubiyetiyle tanınan Şiî Arap şairi Câhız. Bu da başka bir âlem. O zaman mahkemeye gitse, şâhidliği kabul edilmeyecek birisinin sözünü, şimdi biz mi kabul edelim?

Gelelim Osmanlı padişahlarının içki içip içmediği meselesine…

Bunu bilmek neredeyse imkânsız. Çünki Osmanlı padişahları, aileleri dâhil, hiç kimseyle beraber yemek yemezlerdi. Hatta buna dair Fatih kanunnamesinde hüküm bile vardır. Sultan Abdülhamid"in son senesine kadar da bu gelenek devam etti. Öyleyse padişahları içki içerken kimsenin görmesi mümkün değildir. Maamafih içmiş olabilirler. Peygamberler dışında hiç kimse masum sayılmaz. Herkes hatâ yapabilir, günah işleyebilir. Ama görmeden ve iyice bilmeden bir kimse hakkında hüküm de verilemez. Hele tarihçilerin sözüyle aslâ. Tarihçilerden bazıları belli kimselere yaranmak için tarihî hâdiseleri bile tahrif etmekten çekinmemişlerdir. Böylesine mahrem bir mevzuda, üstelik asırlar geçtikten sonra ne söyleyebilirler? Hele modern yazarların padişahların ağızlarına sayaç takmış edâsıyla konuşmalarına ne demeli! Maamafih ciddî Osmanlı tarihçileri, zaten böyle bir şey söylemiyorlar.

O halde bazı padişahların içki içtiğine dair rivayetler nereden çıkıyor? Bunlara itibar etmek mümkün mü? Asırlar öncesine ait hadiseleri bugün olmuş ve bizzat görmüşcesine hikaye etmek olacak iş mi? Halbuki İslâmiyet, kim olduğu bilinmeyen, hatta fâsık birisi bir haber getirirse, buna hemen inanmamayı emrediyor. Bir müslümanın gizli işlediği günahı bile gelip başkasına anlatan kimse fâsıktır. Sözüne inanılmaz, güvenilmez.
(I. Bayezid (Arapça: بايزيد الأول, Lakabı Yıldırım (Osmanlı Tükçesi: ییلدیرم)
(d. 1360, Edirne – ö. 1403). Dördüncü Osmanlı Padişahıdır)

Benzeri iddialar önceki müslüman hükümdarlar için de ortaya atılmıştır. Meselâ bazı Emevî ve Abbasî halifeleri için söylenmedik söz bırakılmamıştır. Halbuki bunların hepsi iman ve ahlâk sahibi âdil insanlardı. Evet, içlerinde tek tük nefislerine mağlup olup sefih bir hayat yaşayanlar çıkmıştır. Fakat, bunların da İslâmiyete zararları olmamış, nihayet nefislerine zulmetmişlerdir. Buna da etraflarındaki devlet ricâli sebebiyet vermişti. Sonra gelen bazı tarihçiler, zamanlarındaki idarecilere yaranmak için bunların hatâlarını şişirmiş: hatta bu uğurda hadîs bile uydurmuşlardır. Bazı Osmanlı tarihleri de, zaman yakınlığı ve sınır komşuluğu bakımından bu tarihlerden tercüme edilmiş ve onların tesiri altında kalmış olduğundan, aynı yanlışlıkları tekrarlamıştır. Nevzuhur tarihçimizin kaynağı, Ömer bin Hattab"ın içki içtiği için cezâ alanlardan birisi olduğunu yazıyor. Şarap haram edilmeden önce Hazret-i Ömer içki içmiş olabilir. Ama haram kılındıktan sonra içki içtiği, hele cezâ aldığı hiçbir yerde geçmez. İslâmiyetin peygamberlerden sonra en üstün tuttuğu ikinci zât için böyle bir iddiaya lâ havleden başka ne denir! Ancak Mutezile itikatı ve Şiî görüşlü Câhız"dan böyle bir şey beklenir.

Bugün çok sıradan insanlar, içkiyi haram bilip içmezken, hayatlarını İslâmiyeti yaymak uğrunda sarfetmiş, ülkeyi hayır eserleriyle donatmış, dindarlıklarıyla menkibe kitaplarına geçmiş ve aynı zamanda müslümanların halîfesi olan Osmanlı padişahlarının içki içecek kadar zayıf iradeli olduğuna inanalım mı? Zaten bunu yazanlar da bazı padişahların sonradan tövbe edip içkiyi bıraktığını söylüyor. Hatâsını anlayıp dönmek de bir fazilettir.

İçki içen ilk padişah yaftası yapıştırılan Yıldırım Sultan Bayezid, Bursa'da Ulu Cami'yi ve kendi adıyla anılan câmiyi binâ etmiştir. Bizans İmparatoruna, İstanbul'da bir müslüman mahallesi kurulup, câmi yapılarak kâdı tayinini kabul ettirmişti. Meşhur mutasavvıf Emir Sultan ile sohbet etmiş, hatta O"na kızını vermişti. Sırp kralının kızıyla evlendi diye Yıldırım Sultan Bayezid"e kızıp, kendisini bu kızın içkiye alıştırdığını söyleyenlere ne diyelim? Padişahı içki içerken kim görmüş, belli değildir. Yaptığı siyasî bir evlilikti. Belki bir araya bile gelmediler. Padişah, onun sözüyle içki içecek birisi miydi? Doğrusu çok söz götürür. Diyebilirsiniz ki câmi de yaptırır, içki de içer. Evet bu mümkün. Ama bugün bana gösterebilir misiniz çevrenizde hem câmi yaptıran, hem de içki içen kaç kişi var?

(II. Selim (Osmanlı Türkçesi: سليم ثانى Selīm-i sānī)
(d. 28 Mayıs 1524 – ö. 15 Aralık 1574) 11. Osmanlı Padişahıdır)

Üstelik bu âdeti anne tarafından Mevlâna Celâleddin Rûmî'nin torunu olup soyu Hazret-i Peygamber, Hazret-i Ebûbekr ve Hazret-i Ömer"e dek ulaşan Çelebi Sultan Mehmed, Sultan II. Murad, hatta İstanbul"u fethetmekle Hazret-i Peygamber"in övgüsüne mazhar olan Fatih Sultan Mehmed ve velî lakabıyla tanınan Sultan II. Bayezid de devam ettirmiştir. Sekiz senelik saltanatını Ehl-i sünneti korumak için Safevîlerle savaşmak ve müslümanların mukaddes beldesi Hicaz'ın fethiyle geçiren Yavuz Sultan Selim ara sıra içer, ama hemen sarhoş olurmuş. Osmanlı ülkesini hayır eserleriyle donatan ve adaletiyle tanınan Kanuni Sultan Süleyman önceleri içermiş, sonra bırakmış. Eh, bu sözlere de pes demekten öte geçilemez.

İslâm hukukunda gayrımüslimlerin içki içmesi yasak olmadığı gibi, bunların içki alıp satması ve meyhane açması da serbest idi. Kanunî Sultan Süleyman zamanında Müslümanların ekseriyette bulundukları mahallelerde gayrımüslimlerin meyhane açması yasaklanmış; Sultan II. Selim zamanında buna tekrar izin verilmişti. Nitekim gayrımüslimlerin meyhanelerinden ve içki satışlarından vergi alındığı da gizli bir bilgi değildir. İşin aslından habersiz bazıları, bunu padişahlardan ilkinin dindarlığına, diğerinin de şaraba düşkünlüğüne bağlamışlar; hatta kendisine Sarhoş Selim demişlerdir. Yangında yanıp tekrar yaptırdığı saray hamamını gezerken tansiyonu düşüp kaymış ve beyin kanamasından vefat etmişti. Buna rağmen, "Sarhoş halde hamamda kız kovalarken öldüğü" bile söylenip yazılmıştır. Halvetî tarikatına bağlılığı ile bilinen Sultan II. Selim"in dindarlığı Selimiye Camiini yaptırmasından bellidir. Ayasofya camiini de esaslı tamir ettirmişti. Zaten nevzuhur tarihçimiz de padişahın içki içtiği halde beş vakit namazını kıldığını; sonradan şeyhinin telkiniyle içkiye tövbe ettiğini; hatta ölürken kendisine verilen ilacı; içinde içki vardır diye reddettiğini de yazıyor.

Amansız içki ve tütün yasağıyla meşhur Sultan IV. Murad da içki içmediği halde, mübtelâ olduğu gut hastalığının ağrılarını hafifletebilmek için hekimbaşı tarafından verilen afyon hülâsalarını (morfin) alırdı. Bu da kendisinde halsizlik ve uyuşukluk yapardı. Sendeleyerek yürüdüğünü birkaç defa görenler padişahın içki içtiğine hükmetmekten çekinmemiştir. Babası gibi Üskürdarlı Aziz Mahmud Hüdâî'ye bağlıydı. Selden yıkılmış olan Kâbe-i Muazzama"nın bugünki binâsını yaptırmış; Karaköy Arab Câmiini harab bir binâ iken şimdiki hâle getirmiştir.

Nevzuhur tarihçiler, yaptıkları istatistiklerle, Sultan II. Mahmud'un içkiye en düşkün padişah olduğuna karar vermişler. Halbuki Osmanlı Devleti"ni mutlak felâketten kurtararak âdetâ yeniden kuran bu padişahın da dindarlığına çok deliller vardır. İstanbul'daki bütün Sahâbe-i kiram kabirlerini bulup yaptıran, öte yandan Tophâne'de zarif Nusretiye Câmiini, Eminönü'nde Hidâyet Câmiini, Üsküdarda Adliye Câmiini, Arnavudköy'de Tevfikiye Câmiini inşâ ettiren O'dur. Vehhâbîleri işgal ettikleri Hicaz"dan çıkararak Hazret-i Peygamber"in kabri üzerine yeşil kubbeyi yaptıran O'dur. Hele Medine'deki Hücre-i Seadete hediye gönderdiği altın şamdan münasebetiyle yazdığı ve "Şemdan eyledim ihdâya cür"et yâ resûlallah.." diye başlayan na'tta Hazret-i Peygamber"e olan sevgisini çok içli ve edebî biçimde terennüm etmiştir. Ağır verem hastası iken, Çamlıca"da kızkardeşinin köşkünde fenalaşmış, "Beni bir câmiye kaldırın da, bari orada vefat edeyim" demiştir. Yeniçeri Ocağı"nı ve bununla organik bağı sebebiyle Bektaşî tekkelerini kapattığı için malum dedeler tarafından "Gavur Padişah" diye anılmış; yeni düzende yemleri kesilenler de bu hakaret sözüne dört elle yapışmıştı. İçki içtiğini de muhtemelen yine bunlar uydurmuştur.

(IV. Murad (Osmanlı Türkçesi: مراد رابع Murād-i rābi‘)
(d.
27 Temmuz 1612 - ö. 8 Şubat 1640) 17. Osmanlı Padişahıdır)

Sultan Mahmud'un içki içtiği söylenen oğlu Sultan Mecid ise Medine'de Mescid-i Nebevî'nin bugünki hâlini yaptırmış; Kâbe-i Muazzamaya kâşî tuğla döşetmiş; Hırka-ı Şerif, Dolmabahçe, Ortaköy, Teşvikiyye gibi zarif câmiler binâ ettirmişti. Hasta yatağında iken Medine halkından gelen mektubu hürmeten ayağa kalkıp dinlediği meşhurdur. Üstelik Nakşî meşâyihinden Yanyalı İsmet Efendi'ye bağlıydı. Türbesinin Sultan Selim câmii avlusunda, ama Sultan Selim"inkinden daha alçak yapılmasını istemiş; Yanyalı İsmet Efendi tekkesi müridlerinin her Cuma gecesi türbesinde hatm-i hâcegân yapmasını vasıyet etmişti. Bu nâzik ve içli padişah, yine de iftiralardan kendisini kurtaramamıştır. Hele zamane bir tarihçisinin gözüyle görmüş gibi padişahın sarhoş olup hammallar tarafından küfeye konup saraya getirildiği sözüne ne denir! Sultan Mecid, içki içseydi, bunu müptezel şekilde yapmayacak kadar nâzik bir insan idi.

Yakışıklılığı, nazik ve demokrat tavırları ile modern Avrupa monarşilerindeki hükümdarları andıran Sultan V. Murad ise, amcası Sultan Abdülaziz"in feci ölümü üzerine ağır bir depresyon geçirmiş; şuuruna halel geldiği için tahttan indirilmişti. Bu halde bulunan bir insanın fiillerinden mesul tutulamayacağı âşikârdır. Kaldı ki kendisinin içki içtiği rivayeti, sağlam kaynaklarda geçmez. Nevzuhur tarihçinin de yazdığı gibi merhum Sultan Reşad içki içmezdi. Fakat keşke içki içseydi de, iktidarı İttihatçılara bırakmasaydı. Koca imparatorluk sayelerinde yıkıldı.

Hele, Üsküdar Yeni Câmiini ve şehrin iki yanında çok zarif iki çeşme inşâ ettiren, hattatlığıyla meşhur Sultan III. Ahmed ile Nuruosmaniye câmii inşaatını başlatan, Rumelihisarı, Kandilli, Yeraltı, Beşiktaş Arab İskelesi, Üsküdar Mahmudiye, Defterdarkapısı, Tulumbacılar Odası, Yalıköşkü câmi ve mescidlerini yaptıran Sultan I. Mahmud'un içki içtiğine dair hiç delil yoktur. Gelin görün ki yazar, Sultan Ahmed'in hangi balkonda hangi yastığa dayanarak kiminle rakı içtiğini, gözüyle görmüşcesine anlatıyor.

Günlük hayatı neredeyse saniyesi saniyesine malum bulunan Sultan Hamid'in içki, hatta rom içtiği bilinmiyor. Ama dinî hassasiyetinde hemen herkes müttefik. Zevcesi Behice Kadınefendi, padişahın helâdan çıkıp banyoya gidene kadar abdestsiz yere basmamak için teyemmüm edecek derecede dindar olduğunu söylemiştir. İttihatçılar, II. Meşrutiyet"i müteakip, Sultan Hamid"i halkın gözünden düşürmek için neler söylemediler. Abdullah Cevdet, "Sultan Hamid hakkında yüz yalan uydurdum. Bazısına kendim de inandım" demekten kendisini alamamıştır.

Nevzuhur tarihçinin kaynağına göre, "Fatih Sultan Mehmed Han ve Sultan Bayezid-i Veli, komutanları ve vezirleriyle arada sırada ıyş ü nûş ederlerdi. Hatta Bayezid-i Veli, Sadrazam Gedik Ahmed Paşa'yı ışret sırasında katletmişti". Yazar ıyş ü nûş kelimesini içki âlemi; ışret kelimesini de içki diye tercüme etmiş. Sultan IV. Murad"ın şeyhülislâmı Zekeriyazâde Yahya Efendi'nin "Mescidde riyâmişler etsin ko riyayı/Meyhaneye gel kim ne riya var ne mürai" beytini yazarak "Eee, şimdi bu şiiri nasıl değerlendireceğiz?" diyor. Divan edebiyatından ve tasavvuftan biraz anlayan, bunu değerlendirmekte zorluk çekmez. Şair ve tarihçilerin kullandığı ıyş ve ışret, sâki ve bâde gibi kelimeleri şahid gösterip de bu hükmü vermek tamamen hatâlıdır. Divan şiirinde meyhane tekkeyi; sâki sevgiliyi ve şeyhi; bâde ve şarap ise ilahî aşkı sembolize eder.

Iyş, yaşamak; ışret, eğlence ve cümbüş demektir. İkisi de arapçadır. Eğlenmek illâ içki içmekle mi olur? Eşi dostuyla dinin izin verdiği şekilde eğlenmek yasak değil ki. Buna da ıyş ü ışret deniyor. Nûş, farsça içmek demek. Su için de kullanılır, şerbet için de. Dôlu eski türkçede içine su karıştırılan su dışındaki içecekleri anlatır. Ayrana da dôlu denirdi. Hatta Bursa'da askere ayran yapıp verdiği için Dôlu baba diye bilinen bir evliyânın kabri vardır. Sâki yalnızca içki dolduran değil, su veren kimse için de kullanılır. Zaten sâki, arapça sulayan demektir. Arapçada da "şarap" şürb edilen, yani içilen şey demektir. Şerbet, çorba, meşrubat, şurup gibi kelimeler hep aynı köktendir. Kur'an-ı kerimde içilmesi yasak olan hamr'dır. Fermantasyona uğramış içki demektir. Biz bugün buna şarap diyoruz. Ama eski metinlerde "şarap" içilecek her şey için kullanılır. Lisanını ve kelimelerini bilmeden bir devir hakkında rastgele hüküm vermek ne kadar hatâlı!

Üstelik İslamiyette üzüm ve hurmadan yapılan şarap ve bundan elde edilen alkol kesinlikle haram olan bir içkidir. Bunun dışında bazı alkollü içkiler vardır ki kimi âlimler bunların ilaç ve ihtiyaç için sarhoş etmeyecek mikdarını içmeye cevaz vermiştir. Rom da bu kabildendir. O halde neyin ne için içildiğini bilmeden ahkâm kesmemek lâzım.

Peki bu iddiaların maksadı ne olabilir? Muhtemelen muhafazakâr çevrelere mesaj verilmek isteniyor. Nasıl bir mesaj? İki ihtimal var: Birincisi, "Sizin çok övdüğünüz Osmanlı padişahlarının hâline bakın! İçki içerlermiş. Demek ki iyi insanlar değilmiş. Dolayısıyla temsil ettikleri değerler de böyleymiş. Gerçeği öğrenin!". İkinci ihtimal, "Bakın, dindarlıkları herkesçe malum olan Osmanlı padişahları bile içki içmiş. O halde siz de inad etmeyin, yolunda olduğunuzu söylediğiniz padişahlar gibi yapın!" Görülüyor ki bunlar abesle iştigalden başka bir şey değil. Her şey biraz da Osmanlı padişahlarını her istediğini yapabilen Avrupa krallarına benzetmekten kaynaklanıyor. El-insaf!

Son devir ulemâsının büyüklerinden Seyyid Abdülhakim Efendi hazretleri dermiş ki: "Osmanlı padişahları, kendilerinden önceki hükümdarlar gibi değildir. Hepsi dindar insanlar idi. Dini muhafaza ettiler. Dinin direği idiler. İçlerinde bir tane kötü yoktur. Ama aralarında derece farkı vardır." Sevdiği ve büyük bildiği atalarına hakaret edilmesi, insanları incitmez mi? O halde müslümana düşen hüsnü zan etmektir. Kendilerini savunacak durumda olmayan tarihî şahsiyetler hakkında ileri geri konuşmak insana yakışmaz. Hele dedikodu ve iftirâdan kaçınmak, sadece dinî değil, herkesin uyması gereken ahlâkî bir vecibe olduğu unutulmamalıdır.

Prof. Dr. Ekrem Ekinci
(Marmara Üniversitesi Türk Hukuk Tarihi Profesörü)

16 Temmuz 2009 Perşembe

Beklenen kitap çıktı!
İşte "Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı"

Blogumuzda Mustafa Armağan hoca'nın bu konuya giriş yapmasına sebep olan 3 seri makalesi mevcut. Hocamız -özellikle benim- çok takdir ettiğim, okunmadık kitabını bırakmadığım, kafama takılan herşeyi sorup cevap alabildiğim çok değerli bir insan, takdir edilesi başarı ve emeklere sahip bir araştırmacı. Bu kitabını çevremdeki herkese, tüm tarih severlere kesinlikle tavsiye ediyorum. Bize yanlış öğretilen, bizden saklanan, Avrupa'nın abartıp bizlere yutturduğu onlarca yalanı görecek, yaşadığınız şaşkınlıktan kendinizi sorgulamaya başlayacaksınız. Nereden mi biliyorum? Kitabın içindeki bazı konulara, çok eski kitaplarında ufak da olsa değinmişti Mustafa Armağan hoca. Özellikle "Haritaların ufaltılması" ve "Florance Nightingale" hadiseleri kafamda bazı şeyleri oluşturmuştu Avrupa tarihi hususunda. Tekrar belirtip konu başlıklarını yazıyorum; mutlaka okuyun!

***

Mustafa Armağan, Osmanlı tarihi ve yakın tarih üzerine kaleme aldığı bir düzine kitaptan sonra bu defa projektörünü Avrupa tarihinin karanlık bölgelerine tutuyor. Bu çalışmayla yalnız Avrupa tarihinin bilinmeyenleri ortaya çıkmakla kalmıyor, aynı zamanda kendi yüzümüzün de bir kısmının aydınlandığını fark ediyorsunuz. Eşitsiz olarak, adeta bir ast-üst ilişkisi içinde kurgulanan Osmanlı ve Avrupa tarihleri, olmaları gereken eşit konuma yerleştiriliyor.

Türk aydınının 1,5 asırdır peşinde koştuğu ‘Avrupa mucizesi’ yalanı, farklı ve şaşırıcı yönleriyle bu kitapta birer birer deşifre edilip ortaya konuluyor. İlginizi çekeceğine inandığımız başlıklardan bir kısmını tadımlık olarak şöyle bir hatırlamaya ne dersiniz?

- Florence Nightingale’in İngiltere’de ölüm meleği olarak tanındığını,
- Galile’nin kiliseye karşı çıkmış bir bilim kahramanı olmadığını,
- Magna Carta’nın Avrupa tarihinde ileri değil, geri bir adım olduğunu,
- Hitler’in aslında Avrupa’yı işgal planı olmadığını,
- Einstein’ın son yıllarında beyninin yavaşladığını,
- İlk feministlerin fabrikalardaki kadınları evlerine kapatma için kampanyalar düzenlediklerini,
- Don Kişot’ta Endülüslü Müslümanlarla ilgili şifreler bulunduğunu,
- Kopernik ve Kepler’in güneşe tapanlar tarikatından olduklarını,
- Rönesans insanlarının Ortaçağ’daki atalarından daha pis yaşadıklarını,
- Haritaların emperyalizmin sözcülüğünü yaptığını,
biliyor muydunuz?

Bunlar ve bunlardan başka Avrupa’nın büyük yalanlarını, Mustafa Armağan’ın hakikaten büyük emek mahsulü Avrupa’nın 50 Büyük Yalanı’ndan okuyacak ve her satırında eminiz ki, şaşıracaksınız. Yazarın amacı da bu zaten: Düşünmek, şaşırmakla başlar ona göre.

Mustafa Armağan’a göre Osmanlı tarihini de hakkıyla anlayabilmek için Avrupa tarihinin gerçeklerini bilmek gerekir.

Osmanlı ve yakın tarih üzerine yazdığı ufuk açıcı kitaplarından sonra Armağan’la Avrupa tarihinin bilinmeyenlerine doğru nefes nefese bir yolculuğa hoş geldiniz.

(Tanıtım bülteninden)

Askeri müzeye dün sessizce bir bağış yapıldı


(Askeri Müze'deki Enver Paşa köşesinde eskiden beri varolan bir Enver Paşa üniforması.
Şimdi buna "süvari" tipinde olmak üzere bir yenisi daha eklendi.)

Yazı hakkındaki yorumumu hemen belirteyim. Öncelikle Murat Bardakçı'nın Habertürk Gazetesi'ndeki köşesinde 2 haftadır Enver Paşa'yı konuk etmesi benim açımdan pek sevindirici. Okumadık 1-2 kitabım kaldı -ülkemizde yayınlananlar içinde- Enver Paşa hakkında. Çok sıkı ilgilendiğim, araştırdığım; idealistliğine, teşkilatçılığına, vatan sevgisine hayran olduğum bir Osmanlı Subayı'dır Enver Paşa. Yazıda Şevket Süreyya Aydemir'in 3 ciltlik "Enver Paşa" kitabının hala tek kaynak olduğu yazıyor. Bence değil. İçerisinde tamamen kişisel duygularla yazılmış yüzlerce sayfa var. II.Abdülhamid düşmanlığını Enver Paşa'ya yıkma gibi saçmasapan bir mantık var. Nevzat Kösoğlu'nun "Şehit Enver Paşa"sı mutlaka okunmalıdır deyip geçiyorum. Turancı olmadığına yönelik kısmı ise hiç onaylamadım. Enver Paşa'nın fikriyatı neredeyse %90 oranında Turancılığa dayanır. Son olarak, yazıda geçen "..hayranları da Paşa'nın hatırasına internette ardarda siteler açtılar" kısmına sahibi olduğum ve Ocak 2008'de açtığım sehitenverpasa.com'da dahil. Şimdi yazıyı okuyabilirsiniz. Çok değerli bir bağış yapılmış, hem de kim tarafından..

***

Harbiye’deki Askerî Müze'ye, dün sabah sessiz sadasız bir bağış yapıldı: Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş öncesi son on yılının en güçlü ismi olan Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa'nın torunu Osman Mayatepek, büyükbabasının merasimlerde giydiği süvari üniformasını, müzeye hediye etti.

Üniforma bundan böyle Askerî Müze'de zaten varolan Enver Paşa Köşesi'nde sergilenecek. Dün, müzeye gittiğimde, Enver Paşa'nın yakın zamanda yeniden moda oluşunu hatırladım. Türkiye'de, son birkaç sene içerisinde Enver Paşa hakkında çok sayıda kitap yayınlandı, hayranları da Paşa'nın hatırasına internette ardarda siteler açtılar.

Paşa'yı gündeme getirenler sadece bu hayranlarından ibaret değildi; Sarıkamış bozgunundan ilham alanlarda ağızlarına geleni söylemekle meşgul oldular ve hâlâ da söylüyorlar. Anlayacağınız, "ya ifrat, ya tefrit" âdetimiz Paşa konusunda da hükmünü bütün haşmetiyle devam ettiriyor...

"Lehteki" yayınların ortak bir noktası var: İçleri boş, bomboş! Maalesef, ilk baskıları daha önce yapılmış olan bir-iki eserin dışında tamamı kulaktan dolma, Enver Paşa'nın adını efsaneleştirme sevdasıyla bir çeşit hayranlık krizi içerisinde kaleme alınmış sade suya tirit kitaplar. İçlerinde bugüne kadar yayınlanmamış tek bir orijinal belge bile yok ve bazı kısımlarına katılmamama, daha doğrusu Paşa'nın 1918 sonrasındaki hayatını tam olarak ele almadığına inanmama rağmen, Şevket Süreyya'nın üç cildlik eseri, Enver Paşa konusunda hâlâ tek kaynak...

Yapılan son yayınlarda, ortaya bir iddia daha atılıyor: Paşa'nın "Turancı" olduğu...Enver Paşa'nın son senelerine ait bütün yazışmaları şu anda bendenizdedir ve bunların tamamını okuduktan sonra vardığım kanaat, Paşa'nın "Turancı" olmadığıdır.

Ellerinde belge olmadan yayın yapan hayranlarını belki şaşırtacağım ama, daha açık söyleyeyim: Enver Paşa'nın hayali bir "Turan Devleti" değil, Orta Asya'dan Hindistan'a, hattâ Türkiye'ye kadar uzanacak bir "İslâm İmparatorluğu"dur. Bu imparatorluğun temelinde koyu bir şeriat değil, İslâm'ı "ortak değer" kabul eden bir federasyon düşüncesi vardır, Paşa'nın böyle bir devlet kurma çabasının sebebi de, o senelerin tek süper gücü olan İngiltere ile mücadeledir. Daha da önemlisi: Enver Paşa hayalperestti ve romantikti, ama "Orta Asya'ya Turan'ı kurmak için gidiyorum" gibisinden tek bir söz bile etmemişti ve emin olun, bütün hatalarına rağmen, içerisinde bulunduğu şartlardan böyle bir söz etmeyecek kadar haberdardı.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 15.07.2009)

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Topkapı Sarayı’nı kargalar istila etti

Bizim Topkapı Sarayı’nı kargalar istila etti. Bu son 10 yılın olayı değil, Topkapı Sarayı varoldu olalı burada makul miktarda karga olmuş, ama makul miktarda... Kargaların bazılarının Sultan II. Mahmud devrini gördüğü açık çünkü bilindiği üzere karga takımı iki asrı geçkin bir ömre sahip. La Fontaine hikâyelerindeki gibi aptal değil; dayanıklı ve hırsız. Kedilerin önünden yiyecek kapıyorlar, sarayın köpekleri üzerinde pike yapıp hayvanları çıldırtıyorlar. Yukarıdan mermerlerin üzerine ceviz atıp parçalayarak yiyorlar, tabii mermerler kararıyor. Kırdıkları cevizi toplayana saldırıyorlar. Öbür kuşların baş düşmanı... St. Petersburg Hermitage Müzesi’nin ünlü müdürü Prof. Pietrovsky’ye bunlarla nasıl baş edileceğini sordum, cevap olarak; “sokol” yani şahin ve doğan besleyin dedi. Bu sarayda doğancıbaşı ile doğancılar artık yok ki. İşte bir çaresizlik daha. Bilenler akıl versin. Halihazırda bir tane şahin var, o da yeterince yavrulamadı veya yavruları telef oldu.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 20.6.2009)

Temmuz ayının sahibi Julius Caesar

(İtalya Rimini'de Sezar'ın Modern bronz heykeli)

12 Temmuz M.Ö. 100’de Caesar doğdu; tabii bu onun kendi zamanında ıslah ettiği ve 1582 yılında Papa Gregorius’ın yeniden ıslah ettiği takvime kadar geçerli tarihtir. Yeni takvime göre bu doğum 12 gün oynar. Julius Caesar’ın Roma’nın bütün patrici (soylu) aileler gibi Troyalı kahraman Aeneis’in soyundan geldiği söylenir. Roma’nın, kurucu aileleri hepsi Troyalı olarak düşünülür ve yarı tanrısal olduklarına inanırlar. Caesar herhalükarda patricilerin cumhuriyetini sarsan bir tarihi dehadır. Siyasi hayatında Pompei ile birlikte yürüdü ve Pompei’nin kaynatasıydı. Nihayet birbirlerine rakip oldular, tek adam olarak kaldı. “Roma’da ikinci olmaktansa Tiber nehri kıyısındaki köyde birinci olmak evladır”, onun sözüdür. Adı hükmeden anlamında kullanıldı. “Out Caesar out nihil / Ya Sezar’ın olunur ya hiçbir şey” diye çevirmeyelim. Osmanlı ananesinde karşılığı var; “Ne devlet başa, ne kuzgun leşe” denir. İktidar mücadelesinde kuzeyden Roma’ya yürürken Rubicon ırmağını geçti. “Halea iacta est”- Zarlar atıldı diye çevirmeye lüzum yok “ok yaydan çıktı” denir. Dönüşü olmayan ani ve çılgın kararların sahibi bir strateji ustası olarak bilinir. Öyle mi dersiniz, pek de öyle değil. Galya savaşları sırasında ilerleyen Roma lejyonlarının komutanları, karşılarında açıkta hedef teşkil eden Galyalı kabileler görünce; “Sezar şunlara bak, derhal yok edelim” dediler. Tarih biliyordu, yazılı ve sözlü ananeye sahipti. Romalı ataları gibi yaptı, bu sefer ananeye itaat etti. Önce “Castra-Ordugahı kurun, etrafını hendek ve çukurlarla çevirin” dedi. Romalı sığınacağı ahşap ordugahı kurmadan hücuma geçmez. Çünkü hücumun ricat’la biteceğini de hesaba katar. Bu taktiği Caesar’dan öğrenmişlerdir. Nitekim ortadaki Galyalıların bir tuzak teşkil ettiğini, onların birkaç mislinin etraftaki ormanlarda saklandığı anlaşıldı. Yüz sene sonra zavallı Quinctilius Varus kuzeyde Germanya topraklarında Heruskların başbuğu Arminius (Herman) karşısında aynı feraseti gösteremediğinden tuzağa düştü ve bütün lejyonları mahvoldu.
(Vercingetorix, Sezar'a teslim oluyor.)

Strateji uzmanıydı

Maharetli komutan Caesar, Galyalıları savaşta yenmedi sadece; “Galya savaşları” adlı eseriyle tarih yazımının da parlak bir örneğini verdi. Kuzeyin barbarlarını, Avrupalıların atalarını tarihe takdim etti. Roma kuzeye uygarlığı götürdü. Ama aynı Romalılar ve aynı Caesar Akdeniz’in güneyinden de uygarlığı aldı ve Roma’yı gerçek devlet yapmayı becerdi. Caesar Mısır’a girip, Roma maliyesine arazi ölçümünü ve vergilendirme sistemlerini öğretene kadar Roma maliyesi bir başka safhadaydı. Mısır alındıktan sonra yeniden düzenlenen Roma maliyesi ve iaşe sistemi gerçek bir devleti ortaya çıkardı. Roma’nın Caesar’ı sadece Kleopatra’ya âşık olmadı. Romalılar da bu gerçek medeniyeti, yaşam biçimine, hatta kağıdı (papirus) öğrenip edebiyata dökmeyi öğrendiler. Romalılar Doğu’nun dinlerini de aldılar. Anadolu’da Kybele kültü, Mısır’ın İsis kültü, çok sonraları İranlıların Mitra dini, Romalıların da mensub olduğu Doğulu inançlardı. Caesar strateji uzmanıydı, devlet adamıydı. Çünkü ordusuna ve askerlerine sahip çıkardı. Tarihte bazı toplumlar askeri medeniyeti kurma vasfına sahiptir. Romalılar askerdir. Askerliklerinin bilincinde oldukları sürece diğer uygarlıkların da gerekli unsurlarını benimsemeyi bilmişlerdir. Bu özelliklerinden uzaklaştıkları ölçüde de 1000 yıllık imparatorluk çöküntüye uğramıştır. Galiba Roma tarihinin ikinci safhası olan Bizans’ın mahiyet değiştirmesi, Ayasofya’nın yaptırıcısı Justinianus’tan sonraki dönemde başlar. Caesar İtalya topraklarını savunan ordunun nimetlerini toplayan patricilere karşıydı. Rakibi Pompei gibi ama daha etkili biçimde, bilhassa Roma’nın yeni fethettiği toprakları askerlerine dağıttı. Panonya (yani bugünkü Macaristan) Galya’nın bazı bölgeleri bu sayede Latinleşti. Küçük Asya’da ise bu Latinleştirmeyi beceremedi. Kendinden önce Küçük Asya’ya yerleştirilen on binlerce İtalyalı Latini ünlü kral Mithridates katletmişti. Caesar’ın onun üstüne yürüyüp “Geldim, gördüm, yendim” diye ifade ettiği ünlü zaferin nedeni buydu. Ama Caesar’ın Anadolu’ya yerleştirdiği kolonizatör Latinler de, kendisinden sonraki bir asırda yerlilerin itelemesine uğradılar. Dolayısıyla Anadolu’nun tarihinde Latin dili sadece kitabelerde kaldı. Atalarımız 12’nci asırda buraya ulaştıklarında bu dil artık çoktan ölmüştü. Zaferleri ve dayandığı geniş halk kitleleri onu bir çeşit popülizme sürükledi. Ve halk kitlelerine dayanarak patriciler sınıfının temsilcisi olan Senato ile çatışmaya düştü. Tarihteki suikastların en etkilisi bu suikastın intikamını haleflerinden Octavianus (Augustus) aldı. Uzun bir iç savaş Roma’da ömür boyu diktatörlüğü kurdu. İmparator üçüncü asra kadar irsi bir hükümdarın hukuki unvanından çok ömür boyu bir diktatörlük demektir.

(Morte de Césare (Sezar'ın ölümü), Vincenzo Camuccini tablosu.)

Türkçe’de Temmuz yeraltı tanrısı Dammuz’dan gelir

Caesar unvanını Alman imparatorları kullandı, Rus çarları kullandı; ama Türklerin imparatoru dahi kullandı. Fatih’in unvanlarından biri Kayzer-i Rum’dur. Tarihte Caesar kadar kurnaz, onun kadar dahi bir diktatör görülmez. Ve onun kadar kalıcı bir siyasi portre de pek azdır. Takvim değişse de girdiğimiz Temmuz ayı onun adıyla (Iulius), July diye anılıyor. Doğduğu ayın adı kalıcı oldu. Şark dillerinde İbranca ve Türkçe’de ise bu ay yeraltı tanrısının adı olan Dammuz’u taşır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 05.07.2009)

Osmanlı'yı kesin biçimde yeniden kuran Fatih'dir

İstanbul'un fethi, II.Mehmed'i bir anda İslam aleminin en şanlı sultanı durumuna getiriyordu. Mehmed, kendisini artık evrensel bir imparatorluğun, Rum (Roma) kayserlerinin varisi olarak görüyor, mutlak bir iktidar sahibi olduğuna inanıyor, İstanbul'un her bakımdan tekrar bir cihan devleti merkezi haline gelmesini istiyordu. Genç ve muzaffer sultan, otuz yıllık saltanatını bu amacı gerçekleştirmeye harcadı. Kuşkusuz, Yıldırım Bayezid'in imparatorluğu çöktükten sonra Osmanlı İmparatorluğu'nu kesin biçimde yeniden kuran Fatih'dir. O, son derece otoriter bir sultan olarak kendi kişiliğinde klasik Osmanlı padişahını yaratmıştır.

Halil İnalcık
(Devlet-i 'Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-I, 2009, s.110)

14 Temmuz 2009 Salı

Topkapı Sarayı, Kutsal Emanetler ve Şarap Konseri #2

video

Konuyla ilgili ilk yazım burada. Dün akşam eve gittiğimde medyayı ve ilgili kurumların web sayfalarını inceleyeyim dedim. Alperen Ocakları Eğitim ve Kültür Derneği'nin web sayfasındaki şu haberle birlikte gelen videoları kesinlikle izleyin. İzledikten sonra bu konuyu çok daha iyi analiz edebileceksiniz. Cumhuriyet Gazetesi ve fikirdaşlarının ne kadar büyük bir seviyesizlik örneği gösterdiğini göreceksiniz. Sözde Alperen Ocaklılar, Topkapı Sarayı'nın ilgili konser alanına girip izleyicileri sopalarla dövüp yaralamış, linçe girişmiş! Böyle birşey kesinlikle yok. Alperen Ocaklarının konseri veren sanatkarla ve izleyicilerle bir münasebeti zaten yok. Konu, "Şarabını, minderini kap, Topkapı Sarayına gel!" afişine sahip konserin yapılış zamanı ve mekanı. Ancak konunun çekildiği nokta bize darbe dönemlerini hatırlatan fikirlere dayanıyor. Kaos oluşturma anlayışı, bir fikrin gençliğini asimile etme anlayışı, kısacası çamur at izi kalsın anlayışı!
video

Kutsal Emanetlerimize yapılan saygısızlığı protesto eden Alperenlere karşı medyada başlatılan linç girişimine, etik bir tavır sergileyerek tarafsız ve hükümsüz bir anlayışla özlenen medya anlayışını yansıtarak olayları çarptırarak değil olduğu gibi gösteren Samanyolu Haber’e gerek blogum gerekse kendi adıma teşekkür ediyorum. Gerçeklerin peşinde koşan her insanın önünde ceketimizi iliklemesini biliriz. Peki ya bu Cumhuriyet Gazetesi gibi "fikir faşizmi"ni beyinlere enjekte etmeye çalışan organlara ne demeli? Son olarak şahsım adına bir özür diliyorum. Topkapı Sarayı Müdürü değerli hocam Prof.Dr.İlber Ortaylı yaptığı şu açıklamalarla gönüllerimize bir damla olsa da su serpti. Kendisine bu özel duruşu için teşekkür ediyor, hakkındaki eleştirimi de derhal geri çekiyorum. Ancak Kültür Bakanı Ertuğrul Günay ve onun gibi düşünüp, protestoculara "zavallı yaratıklar" diyen tüm medya organlarını, yazarları ve televizyon kanallarını şiddetle kınıyorum. İşte İlber Ortaylı'nın Habertürk'e verdiği demeç:

"Organizatör demiş ki, 'Şarabınızı alın çayırda uzanın'. Ben buna şimdi karşı çıkarım. İdil Biret bizim milli virtüözümüz. Bize gelen de doğru dürüst bir orkestra. Efendim, Çaykovski çalınıyor, çayıra mayıra uzanılmaz. Doğru dürüst bir reklam olur, doğru dürüst giyinilir. Her şeyin bir usülü vardır. Ben böyle olacağını bilseydim izin vermezdim."

Devletimizden kültür ve tarihimiz adına bu konularda hassasiyet bekliyor, sorumsuzluk yapan herkesten -adı, ünvanı ne olursa olsun- hesap sorulmasını bekliyoruz.

Yağız Gönüler
gizlenentarihimiz.blogspot.com
Kurucu / Yazar

Enver Paşa başarabilseydi, Orta Asya çok farklı olacaktı


Bir Enver Paşa hayranı ve bu konuda ileride kitap yazmayı düşünen bir tarih düşkünü olarak, Murat Bardakçı'yı bu yazısından dolayı kutluyorum. Kendisine, son zamanlarda yerli yerinde yaptığı eleştiri ve yazılarıyla biraz sempati beslemeye başladım. Türbelerle ilgili yazısı, Topkapı Sarayı'ndaki Şaraplı konser gecesinden sonra verdiği tepki ve şimdi de bu yazısıyla ekstra bir ilgim oluştu. Ne zaman Türkistan ve Orta Asya İstiklal Mücadeleleri'nden bahsedilse, Enver Paşa gelir akıllara..

***

"Turan" yahut "dünya Türk birliği" gibisinden hayaller, Türkiye'de bir kesim arasında uzun yıllar bir moda ve derin bir ütopya idi ama bu hayalleri gerçek yapmak için bilfiil çalışan ve canını bile bu uğurda veren tek kişi, Enver Paşa olmuştu. Paşa, büyük bir aşkla sevdiği hanımı Naciye Sultan'a Orta Asya'dan hemen her gün yazdığı yüzlerce mektupta bu hayallerini ayrıntılarıyla anlatıyordu. İşte, Enver Paşa'nın sözkonusu mektuplarında Türkistan'dan ve hayallerinden bahsettiği bazı bölümler...

Doğu Türkistan'da yüzlerce Uygur'un hayatını kaybettiği olaylar günlerdir dünya gündeminin ilk sıralarında yeralıyor ve gelişmeler, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın ifadesiyle "soykırım" boyutlarına ulaştı. Birkaç seneden buyana ne zaman "Türkistan" yahut "Orta Asya" bahsi açılsa, aklıma bir zamanlar bazı kesimlerde pek moda olan "Turan" hayalleri yahut "dünya Türk birliği" gibisinden ruyalar değil, 1910'lu senelerin en güçlü, hattâ "tek" adamı olan Enver Paşa geliyor. Enver Paşa'yı hatırlamamın sebebi, hem bu gibi hayallerini gerçek yapmak için bilfiil çalışan tek kişi olmasının ve canını bile bu uğurda vermesinin yanısıra, Orta Asya'dan hemen her gün kaleme aldığı ve yaptıklarını ayrıntılarıyla yazdığı yüzlerce mektubunun mevcudiyeti...
HASRET SATIRLARI
Paşa, büyük bir aşkla sevdiği ve o yıllarda kendisi gibi sürgünde bulunan hanımı Naciye Sultan ile diğer yakınlarına gönderdiği bu mektuplarda Türkistan'ın geleceği hakkındaki düşüncelerini ve hayallerini yazıyor. Oraları "kurtarmak" için neler yapacağından bahsediyor ve anlattığı bütün bu siyasî ve askerî meseleler, uzak kaldığı hanımına duyduğu hasreti ifade eden cümlelerle noktalanıyor. Enver Paşa'nın torunu aziz dostum Osman Mayatepek'e ait olan bu mektuplar şimdi bende bulunuyor ve hepsini yakında bir kitap olarak çıkartacağım. Bugün, bu sayfada Paşa'nın sözkonusu mektuplarında Türkistan'dan ve hayallerinden bahseden bazı cümlelerini günümüzün diline naklederek yayınlıyorum. Mektuplarda yazılanlar, hayata geçmeleri o senelerde bile hiçbir şekilde mümkün bulunmayan hayaller olabilir.

SADECE BİR HAYAL
Tarih hiçbir zaman ihtimaller üzerine yazılmaz ama, bu kural hayal kurmaya engel değildir. Dolayısıyla, "Enver Paşa başarabilseydi, Orta Asya bugün bambaşka görünecek, hattâ Çin'de 'Sincan' adında bir bölge bile olmayacaktı" dedim ve bu yazıyı böyle bir fantaziyi düşünerek yazdım.

FİLM GİBİ BİR HAYAT YAŞADI
Türk tarihinde, hayatı Enver Paşa kadar maceralarla dolu geçen bir başka kişi belki de yoktur.1881'de İstanbul'da, Divanyolu'nda doğan İsmail Enver, Harbokulu'nu bitirdikten sonra Manastır'a tayin edildi ve Rum ve Arnavut çetelerle çarpıştı. Bu dönemde Terakki ve İttihad Cemiyeti'ne katıldı ve devrin hükümdarı İkinci Abdülhamid'i Meşrutiyet'in yeniden ilânına zorlamak için 1908'in 24 Haziran gecesi arkadaşlarıyla beraber dağa çıktı.
SARAY DAMADI GÜÇLÜ ASKER
Tam bir ay sonra, 24 Temmuz günü İkinci Meşrutiyet'in ilânından sonra "Hürriyet Kahramanı" diye isim yapan Enver Bey 1909'da Berlin'e askeri ataşe olarak gitti, buradan Trablus'a geçip Libya'yı işgal eden İtalyanlar'la çarpıştı. Balkan Savaşı'nın patlaması üzerine İstanbul'a döndü ve 23 Ocak 1913'te diğer İttihadçı arkadaşlarıyla beraber Babıali'yi basarak hükümeti devirdi, sadrazamlığı Mahmud Şevket Paşa'ya verdirdi ve Paşa'nın 12 Haziran 1913'te öldürülmesi üzerine yönetime el koyan İttihad ve Terakki'nin askeri kanadının lideri oldu. 3 Ocak 1914'te "Paşa" ve "Harbiye Nazırı", daha sonra da "Başkumandan Vekili" yapılınca gücünün zirvesine ulaştı. Aynı senenin 5 Mart'ında Sultan Abdülmecid'in torunlarından Naciye Sultan ile evlenerek saray damadı oldu. Artık devletin en güçlü adamıydı, hattâ padişahtan bile güçlüydü ve Türkiye'den Avrupa'da "Enverland", yani "Enveristan" diye bahsediliyordu. Osmanlı Devleti'nin Almanya ile müttefik olarak Birinci Dünya Savaşı'na girmesinin mimarlarından olan Enver Paşa, savaşı kaybetmemizden sonra, 1918'in 1 Kasım gecesi önde gelen İttihadçılar ile beraber Türkiye'den ayrıldı.

MEZARI EVLİYA TÜRBESİNE DÖNDÜ
Hayatı, artık daha da maceralıydı. Kafkasya'ya, oradan da Berlin'e gitti; "Turan İmparatorluğu" kurma hayaliyle Rusya'ya geçmeye çalıştı, bu yolculukların ilk ikisinde tutuklandı ama üçüncüsünde Moskova'ya ulaşmayı başardı. Sovyetler'den beklediği desteği göremeyince Buhara'ya gitti ve Ruslar'a karşı savaşan Özbekler'i teşkilâtlandırmaya çalıştı. 4 Ağustos 1922 sabahı Ruslar'ın saldırısına uğradı ve Çegan Tepesi'nde ön safta çarpışırken Rus kurşunlarıyla can verdi. Bugün Tacikistan sınırları içerisinde kalan Abıderya Köyü'ne defnedilen Paşa'nın mezarı, zamanla evliya türbesi haline geldi. Kemikleri, şehid düşmesinin 74. yıldönümünde Türkiye'ye getirildi, 5 Ağustos 1996'da yapılan devlet töreniyle İstanbul'daki Hürriyet-i Ebediyye Tepesi'ndeki anıtmezara, diğer İttihadçı kader arkadaşlarının yanına defnedildi.
KIRK MİLYON TÜRK VE MÜSLÜMAN BANA "İMDAT, İMDAT" DİYE SESLENİYOR
Königsberg, 6 Ağustos 1920
Naciyeciğim! Güzelim! Acaba doktorlar ne dedi? Rahatsızlığınızı sakinleştirmeye çare buldular mı? ...Ah! Elimden gelse, bir an rahatsızlığınızı gidermek için gerekirse ömrümü alsınlar. Tek, sen rahat ve mes'ud yaşa! Yok, bilirim, bensiz hayat cennetde de olsa, sence hiçtir. Onun için Allah'tan afiyet ve saadetle ömrümüzün sonuna kadar birlikte yaşatmasını temenni edelim.... Naciye sen müteessir olma, ağlama. Sonra ben, hayatın bundan sonraki zahmetlerine hiç tahammül edemem. Senin hiç kimsenin gözyaşlarını görmeye alışmamış kalbin elbette beni ağlar görmeye razı olmaz. Naciye, hem niçin ağlayacaksın? Benim koca bir İslâm hey'eti, Türklük, fakat bunlardan da daha mukaddes senin için çalışmaya gittiğimi düşün de müteessir olma. Allah'a dua et ki muvaffak olup döneyim, yahut daha doğrusu kavuşalım. Seni öper, koklar, kucaklarım; çocukları da kalbime yaslarım. "Enver"in.

Petersburg, 19 Şubat 1921
Ruhum Naciyeciğim... Açtığım İslam ihtilâl bayrağının altında bütün Müslüman memleketleri de toplayarak İngiliz aleyhinde çalışacaklarla, yani Bolşevikler ile birlikte mücadeleye devam fikrinden gittikçe hoşlanıyorum. İnşallah bu da hem Müslümanlar'a, hem memleketimize çare olacaktır. Ah! Naciyeciğim yine hayallere dalarak cicimin afiyetini sormayı unuttum. ...Aman üzülme arslancığım. Düşün, ancak senin mesut ve bahtiyar olmanı duymakla biraz müteselli olacak, beni hatırla da benim için olsun gönlünün eğlenmesine çalış, fakat bunu isteyen "ben"in ne kadar kıskanç ve seni ne kadar sevdiğini düşünmeyi de unutma...."Enver"in.

Krastavorsk, 6 Ekim 1921
Mukaddes Naciyeciğim!Ah! Hareketimden evvel Bakü'de görüştüğüm Muhiddin Bey, Moskova'dan kuryemiz Muzaffer Bey'in birçok mektuplarla 4 Ekim'de Bakü'den Batum'a doğru geçtiğini söyleyince o kadar kederlendim ki tarif edemem. ...Naciye, bugün şöyle ilk Türkistan topraklarını uzaktan gördüğümde zihnimden neler geçtiğini yazamayacağım. Bakalım durum ne gösterecek. Ah! Aklım ve fikrim hep sende. Gönlüm öyle istiyor ki, sen hakikaten Enver'inle iftihar edecek bir vaziyete gelesin yahut ben öyle birşey yapayım ki herkes parmak ısırsın...."Enver"in.

Buhara, 17 Ekim 1921
Mukaddes, sevgili Naciyeciğim; Bugün benim uzunca müddet buralarda kalacağımı anlatan evrakı hazırladım. ...Bu talimat, dünyanın istikbalinde büyük değişimlerin başlangıcı olduğundan, aynen sana da bir tane gönderiyorum. Doğrusu bunları yazarken ne kadar sıkıntı ve kalp azabı içinde bulunduğumu bilemezsin. Bir taraftan, şahsımı tatmin için hemen herşeyi bırakarak senin kucağına atılmak üzere hareketimi emreden bir ses bağırıyor. Diğer taraftan, kırk milyon Türk ve Müslüman'ın ve buna bağlı milyonlarca İslam'ın yorgun canhıraş iniltisi bana "İmdat, imdat" diye sesleniyor. Ve kalırsam, Hak ve halk nezdinde bu hizmetimin takdir edileceğini hazırlıyor. Naciye, diğer taraftan, senin şöyle İstanbul'dan çıkmış yavrularımla boynunuz bükük olarak Berlin'de sana lâyık olmayacak bir binanın köşesine iltica ettiğinizi düşündükçe, seni her vakit dediğim gibi herkese gıpta ettirecek bir surette yaşatmak ve alnını büyük bir gururla kaldırıp gezmene vesile olmak ve öyle bir harp kaybetmiş idam mahkûmu bir adamın değil, din ve milletine hakikaten fedakârlıkla çalışmış ve Allah'ın inayetine muvaffak olmuş bir adamın eşi olduğunu göstermek için kalacağım. İnşallah, pek emin olduğum büyük muvaffakiyete yakında ulaşır da, o vakit ...minnet sadâları arasındagelir, sana lâyık mevkiye oturursun. ..."Enver"in.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 13.07.2009)