TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

30 Ağustos 2009 Pazar

Vatan Gazetesi'nden 5 Cilt Osmanlı İmparatorluğu Tarihi Kampanyası

Vatan Gazetesi bugün itibariyle müthiş bir kampanyaya başladı. Romen tarihçi -ki balkanların en iyi tarihçisi olarak bahsedilir- Nicolae Jorga'nın 5 ciltlik "Osmanlı İmparatorluğu Tarihi" eseri 49 kupona verilecek. İlk kupon bugündü ancak yarın da mutlaka yeniden bir kampanya başlangıcı yapılır. Her tarihseverin mutlaka kütüphanesinde yer alması gereken bir eserdir. İlgili arkadaşlara duyurumuzdur.

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Selimiye Camii

Selimiye Camii, Edirne'de II. Selim'in Mimar Sinan'a yaptırdığı camidir.
Sinan'ın 80 yaşında yaptığı ve "ustalık eserim" dediği Selimiye Camii gerek Mimar Sinan'ın,
gerek Osmanlı mimarisinin en önemli baş yapıtlarından biridir.

Şehrin en hakim tepesinde Selimiye yükselirdi. Edirne'de ovalardan, eteklerden başlayarak kademe kademe yükselen bir sıra camiler, kubbeler, minareler ortasında Selimiye, bir taç gibiydi.

Hiçbir taş eseri dünyada bu kadar güzel, bu kadar tenasüplü olmasa gerektir. Hem de ben sonraları, bunların nicelerini gördüm.

Selimiye azametli olmaktan ziyade güzeldir. İnsana ruhani duygulardan ziyade hayranlık verir. Ruhta da sükun ve teslimiyet uyandırır. Kalbe muvazene ve huzur getirir. İnsan onunla, bir insan eseri olduğu için övünebilir ve bir eşinin daha yapılabileceğine her nedense ihtimal vermek istemez.

İnsan kalbi onun, bir Allah evi değil, bir kul yapısı olduğu için üstüne titrer. Onun ilan ve temsil ettiği ilahi varlığı, korkarak değil, severek benimser. Onun sevdirdiği şeyi insan, hiç korku duymadan sever.


Selimiye, daha çok birer kaleye benzeyen, dantela gibi işlenmiş taşlarını, kornişlerini görebilmek için, ta yanlarına kadar varılmak lazım gelen Selçuk mabetlerinden başka bir şeydir. Her parçası mıncık mıncık işlenen ve her süsünde cinler, devler, korkular dile gelen Hint eserleriyle onun hiç benzerliği yoktur. Bir Çin eseri gibi bir el işi mucizesi değildir. Ne Yunan, ne Rönesans, ne Gotik... Hayır, öyle bir bütündür ki, parçalarından her biri diğerlerinden ayrıldığı zaman bir mana ifade etmez. Bu camiin, üstünde ayrı ayrı durulacak motifleri, minyatürleri yoktur. Fakat Selimiye'de insan kudreti, şu taş denilen ağır maddeyi, öyle kusursuz bir tenasüp içinde, öylesine bir araya getirerek yükseltmiştir ki, bu yükseliş bir hayal eseri kadar güzeldir.

Hatta bu göklere ulaşmak hamlesi, bu kubbelerin üstünde son düğümünü işlemekle de kalmaz. Bu kubbeyi dört taraftan dünyanın en güzel dört minaresi dört kanat gibi kucaklar. Bu hamle, müminlerin nerede başladığı ve nerede bittiği bilinmeyen yakarışları gibi, sonsuzluk alemine doğru yükselir, gider...

Şevket Süreyya Aydemir
(Suyu Arayan Adam, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2006, s.29-30)

27 Ağustos 2009 Perşembe

Sultan Alp Arslan'ın Şehid Edilmesi

Asıl adı Muhammed olan sultan, Alp Arslan adıyla meşhur oldu. Eylül 1072 başında Maveraünnehr'e doğru sefere çıktı. Askerlerinin sayısı iki yüz bin süvariden fazlaydı. Alp Arslan'ın adamları 20 Kasım 1072 günü Yusuf el-Harezmi adlı kale muhafızını huzura getirdiler. Yusuf yanında sakladığı bıçakla sultanı yaraladı.

Sultan yaralanınca şöyle dedi:

"Her ne zaman düşman üzerine yürümek istesem daima Allah'tan yardım dilerdim. Dün bir tepe üzerine çıktığımda, askerimin çokluğundan ve ağırlığından dolayı bana ayağımın altındaki dağ depreniyor gibi geldi. Kendi kendime: "Ben dünyanın padişahıyım, bana kim galip gelebilir?" dedim. Bugün Allahü Teala beni en zayıf kulu karşısında aciz bıraktı" deyip istiğfar etti. 24 Kasım 1072 tarihinde vefat etti ve Merv'de babasının yanına defnedildi.

Sultan Alp Arslan 1032-1033 yılında doğmuştu. Kırk yıl ve bir kaç ay yaşadı. Başka bir rivayete göre ise 1029 yılında doğmuştur. Sultan olarak adına hutbe okunduğu tarihten vefatına kadar hükümdarlık müddeti dokuz sene altı ay ve bir kaç gündür.

(Yedi Kıta Dergisi, Sayı:12,
Ağustos 2009, Sayfa:55)

Sultan Alp Arslan'ın Ahlak ve Yaşayışından Bazı Tablolar

Alp Arslan, bütün ömrünce İslam'a hizmet edebilmiş nadir zâtlardandır. Girdiği her savaşa ya bir fitneyi bastırmak yahut İslam memleketlerini muhafaza etmek veya Müslümanların itikadlarına zarar verenleri mahvetmek için girmişti. Nitekim kendisini de bir Harici, şehid etmiştir.

Sultan Alp Arslan akıllı, adaletli ve iyi ahlaklı bir insandı. Her asılsız ihbara itibar etmezdi. Hakimiyet sahası çok genişlemişti, bütün dünya ona boyun eğdi. Ona, haklı olarak "Sultânü'l Âlem" denilirdi.

Ülkesinin hiç bir yerinde cinayet ve müsadere olmadı. Halktan makul vergi alınırdı. Onu da kolaylık olsun diye her yıl iki taksitte alırdı.

Bir gün biri, veziri Nizamülmük aleyhinde yazdığı yazıda sultanın memleketlerinde ne kadar malı olduğunu ve ne gibi vergiler aldığını anlatmıştı. Yazı, sultanın namaz kıldığı yere bırakılmıştı. Sultan onu alıp okudu, sonra da onu Nizamülmülk'e verip: "Bu mektubu al, eğer bunu yazanların yazdıkları doğru ise ahlakını güzelleştir, durumunu düzelt. Eğer yalan söylüyorlarsa onların hatalarını bağışla ve onları öyle mühim işlerle meşgul et ki insanları aldatmaya vakit bulamasınlar" dedi.

(Yedi Kıta Dergisi, Sayı:12,
Ağustos 2009, Sayfa:56)

Sultan Alp Arslan'ın Malazgirt Zaferi'nden önceki son sözleri

"Biz ne kadar az olursak olalım, onlar (Bizanslılar) ne kadar çok olurlarsa olsunlar, bütün Müslümanların minberlerde bizim için dua ettikleri şu saatte kendimi düşman üzerine atmak istiyorum."

"Ya muzaffer olur gayeme ulaşırım, ya da şehit olarak Cennet'e giderim. Burada emreden sultan ve emredilen asker yoktur. Zira bugün ben de ancak sizlerden biriyim, sizlerle birlikte savaşan bir gaziyim. Ölürsem kefenim, üzerimdeki elbisemdir."

"Allahım! İslâmın sancaklarını yükselt ve hayatlarını Sana kulluk için esirgemeyen mücahidlerini yalnız bırakma! Ya Rabbi! Alp Arslan'ı, düşmanlarına karşı muzaffer kıl ve onun askerlerini meleklerin ile kuvvetlendir! Zira O, Senin rızanı kazanmak için varlığını, canını ve her şeyini fedadan sakınmıyor. O Senin yolunda ve dininin üstünlüğü için nasıl cihat yapıyorsa Sen de onu öylece koru ve düşmanlarını kahret!"

"Ya Rabbi! Seni kendime vekil yapıyor, âzâmetin karşısında yüzümü yere sürüyor, uğrunda cihâd ediyorum. Ey Allahım! Niyetim halistir; bana yardım et."

"Ey Askerler!... Eğer şehid olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. Ben nefsimi Allah'a adadım. Benim için şehadet de, muzaffer olmak da bir saadettir. Zaferi kazanırsak istikbal bizimdir."

(Tarafımca derleme)

Sultan Alp Arslan'ın Kitabesi

1071'deki Malazgirt zaferimizin muhteşem kahramanı sultan Alp Arslan'ın "Merv" şehrindeki türbe kitabesi şu mealdedir:

"Ey Alp Arslan'ın göklerle yüzleşmiş olan şan ve şerefini görmüş olanlar! Şimdi Merv'e gelin de onun nasıl toz toprak olduğunu görün."

İsmail Hami Danişmend
(Tarihi Hakikatler, 2)

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Malazgirt Savaşı

Açılımlardan açılımlara girdiğimiz şu günlerde, bu müthiş özel günün hatırasını blogumuzda yaşatmak en tabii borcumuzdur. Bu vesileyle Malazgirt Savaşı hakkındaki en beğendiğim makaleyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Anadolu'nun Türklere açıldığı bu kutlu günün 978.yıldönümü kutlu olsun. Yaradan bu mübarek ramazan ayındı şanlı ecdadımızın ruhlarını şad eylesin. Aklını siyasetle kaybetmiş, kimliklerini unutmuş şaşkın ve tarihinden bihaber milletimize bu destan bir örnek teşkil etsin. Amin!

***

Anadolu, daha devletlerini kurmadan Oğuzlar'ın dikkatini çekmişti. Horasan'daki Selçuklu ailesi istikbal için bir toplantı yaparak şu karara vardılar: "Çağrı Bey Rum (Anadolu) gazâsına gidecek ve keşif seferi yapacak". Nitekim Çağrı Bey 3.000 kişi ile 1018 yılında Anadolu'ya girmiş, üç yıl boyunca Doğu Anadolu'da faaliyette bulunmuştur. Sefer dönüşünde ise Buhara'da Tuğrul Beyle görüşmüş ve müstakbel fetih sahasını işaret etmiştir. Daha sonra Büyük Selçuklu devleti kurulunca yüzbinlerce Oğuz, Anadolu sınırlarına doğru göç edecektir. Uzaklardaki yurtlarından, bir daha dönmemek üzere gelerek, Selçuklu hizmetine giren ve bu devletin şuurlu idaresi altında Bizans sınırlarına yığılan, cengâverlik hisleri İslâmiyet'in gazâ ve cihad umdeleri ile iyice gelişmiş Türkmen kütlelerinin, kendi yaşayışlarına, son derece elverişli hayat şartlarını haiz Anadolu'da yer edinmeyi istemeleri kadar tabii birşey olamazdı. Bilahare Tuğrul Bey bu ülkeye uzanan yolların kilit noktalarını zorlamıştır. Alparslan'ın tahta çıkması ile garb fütuhatı daha esaslı bir şekilde ele alındı. Zira Anadolu, Sultan'ın fütuhat sahası içinde yer alıyordu. İlk olarak Tiflis, Ani, Kars gibi sevkülceyş noktaları ele geçirildidi; böylece orta ve kuzey Anadolu'ya akınlar kolaylaşmış oluyordu. İlk bakışta intizamsız gibi görünen bu akınlar aslında belli bir programa göre yapılıyordu. Sultandan emir alan birliklerin hücum noktaları ile hedef olarak seçilen şehir, kasaba ve uğrak mahalleri bir plân dahilinde tesbit edilmiş idi. Ani ve şiddetli akınların gayesi Anadolu'yu zabtedip yerleşmekten ziyade, mukavemet edecek büyük şehirleri müstahkem kale ve mevzileri susturarak, ilerde yapılacak esaslı fütuhat ve yerleşme siyâsetine zemin hazırlamaktı. Küçük çapta, fakat fasılasız olarak yıllarca süren bu hazırlık devresinde Bizans'ın hemen hemen bütün stratejik merkezleri tahrip edilmiş ve umumi mânâda Bizans'ın "Anadolu'yu savunma gücü" âdeta yok olup gitmiştir.
(Malazgirt Savaşı: Giovanni Boccacio'nun De Casibus Virorum Illustrium adlı eserinin
Fransızca çevirisinden alıntı.)

Böylece 1071'li yılların başında Selçuklu kütleleri ile Bizans karşı karşıya geliyordu. Ya Bizans bütün doğu sınırları boyunca yükselen ve serpintilerini kendi içinde hissettiği bu istilâ çığını eritip mahvedecek, yahut Anadolu üzerine gelen kuvvet Bizans'ı tamamen ezecekti. Malazgirt sahrası ise tarihin bu kat'i mücadelesine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyordu.

Anadolu'nun yıpratılması siyasetini, tahammülü aşan bir sabır ile takip eden Alparslan hergün biraz daha hedefine yaklaşmakta idi. Şüphesiz hâdiselerin zorlaması ile Romanos Diogenes, İslâm meselesini kökünden halletmeye karar verdi. Ve pek kalabalık bir ordunun başında müslümanları Anadolu'dan sürmek ve ardından İslâm ülkelerini de istilâ etmek gâyesi ile yola koyuldu.

O sıralarda Alparslan, Suriye seferine çıkmış bulunuyordu. Şam'a yürüdüğü sırada imparatorları idaresindeki Bizans ordusunun Doğu Anadolu'ya ilerlediğini haber alır almaz derhal geri döndü; çünkü o zamana kadar Bizans ile karşılaşmak ihtiyacını duymayan ve daha ziyade Anadolu'nun fütuhat bakımından olgunlaşmasını bekleyen Sultan, artık imparatorun çıkarabileceği son ve en kalabalık kuvvet ile hesaplaşmak zaruretine kani olmuştu. Süratle Doğu'ya tırmanan Alparslan yürüyüşünü hızlandırmış, bu cebri yürüyüş esnasında at ve develerden çoğu ölmüş, bilhassa Fırat'ı geçerken ağırlıklardan bir kısmı harap olmuş idi. Asker sayısı ise Anadolu'da gaza yapan Türkmen birliklerinin ve gönüllülerinin katılmasıyla ancak elli bine çıkmıştı.

Alparslan, Sübhan dağının eteklerini takib ederek doğuya Malazgird'e doğru ilerliyordu. Düşmanın durumunu öğrenmek için Diyojen'e, Sav-Tekin'i göndererek sulh teklifinde bulunduysa da bu teklif imparator tarafından kabaca reddedildi. Alparslan'ın nerede teslim olacağını soruyor, kendisinin Selçuk başkenti İsfahan'da kışlayacağını söylüyordu. Buna dayanamayan Sav-Tekin ise: "Hayvanlarınız orada kışlar; ama sizin nerede kışlayacağınızı bilemem" tarzında çok mânâlı ve ciddi bir cevap verdi. Artık savaş kaçınılmazdı.
Bütün İslâm dünyasının dikkatleri Malazgird'le çevrilmişti. Zira bu geniş coğrafyayı Selçuklular savunuyordu. Abbasi Halifesi bu kader günü için bütün camilerde okunmak üzere şu hususi hutbe ve duâyı gönderdi: "Allahım!.. İslâmın sancaklarını yükseltmek için hayatlarını esirgemeyen mücahidlerini yalnız bırakma. Alparslan'ı muzaffer kıl".

Başta hilafet merkezi Bağdat olmak üzere, bütün İslâm aleminde derin bir inançla yapılan bu duâ ordu üzerinde moral bakımından oldukça müsbet tesirde bulundu.

26 Ağustos 1071 Cuma günü bir ölüm-kalım savaşı için iki ordu karşı karşıya geldi. Bizans'ın tarihi boyunca çıkardığı 200.000 kişiden oluşan bu büyük ordu, Rus (Slav) Ermeni, Bulgar, Alman, Frank, Gürcü, Peçenek ve Uzlar'dan müteşekkildi. Lâkin bu ordu din, milliyet ve mefkure gibi ulvi kıymetler bakımından çok âhenksiz daha doğrusu zayıftı. Buna mukabil Selçuklu ordusu sayıca daha az fakat mânen çok yüksek bir seviyede idi. Başlarında büyük' zaferler kazanmış genç ve kudretli bir sultan ile seçkin kumandanlara sahip idiler. Müşterek gazâ fikri ve Anadolu'yu fethetme ideali onları birleştiren unsurlardı. Sultanlarından, en küçük neferlerine kadar temsil ettikleri dava, ideal ve dünya için ölümü bir şeref biliyorlardı.

Malazgirt ovasında kılınan Cuma namazından sonra Alparslan askerlerini topladı, atından inerek secdeye kapandı: "Ya Rabbi! Seni kendime vekil yapıyor, âzâmetin karşısında yüzümü yere sürüyor, uğrunda cihâd ediyorum. Ey Allahım! Niyetim halistir; bana yardım et" diye duada bulundu. Bunu müteakip orduya inanç ve azminin yüceliğini gösteren şu hitabede bulundu: "Burada Allah'tan başka Sultan yoktur. Emir ve kader onun elindedir. Bu sebeple benimle birlikte savaşmakta veya benden ayrılmakta serbestsiniz" dedi. Zimamdarlarının bu kararlılığını gören askerler bir ağızdan: "Asla emrinden ayrılmayacağız" cevabını verdiler.

Sultan beyaz elbiselerini giydi; atının kolanlarını sıktı, kuyruğunu bağladı, kılıç ve topuzunu alıp atına bindi.

İslâm'ın büyük gazisi şu son vasiyet-hitabede bulundu: "Ey Askerler!... Eğer şehid olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. Ben nefsimi Allah'a adadım. Benim için şehadet de, muzaffer olmak da bir saadettir. Zaferi kazanırsak istikbal bizimdir".

Bu maddi-mânevi hazırlığı takiben muharebe başladı. İslâm askerleri Allah ve tekbir sesleri, kös ve boru gürültüleri ile harekete geçtiler. Selçuklular bu çarpışmada eski askeri taktiklerini tatbik ederek önce sahte bir ric'at hareketi ile düşmanı içerlere doğru çektiler. Zafer sevinci ile Türk birliklerinin arasına giren Bizans kuvvetleri pusuda bulunan Türk kıtalarının ani taaruzları ile kuşatıldı.

Bu şaşkınlık içinde Bizans ordusunda bozgun başladı. İmparatorun karargâhına doğru çekilmesi tam bir dağılışa sebep oldu. Muharebenin sonucu akşam üzeri belli olmuştu. Orta doğunun yenilmez bir kuvveti sayılan 1.000 yıllık Bizans imparatorluk ordusu yok edilmiş, imparator ve kumandanlar esir alınmıştı. Bu İnanç ordusunun zaferi Allah'ın onlara verdiği bir lütuf oldu.

Alparslan esir imparatora çok iyi muamelede bulundu. Derhal esir misafire bir çadır kurdurdu ve şerefli bir misafir gibi yanına oturtup, teselli etti. Bu da onun destani kahramanlığını ve yüce insani hasletlerini gösteriyordu. Daha sonra Türk Sultanı onunla bir sulh anlaşması yapmış ve serbest bırakmıştı.

Alparslan'ı en büyük İslâm gâzi ve fâtihi pâyesine yükselten Malazgirt muharebesinin ehemmiyeti ölçüsüzdür. Anadolu bize onun hediyesidir. Daha sonra cihan devletini dünya muvazenesinde ön plana çıkartacak olan bu fetih Malazgirt zaferini başka hiçbir muvaffakiyet ile kıyaslanamayacak nisbette çok müstesna ve mühim bir mevkiye oturtmaktadır.

Alparslan'dan sonra yüzyıllarca insanlığa ışık saçacak, medeniyet ve ümranlara dâyelik yapacak, islâm'ın yüce hakikat ve ideallerini dünyanın dört bir bucağına soluk soluğa taşıyacak erleri yetiştiren kutlu belde Anadolu, tekrar aynı misyonu üslenmek için beklemektedir... Anadolu yeniden fetih beklemektedir. Bu da ancak Alparslan ve askerlerinin aksiyonuna sahip ve fetih ruhunu taşıyan, gönlünü yüce ideallerle donatmış hakikat erleri eliyle olacaktır.

O bizi daha fazla bekletmesin!...

Kaynaklar:
1) Köymen, Prof. Dr. M. Altay, Selçuklu Devri Türk Tarihi T.T.K. Ank. 1962 s. 32.
2) Turan, Prof. Dr. Osman, Selçuklular Tariki ve T, İslâm Medeniyeti, Ank. 1965 s, 48.
3) Kafesoğlu, ibrahim, Malazgirt Meydan Muharebesi, İstanbul. 1956, s. 4.
4) Kafesoğlu, İbrahim, Türk Fütuhat Felsefesi, İst. 19 71 s. 14.
5) Claude, Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu'da Türkler, İst. 1984 s. 85.
6) Yınanç. Prof. M. Halil, Anadolu'nun Fethi, İst. 1934 s.32.
7) Sevim, Prof. Dr. Ali, Malazgirt Meydan Savaşı, Ank. 1971, s.28 vd.
8) Kafesoğlu, İbrahim, Malazgirt Meydan Muh. 5.7.
9) Duânın Tam metni için bk. Seuim, Ali, Malazgirt Meydan Savaşı s. 71 vd.
10) Turan, Prof. Dr. Osman, T. Cihan Hakimiyeti Mefkuresi c.l. İst. 1980 s. 127 vd.
11) a.g.e., s. 282.
12) Sümer, Prof. Dr. Faruk. İslâm Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı, Ank. 1988 s. 51.
13) Turan, Prof. Dr. Osman, Türkler Anadolu'da İst. 1973 s. 10.
14) Dirimtekim, Feridun, Selçukluların Anadolu'ya Yerleşmesi Ankara, 1971 s. 248.

Çetin Sungur
(Sızıntı Dergisi)

25 Ağustos 2009 Salı

Hırka-i Saadeti Ziyaret Merasimi

(Hırka-i Saadet Dairesi)

Osmanlı devrinde "Hırka-i Saadet Dairesi" ve "Mukaddes Emanetler", Ramazan-ı Şerif'in on beşinci günü, sultan ile saray ve devlet erkanı tarafından merasimle ziyaret edilirdi.

Ramazan-ı Şerif'in on beşinci gecesi, sultan Hırka-i Saadet odasına gelirdi. "Dülbend Ağası*" altmış kadar yeni süngerle gümüş taslar içinde gülsuyu getirir, "Silahdar Ağa*" bu süngerlerden birkaç tanesini alarak birer birer gülsuyuna batırıp ıslatır ve padişahın eline verir, padişah da içinde Hırka-i Saadet sandukasının bulunduğu büyük gümüş şebekeyi bizzat siler. O sırada başta "Çuhadar Ağa*" ve "Rikabdar Ağa*" bulunmak üzere bütün Has Odalılar* ellerindeki süngeri gül suyuna batırıp odanın her tarafını silerlerdi.

(Hırka Sandukası ve Hırka-i Şerif)

Ziyaret merasimi ertesi günü öğle namazından iki saat evvel başlardı. Padişah, Hırka-i Saadet Odası'na geldikten sonra Has Odalılar gümüş şebeke içindeki hırka sandukasını çıkarırlar ve altın kaplı sehpası üzerine koyarlardı. Sandukanın altın anahtarı padişahta dururdu. Herkes hazır olunca İmam-ı Evvel ve İmam-ı Sani Efendiler Hırka-i Şerif'in karşısında birer aşr-ı şerif okuduktan sonra padişah sandukayı besmele ile açardı. Hırka bir bohça içinde, bohça bir altın çekmece içinde, altın çekmece de yedi bohça içinde, nihayet bohça, üzerleri inci işlemeli kalın şeritlerle sarılmıştır. Şeritler çözülür, bohçalar ve ardından altın çekmece, altın anahtarı yine kendisinde duran padişah tarafından bizzat açılırdı. Nihayet son bohça da çözülür, mukaddes hırka meydana çıkardı.
(Altın Hırka-i Saadet sandığı)

Ziyaret, Hırka-i Şerif'in sağ omuzu hizasından yakasını öpmekten ibaretti. Hırka, öpülecek yere bir tülbent konularak öpülürdü. Ziyaret günü birkaç yüz parça tülbent hazırlanmış bulunurdu. Her ziyaretçi, hırkanın üstünde öptüğü tülbenti kıymetli bir hatıra olarak saklardı. Bu tülbentlerin üzerinde güzel bir hat ile aşağıdaki kıta bulunurdu:

Hırka-i Hazret-i Fahr-i Rusüle,
Atlas-ı çarh olamaz pây-endâz.
Yüz sürüp zeyline takbîl iderek,
Kıl şef-i ümeme arz-ı niyâz.

Anlamı şudur:

Peygamberlerin iftihar ettikleri Muhammed Mustafa'nın hırkasına,
Gökyüzünün atlası (Samanyolu) ayak basmamış olamaz.
(Öyleyse) Eteğine yüz sürüp (Onu) öperek,
Ümmetlerin şefaatçisine arz eyle (Ondan şefaat iste).

(Tarafımca derleme)


*Silahdar Ağası: Osmanlı Devleti'nde görevi sarayda padişahı korumak ve törenlerde padişahın kılıcını taşımak olan görevlidir. Silahdar ağalar saraydan bir devlet memuriyetiyle çıkacakları zaman, kendilerine en az bir valilik, yani miriman rütbesiyle paşalık verilirdi.

*Çuhadar Ağası: Başlıca görevleri törenlerde atla padişahın ardından giderek yağmurluğunu taşımak, halka para dağıtmak; padişahın kaftan ve börklerine bakmak, bulunmadığı zaman silahtara vekillik etmek olan görevlidir. Çuhadan yapılmış bir elbise giydikleri için bu adla anılmışlardır.


*Dülbend Ağası: Osmanlı Devleti'nde padişahın sarık ve çamaşırlarını muhafaza, temizleme ve padişahı giyindirme görevi olanlara verilen ad.

*Rikabdar Ağası: Padişahın üzengisini tutan görevliye verilen addır. Üzengi, üzerine basarak arabaya veya ata binmeyi sağlayan demirdir.

*Has Oda: Osmanlı Devleti saray teşkilâtında, Enderûndaki altı koğuşun en îtibârlı ve en ehemmiyetli kısmı. Has Odalıların asıl vazîfeleri, Hırka-i Şerîf Dâiresinin temizliğini yapmak, oradaki Kur’ân-ı kerîm ve diğer kitapların tozlarını almak, muayyen ve mübârek gecelerde öd ağacı yakmak, gülsuyu serpmek, buradaki mâdenî eşyâları parlatmak gibi işlerdi.

Prof. Dr. Haydar Kazgan vefat etti

(Haydar Kazgan hocanın Sami Önal ile birlikte yazdığı muhteşem bir eseri.)

Değerli Hocamız Prof. Dr. Haydar Kazgan'ı kaybetmiş bulunuyoruz. Hocamız için ilk tören 26 Ağustos Çarşamba günü saat 10:00'da İTÜ Maçka Yerleşkesi'nde Yabancı Diller Okulu Binası'nda yapılacaktır. Cenaze, Seyid Ahmet Deresi Cami'nde öğle namazını müteakip kılınacak cenaze namazının ardından Seyid Ahmet Deresi Cami İranlılar Kabristanı'nda defnedilecektir.

Detaylar:
Tören Tarih: 26 Ağustos Çarşamba
Saat: 10:00
Adres: İTÜ Yabancı Diller Okulu, Maçka (Beşiktaş'tan Akaretler yokuşunu çıkınca Teşvikiye yönüne doğru giderkensoldaki büyük taş bina)
Cami Saat: Öğle namazından sonra
Adres: Nuhkuyu caddesi Seyid Ahmet Deresi Cami Burhan Felek Spor Tesisleri yanı
MezarlıkAdres: Seyid Ahmet Deresi Cami İranlılar Kabristanı
Bilgi için: Yrd. Doç. Dr. Saime Suna Kayam
Tel: 0533 6525156

***

Haydar Kazgan 1921'de İstanbul'da doğdu. 1941'de İtalyan Lisesi'ni, 1943'te Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Fransızca Bölümü'nü, 1950'de de İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ni bitirdi. 1952'de İstanbul Teknik Üniversitesi İktisat Kürsüsü'ne asistan oldu. 1955'te doktorasını tamamlayarak Chicago Üniversitesi'ne doçentlik eğitimine gitti. 1961'de doçent, 1966'da profesör olan Haydar Kazgan emekli olduğu 1988 yılına kadar İ.T.Ü İşletme Fakültesi'nde öğretim üyeliği yaptı. Daha sonra aynı fakülte ile İ.Ü İktisat Fakültesi'nde master ve doktora dersleri verdi. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde "Osmanlı Finansı" konusunda doktora ve master çalışmaları yapmıştır. Otofinansman, Maden İşletme Ekonomisi,Turizm İşletme Ekonomisi, Sanayi Tarihi gibi kitaplarının yanında İşletme Ekonomisi ve Mühendislik Ekonomisi ile ilgili ders notları da yayımlanmıştır. Son yıllarda daha çok Osmanlı finansı ve ekonomi tarihi ile ilgili çalışmalar yapmıştır. Galata Bankerleri, Osmanlı'dan Günümüze Şirketleşme, Avrupa Finans Kapitalinin Osmanlı İmparatorluğu'na Girişi, Osmanlı Sanayi tarihi, Osmanlı Dönemi Bankalar Tarihi ve Tarihte İstanbul Borsası adlı kitapları bu konudaki çalışmalarından bazı örneklerdir. Ayrıca İktisat Fakültesi dergisi, Maliye Enstitüsü dergisi gibi dergiler ile çeşitli gazetelerde yayımlanmış iki yüzden fazla araştırma yazısı, eşi Prof. Dr. Gülten Kazgan ile birlikte İtalyanca ve Fransızca olarak hazırladıkları yirmiden fazla etüdü vardır.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Fatih'i kimler sevmezdi?

(Sultan Bayezid-i Veli tarafından yaptırılan ve içerisinde türbesi bulunan Bayezid Camii.
Cümle kapısında Şeyh Hamdullah'ın yazdığı kitabeye göre 1501-1506 yılları arasında beş yılda tamamlanmıştır.)

II.Bayezid tahta geçince Fatih dönemine büyük bir tepki oluşmuştu. Fatih, ömrünün son yıllarında mülk ve vakıf topraklarının önemli bir kısmını timar* sistemine dahil etmişti. Bundaki amacı, bitip tükenmek bilmeyen askeri faaliyetler için kaynak sağlamaktı. Bu siyaset yüzünden mağdur olanlar ise Amasya'da Şehzade Bayezid'in etrafında toplanmışlardı. Amasya, Fatih'in yaptığı işlere muhalif olanların toplandığı bir mekan haline gelmişti. Şehzade, babasının vakıf ve mülklerle ilgili getirdiği yeni düzenlemeyi ağırdan almış, ayrıca İstanbul'a gönderilmesi istenilen bir tüccarı da teslim etmemişti. Bu yüzden de babası ile arası bozulmuştu.

Bayezid, padişah olduktan sonra babası zamanında devletleştirilmiş toprakları sahiplerine geri verdi. Fatih'in hükümdarlık döneminde 5 defa paranın değeri düşürülerek hazinenin gelirleri arttırılmış, ancak bu durum asker ve halk arasında hoşnutsuzluk yaratmıştı. Bu yüzden Fatih'in ölümünden sonra tahta çıkan oğlu Bayezid'e babasını değil, dedesi II.Murad'ı örnek alması tavsiye edilmişti. Bayezid döneminde Fatih'in yaptığı birçok işten vazgeçildi. Avrupalı ressamlar tarafından yapılmış olan resimler saraydan çıkartılarak pazarlarda satıldı.

Fatih ile oğlu arasındaki uyumsuzluktan dolayı II.Bayezid'in babasının ölümünde rolü olduğu iddiaları da vardır. Şehzade Bayezid'in Veziriazam Karamani Mehmed Paşa'nın Cem Sultan lehindeki teşebbüsleri yüzünden, Hekimbaşı Acem Lari'yi kullanarak babasını zehirlettiği söylenirse de bu kanıtlanmamış bir iddiadır.

Erhan Afyoncu
(Osmanlı'nın Hayaleti, Yeditepe Yayıncılık,
İstanbul, 2005, Sayfa: 97-98)


*Timar: Osmanlı Devleti'nin; geçimlerine ve hizmetlerine âit masrafları karşılamak üzere bir kısım asker ve memurlara, muayyen bölgelerde, kendi nâm ve hesaplarına tahsil yetkisiyle birlikte tahsis etmiş olduğu vergi kaynaklarına verilen umûmî isim. İktâ ve dirlik diye de terminolojide anılır. Bu sistemde arazi, timar verilen kimsenin mülkü değildir. Timar sahibi (sâhib-i arz), araziyi, reâyâya (vergi vermekle mükellef olan vatandaşa) işletmek üzere verir, mahsulden ve reâyânın şahsından devletin alacağı vergileri toplar.

Çandarlı ve Rüşvet

Çandarlı Halil Paşa'nın (1364-1387 tarihleri arasında I. Murad'a sadrazamlık yapmış aynı adı taşıyan dedesi Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa ile karıştırılmamalıdır) Bursa / İznik'teki türbesi.

Fatih'in İstanbul'un fethini müteakip Veziriazam Çandarlı Halil Paşa'yı idam ettirdi. Halil Paşa, İstanbul kuşatmasının başından beri bu işe karşı olup Bizanslılar'la iyi geçinme taraftarıydı. Çandarlı'nın bu siyaseti, ona karşı olan diğer vezirler tarafından Bizans İmparatoru'ndan rüşvet aldığı şeklinde propaganda edilmişti. Ancak onun İstanbul kuşatmasına karşı olmasının asıl sebebi, Osmanlı'ya karşı haçlı kuvvetlerinin harekete geçme ihtimalidir. Çandarlı, II.Murad'ın barış siyasetini devam ettirmek istiyordu ve İstanbul fethedilemediği takdirde, Osmanlı Devleti'nin başına gelebilecek büyük tehlikelerin farkındaydı. Ayrıca Fatih'le arasındaki husumet sebebiyle, İstanbul'un fethinin ona sağlayacağı sonsuz kudretin kendi sonunu getireceğini de biliyordu. İstanbul kuşatmasına karşı çıkmasının asıl sebepleri bunlardır. Bizanslılar'dan rüşvet aldığı yolundaki iddialar onu yıpratmak için çıkarılmıştır ve asılsızdır.

Fatih'in ilk hükümdarlığı (1444-1446) sırasında Çandarlı Halil Paşa il genç padişah arasında bir husumet oluşmuş ve II.Mehmed, Halil Paşa yüzünden tahtı babasına bırakmak zorunda kalmıştı. Ayrıca Fatih'in etrafındaki kapıkulu kökenli vezirler de onu Halil Paşa aleyhine kışkırtmaktaydılar. Fatih, kendi otoritesine engel olarak gördüğü Çandarlı Halil Paşa'yı, fetihten hemen sonra rüşvet dedikodularını kullanarak ortadan kaldırtmıştır.

Erhan Afyoncu
(Osmanlı'nın Hayaleti, Yeditepe Yayıncılık,
İstanbul, 2005, Sayfa: 95-96)

Yavuz Sultan Selim'in Vefatı

Yavuz Sultan Selim'in hastalığı yüzünden yollarda ağır gidiliyor ve bazı menzillerde fazla kalınıyordu. Yavuz, Çorlu'da kırk gün Başhekim Ahmed Çelebi tarafından tedavi edildi. Yara büyüyüp açılmıştı. Pâdişah, hareket edemeyecek kadar takatsiz düşmüştü. İki aya yakın devam eden tedaviden sonra adeta kendisinden ümidini keser ve Edirne'de bulunan Vezir-i a'zam Pirî Mehmed Paşa, Vezir Mustafa Paşa ve Rumeli beylerbeyi Ahmed Paşa'yı acele yanına çağırtarak vasiyetini yapar. Daha sonra da Pirî Paşa ile yalnız görüşür.

Son demlerini yaşadığını anladığından acele edip yetişmesi için Manisa Valisi olan oğlu Şehzade Süleyman'a haber gönderir. Oğlu gelmeden 21 Eylül 1520 (8 Şevval 926) Cuma günü akşamı 51 yaşında iken Çorlu karargâhının bulunduğu Sırt köyünde vefat eder.

Vefatından önce yanında bulunan musahibi Hasan Can'a, yatakta bulunuşunu kast ederek "Hasan Can, ne haldür?" demis, o da "Sultanım! Cenâb -ı Hakk'a tevecüh edüp Allah'la olacak zamandur" deyince Yavuz: "Ya bizi bunca zamandan berü kimün ile bilürdün? Cenâb-ı Hakk'a teveccühümüzde kusur mu fehm ettün?" cevabını vermişti. Bunun üzerine Hasan Can: "Hâşâ ki, bir zaman zikr-i Rahman'dan gufûl müşahede etmiş olam. Lâkin bu, gayr-i ezmâna benzemedüğü cihetten ihtiyaten cesâret eyledüm" demişti. Bunun üzerine Sultan: "Sûre-i Yâsin tilâvet eyle" diyerek kendisi de Hasan Can'la birlikte okumuş. Aynı sûreyi ikinci defa okuyup "Selâmun kavlen..." diye devam eden 58. âyeti okuyunca teslim-i ruh eyler.[1]

Türbesi, Sultan Selim Camii’nin kıble duvarının önünde, Haliç’e nâzır bir tepededir. Sandukasının başucunda vasiyeti üzere, büyük âlim İbni Kemal’in atının ayağından sıçrayan çamurlu kaftanı asılıdır...[2]

Kaynaklar:
1- http://www.enfal.de/otarih46.htm /
Ayrıca bkz. Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi, Ötüken Neşriyat, c.1, s.232-233
2-
http://iktibas.net/metin.php?seri=1366

(Tarafımca derleme)

"Kurtuluşun ancak silahlı bir mücadeleden geçtiğini ilk olarak ortaya atan bendim"

Bugün tarihimiz bilhassa yakın tarihimiz “Yalan Tarih – Yalan Devler” ile doludur. Bizlere daima ve her sınıf düzeyinde, Millî Mücadeleyi başlatmak için Anadolu’ya ilk geçen paşa olarak Mustafa Kemal Paşa gösterilmedi mi?... Hâlbuki bu bilginin yanlış olduğunu anlamak için birkaç tarih kitabı kurcalamak yeterli olacaktır.

Nitekim Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da Anadolu’ya geçti, Fakat Kâzım Karabekir Paşa ise, Sultan Vahdeddin Han’dan resmen Millî Mücadeleyi başlatmak için yani bu ismi kullanarak 1919’un Nisan başlarında izin aldı ve Anadolu’ya geçti. Daha sonra Mersinli Cemal Paşa, Ali Fuat Paşa ve daha nice Paşa 19 Mayıs’a kadar Anadolu’daki yerlerini almıştı. Ve en nihayet en son Mustafa Kemal Paşa geçti...(1) O günleri sarayda vazifeli olan Başkâtip Ali Fuat Bey hatıralarında şöyle anlatır;

“...Mayıs ayının ortalarına kadar Anadolu’ya sürekli rütbeli akışı devam etti. Ve en son Mustafa Kemal Paşa geçti. 16 Mayıs 1919 Cuma günü Sultan çok sevinçliydi. Bu sevincin sebebini kendisine sorduğumda ise bana; "Kâtip çok sevinçliyim, zira Satranç tahtasındaki “Şah”ı da bugün gönderdim. Tahta artık tamamdır" cevabını verdi..."(2)

İşgal kuvvetleri ile İlk defa silahlı mücadeleye başlayan doğu cephesinin efsane ismi Kâzım Karabekir Paşa, İstiklâl Harbi’ni kimin başlattığını, şahit, zaman ve yer göstererek şöyle açıklıyor;

İstiklâl Harbi’ni başlatmak, kurtuluşun ancak silahlı bir mücadeleden geçtiğini ilk olarak ortaya atan bendim. Bu savaşın daha sonra Mustafa Kemal Paşa tarafından da benimsenecek siyasî ve askerî esas planlarını ben hazırladım. Bu planlardan ilk önce 29 Ekim 1918’de İstanbul Zeyrek’teki ağabeyimin Süleymaniye Camiini gören evinin bahçesinde, konuyu İsmet Bey’e (İnönü) açtım ve onunla tartıştık. İsmet Bey dinledi ve, sonra bu mücadelenin gereksiz olacağına hükmederek bana;

"Kâzım Bey kardeşim, bitti, her şey bitti. Anadolu’daki birkaç köylü ile olacak şey değildir bu iş. Her ikimiz de emekli olalım. Adana’dan toprak alalım ve ziraatle uğraşalım. Sen Kâzım Ağa ol, ben de İsmet Ağa" cevabını verdi."(3)
Millî Mücadeleyi kimin başlattığı mühim değil, diye düşünenler olabilir. Fakat Karabekir Paşa’nın kumandası altında bulunan doğudaki 15. Kolordu, Mondros’un 7. maddesine rağmen varlığını koruyup, Ermeni ordularını perişan ettiği halde, batıdaki kolorduların darmadağın olması ve parça parça gerilla harekâtına dönüşmesi yüzünden askerlerinin silahlarıyla beraber dağa çıkıp eşkiyalık yaptığı veya köylerine geri dönüp bir daha cephelere gitmemek için saklandıkları herkesçe malumdur.

Doğu’da yapılan savaşlar sırasında, Ermeni ordusu perişan edildikten başka, Sarıkamış, Kars, Ardahan, Artvin, Bakü’ye kadar bütün doğu topraklarının ele geçirildiğini, fakat Batı’da, Yunan Ordusunun Eskişehir önlerinden Ankara önlerine geldiğini, Mecliste görüşmeler yapılırken top seslerinin milletvekillerince duyulduğu gerçeği okuyucunun önüne yazılmamış bir gerçek gibi sunmak gerekir.

Birinci Mecliste, Rauf Orbay’ların başını çektiği ve Halide Edip Adıvar tarafından desteklenen bir grubun Amerikan Mandası fikrini savunduğunu hiç işittiniz mi?...

Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey’in, Topal Osman tarafından öldürüldüğünü, hatta kendisini savunmayan Mustafa Kemal Paşa’yı da öldürmek için Çankaya Köşkünü kuşattığını, sonra ekibiyle beraber karşı bir baskınla öldürüldüğünü elbette bilirsiniz… Fakat Mustafa Kemal Paşa’nın, kendisine ait bir taka ile hiç durmadan ve tehlikelere de aldırmadan Anadolu’ya sürekli silah kaçırdığı için Nutuk’ta övgülerle andığı Yahya Kaptan’ı öldürttüğünü, okudunuz ya da duydunuz mu?...(4)

1920 senesinin Mart’ında doğuda eksi 30 derece soğuklarda, fırtınalar göz açtırmazken Kâzım Karabekir Paşa’ya Ermeniler’in üzerine yürümesi emri verildiğini, fakat Mayıs ayında ortam elverişli duruma gelince, harekatın yapılmasına izin verilmediğini, buna rağmen paşanın inisiyatif kullanarak bir başına tüm sorumluluğu yüklenip Ermeniler üstüne yürüdüğünü; Kars Kalesini ele geçirdiğini ve düşmanı Bakü’ye kadar kovaladığını biliyor muydunuz?...(5)

Karabekir Paşa, Mustafa Kemal Paşa’dan çok saygılı bir dille söz ediyor. Fakat olayların yansıttığı Mustafa Kemal Paşa, ‘Tek Adam’ kalmak için her çareye başvuran bir kişi portresi çizgisini aşamıyor! Bunun sebebi ne acaba?...

Cumhuriyetin kurulmasından hemen sonra ortaya çıkan ve her resim karesinde Mustafa Kemal Paşa’nın etrafında görülen Recep Peker, Şükrü Kaya, Yunus Nadi ve taifesinin Millî Mücadelede katkısı nedir acaba?...

Kaynaklar:
1- Enver Behnan Şapolyo,M.Kemal ve Millî Mücedele Tarihi,Sf; 328
2- Ali Fuat Türkgeldi; Görüp İşittiklerim, Sf;146
3- Kâzım Karabekir; İstiklâl Harbimiz, Sf; 38
4- Ahmet Kabaklı, 31 Ekim 1992 tarihli Türkiye Gz. Köşe Yazısı
5- İsmet Bozdağ, Paşaların Hesaplaşması, Sf; 13


Ahmet Anapalı
(HaberVakti, 23.08.2009)

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Konu çarpıtılıyor ve kasden yanlış aktarılıyor

Evvela şunu ifade edeyim ki, Padişahların kendi hanımlarıyla, sultân denilen kız çocuklarıyla, şehzadelerle ve de bunların haremleri ve cariyeleri ile, hususî günlerde meşru dairede sohbet etmek ve ailevî meseleleri görüşmek üzere, her aile gibi, bir araya geldikleri doğrudur. Bu bir araya gelmelerin, bazan ve özellikle de yaz günleri Harem’in Has Bahçesinde ve genellikle Şimşirlik’teki bahçede veya Kâğıthane’deki bahçelerde yapıldığı da doğrudur. Ancak bu halvet ve eğlencelerde, bırakınız cariyeleri çırılçıplak soyarak onlara süt banyosu yaptırmayı, belki şehzadeler, haremleri ve Padişah kadınları arasında dahi mahremiyet olur diye, hususî halvet çadırları ve sokakları teşkil edildiğini Osmanlı’da Harem adlı kitabımızın ilgili yerlerinde izah ettik.

İslâm Hukukunda hür bir kadın ile mahrem kadınlar ve cariyelerin avret mahallerinin farklı olması, fıkıh kitaplarında cariyelerin kol, ayak, yüz ve başlarına efendilerinin bakabilmesi şeklindeki hükmün yer alması, meseleyi bilmeyen çevreler tarafından akıl almaz şekilde tahrif edilmiştir.
İslâm hukukunda iki üç çeşit mahremiyet kavramının bulunduğunu, cariyelerin efendileri yanında sadece el, kol ve başlarını açarak dolaşabileceklerini, bunun da iş zaruretinden meydana geldiğini; çırılçıplak havuza girip oynamalarının asla caiz görülmediğini; çünkü bir cariyenin bu manada diğer cariyelere bakamadığını fıkıhtan öğreniyoruz. Mesele avret-i hafife ve avret-i galize terimlerinin bilinmemesinden, avret kavramının erkek, hür kadın, mahrem kadın ve câriye açısından ayrı manalar ifade ettiğinin anlaşılamamasından ve bunlara dair şer’î hükümlerin söz konusu edilmemesinden ileri gelmektedir. Kişi de, bilmediğinin düşmanıdır. Bir sonraki soruda bunu ayrıntılarıyla göreceğiz.

Bu meselede en çok itham edilen Padişah III. Murad’dır. Halbuki III. Murad’ın sofi meşreb ve Farsça bir Divan’ı bulunacak kadar ve hele hele kendisine caiz olsalar bile, cariyelerin birbirine haram olacaklarını bilecek kadar İslâmî ilimlere vukufu vardır. Meşru dairede cariyelere saz çaldırarak, harem kadınlarının ve erkeklerinin ayrı ayrı oturdukları yerlerde oyunlar oynanarak eğlenildiğini ve bunun da meşru dairedeki eğlence olduğunu biliyoruz.

Kaynaklar:
Damad, Mecma’ul-Enhür, c. I, sh. 80-81; II, sh. 538-539;
Uluçay, Osmanlı Saraylarında Harem Hayatının İç Yüzü, sh. 13-14;
Altındal, Osmanlı’da Harem, sh. 181-183.

Ahmet Akgündüz
(Osmanlı'da Harem, Timaş Yayınları,
İstanbul, 2007, Sayfa: 15-16)

Hareme ait gibi gösterilen çıplak resimler

Harem’le ilgili, bazı kitaplarda ve bazı dergilerde yayınlanan çıplak resimlerin de aslı esası mevcut değildir ve Batılı ressamların hayallerinin mahsûlüdür. Bir kısım Batılı yazarlar, kendi hayallerindeki harem hayatını, ressamlar eliyle resme aktararak, meşru ve gayr-i meşru demeden neşretmişlerdir. Bunlar arasında özellikle Padişahın süt banyosu yaptığını, çırılçıplak cariyelerin ortasında poz verdiğini gösteren resimler, tamamen hayal ürünüdür. Hubânnâme’de kayd edilen ve bir doğum sahnesini canlandıran resim, Osmanlı Kaynaklarında mevcut olanların en açık olanıdır. Zaten hususî dairede kalmak şartıyla gayr-i meşru da değildir.

Bu konuda bir uzmanın tesbitlerine kulak vermemiz ve harem ile alakalı gördüğümüz resimleri buna göre değerlendirmemiz gerekiyor:

"Türkiye’yi ziyaret eden seyyahlardan çoğunun Türkçe’yi bilmemeleri, Hristiyan oldukları için azınlıklarla düşüp kalkmaları ve onların verdikleri çok zaman hakikate uymayan malumatı en ufak tetkik süzgecinden geçirmeden kitaplarına kaydetmeleri, onları fahiş hatalar yapmaya sürüklemiştir. Değil Türk Kadınları, erkekleriyle bile konuşamayan ve anlaşamayan yabancı seyyah ve ressamların, bizler hakkında verdikleri hükümler, yaptıkları resimler, yazdıkları kitapların ne dereceye kadar doğru olacağını siz düşünün ve hükmünüzü verin. Yine bu sebepledir ki, Topkapı Sarayı resim galerisinde mevcut olan Hurrem Sultân’ın muhtelif tablolarıyla kızı Mihrimah Sultân ve Gülnüş Sultân’a ait resimlerin otantik (güvenilir) olup olmadıkları üzerinde haklı olarak durup düşünmemiz icabetmez mi?".
Cumhuriyet döneminde haremle ilgili olarak kaleme alınan kitaplarda yer alan veya kapaklarını teşkil eden gayr-i meşru resimlerin tamamı, batılı ressamların hayal ürünleridir. Mesela Meral Altındal’a ait Osmanlı’da Harem adlı kitabın kapağındaki çıplak resim, Kari Briullov’a ait olduğu gibi, aynı yazarın Osmanlı’da Kadın adlı kitabının kapağındaki çıplak resim de Camille Rogier’e aittir.

1989 yılında Amerika’da neşredilen ve Alev Lytle Croutier adlı hanımefendi tarafından kaleme alınan Harem The World Behind the Veil adlı eserdeki çıplak resimlerin tamamına yakını da, Avrupalı ressamların veya seyyahların kendi hayâllerinden uydurdukları resimlerdir. Özellikle Türkiye’deki belli çevrelerin de kullandığı kapaktaki resmin, Osmanlı Haremi ile uzaktan yakından ilgisi bulunmamaktadır. Üzüldüğümüz nokta, bu hanım efendinin bir konakta doğduğunu ve büyüdüğünü söyleyip kendisiyle alakalı kitabına aldığı resimlerden hiç birinin gayr-i meşru olmamasıdır. Bu yazarın Haremdeki banyolarla ilgili anlattığı erotik hikâyelerin ise, gerçekle hiç bir ilgisi yoktur ve tamamen kendi hayalini tavsif eden Batılı seyyahların hâtıralarından ibarettir.
Osmanlı Padişahlarını bu uydurma resimlerle itham etmeye kalkışan Batılı yazarlar, kendi krallarının nasıl gayr-i meşru hayat yaşadığını çok iyi bilmekte ve Padişahları da kendi krallarına kıyaslamaktadırlar. Mesela bizzat gidip ziyaret ettiğimiz Viyana’daki tarihî Kraliyet Sarayında gördüğüm manzara, doğrusu beni şaşırtmıştır. Zira Saray’da oturan Krallar, beraber oldukları kadınların heykellerini yaptırarak Saray’ın muhtelif yerlerine diktirmişlerdir. Yani Avrupalı kralların yaşadığı rezaletin delili, bizdeki hareme ait uydurma resimler değil, şu ana kadar varlığını devam ettiren Saraylarının duvarlarındaki kadın heykelleridir.

Kaynaklar:
Croutier, Alev Lytle, Harem The VVorld Behind the Veil, New York 1989, sh. 80-92;
Altındal, Meral, Osmanlı’da Kadın, İstanbul 1994, sh. 2;
Osmanlı’da Harem, sh. 2;
Uluçay, Harem’den Mektuplar, sh. 11;
Harem II, Resim 25;
Bu konuda, müşşahas bir misâl için bkz. Dernschvvam, Hans, İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü (Çev. Ya’şâr Önen), Ankara 1992, sh. 59, 82, 83, 88, 89, 93 vd.,184;
Nokta Dergisi, 2 Nisan 1989 Kapak Resmi; Tempo 10-16 1994 Kasım sayı 175; Bu dergideki resimlerin tamamına yakını uydurmadır ve Batılı yazarların kitaplarından alınmıştır.


Ahmet Akgündüz
(Osmanlı'da Harem, Timaş Yayınları,
İstanbul, 2007, Sayfa: 32-33)

Baltacı, Putin'e göre "şehvet değil, rüşvet kurbanı" oldu

Çariçe I. Katerina (Rusça: Екатерина I Алексеевна Yekaterina Alekseyevna)
(15 Nisan 1684 – 17 Mayıs 1727) Rus Çariçesidir.

Basınımız, Rusya Başbakanı Vladimir Putin'in Ankara ziyareti sırasında Türk-Rus ilişkilerinin geçmişini masaya yatırdı ve bu konuda hatıra gelen ilk olay, bundan tam 298 sene öncesine dayanan bir dedikodu idi: Baltacı Mehmed Paşa ile Rus Çariçesi Birinci Katerina hakkındaki meşhur söylenti... Ama, bizler için bir "millî zanparalık destanı" ve "Türk erkeklerine iftihar vesilesi" olan -Nasıl iftihar edilmesin ki... Bir Türk paşası, koskoca Rus İmparatoriçesi'ni çadırına gelmek zorunda bırakıyor ve ondan sonra da olan oluyordu!- bu hadise siyasî maksatlarla çıkartılmış bir dedikodudan ibaretti ve Baltacı Mehmed Paşa, 1711'in o meşhur 21 Temmuz gecesi Çariçe'nin yüzünü bile görmemiş, sadece "hediyelerini" kabul etmişti.
Vladimir Vladimiroviç Putin (Rusça: Владимир Владимирович Путин
(
d. 7 Ekim 1952 St.Petersburg, Rusya SFSC) eski devlet başkanı ve şimdiki Rusya başbakanı.

BATAKLIĞA SIKIŞIP KALDI
İşte, bütün bu söylentilerin ortaya çıkış öyküsü: Türkiye ile Rusya arasında senelerdir devam eden anlaşmazlıklar, Türkiye'nin 1711'in 9 Nisan'ında Rusya'ya savaş ilân etmesiyle neticelendi. Türk donanması Karadeniz'e açıldı, Sadrazam Baltacı Mehmed Paşa'nın kumanda ettiği kara birlikleri de, Rus Çarı Petro'nun ordusunu bulabilmek için Davudpaşa Kışlası'ndan sefere çıktı. İki ordu, 19 Temmuz sabahı Prut Nehri sahilinde karşılaştılar. Baltacı'nın kuvvetleri, Ruslar'a cepheden saldırdı, Kırım Hanı Devlet Giray da Rus ordusunu arka taraftan çevirdi. Çar Petro, 60 bin askeriyle beraber Prut Nehri'nin gerisindeki bataklıklar arasında sıkıştı.

İSTANBUL'U DEDİKODU SARDI
Paşalar, Rus ordusunu ne şekilde imha edeceklerini tartışırlarken, Rus tarafında kader toplantıları yapılıyordu. Petro "Savaşarak ölelim" dediği anda devreye karısı Katerina girdi ve Çar ile generallerini teslim olmaya ikna etti. O devrin savaşlarında, teslim olan ordunun karşı tarafa teslim teklifi ile beraber yüksek meblâğda bir fidye ödemesi gerekiyordu. Katerina mücevherlerini ortaya koydu, generaller de bütün paralarını verdiler ve toplanan bu küçük hazine "aman verilmesi" için Türk tarafına, Baltacı Mehmed Paşa'ya gönderildi. Çar'ın barış teklifi kabul edildi, Ruslar'a şartlarını Türk tarafının hazırladığı bir ön anlaşma imzalattırıldı ve Rus ordusunun bazı önemli generalleri rehin alındıktan sonra kuşatma kaldırıldı. Baltacı Mehmed Paşa, İstanbul'a muzaffer bir kumandan edâsıyla döndü. Ama, Paşa daha dönüş yolundayken İstanbul'u bir dedikodu sarmıştı: "Rus ordusu imha edileceği sırada Moskof Kraliçesi Katerina'nın 21 Temmuz akşamı 'troyka' denen üç atın çektiği arabası ile Türk ordugâhına gelip Paşa'nın çadırına girdiği" söyleniyordu. Katerina yanında getirdiği çuvallar dolusu mücevher ile parayı Paşa'ya vermiş, içeride her nedense saatler boyu kalmış, şafak sökerken gene troykasına binip kocasının yanına dönmüş, Baltacı da birkaç dakika sonra "Kuşatmayı kaldırın" buyurmuştu! 1712 Temmuz'unun sonunda, İstanbul'da saraylısından sokaktaki adamına kadar herkes, Mehmed Paşa'nın Prut'ta kazanacağı eşsiz zaferi "Moskof kraliçesi"nin uğruna "sattığını" konuşuyordu. Paşa, İstanbul'a girdiği andan itibaren işte böylesine yoğun dedikodularla ve ithamlarla karşılaştı.

HEM VALLAHİ, HEM BİLLAHİ!
Önce "Bu Moskof Kraliçesi masalı da neyin nesidir? Ruslar bana görüşmecilerden başka kimseyi yollamadılar. Kadının çadırıma geldiğini kim görmüş?" dedi. Suçlamaların daha da artması üzerine kendisini "Barış yapmaya mecburduk. Çar'ı bataklıklarda sıkıştırmıştık ama bizim askerlerimiz de yerlerinden kımıldayamayacak haldeydiler, Moskof'u imha edecek gücümüz yoktu. Kadının çadırıma geldiği iddiası sadece iftira, hem vallahi, hem billahi!" diye savundu ama kimseleri inandıramadı. Zamanın hükümdarı Üçüncü Ahmed, Prut Savaşı'nın bu galip kumandanını 20 Kasım günü azletti, en yakın adamları ise kellelerinden oldular. Ama, konunun çok önemli bir tarafı hep gözardı edildi: Tarihlerimize "Çariçe" olarak geçen Katerina, bütün bu söylentiler ortaya atıldığı sırada henüz Çar ile evlenmemişti, dolayısıyla "Çariçe" olmamıştı ve Petro'nun sadece "metresi" idi.

Çamaşırcılık yaparken imparatoriçe oluverdi
Asıl adı Marta Skrovnovska olan Çariçe Katerina, 1684'ün 15 Nisan'ında Litvanya'da bir köylü ailesinin kızı olarak dünyaya geldi. Üç yaşında öksüz kaldı ve bir papaz tarafından büyütüldü. Ruslar, İsveç ile yaptıkları savaşlar sırasında Katerina'yı esir aldılar ve kimsesiz köylü kızı, Çar Petro'nun danışmanlarından birinin hizmetçiliğini yapmaya başladı. Görevi, danışmanın konağında çamaşırcılıktı. Katerina, bu arada efendisinin konağına sık sık gelen Çar'ın gönlünü çelmeyi başardı, 1703'te Çar'dan bir çocuk dünyaya getirince Ortodoks oldu, Yekayerina Aleksiyevna adını aldı ve 1712 Şubat'ında Çar ile resmen evlendi. 1724'te taç giydi, Petro'nun bir yıl sonra vâris bırakmadan ölmesi üzerine de asillerin muhalefetine rağmen saray muhafızlarının ve bazı askerlerin desteğiyle "Çariçe" ilân edildi. Devlet işlerini kocasının daha önce belirlemiş olduğu altı kişilik bir danışmanlar heyetine bırakan Katerina, dış politikada İngiltere, Fransa ve Prusya'nın oluşturduğu Hannover Birliği'ne karşı Avusturya ile İspanya'nın tarafını tuttu. Eğlenceye ve içkiye aşırı şekilde düşkün olan Katerina, 15 Nisan 1727'de içkiden öldü ve Rus tahtında sık sık hükümdar değişikliklerinin yaşandığı bir döneme girildi. Katerina'dan sonra, Büyük Petro'nun 12 yaşındaki torunu Pyotr Aleksiyeviç "İkinci Petro" unvanıyla "Çar" ilân edildi ama üç sene sonra onun da ölümü üzerine, asiller Büyük Petro'nun yeğeni ve Kurland Büyük Dükü'nün karısı olan Anna İvanova'yı çariçe yaptılar. Yeni çariçe, tahtta on yıl kalabildi ve 1740'ta yaşanan askerî darbe ile, bu defa Petro ile Katerina'nın kızı olan Yelizaveta çariçe oldu. 1762'de, bu defa çamaşırcı Katerina'nın kızı Anna'dan olan torunu Pyotr Fyodoroviç, "Üçüncü Petro" unvanıyla tahta geçti ve Rusya'da darbelerle taht değişiklikleri birbirini izledi.

Putin, Baltacı'yı zina iftirasından tam üç asır sonra bu sözlerle akladı
Vladimir Putin, Prut Savaşı'ndan neredeyse üç asır sonra, Baltacı Mehmed Paşa'yı rüşvet ve zina suçlamalarından aklamış ve Prut'ta yaşananların "şehvet değil, rüşvet" olduğunu söylemişti. Baltacı ve Katerina'nın ilişkisi, daha doğrusu böyle bir ilişkinin aslında aslında hiçbir zaman varolmadığı konusundaki ilk çalışmayı Dr. Erhan Afyoncu yapmıştı ve bu çalışmayı 2002'de ben yayınlamıştım. Ama, sonuç beklediğimizin aksi olmuş, "Türk erkeğinin gururu ile oynamakla" suçlanmış ve işitmediğimiz lâf kalmamıştı. İmdadımıza, yayından iki sene sonra, 2004 Ekim'inin son haftasında, o sırada Rusya'nın Devlet Başkanı olan Vladimir Putin yetişti. Putin'in bazı Türk gazetelerinin genel yayın müdürlerini kabulü sırasında konu Baltacı ile Katerina meselesine gelmiş ve Rus lider üç asır önceki imparatoriçesini savunarak "Rus tarihlerinin de Prut'ta zina yapılmadığını yazdığını" söylemiş ve Osmanlı ordugâhında 1711 'in 21 Temmuz gecesi yaşananları "şehvet değil, rüşvet" diye özetlemişti. Yani, Rus lider, Baltacı Mehmed Paşa'yı "zina" gibi bir günahtan üç asır sonra arındırıyor ama Türk tarafına rüşvet verdiklerini doğruluyordu.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 10.08.2009)

21 Ağustos 2009 Cuma

Avrupalılar'ın gözünde Osmanlılar Türk'tü

Batılılar tarafından Anadolu için XI.yüzyıldan itibaren kullanılan Türkiye ismi Osmanlılar zamanında daha da yaygınlaştı. Osmanlı topraklarına giren seyyahlar eserlerinde bu bahsi anlatırken "Türkiye'ye girdik" demekteydiler. Avrupa'da yazılan kitaplarda, yapılan haritalarda Osmanlı İmparatorluğu, "Türk İmparatorluğu" diye zikredilirdi.

Avrupalışar, Osmanlılar'a "Türk", Osmanlı İmparatorluğu'na "Türk İmparatorluğu", Osmanlı ülksine "Türkiye", Osmanlı hükümdarlarına da Gran Turco, yani "Büyük Türk" dediler. Avrupalı Hristiyanlar'ın kafasında Türk=Müslüman=Doğu aynı manayı ifade ederdi.

Özellikle XVI.yüzyılda Türk korkusu sebebiyle Avrupa'da binlerce kitap kaleme alındı. Bu kitapların hepsinde Osmanlılar, Türk olarak zikredildiler. Bunların en önemlilerinden birisi olan Richard Knolles'in 1603 yılında yayınlanan eseri "The General Historie of the Turks", yani Türkler'in Genel Tarihi adını taşıyordu. Bu kitabın ilk cümlesi ise "Türkler'in Muhteşem İmparatorluğu, çağımızın dehşeti" şeklindeydi.

Osmanlılar'ın Türk kimliği Avrupa'ya o kadar tesir etmişti ki, imparatorluktan giden herşey "Türk" adını alıyordu. Mesela Yemen kahvesinin Türk kahvesi olarak adlandırılması gibi. Hatta Avrupalılar, Müslüman olan birisini "Türk oldu" şeklinde anmaktaydılar. Uzun süre Osmanlı ülkesinde kalan ve buranın kültüründen etkilenen bazı seyyahlar, ülkelerine döndüklerinde "Türkleştikleri" suçlamasıyla hapse bile atılmıştı.

Erhan Afyoncu
(Osmanlı'nın Hayaleti, Yeditepe Yayıncılık,
İstanbul, 2005, Sayfa: 47-48)

Osmanlı üstünlüğünün sırları

Osmanlı İmparatorluğu, Roma ve İngiliz imparatorlukları ile birlikte dünyanın gördüğü en büyük üç büyük imparatorluktan biridir. Osmanlılar'ın tesirleri günümüze kadar süren bu imparatorluğu kurmaları ve devam ettirmelerinin sebepleri incelendiğince ortaya üç ana sebep çıkar.

Bunlardan ilki, Osmanlı İmparatorluğu'nun mutlak padişah otoritesine dayanan bir devlet olması, hükümdarın iktidarını ülkedeki beylerin sınırlayamamasıdır.

Hükümdarın tahttaki yerlerinin sağlam olmaması yüzünden Türk tarihi boyunca sürekli taht kavgaları olmuş ve bunun sonucunda birçok devlet yıkılmıştır. Bu iki uygulama Osmanlılar'ı diğer Türk devletlerinden ayırır.

XVI.yüzyılda Avrupa'da mutlakiyetçiliğin teorisyenlerinden Jean Bodin ve benzeri düşünürler, Osmanlı İmparatorluğu'nun ideal bir siyasi sistemin örneği olduğunu söylüyorlardı.

Avrupa'ya karşı ikinci üstünlük sebebi ise Osmanlılar'ın çok erken tarihlerde düzenli ordu tesis etmeleridir.

Osmanlılar'ın Avrupa'ya karşı üstünlüğünün üçüncü ana sebebi de, teşkilatlanma becerileri ve vergi toplamayı iyi organize etmeleridir. Zannedildiği gibi Osmanlı Hazinesi'nin gelirleri savaşlarda elde edilen ganimetlerden değil, imparatorlukta toplanan vergilerden sağlanıyordu.

En fazla dikkat ettiği hususlardan biri vergi kayıtlarının düzenli tutulması ve vergilerin tahsilinin sağlamasıydı.

Osmanlılar'la Avrupalılar arasındaki bu farklar yüzünden XVII.yüzyıl sonlarına kadar üstünlük Türkler'deydi. Türk ilerleyişinin bir türlü durdurulamaması ve savaşlarda ardı ardına başarısız olunması Avrupa'da "Türkler'in yenilmez" olduğu anlayışını doğurdu.

Altı asır süren Osmanlı İmparatorluğu, son dünya düzeniydi ve bir yenisi hala kurulamadı.

Erhan Afyoncu
(Osmanlı'nın Hayaleti, Yeditepe Yayıncılık,
İstanbul, 2005, Sayfa: 13-14)

I.Abdülhamid Türbesi ziyarete açıldı

I. Abdülhamid (Osmanlı Türkçesi: عبد الحميد اول `Abdü’l-Ḥamīd-i evvel)
(d. 20 Mart 1725 – ö. 7 Nisan 1789) 27. Osmanlı padişahıdır.

İstanbul Valisi Muammer Güler, ''Kültür ve tabiat varlıkları hangi medeniyetin, hangi inancın eserleri olursa olsun, bulundukları yerde muhafaza edilmesi ve geleceğe taşınması o devletin, o milletin bir büyük borcudur'' dedi.

Vali Güler, restorasyonu ve bahçe düzenlemesi tamamlanarak bugün ziyarete açılan Sultan I. Abdülhamid Türbesi'nin açılışında yaptığı konuşmada, İstanbul'un büyük medeniyetlere ev sahipliği ve 3 büyük imparatorluğa başkentlik yapmış dünyanın en güzel kentlerinden birisi olduğunu kaydetti.

İstanbul'un, Türkiye'nin sahip olduğu kültür ve tabiat varlıklarının üçte birini tek başına barındırdığını ifade eden Güler, ''Türkiye'nin 75 bine yakın kültür ve tabiat varlığı var. 250 bine yakın el yazması eser bunun dışındadır. El yazması eserler dışındaki 25 bin kültür ve tabiat varlığı tek başına İstanbul'da bulunmaktadır'' dedi.

Vali Güler, İstanbul'da birçok değişik medeniyetin eserlerinin bulunduğunu ifade ederek, ''Kültür ve tabiat varlıkları hangi medeniyetin, hangi inancın eserleri olursa olsun, bulundukları yerde muhafaza edilmesi ve geleceğe taşınması o devletin, o milletin bir büyük borcudur. Ecdadımızdan bize kalan bu eserlerin korunması ve geleceğe taşınması için, Cumhuriyetimizin kuruluşuyla birlikte önemli bir irade gösterilmiştir'' diye konuştu.

Vali Güler, eski eserleri ve kültür varlıklarını korumanın bir kaynak meselesi olduğunu ifade ederek, kaynakların geliştirilmesi konusunda da önemli aşamalar kaydedildiğini vurguladı. Vali Muammer Güler, İstanbul Valiliği İl Özel İdaresi bütçesinden kültürel ve tarihsel mirası korumaya yönelik olarak 2003-2009 yılları arasında toplam 34 projeye 187 milyon TL ayrıldığını belirtti.
PEYGAMBERİN AYAK İZİ

Güler, 2863 sayılı yasa gereğince 2005–2009 yılları arasında kültür ve tabiat varlıklarının korunması amacıyla bin 698 proje için 189 milyon TL katkı payı ayrıldığını, tamamlanan 707 proje için 55 milyon TL ödeme yapıldığını da söyledi.

Bugüne kadar Topkapı Sarayı, Arkeoloji Müzesi, Yıldız Sarayı başta olmak üzere Fatih Sultan Mehmed, Gülbahar Hatun, Mimar Sinan, III. Selim ve III. Mustafa türbeleri ve bazı kütüphaneler ile yönetim binalarının restorasyonlarının tamamlanarak hizmete sunulduğunu ifade eden Güler, türbelerin inanç turizmi içinde büyük yer tuttuğunu, bu eserlerin korunarak geleceğe taşınmasının da büyük önem taşıdığını söyledi.

Vali Güler, ''Bu eserlerin korunması ve geleceğe taşınmasında emeği geçen herkese taşekkür ediyorum. Ecdadımızın, milletimize özel manevi mirası olan bu eserlerin yaşatılması hepimizin manevi borcudur. I. Abdülhamid Türbesi'nin, yüce Peygamberimizin ayak izinin bulunması bakımından bizim için ayrı bir önemi vardır. Bu vesileyle yarın başlayacak Ramazan ayının da milletimize hayırlar getirmesini diliyorum'' diye konuştu.

İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Sabri Kaya da, bugün açılışı yapılacak türbenin restorasyonunda türbe ana kubbe ve revakların çatısında 30 ton kurşun kullanıldığını, toplam 66 adet lahit mezarın onarımı ve temizliğinin yapıldığını kaydetti.

Kaya, ikisi büyük padişah sandukası olmak üzere toplam 20 adet sanduka üstü örtülerinin konservasyonunun yapıldığını, türbe ana kubbe ve duvarlarında zemin bozulmayacak şekilde tüm kalem işlerinin yenilendiğini, türbe içinde bulunan tüm altın varak süsleme ve hat yazılarının onarıldığını belirtti.

Türbe içi ve dışında toplam bin 500 metre kare mermer temizliği yapıldığını da kaydeden Kaya, geleneksel ve orijinal malzemeler kullanılarak türbenin aslına uygun bir şekilde restore edildiğini de kaydetti.

Vali Muammer Güler, İstanbul Müftüsü Mustafa Çağrıcı, İl Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Emre Bilgili, İstanbul Türbeler Müze Müdürü Hayrullah Cengiz ve İl Özel İdaresi yetkilileri tarafından törenle ziyarete açıldı. Vali Güler ve açılışa katılanlar daha sonra türbeyi gezerek, dua etti.

Sultan I. Abdülhamid tarafından 1776-1777 yıllarında yaptırılan imaretin bir bölümünü oluşturan türbe, Beylerbeyi Camisi'ni yapan mimar Mehmet Tahir Ağa tarafından inşa edildi. Türbede Sultan I. Abdülhamid'in mezarının yanısıra bazı şehzadelerin de mezarları yer alıyor.

18 Ağustos 2009 Salı

Kardeş katli ve imparatorluğa giden yol

Kardeş katli, özellikle de küçük yaştaki şehzadelerin öldürülmesi bugün bize vahşet gibi geliyor. Ancak herşeyi dönemin şartları içerisinde değerlendirmek gerekir. Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşanan kardeş katli bütün Türk tarihinin meselesidir. Bunun temelinde de devlet başkanının seçiminde bir sistemin olmayışı, veliahtlık kurumunun oluşturulmayışı yatar. Günümüzün siyasi partilerinde bile bunun tesiri görülür. Siyasi partilerde de mevcut parti başkanından sonra yerine kimin geçeceği belli değildir. Bu durum Türk tarihindeki devlet başkanlığı geleneğiyle yakından alakalıdır.

Kardeş katlini ortadan kaldırmak için veraset sisteminin oluşturulması gerekliydi. Bu, uzun süre yapılamamış, ancak XVII.yüzyılın başlarından itibaren ekberriyyet, yani hanedanın en büyüğünün tahta geçmesi sağlanabilmiştir. Ancak şehzadelerin sarayda "şimşirlik" adı verilen dairede hapis tutulması olumsuz sonuçları da beraberinde getirmiştir. Hayatı ve devlet idaresini tanımadan sarayda hapis hayatı yaşayarak yetişen padişahların önemli bir kısmı silik şahsiyetler olmuşlardır.

Kardeş katlinin meşrulaştırılıp, şehzadelerin isyan etmeden öldürülmeleri, Osmanlılar'ı bütün Türk tarihi içerisinde farklı bir konuma taşımıştır. Bu sayede, önceki Türk devletinde olduğu gibi Osmanlılar'da bölünme yaşanmamıştır. Türk tarihi incelendiğinde devletlerin taht kavgaları sonucunda birçok parçaya ayrıldığı görülür. Birliğini sağlayıp, tek hükümdar otoritesini tesis eden Osmanlılar, bu sayede de Avrupa'ya karşı üstünlük kurmuşlardır. Olumsuz bir hadise, yani kardeş katli, 600 yıl devam edecek büyük bir imparatorluğun gerçekleşmesindeki en önemli köşe taşlarından birisidir.

Erhan Afyoncu
(Osmanlı'nın Hayaleti, Yeditepe Yayıncılık,
İstanbul, 2005, Sayfa: 198)

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Yer adlarını değiştirmek gülünç

Güroymak, Bitlis'den bir görünüm

Yer değiştirme konusunu alevlendiren, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Güroymak yerine Norşin demeyi tercih etmesiydi. Tarihçi ve coğrafyacılar yer adlarını değiştirme işlemini sevmez. Bu genellikle İçişleri Bakanlığı’nda amatörce yapılan bir işlemdir.

Türkler Anadolu’ya esas itibarıyla 12’nci asırda yerleştiler ve büyük Petro veya Çariçe Katerina gibi çılgınlıklara girişemeyeceklerinden mevcut şehirlerin yapısını korudular. Karaman’da Ermenek ve Bursa’da Yenişehir gibi birkaç şehrin dışında mevcutlara yerleştiler. Bunların isimlerinde bilinçli bir değiştirme söz konusu değildir, dil ve telaffuz gerekçesi ile değişiklikler oldu. Mesela Paleokastron’un Balıkesir’i, aynı şekilde Rumeli’de Paleopatras’ın Balyabadra olması gibi; Tripolis-Tirebolu, Melidene-Malatya, Tefreke-Divriği, Heraklia-Ereğli, Kengirion-Çankırı gibi. Şüphesiz ki Aydın, Menteşe, Saruhan, Germiyan gibi eyalet adları siyaset meselesidir. Binlerce köye yerleşen göçebe aşiretlerin adını taşır. Ama bir sürü köy de şüphesiz eski sakinlerin adını binlerce yıl korumuştur. Bazı isimler öyle kolayca yakıştırıldığı gibi Ermenice ya da Yunanca değildir. Ta Luvilerden, Urartulardan kalma isimler vardır. Onomastik ve toponimi zor ve ciddi bilim dallarıdır.

Hepsi Yunanca değil
Kaltaklı ismi bizim bildiğimiz kaltaktan gelmez, at koşumları ile ilgilidir ve muhtemelen bu zanaatin icra edildigi bir yerdir. Maalesef güya böyle hayırhah girişimlerle içtimai tarih için gerekli birtakım isimler ortadan kaldırılmıştır. Yer isimlerini değiştirmek hiçbir ülkede akademisyen coğrafyacı ve tarihçilerin sevdiği bir işlem değildir. Genellikle İçişleri Bakanlığı’nda kurulan komisyonlar mili tarihi ve coğrafyayı korumak bahanesi ile amatörce böyle işlere girişirler. Bir tarihte Polonya’da kurulan böyle bir komisyon ülkenin doğusunda birtakım köylerin isimlerini değiştirmişti. Gerekçeleri de bu isimlerin Ukrayna kökenli olması imiş. Tarihçiler ayaklanmış zira birçok eski Polonya adlarını da ortadan kaldırmışlar. Bakanlığın cevabı ise “Siz kendi işinize bakın” olmuş, anlaşılan adamlar tarihçilere de iş ögretiyorlarmış. Bizde de bu işlerin örneği maalesef Bulgaristan ve Yunanistan’daki benzer işlemlerdir. Oysa bu iki ülkenin gülünç yer ismi değiştirme faaliyeti, bu gibi işlerden uzak durmak için ciddi bir gerekçedir. Nitekim bizde de Ankara civarında Dodurga’nın bir Oğuz boyunun ismi oldugunu bilmeyenler yeni ad vermişlerdi. Türklerin fetih yaptığı herkesin malumu. Ayrıca bu kıtadaki bütün isimler Yunanca değil; Aramca, diğer Sami diller Ermenice, Kürtçe birçok yer ismi var. Bunlar Türklerin Küçük Asya’daki imparatorluklarının bir göstergesidir. Değiştirmek niye?

İlber Ortaylı
(Milliyet, 16.08.2009)

14 Ağustos 2009 Cuma

Orhan Gazi

Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazi, oğlu Orhan Gazi'ye nasihatinde şöyle demişti:
"Alimler, fazilet sahipleri, edibler, devletin kuvvetidir. Bunlara iltifat ve ikramlarda bulun. Meclisinde böyle zatları eksik etme. Gayret et, devletinde maarif erbabı, fazilet sahibi insanlar ve alimler çoğalsın."

Orhan Gazi pederinin nasihatlerine riayet etti. Meclisinde Dursun Fakih, Davud-ı Kayseri, Molla Tacüddin, Çandarlı Kara Halil, Molla Kara Ali, Molla Muhsin Kayseri gibi büyük alimler vardı.

Sultan Orhan, harab ve metruk yerleri imar ederdi.

İlim ehlini ve Ku'an-ı Kerim hafızlarını sever ve onlara ikramda bulunurdu. Bütün ömrünü Allahü Teala'nın rızasını kazanmak için cihad ve gaza yolunda geçirdi.

Fethettiği yahut zabtettiği her beldede adaleti tesis etti. Hududu haricindeki bütün vilayet halkı bunu bilirlerdi. Süleyman Paşa, Taraklı Yenicesi'ne gaza ettiğinde halkı, hisarı ve Göynük'ü emanla teslim ettiler. Süleyman Paşa o kadar adaletli muamele etti ki vilayet halkı "N'olaydı da bunlar bize daha önce bey olaydı" dediler. Nice halk bu müslümanları görerek müslüman oldu.

Civardaki yabancılar fethinden evvel İznik'e gelip "Ey miskinler, gelin Türk'e itaat edip açlıktan kurtulun, emniyet ve rahat içinde olun" derlerdi.

Orhan Gazi'nin, oğlu Murad Bey'e nasihati:

"Benim için ağlama. Din yolundan, dinin emirlerinden ayrılma. İdaren altındakileri gözet. Tek başına kaldığında da doğruluktan ayrılma. Kimseyi incitme, üzme. Dünyada böylelikle iyi ad bırakabilirsin. Din yolunda gazayı terk etme. Dünyaya mağrur olma. İyi olursan, beni de hayır dua ile andırırsın."

(Tarafımca derleme)

13 Ağustos 2009 Perşembe

Fatih kaç defa tahta geçti?

Tarih kitaplarında genellikle Fatih üç defa tahta çıkmış gibi gösterilir. Bunlardan birincisi 1444'te babasının tahtı bırakması üzerine, ikincisi Varna Savaşı sonrasında, üçüncüsü de babası öldüğü zaman. Halil İnalcık hocamız ısrarla bu bilginin yanlışlığını vurgular.

Varna Savaşı'nda II.Murad tekrar tahta geçmemiştir. Sadece ordunun komutanlığını üstlenmiş, savaşın ardından da Manisa'ya gitmiştir. Varna Savaşı'ndan sonra İslam ülkelerine gönderilen fetihnameler II.Mehmed adına yazılmış, cevaplar da ona hitaben gelmiştir. Bunlar açıkça II.Murad'ın Varna Savaşı sırasında tahta tekrar geçmediğini gösterir. Bu durumda II.Murad'ın 3 Şubat 1451'deki ölümü üzerine, 18 Şubat'ta tahta geçen Fatih üçüncü defa değil ikinci kez hükümdar olmuştur.

Erhan Afyoncu
(Truva'nın İntikamı, Yeditepe Yayıncılık,
İstanbul, 2009, Sayfa: 69)

Osmanlı'nın ilk başkenti: Bursa

Dağın böğrüne serpiştirilmiş yüzlerce camii, türbe, han hamam motifleri ile süslenmiş bir Osmanlı halısı gibi durur karşımızda Bursa. Her sokağında, her taşında bir Osmanlı motifi görmek mümkün tarih denizi bu şehirde. Sonbahar hüznünün yapraklardan düştüğü mevsimde karşılıyor bizi şehir. Üzerlerine basılıp geçerken incindiklerini düşündüğüm çınar yaprakları, çizilmiş bir plağın çıkardığı acıklı ses gibi ayaklar altında inliyor.

Ulu Camii’de müezzinin okuduğu ezan karşılıyor bizi. Çağrıya uyarak camii kapısından giriyoruz içeri. Kapı denildiğinde sıradan bir kapı anlaşılmasın. Dört kapısı olan caminin her kapısı taç kapı niteliğinde başlı başına bir sanat eseri. Cami içindeki mimarinin heybetini ve ince zevkli dekorlarını da taç kapılardan anlamak mümkün.

Alınların secdeye gittiği bu mabet görkemi fakat mütevazı işlemeleri ile insanı büyülüyor. Ortasındaki şadırvanda suyun çıkardığı ses Fatihalara karışıyor. Dışardan caminin pervazlarına konan güvercinlerin "hu"ları namaz sonrasındaki dualara eşlik ediyor.

Sultan Yıldırım Bayezid tarafından yaptırılan Ulu Camii'nin içerisindeki bu şadırvanın anlatılan bir de öyküsü var. Cami yapılırken arsalar sahiplerinden alınmış. Ancak bugünkü şadırvanın bulunduğu arsanın sahibi olan kadın, arsasını vermek istememiş. İbadetin amacının Yaratıcı’nın rızasını kazanmak olduğunu bilen padişah, "Rıza olunmayan yerden rıza alınmaz" diye düşünerek kadının arsasının bulunduğu yere şadırvan yaptırtmış. Bu olaydan sonra iç mimarisinde şadırvan bulunan camiler inşa edilmiş. Hayattaki her zorluk aslında bir sanata dönüşmüş.
Caminin çıkışında Emir Han’dan gelen güzel kokuları takip ederek Hana giriyoruz. Kitapların ve hediyelik eşyaların ortasında çayını yudumlayan insanlar çekiyor dikkatimizi. Kaybedecek zaman olmayınca çayı içme arzumuzu başka bir güne erteliyoruz.

Uzunca bir dağın eteğine dizilmiş eski Bursa’nın her sokağında bir Osmanlı karesi yakalamak mümkün.

Bursa’yı gezenlerin en çok dikkat ettiği noktaların başında elbette türbeler gelmekte. Osmanlıya adını veren Osman Bey ve Orhan Bey’in türbeleri şehrin en orta yerinde, Tophane’de bulunmakta. Tophane Parkı’nın girişinde sol tarafımızda Osman Bey, sağ tarafımızda oğlu Orhan Bey’in türbeleri duruyor. Osman Bey’in türbesinin yanında Kurtuluş Savaşı şehitlerinin kabirlerini de görüyoruz. Hemen karşımızdaki Saat Kulesi zamanın insanlar ve Bursa için nasıl da ilerlediğini gösteriyor.

Bursa kuşatmasının devam ettiği sırada Osman Gazi oğlu Orhan Bey’e şehir içindeki kubbeli yapıyı göstererek "Oğul; ben öldüğüm vakit beni Bursa’da şol gümüşlü kubbenin altına koyasın" diye vasiyet etmiş. Bu kubbeli yapı Hıristiyanlara ait bir şapelmiş. Bursa fethedilince burası mescide çevrilmiş Osman Bey ölümünden sonra buraya defnedilmiştir.

Osman Gazi ve Orhan Bey’in bulunduğu türbeler 1855 depreminde yıkılmış, 1863 yılında Sultan Abdülaziz tarafından yeniden yaptırılmıştır. Osmanlı çınarının tohumunu Anadolu’ya atan baba ve oğul yan yana istirahat etmekte.
Tophane Parkındaki çınar yapraklarını, süpürgesi ile temizleyen görevlinin süpürdüğü yapraklar değil; sanki zamanmış gibi geliyor insana.

Bursa’nın en iyi görüntülendiği bu Tophane parkındaki saat kulesinin hemen altında liseli öğrencilerin falcılardan medet umar duruma düştüğünü görmek de bizi bir hayli üzüyor.

Tophane Parkından sonra görülmesi gereken Yıldırım Bayezid ve I. Murad Türbeleri var. Onlar da adları ile anılan camilerin bahçelerindeki türbelerinde sonsuzluğa uzanmışlar.

Bursa’da Yeşil Türbe ve Emir Sultan Türbesi daha çok ziyaret ediliyor. Onların yanında Üftade Hazretleri, Molla Fenari, Mevlit şairi Süleyman Çelebi’nin türbelerini de geziyoruz. Her birinin kendine göre farklı bir özelliği var.

Bursa’da camiler ve türbelerin yanında; Koza Hanı, Fidan Hanı, Pirinç Hanı, İpek Hanı, Geyve Hanı, Emir Hanı gibi hanlar da Osmanlı medeniyetinin ticari ihtişamını yansıtıyor. Çoğu bugün alış veriş merkezi, çay bahçesi olarak kullanılan hanlar Bursa’ya gelecek misafirlerini beklemekteler. Her sokağın başında karşımıza çıkan Osmanlı mimarisi evler ise şehre derinlik katarken bize de huzur veriyor. Insanı yormayan mimarisi ile hala canlılığını sürdürüyor.

Uludağ, Bursa’yı ziyaret edenler için vazgeçilmezler arasında. İster teleferikle isterse aracınızla ulaşabiliyorsunuz Uludağ’a. Fakat Türkiye’nin en uzun hatlara sahip teleferiğini denemeye değiyor.

Bursa’da attığımız her adımda bir başka tarih sayfası açılıyor önümüze. Sokaklarında dolaşırken dik ve yokuş sokak aralarındaki eserler önce bize kendimizi kaybettiriyor. Sonrasında o eserlerin varlığında tekrar kendimizi buluyoruz. Bursa’ya ne zaman ve hangi yaşta gidilirse gidilsin, her gidiş geç kalınmışlık hissi veriyor insana. “Neden daha öncesinde gelmedim” derken, neden daha fazla kalamadığımın da hüznünü yaşıyorum içimde.

Hasan Mahir
(Ekoloji Doğa, Kültür ve Çevre Dergisi - 17.Sayı - 2008)

Ayrıca bkz: Bursa ile ilgili kısa ama çok güzel fotoğraflarla yapılmış bir powerpoint sunumunu buradan indirebilirsiniz.

Fatih'in verdiği haklar

İstanbul fethedildikten sonra Hristiyanlar, Fatih'in verdiği hakların güvencesinde bu şehirde yaşamışlar, bir hukuk ihlali gündeme geldiğinde, Fatih'in sözüne dayanarak haklarını korumuşlardı. Bunun en tipik örneği Yavuz Sultan Selim zamanında yaşanan bir olaydır. Yavuz, Hristiyanlar'ın kendi bölgelerindeki Müslümanlar'a zulümlerine ve Rodoslular'ın acımasız davranışlarına tepki olarak, İstanbul'daki Hristiyanlar'ın ya Müslüman olmalarını veya İstanbul'dan gitmelerini emretti. Dönemin Şeyhülislamı Zenbilli Ali Efendi, sultana "Rahmetli dedeniz Fatih Sultan Mehmed Han bunlara ahd ü âman ve bir ferman vermiş olduğundan sizin yaptığınız bu teklif şer'an caiz olmaz" diyerek karşı çıktı. Yavuz Sultan Selim "Dedem Fatih Sultan Mehmed'in fermanını göreyim" dedi. Patrik, fermanın bir yangından yandığını söyleyince iş bir kat daha zorlaştı. Bu kez Zenbilli, "durumun ispatı da yeter" dedi. Yaşlı yeniçerilerden iki kişi, Divan-ı Hümâyûn'da Fatih'in fetihten sonra yerli halka verdiği söze ve haklara şahitlik edince Yavuz'un emrinin hilafına hüküm verildi. Böylece haksız emir uygulanmayıp, Hristiyanlar İstanbul'da huzur içinde yaşamaya devam etti.

Erhan Afyoncu
(Truva'nın İntikamı, Yeditepe Yayıncılık,
İstanbul, 2009, Sayfa: 44)

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Osmanlı padişahları neden hacca gitmediler?

Yıllardır pek çok okurum, Osmanlı padişahlarının hacca neden gitmediklerini ısrarla sorar durur. Bu hakikaten kafa karıştırıcı konuda net bir bilgiye veya beyana sahip değiliz ne yazık ki.

Öte yandan da ilginç bir gerçek duruyor karşımızda: Osmanlı hanedanında, bırakınız padişahları, şehzadeler arasında bile Cem Sultan’dan başka kimse hac farizasını eda etmemiş. Ancak II. Bayezid’in tam hacca gitmek üzereyken, babası Fatih’in ölüm haberini aldığına ve bir an önce Amasya’dan İstanbul’a hareket etmesi gerektiğinden hacca gitmekten vazgeçtiğine dair sınırlı bir bilgi var elimizde.

Her iki teşebbüsün de 1481-1482 yıllarına denk düşmesi ve Fatih’in oğullarından gelmiş olması ayrı bir renk katıyor meseleye. O zaman şu soruyu tarihin tozlu tavanına hevenk üzümü gibi asmamızda sakınca yok:

Acaba Fatih 1481 Mayıs’ında çıktığı son seferinde Amasya ve Karaman’da valilik yapan oğullarını da yanına alarak Mekke üzerine mi yürüyecekti? Bu soru şimdiye kadar sorulmuş değil. Ama hemen hemen aynı yıllarda Fatih’in bir oğlunun hacca niyetlenmiş, diğerinin ise Memlûklere sığındıktan sonra hac vazifesini yerine getirmiş olması karşısında, Fatih’in ölümüyle sonuçsuz kalan son seferine ilişkin böyle bir ihtimali de hesaba katmalıyız.

Osmanlı padişahlarının az bilinen akim kalmış iki hac teşebbüsü vardır.

Bunlardan birincisi, II. Osman’ın, özellikle orduyu ve ulemayı kızdıran ve feci ölümüne yol açan yarı-siyasî bir hac niyeti içinde olduğunu biliyoruz (1622).

İkinci olarak da Sultan Vahdeddin, 1922’de tahttan indirilip yurdu terk ettikten sonra Mekke’ye kadar gitmiş, fakat bir İngiliz oyunuyla hilafetin Şerif Hüseyin’e devredileceği planından kuşkulanarak hac vazifesini yerine getirmeden geri dönmüştü. İlginçtir, Tarık Mümtaz Göztepe’nin verdiği bilgiye göre Vahdeddin, Mekke’deki misafirliği sırasında Kâbe’yi tavaf etmiş, namazlarını özellikle Mescid-i Haram’da cemaatle eda etmiştir.

Garip bir tevafuk eseri olarak 401 yıl arayla cereyan eden bu iki sultanî hac teşebbüsünden birincisi, yeniçerilerce ‘düşman ve hain’ ilan edilen II. Osman’ın hayatına mal olacak, ikincisi ise yine ‘hain’ damgasını bugün bile üzerinden silip atamayan bir eski padişahın hayatının son büyük hayal kırıklığını teşkil edecektir.

Osmanlı hanedanının erkek üyeleri arasında durum buyken, kadın üyelerden bazıları hacı olmuşlardı. İlk hacı Osmanlı hanedan üyesinin Çelebi Mehmed’in kızı olduğunu biliyoruz. Son üye olarak da I. Mahmud’un kızı Ayşe Sultan’ı biliyorduk. Ancak Süreyya Faruki’nin çalışması “Hacılar ve Sultanlar”, hacı olan hanım sultanların sayısının sandığımızdan daha fazla olduğunu ortaya koydu. Muhtemelen şehzadelerin haccı siyasî bir faaliyet fırsatı olarak değerlendirebileceği korkusuyla engellenmesine mukabil, kadın üyeler için böyle bir endişeye yer bulunmaması, onların bu dinî vazifelerini daha rahat yerine getirmelerine kapı açmış olmalıdır.
Sorumuza dönelim yine: Osmanlı padişahları neden hacca gitmediler?

Benim kişisel kanaatim biraz mantık dışı görünebilir size: Osmanlı padişahları sanki kendilerini hac gibi yüce bir iltifata layık görmüyorlardı! Bu davranışlarını, Ertuğrul Gazi ile Osman Gazi’ye ortak olarak atfedilen şu Kur’an-ı Kerim’in bulunduğu odada uyumama tavrıyla irtibatlandırıyorum. Burada adeta kendilerini günahkâr addettiklerinden o yüce vazifeye layık görmeme tavrının kokusunu alıyorum ben. Dediğim gibi bu tamamen kişisel bir yorum.

Padişahların, Peygamber Efendimiz’e (sas), Ehl-i Beyt’e ve mukaddes beldelere duydukları derin saygıyı ve bu saygının gereğini yerine getirmek için neler yaptıklarını bir hatırlayalım.

Kanuni’nin Mescid-i Haram’ın minarelerini yenilettiğini ve oğlu Selim’e Cidde’ye su getirmeyi vasiyet ettiğini hatırlatmak yeterlidir. Yüzyıllar boyu Mekke ve Medine halkına Sürre alayları ile birlikte her yıl hiç aksatmadan son derece değerli hediyeler yolladıklarını biliyoruz; yine her yıl “iskât-ı hac” için kendi yerlerine birilerini mutlaka hacca gönderdiklerini de. Bu saygıyla yetişmiş insanların hac gibi bir farzı ifa etmek istemediklerini düşünmek anlamlı olmaz.

Demek ki hac ibadetini yerine getirmek istiyorlardı. Yine de gitmediler. Neden?

Hacca gitmeme sebepleri olarak kimileri güvenlik gerekçesini öne sürüyor (‘o kadar kalabalığın arasına girince her şey olabilirdi’), kimileri de devletin başsız kalması riskini (‘fitne çıkmasını’) göze alamadıklarını ve cihadı daha fazla önemsediklerini. Buna göre o devirlerde bir insanın hacca gidiş-dönüşü en az 3 ay sürüyordu; dolayısıyla bir padişahın bu kadar uzun süre işin başından uzak kalması anarşiye sebebiyet verebilir, fitne çıkabilirdi. Ne var ki, Halife Harun Reşid’in tam 9 kez hacca gittiğini öğrenince aslında isteselerdi bu güvenliği bir şekilde temin edebilirlerdi sonucuna varıyoruz.

Benim kişisel olmayan yorumum Ahmet Akgündüz’ünküne yakın:

Oğlu Korkut’u hacca yollayan -gelin görün ki Mısır’dan geri çevrilmişti- II. Bayezid’den itibaren Osmanlı padişahları ve onları etkileyen ulema, bir padişahın devlet başkanlığı görevlerini ‘şahsî ibadetleri uğruna’ aylar boyu terk etmesini caiz görmemişlerdi. Yani bu tutumda şahsî ibadetlerini kamusal hizmetlerinin önüne geçirmeme kaygısı ağır basmış ve bu, zamanla hanedanın erkek üyeleri için tartışılmaz bir gelenek halini almıştı. Nitekim II. Osman da, hacca gitmeye niyetlendiğinde en başta kayınpederi Şeyhülislam Esad Efendi kendisine karşı çıkarak, “Padişahlara hac lazım değildir, oturup adl eylemek evlâdır. Caiz ki bir fitne zuhur eyleye” fetvasını vermişti.

Osmanlı padişahı tahtın üzerinde artık gerçek bir kişilik değil, tüzel bir kişiliktir ve anlaşılan, hac gibi şahsî bir farzı uğruna devlet işlerini aylar boyu ihmal etmesi, dinen caiz görülmemiştir. Ahmet Akgündüz’ün dediği gibi, “Bazen kamu haklarından olan bir mesele, şahsî farzlardan daha ehemmiyetli hale gelmektedir.” Bu nokta üzerinde durmaya değer.

Mustafa Armağan