31 Ekim 2009

Tebrikler Çamlıca Basım Yayın!

28.İstanbul Kitap Fuarı bugün başladı. İlk gün mutlaka ziyaret etmek istediğimden planımı yapmıştım. Önce Timaş standında gidip hem İlber Ortaylı'nın "Osmanlı Toplumunda Aile" adlı kitabını alacak, hem de kitabı İlber hocaya imzalatma fırsatı bulacaktım. Aramızda geçen hoş sohbetten sonra kitabımı imzalattım ve hocamızı her sene olduğu gibi bu senede görmek, ve sesini duymak ve kısada olsa sohbet etmek mutluluğuna ulaştım. Sonrasında imza günü olacağından ve kendisinin "68 Kuşağı" adlı kitabını alıp birkaç soru soracağımdan Mümtaz'er Türköne'yi görebilmek adına Nesil Yayınları'nı ziyaret ettim. Kitabı aldım almasına lakin "Mümtaz'er Türköne'nin şehir dışına çıktığını, kendilerinin de şok olduğunu" öğrendikten sonra "Bu ne rahatlık, bu ne vurdumduymazlık" diye söylene söylene ne zamandır gitmek istediğim Çamlıca Basım Yayın'ın standına ulaştım. Öncelikle adlarını bilmesem de ziyaretçileriyle mükemmel ilgilenen Çamlıca ekibine sonsuz teşekkürler. Ben kendilerine aynı zamanda Yedi Kıta Dergisi için de tebriklerimi(zi) ilettim. Blogumuzdan bahsettim ve blogun yazı alanının üstünde gönüllü olarak reklam yaptığımı da belirttim. Çok memnun oldular, gayet mütevazı biçimde tebriklerimi kabul ettiler. Ben derhal, ne zamandır almak istediğim "Kaptân-ı Deryâ Barbaros Hayreddîn Paşa'nın Hâtıraları" adlı kitabı aldım. Onlar da büyük bir jest yaparak mükemmel bir eser olan ve yukarıda da fotoğrafını gördüğünüz "Kanuni Sultan Süleyman Han'ın Semendire Sancakbeyi Gâzî Bâlî Bey'e Mektubu" adlı kitabı hediye ettiler. Size en büyük tavsiyem elbette fuara gitmeniz. Böylece piyasa fahiş fiyatlarla satılan kitapları daha ucuza alacaksınız -belki de imzalatarak- hem de ufkunuzu tabir-i caizse nurlandıracaksınız. Sonraki tavsiyem ise Salon 2 - 512B'de yer alan Çamlıca Basın Yayın'ı ziyaret etmeniz. Özellikle son çıkan kitapları muhteşem değer taşıyor; Yazıcızade Ali'den Selçuklu Tarihi, Oruç Bey'den Osmanlı Tarihi, Çanakkale Cephesi Albümü, Yedi Kıta Dergisi eski sayıları, II.Abdülhamid içerikli bol belge, kitap. Belkide blogumuzdan haberdar olduğunuzu ve yönlendirildiğinizi söylerseniz size de ufak bir jest yapabilirler. Tebrikler Çamlıca Basım Yayın. Yaptığın çok ciddi yürekten çalışmalar, hoş sohbet, güleryüz ve en önemlisi mütevazı oluşun için..

30 Ekim 2009

Osmanlı İslam eserleri ABD'de

ABD'nin başkenti Washington'da bulunan Smithsonian Sackler Sanat Galerisi'nde açılan bir sergide İran'ın şah dönemi ve Osmanlı İmparatorluğu'na ait İslam eserleri sergilendi. Osmanlı İmparatorluğu padişahlarına ait çoğunluğu 16'ncı yüzyıldan kalma yağlı boya tablolar, el yazmaları, tuğralar ve işlemeli kitap ve Kuranların sergilendiği galeri büyük ilgi görüyor.

Kaynak: Sabah

29 Ekim 2009

Ahmed Şefik Midhat Paşa

- Bir de sizden Midhat Paşa'yı dinlesek..
- İki farklı Midhat Paşa var. Bir tanesi çok büyük bir adam. Anayasa'nın babası, büyük sadrazam, büyük vali. İkincisi ise "farfara" bir adam, sarhoş bir adam ve padişah haini bir adam. Bu çok farklı iki uçtaki değerlendirme, yakın tarihin kendine göre yorumlamalarıdır. Ama ben şunu söyleyeyim. Midhat Paşa çok büyük valiydi. Hem de sadece bizim tarihimizde değil, o dönem bütün Avrupa'nın bir numaralısıydı. Bir olimpiyat olsa burada. bizim Midhat Paşa altın madalya alır. Rusya'nın Doğu Sibirya valisi Ignatiyev gümüş madalya alır. O dönemde bunlar iki büyük validir; bütün Avrupa onları yaptıklarıyla tanır. İkisi de çok çalışmış. Yaptıklarında çok orijinal iktisadi atılımlar var.

- Ne gibi atılımlar bunlar?
- Canım bunu herkes bilir. Midhat Paşa "sandık" kuruyor. Milleti iktisadi hayata sokuyor. Polisi kuruyor; kimse bunu pek bilmez. Sonra etnik politika güdüyor ki bu çok önemli.

- Etnik politika nasıl?
- Bulgaristan'ı Müslümanlaştırmış. Biraz daha orada kalsaymış, neredeyse götürecek yarıdan çoğunu.

- Tepki almamış mı o sırada?
- Yooo. Devletin orada fevkalade "yetkili" valisi. Kafkasya'dan Kırım'dan ne kadar adam geliyorsa -ki, o sırada sürülüyorlar- onları getirip getirip Bulgaristan'a yığıyor. Merkezde tam tersine beceriksiz. Onun hazırladığı Anayasa taslaklarını Tarık Zafer Hoca inceledi. Tarık Zafer Hoca, Midhat Paşa düşmanı falan olamaz. Ama söylediği şudur: "Bu anayasa romantizmidir, bir şey anlaşıldığı da yoktur". Bir de.. Midhat Paşa'nın Cevdet Paşa ile çatışmaları vardır. Dolayısıyla bir başka takım vardır ki onlar da Midhat Paşa'ya Cevdet Paşa'nın gözüyle bakar ki o çok yanlıştır. O tip kavgada, durumu ve gerçekliği takip edemezsin. Ama çizilen Midhat Paşa tipleri iki tarafta da doğru değildir. İmparatorluğun çok büyük bir valisi olduğu muhakkak. Valiliği yaptığı yerlere Osmanlı damgası vuran, idarede çok önemli, yeni politikalar getiren bir adam. Maalesef bu dönem kısa sürmüş. Ona karşılık, imparatorluk merkezinde o derece beceriksiz bir devlet adamı. Bunu da söylemek lazım.

- Asıl parlak olan valiliği mi, diyorsunuz?
- Evet. Bu, modern tarihi anlamak açısından çok önemli.

- Midhat Paşa valiliğiyle iyi iz bırakmış, anlaşılan..
- Evet. Hatta bazıları, "Midhat Paşa vali kalsa, Bulgaristan imparatorluktan kopmazdı" dahi derler.

(Nilgün Uysal, Zaman Kaybolmaz, "İlber Ortaylı Kitabı",
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Nehir Söyleşi 19,
2006, Sayfa 220-221.)

Cumhuriyetimizin 86.yıldönümü

Tüm okuyucularımızın Cumhuriyet Bayramı'nı kutlar, son bağımsız Türk Devleti'nin Ay-Yıldız'lı bayrağının ebediyen göklerde dalgalanmasını dileriz.

25 Ekim 2009

Tiryaki Hasan Paşa ve Kanije Müdafaası

Kanije, Osmanlılar tarafından 1600'de fethedildi. Fetihi temsilen bir camii inşa edildi ve adet üzere ilk cuma namazı bu camiide kılındı.

Avusturyalılar 1601'de müttefik bir ordu ile gelip Kanije'yi kuşattılar. Müttefik orduda İtalya, İspanya, Malta ve Papalık askerleri de vardı. Zekası ve cesareti kadar harp sanatında da yetenekli olan Tiryaki Hasan Paşa, bütün tedbirleri almıştı. Kalede mevcut asker ancak 7000-9000 civarıydı. Düşman askeri ise 70.000-80.000 civarında idi. Bazı kaynaklarda bu sayı 100.000 olarak geçmektedir. Çünkü kuşatmanın bir süre sonrasında Philippe Emmanuel komutasındaki 20.000 kişilik bir ordu da Avusturyalılara destek vermek için kuşatmaya katılmışlardır.

Kanije müdafaasının tarihte eşi ve benzeri yaşanmamıştır. Bu müdafaada Tiryaki Hasan Paşa, ilk günlerde düşman askerine hiç top atmamış ve süvarileri dışarı çıkartmamıştır. Böylece düşman, kalede top ve süvari olduğunu bilememiş ve ordugahını top menzili içine kurmuştur. İlk hafta kale kapıları dahi kapatılmamış, gaziler hücumlarla düşmanı epey hırpalamışlardır.Bir taraftan veziriazamdan yardım isteyen, fakat onun yardıma gelemeyeceğini öğrenen Tiryaki Hasan Paşa, veziriazamın ağzındanmış gibi kendi yazdığı mektupları okuyarak kale müdafaası yapan askerlerinin maneviyatlarını kuvvetlendirmiştir. Diğer taraftan, güya padişaha gönderiyormuş gibi bir takım aldatıcı haberlerle dolu mektuplar yazdırıp, bunların düşman eline geçmesini sağlamıştır. Böylece düşmanlar kalenin durumundan sağlıklı bir haber alamamışlar, üstelik kendi aralarında itilaflar çıkmış ve korkuya kapılmışlardır. Düşman eline geçen üçüncü bir mektup ise, Arşidük Ferdinand ile az sayıdaki adamını kaçırmaya yetmiştir. Müttefik ordu geride 47 büyük top, 14.000 tüfek, 60.000 çadır, 15.000 kazma kürek, binlerce erzak ve Ferdinand'ın altın tahtı ve otağını bırakmıştır.

Sultan III.Mehmed Han, Avusturya ve müttefiklerinin bozgunuyla neticelenen bu zafer haberine çok sevindi. İstanbul’da şenlikler yapılmasını emretti. TiryAki Hasan Paşa'ya vezir rütbesi verilip, haslar, murassa kılıç, muhteşem şekilde donatılmış üç hilâlli sancak ve bir de hatt-ı hümâyun gönderdi.

Padişah, hatt-ı hümâyununda Hasan Paşa'yı, “Berhudar olasın, sana vezâret verdim ve seninle mahsur olan asker kullarım ki, mânen oğullarımdır, yüzleri ak ola. Makbûl-i hümâyunum olmuştur. Cümleyi Hak teâlâ hazretlerine ısmarladım” diyerek methediyordu.

Padişahın fermânını okuyan Hasan Paşa, ağladı. Sebebini soranlara, “Kanije Müdafaası gibi küçük hizmetlere de vezirlik verilmeye, pâdişâh mektubu yazılmaya başlandı. Bizim gençliğimizde böyle küçük hizmetlere vezirlik verilmez, pâdişâh mektubu yazılmazdı. Biz ne idik, neye kaldık diye ağlıyorum” cevâbını verdi.

Bütün bu başarılarının ardından iki rekat namaz kılıp dua eden Tiryaki Hasan Paşa'nın söyledi cümle ise şöyledir:

"Bu nusret mücerred Hakk Teala'nın inayeti ve Hazret-i Resul-i Ekrem'in mucizatı eseridir!"

Türkçe tercümesiyle:

"Bu yardım, kesinlikle Allahü Teala ve Peygamber Efendimiz'in bir mucizesinin eseridir!"

Hasan Paşa, Kanije Zaferinden sonra 1601 yılında Bosna, 1602'de Budin, 1603’te Rumeli beylerbeyliğine tâyin edildi. Celâli isyanlarının bastırılmasında, Kuyucu Murad Paşa'yla birlikte hareket etti. 1608 yılında tekrar Budin Beylerbeyliğine tâyin edilen Hasan Paşa, 1611 yılında bu vazifedeyken vefât etti.

Hasan Paşa; kahramanlığı, zekâsı, askerî kurnazlığı ve vazifeye bağlılığıyla tanınmıştı. İlme büyük değer verip, âlimleri sever ve himâye ederdi.

Vefâtı, devlet erkânı ve halk arasında çok büyük üzüntüye sebep olmuştur.

(Tarafımca derleme)

24 Ekim 2009

"O Bursa'yı bir daha hayatta göremezsin. Bitti o Bursa."

- Delikanlılık yıllarında bir de Bursa'ya tek başına gidişiniz var.
- Lise birden ikiye geçtiğim yıl. Annemle babamla çekiştim. Cüz'i bir parayı babamdan aldım. Sinirlenip sabah evden çıktım. Doğru otobüse. Ceketimi annem arkamdan yetiştirdi.

- Niye kavga ettiniz?
- Gezmeye gideceğim diye kavga ettim. "Ben Bursa'ya giderim" dedim. İyi ki de gitmişim. O Bursa'yı bir daha hayatta göremezsin. Bitti o Bursa.

- Nasıldı o Bursa?
- Sabah kalkan otobüs, Bursa'ya öğle vakti vardı. Eylül ayıydı. Eski garajlardan bir dolmuşa bindim. Tepeye tırmanıyoruz. "Yahu küçücük Bursa'da ne bu kalabalık" dedim. "Ah Bursamız küçük değil, büyüyecek" dedi arkadan bir kadın. "İyi halt edecek" diye yanıt verdim. Ve yemyeşil, tertemiz bir Bursa buldum. Yeni Kaplıca'nın duvarında mavi çiniler duruyordu daha. (Yeni Kaplıca Mimar Sinan'ın eseridir.) Nasıl temiz bir yerdi. Bursa rüyaydı ve ilk devir Osmanlılığı kokuyordu. Eylülde Uludağ'ın sisli, sonra güneşli hali, eski Bursa konakları beni çok etkiledi.

- Ne kadar kaldınız Bursa'da?
- Bir ya da iki gece kaldım. Döner kebabını kalaylı kapta yiyordun. Sokaklar tamamen eski usuldü. Uludağ'a kısmen çıkar gibiydin. Teleferik yoktu daha. Kısacası muhteşem bir Bursa. Tam Osmanlı romantizmi veriyordu. (Bundan iki sene sonra Suriye'ye gittiğimde de benzeri bir mutluluğu duymuştum.) Tarihi bu kadar kolay "kokladığım" başka anları hatırlamıyorum. Bu duygunun bir benzerini de, vize mecburiyeti kalktıktan sonra 1990 yılında gittiğim Volga boyundaki şehirlerde yaşadım; büyük değil, küçük şehirlerinde. Kozma-Damyansk, Ugliç, Kostroma, Yaroslav gibi yerlerde. Buralarda Rusya'nın mistisizmini ve eskiliğini koklayabildim. El değmemişti, fakirdi, yıkıntı haldeydi. Ama bunlardan hiçbiri, 1963 Eylülü Bursa'sı ve 1965 yılı Halep'i gibi olamaz. Oralarda tarihi kokladım. Vesikayla falan öğrenilmez tarih. Koklanır. (Artık yok onlar.) Aynı gezide Bursa'dan İzmir'e indim. 1960'lardaki Anadolu ve Mezopotamya şehirlerinin gelenekselliğini gözlemek ve hissetmek, tarih araştırmalarında kitabiyat ve arşivin ötesinde bir duyarlılık getirdi bana.

- İzmir nasıldı o zaman?
- Körfez daha maviydi. Kadifekale'nin etrafı daha yeşildi ve gecekondular vardı ve o gecekondularda henüz "İzmirliler" oturuyordu. Ama çok ilginç şeyler gördüm. Mesela Pilavoğlu tarikatına mensup Ticanilere rastladım. Biri dürbünle etrafı seyrettiriyor. Öbürü ticaret yapıyor, işportacı, Bileyci bir Bektaşi dervişi de geldi; ehl-i tarik. Ama, onunki bambaşka bir tarikat. Bunlarla konuştum. Enteresan adamlar. O arada bir öğretmen çıktı. "Bırak ya bunları" falan dedi. Onlarla münakaşa etti, "Benim peygamberim Atatürk" diye tutturdu. Kadifekale'nin üstünde, adamlar birbirlerinin başını gözünü yarmadan böyle şeyler konuşabiliyorlardı.

(Nilgün Uysal, Zaman Kaybolmaz, "İlber Ortaylı Kitabı",
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Nehir Söyleşi 19,
2006, Sayfa 79-80.)

Bir ders kitabında bu kadar yanlış... Maaşallah!

Geçen pazartesi ve çarşamba günü, bu köşede okullarımızdaki tarih kitaplarından sözettim ve bu kitaplarda neredeyse bir buçuk asırdan buyana hep aynı şablonun kullanıldığını, yani Ahmed Vefik Paşa'nın 1860'lı senelerde kaleme aldığı tarih kitabındaki anlayışa sadık kalındığını ve yeni ilâvelerin de bu çerçevede yapıldığını yazdım.

Önümde, Millî Eğitim Bakanlığı tarafından 10. sınıflar için hazırlatılmış bir tarih kitabı var. Kitap beş kişi tarafından yazılmış: Vildan Cazgır, İlhan Genç, Mehmet Çelik, Celâl Genç ve Şenol Türedi.

Sözü uzatmadan, kısaca söyleyeyim: Bir ders kitabında ilk bakışta bile görülebilecek bu kadar yanlışın ardarda gelmesinin bir başka örneği belki de yoktur. Ama, kitabın beni en fazla şaşırtan tarafı, bir ders kitabına artık valiliklerin internet sitelerinde yazılı olan efsanelerin kaynaklık etmesidir...

Meselâ 7. sayfada Şeyh Edebali'nin Osman Bey'e "nasihati", 26. sayfada da Osman Bey'in oğlu Orhan Bey'e "vasiyeti" olduğu iddia edilen iki metin yeralmakta ve kaynak olarak, Bilecik Valiliği'nin internet sitesi gösterilmektedir.

Gerçek olduğu zannedilen "nasihat", bir romandan alınmadır, "vasiyet" ise kimbilir nereden...

FAS'A NE ZAMAN GİTTİK?


İşte, sözkonusu kitapta öğrencilere verilen yanlış bilgilerden bazıları:

"Nasihat"in bulunduğu 7. sayfada Osman Bey'in 1326'da öldüğü yazılmıştır ama Osman Gazi'nin vefat tarihi 1324'tür. Prof. Halil İnalcık'ın seneler önce bunun böyle olduğunu ispat etmesine rağmen, yazarlar, devletin kurucusuna ölümünden neredeyse yedi asır sonra, iki sene daha hayat bağışlamışlardır.

9. sayfada, Bizans ve Osmanlı kuvvetleri arasında 1329'da yaşanan Palekanon Savaşı'nın Maltepe'de olduğu yazılmıştır ki, yanlıştır. Palekanon Savaşı'nın sahası Maltepe değil, Eskihisar'dır. Hani tatile gidenlerin yollarını kısaltmak için kullandıkları araba vapurlarının kalktığı iskele var ya, işte orası...

Fas, 71. sayfada, Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları içerisinde gösterilmektedir. Fas, hiçbir zaman Osmanlı Devleti'ne bağlanmamış, birkaç defa kısa aralıklarla diplomatik himaye altına alınmışsa da İspanya ve Fransız işgaline kadar bağımsızlığını muhafaza etmiştir.

108. sayfada, bir kale resmi ve resmin altında da "Osmanlı'nın Batıda Son Fethettiği Kamaniçe Kalesi, Polonya" diye bir ifade vardır. Yazarlar, Türkçe'yi andıran bu cümlede zannedersem "Osmanlı'nın Batı'da fethettiği son kale olan Kamniçe" demek istemişlerdir ama coğrafyadan pek haberdar bulunmadıklarından olacak, Kamaniçe'yi bir başka memlekete, yani Polonya'ya nakletmişlerdir. Kale bugün Ukrayna topraklarındadır ve geçmiş asırlarda orada olmuş, hiçbir zaman yollara düşüp Polonya'ya gitmemiştir. Üstelik, batıda değil, kuzeydedir.

PAŞA DEĞİL, PADİŞAH


92. sayfada yapılan hata ise, buraya kadar sıraladığım devrilmiş çamların en büyüğünü teşkil etmektedir. Yazarlar, 1596'daki Haçova Meydan Savaşı'nda Avusturya'yı mağlup eden Osmanlı Ordusu'nu Tiryaki Hasan Paşa'ya kumanda ettirmektedirler. Hasan Paşa çok meşhur bir kumandanımızdır, tarihlerimize Kanije Kalesi'nin müdafii olarak geçmiştir, "Kanije" ve "Tiryaki Hasan Paşa" gazetelerdeki bulmacalarda bile sık sık sorulur ve Haçova'daki Osmanlı ordusunun başında o değil, bizzat zamanın hükümdarı, yani Üçüncü Mehmed vardır.

Bütün bunlar, devletin liselerde okutulması için yayınladığı bir ders kitabındaki hatalardan sadece birkaçı.... Hiç yorumsuz, nakletmekle yetindim.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 23.10.2009)

Osmanlı paşaları

(Tepedelenli Ali Paşa (1744 – 24 Ocak 1822), Osmanlı Devleti'ne isyan etmiş olan bir Yanya valisi.
Encyclopædia Britannica'daki "Ali Paşa Tepelenë." maddesinde yazana göre "Yanya Aslanı" olarak da anılırdı.)

Söz paşalık rütbesinden açılınca, tarihe müracaat etmeden olmaz. Tarih, öğrenmesini bilenler için iyi bir öğretmendir. Eskiden beri devlet adamı, tarih öğrenerek yetişir.

Doğrudur, "tarih tekerrür etmez". Ama tekerrür etmemesi için önce olan bitenleri bilmek gerekir. Kısaca tarih, tarihten ders çıkartmayanlar için her zaman tekerrür etmeye hazır beklemektedir. Geçmişin şartları ile bugün arasındaki farka sığınıp tarihe sırtını dönenler, tarihsel sürekliliğin dışına düşer ve acemi bir çocuk gibi küçük bir kibrit alevinden nasıl koskoca orman yangınlarının çıktığını şaşkınlık ve korku ile izlemekten başka ellerinden bir şey gelmez.

Mora isyanı ve hatalar zinciri

Mora isyanı, Fransız İhtilali'nin başlattığı milliyetçi ayaklanmaların ilkidir. Napolyon'un Waterlo'da yenilmesinden sonra, Avrupa eski düzene geri dönmüş ve 1815 Viyana Uyumu ile milliyetçi ayaklanmaları el birliğiyle bastırma kararı almıştır. Yunan bağımsızlığı, Avrupa Düzeni'nin mimarı olan Metternich'in bütün karşı koymasına ve Osmanlı devleti yanında yer almasına rağmen gerçekleşmiştir. Milliyetçi ayaklanmaların Avrupa monarşilerinin işbirliği ile bastırıldığı bir dönemde Yunan ayaklanmasının başarıya ulaşmasının tek sebebi Osmanlı devletinin iç zaaflarıdır. Bu zaaf birbirine düşman iki isim arasındaki çatışmanın eseridir: Tepedelenli Ali Paşa ve Halet Efendi.

Bu iki adamın kişisel hesabı zincirleme birçok felaketin ateşleyicisi olmuştur. Osmanlı Devleti'nin asi Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa'yı tedip etmek için 1820'de ordu göndermesi, 1821'de Yunan İsyanı için elverişli şartları oluşturmuştur. Yunan isyanı bastırılamayınca Mısır valisinden Mora vilayetinin de kendisine verileceği sözü ile yardım istenmiştir. Mısır kuvvetleri isyanı bastırmaya başlayınca bu sefer İngiltere, Fransa ve Rusya Navarin'deki donanmamızı yakmıştır. Denge tekrar isyancılar lehine dönünce 1829'da Yunan bağımsızlığı Edirne anlaşması ile tanınmıştır. Mora elden gidince Mısır valisi Suriye valiliğini istemiş, sonrasında Mısır gailesi başlamıştır. 1833'te Mısır ordusu Kütahya'ya kadar gelmiş, II. Mahmud "Denize düşen yılana sarılır" diyerek Ruslardan yardım istemiştir. Osmanlı ekonomisini dışa bağımlı hale getiren 1838 İngiliz ticaret anlaşması, Mısır'ın ekonomisini çökertmek için imzalanmıştır. Devlet, isyan eden valisini güçten düşürmek için İngilizlere imtiyazlar vermiştir. Bütün bu zincirin başında Halet Efendi'nin Tepedelenli Ali Paşa'yla olan kişisel hesabı bulunmaktadır.

Tepedelenli Ali Paşa

Devir, Sened-i İttifak sonrası, ayanın güç kazandığı ve merkezin otoritesinin azaldığı bir devirdir. Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa, bugünkü Makedonya ve Arnavutluk bölgesinde otonom bir güç haline gelmiştir. Aleksandros İpsilanti liderliğindeki Yunanlılar 1814'te kurulan Filiki Eterya cemiyeti ile isyan hazırlığındadır. Yanya valisinin baskısı yüzünden kimse göz açamamaktadır. II. Mahmud da tehlikeyi gördüğü için Yanya valisine dokunmamaktadır. Nişancı Halet Efendi, İngilizlerle çevirdiği entrikaların ortaya çıkmasını önlemek için Tepedelenli'nin ve oğullarının bazı memuriyetlerini geri aldırır. Tepedelenli bu durumu kabul etmeyince üzerlerine karadan ve denizden ordu gönderilir. Yanya kalesi etrafında Osmanlı ordusunun bir buçuk sene süren muhasarası devam ederken Yunan ayaklanması da bu fırsattan istifade başlar.

Tepedelenli, tarihte önemli bir figürdür. Tepedelenli Ali Paşa'yı Lord Byron, Yanya'da ziyaret etmiş ve hakkında yazılar yazmıştır. Aleksandre Dumas Per'in meşhur Monte Cristo Kontu romanının kahramanlarından biri, Tepedelenli'nin kızıdır. Victor Hugo, Tepedelenli'yi Napolyon ile mukayese etmektedir. Yunan bağımsızlığı ile Tepedelenli vakası birbirinin içine geçmiştir. Yıllarca süren Yunan bağımsızlığının yüz önde gelen isminden doksanı bu yüzden Arnavut'tur. Sonuç: Sivil halktan tam 400 bin Müslüman kadın, erkek, çocuk, yaşlı Yunan isyanı sırasında katliama uğramıştır.

Halet Efendi, devlet yönetiminde cahil, ama ilişkilerinde çok usta bir adamdır. Sadece kendisi etrafında dönen dünyayı tanıdığı anlaşılıyor. Muhaliflerini korkunç bir entrika ağıyla etkisiz bırakırmış. II. Mahmud, üzerindeki nüfuzu ile ortalığa dehşet salmış. Sırf Tepedelenli ile hasım olduğu için Yunan isyanına dolaylı yoldan önemli katkıları olmuş. Nüfuzu o kadar büyükmüş ki, Sadrazam Benderli Ali Paşa, onun Yunan isyanındaki parmağını öğrenince Halet Efendi değil, Sadrazam canından olmuştur. Fener Rum Patriği'nin idam edilmesi de bu devrin olayları arasındadır. Nihayetinde Halet Efendi'nin ihaneti padişah nezdinde belgeleriyle kanıtlanınca idamına karar verilmiş.

İsyancılara "paşa" rütbesi

Gelelim paşa rütbesine... Çukurova bölgesinin doğusuna bugünkü idarî şeklini veren hadise, Gavur Dağı isyanını bastırmak üzere bölgeye 1865 yılında gelen Derviş Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunda mülkiyeyi temsilen görev alan Ahmet Cevdet Paşa'nın tasarruflarıdır. Öyle ki, İslahiye ismi bu birliklere Fırka-i İslahiye adı verilmesinden, Cevdetiye Cevdet Paşa'dan, Hassa Padişah'ın Hassa alaylarının konaklamasından isimlerini almışlardır. Cevdet Paşa, buradaki askerî harekâtı ve idarî düzenlemeleri Cavid Baysun'un Latinize ettiği Tezâkir'in (TTK yayını, Ankara 1986) 27. ve 28. tezkerelerinde anlatır. Tarih, artık modernleşme tarihidir. Devletin bastırdığı isyan ise geniş bir alanı kapsayan Kürt-Türk göçebelerinin devlet otoritesine karşı gelmeleri ile başlamıştır. Cevdet Paşa, isyana karışanlardan Kozan-ı Garbî ağası Ahmed Ağa'yı "Rütbe-i mirimiranlık ile Kütahya sancağına" göndermek sözü ile ikna ediyor. Verdiği söz, sadece Padişah'ın iradesine mahsus paşalık rütbesi, üstelik Kütahya'nın yönetimi. Hemen oturup Fuad Paşa'ya şu telgrafı yazıyor: "Kozan-oğlu Ahmed Ağa orduya geldi. Mîrimîranlık ile Kütahya kaymakamlığına memur edildi. Hemen bahren gönderilmek üzeredir. Fakat burada iken kendisine paşa tabiri lâzime-i hal ü maslahattan olup bu ise irade-i seniyyeye mevkuf olduğundan..." bir an önce Padişah'tan irade alınmasını talep ediyor. Üstelik bu irade verilmezse "istifa ederim" diye ekliyor. Sadrazam Fuad Paşa durumun nezaketini anlayıp ertesi sabah cevap veriyor. "Paşa unvanını veriniz" diyerek şifahen Padişah'tan izin aldığını bildiriyor.

Konuyu, bu isyanı bastırmakla görevli ordunun başındaki Derviş Paşa'nın naklettiği fıkra gibi bir hikâyeyle bağlayalım. Derviş Paşa asayiş berkemal olduktan sonra atıyla tek başında dağlarda dolaşıyormuş. Bir pınarın başında yaşlı bir Yörük kadınını abdest alırken görmüş. "Ne yapıyorsun ana?" diye sormuş. Yaşlı Yörük anasının verdiği cevap şöyle: "Ne yapayım ah oğul. Derviş Paşa diye zalim mi zalim bir adam zuhur etti. 5 çadırlık obaya da, yüz çadırlık obaya da beş vakit namaz koydu. Ben de namaz kılmak için abdest alıyorum."

Tarih arkamızda duruyor. Namazı vergi gibi algılayanlar da, paşalık rütbesi ile devletin safına geçenler de... Devlet soğukkanlıdır. İntikam almaz, kan davası gütmez, sorun çözer ve yönetir.

Mümtaz'er Türköne
(Zaman, 23.10.2009)

II.Bayezid ve İstanbul

Cildi iplik dikişli -iplikler birer ikişer kopuyor-, kapağı ağırbaşlı, içi renkli resimli Osmanlı Padişahları meğer yaşıtımmış. Az önce Vasfi Mahir Kocatürk'ün kısa biyografisinde saptadım.

Osmanlı Padişahları'nı Kocatürk kaleme getirmiş. Kendimi bildim bileli bu kitap evlerimizdeydi. Önce resimler, padişah portreleri ilgimi çekmişti; hepsi asık yüzlü, çoğu ürkünç adamlar. Okumayı söktükten sonra, Kocatürk'ün yazdıklarına nice zamanlar dalıp gittim. Yazar pek parlak bir döküm çıkarmıyordu:

"Aralarında fâtihler, cihangirler, üstün insanlar ve yüksek kahramanlarla birlikte miskinler, sersemler, sarhoşlar, sefihler ve düpedüz deliler de bulunan Osmanoğulları altı yüz yıl Türk milletinin başında yaşadılar. Onların hayatlarını gözden geçirmek insanlık tarihinin çok enteresan bir kısmını incelemek demektir. En meraklı maceralarla dolu kocaman bir cinayet romanını andıran bu tarih parçası, ne yazık ki, bugüne kadar tam bir tarafsızlıkla ciddi bir ölçüye vurulmadı."

Sebeplerini de sıralıyor yazar: Cumhuriyet'ten önce hep bir Osmanoğlu padişah olduğundan, ataların "gülünç ve iğrenç tarafları" örtbas edilmiş; tarihçiler, şairler "çok defa sümsük bir padişahı kükremiş bir arslan şeklinde" tasvir etmişler.

Derken giriş yazısının 'spot' tasvirleri, meselâ, "yüz on dokuz çocuk babası bir III. Murad", kardeşlerini bir gecede boğdurtan III. Mehmed, kadın mecnûnu Deli İbrahim, "ayak sesleriyle kadınları etrafından kaçırtmak için pabuçlarının altına gümüş çiviler çaktırtan bir anormal III. Osman"... Bu "garip ibret levhaları" beni öylesine etkilemiş olmalı ki, Osmanlı tarihinden yıllar yılı 'korktum'.

Vasfi Mahir Kocatürk Osmanlı Padişahları'nı niye yazmıştı? Çok sonra düşündüm.

Kocatürk tarihçi değil; liselerde edebiyat öğretmeni, müfettiş, 1950-54 arası Gümüşhane milletvekili; Yedi Meşale şairleri arasında. Kötü şiirler yazmış. "Sabah Türküsü"nden: "Kapının üstünde asmalar yeşil, / Güllerin yürek biçimi, / Saksında kor olmuş iki karanfil / Uyan, ak elinle gözlerini sil, / Yorulan kolumdan al sepetimi, / Yosmam, uyku yetmedi mi?" Birçok antoloji hazırlamış. O arada da Osmanlı Padişahları...

Fâtih'in oğlu olan II. Bayezid; kötü şiirler yazmış olsa da, bir 'şair'in kaleminden şöyle tanımlanıyor Osmanlı Padişahları'nda: "İyi bir asker terbiyesi almış olan, cesaret ve kahramanlıktan da büsbütün mahrum bulunmayan II. Bayezid, muvaffakiyetlerine rağmen harpten kaçınıyor, yaşlandıkça büsbütün sulh ve sükûn arzusu gösteriyordu. Rahatına düşkünlüğü ve dinî duyguları da bu arzusunu kuvvetlendiriyordu. Memlekette asayişin temini yolunda adalet ve dirayetle çalışmaktan hoşlanıyor, şiirle meşgul oluyor, fikir ve şehir hayatının zevklerini harp ve mücadele heyecanlarına tercih ediyordu. İhtiyarladıkça bu halini daha ileri götürdü ve bilhassa iç siyasette çok zaaflar göstermeye başladı."

Yorumlamak istemiyorum.

Öteki padişahlarda olduğunca, bir dönemin yazarlarının kaleminden çizilmiş II. Bayezid portresi de karmakarışık görünümlüdür. Okur uzun uzadıya baksa portreye, seçik hiçbir şey göremez.
Öteki padişahlarda olduğunca, bir dönemin yazarlarının kaleminden çizilmiş II. Bayezid portresi de karmakarışık görünümlüdür. Okur uzun uzadıya baksa portreye, seçik hiçbir şey göremez.

Tarihi âdeta 'yaşatan', o kadar sıcak anlatımlı Reşad Ekrem Koçu, her gün değişen ruh iklimiyle, her yeni yazısında, başta padişahlar, her tarihî kişiye yeni yeni çehreler kuşandırır. Onun da Osmanlı Padişahları kitabı var. Önce, otuz dört yaşında tahta çıkan II. Bayezid'in fizikî özellikleri anlatılıyor: Uzun boyluymuş, saçları koyu kumral, bıyıkları koyu kumral, gözler koyu elâ, bakışlar "temiz ve merdane"...

Koçu'nun "son derecede güzel" diye nitelendirdiği bu çehre, Kocatürk'te "ablak yüzlü". Artık başka örneklerle uzatmak istemiyorum.

II. Bayezid devri bende daha çok Sultan Cem'le yankıyıp durdu. Bir zamanlar Cem için bir roman yazmayı çok istedim. Onun bir dizesi yazamadığım romanın başında yer alacaktı. Dizeyi, Abdülhak Şinasi Hisar'ın "Aşk imiş her var âlemde" güldestesinin "Yâd ve Tahattür" bölümünde okumuştum:

Hayfâki geçdi bilmedik ol hoş zemân idi

Cem'in talihsiz hayatına kapılıp gitmişliğimden olacak, II. Bayezid'i bir türlü sevemedim. Sanatkârları çevresinde toplamış olması bile ilgimi çekmedi. Koçu, "Resimden anlar, minyatürden anlar, yazıdan anlar; sanatın ve sanatkârın büyük hâmilerinden bir padişah olacaktı" diyor.

Tabiî bazı başka kaynaklar da, II. Bayezid'in sofuluğu dolayısıyla, Çinili Köşk'teki, Gentile Bellini tarafından yapıldığı sanılan resimleri kaldırttığını belirtiyor. Halûk Y. Şehsuvaroğlu, "taasub hareketi" yaşandığını ileri sürmüş. Taasub hareketi, Yavuz Selim ve Kanunî devirlerinde tekrar kırılmış.

Böyle sisler, puslar arasında yol alırken, kitaplara sonsuz düşkünlüğüm dolayısıyla her gün Sahaflar Çarşısı'na gidip gelirken, Beyazıt Camii olanca sadeliği, eski bir sözcükle, 'vakur' haliyle daima gönlümü çelerdi. İstanbul'un, görkemi yalınlıkta aramış 'özgül' bir camii.

Mimari eserde yalınlığa böylesine düşkün II. Bayezid'in giyim kuşamda şatafatlıyı tercih etmiş olması, belki de, o dönemde Türk kumaşçılığının çok zengin dokusundan. Sanat tarihçileri kumaşçılıkta, ziynette parlak bir dönem yaşandığını vurguluyorlar. Padişahın -günümüze kalmış- kaftanları canlı renkli, çiçeklerle ve yapraklarla bezenmiş. Kürklü kaftanının "yüzü güvez zemin üstünde mat renk ve gül vesair çiçekli ipek kumaştan"mış.

Osmanlı tarihinde tahttan indirilmiş ilk padişah olan II. Bayezid, Amasya'daki şehzadelik yıllarında, ileri sürüldüğü gibi afyon bağımlısı mıydı? Babasına mektup yazmış; afyon değil, aşırı şişman olduğundan iştah kesici ilâçlar kullandığını söylemiş, Kocatürk ve Koçu "aşırı şişmanlık"tan söz açmıyorlar.

Bütün bu karmaşalar arasında bir gün, değerli ressam ve İstanbul'un değerli yazarı Malik Aksel'in II. Bayezid yorumunu âdeta şaşırarak okuyacaktım: Malik Aksel, padişahı İstanbul mimarisini 'kurtaran'lardan biri olarak yorumluyordu.

Leonardo da Vinci'nin İstanbul'un iki yakasını birleştirmek isteyen köprü tasarısı gün ışığına çıktıktan sonra, Aksel "Mikel Anj"ın da pâyitahta gelmek isteğini hatırlatıyor. Devam ediyor: "Sultan Bayezid'in babası kadar İtalyan sanatkârlarına yer ve değer vermemesi bunların İstanbul'a gelmelerine mâni olmuştur. Aslında ilerleme hamlelerimizi engellediği sanılan ve gerilikle suçlandırılan bu padişahın en büyük hatasını İtalyan sanatkârlarının Türkiye'ye gelememelerinde bulanlar vardır."

İstanbul'un o çağında mimarisine eğilen Aksel, şu çok çarpıcı, irkiltici, düşündürücü soruyu soruyor:

"Acaba G. Bellini'den sonra bu iki sanatkâr da İstanbul'a gelseydi, İstanbul'un silueti, manzarası ne olurdu?"

Malik Aksel'in yazısı Sanat ve Folklor adlı kitabında. Sanat ve Folklor 1971'de yayımlanmış. Ama yazı, "Sultan Bayezid ve Türk Sanatı" daha eski bir tarihte yazılmış olmalı.

Önyargılardan, tuhaf ve bağnaz hayranlıklardan arınmış Aksel, tehlikeye teğet geçtik demeye getiriyor. Çünkü o çağda, "sanat gücünde" yol aldığımızı, Avrupa'dan geri olmadığımızı hatırlıyor.

Venedik resimlerindeki Türk halılarını örnek veriyor. Özgün bir sanat yerine, dışardan gelenlerin yaratacakları ortamdan ürküyor. "Yabancı sanat" deyişini kullanmış.

Elbette "yabancı sanat"tan ürkmüyor. Ama özgün olanı da küçümsemeye yanaşmıyor.

Vurgulamam yersiz: Yorum, soru, kaygı önemsenmemiş, yankı uyandırmamış.

Selim İleri
(Zaman, 24.10.2009)

22 Ekim 2009

Okullarda okutulan tarih kitapları tam 150 yaşındadır

Geçen pazartesi, tarihin okullarda en sevilmeyen derslerin başında geldiğini söylemiş ve bu sevilmemenin ardında, ders kitaplarında geçmişi senteze yarayan bilgiler verilmediğini, aksine bir tarih çöplüğünü andırdığını yazmıştım.

Ders kitaplarının hiçbir şekilde işe yaramayacak ve talebeyi tarihten soğutacak lüzumsuz bilgilerle dolu olmasının başta gelen sebebi, kitapların yazımında kullanılan şablonun tam 140 seneden buyana değiştirilmemiş olmasıdır.

Şablonun sahibi tarihçi, edebiyatçı, mütercim ve devlet adamı Ahmed Vefik Paşa; şablon ise Paşa'nın "Tarih-i Osmânî" ismini taşıyan, ilk baskısı 1860'lı senelerde yapılan, 1869'dan sonraki baskılarında "Fezleke-i Tarih-i Osmânî" adını alan ve 1885'e kadar tam 15 baskı yapan kitabıdır.
Paşa'nın tarih metodu ve yazdıkları kendisinden sonra da aynen benimsenmiş, çizdiği çerçeve esas kabul edilmiş ve bu çerçevede neredeyse hiçbir değişiklik yapılmadan aynı şekil ve üslup içerisinde yeni eserler verilmiştir.

Dolayısıyla, okullarımızda bugün okutulan tarih kitaplarının 150 yaşında olduklarını söylemek pek de yanlış sayılmaz! Ne Millî Eğitim Bakanlığımız, ne de üniversite hocalarımız, 19. asrın anlayışına göre yazılmış bir ders kitabının mutlaka yenilenmesi gerektiği konusunda tek bir söz etmemiş, Ahmed Vefik Paşa'nın yazdıklarını tekrar etmekte beis görmemişlerdir. Yapılan değişiklik, sadece Paşa'nın zamanından sonra yaşananları kitaplara yine onun üslubuyla ilâve etmekten ibarettir.


BÜTÜN BİLGiLER ESKİDİR

Yeni çalışmalarla varılan sonuçlar ve ortaya çıkartılan yeni bilgiler, ders kitaplarında hiçbir şekilde yeralmamıştır. Son 30 seneden buyana Osmanlı Tarihi ve özellikle de Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş dönemi hakkında şimdiye kadar bilinen ne varsa hemen herşey değişmiştir ama ders kitapları hâlâ bir buçuk asır öncesine aittir.

Kuruluş dönemi, okullarda öğretilenlere bakılırsa hâlâ bir efsane bulutunun ardındadır; Osmanlı Tarihi ise sadece savaşlardan ibarettir. Öğrenciye tarihin hiçbir dönemi hakkında hayata atılmasından sonra işine yarayacak tek bir bilgi bile verilmez, üstelik kafalara yığınla yanlış bilgi doldurulur.

Bir örnek vereyim: Matbaanın Türkiye'ye geç gelmesi konusunda "İstanbul'da 90 bin hattat vardı, bu hattatlar matbaanın kurulması hâlinde işsiz kalacaklardı, işte bu yüzden matbaayı engellediler" gibisinden bir terâne öğretilir. Ama, İstanbul'da o tarihlerde 90 bin hattatın bulunmasını bir yana bırakın, şehirdeki esnafın sayısı bile bu kadar yüksek değildir. Matbaanın geç gelmesinin tek ve asıl sebebi, okuma alışkanlığımızın pek olmaması ve kulaktan nakledilen bilgiyi tercih etmemizdir. İlk matbaacımız İbrahim Müteferrika'nın bastığı 17 çeşit kitabı da bir türlü satamaması ve terekesinden dünya kadar kitabın çıkması, bunun böyle olduğunu zaten gösterir.

SENTEZİ ÖĞRETMİYORUZ

Başka birkaç örnek daha: Fatih Sultan Mehmed zamanında donanma İtalya'ya neden seferler yapmıştır? Kanuni Sultan Süleyman'ın Viyana kapılarına kadar gitmesinin sebebi nedir? O devrin Avrupa'sı nasıldır? Balkan Savaşı'nda ne hatalar yapılmıştır ki koskoca Rumeli bir anda elimizden çıkmıştır?

İşte, ders kitaplarında bütün bunlar gibi birçok konuda sebep-sonuç ilişkileri ele alınmaz ve tarih sadece bir zaferler, az da olsa yenilgiler listesi halinde tatsız bir biçimde okutulur, durur.

Ve, netice: Okullardaki tarih derslerinde 150 seneden buyana anlatılanların neredeyse tamamı, öğrencinin hiçbir işine yaramayacak kırıntılardan ibarettir
.

Tarih, mukayeseli bir şekilde öğretilmediği için, talebe dünyadan de maalesef bîhaberdir, bazı ders kitapları da maalesef fâhiş hatalarla doludur.

Bu hatalardan bazılarını, cuma günü yazacağım.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 21.10.2009)

20 Ekim 2009

İki tavsiye kitap

Her iki kitabı da bugün öğle saatlerinde arşivime kattım. Ne zamandır istiyordum bu iki, değeri tarifsiz kitabı edinip okumayı. İlki Nilgün Uysal'ın Prof.Dr.İlber Ortaylı ile yaptığı söyleşiden oluşuyor. Zaten her iki kitapta söyleşi. "Zaman Kaybolmaz"da İlber Ortaylı'nın hayatını baştan aşağı okuyor, bazen hocanın müthiş esprileriyle kahkahalar atıyor ve çoğu zamanda bol bol not alıp ileriki tarih aktivitelerinizi programlıyorsunuz. Bu kanıya henüz ilk sayfalarda vardığımı açıklıkla söyleyebilirim. İlber Ortaylı hocanın kitaptaki "Aslında tarihçilik, sanattır. Bir ilmi tarafı vardır. Ondan sonra ‘ilmin üstünde’ bir tarafı gelir" ve "Hafızası iyi olmayan ve hafıza eğitimi görmeyen birinin tarihçi olması mümkün değildir" sözlerini aklımıza ve tarihseverliğimize işlememiz gerekiyor. 626 sayfalık 15 TL etiketli bu kitaptan elde edeceğim kazancın değerini ölçecek bir alet bulabileceğimi sanmıyorum. "Herkes kendi talihinin mimarıdır" demiş hoca. Talihime bu kitapla bir merdiven daha inşa edeceğimi adım gibi biliyorum. Şuanda okumaya yeni başladığım bu kitaptan sonra ise aşağıdaki kitaba geçeceğim. Kitap da denmezki. Halil İnalcık üstadın sözlerinden oluşan bir şaheser demek lazım..
"Tarihçilerin Kutbu" ise Emine Çaykara ile dünyanın kabul ettiği en iyi tarihçilerden biri olan Halil İnalcık üstad arasındaki söyleşiden oluşuyor. 614 sayfalık bu kitabın etiket fiyatı ise 24 TL. Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu'nun, şeyh-ul müverrihin yani tarihçilerin şeyhi diye tanımladığı Prof. Dr. Halil İnalcık, bu söyleşide hayatını anlatıyor. Üstad aynı zamanda Osmanlı sultanlarının zaaflarından Atatürk ile tanışmasına, Kıbrıs meselesinden Fransa ile ilişkilerimizin başlangıcına bizi kendi geçmişimizle tanıştırıyor ve gerçek bir tarihçinin nasıl olması gerektiğini de anlatıyor. Öğrencilerinin sevgi ve hayranlıkla andığı, ömrünü tarih alanındaki yanlışları belgelerle düzeltmeye adamış Prof. Halil İnalcık, dünyanın sayılı bilim adamları arasında olduğunu burada yazmamıza gerek yok. Makaleleri ve kitaplarıyla tüm dünyada ülkemizin en büyük gururu olan tarihçimiz yaşamını ve onunla iç içe geçmiş tarihi(mizi) anlatırken konuya öylesine hakim ki; sanki padişahların, kralların sarayında dolaşıyor, onların yakın arkadaşıyla konuşuyor hissine kapılıyorsunuz. Buna hem eski kitaplarından hem de diğer seminer ve makalelerinden zaten biliyoruz. Her iki kitabı da tarihseverlerin kesinlikle okumasını tavsiye ediyorum. Lafı fazla uzatmadan ben "Zaman Kaybolmaz" ile bu iki eserden ilkinin sayfalarını iştahla çevirmeye başlayayım..

19 Ekim 2009

Frankfurt Kitap Fuarı ne işe yarar?

Kitap fuarları malum, Frankfurt en ünlüsü. İkincisi Tahran, daha da var... Mayıs ayındaki Tahran fuarı daha çok tüketiciye yönelik. Yabancı kitapların da telif hakkı ödenmediği için ya tercümesi hatta bazen kopyası bile satılıyor. Veya devletin sübvansiyonu ile okuyucuya ulaşıyor, onun için çok kalabalık.

Bizim kitaplar daha heyecan vericiymiş
Frankfurt kitap fuarı ise kitap satışının yasak olduğu, sadece son gün kapış kapış kitap satılan, hatta dağıtılan ilginç bir yer. Neredeyse bütün ülkelerin standı var ama mesela Sovyetler Birliği ve Yeni Rusya için temsilin son derece zayıf olduğunu söylemek gerek. Çok kitap basılan İran yok, Arap ülkeleri de. Hindistan’daki neşriyatı da şimdilik aramayın. Demek ki basılan kitabın Allah bilir yüzde biri bile yok. Ama yayınevleri ve iletişim şirketlerinin karşılaştığı iş anlaşmalarının yapıldığı bir yer. Geçen yıl Türkiye baş misafirdi, bu yıl da Çinliler. Çin pavyonu güzel düzenlenmişti ama basılan kitapların Türklerinki kadar çekici olmadığını söylediler. Adet olduğu üzere açık oturumlar ve konferanslar tertipleniyor. Bir hayli Türk yazarı fuara geliyor ve konuşma yapıyor, kitap imzalıyor. Misafir Çin olduğu için Türk pavyonunda Çin ile ilgili bir açıkoturum da yapıldı. Benden evvel konuşan Prof. Dr. Gül İrepoğlu Türk minyatürlerinden, Levni’den ve Levni üzerine yazdığı romandan bahsetti. Güzel görsellerle konuşmasını destekledi. Ben ise bu yılki fuarın ana konusu olan Çin’in Türk tarihi için olan öneminden kısaca söz ettim.

Türk tarihçileri iyi birer sinolog olmalı
Son 1000 yıllık Türk tarihi “Çin sınırlarından batıya çekilmek” diye özetlenebilir. Tabir benim değil, Yılmaz Öztuna üstadındır. Ondan evvel Çin’in komşuları Türklerdi ve çok sevilen komşular değildi. At ve silah konusundaki üstünlükleri dolayısıyla Çin Seddi’nin bu kuzeylilere karşı inşa edildiği malumdur. Kendi ismimizi de onların metinlerine ve yazım kurallarına göre “Tukyu” olarak biliyoruz. Bu bizim kendi yazımızı kullanmamızdan önceki birkaç asırdır; öyle birkaç asır değil, yedi-sekiz asır. Avrupa milletlerini de tarihe başkaları tanıttı, ama o başkası Romalılardır. Doğru düzgün kayıtları olan, lisanları bilinen ve rahat okunan bir büyük kavim. Germenleri ve Gallileri geleceğin insanlığına tanıtan yazarlar Julius Ceasar, Tacitus gibi adamlar. Bizi tanıtan Çin yazıtları ise öyle kolay anlaşılır ve değerlendirilir şeyler değil. Sinoloji ilminin bu çetin cevizleri halletmesi lazım ve her şeyden evvel biz Türk tarihçilerinin iyi sinolog olması lazım.

Şüphesiz ki Çinlilerden de aldığımız kelimeler de var. Çin uzmanlarının ifadesine göre bildiğimiz “su” kelimesi gibi. Ama Allah’tan ecdadımız Japonlar, Koreliler ve Mançular gibi birtakım kavimlere uyarak Çin yazısını almamıştır; bir de tarihimiz için bu metinlerin çözümüyle uğraşacaktık. Fuar ne işe yarar, cevap veremiyorum. Ama bir ülke ve yayıncılar grubu açısından Frankfurt gibi yerlere gidip katılmamak olmaz. Türkiye son birkaç yıldır Frankfurt’a aktif olarak katılanlardan.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 18.10.2009)

Okullardaki tarih dersleri, maalesef bir tarih çöplüğünden ibarettir

Arkadaşlarım ve dostlarım, tarih derslerinin hiç sevilmediğini senelerden buyana söylerlerdi ama abarttıklarını zannederdim. Zira tarih, benim ve akranlarım için hoş ve zevkli vakit geçirten bir dersti.

Benim tarihten hoşlanma sebeplerimin başında büyük ihtimalle ailemdeki yaşlıların kendimi bildim bileli eski günlerden, özellikle de Sultan Abdülhamid devrinden bahsetmeleri vardı ama bir başka sebep de, o zamanın ders kitaplarında da dünya kadar gereksiz mâlumatın yeralmasına rağmen, hocalarımızın iyi olmasıydı. Hâlâ görüştüğümüz ortamektep arkadaşlarımın neredeyse tamamı tarihten zevk alırlar ve bu zevk alışın en başta gelen sebebinin, büyük tarihçi İsmail Hâmi Danişmend'in eşi tarih hocamız İclâl Hanım olduğunu söylerler.

Ben ve birçok arkadaşım tarihten böyle hoşlandık ama yeni neslin tarihi sevmediğine, hattâ sevilmemesi bir yana, en nefret edilen derslerin başında geldiğine, TV'de geçen seneden itibaren tarih programları yapmaya başladıktan sonra ikna oldum. Zira her programda aldığım binlerce mesajın en azından dörtte birinde "Tarih, okulda en hoşlanmadığımız ders idi ama, sizi izlemeye başladıktan sonra merak salmaya başladık" deniyordu.

ÖYLE BİR MÜFREDAT Kİ!

Bunun neden böyle olduğunu merak ettim ve geçenlerde, arkadaşlarımdan birinin onuncu sınıfta okuyan oğlunun tarih kitabını birkaç günlüğüne ödünç aldım. Aman yarabbi! Ders kitapları neredeyse kırk seneden buyana hiç değişmemişti, yani bir şeyler öğretmeleri gerekirken, hâlâ bir tarih çöplüğü hâlinde idiler. Hiçbir işe yaramayacak lüzumsuz bilgilerle doldurulmuşlardı; kupkuru, tatsız ve talebede merak uyandırmayacak ve dersi asla sevdirmeyecek bir üslûpla kaleme alınmışlardı. Çok daha önemlisi, öğretilenlerin çoğu öğrenciye sentez imkânı vermeyecek derecede karışık ve gereksiz idi; hattâ yazılanların bazıları profesyonel tarihçilerin bile bilmelerine imkân bulunmayan, sadece ihtisas araştırmalarında rastlanacak işe yaramaz ayrıntılardan ibaretti. Talebeye "Hayatın boyunca hiçbir işine yaramayacak olan bu lüzumsuz bilgi kırıntılarını oku, iyice ezberle. Sınıfını geçmen, kafan ancak bir çöplüğe döndüğü zaman mümkündür" deniyordu.

Ders kitaplarını bir grup tarih öğretmeni yazıyordu ama, hangi sınıfta hangi konunun ele alınması gerektiğine, Milli Eğitim Bakanlığı karar veriyordu. Şablonu bakanlık çiziyor, daha doğrusu bilgi çöplüğünde nelerin olması gerektiğine Ankara karar veriyor ve yazarlara o çöplükteki materyali sayfalara serpiştirmek düşüyordu. Yani, bütün o lüzumsuz mâlumatın sorumluluğu kitabı hazırlayan hocalara değil, onlara "Öğrencinin kafasını şu saçmalıklarla dolduracaksınız" diyen bakanlığa bağlı kurullara aitti.

150 SENEDİR AYNI MANTIK

Anlayacağınız, Türk eğitim sisteminde öğrenciye gereksiz ve işe yaramaz ne kadar mâlumat verilirse o kadar bilgili ve hayata hazır bir nesil yetiştirileceği şeklinde neredeyse 150 seneden buyana hâkim olan zihniyet hiç değişmemişti.

Sözünü ettiğim ders kitabında daha sonra temas edeceğim bilgi yanlışları ise tabii ki bakanlığa değil, yazarlara aitti.

Önümüzdeki çarşamba günü, tarih kitaplarının nasıl yazılmaları gerektiği konusunda Milli Eğitim Bakanlığı'na geçtiğimiz aylarda verilmiş bir rapordan hareketle, öğrenciye nelerin öğretilmesi gerektiği halde ne gibi lüzumsuz bilgilerin verildiğini ve talebenin öğrendiklerini sentezden nasıl mahrum bırakıldığını anlatacağım.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 19.10.2009)

Abdülhamid’in albüm diplomasisi

Sultan II. Abdülhamid’in 35 bin kareden oluşan fotoğraf koleksiyonu, bir zamanlar üç kıtaya uzanan varlığımızın belgesi niteliğinde. Sultan, diğer ülkelere yolladığı ‘özel çekim’ albümlerle ise Osmanlı’yı daha güçlü yansıtmış.

Devrini aşan bir şahsiyetti; 34. Osmanlı padişahı, 98. İslam halifesi Sultan II. Abdülhamid Han. İmparatorluğun son döneminde 33 yıl tahtta kaldı. Birçok tarihçiye göre, ileri görüşlülüğü ve siyasi-askerî dehasıyla cihan devletinin çöküşünü geciktirmişti. Onu tahttan indirenler dahi Sultan’ın hakkını ikrar ve iade ettiler yıllar sonra.

Sultan Abdülhamid’in etkisi geçmişte de kalmış değil. 91 yıl önce aramızdan ayrılmasına rağmen (10 Şubat 1918), Sultan’la ilgili yayımlanan her yeni belge dehasına hayranlığımızı bir kat daha artırıyor. O, döneminde olduğu gibi bugün de şaşırtmaya devam ediyor.

Yağlı ve suluboya resimler yaptığını, polisiye romanlara tutkun olduğunu, piyano çaldığını, opera ve varyeteden hoşlandığını öğrenmiştik yakınlarının neşrettiği anılardan. Bir madalyonu ortasından vuracak kadar da nişancıydı. Marangozluktaki mahareti de Han’ın bilinen hususiyetlerindendi. İlber Ortaylı’ya göre, o sultan olmasaydı marangozluktan kazandıklarıyla zengin olabilirdi. Kitap âşığıydı. Dünya başkentlerinde yeni çıkan yabancı eserleri Türkçeye çevirtip okumayı seviyordu. 30 memurun istihdam edildiği kütüphanesinde 100 binden fazla kitap bulunuyordu.
Sultan II. Abdülhamid Han’ın bir diğer merakı da fotoğrafçılık sanatı ve fotoğraf albümleriydi. Osmanlı sultanları nicedir İstanbul’dan ayrılamaz hâle gelmişti. Madem ki o gidemiyordu, o zaman Devlet-i Ali Osmani’nin görüntüsü gelebilirdi saraya. Sultan Abdülhamid, dünya tarihinin o güne kadarki en büyük fotoğraf koleksiyonunu oluşturma işine girişti. Saray, fotoğrafla kendisinden önce tanışmıştı. Kırım Savaşı’nın fotoğrafları amcası Sultan Abdülaziz döneminde Kırım’ı İstanbul’a taşımıştı. Fakat, Osmanlı toprakları başta, tüm dünyayı kapsayan bir arşiv oluşturmak Sultan Abdülhamid’e nasip olacaktı. Abdülhamid’in hobi olarak başlattığı uğraş, zamanla pek çok fotoğrafçının geçim kapısına ve Sultan’ın taşrayı yönetme aygıtına dönüştü. Uzak vilayetlerden her yıl İstanbul’a gönderilen fotoğraflar üzerinden Sultan hükmettiği toprakların gelişimini gözlemleyebiliyor, problemlere müdahale edebiliyordu. Her geçen gün büyüyen albümler Yıldız Saray’ında tutulduğu için ‘Yıldız’ veya ‘II. Abdülhamid Albümleri’ ismiyle tarihe geçti. Döneminde dünyanın en büyük koleksiyonuna dönüşen arşivin hacmi, 962 albüm ve 35 bin 535 fotoğrafa ulaşmıştı.

Üzerinde II. Abdülhamid’in tuğrası bulunan albümlerin ciltleri bile paha biçilmez nitelikte. Özenle hazırlanmış albümlerin büyük kısmı deri ve kadife kumaşlarla kaplı, ön kapaklar altın ve mücevherlerle, iç kısımları atlas ve kumaşla tezyin edilmiş. Albümlerin tek fotoğraflık olanı da var, 300 fotoğraf içereni de. Paspartulu ve süslenmiş fotoğrafları içeren albümlerin bir bölümünde fotoğrafları çeken ve düzenleyenlerin isimleri ile albüme verilen kod numaraları bulunuyor. Albümlerden İstanbul ve Mısır’ı yansıtan üçü renkli.

İlk bakışta Saray’dan pek dışarı çıkmayan II. Abdülhamid’in, Ermeni Abdullah Biraderler, Vichen, Hovsep ve Kevork ile Rum Vasilaki Kargopoula gibi devrin ünlü fotoğrafçılarına sipariş ettiği, kimi zaman da ünlü fotoğrafçılardan satın aldığı bu fotoğraflar sayesinde hem Osmanlıyı hem de dünyayı izlediği anlaşılıyor. Sultan, bu fotoğraflar üzerinden dünya siyasetini takip edip politikalar geliştirmiş. Ama fotoğraf ilgisini sadece devlet yöneticiliğiyle kısıtlı tutmamış. İyi bir fizyonomist (insanların yüz çizgilerinden karakterleri ile ilgili ipuçları çıkaran kimse) olan Sultan, fotoğraflara bakarak insanların karakterlerini anlamaya çalışıyordu. Askerî okullara alınacak talebelerden, affedilmesi öngörülen mahkûmlara kadar çoğu kararını verirken yazılı raporların yanı sıra çektirdiği fotoğrafları kullanıyordu. Sultan’ın karakol açılışlarına bile özel fotoğrafçılarını gönderdiği ve fotoğrafçılarını genelde güvendiği askerlerden seçtiği biliniyor.

Sultan II. Abdülhamid, özenle çektirdiği fotoğraflar üzerinden, dönemin güçlü devletleri İngiltere, Fransa ve ABD’ye yönelik tarihin ilk kamu diplomasisi hamlesini de başlatmış. Sultan, fotoğrafın bu kullanım alanını keşfettiğinde o güne kadar yaygın olan ‘fotoğraf, harici gerçekliğin birebir kaydedilmesidir’ olduğu yönündeki objektif fotoğrafçılık kanısının bir yanılgı olduğunun da farkına varmış. Fotoğrafın pekâlâ manipüle edilebileceğini gören Padişah, Osmanlıları ve devleti güçlü gösteren yüzlerce fotoğraftan oluşturduğu albümleri dönemin ABD başkanına, İngiliz kraliçesine ve Fransız imparatoruna göndermiş. Osmanlı Devleti’nin dimdik ayakta ve hızla kalkınmakta olduğunu gösteren bu fotoğrafların, büyük bir savaşa sürüklenen dünyada Osmanlı’ya yeni dostlar kazandıracağı ve muhtemel düşmanları caydıracağı ümidindeymiş Sultan. Bunun için özellikle devleti kudretli gösteren yer, mekân ve araçların fotoğrafları çekilmiş. Çekimler sırasında fotoğrafın gücünü artıracak yöntemlere başvurulmuş. Askerlerin elindeki silahlar, parlaması için yağlanmış; bahriyelilere en güzel, en beyaz üniformalar giydirilmiş; askerî birlikler her zaman yoğun görünecek ortamlarda fotoğraflanmış. Kadraja girecek askerlerin üniforma, silah ve atları özenle seçilmiş. Sultan, beğenmediği fotoğrafları da yeniden çektirmiş.

II. Abdülhamid’in devlet adamlarına gönderdiği bu albümler zamanla bu ülkelerin millî kütüphanelerinde yerlerini almış. Abdülhamid’in orijinalleri İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunan albümlerinin nüshaları British Museum, ABD Kongre Kütüphanesi ve Bibliotheque Nationale gibi kütüphanelerde bulunuyor bugün. Bu albümler İstanbul’daki orijinalleriyle kıyaslandıklarında Sultan’ın her ülkeye farklı albüm hazırlattığı, bunu yaparken de o ülkenin özelliklerini veya o ülke insanının ilgisini neyin çekebileceğini dikkate aldığı görülüyor.
Sultan’ın Washington’a gönderdiği kırmızı deri kaplı 36 albümdeki 1200 fotoğrafa bugün Kongre Kütüphanesi’nin web sitesinden ulaşmak mümkün. Harvard Üniversitesi de, dünyanın önde gelen kütüphanelerinde itina ile saklanan bu fotoğrafları dergi formatında bir araya getirip yeniden yayımlamış. Benzer bir faaliyete, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde orijinalleri korunan fotoğrafları dijital ortama aktaran ve yayın haklarını elinde bulunduran İslâm Konferansı Teşkilâtı Tarih Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA) de girişmiş. Daha önce Abdülhamid’in albümlerindeki İstanbul fotoğraflarını (İstanbul Kültür AŞ’nin desteğiyle) bir araya getiren IRCICA, ‘Fotoğraflarla Osmanlı Döneminde Kudüs’ albümünü yayımladı. Bu albümdeki fotoğrafların çoğu Yıldız Albümleri’nden alınmış. Metin yazarlığını araştırmacı-gazeteci Kerim Balcı’nın üstlendiği albüm için ‘Abdülhamid’in fotoğraflarına dayanılarak hazırlanmış en etkileyici çalışma’ demek mümkün.

Balcı, Sultan Abdülhamid’in yürüttüğü fotoğraf diplomasisinin etkisine inandığı için yer almış projede. “Bu fotoğraflarda Osmanlı’nın Kudüs gibi bir coğrafyayı dört asır boyunca nasıl barış içinde yönetebildiğinin kodlarını bulmak mümkün.” diyor. Bu kodların deşifre edilmesi gerektiğini vurgulayan Balcı, şu değerlendirmeyi yapıyor: “Çünkü her fotoğraf fotoğrafçısının ve tabii son tüketicisi olan Saray’ın beklentilerinin etkisini de beraberinde taşıyordu. Osmanlı döneminde çekilmiş fotoğrafları peş peşe sıralayan bir albüm Osmanlının Kudüs’ünü ortaya çıkarmış olmayacaktı. Her fotoğraf beraberinde fotoğraflanan mekânın, fotoğrafçının, fotoğrafta hayatının bir anı resimlenen insanların ve tabii dönemin hikâyesini içerir. Bütün bu hikâyeleri anlatmak gerekiyordu. Bizimki bu sebeple, metni yoğun bir albüm oldu. Tamamı 400 sayfa civarındaki albümde 800 kadar fotoğraf, belge ve çizimin yanında 130 sayfalık metin de var.”
IRCICA’nın yayımladığı Kudüs Albümü oluşturulurken üç kaynaktan faydalanılmış: IRCICA’nın elinde bulunan Yıldız Fotoğraf Arşivi, Amerikan Kongre Kütüphanesi’ndeki fotoğraflar (Osmanlı döneminde Kudüs’te faaliyet gösteren American Colony Stüdyoları’nın çektiği) ve nihayet Londra’daki Palestine Exploration Fund’ın arşivi. Kerim Balcı, albümü hazırlarken ille de yayımlanmamış fotoğraf bulma kaygısı gütmemiş. Onun için önemli olan daha önce yayımlanmış da olsa fotoğrafın hiç anlatılmamış hikâyesini aktarmak. Yine de albümde daha önce bir araya getirilmemiş siyah beyaz fotoğraflar ve bunların fotokrom tekniğiyle renklendirilmiş versiyonları basılmış.

Balcı, hazırladığı albümün bugüne kadar yayımlanmış Kudüs albümlerinden önemli iki farkı olduğunu söylüyor: İnsan ve İslam vurgusu. Bu farklılığı şöyle açıklıyor: “Bundan önceki albümlerin bazısı, Siyonist kaygılarla yayımlanmış ve Filistin’in Yahudi göçlerinden önce bomboş olduğu hissini vermeye çalışmış. Bunlarda neredeyse hiç insan göremezsiniz. Fotoğraf altlarındaki yorumlarda Filistin’in Yahudi göçleri öncesinde ne kadar metruk ve yıkılmış hâlde olduğu notlarını görürsünüz. Diğer taraftan, Evanjelik Hıristiyan kaygılarıyla hazırlanmış albümlerde Osmanlı Kudüs’ünün çehresinin korunmasından ziyade Hazreti İsa dönemi Kudüs’ünün çehresinin kurgulanması kaygısını görürsünüz. Bu fotoğrafların Hazreti İsa’nın gerçekten de Filistin ve Kudüs’te yaşadığına insanları inandıracağı düşünülüyordu. Hatta fotoğrafçılar bu albümlere ‘Beşinci İncil’ nazarıyla bakıyorlardı. Bir de o dönem fotoğrafçıları eserlerini satabilmek için en fazla ilgi çeken tipleri arıyorlardı. Müslümanlar ilginç görünümlü insanlar değildi. Yemen Yahudileri, Ermeni ustalar ve papazlar Batılı fotoğraf tüketicilerinin ilgisini çekiyordu. İlla Müslüman fotoğrafı çekilecekse dilenciler, bedeviler ve cüzzamlılar seçiliyordu. Biz bütün bu önyargıların ve pazar kaygılarının içinden gerçek Kudüs’ü ortaya çıkarmaya çalıştık. Bu açıdan ‘Osmanlı Dönemi Kudüs Albümü’ demedik, ‘Fotoğraflarla Osmanlı Döneminde Kudüs’ dedik. Zira sergilemeye çalıştığımız fotoğrafların kendisi değil, fotoğraflar üzerinden hikâyesi anlatılan Kudüs’ün kendisidir. Zaten Abdülhamid de fotoğrafları böyle kullanıyordu.”

Fotoğraf sadece fotoğraf değildir, çok şey anlatır ardını görebilene. II. Abdülhamid de fotoğrafların çerçevelerini aşan gücünden sonuna kadar istifade etmiş hükümdarlığında. Dışa karşı imparatorluğunu güçlü göstermiş, sınırlar dâhilini de görsel olarak izlemiş. Âdeta devletinin sınırlarını silinmez belgelerle arşivlemiş. Dünya kütüphanelerinin en özel odalarında sergilenen bu albümler amacına ulaştığının da göstergesi değil mi?


Abdülhamid’in fotoğrafları geçmişi analiz imkânı veriyor

Prof. Dr. Vahdettin Engin (Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi): “Sultan II. Abdülhamid’in fotoğraf merakını birkaç yönden değerlendirmek gerekir. Öncelikle teknolojiye meraklı bir insan. Dolayısı ile o yıllarda dünyada ortaya çıkan teknolojik aletleri kullanmayı seviyor ve önemsiyor. Fotoğraf makinesi de o dönemin önemli teknolojilerinden. Tabii teknoloji merakı işin bir yönü. Esas olarak fotoğraflarla ilgilenmesini, onun devleti idare etme anlayışında aramak lazım. II. Abdülhamid idaresi aslında merkezî yönetimin güçlü olduğu bir nevi ‘Başkanlık Sistemi’ gibi işliyordu. Çünkü geniş bir coğrafyaya yayılmış olan devleti ayakta tutabilmesi buna bağlıydı. Özel günler ve bazı merasimler sayılmazsa genellikle Yıldız Sarayı’ndan ayrılmayan II. Abdülhamid, hükmettiği coğrafyada olan bitenlerden haberdar olmak için fotoğraflardan yararlanıyordu. Ülkede olan bitenleri ve imar faaliyetlerini gözlemlemek amacıyla ülkenin her tarafından fotoğraf çektirir ve bunlara bakarak değerlendirmelerde bulunur, kararlar alırdı. Mesela Elazığ vilayet konağı açılışının fotoğraflarına baktıktan sonra, sofra takımlarının çok zevksiz olduğu yönünde yetkilileri eleştirmiş, ayrıca harcanan para ile pekâlâ daha güzel bir bina yapılabileceğini belirtmişti. Ayrıca oluşturduğu albümleri Amerika, İngiltere, Japonya ve başka ülkelere de göndererek ülkesini tanıtmaya çalıştı. Tabi bu aynı zamanda bir propagandaydı. Bu albümler tarihçiler için bir hazine niteliğinde. Çünkü padişah nasıl ülkenin mevcut durumu hakkında kendi döneminde gözlemler yapmışsa, biz de şimdi o yıllarla ilgili olarak birebir gözlem yapma imkânı buluyoruz. Bazen bir fotoğrafın birçok sayfa yazıdan daha fazla bilgi verdiği muhakkak.”

Kaynak: Aksiyon

Abdülhamid'in ağzından Ermeni meselesi

Yine bir ekim günü tüm dünyanın gözü kulağı İsviçre'deki Zürih Üniversitesi'ndeydi. İngiliz devlet adamı Winston Churchill, İkinci Dünya Savaşı sonrası bu üniversiteden Sovyetler Birliği'ne seslenmişti. 'Özgür ve Birleşik Avrupa'nın doğuşunu ve Avrupa'da yeni bir döneme girildiğini haber vermişti. Aynı üniversite, tarihî bir buluşmaya daha ev sahipliği yaptı 10 Ekim'de. İsviçre'nin arabuluculuğunda, Türkiye ile Ermenistan arasında 2007'den bu yana sürdürülen müzakerelerin ilk bağlayıcı imzaları atıldı. 176 yıllık üniversite bu kez Kafkasya'daki yeni döneme tanıklık ediyordu.

Türkiye ile Ermenistan ilişkilerini normalleştirmeye yönelik 'Türkiye ile Ermenistan Arasında Diplomatik İlişkilerin Kurulmasına Dair Protokol' ve 'Türkiye ile Ermenistan Arasında İlişkilerin Geliştirilmesine Dair Belge'yi Ankara adına Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Erivan adına da Ermenistan Dışişleri Bakanı Edvard Nalbandyan imzaladı. Kafkaslar'daki 100 yıllık tabuları yıkmaya namzet metinlerin imza töreninde ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner de hazır bulundu. Ankara'nın ısrarı üzerine Zürih'e gelen bu üç dışişleri bakanı, Ermeni işgali altındaki Azeri toprakları sorununun çözümü için çalışan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'nın (AGİT) eş başkanları aynı zamanda. AB'nin Dış Politikadan Sorumlu Yüksek Temsilcisi Javier Solana, AB Dönem Başkanı İsveç'in Dışişleri Bakanı Carl Bildt de tarihî buluşmaya şahitlik edenlerdendi. Törenin aile fotoğrafı yeni sürecin uluslararası konjonktürle ve dengelerle örtüştüğünü yansıttı.

Ankara ile Erivan arasındaki ilişkilerin normalleşmesi, sınırların açılması ve diplomatik bağların kurulmasını öngören belgelerin imzalanması kritik bir dönemi başlattı aynı zamanda. Şimdi gözler her iki ülkenin meclislerinde. Zira sürecin işlemesi için protokollerin meclislerde onaylanması gerekiyor. Protokolün TBMM'den geçmesi, Ermenistan'ın işgal ettiği Azeri topraklarından çekilmesine bağlı. Hâlihazırda sürecin sorunsuz işlediği görülüyor. Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan'ın 14 Ekim'de Bursa'da oynanan Türkiye-Ermenistan maçına gelişi ve karşılaşmanın baştan sona dostluk içinde seyretmesi bunun en büyük kanıtı.

10 Ekim'de ayrıca, Türkiye'nin yıllardır kurulmasını istediği (1915 olaylarının tam anlaşılması için) ortak tarih komisyonunun temeli atıldı. Sürecin doğru işlemesi durumunda, oluşturulacak Hükümetlerarası Komisyon'un bir alt komisyonu bu görevi üstlenecek. Komisyon döneme ışık tutan arşivleri inceleyerek protokollerde atıf yapılmayan '1915 olayları'nı inceleyecek. Böylece mesele politik alandan bir nebze olsun tarihî zemine taşınacak. Ancak uzmanlar dönemin objektif olarak aydınlatılması için Türkiye ve Ermenistan'ın yanı sıra Rusya, ABD ve İngiltere'deki belgelerin değerlendirmeye tabi tutulması gerektiğini ifade ediyor. Aksiyon'un ABD'deki bir arşivden çıkardığı 1890'lara ait belge uzmanların bu yaklaşımını doğruluyor âdeta.

1893-1896 arasında ABD Büyükelçisi olarak İstanbul'da görev yapan Alexander Watkins Terrell'e (1827-1912) ait bu yazı, Terrell'in İstanbul'da bulunduğu sırada Sultan II. Abdülhamid'le yaptığı bir görüşmeyi yansıtıyor. Eşiyle birlikte Yıldız Sarayı'na kabul edilen Büyükelçi Terrell, o dönemde sınırlı sayıda yabancıya nasip olan bu olayın tüm ayrıntılarını Century Magazine isimli dergiye (aylık) yazmış. Sultan'a yönelttiği sorulara aldığı cevapların yanı sıra İstanbul, Yıldız Sarayı ve Sultan'a ait izlenimlerine de yer veriyor Terrell. 6 sayfalık metin, derginin Kasım 1897 sayısında yayımlanmış. Bahse konu dergi, ABD Kongre Kütüphanesi'nde kamuya açılmış. Terrell, yazısının büyük bölümünü o günlerde Batı'da tartışılan Osmanlı Ermenilerine ayırmış. II. Abdülhamid ile Osmanlı devletinin meseleye yaklaşımını bizzat Sultan'ın ifadeleriyle aktarmış. Görüşme 1890'larda gerçekleştiği için, Ermeni meselesinin Avrupa ve ABD'de nasıl algılandığını, dönemin diaspora Ermenileri ile onları destekleyen Hıristiyan misyonerlerin tutumlarını yansıtıyor. Yani 1915'e uzanan sürecin sinyalleri değerlendiriliyor. Hem de Sultan Abdülhamid'in verdiği cevaplar, örnekler üzerinden...

19 Mart'ta, bir cuma selamlığının ardından Saray'a davet edilir Terrell. Yabancı diplomatları Sultan'a takdim eden Münir Paşa ve Terrell'in tercümanı Gargiulo'nun da hazır bulunduğu görüşme 2 saatten fazla sürer. Sultan II. Abdülhamid, Terrell'e devletin azınlıklara bakış açısından siyasi özgürlüklere, hatta Ermenilerin hayat standartlarına kadar çok yönlü bir değerlendirme yapar. Konuşmasını örneklerle somutlaştırır. Terrell'in yönelttiği sorulara cevaplar ve ABD halkına yönelik mesajlar verir. Görüşme sonunda ABD'li Büyükelçi'den görüşmenin içeriğini Amerikalılara aktarmasını talep eder. Bu isteğini daha sonra İstanbul'dan ayrılırken görüştüğü Terrell'e ikinci kez tekrarlar: "Türk hükûmetinin Ermeni ırkına yönelik uygulamalarını Amerikan halkı da bilsin." Terrell, yazısını bu sözü tutmak üzere kaleme aldığını belirtiyor.

Ermeni meselesinin Batı'da kasıtlı olarak yanlış yansıtıldığı fikrini savunan Terrell, bu konudaki düşüncelerini Sultan'a da anlatmış. Hatta İstanbul'dan ayrılmasından sonra da Türkleri 'Ermeni düşmanı' gösteren değerlendirmelere karşı yazılar kaleme almış. Mesela 26 Nisan 1900'de New York Times'ta çıkan bir değerlendirmesinde Tanzimat'tan dolayı Sultan'ı eleştirenlere şöyle sesleniyor: "Onu dürüst bir insan olarak görüyorum. Kendisini gayet iyi tanıyorum ve inanıyorum ki Avrupa'da iken karşılaştığım en entelektüel insan."

Terrell'in İstanbul, Yıldız ve Abdülhamid izlenimleri de hayli renkli. O dönemde İstanbul'da yaşayan 52 Amerikalıdan bir ikisi dışındakilerin misyoner eğitimciler olduğunu aktarıyor. Yıldız Sarayı için 'Avrupa'daki herhangi bir saraydan daha etkileyici' nitelemesinde bulunuyor. Ayrıca Saray kapılarında silahlı görevlilerin bulunmadığına vurgu yapıyor. Görüşmeyle ilgili detaylar gayet vurgulu: "Birçok kimse tarafından 'taçlı katil' olarak görülen bu yalnız idareci, alçak ve müzikal bir sesle en asil duyguları dile getiriyor, yüzündeki babacan ve sempatik ifade, onun yanına kabul edilmiş ve onu zalim olarak görenlere daimi bir bulmaca gibi. Konuşurken, atlas sırma ile işlenmiş bir divana oturdu. Aramızda, üzerinde kendisinin sık sık içtiği sigaralar olan, mozaik işlemeli küçük bir masa vardı. Konuşurken, mücevherli altın bardaklarda çay ikram edildi. Oda, 16. Louis tarzında mobilyalarla döşenmişti. Duvarları, bazıları muhteşem olan resimler, ipek halılar ve eşsiz tasarıma sahip bir Türk kilimi süslüyordu."

Terrell, 1897'de ABD Dışişleri Bakanı'na yazdığı bir mektupta da Avrupa'da Osmanlı için yayılan 'Hasta Adam' tabirinin doğru olmadığını, Osmanlı'nın silah kapasitesini ve 106 milyonluk inançlı Müslüman dünyasının Sultan'a olan bağlılığını nazara vererek açıklıyor. Terrell, 1893'te ABD'de sahnelenmek istenen, Hz. Muhammed'i (sas) olduğundan farklı gösteren 'Muhammed' adlı tiyatro oyununun kaldırılmasına da aracılık etmiş. Büyükelçi Terrell'in samimi değerlendirmeleri özellikle ABD'deki Ermenileri çileden çıkarmış. 1912 yılında ölene kadar birçok kez yıpratılmaya çalışılmış, kaleme aldığı bu yazıdan ötürü. Ancak o, çizgisini ölene dek korumuş.

New York'ta 1880'de kurulan ve 1930'a kadar yayınını sürdüren Century Dergisi'nde 'Sultan Abdülhamid ile Röportaj' başlığıyla verilen yazının diğer önemli noktaları ve çok ilginç detaylar Aksiyon Dergisi'nde.

Kaynak: Zaman

17 Ekim 2009

Lozan'da Manevi Kayıplar

En Büyüğü Hilâfet
Hilâfet 3 Mart 1924 tarihinde Ankara’da ilgâ edildi. Fakat şu neticenin husûlü için yapılmış olan pazarlıklar yürütülmüş olan gizli çalışmaların çok girift bir tafsilâtı vardır ki; bu yazının nacmine sığdırılamaz. Ancak bu istikametteki en ehemmiyetli adımın Lozan’da atılmış olduğunu söylemek, yanlış olamaz. Lozan müzâkereleri başladığı sırada, M. Kemal Paşa halife olmak istiyor ve Meclis’te Saltanat’ın ilgâsı müzâkerelerinden başlamak üzere, Hilafeti göklere çıkaran konuşmalar yapıyordu. Hatta İzmir İktisat Kongresi ‘ni açmaya giderken yol boyu yaptığı konuşmalar ve bu arada Balıkesir Zağnos Paşa Câmii’ndeki hutbesi herkesçe bilinmektedir. Diğer taraftan İsmet Paşa da Lozan’da her vesîle ile aynı istikamette beyanatlar veriyordu. Bunun üzerine şüphelenen ve yeni Türk idaresinden eski vaadleri istikametinde hareket etmeyerek, Hilafeti yıkmayacağı düşüncesine kapılan Gürzon bir deneme yaptı. Fahreddin Paşa ‘nın emniyet mülahazası ile Medine’den getirttiği “Mukaddes Emânetler” n geriye iâdesinin lüzumundan bahseden bir konuşma yaptı. İnönü ‘nün buna cevabı çok sert oldu. Bu cevap M. Kemal Paşa‘nın Hilafeti yıkmayacağı ve halife olmak isteyeceği yolundaki kanaatleri takviye edince, Lord Gürzon, İsmet Paşa ‘nın müşâviri Hayim Naum Efendi’yi çağırdı ve onun vasıtasıyla Hilafet yıkılmadıkça, sulh olmayacağını bildirdi. İsmet Paşa buna re’sen karar veremezdi. Bu sebeple Hahambaşı Hayim Naum Efendi İzmir’e geldi ve durumu M. Kemal Paşa ‘ya anlattı. Bunun üzerine İzmir’e gelinceye kadar yollarda her vesile ileHilafeti methetmiş olan M.Kemal Paşa İzmir İktisat Kongresi’nin açılış konuşmasında bu plağı tersine çevirerek, Hilafet ve halifelere veryansın etti. Bununla da kalmayarak daha tek başına verdiği bir kararla, henüz sulh olmadan, ordunun bir kısmını terhis etti. O sırada Lozan Konferansı kesintiye uğramış, murahhaslar Türkiye’ye dönmüşlerdi. Ankara’ya gitmekte olan İsmet Paşa ‘nın treni Eskişehir’de bekletildi. M. Kemal kendisine mülâki olunca, ha­reket edildi. Ondan da mütebaki tafsilât alınınca, Hilafetin ipini çekmek kararı verildi. Bunun safha safha gerçekleşme şekli de mevzuumuz hâricidir. Ancak bilahare “Lozan Zafer mi, Hezimet mi?” isimli eserimizin üçüncü cildinde bütün tafsilât bulunacağın­dan şimdilik bu kadarla iktifa ediyoruz.

Patrikhâne
Patrikhâne ve yerli Rumlar’ın, huzur ve sükun içinde ya­şadıkları vatanımıza, hıyânetlerinin tarihi çok eskidir. Ancak, I.Cihan Harbi ve Türk-Yunan Harbi esnasında bu hıyânetler akla durgunluk verecek bir şekle varmıştı. Din adamlarına ve dinî müesseselere tanınan masuniyeti sûistimal ederek, papazlar birer tedhiş militanı ve kiliseler silâh deposu hâline getirilmişti. Mütârekede daha Müttefiklerin İstanbul’un işgali gerçekleşmeden, Patrikhâne’nin kapısına çift kartallı Bizans bayrağı çekilmiş ve güya Ayasofya’ya asılmak için çanlar bile hazır edilmişti. Türk düşmanlığı kazanının kaynatıldığı, bir fitne yuvası hâline gelen Patrikhâne’nin Lozan’da alınacak bir kararla, Türkiye hâricine çıkarılması hususunda, TBMM’den sokaktaki adama kadar tam bir ittifak mevcuttu. Murahhaslar da önce bu istikamette beyanda bulunmuş fakat daha sonra hem İnönü ve hem de Dr. Rıza Nur bu talepten vazgeçerek Patrikhâne’yi ibka etmişlerdir. İnönü , Patrikhâne’yi Lord Gürzon ‘a bir doğum günü hediyesi olarak bağışlayıp hediye ederken, Dr. Rıza Nur da Lord Gürzon ‘un muavini Nikolson ile yaptığı bu husustaki pazarlığı, say­falar dolusu ve safiyâne bir sûrette anlatmaktadır. Lozan Muâhedenâmesi’ne bir madde olarak girmeyip, zâbitlarda kalmış olan bu husustaki münakaşalar, havanda su dövmekten ileri git­memiş ve bizi yine de zuhur edecek bir fırsatta arkadan hançerlemeye amâde bulunan bu uğursuz müessese, bütün teşkilat ve husûsiyetleriyle muhafaza edilmiştir.

Türkiye’de yaşayan gayr-i müslim ekalliyetler, Müslümanlar’a nazaran imtiyazlı bir zümredirler. O gün Türkiye’de İslâm Hukuku’ndan yapılmış olan Mecelle mer’idi. Bunu kendi din ve örflerine aykırı bulan Müttefikler, Hristiyan ekalliyetler için ayrı bir kanun yapılması mecburiyetini öne sürmüş ve bu husus Lozan Muâhedenâmesi’nin 35. maddesinden itibaren “Ekalliyetlerin Himâyesi” başlıklı bölümde serâhaten ifadesini bulmuştur. Aramızda yaşayan bir avuç Hristiyana, onların dinlerine aykırı olan İslâm Hukuku’nu tatbik etmeyerek ayrı bir kanun yapmayı insan hakları cümlesinden sayıp bunu muâhede metnine dere eden Yeni Türkiye idarecileri, acaba 1926′da bayrağı Haç olan İsviçre’nin medenî kanununu resmen kabul ile, Müslümanlar’a cebren tatbik ederken, bu insan haklarına saygı lüzumunu nasıl olup da unutmuşlardı? Yoksa insan hakları sırf Hristiyanlar için mi mevzubahistir? Türkiye gerçekleri muvâcehesinde hâlâ böyle söylemek de kabildir. Hristiyanlar, Lozan Muâhedenâmesi’ne göre pazar günü (o zaman resmî tâtil cuma günü idi) bir resmî muâmeleyi ifa etmemekten, çağrıldıkları mahkemelere gitmemekten veya bir resmî tebligatı kabul etmemekten dolayı muâheze olunamazlar ve hiçbir haklan zâyi olmaz!.. Yine Lozan Muâhedenâmesi’ne göre Hristiyan ekalliyetler Türk mahkemeleri huzurunda Türkçe konuşmaya mecbur değillerdir üstelik. Hükûmet onlar için, tercüman bulundurmak zorundadır. Kırk yıldan fazla Türkiye’de yaşamış olan Patrik Atenagoras , Yassı Ada Muhakemeleri’inde şahitlik ederken bu sebeple Rumca konuşmuştur.

Türk Hükûmeti, Lozan Muâhenâmesi’yle gayr-i müslim azınlıklara tanınmış olan hakları, değiştirecek veya onlara üstünlük ifade edecek kanun çıkartamaz.

Yüzellilikler Meselesi
Harp esnasında bizi arkadan hançerlemiş olan gayr-i müslim ekalliyetlerin sulhtan sonra cezalandırılmasından korkan Müttefikler, Türk murahhaslarını bir umûmî af protokolü imzalamaya icbar edince, bizimkiler bnuna yanaşmadılar. Uzun münâkaşalar sonunda anlaşıldı ki; bizimkilerin afvetmek istemedikleri ihânet etmiş olan gayr-i müslimler değil, yeni Türkiye idarecilerinin şahsî muârızlarıdır. Fakat kimler afvedilmeyecekti? Hangi suçları işleyenler? Lozan’daki murahhasların bunu bilmesine imkân yoktu. Dünyanın her yerinde aftan istisnalar, suç nevi tasrih olunarak yapılır, bizimkiler buna yanaşmak istemiyorlardı. Böylece muğlak bir muhteva içinde münâkaşa edilirken, bizimkilerin tahminen yüzyüzelli kişi kadar olabilecek şahsî muârızlarını gayr-i hukuki bir sûrette istisna etmek istedikleri anlaşılınca ve bu hususta hazır bir liste de olmayınca, Lozan’ın eklerinden biri olan af protokolüne bundan yüzelli kişinin istisna edildiğine dair bir hüküm ilâve edildi.

Türkiye’ye dönüp geldikten sonra, yazboz tahtası gibi birinin ilâvesi diğerinin kayırıp listeden çıkartması gibi yazıp bozmalarla yüzelli kişilik bir liste vücuda getirilmiş ve bunlar aftan istisna edilmiştir. “Yüzellilikler” denilen ve çoğu vefatlarına kadar vatancüda kalan bu insanların Şeyhülislam’dan köylü Mehmed Ağa’ya kadar aralarında kimler yoktur? Çoğu bir içtihat farkına, rekabet hissi ve intikam duygusuna kurban gitmiş olan şu insanlarla ilgili hakikat, yeni Türkiye’nin hukukî ayıplarından biridir.

Adlî Murâkabe
Türkiye, Hristiyan Batı Dünyası’na güven vermek için Avrupa hukukçu­ larından teşekkül eden bir grup insanı Türkiye’ye dâvet edip onlara resmen ve dolgun ücretlerle Türk adliyesini murakabe ettirmeyi kabul etmiştir ki, bu da haysiyet kinci bir hadise olarak Lozan’ın mânevî kayıplarından birini teşkil eder.

Buraya kadar yazdıklarımızın hulasası şudur ve aksine zorlamalara rağmen, istikbalin tarihçisinin Lozan hakkında vereceği hüküm de bundan ibaret olacaktır:

” Lozan muazzam imparatorluk mirasının han-ı yağması (yağma sofrası) dır. Türk’ün şahsında İslâm’dan intikam alınarak bütün bir İslâm Dünyası’nın başsız bırakılmasıdır! Lozan’ın getirdiği; Adalarla Yunan stratejik çemberine alınmış, iktisadî kaynaklardan mahrum bırakılmış, her türlü ünvan ve sıfatı yolunmuş, gayr-i tabii hudutların çizdiği küçük bir Türkiye’dir. “

Yeniden büyük devlet olma imkân ve ümitleri istikametinde yürürken, Lozan’ı değiştirmedikçe “Büyük Türkiye” nin şafağı sökmeyecektir!…

Kadir Mısıroğlu

Lozan'da Maddi Kayıplar


Şimdi mâruz kaldığımız kayıpları iki grup hâlinde arz edelim.

Misak-ı Millî
‘ye nazaran “asgarî vatan” sayılan arazî bugünkü vatanımızdan mâada, Batum, Batı Trakya, Adalar, Kıbrıs, Antakya, Halep ve Musul ‘u da ihtiva ediyordu. Bunların feda edildiği mâlûmdur. Daha fazlasının talep edileceği düşünülürken şu arazi kayıplarına ilâveten başka maddî kayıplara da mâruz kalınmıştır.

Bunlar, “Harp Tazminatı, Gemi Bedelleri, Vakıf Bedelleri ve Osmanlı Borçlarının Taksimindeki Adaletsizlik” gibi hususlardı. Şimdi maddî kayıpları hülâsa edelim.

Batum
Batum 93 Harbi denilen 1877-78 Türk-Rus Harbi sonunda Ruslar’a geçmiş, kırk yıl esârette kaldıktan sonra 1918 başlarında tekrar Anavatan’a iltihak edebilmişti. Bunun için Ruslar ile aramızda imzalanan Brest-Litovsk Muâhedesi halkın reyine müracaatı kabul etmiş, yapılan plebisitte kahir ekseriyetle Türkiye’ye ilhak lehinde rey kullanılmıştır. Ermeniler’in plebisiti kabul etmemeleri üzerine bir kere de Kâzım Karabekir, harben burayı kurtarmış ve Anavatan’a bağlamıştı. O devredeki I.Büyük Millet Meclisi’nde 4 Batum mebusu bile vardı. Şu gerçeklere nazaran Batum, Misak-ı Millî’ye dahildi. Yani 3O Ekim 1918′de fiilen elimizde bulunmaktaydı. Lozan’da Ruslar’ın da konferansa katılmış olmalarına rağmen burası talep bile edilmemiştir. Nasıl edilebilirdi ki; 1921′de imzalanan Moskova Muâhedesi ile Batum tekrar Rusya’ya verilmiş, karşılığında kırk bin piyade tüfeği ile beş milyon ruble alınmıştı.

Batı Trakya
Batı Trakya’nın da Misak-ı Millî’ye dahil olduğu münakaşasız bir gerçek­tir. Buna Yunanlılar bile itiraz etmemektedirler. Hatta burada mütâreke sıralarında “Batı Trakya Hükûmeti Müstakillesi” bile kurulmuştu. Lozan’da İnönü burasını, talep etmek yerine Yunanistan’ın elinden alınıp, Bulgaristan’a verilmesi için çalışmıştı. Buna Yunanlılar bile şaşmış da Venezilos : “Şu Bulgarlar’a şaşıyorum. Bizimle harb edip de zafer mi kazandılar ki, bizden toprak istiyorlar? Fakat asıl hayret ettiğim, İsmet Paşa’dır. Kendi elinde olmadıktan sonra, ha Yunanistan’da olmuş, ha Bulgaristan’da. Ne değişir ki, burasının bizden alınıp Bulgaristan’a verilmesi için çalışıyor?” demek mecburiyetinde kalmıştır. Bulgaristan Dedeağaç İskelesi’nden Ege’ye açılmak istiyor, İsmet Paşa da akıl almaz bir şekilde bunu destekliyordu.

Adalar
1911 Trablusgarp Harbi çıktığı zaman İtalyanlar ânî bir baskınla Ege Denizi’ndeki adalarımızı işgal etmişlerdi. Arkasından Balkan Harbi zuhur edince, İtalyanlar ile anlaşma yapılarak tek cephede harp etmek ihtiyacı hissedilmiş ve 1912 tarihli Uşi Anlaşması ile Trablusgarp Harbi ne nihâyet verilmişti. Buna göre, biz Trablusgarp’ı İtalya’ya bırakıyoruz, onlar da Adalar’ı bize geri veriyorlardı, iâde ediyorlardı. Ancak, Yunanlılar’ın eline geçmesinden korkulduğundan Balkan Harbi bitene kadar emâneten bunların, İtalyanlar elinde kalması kabul edilmişti. Fakat Balkan Harbini müteakiben I.Dünya Harbi ve sonra da Yunan Harbi başlayınca Adalar’ın bize devri gecikmişti. Demek oluyor ki, bunları Lozan’da topyekûn dava etmek gerekiyordu. Çünkü hukûken bize aid olduklarına itiraz eden yoktu. Ama ne yazık ki, Türk murahhas heyeti bu işte de çeşitli tâvizler vererek fırsatı elden kaçırmıştır.

İnanılmaz bir gerçektir, ama İkinci Murahhas Dr. Rıza Nur, “Birinci komisyonun diğer bir işi de Adalar Denizi’ndeki Adalar meselesidir. Bunların bir kısmı Yunanlılar’ın, bir kısmı İtalyanlar’ın elinde. Ahali ekseriyetle Rum. Vakıa Anadolu sahilleri için kaçakçılık ve eşkıyalık, iktisadî vaziyet cihetiyle Adalar mühimdirler. Hatta Anadolu’ya tecâvüz için mükemmel üssül hareke olabilirler. Fakat Türkiye’de onları ne almak ne de muhafaza etmek kudreti var. Muhafazaları büyük masraflar ister. Yalnız Çanakkale Boğazı’nın ağzını tıkayan bir iki adayı almalıyız ve alabilirsek kâr. Öbür tarafı uğraşmaya değmez” demektedir…

Buna ilâveten askerî müşâvirimiz Tevfik Bıyıklıoğlu ‘nun Limni Adası’nı müttefikler münâkaşasız bize verdikleri hâlde zapta geçmeyi unuttuğu için kaybettiğimizi de tekrarlayalım.
Adalar meselesinde yapılan diğer bir hata da bu adaları gayr-i askerî hale getirirken, bunu Marmara Denizi’ne kadar şumüllendirmek ve Antalya’nın önündeki Meis Adası ‘nı bile Yunanlılar’a kaptırmak olmuştur.

Adalar mevzuunda Lozan’dan sonra bile birçok hatalar işlenmiş olmakla beraber, bunlar mevzuumuz hâricidir. Şu kadarını söylelimki Alman Harbi’nde İtalyan hakimiyetindeki Ege adaları, Alman işgaline geçmiş ve Almanlar çekilirken bu adaları bize devretmeyi teklif etmiş olduğu halde, o günkü Türk Hükûmeti akıl almaz bir ahmaklıkla bu teklifi değerlendirememiştir. Bugün Yunanistan “Kıt’a sahanlığı” meselesi ile gırtlağımızı sıkabilmekte ise, hep bu adalar sayesindedir. Ayrıca NATO üssü diyerek Adalar’ın Lozan’daki statüsünü bozan Yunanistan, yalandan bir oyun bozanlık ile bir ara NATO’dan çıkmış sonra tekrar girerken de Adalar’ı dahil etmeyerek, bunlardaki askerî üsleri kendi kontrolüne geçirmek imkânını bulmuştur.

Kıbrıs
93 Harbi denilen 1877-78 Türk-Rus Harbi sonunda İttihat Terakki’nin mübeşşirlerince mâruz kaldığımız felâketi hafifletmek maksadıyla Sultan Abdülhamid Han siyasî bir manevra çevirmiş ve bu iş için İngilizler’i kullanmıştı. Çünkü onlar da Hindistan’ın Kuzey kesimindeki menfaatleri itibariyle Ruslar’ın ilerlemesine karşı çıkmak mecburiyetindeydiler. Fakat bize yapacakları iyilik mukabilinde bir tâviz olarak Kıbrıs’ı aldılar. Zira burası Hindistan yolunun emniyeti bakımından kendilerince mühim idi. Anlaşmanın bir şartı da Ruslar, başta Batum olmak üzere Elviye-i Selâse ‘yi(üç vilâyet yani Kars, Ardahan ve Batum) bize iâde ettikleri takdirde, onlar da Kıbrıs’ı geriye vereceklerdi. Lâkin I.Cihan Harbi’nde biz İttihat Terakkicilerin hesapsız hareketleri sebebiyle Almanlar’ın yanında yer alınca, İngilizler 5 Kasım 1914 tarihinde Kıbrıs Adası’nı ilhak ettiklerini ilân ettiler. Türkiye, bu emr-i vâkiyi kabul etmedi. Mesele Türkiye ve İngiltere arasında muallakta kalmış oldu. Bunun da Lozan’da halli gerekiyordu. Lozan zâbıtlarını baştan sona kadar okuyanlar, Kıbrıs Adası’nın murahhaslarımızca talep olunduğuna dair bir tek cümleyle karşılaşmazlar. Muâhedenin 20. maddesi ile Türkiye’nin İngilizler tarafından 5 Kasım 1914 tarihinde ilân olunan ilhak kararını tanıdığı beyan edilmektedir. 21. maddede ise, orada yaşayan ahalinin artık Türk tâbiiyyetini kaybederek İngiliz tâbiiyyetini kazandığı hükme bağlanmaktadır. Ancak bizim murahhasların itirazı ile buna bir istisna getirilmiş ve isteyenlerin iki sene içinde Türk tâbiiyyetini tercih edebilecekleri kabul olunmuştur. Ancak bu tercih haklarını kullananların, müteakip 12 ay zarfında Türkiye’ye hicreti mecburî kılınmıştır. İşte Kıbrıs Adası’nda Türkler ve Rumlar arasındaki nüfus dengesizliği, bu sebepten kaynaklanmaktadır.

Sadece bu sebepten mi? Hayır… Bir de şu var: II.Cihan Harbinde açlık ve bombardımandan kaçarak Ege sahillerimize sığınan on binlerce Rum, istekleri üzerine, bizim tarafımızdan Kıbrıs’a taşınıp yerleştirilmişlerdir.

Antakya
30 Ekim 1918 Mondros Mütârekesi’nin akdi sırasında Fransız orduları Şam dolaylarında bulunuyorlardı. İşgallerini tâ Maraş’a kadar çok sonra ilerletmişlerdir. Bu itibarla Antakya da Misak-ı Millîye dahildi. Fakat Lozan’da talep edilmedi. Maraş hadiselerinde yediği dayağın tesiri ile henüz hiç bir zafer kazanılmamışken 1921 yılında “Ankara İtilafnâmesi” ni imzalayan Fransızlar, Adana’nın Dörtyol kasabasına kadar bütün bölgeyi kendi rızalarıyla boşaltıp bize teslim etmişlerdi. Lozan’a zafer kazanmış olarak gitmiştik. Fransızlar’dan bütün Antakya’yı talep etmek zaruri idi. Lâkin Ankara İtilafnâmesi’nin çizdiği hudutlarla iktifa edilmiştir.
Burasının bilâhare kurtarılabilmeside bizimkilerin dirayetinden ziyade İngiliz ve Fransız rekabeti sebebiyle İngiliz telkin ve desteği sayesinde mümkün olmuştur ki, bunun tafsilâtı da burada mümkün değildir.

Halep
Aynı sebeplerle Halep de Misak-ı Millî’ye dahildir. Mütâreke günü ordumuz Halep’in 4O km. güneyindeki “Nibil Kasabası” nda idi. Ankara İtilafnâmesi ile hudut Halep’in 40 km kuzeyindeki Tibil’den geçirilerek, başta Halep şehri olmak üzere 80 km. derinliğindeki bir vatan parçası hudutlarımız hâricinde bırakılmıştır. Malûm olduğu üzere Müslüman alfabesiyle yazıldığında Nibil ile Tibil arasında bir nokta farkı vardır. Bir nokta fark için Güney hudutlarımız 80 km kuzeyden çizilmiş demektir. Bunun da Lozan’da düzeltilmesi gerekirdi. Zabıtlarda baştan başa Türk olan Halep için sarfedilmiş bir cümleye rastlamak mümkün değildir!

Ve Musul
Bu öyle bir arazi kaybıdır ki, üzerinde ne kadar söz söylense azdır. İngilizler Mütârekenin imzalandığını duymadıkları iddiasıyla, ileri yürüyüşe devam ederek burasını, 2 Ka­ım 1918′de işgal etmişlerdir. Musul’un Misak-ı Millîye dahil olduğu öylesine aşikardır ki, Türk murahhasları burası için aylarca münakaşa etmişlerdir. Fakat ne yazık ki, sonunda bir taktik hatası ile, Musul’u da bize kaybettirmişlerdir!…

Lozan’da Musul, umûmî sulhun kaderinden tefrik olunarak, Türkiye ile İngiltere arasında 9 aylık bir müddet zarfında ikili bir sûrette görüşülüp, halledileceği esası kabul edilmiştir. Bilâhare 1926 yılında İstanbul Kasımpaşa’da “Haliç Konferansı” adı ile toplanan konferanstan da bir netice alınamayınca bu yüzden mesele Cemiyet-i Akvam’a gitmiştir. Buradan da aleyhimize karar çıkmak ihtimali belirince, Ankara’da 14 Haziran 1926 tarihinde gece yarısı bir anlaşma imza edilerek, Musul ingiliz mandası Irak’a bırakılmıştır. Karamela şekeri nevinden, 25 sene müddetle petrol gelirlerinden Türkiye’ye yüzde 10 verilmesi esası kabul edilmiş ve bu da alınamamıştır.
Halbuki Lord Gürzon ‘un hatırâtına nazaran, İngilizler, Musul’u bize vermemekte direnirlerse ve bundan dolayı sulh gerçekleşmezse, petrol yüzünden sulhe yanaşmadıkları yolunda itham olunacakları endişesiyle Musul vilâyetini toprak olarak bize bırakmak, ama petroller üzerinde mümkün olanı sağlamak kararındaymışlar. Lâkin, Türk murahhaslarının meseleye bakışlarındaki zafiyeti gören Lord Gürzon, kendi Hükûmetinin bu sûretle vâki kararını bir tarafa bırakarak, dayatmış ve Musul’u hem arazi ve hem de petrol olarak İngiliz Kraliyeti’ne kazandırmıştır.

Musul’un kurtarılması için bilâhare de fırsatlar zuhur etmiş ve bunlar günümüze kadar devam etmiştir. Musul, bugün üzerinde 2,5 milyon (sağa sola kaçırılanlarla beş milyon) Türk’ün yaşadığı bir esir vatan parçasıdır. Buradaki halk, Kürdüyle Türküyle Dünya’nın en mustarip insanlarıdır. Türkiye’nin geleceği bakımından en ciddi bir tehlikeyi teşkil eden “Kürtçülük hareketi” gibi, gitgide ahlâk ve mâneviyatı kemiren maddî sefâlete karşı da, kurtuluş çaremiz Musul’dur, onun kurtarılmasıdır. Bunun için henüz bütün fırsatlar elden kaçmış değildir. “Körfez krizi” kapanmamış bir yara gibidir! Umarız ki, bütün siyasîler ve eli kalem tutan herkes, Musul’un ehemmiyetini kavrar da bu mağdur vatan parçasının kurtarılması için gönül ve amel seferberliği eder.

Kadir Mısıroğlu

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.