TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

30 Kasım 2009 Pazartesi

Ayasofya Levhaları

Sultan Abdülmecid Han'ın iradesi ile 3 Mart 1847 tarihinde Ayasofya'nın tamirine karar verilmişti. Tamirde, cami içindeki Teknecizade İbrahim Efendi tarafından yazılmış, Allahü Teala'nın, Muhammed Mustafa (s.a.v)'in ve dört büyük halife'nin mübarek isimlerinin bulunduğu büyük levhaların da yeniden yazılması lazım gelince, caminin ikinci imamı olan neyzen, hattat, şair ve bestekâr Kazasker Mustafa İzzet Efendi, celî yazıları yeniden yazmış, ayrıca Hasan ve Hüseyin (r.a) efendilerimizin isimlerini de ilave etmiştir.

Hat tarihimizin büyük üstadlarından Kadıasker Mustafa İzzet Efendi'nin bu büyük şaheseri; Ayasofya Cami-i Şerifi'ni süsleyen kubbedeki Nur ayeti'nin bir kısmı ile bu mübarek isimlerdir. İsimleri ihtiva eden yuvarlak şekildeki levhaların çapı 7.5 metre, harf kalınlığı ise 35 cm'dir. Levhalar hafif, neme dayanıklı ve sağlam olduğu için ıhlamur ağacından yapılmıştır.

Mustafa İzzet Efendi'nin bu hizmetlerine mukabil, Sultan Abdülmecid Han'ın iradesiyle Ayasofya Cami-i Şerifi'nin yeni tahsisatından yüklüce atiye* verilmiştir.

1935 yılına kadar camiyi tezyin* eden bu levhalar, caminin müzeye çevrilmesi ile yerlerinden indirilmiştir. Fakat indirilen bu levhaların ebatlarının büyüklüğü sebebiyle camiden çıkarılamadıkları için tahta iskeleler üzerine terk edilmişlerdir. Bu arada levhalardan biri de kırılmıştır. Levhalar, 1949'da tekrar yerlerine asılmıştır.


(Tarafımca derleme)
*Atiye: Lütuf, hediye, ihsan.
*Tezyin: Süsleme.

29 Kasım 2009 Pazar

"Halkın şikayetleri önemlidir"

(Kanuni Sultan Süleyman'ın cülus merasimine dair bir minyatür)

Halil İnalcık: Halkın şikayetleri önemlidir. Halkın hoşnutsuzluğunu bilmenin bir yolu da camilerdeki hutbedir..

- Nasıl yani?
- İslam'da kural şudur; sultan sıfatının iki esaslı şartı vardır, birisi kendi adına gümüş sikke bastırmak, ikincisi hutbede adının geçmesi. Adının anılmaması, hükmünün bittiği anlamına gelir. 17.yüzyılda padişahları dinsiz sayan birtakım bağnaz hatipler çıktı. Ateşli konuşmalar yapıyorlar; kıyamet kopacak vs. Halk için hutbe çok önemlidir. Zamanımızda hutbelerin diyanet işlerinde hazırlanması sebepsiz değil.

- O hutbeleri saraydan dinleyen olur herhalde..
- Tabii casuslar vardır. Padişahlar tarikatlardan kendilerine yakın kişileri hatip seçer, bu da bir nevi kontrol yolu.. İslam'a göre iktidar sahibi için hutbenin serbest olması esastır aslında..

- En çok kim kötülenmiş hutbelerde?
- IV.Murad. Kadızadeliler dönemi, 17.yüzyıl. O zaman Venedikliler Boğaz'a gelmiş, Bozcaada'yı almış, İstanbul'da müthiş hoşnutsuzluk var, hanedan tehlikede.. Camilerde dinsiz padişah diye sultanın aleyhine hutbelerde bulunuluyor.. Bunun üzerine IV.Mehmed'in annesi, Kösem Sultan'ı öldürten Turhan Sultan, dikta yetkileri versin diye bir vezir arıyor.. Çok karışık ortalık. Araştırıyorlar; ihtiyar ama namuslu bir vezir var; Köprülü Mehmed Paşa. Köprülü, peki, diyor, "Ama benim emrime karşı, saray da dahil, hiçbir yerden karşı emir çıkmayacak, bütün valileri, vezirleri ben tayin edeceğim." O dikta rejimi kendisine veriliyor. Onu aldıktan sonra pek çok kişiyi idamla, asayişi sağlıyor.
(IV.Murad'ın gece çıktığı teftiş gezilerine dair bir gravür)

- Tehlike böyle kanlı bir şekilde atlatılıyor yani. Peki sarayda padişahı en çok kimler görür?
- Bülent Arı: En çok Enderun'dakiler, içoğlanları. Padişah, üst düzey bürokratlar tarafından ancak günlük merasimlerde, bayramlaşmalarda görülebilir. Bayramlarda, bayramlaşmalar için İkinci Avlu'da özel merasim yapılır.

- Halil İnalcık: Güzel.. Bir padişah nasıl tahta geçer peki? Yeni padişah tahta geçince kendisinden önceki bütün tasarruflar ve kanunlar hükümsüz kalır, bütün tayinler durur. Saraydayken ve kafes sistemi varken -zaten kardeşler öldürülmüştür ama bu arada doğan şehzadeler kafese konmuştur- ağaların desteklediklere zata ilkin biat ederler. Bu İslami bir adettir; peygamber öldükten sonra Hz.Ebubekir'e yapılan da aynıdır; gelip sadakat yemini eder, eteğini öperler. Ama bu yeterli değildir. Biattan sonra padişah deniz yoluyla saltanat kayığına biner, Eyüp'e gider. Eyüb, peygamberin bayraktarı, kutsal kişi.. Orada devrin en tanınmış şeyhi, yani tanrıyla ilişkisi olduğuna inanılan şeyh gelir, sultanına beline kılıç kuşatır. Buna "taklid-i seyf" merasimi denir. Bu çok eski bir adettir; 13.yüzyılda ahiliğe giriş merasiminde yapılan bir ritüele dayanır; Bel, o kimseyi o müesseseye bağlamak manasına gelir; şeyh, padişahın beline gaza kılıcını bağlar. Yeni padişah Eyüp Sultan'a denizden gider, karadan atıyla döner. Eyüp'ten taa Topkapı Sarayı'na doğru uzanan bir yol, düşünün.. Yolun iki tarafında halk toplanmıştır, eğer yeni padişahı sevmedilerse ses çıkmaz. Demek ki tahta geçerken halkın padişahın seçiminde rolü oluyor.. "Çok yaşa padişahım! Çok yaşa padişahım!". Sonra saray halkı kendisini karşılar, onlar da alkış tutarlar.

- Ses çıkarmazsa ona göre önlem alıyorlar yani. "Padişahım çok yaşa" lafını filmlerde duyduk.
- Halil İnalcık: Buna "alkış tutmak" denir, bugün anladığımız anlamda alkış değil.. Sonra sarayda ikinci bir biat olur; sadrazam, Birun'daki rical teker teker gelir. Padişah onları kendi makamlarında bıraktığını ifade eder; sen vezirim ol, sen sadrazamım ol vb.. Ancak o zaman tahta çıkmış sayılır. Bakın, şeyhlerden, halktan, saray halkından, bürokrasiden biat isteniyor.. Sonra derhal bütün eyaletlere cülus fermanı gönderilir; bu ferman pazar yerinde halka okunur.

- Bülent Arı: Benim tezimde de vardı hocam, bir elçiyle yurtdışındaki krallara da bildiriyor, her ülkeye bir elçi gönderiyor.

(Emine Çaykara, Tarihçilerin Kutbu, "Halil İnalcık Kitabı",
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Nehir Söyleşi 16,
2005, Sayfa 456-457-458.)

Atatürk bugün yaşasaydı?

Geçenlerde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Deniz Baykal arasında ilginç bir polemik yaşandı.

Ne var ki, Dersim tartışmasının derin gölgesinde kaldığı için fark edilemedi. Haberlere bakılırsa Başbakan Erdoğan, "Asıl Atatürkçü biziz, Atatürk mezarından kalksa bunları def eder." demiş, Baykal ise onu Hz. Ömer'le 'vurmuş' ve "Atatürk eğer yaşamış olsaydı, sen oralarda olabilir miydin? Atatürk'ü bırak da Hazret-i Ömer kalkarsa senin halin ne olur?" diye sormuş.

Gördüğünüz gibi geçmiş hiç de geçmemiş; bizimle nefes almaya devam ediyor.

"Kalksaydı, ne derdi?" Bu, siyasette kullanışlı tezlerden biridir Türkiye'de. Neden başka bir ülkede mezardakilere parmak sallatma, rakibin kulağını çektirme durumlarıyla karşılaşmıyoruz da, Türkiye'de bu davranış normal sayılıyor? Mesela ABD'de Cumhuriyetçiler Demokratları 'Lincoln mezarından kalksa kaçacak yer arardınız.' diye tehdit etmiyor da, bu tavır bizde neden hâlâ para ediyor? Araştırılması gereken bir durum.

Elimde "Kalkınan Köylü Dergisi"nin eki olarak basılmış bir anketi duruyor. Üzerinde tarih yok ama derginin 1965-1968 yıllarında çıktığını biliyoruz. Adı, tam da bugünlere göz kırpacak cinsten: "Eğer Atatürk Yaşasaydı?"

Hepsi de Atatürk'ün yakınında bulunmuş, kimisi silah ve siyaset arkadaşı olmuş 11 kişiye sağlıklarında sorulmuş: Eğer Atatürk yaşasaydı, sizce, 2. Dünya Savaşı'ndan sonraki bloklaşmada, Demirperde arkası cephesini mi yoksa Batı hürriyeti cephesini mi seçerdi? Eğer Atatürk yaşasaydı, sizce, Rusya bizden Boğazlarda üs ve üç vilayeti geri istedikten sonra ve Truman doktrini Amerika'yı Rusya'nın karşısına çıkardıktan sonra, Amerika ile ittifakını nasıl karşılardı?
Cevaplarda karşımıza ulusalcıları şoke edecek şu çarpıcı sonuçlar çıkmış:

1. Atatürk sağ olsaydı, başını ABD'nin çektiği hür dünyayı, yani Avrupa-ABD eksenini seçerdi.

2. NATO'ya girerdi.

3. ABD ile ittifak eder, dostluk kurar, savaş sonunda dağıttığı yardımı almakta sakınca görmezdi.

Öyle midir, değil midir, bilmiyorum. Ama en azından Atatürk'ün o tarihte sağ olan 11 yakını, ölümünden yıllar sonra böyle düşünmüş.

Peki kimdir bu yakınlar? Kitaptaki sırayla görelim.

Org. Fahrettin Altay: Atatürk yaşasaydı "Hiç şüphesiz Batı hürriyet cephesini tercih ederdi". Ayrıca Amerika'yla ittifakı onaylardı. Bir şartla: "Memleketimizin yüksek menfaatlerini çok dikkatle gözetir"di. Ancak ülkemizin coğrafî durumunun aynı zamanda "Amerika'yı da savunmakta olduğunu düşünür" ve ikili anlaşmaları bizim için daha faydalı şekilde yapardı. (Sizi bilmem ama ben Turgut Özal konuşuyor sandım bir an.)

Tevfik Rüştü Aras: Atatürk döneminin en uzun süreli dışişleri bakanı olan Aras gayet diplomatik konuşmuş: Ona göre Atatürk, Birleşmiş Milletler'e kesin olarak girer, Batı Bloku'nda yer alıp komşularıyla iyi ilişkiler kurardı.

Falih Rıfkı Atay: "Çankaya" yazarına göre Atatürk tereddütsüz ABD-Avrupa cephesini tercih ederdi. Amerika ile ittifak ederdi, zira Türkiye'yi Rusya'nın pençesinden kurtaran ABD'dir.

Org. Asım Gündüz: Uzun yıllar Fevzi Çakmak'ın ardında Genelkurmay II. başkanlığını yürüten Gündüz de Atatürk'ün 'Batı hürriyet cephesi'ni tercih edeceği kanısında. Ona göre Atatürk, ABD'nin dostluk ve yardımını kabul ederdi.

Afet İnan: Atatürk'ün en yakınlarından olan İnan, kendisinde bu sorulara cevap verme yetkisini görmemiş ve "duruma göre" davranacağını söylemekle yetinmiş.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu: Hiç şüphe yok ki, demokrasi cephesinde yer alırdı, demiş ve eklemiş: İngiltere ve ABD ile dostluk münasebetlerimiz daha büyük zaferden hemen sonra başlatılmıştı. Bu yüzden ABD ile ittifak anlaşmasını kabulde asla tereddüt etmezdi.

Hasan Rıza Soyak: Uzun yıllar cumhurbaşkanlığı genel sekreterliğini yürüten Soyak'a göre Atatürk, sürekli olarak Batılılaşmak için çaba sarf etmişti. Gerektiğinde her yabancı ülkeyle anlaşmaktan yanaydı. İsim vermese de ABD ile anlaşırdı demek istiyor.

Tayfur Sökmen: Hatay'ın ilk ve tek cumhurbaşkanı olan Sökmen, Atatürk'ün zaten 1924'ten itibaren Amerika ile dostluk kurmayı, anlaşmayı Türkiye'nin güvenliği bakımından çok gerekli gördüğünü belirtiyor. Bu yüzden yaşasaydı ABD ile ittifakı 'fevkalade karşılardı'.

Cemal Hüsnü Taray: Sağlığında bir süre milli eğitim bakanlığı yaptığı Atatürk için hürriyetin esas olduğunu söyleyen Taray, onun Lozan Konferansı'nda İngiltere ile ittifak taraftarı olduğunu gösterdiğini söylüyor ve yerimizin NATO olduğunu ekliyor.

İsmail Hakkı Tekçe: Çankaya Muhafız Alayı komutanı olan Tekçe, yaşasaydı Atatürk'ün doğal olarak hür dünyayı seçeceğini, Amerika ile ittifak edeceğini söylüyor.

Yusuf Kemal Tengirşenk: İlk dışişleri bakanlarımızdan Tengirşenk de Afet İnan gibi Atatürk'ün zamana ve zemine göre hareket edeceğini, yani pragmatik bir siyaset takip edeceğini belirtiyor.

İnsan bir sözüm ona "Atatürkçü Fikir Dergisi" diye çıkartılan "İleri" dergisinde yazılanlara bakıyor, bir de Atatürk'ün en yakınlarının şu sözlerine. "İleri"cilere bakarsanız mutlak "Batı düşmanı" bir Atatürk vardır karşımızda. Oysa kendi arkadaşları, İngiltere ile de, ABD ile de pekala uzlaşmaya yatkın, hatta uzlaşmış bir Atatürk portresi çizmişler.

'Herkesin Atatürk'ü kendine' gibi akıl dışı bir sonuç çıkıyor.

Yukarıdaki 11 tanığın sözleri ışığında Erdoğan-Baykal polemiğindeki soruyu tekrar düşünün isterseniz: Atatürk bugün yaşasaydı kimden yana olurdu?

Mustafa Armağan
(Zaman, 29.11.2009)

Türk dünyası ve İran birbirinden ayrı düşünülemez

İran, Türk medeniyeti için en önemli alanlardan biridir. Her şeyden önce dilimiz Farsçadan önemli miktarda ödünç almıştır. Hatta İslamiyet’in yayılmasından sonra da Arapça sözlük hazinesi Farsça yoluyla Türkçeye girmiştir ve bu nedenle Türkçede itikadımızla ilgili “Ramazan, oruç, peygamber, namaz” gibi sözler İran kaynaklıdır.

Eski İran sanatı, mitolojisi ve genelde şiiri Türkçenin şiir, edebiyat ve tasavvufunun şekillenmesinde çok önemli rol oynamıştır. Tabii şunu da belirtmek durumundayız: Farsçadaki Türkçe kelimeler de hayatın her safhasını hatta idareyi ve askerlik alanını kapsamaktadır. Bunlar üç-beş kelimeden ibaret değildir, bir lugat hacmindedir. İransız bir Türk dünyası ve Türklük olmadan İran düşünülemez. İşte bu 2 bin yılı bu sergide ifade etmeye çalıştık.

Bugünkü Orta Asya ve Maveraünnehir bölgesinde orta çağlar boyunca “Dari” dediğimiz yüksek Farsça konuşulurdu ve yazılırdı. Hiç şüphesiz ki bu nedenle Orta Asya Türk medeniyeti içinde Fars dilinin önemi büyüktür ve bu medeni kalıntılar bugün dahi canlı olarak yaşamaktadır. İslamiyet öncesi dönemlere ait kazılardan çıkan eserler her iki camianın birbirine olan yoğun ilgisini göstermektedir.

Türk şamanizminde dahi yakın zamanlara kadar tekrarladığımız bilgilerin pek doğru olmadığı, hiç değilse yeterli olmadığı açıktır. Bu konuda İran’ın eski dinleriyle mukayese yapmamız gerekiyor. Dini ilişkilerimiz İslamiyet öncesi devirlere de uzanmaktadır.
(Saraylıların eğlence meclisinin betimlendiği kapı kanatları.)

İran’ın edebiyatı da Türkler tarafından benimsenmişti

Hiç şüphesiz ki devlet teşkilatımızda eski İran imparatorluklarının etkisini, en başta kullanılan idari deyimlerde görmek mümkündür. Buna karşılık askeri teşkilatta, İran’da bugün dahi Türklere ait terimlerin yaşadığı görülür. En başta İran ismi Türklerin bu ülkeye bıraktığı bir addır. Selçuklulardan önce İran halkını ve ırkını ifade eden bu kelimenin yani (İranşehr) tabirinin bu kadar yaygın olarak kullanıldığını söylemek güçtür.

İran’ın edebiyatı da Türkler tarafından benimsenmiştir. İslami devirlerde Türk edebiyatını asırlar boyu etkileyen şair Firdovsi’dir (Firdevsi). Ama şunu övünerek söylemeliyiz; ünlü şair Hafız’ın şerhleri hemen hiçbir dilde Türkçede olduğu gibi yaygın ve kalabalık değildir. Hatta 15’inci asırda Osmanlı imparatorluk camiasına katılan Bosna’da dahi bu yeni kültürel faaliyet o derece yaygındır ki, “Sudi-i Bosnevi”, Hafız’ın yaptığı şerhi neredeyse beş asırdır herkesin en çok okuyup Hafız’ı anlamak için müracaat ettiği eserdir. Bugün İran medeniyeti ve dili Orta Asya’daki Tacikistan cumhuriyeti ve Pamir Taciklerinin yaşadığı dağlık Padahşan’da, Afganistan’da ve İran’da hâkimdir. Bundan başka Semerkant, Buhara ve hatta Bahreyn adasında, Hindistan’ın İndus vadisinde Farsça konuşan cemaatler vardır. İran medeniyetinin asli dininin mensupları olan Zerdüştiler İran yaylasının Yezd başta olmak üzere muhtelif yerlerinde bulundukları gibi, Hindistan’ın güneyinde de sayıca değilse bile iktisadi ve kültürel bakımdan çok önemli bir cemaattir. Hindistan’daki Zerdüştilerin başında ünlü sanayici aile Tatalar ve orkestra şefi Zubin Mehta gibi sanatçılara rastlanır.
("Kelile ve Dimne" adlı eserden Baysungur'un Meclisi.)

Devlet teşkilatında, askerlikte, mimaride aynı ihtişam görülür

Geniş Ortadoğu coğrafyasında bugünkü Irak’ta İslam öncesi ve İslamiyet’ten hemen sonraki dönemde eski Farsçanın konuşulduğu ve Sasani medeniyetinin önemli bir merkezinin burası olduğu malumdur. Günümüzde de Farsça ile en çok medeni alışverişte bulunan kitle Türklerdir.

İran’la müşterek tarihimizdeki önemli bir safha, Afganistan’daki Gazneliler ve bilhassa İran’daki Selçukiler devridir. Selçuki hâkimiyeti İran ve Türk medeniyetinin tam bir sentezidir. Devlet teşkilatından adliye işlerinin örgütlenmesine, askerliğe ve mimariye kadar bu ihtişam görülür. O kadar ki Mescid-i Cuma (İsfahan) gibi bir eserde dahi örülen duvarlarda bu izleri ayrı ayrı görmek mümkündür.

12’nci ve 13’üncü asırlardaki Anadolu, Roma topraklarında Türklerin İç Asya’dan ve İran’dan taşıdıkları sistemin ve abidelerinin inşa edildiği coğrafyadır ve hem bu devirde hem sonraki asırlarda atalarımız Farsçayı ve İran şiirini sevmişler, Mevlâna gibi düşünürler sayesinde İran ve Maveraünnehir’den gelen tasavvufu benimsemişlerdir.

Osmanlı Türkiyesinde İran’ın kültürel etkileri her zaman vardır. Kütüphanelerimiz İran’dan gelen kitaplarla doludur. Sanatkârlarımız Tebriz ve İsfahan’dan gelenlerle tanıştılar, dilimiz ve şiirimiz o edebiyatı büyük bir incelikle muhafaza etti. 18 ve 19’uncu asırlar Türkiye’de klasik İran edebiyatının en iyi incelendiği ve tetkik edildiği, benimsendiği iki asırdır. Özellikle Mevlevi tekkeleri İran kültür ve edebiyatının öğretildiği, inkişaf ettiği, sevildiği, sevdirildiği yerlerdi.

Ege bölgesinde İran-Yunan uygarlık sentezi görülüyor

Bununla birlikte bu sergide şu konu üzerinde önemle durmalıyız, 18 ve 19’uncu yüzyıl İran’ı ve Türkiyesi hem siyaset hem sanatlar bakımından henüz karşılıklı olarak mütalaa edilmemiştir. 19’uncu asır Türkiye Tanzimatı ve İran’da Kaçarlar devrini, resim sanatı, mimarisi, siyaseti ve idari reformlarıyla birlikte ele almalıyız.

Bu sergimizde Tahran Arkeoloji Müzesi’nin (İran Bastan) koleksiyonları kronolojik sırayla ülke tarihi üzerinde bir fikir vermek için sunulmaktadır. Hiç şüphesiz İran’ın bilinmesi gereken dönemidir; unutmayalım ki memleketimizin Ege bölgesi yani klasikteki İyonya (İranlıların Yunan-istan dediği) ve Karya bölgeleri klasik İran ve Yunan uygarlığının sentezinin yapıldığı yerlerdir.

İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki İran sikkeleri ve hatta Sasani devrine ait ejderha kabartmaları eski İran uygarlığının hiç de küçümsenmeyecek sayıda eserle Türkiye müzelerinde ve coğrafyasında varlığını kanıtlamaktadır. Şu kadarını belirtelim; bu kalıntıların varlığı dahi Tahran’daki İran Bastan Müzesi ile Türk arkeoloji müzeleri arasında gelecekte de bir işbirliğini gerekli ve kaçınılmaz kılmaktadır.

İran sergisi ile İran devlet yetkilileri İranlı müzeci dostlarımız cömertçe eserlerini verdiler. Maalesef müzelerimizin mali mevzuatı böyle bir sergiyi getirmeye müsait değildi; ancak 2010 komitesinin ayırdığı bütçe sayesinde sergi gerçekleşiyor. İkinci sergi Moskova’dan gelecek
Kremlin Sarayı Eserleri” olacaktır
.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 29.11.2009)

28 Kasım 2009 Cumartesi

İstanbul'un fethinden sonra üç gün yağma yapıldı mı?

- Siz daha önce gazayı açıkladınız ama yine de karşı çıkanlar iddiada bulunanlar çok. İstanbul'un fethinden sonra üç gün yağma yapıldı mı?
- Kendimizi suçlamak son zamanlarda moda oldu. Evvelce anlattım, sultan fıkha, İslam hukukuna karşı gelemezdi. İslam hukukuna göre, İslami emir şudur, halk ve ordu buna inanmıştır: Eğer bir kale kuşatılırsa, düşmana üç defa teslim teklifi yapılır. Bu üç başvuru reddedilirse o zaman kahren, zorla fetih meşrudur, İslam için o şehir fethedilir. Kahren fethedilen yerin ahalisi esir edilebilir ve malları ganimettir. Fatih bunu önleyemezdi, üç kere müracaat etti. Hatta İsfendiyaroğulları'ndan İsmail Bey ile haber gönderdi; imparator, "Benim elimde değil, Cenevizliler-Venedikliler izin vermiyor" dedi. Fetih yapıldı, İstanbul'un bütün halkı esir edildi. Bir kaynak diyor ki; İstanbul halkı fethin ilk günü dışarıda, çadırlardaydı.

- Ahşap çadırlara mı götürülmüşler? Esir çadırları mı?
- Mesela Eskişehirli Ali, üç kişiyi alıp çadırına götürüyor, satacak. Din cevaz* vermiş. O dönemde Hıristiyan tarafında da aynı kurallar uygulanmakta. Cenevizlilerin Rum esirlerini Pera'da sattıklarına dair elimizde belge var.

- O dönemin yaşam biçimi böyle yani, bugünle değerlendiremeyiz. Peki çok büyük bir yağma yapılmış mı?
- Tabii, her taraf yağmalandı. Ortaçağ insanını, gerçek tarih, günümüzün idealleriyle değerlendirmemeli. Hatta imparator, askeri müdafaanın başındaki Cenevizli Justiniani ismindeki kumandanın yaralanıp kaçtığını görünce çöküş olduğunu anladı, hemen sarayına koştu. Kasalarındaki mücevheratı aldı ve birkaç adamıyla, Haliç'te kaçması için bekleyen gemiye doğru yöneldi. Azap Yokuşu'ndan aşağı inerken gemilerden çıkan azepler, yani deniz erleri de aynı yoldan yukarı çıkıyordu, saldırdılar. İmparatoru öldürüp elindeki kasaları aldılar. Ama bütün Rum ve Batı kaynakları, imparator Konstantin, Cenevizli komutan Justiniani kaçtıktan sonra surlarında üzerine çıktı ve son nefesine kadar elinde bayrak kahramanca çarpışarak öldü, der.

- Sizin kaynağınız hangisi?
- O zaman Fatih'in yanında, meşhur Beylerbeyi Hamza Bey'in oğlu, Mahmut Paşa'nın katibi Tursun Bey. Tursun Bey Tarih-i Ebu'l-Feth'de gerçeği anlatıyor. İmparatorlar o zaman kırmızı çizme giyerlerdi. Ölüsünü çizmelerinden teşhis ediyor, getiriyorlar. Fatih fetihte saltanat rakibi Emir Süleyman oğlu Orhan'ı da yakalattı ve idam ettirdi.

- Orhan kim hocam?
- Orhan, Bayezid'in oğlu Süleyman Çelebi'nin oğlu. İstanbul'a sığınmış, sultanlık iddia ediyordu. Fatih'e karşı surlarda savaştı. Fatih'in ilk işlerinden biri imparatorun ölüsünü buldurmak ve Orhan'ı buldurup idam ettirmek.. Çelebi Mehmed'in soyundan gelenler saltanatın hakiki sahibidir, Fatih bu soydan gelir. Halbuki Orhan, Çelebi Mehmed'in kardeşi Süleyman Çelebi'nin oğludur.

(Emine Çaykara, Tarihçilerin Kutbu, "Halil İnalcık Kitabı",
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Nehir Söyleşi 16,
2005, Sayfa 460-461.)


*Cevaz: İzin, müsaade.

Topkapı projesi "askeri" bekliyor

Topkapı Sarayı’nı bütün birimleriyle "kurtarma" projesinde saraya ait farklı amaçlarla ve farklı kurumlar tarafından kullanılan birçok bina tahliye edildi. Ancak askeri depolar hâlâ boşaltılamadı...

"İstanbul 2010 Kültür Başkenti" projesinin en önemli ayaklarından biri olan Topkapı Sarayı’ndaki iyileştirme çalışmaları son bir yılda büyük oranda tamamlanırken, Milli Savunma Bakanlığı İç Tedarik Komutanlığı’nın kullandığı depolar için hiçbir adım atılamadı.

750 bin metrekarelik alan üzerindeki sarayın farklı amaçlarla kullanılan birçok binası tahliye edildi. Çamaşır, bot, battaniye gibi eşyaların bulunduğu depolar ise hâlâ bo-şaltılamadı. Eski İstanbul 2010 Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Nuri Çolakoğlu, tam bir yıl önce Topkapı Sarayı’nın iyileştirilmesinin ajandalarında olduğunu açıklamıştı. Çolakoğlu, saray alanındaki Zührevi Hastalıklar Hastanesi, Matbaacılık Meslek Lisesi, Telekom binası ve İç Tedarik Komutanlığı’nın depolarının tahliyesinin gündeme alındığını söylemişti. Bu tahliyelerin ardından da, söz konusu tarihi binaların asıllarına uygun olarak korunması öngörüldü.

Geçen bir yıl içinde Avrupa’nın en büyük araziye sahip saraylarından olan 750 bin metrekarelik Topkapı Sarayı alanı içindeki Matbaacılık Meslek Lisesi boşaltıldı, Zührevi Hastalıklar Hastanesi de Sağlık Bakanlığı’ndan alındı.

Bakanlık, hastanenin boşaltılması çalışmalarını halen yürütürken, Telekom binasının da özelleştirmeden sonra bir protokolle kampüsten çıkarılması planlandı. Ne var ki, tahliyesi beklenen ve Milli Savunma Bakanlığı İç Tedarik Komutanlığı’nca kullanılan binalar konusunda bir ilerleme kaydedilemedi. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, binalarla ilgili son açıklamasında, Milli Savunma Bakanlığı’nın tutumunu eleştirerek, “Bu kadar önemli bir mekânda tarihi tescilli yapıları iç tedarik komutanlığının bot-battaniye deposu olarak kullanması hangi akıl, izan ve vicdanla izah edilebilir?” dedi.

2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç de konuyla ilgili olarak şunları söyledi:

"Sarayın asli fonksiyonlarıyla çakışan unsurların belirli bir plan dahilinde çıkarılması, öngörümüz. Saray içinde kalan binaların icra edilmesi gereken fonksiyonlarının nasıl icra edileceği de yine bir stratejik vizyon planı içinde, tarafların uzlaşmasıyla belirlenecek. Topkapı Sarayı ile ilgili projelerimizi, sarayın müze oluşunun 100. yılına, yani 2024’e kadar tamamlamayı hedefliyoruz. Bu binaların tahliyesiyle, Topkapı yabancı unsurlardan arındırılmış olacaktır. Topkapı Sarayı içinde gezi parkuru ile şu anki ziyaretçi sayısı olan 2 milyonun üzerine çıkılmalı, mekân sayısı artırılmalı."

Avdagiç, depolarla ilgili öngörüsünü de “Eminiz, Milli Savunma Bakanlığı da, arazilerin asıllarına uygun olarak korunması konusunda yardımlarını esirgemeyecektir” sözleriyle dile getirdi.
"Asıl Darphane"

Boşaltılan binaların kütüphane, konferans salonu, gelen müzeciler için lojman, satış noktası ya da eğitim yerleri olarak kullanılabileceğini vurgulayan Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü İlber Ortaylı bu yapılara kıymetli teşhir malzemesi konulamayacağını söyledi. Ortaylı, konuşmasında Darphane’ye de dikkat çekti: "İlk önce adam edilecek yer Darphane. Bizi Darphane kadar mahveden olmadı. 14 sene boşuna tuttular orayı. Halbuki, asıl orası çok lazım saraya. Hem atölye, hem teşhir yeri olacak çünkü yeri de çok uygun."

"Prensipte anlaştık ama mesafe alamadık"

21 Nisan 2009’da Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, ‘Sur-i Sultani’ olarak bilinen, Topkapı Sarayı, Gülhane Parkı ve Sirkeci Garı’nı da içine alan tarihi yarımadada yapılacak düzenlemeleri Milliyet muhabiri Ömer Erbil’e anlatmış sarayın çevresindeki binalarla ilgili olarak şu açıklamaları yapmıştı: "Matbaa, lise, Zührevi Hastalıklar Hastanesi, eski Gülhane Hastanesi, TSK’ya ait depolar Topkapı Sarayı için yeni mekânlar olacak. Buralar depo ve sergi alanı için kullanılacak. Matbaa boşaltıldı. Bir kısmı Röleve Müdürlüğü olarak kullanılırken, bir bölümünde ise saltanat arabaları sergilenecek."

Milliyet’e yaptığı açıklamada Matbaa Lisesi’nin bu yıl sonunda boşaltılacağını, Gülhane hastanelerinin bir yeme içme mekânı ve müze deposu olarak kullanılacağını belirten Günay, Kara Kuvvetleri’nin kullandığı deniz tarafındaki depolara da değinmiş, görüşmelerini Genelkurmay Başkanı’yla yaptığını ifade etmişti.

Bu binaların tarihi mekân olduğunu, sarayın tüm depo ihtiyacını görecek büyüklükte olduğunu vurgulayan Günay Genelkurmay’ın prensip olarak onay verdiğini söylemişti.

Ne var ki, geçen yedi ayda, askeriyenin kullandığı binalar konusunda bir gelişme kaydedilemedi. Sonunda Ertuğrul Günay, 19 Kasım’da Topkapı Sarayı’nda düzenlenen bir etkinlikte, Milli Savunma Bakanlığı İç Tedarik Komutanlığı’nın elindeki yapıları boşaltmamasına isyan etti. Günay, İç Tedarik Komutanlığı’nın, Topkapı Sarayı alanı içerisinde, tarihi tescilli dört yapıyı çamaşır, battaniye gibi eşyaların deposu olarak kullandığını belirterek, "Bu binaları Milli Savunma Bakanlığı’ndan istedik. Şu ana kadar mesafe alamadığımız tek kurum Milli Savunma Bakanlığı oldu. Bu kadar önemli bir mekanda tarihi tescilli yapıları iç tedarik komutanlığının bot battaniye deposu olarak kullanması hangi akıl, izan ve vicdanla izah edilebilir?" dedi.

Depoları almakta kararlı olduklarını söyleyen Günay şöyle devam etti:

"Olumsuz yanıtı kabul edemem. Burada tarihi ürünler yok olma tehlikesi yaşıyor. Topkapı Sarayı’na tescilli 4 tane tarihi yapı var. Başka bir kurumun bu yapıları kullanması haksızlık. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan okul binasını aldık. Sağlık Bakanlığı’ndan hastaneyi aldık, bu dört depoyu da aldığımızda Topkapı Sarayı rahatlamış olacak. İç Tedarik Komutanlığı’nın deposunda çamaşır, iç çamaşırı, battaniye gibi eşyalar var bu depoyu boşaltacağız bunu belli bir vadede yapacağız."

Kaynak: Milliyet

24 Kasım 2009 Salı

"Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?" üzerine

-Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemine ilişkin göndermeleri de olan ‘Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?’ filmi Orhan Gazi dönemine ilişkin nasıl bir bakış açısına sahip? Çelişkiler neler?

Karagöz ve Hacivat’ın Orhan Gazi döneminde yaşadıkları, üstelik de beraber yaşadıkları bir efsaneden ibaret. Karagöz olsa olsa Osman Gazi’nin ilk zamanlarına yetişebilmiştir ama Hacivat, neredeyse bir asır sonra veya en azından 1388’den bir süre önce ölmüş olmalıdır. Bu durumda Karagöz ve Hacivat’ın birbirlerini görüp tanımış olmaları (hayal perdesi hariç!) mümkün görünmüyor. İkincisi, Şeyh Küşteri filmde Karagöz ve Hacivat’la yaklaşık aynı yaşlarda gösteriliyor. Bu da vahim bir hata: Çünkü nasıl Karagöz ile Hacivat arasında yaklaşık bir asra yakın fark varsa, Orhan Gazi ile Küşterî de yaklaşık o uzak zamanlara aittir. Filmde verilen 1330 tarihinde Küşterî doğmamıştır bile! İşin doğrusu, Karagöz ile Hacivat oyunu, Yıldırım Bayezid zamanında yaşamış bir “hayalîbaşı”nın eseridir ve eski bir olayın hatırlanmasına ve toplanmasına dayanır.

-Osmanlı’nın bu ilk döneminde İbn-i Batuta’nın seyahatnamesinde görülen bir Anadolu imgesinden mi yararlanılmış? Bu kaynağa yaslanma kuruluşa dair başvurulacak bilgi kaynağı eksikliğinden kaynaklanmış olabilir mi?

İbn Battuta evet Nilüfer Hatun’la konuştuğundan, onun İznik’i yönettiğinden söz eder ama “olgunluğu ve dindarlığı” ile tanındığını da ekler sözlerine. Ama filmde Orhan ile Nilüfer şehvet düşkünü bireyler haline gelmiş. Bunları tasvip etmek tabii ki mümkün değil.

-Osmanlı’nın kuruluşunun bu ilk döneminde filmdeki gibi zevk ve sefahat mı vardı? (Hiç olmuş mudur?) Bu döneme ilişkin dini unsurlar daha etkili değil miydi? Filmde bundan ziyade Şamanizme gönderme yapılması doğru mu?

İnsanların serveti ne kadar ki sefahat yapacak? Belki halk arasında çaput bağlama gibi bazı Şamancı unsurlar yaşıyor olabilir ama Orhan zamanında Osmanlı artık kurumsallaşmış bir beyliktir, bir göçebe topluluğu değil. Vakıf temlik ediyor, kaç yerde cami, tekke, hamam, medrese, imarethane ve han yaptırıyor, babasının Söğüt’e gömülmüş olan cenazesini vasiyeti gereği Bursa’ya getirtiyor, para bastırıyor, vergi kanunu çıkartıyor, orduyu düzenliyor, saray yaptırıyor. Şamancı ve filmde sunulduğu gibi hazcılığa kendini kaptırmış bir güruh, bu her biri ciddi akıl ve birikim gerektiren işleri nasıl başarır? Bu devrin bir İslamlaşma dönemi olduğu doğru ama Şamancılıktan İslama geçiş değil, İslamiyet içindeki heterodoks unsurların Sünniliğe intibak ettirilmesi ve bir hukukî çerçeve kurulması devri olarak bakılması daha uygundur.

-Caminin yapımında kullanılan harcın oluşumunda bile Şaman büyüsü söz konusu. Yani sanki İslam dininin kökeninde de şamanizm varmış gibi algılanmasına yol açmaz mı bu?

Sanki şimdi bir temel atılırken kurban kesilmiyor mu? Bu da mı Şamancılık? Bırakın Allah aşkınıza!

-Orhan Gazi, tarih kitaplarına göre sarı sakallı, uzun boylu ve mavi gözlü biri iken filmde Laila gibi bir gece kulübünde gezinen egzotik Latin kahramana benziyor. Biraz da Kızılderililik var gibi? Bu sureti ve tavırları itibariyle doğru bir Orhan Gazi portresi mi?

Osmanlı vakanüvislerine göre Orhan Gazi uzun boylu, pembe beyaz tenli, çatık kaşlı, iri ela gözlü (mavi gözlü değil), koç burunlu, seyrek sakallıydı ve kulağında siyah bir beni vardı. Filmde gösterilen Orhan’la benzeyen hiçbir yanı yok bu eşkalin. Bıyıksız ve sakalsız, top burunlu, kara yağız ve milletin ortasında hanımına sarılıp onu kucağına alarak yatak odasına ‘atan’ hazcı bir tipin tarihteki Orhan Gazi’yle uzaktan yakından alakası yoktur.

-Filmde kullanılan dil, o günün halk diliyle ne kadar örtüşüyor? (Kahramanların konuşmalarındaki çelişkiler nelerdi?)

Kâh Karadeniz ağzıyla "Oldi, buldi" diye konuşan, kâh Kastamonu ağzıyla, kâh Enderun lisanıyla, bazen de Urfa şivesiyle tekellüm eden gördük. İşin garip tarafı, Köse Mihal ve kızı Ayşe Hatun, yeni Müslüman oldukları halde bülbül gibi Türkçe konuşuyorlardı ve Rumcadan en ufak bir esinti kalmamıştı dillerinde. Oysa Karagöz oyunlarını dahi doğru dürüst izleselerdi oradan Rumca taklitlerini öğrenebilirlerdi. Anlaşılan, ona dahi zahmet buyurulmamış!

-Kafinur isimli Selçuklu elmasında kadınsı zafiyet göstermesinin tarihi bir arka planı var mıdır?

Ben Kâfinur diye bir elmas bilmiyorum. Bildiğim, Kûh-i Nur Elması’dır ki, Nur Dağı Elması demektir ve Batı’da “Kohinoor Diamond” diye bilinir. Hindistan’da bulunmuştur ve ne Anadolu’ya adım atmıştır, ne de Osmanlı ülkesine. O tarihte bu elmas, Hint racalarının hazinesinde, Babür Şah’ın eline geçeceği günleri beklemekteydi.
-Orhan Gazi’nin Geyikli Baba’ya Uludağ’ı verme hikayesi nedir?

Belki de filmdeki tek doğru nakledilen olay bu! Orhan Gazi’nin Geyikli Baba’ya muhabbet ve hürmetinden kendisine ve müridlerine Uludağ’ın eteklerinde “Işıklar nam mevkii” verdiği ilk Osmanlı tarihlerinde kayıtlıdır.

-Peki şehri koruyan Köse Sultan’ın kızı Ayşe Sultan ve kadınlar atlı grubu ne kadar gerçekçi? ‘Biz Şeyh Edebali’nin mirasıyız’ demesi gerçek bir hadise mi? Kadınların hal, hareket ve giyimleri döneme uygun mu?

Bu Amazon kızları da nereden çıktı? Bacıyan-ı Rum’u, Bursa’yı koruyan bir avuç Amazon ruhlu kıza dönüştürmek hangi feministin aklına gelmiştir bilmiyorum ama iyi hayal kurduğunu söyleyebilirim! Ayrıca Köse Mihal, olayın geçtiği söylenilen 1330 tarihinden 2 yıl önce ölmüştür! İki: Ayşe Hatun adlı bir kızı olduğuna dair bilgiye ben rastlamadım, varsa bile Karagöz’e âşık olamazdı, çünkü Karagöz de o tarihte çoktan toprak altına girmiş bulunuyordu.

-Rüşveti Osmanlı’ya sokan Kadı Pervane imajı sanki Osmanlı’nın ilk döneminden beri devletin rüşvetle idare edildiği sonucunu çıkarmıyor mu?

Rüşvet, Osmanlı’da haram bir fiil anlamındaki dinî manasında kullanıldığı gibi, resmi bir işi parayla veya hediyeyle yaptırmak anlamında da kullanılırdı. Çoğu Osmanlı memurununki gibi kadıların maaşları yoktu; gördükleri davalardan ücret alırlar, bu paradan mahkeme masrafı ile çalışanların geçimlerini sağlarlardı. Bu manadaki rüşvet ile haram bir eylem olduğunda herkesin birleştiği rüşveti birbirine karıştırmak büyük hata olmuş filmde. (Bu hatayı çoğu zaman biz de işlemiyor muyuz sanki?)

-Sık sık şarap içilmesi o dönemde çok olan bir hadise mi?

Film o zamanki Bursa’yı Şarabistan gibi gösteriyor ne yazık ki! Hem de Ahiliğe mensup bacılarımız meyhanelerde erkeklerle kadeh tokuşturuyor? Nüfusunun önemli bir kısmı Hıristiyan olan ve İslamiyetle yeni tanışan insanların yoğun olarak yaşadığı ilk dönem Osmanlı toplumunun tamamının takva sahibi Müslümanlardan oluştuğunu söylemiyorum ama bu kadarı da fazla değil mi? Sarhoş Osmanlı imajından hoşlananlar olabilir ama o zaman da bu sarhoşlar ve serkeşler topluluğunun 600 yıl zamana meydan okuyan bir organizasyonu kurduklarına nasıl inanalım?

-‘Şaklabanlıkla devlet alındığını ilk kez gördüm’ sözü var filmde. Bu ilk dönemlerde masa başında feth yapılmış mıdır?

Bu da filmin esprisi olsun! Ben başka bir espri göremedim de! İnsan Karagöz ve Hacivat filmi yapar da bir tane olsun adam gibi espri patlatamasa ayıp olurdu zira!

Mustafa Armağan
(İbrahim Demirkol ile söyleşi)

Kaynaklar:
Nureddin Sevin, Türk Gölge Oyunu, İstanbul 1968, MEB Kitapları.
Raif Kaplanoğlu, Bursalı Şair, Yazar ve Ünlüler Ansiklopedisi, İstanbul 1998, Avrasya Etnografya Vakfı Yayınları.
Raif Kaplanoğlu, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu, İstanbul 2000, Avrasya Etnografya Vakfı Yayınları.
Sabri Esat Siyavuşgil, “Karagöz”, Bir Masaldı Bursa…, Editör: Engin Yenal, İstanbul 1996, Yapı Kredi Yayınları, s. 364-5.

22 Kasım 2009 Pazar

Kürtler için hukuki değil, kültürel düzenleme gerek

Son 10 sene içinde açıkça ortadadır ki; Türkiye etnik problemlerin baskısı altındadır. İçte ve dıştaki oluşumlar bir hortum halinde gelişiyor; Türkiye’de bu hareket beynelmilel alandaki tarafgir havadan da etkileniyor. Sorunların karşısında Türk bürokrasisi etkisiz ve bilgisiz; vatandaş çaresiz ve acılı, matbuat ise ne hazindir ki onlardan farksız.

Üstelik bu bilgisizliklere rağmen kendi için yetkili bir yer edinmek isteyenler var. Hiçbir batılı ülkede medya ve üniversite bu biçimde yetki edinmeye kalkmaz; medya bilgi edinir ve nakleder, akademi ise bilgi edinir ve tasnif eder. Ama bizde az bilgiyle çok iktidara yeltenenler var.

Prof. Halil İnalcık tarafından Osmanlı sistemi içinde bu sorunun çözülemeyeceği açıkça beyan edildi. Bu ciddi bir tenkittir. Zira millet sistemini özetlersek; belli bir etnik gruba değil ama inanç grubuna direnmenin, kendisine millet denen zümreyi oluşturduğunu görürüz. Slav dili konuşan Bulgarlar, Makedonlar, Arnavutça konuşan Hıristiyan Ortodoks Arnavutlar (ama İşkodra’nın Katolik Arnavutlarıyla çoğunluğu oluşturan Müslüman Arnavutlar değil) ve daha garibi Orta Anadolu’daki Hıristiyan Türkler, Filistin ve Suriye’deki Hıristiyan Araplar da Helenlerle birlikte Rum Ortodoks milletini oluşturur.

Üç ayrı mezhebe tabii Ermeniler ise üç ayrı milleti oluşturur: Ermeni, Katolik ve Protestan. Bunun pek suni olduğunu da söyleyemeyiz. Katolik Ermeni ile Ortodoks Ermeninin yaşamı da birbirileriyle olan ilişkileri de konuştukları dilin aynılığına rağmen birbirinden uzaktı. Federasyon 1918 yılında öldü, bir daha dirilmez.

20’nci yüzyıl boyu birbiriyle karşı karşıya gelen ve mücadeleleri yavaş yavaş şiddetlenen Müslüman Arnavut, Türk, Arap ve Kürt o vakte kadar “Elhamdülillah Müslümanız” deyişiyle bir arada giderlerdi. Bugün doğudaki ari kavim yani Kürtler artık ayrı bir kimlik güdüyor.
İki unsurun bir arada yaşaması için millet sistemini önerenlere karşılık ne var? Kürt siyasi kuruluşları bazen telaffuz ediyor, bazen susuyor ama federasyon istedikleri belli. Oysa federasyonlar 1918’de Avusturya-Macaristan ve Osmanlı imparatorluklarıyla birlikte tarihe gömülmüştür. Bu sistemin bir daha dirilme ihtimali olmadığı da Sovyet Rusya ve Yugoslavya’nın tek partiye dayalı totaliter yönetiminin aniden göçmesiyle anlaşılmıştır.

Osmanlı millet sistemi, dini grupların kendi dini hukukları çerçevesinde yaşamasını öngörür. Yani Müslümanlar için Kuran’ın şeriatının, Yahudiler için Tevrat-Talmut’a dayalı şeriatlarının, Rum Ortodokslar için de “Turkokratia dönemi” dediğimiz Roma hukukunun son şeklinin aile, miras, nikah ahkamı için tatbikinden ibaretti. Genelde Ermeniler için de aynı durum söz konusuydu. Fakat şaşılacak bir şey; miras taksimi için bazı Hıristiyanların da kadı mahkemelerine müracaat ettiği görülmektedir. Medeni Kanun’un kabulünden sonra hukuk alanında böyle bir ayrımın görülmediği ve gereği olmadığı da açıktır.

Son derece hazırlıksız, kolaycı tartışmalar
O halde bütün sorun aslında millet sisteminin sınıflamasına girmeyecek Kürtler için hukuki alanda olmamak şartıyla, kültürel alanda gereken düzenlemelerin yapılmasıdır. Bundan fazla taleplerin realist olmayacağı çok açıktır.

Sorunların kolaycı ve hazırlıksız tartışıldığı anlaşılıyor. Nitekim son açılım girişimleri beklenmedik tepkiler yaratmıştır.

21’inci yüzyılın Türkiye’sinin şartları ve coğrafyası değişiktir; bu değişiklik üzerinde durarak öneriler getirmek gerekiyor. Kesin ayrımlı bölgeler ve homojen özellikli grupların da kalmadığı görülüyor.

O vakit kalıp görüşlerin uygulanamayacağı açıktır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 22.11.2009)

Osmanlı ve Demokrasi

"Osmanlılarda insan en değerli varlık. Çünkü Kur'an böyle diyor. Bu durumda insana baskı ve şiddet uygulanabilir mi?" (İngiliz yazar Th. Thornton, 1807.)

"Kur'an hükümleri zulüm ve istibdada karşı çok kuvvetli bir engeldir. Savaş ya da barışla Osmanlı hakimiyetine giren Hıristiyan milletlerin malları ve mülkleri güven altına girer. Padişah Hıristiyan ahalinin haklarının da muhafızlığını yapmak zorundadır. Bu durumda keyfi bir istibdat manzarası görmeye imkan yoktur." (İngiliz yazar M.Porter.)

"Tarihçilerimiz, Osmanlı padişahlarının diktatör olduklarının dünyaya ilan ediyorlar. Halbuki Osmanlı Devlet sistemiyle diktatörlük arasında en ufak bir bağ yok. Nasıl olsun ki, Padişahın maiyetinde bulunan ve adına 'Kapıkulu' denen askeri teşkilatın (yeniçeri ve sipahileri kastediyor) gerek eski padişahlardan kalma kanunlar mucibince, gerekse kendi gelenekleri gereği padişahı tahttan indirebiliyor, zindana bile atabiliyorlar. Osmanlı Devleti bir aristokrasi değil, bir demokrasi devletidir." (Comte de Marsigli, Letat militaire de l'Empire Ottoman, ses progres et sa decadence, 1732, La Haye, 28-29.)

"Osmanlı Devleti şeklen mutlak bir saltanat olmakla beraber, esasına bakıldığı zaman her şeyden önce müesseseleriyle saltanatın tabi olduğu şartlardan ve ondan sonra da dünyanın hiç bir yerinde misli görülmemiş derecede hükümet yetkililerini tadil ve hatta sınırlarından örf ve adetlerinden dolayı yumuşak bir idaredir.. Bütün Osmanlılar içinde hayat şartlarının eşitsizliğinden şikayet edebilecek yegane insan padişahtır. Aynı zamanda hem herkesten üstün, hem herkesten aşağı bir vaziyette bulunan padişah istediği gibi bir evlilik yapma yetkisinden bile mahrumdur." (A. Ubicini, La Turquie actuelle, 1855, Paris, 12-122.)

"Bütün Doğu'nun son derece geniş sahalarıyla Hıristiyan Batı'nın birçok zengin eyaletlerine hakim olan Osmanlı cemiyetine demokrasi zihniyetinin hakimiyeti ilk günlerinden itibaren hiç bir fasılaya uğramadan devam etmiştir. (Nicolae Jorga, Les voyageurs français dans l'Orient europeen, Paris, 1928, 44.)

"Osmanlı ülkesinini hiç bir tarafında halktan üstün sayılabilecek beylerle asilzadelerden oluşmuş hiç bir yüksek tabaka yahut soylular sınıfı yoktur." (Chalcondyle, Histoire generale des Turc, Paris, 1662.)

"Osmanlı memleketini gezerken, bütün insanların eşit olduğunu ilan eden İslam kanununun dürüstçe uygulanışı karşısında derin düşüncelere daldım." (James Baker, Turkey in Europe, Londra, 1877.)

(Cem Küçük & Münir Üstün, Resmi Tarih Yalanları,
Profil, İstanbul, 2009, Sayfa: 136-142.)

21 Kasım 2009 Cumartesi

On Soruda Osmanlı'da Şehzadelik

1.Şehzadeler nasıl tahta çıkarlardı?

Türk devletlerinin (bulunabilen) kayıtlı/belgeli tarihi Mete Han (Oğuz Han) (M.Ö. 234-174) yönetimindeki Büyük Hun İmparatorluğu dönemine kadar uzanır.

Bu yüzden daha sonraki dönemlerdeki birçok uygulama, "Oğuz töresi" olarak adlandırılmıştır. Oğuz töresine göre, mülkün (yönetimin) sahibi, hanedandır. Türk devlet geleneğine göre devlet, hanedan üyeleri tarafından ortak olarak idare edilirdi.

Devlet başkanı seçiminde yazılı bir sistem olmadığı gibi katı bir fiili sistem de yoktu. Hanedanın her üyesinin devlet başkanı olma hakkı vardı. Hanedan içindeki en hırslı, en ehil şehzade, devletin bir sonraki başkanı olurdu. Bu olgu, yönetimin, adaylar içindeki en kaliteli şehzadelere geçmesi imkânını verse de, zaman zaman karışıklığa yol açtığı da bir vakıadır.
2.Osmanlı şehzadeleri nasıl yetiştirilirdi?

Osmanlı şehzadeleri eğitimlerinin nazari kısmını sarayda almaya başlarlardı. Dönemin alanlarındaki önde gelen bilginleri, şehzadelere hoca olarak tutulurdu.

Şehzadeler, yabancı dil olarak Arapça ve Farsça'yı mutlaka öğrenirlerdi.

Şehzadeler sarayın üçüncü avlusunda, iç oğlanlarla birlikte ata binmeyi ve silah kullanmayı da öğrenirlerdi. Osmanlı şehzadeleri, aldıkları nazari eğitimlerin uygulamasını yöneticilik yaptıkları sancaklarda öğrenirlerdi.
3.Sancağa gönderilme ne zaman sona erdi?

Kânuni döneminde Şehzade Bayezid'in isyan etmesinden sonra, sancaklara sadece "veliaht şehzade" olan oğlu gönderildi. II. Selim'in oğlu III. Murad ve III. Murad'ın oğlu olan III. Mehmed, Manisa'da Sancakbeyi olarak görev yaptılar.

Veliaht şehzadeler sancak valiliği yaparken; diğer şehzadeler Topkapı Sarayı'nda denetim altında yaşarlardı. Veliaht şehzade tahta çıktıktan ve bir varisi olduktan sonra, devletin bekâsı için diğer şehzadelerin hayatlarına son verilirdi.

1595'te tahta geçen Sultan III. Mehmed döneminden itibaren artık en büyük şehzade de sancağa gönderilmedi; bütün şehzadeler Topkapı Sarayı'nda yaşamaya başladılar.

Sultan I.Ahmed 1603'te tahta çıktığında, çocuğu olmadığı için kardeşi Şehzade Mustafa'yı öldürtmedi. Oğulları olduktan sonra da devlet adamları, padişahın kardeşini öldürmesine izin vermediler. Bu tarihten sonra, yaklaşık iki yüz yıldır uygulanan şahzade infazları son buldu ve hanedanın bütün üyeleri Topkapı Sarayı'nda denetim altında yaşadılar.
4.Sancak işi, kâğıt üzerinde nasıl yürüdü?

III. Mehmed döneminde şehzadelerin sancağa gönderilmeleri geleneği sona ermişti; ama veliaht şehzadeye sancak tevcih edilmeye de devam ediliyordu.

Hanedanın en büyük şehzadesi kâğıt üzerinde de olsa bir sancak yöneticiliğine tayin edilirdi. Ancak sancağa şehzadenin yerine vekili olarak bir devlet adamı, "mütesellim" adıyla gönderilirdi.
Sultan İbrahim'in oğlu Şehzade Mehmed'e, dört yaşındayken Manisa sancağı tevcih edilmiştir. IV. Mehmed'den itibaren kâğıt üzeri sancak tevcihi uygulaması da sona erer.
5.Şehzade sancakları hangileriydi?

Osmanlı İmparatorluğu'nda şehzadeler, babalarının padişahlığı döneminde -yanlarında "lala" adı verilen tecrübeli bir devlet adamıyla birlikte- sancaklara vâli olarak gönderilirlerdi.

Sancak valiliği sayesinde, şehzadeler devlet idaresini öğrenirlerdi. Amasya, Kütahya ve Manisa "şehzade sancağı" olarak tanınırdı. Genellikle bu iller seçilse de, şehzadelerin yöneticilik yaptığı sancaklar şüphesiz bu vilayetlerle sınırlı değildi. Haldun Eroğlu'nun araştırmasına göre, İmparatorluk tarihi boyunca şehzadelerin Sancak Beyliği (Valilik) yaptığı vilayetler şunlardır:

Bursa, İnönü, Sultanhisar, Kütahya, Amasya, Manisa, Trabzon, Şebinkarahisar, Bolu, Kefe, Konya, Akşehir, İzmit, Balıkesir, Akyazı, Mudurnu, Hamidili, Kastamonu, Menteşe (Muğla), Teke (Antalya), Çorum, Niğde, Osmancık, Sinop, Çankırı.
6.Şehzade lalalarının görevleri nelerdir?

İmparatorluk döneminden önce şehzadelerin yanına "atabey" adı yerilen görevliler verilirdi. Aynı sistem geliştirilerek kullanılmaya devam edildi ve şehzadelerin yanındaki görevlilere "lala" denildi.

Osmanlı şehzadeleri bir sancağa gittiklerinde, yanlarında bulunan lala, bölgenin idaresinden ve şehzadenin eğitiminden sorumlu olurdu. Merkezden yazılan yazılarda, şehzade değil, lala muhatap alınırdı.

Şehzadelerin davranışlarından lalalar sorumlu tutulurdu. Lala aynı zamanda şehzadenin, padişah otoritesine karşı herhangi bir faaliyete girmesini engellemekle de yükümlüydü.

Şehzadelerin sancağa çıkma uygulaması sona erdikten sonra, lala tayini yine devam etmiş ama bu kez lalalar saray görevlileri arasından seçilmişlerdir.
7.Şehzadeler sarayda nerede yaşarlardı?

IV. Mehmed döneminde, 1653'te hanedanın diğer erkek üyeleri Topkapı Sarayı'nda, Harem'e bitişik "şimşirlik" denilen yerde yaşarlardı.

Bir adı da "kafes" olan bina 12 odadan meydana geliyordu. Binada Şehzadelerin rahatı için her türlü kolaylık vardı. Ancak yüksek duvarlarla ve şimşir ağaçlarıyla çevriliydi. "Şehzadegân Dairesi" olarak yaptırılan bina adını çevresindeki ağaçlardan almıştı. Binanın çift taraflı demirlerle kilitlenen iki kapısı vardı. Kapıların hem önünde hem de arkasında zenci hadım ağalar nöbet tutarlardı.

Şimşirlik binasını 1756'da gören Fransız tüccar Jean Claude Flachat, binanın sağlam bir kaleye benzediğini söyler.

Şimşirlikte tutulan şehzadeler dışarıya çıkamazlar, kimseyle haberleşmelerine izin verilmezdi. Hastalandıklarında hekimler şimşirliğe giderler, tedavilerini orada yaparlardı.
18. Yüzyıl'ın ortalarından itibaren, şehzadelerin şimşirlikteki hayatları daha rahatladı. 1753 ile 1757 yılları arasında tahtta bulunan Sultan III. Osman döneminde, şimşirlik binasının şekli değiştirildi, duvarlar alçaltılarak, binada yeni pencereler açıldı.

Padişah, Beşiktaş'takine ya da diğer saraylara gittiği zamanlarda, yanında şehzadeleri de götürmeye başladı.
8.Sarayda zaruri ikamet ne tür sonuçlar verdi?

Padişahlar bayram törenleri haricinde, şimşirlikte yaşayan şehzadelerle görüşmezdi. Şehzadelere fazla eğitim de verilmezdi.

Şimşirlik, Osmanlı padişahlarının kardeş ve yeğenlerini artık infaz ettirmek istememelerinin bir ürünü idi. Fakat saraydaki şehzadeler, kötü niyetli kişiler tarafından padişahlara karşı zaman zaman bir tehdit unsuru olarak kullanıldılar.

Şimşirlikteki hayat, zaruret icabı Şimşirlikten tahta çıkan padişahların silik kalmasına yol açtı. Özellikle 17. Yüzyıl'ın ikinci yarısında bu şekilde tahta çıkan bazı şehzadeler, doğru düzgün eğitim almadıklarından ve dünyadan haberdar olmadıklarından tahta çıktıklarında çok zorluk çektiler ve devlet erkanı tarafından yönlendirildiler.

İki yüzyıl süren kardeş katli (hele küçük yaştaki şehzadelerin infazı) bugün bize vahşet gibi geliyor. Ancak her şeyi döneminin şartları içerisinde değerlendirmek gerekir.

Kardeş katlini ortadan kaldırmak için katı bir veraset sisteminin oturtulması gerekliydi. Bu ise ancak 17.Yüzyıl'ın başlarından itibaren ekberiyyet (yani hanedanın en büyüğünün tahta geçmesi) sisteminin hayata geçirilmesiyle sağlanabilmiştir.

Her halikârda kardeş katlinin meşrulaştırılması Osmanlı'yı Türk tarihi içinde, farklı bir konuma taşımıştır. Bu sayede altı asırlık imparatorluk hayatında bölünme yaşanmamıştır.
9.En son, ne zaman bir şehzade öldürüldü?

Osmanlı hanedanında ilk olarak I.Ahmed kardeşi Mustafa'yı öldürtmemişti. Ancak kardeş katli hemen kalkmadı. Sonrasında birkaç istisna yaşandı.

I.Ahmed'in oğlu II. Osman, kendisinden birkaç ay küçük kardeşi Şehzade Mehmed'i hükümdarlığı sırasında infaz ettirdi. Daha sonra tahta çıkan IV. Murad da, sarayda entrikaların alıp başını yürümesi üzerine bu yola başvurmak zorunda bırakıldı.

IV. Mehmed, kardeşlerini öldürmeye çalışmışsa da, başta Valide Sultan olmak üzere, devlet ileri gelenleri buna engel oldular. IV. Mehmed'in teşebbüslerinin başarılı olmamasıyla kardeş katli dönemi, bir istisna dışında sona ermiştir.
10.Şehzadelerin çocukları ne olurdu?

Şehzadelerin hizmetinde câriyeler ve hadım ağalar vardı. Fakat bu hadım ağalar, yanlarında biri olmadan şehzadelerle görüşemezlerdi.

Hadım ağalar şimşirlik binasının alt katında bulunan odalarda kalırlardı.

Şehzadelerin her tülü ihtiyacı şimşirlik binasındaki dairelerde karşılanırdı. Şehzadeler, kendilerine uygun görülen cariye ile cinsel ilişkiye girebilirlerdi; ama çocuk sahibi olamazlardı. Kazara hamile kalan cariyelerin çocukları düşürülürdü. Bazılarının gizlice doğumu sağlanmış, saray dışında büyütülmüştür. Şehzadelerin sakal bırakmaları yasaktı. Sakal, padişahlığın sembolü olarak görüldüğünden ancak tahta çıkan şehzade "irsal-i lihye" adı verilen bir törenle sakal bırakırdı.

Erhan Afyoncu
(Popüler Tarih, 54.Sayı, Mayıs 2005)

16 Kasım 2009 Pazartesi

Tarihî bir kurumumuzun feryadı

Kütüphanenin ilim ve kültür hayatındaki önemini mürekkep yalamış herkes az buçuk takdir eder. Aslında kültür ve medeniyeti günışığına çıkaran yazıdır, kitaptır, kütüphanedir. Bizim açımızdan konuyu ele alınca iş ayrı bir ciddiyet arz eder; çünkü son bin yıllık medeniyetimiz kitaba, ilmihale dayanır. Bunun için hayatımızda diğer milletlere göre kitabın, kütüphanenin yeri farklı olmalıdır; ama nerde!..

Bizde önceleri zenginler, Köprülü, Koca Ragıp Paşa gibi hizmet adamları hizmet telakki edip kütüphane kurarlardı. Devlet eliyle kurulan ilk kütüphanemiz ise 'Kütüphane-i Umum-i Osmani', günümüzdeki adıyla 'Bayezıd Devlet Kütüphanesi'dir. 24 Haziran 1884'te devlet ricalinin, alimlerin ve halkın katılımıyla Sultan II. Bayezid'ın yaptırdığı külliyenin bir parçasında hizmete açılan Bayezid Devlet Kütüphanesi'nin rafına dualarla birinci kitap olarak 'Naima Tarihi' yerleştirildi. İlk dört yılda kitap sayısı 4.764'e ulaştı; 'Basma Yazı ve Resimleri Derleme Kanunu' ile hızla artmaya başladı. Günümüzde 600 bine yakın kitapla, 26 bin çeşit dergiyle, ülkemizde yayımlanan bütün gazetelerle, 11.120 elyazması eserle büyük bir kültür yuvası haline gelmiştir.

Muhit olarak Bayezid'ın seçilmesi rastlantı değildir. Burası yüzyıllardan beri İstanbul'un beynidir. Bayezid Devlet Kütüphanesi'nin sağ tarafında üniversite, sol tarafında Sahaflar Çarşısı, karşısında Bayezıd Camii ve Hat Eserleri Müzesi bulunmaktadır. Geçmişte Küllük, Marmara Kahvesi gibi önemli kültür mekânları da burada idi.
Kültür ve fikir hayatımızda saygıyla söz edilen çok değerli kimseler Bayezid Devlet Kütüphanesi'nde müdürlük yaptılar. Bunların arasında İsmail Saib Sencer vardır ki, hafızasına, bilgisine dair anlatılanlar toplansa ciltlerce kitap olur. Süheyl Ünver onun için şöyle demektedir: "Doğu ve Batı'daki şöhretini birçok eser sahibi sağlayamamıştır." Adnan Adıvar ise onu şu şekilde değerlendiriyor: "O, bir kütüphane memuru değil, canlı bir bibliyografya idi... Paris, Berlin, Londra şarkiyat okulları öğrencisi bile biraz olsun İsmail Saib Hoca'nın öğrencisidir." Ünlü şarkiyatçı Ritter onu nitelendirmek için "Bilimin gaipten sesleneni" anlamına gelen "İlim Hatifi" demektedir.

Konferanslarında anlattıkları çok üst seviyeden konular olduğu için dinleyiciler bir elin parmaklarını geçmezmiş. Bunlardan birinde Arapça ve Şarkiyat konularında ünlü olan Oscar Rescher de bulunmuş. Birbirlerini tanımıyorlarmış; ama Rescher, İsmail Saib Hoca'nın ününü duymuş ve dinlemeye gelmiş. Hoca bir ibareye anlam verirken Rescher; "Yanlış söylüyorsunuz!" diye itiraz edince, cevabı; "Sus... Ve dinle!" olmuş. İbarenin nerelerde, hangi anlamlarda kullanıldığını sayarken beşinci anlam olarak Rescher'in itiraz ettiği noktayı söylemiş. Hoca'ya hayran kalan Rescher peşine takılmış, dünyanın bütün ilim mahfillerinde bulunduğunu, İsmail Saib Bey'den başkasının kendisini tatmin etmediğini sık sık tekrar edermiş. Hoca Hakk'ın rahmetine kavuştuğunda da; "Benim güneşim söndü. Artık hayat bana karanlıktır." demiş. Onun ölümüne sadece Oscar Rescher değil, dönemin cumhurbaşkanı İnönü'ye telgraf çekerek duygularını belirten Norveç başbakanı gibi binlerce seviyeli yabancı da üzülmüştür.
İsmail Saib Hoca'nın, 1896 ile 1939 yılları arasındaki müdürlüğü devlet geleneğimizi anlatması bakımından da çok önemlidir. II. Abdülhamid zamanında tayin edilmiş; Meşrutiyet, Cumhuriyet dönemleri gelmiş; inkılaplar tavizsiz şekilde uygulanmaya başlanmıştı. Ama İsmail Saib Bey sarığı ve cübbesiyle kütüphanenin müdürü olarak görevine devam etti. Kesinlikle dalkavukluk yapacak bir insan değildi; fakat mesleğinin üstadı idi. Onun şahsında devletimizde ehliyete saygı gösterildiğine şahit oluyoruz.

Son yıllarda Bayezid Devlet Kütüphanesi çöküntü içinde, eleman eksikliğinden ödenek yokluğuna kadar dertlerin altında can çekişiyor. Müdür vekili olarak Süheyla Şentürk Hanımefendi'nin çırpındığını, ümit hissettiği her kapıyı çaldığını görüyoruz. En zengin, tarihî kökleri olan kütüphanesine sahip çıkamayanların, İstanbul'u 2010 yılında dünya kültür başkenti haline getireceklerini söylemeleri abes değil mi?

Mehmed Niyazi Özdemir
(Zaman, 16.11.2009)

"Cumhuriyet, Osmanlı'nın doğrudan devamıdır"

CUMHURİYET, OSMANLI'NIN DOĞRUDAN DEVAMIDIR

Son günlerin güncel tartışma konusu Türk dış politikasının eksen değiştirip değiştirmediği.
Başka bir deyişle "Türkiye 'Batı' ekseninden 'Doğu' eksenine mi kayıyor?" sorusu belli çevrelerce tartışılıyor. Bu tartışmadaki "Batı" ve "Doğu" ekseni ifadeleri, gündeme getirenlerin sandığı kadar net değil aslında. Dahası, bu tartışmaların kendisi de yeni değil. En azından 1980'li yılların ikinci yarısından bu yana dönem dönem rastladığımız bir durum. Benzeri tartışmalar bazen de "Türkiye acaba 'neo-Osmanlılık' tarzı bir politika mı yürütüyor?" şeklinde gündeme geliyor. Doğu eksenine kaymak ya da Osmanlı imparatorluk alanına yoğunlaşmak tıpatıp aynı değil, ama bu tartışmayı yapanların anladığı "Batı" ekseninin dışında olduğu da açık. Bu yönüyle Osmanlı imparatorluk alanı ve Doğu ekseni ifadeleri belli ölçüde örtüşüyor.

Burada Türkiye'nin Osmanlı imparatorluk alanına yoğunlaşması meselesine eğilmek istiyorum.

Türkiye Cumhuriyeti'nin Osmanlı imparatorluk alanına yoğunlaşması gayet tabii bir durumdur, çünkü Cumhuriyet, Osmanlı'nın doğrudan devamıdır. Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğu, tarihin en büyük imparatorluklarından biriydi. Bu imparatorluğun bir zamanlar en az beş nesil hakimiyeti altında yaşamış ve bugün bağımsız olmuş 35 civarında devlet vardır. Dolayısıyla, bir Osmanlı mirasından bahsedilecekse, bunun Türkiye Cumhuriyeti için değil, Osmanlı sonrası ortaya çıkan bütün devletler için de söz konusu olması gerekir. Lakin, Türkiye Cumhuriyeti diğer Osmanlı sonrası devletler gibi sadece bir şekilde mirasçı olan ya da Osmanlı'nın belli süre hakimiyeti altında bulunmuş bir devlet değildir. Cumhuriyet, İmparatorluğun bir anlamda net bakiyesidir ve doğrudan devamıdır. Şimdi burada, erken Cumhuriyet döneminde ve hatta günümüzde marjinalleşmiş de olsa yer yer görülen, redd-i miras söylemine atıfla Cumhuriyet'in Osmanlı'nın doğrudan devamı tezine karşı çıkılabilir. Doğrudur, Cumhuriyet tarihinde zaman zaman güçlü bir redd-i miras söylemi olmuştur. Fakat bu tutum, adından anlaşılacağı gibi neredeyse tamamen retoriktir ve söylemsel düzeyde güçlüdür. Ayrıca bu retorik Osmanlı'nın son dönemi için kullanılır. Osmanlı'nın klasik mağrur dönemleri için kullanılmaz. Fiilen, aslında hiçbir zaman Osmanlı'nın reddi söz konusu değildir.

KURUMSAL VE SİYASî İZDÜŞÜMLER

Türkiye Cumhuriyeti'nin Osmanlı'nın bir devamı olduğunu kurumsal, siyasal, demografik ve uluslararası alanlarda açıkça gözlemlemek mümkün. İlk olarak, kurumsal devamlılığa bakalım. Türkiye Cumhuriyeti'nin temel kurumlarının, -yasama, yürütme ve yargı- büyük kısmının kökenleri Osmanlı'nın son dönemindedir. En başta Türkiye Büyük Millet Meclisi olmak üzere, değişik kurumlarımız, yüksek mahkemelerimiz -Danıştay, Yargıtay- askerî kurumlarımızın hemen hemen hepsi Osmanlı'dan devralınan kurumlardır. Bunu daha somut şekilde açıklamak için TBMM örneğini ele alalım. 1920'de Ankara'da Meclis toplandı. Ankara'da toplanan Meclis, yeni bir Meclis değil, Meclis-i Mebusan'ın devamı idi. İşgalden dolayı Ankara'ya gelemeyen vekillerin yerine yeni vekiller seçilmişti; ancak Meclis-i Mebusan'ın vekilleri, yeni Meclis'in doğrudan üyesi idi. 24 Nisan günü Meclis'in, -Mustafa Kemal Paşa'nın Meclis başkanı seçildikten sonra- görüştüğü ilk kanun hayvan vergisine ilişkin bir kanun olan Ağnam Kanunu'dur. İlginçtir ki, bu kanun İstanbul'daki Meclis'in kapanmadan önce görüşmeye başladığı bir kanundur. İstanbul'daki Meclis'in görüşmeye başlayıp bitiremediği bu kanun, 24 Nisan günü Ankara'da toplanan Meclis'te görüşülmüş ve yasalaştırılmıştır. İstanbul'daki Meclis'in içtüzüğü Ankara'daki Meclis'in de içtüzüğüdür ve bu, Cumhuriyet'in ilanından sonra belli süre devam etmiştir. Diğer kurumlar için de benzeri örnekleri kolayca bulabiliriz. Cumhuriyet; Osmanlı'nın kurumsal bürokrasisinin neredeyse tamamını devralmıştır. Örneğin, Cumhuriyet'in askerî bürokrasisinin % 90'dan fazlası, sivil bürokrasisinin % 85'ten fazlası Osmanlı'dan aynen devralınmıştır. Özetle söylersek, teşkilat, faaliyet, usul ve bürokrasisiyle Osmanlı'dan Cumhuriyet'e doğrudan bir kurumsal devamlılık vardır.

Devamlılığın görüldüğü ikinci alan siyasi yapıdır. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı'nın siyasi bir yapı olarak da devamıdır. Osmanlı, ondokuzuncu yüzyılın başından itibaren imparatorluktan ulus-devlete dönüşmeye başlamıştır. Kesin sınırlarla tahdit edilen bir ülke, dahili ve harici tanımaya dayalı egemenlik, temel hükümet ve yönetim işlevlerinin ve yetkilerinin Bâbıâli'nin tekeline alınması şeklinde bir merkezîlik ve nihayet genel bir Osmanlı vatandaşlığını içeren bir tür ulusallık özellikleriyle Osmanlı İmparatorluğu ondokuzuncu yüzyılın sonunda aşağı yukarı bir ulus-devlet haline gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı'nın son döneminde dönüşmüş olduğu bu siyasi yapıyı benimseyerek devam ettirdi. Buna ilişkin verilebilecek en çarpıcı örnek 1876 Kanun-i Esasi'sindeki vatandaşlık tanımı ile 1924 Anayasası'ndaki vatandaşlık tanımının tıpa tıp aynı olmasıdır.

Üçüncü olarak, Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı'nın kısmen, demografik olarak devamıdır. Yani Osmanlı'nın nüfus çeşitliliğini Türkiye Cumhuriyeti devralmıştır. Gerçi, nüfus çeşitliliğinde gayrimüslim oranı ciddi bir şekilde azalmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nda gayrimüslim nüfus oranı üçte birdir. Cumhuriyet'te gayrimüslim nüfus azalarak Müslim çoğunluk % 90'ların üstüne çıkmıştır. Lakin, Osmanlı'nın nüfus çeşitliliğini, Türkiye Cumhuriyeti Müslüman nüfus içerisinde devralıp devam ettirmiştir. 93 Harbi'nden, 1878 Türk-Rus Savaşı'ndan itibaren başlayan ve daha sonra Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı ile devam eden Balkanlar ve Kafkaslar'daki Müslüman nüfustan Anadolu'ya, büyük miktarda nüfus göçü gerçekleşmiştir. Cumhuriyet'in ilk yıllarında Türkiye Cumhuriyeti nüfusunun üçte birinden fazlası son kuşakta Türkiye'ye Kafkaslar'dan ve Balkanlar'dan gelen göçmenlerden oluşur. Dolayısıyla Müslüman nüfus çeşitliliği bakımından Cumhuriyet, Osmanlı'daki durumu devam ettirmiştir.

TÜRKİYE İSMİ NEREDEN GELİYOR?

Son olarak, uluslararası ilişkiler ve uluslararası tanınma bağlamında da Cumhuriyet, Osmanlı'nın direkt devamıdır ve uluslararası camia tarafından da öyle tanınmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Hükümeti tarafından yapılmış bütün uluslararası antlaşmaları tanımış ve kabullenmiştir. Burada Sevr Antlaşması örneği ile yapılacak bir itiraz bu durumu değiştirmez. Sevr bu konuda bir istisna bile değildir, çünkü Sevr, Osmanlı'nın legal onay makamları tarafından nihai olarak tasdik edilip yasalaşmamıştır. Yani ratifikasyonu tamamlanmamıştır, dahası ratifikasyonu diğer imzacı devletlerin de çoğu tamamlamamıştır. Dolayısıyla, aslında teknik olarak Sevr bir "antlaşma" değildir. Osmanlı'nın bütün uluslararası angajmanlarını, borçlara varıncaya kadar, devralan Cumhuriyet, adını da uluslararası camiada tanınan bir addan almıştır. Bilindiği gibi "Türkiye" kelimesi Batılıların Osmanlı İmparatorluğu için kullandığı adlardan biriydi. Onyedinci yüzyıldan itibaren Batı'da yayınlanan Osmanlı İmparatorluğu haritalarının çoğu "Avrupa'daki Türkiye" (Turkey in Europe) ve "Asya'daki Türkiye" (Turkey in Asia) şeklinde çizilir ve "Türkiye" ifadesi ile bütün İmparatorluk kastedilirdi. Cumhuriyet kendisine isim olarak Batı'da, yani uluslararası camianın önemli bir kısmında, Osmanlı için kullanılan adı almıştır.

Yukarıda gösterilen kurumsal, siyasi, demografik ve uluslararası alandaki Osmanlı ve Cumhuriyet devamlılığını, başka hiçbir Osmanlı sonrası devletle Osmanlı devleti arasında kurmak mümkün değildir. Bu sebepledir ki, Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı'nın doğrudan devamıdır ve dış politikasında bir Osmanlı alanı olması da gayet tabiidir.

Prof. Dr. Ahmet Nuri Yurdusev
(Zaman, 16.11.2009)

15 Kasım 2009 Pazar

"Bu kadar kusur kadı kızında da olur"

NTV Tarih dergisi bu Kasım ayında onuncu sayıya ulaştı. Geçen sayılara bakarak bu dergi üzerinde artık bir yorum yapabiliriz. Sayfa düzeni ustaca, muhtelif arşivlerden topladıkları resimler ilginç. Bu son sayıda Ekim Devrimi ile ilgili bir yazı var. Yanıbaşında da şehzade Osman Ertuğrul Efendi’nin cenazesi ve kardeşi Şiar Yalçın’la ilgili daha aktüel haber ve yorum. Daha daha ilginci derginin ilavesinde Ermeni bestekârların eserlerinden oluşan ilginç bir CD var. Daha evvelki sayılarda çıkan Şeyh Bedreddin üzerine zıt fakat dikkati çeken okuyucu mektupları yanında bu ve derginin faydalı tarafını belirtelim; Bodrum-Milas yolundaki eski eser tahribine dayanan yapılaşma ve tahrip edilen antik kentler, Türkiye’nin antik mirasını oluşturan mesela Erzurum’daki Engüzek Kalesi, Çanakkale Ezine civarındaki bir mermer ocağında antik kentler için sütunların yontulduğu bir ocak üzerine ve Tarsus civarındaki Roma yolunun göze batan kalıntıları gibi bilgileri zikretmeliyim.

“O kadar da değil”
NTV’nin özel bir yönü de tarih ve kültür dünyasından haberleri içermesi; Haluk Abbasoğlu’nun Perge kazılarında bulduğu antik para definesi, İspanyolların Lorca’nın cesedinin kalıntılarını araması, Mısır’ın bazı freskleri Louvre’dan geri alması gibi ilginç haberler var. Derginin kaba ideoloji aşılamaktan çok, sıkıcı olmayan bir üslub ve dozda bilgi ve haber verdiği görülüyor. Derya Tulga ve Mina Gümrükçüoğlu’nun “yıldızları en doğru okuyan on müneccim” başlığı altında astronomi tarihinden kesintileri anlatan bölümünü de ilginç buldum.

Hazzetmediğim bir yönü de söylemeliyim; Derya Tulga’nın “O kadar da değil” sayfası, Halil İnalcık hocanın bir konferanstaki dil sürçmesi, İnebahtı yerine Preveza demesini mal bulmuş Magribi gibi diline dolamış. Bu sayfada bazen doğruların yanlış diye eleştirildiği de oluyor. Bu şık bir eleştirmenlik değil. Ama o kadar kusur kadı kızında da olur misali NTV Tarih’in Batı Avrupa ve Rusya’daki başarılı örneklere paralel bir popüler tarih dergisi olduğunu söylemeliyiz. Atlas dergisi tartışılmaz üstünlükte, Avrupa çapında bir coğrafya dergisi; NTV Tarih bu yolu izler inancındaydım.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 15.11.2009)

İnalcık: "Papa II. Pius, Fatih'i Hıristiyan yapmak istedi"

Tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık'ın akademik hayatının 70. yılı kutlanıyor. Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda düzenlenen kutlamadan önce İnalcık NTV'de Gece Gündüz programına katıldı. Önümüzdeki aylarda NTV Tarih dergisinde de yazacak olan İnalcık, Yekta Kopan'ın sorularını yanıtladı:

Yekta Kopan: 70 Yıl ilim ve fikir hayatı açısından nasıl geçti hocam?

Halil İnalcık: Ben 1916'da Osmanlı olarak doğdum. 1921'de babam beni Halife Abdülmecid'in selamlık merasimnine götürdü. 70 yıllık akademik hayatıma Ankara'da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ne başladım. Bu fakülte biliyorsunuz Atatürk'ün büyük tarih tezini ilmi temellere dayandırmak için kurduğu birçok Alman profesörün ders okuttuğu çok önemli bir kurumdur. O zaman Atatürk'ün emri ile imtihanla 40 kişiyi seçtiler. Benim arkadaşlarım arasında dünyaca ünlü arkeolog Tahsin Öyküt de vardı. Hepimiz Atatürk'ün bilim yolunda bir misyoner gibi çalışan ilk Dil ve Tarih-Coğrafya fakültesinin ilk talebeleriyiz.

O zaman Atatürk'ün verdiği heyecan ve ideoloji ile ben 70 yıllık akademik hayatımda gece gündüz bir misyoner gibi çalıştım. Batı; tarihimizi, devletimizi nasıl imha etmek için Çanakkale Boğazı'na geldiyse, ilim hayatında da Osmanlı'yı aşağılamak, kötü göstermeye çalıştı. Bütün maksadım bunu göstermekti. Daha o zaman, mektep sıralarında, Atatürk'ün o okulunda Türk tarihinin gerçeklerini en sıkı bilimsel metodlara göre araştırmak ve Batı'nın hata yaptığını göstermek heyecanı ile çalışıyordum. Bizim misyonumuz Türk tarihinin gerçeklerini Batı'nın iftiralarına karşı ispat etmekti.

Kopan: Daha sonraları hoca olarak, bizim bir yandan kendi tarihimizi de doğru arşiv çalışması ile okuyamadığımız için ders kitaplarını işaret ederek yanlış bir tarih çıktığını söylüyorsunuz...

İnalcık: Batı'nın çarpıtılmış tarihini düzeltmek için itiraz edilemez belgeleri kullanmak lazımdı. Onun için ben doktora tezimi yazarken arşivde Bulgar meselesine ait binlerce vesikayı hazır buldum. 93 Harbi'nden çıkmışız, bir Bulgaristan prensliği Balkanların kuzeyinde yaratılmış. Güneyinde de Rumeli Şarki diye sözde Osmanlı'nın parçası olan bir vilayet ortaya çıkarılmış. Prens Batenberg Bulgaristan'ın ilk prensi 5 sene sonra geldi. Türklerle meskun olan Rumeli Şarki vilayetini istila etti. O zaman sarayda büyük bir buhran başladı Osmanlı'da. Gazi Osman Paşa ''Savaş açalım yurdumuz istilaya uğradı'' diyor. Abdülhamid o zaman dedi ki, ''Bu Bulgar meselesini arşivde araştırın bana getirin bütün vesikaları toplayın''. Bunun üzerine beş cilt toplamışlar Dolmabahçe Sarayı'na koymuşlar. Faik Reşit Unat doktora konusu alırken, ''Böyle bir vesika külliyatı var. Onun üzerinde çalış'' dedi.

Kopan: O arşivler orada duruyor ama benim de içinde bulunduğum kuşak yıllardır bir başka resmi tarihi okuyor.

İnalcık: Ben Abdülhamid için toplanmış o vesikaları -Osmanlıcam iyidir- 5 ciltteki vesikaları okuyarak Bulgar İsyanı'nı doktora konusu aldım. Abdülhamit 1850'de isyan çıktığı zaman müfettişler göndermiş, 'İsyan neden çıktı, durum nedir?' diye. Gayet ayrıntılı raporlar göndermişler. O raporlar beni aydınlattı ve ben yeni bir tezle ortaya çıktım. Bu eser çıktığı zaman orada şunu tespit ettim: İsyanın asıl sebebi Timur rejimi çöktükten sonra toprak sahipsiz kalmış. Oradaki Müslüman ağalar el koymuşlar. Fakat Bulgar köylüsü bu topraklar bizim diye hak iddia etmiş ve isyan etmişler. Bu tamamen sosyal bir hadise, siyasi değil.

Bu tezden sonra Bulgar elçiliğinden bir heyet gelip bizim dekanı tebrik etmişler. Benim bütün ilmi faaliyetim sosyal ekonomik tarihtir. Bana bu eserden sonra İsrail'den telefon geldi. İçinde bu Kefe Liman'ının bir haritası var. Vesikalara göre o zaman ki Kefe'nin topografyasını çizdim. İsrail'den telefon geldi, 'Sizin bu haritanızı kullanabilir miyiz?' diye.

Kopan: Bizim okuduğumuz, öğrenim gördüğümüz tarih kitaplarını yazanlar, neden sizin eserlerinize itibar etmezler?

BATI BENİ OKUYOR
İnalcık: Benim bundan 10 sene önce bir kitabım çıktı. 1000 sayfalık. Bu eser şu dillere tercüme edildi; Arapça iki cilt, Yunanca ve Yunanlılardan bana telefon geldi. Atina Üniversitesi'nin 150. yıldönümünde doktora vermek istediklerini söylediler. Gittim, orada bana fahri doktora ünvanı verdiler. Sonra da bu sosyal ve ekonomik tarihimi tercüme ettiler. Bu benim mektep sıralarında misyon olarak tayin ettiğim hedefe ulaştığımı gösteriyor. Batı beni okuyor.

Bizim son mektep kitabını açtık. Tabii bizim kitaplarda tarih hataları var. Mesela Sırp Sındığı Savaşı'nı Macar Kralı Laros yaptı. Osmanlılar onları baskınla mahvetti deniyor. Bir kere tarih yanlış. 1371 Haziran olması gerekiyor. İkincisi iki Sırp prensi geliyor, gece baskını yaparak nehre dökülüyor. Bunu yazabilmek için kaynak, yalnız arşivler değil. Sırp kaynaklarını araştıracaksınız, İtalyan vesikalarını araştıracaksınız. Bizde yapılmıyor bunlar.

NTV TARİH...
Kopan: NTV Tarih dergisinde yazacaksınız. İlk kez bir tarih dergisinde düzenli olarak yazılarınız yer alacak değil mi?

İnalcık: Çünkü bu dergiyi gördüm, çok takdir ettim. Çok güzel bir dergi. Bu Yalova meselesi dolayısıyla bir yazı çıktı mesela. Fevkalade objektif, etraflı güzel bir yazıydı. Dedim, ben bu dergiye yazı yazayım. 'Osmangazi'nin İzinde' diye bir yazı dizisi çıkaracağım burada.

Ben daima popüler tarihten uzaklaşmışımdır ama şimdi bu yanlışları düzeltmek için sizin derginiz gibi ciddi bir dergiye yazılar yazmak lazım diye düşünüyorum.

Gelecek sayıda bir yazım çıkacak. Timur Anadolu'yu fethettiği zaman şehzadeler dağıldılar. Süleyman Çelebi Rumeli'ye kaçtı. İsa Çelebi Bursa'ya geldi. Bunların içinde yalnız Mehmed Çelebi, Timur'un huzuruna gidip el öpmedi. Ötekiler öptüler. Timur'u 'Yüksek Hakan' tanıdılar. Yalnız Çelebi Mehmed kaçtı. Bolu'nun üzerinde mağaradan mağaraya kaçarak hayatını kurtardı. Ve sonunda da Bursa'yı Osmanlı İmparatorluğu'nu ihya etti. Ben Seben Mağaraları'nı da gördüm. Derginizin bir dahaki sayısında bu yazım çıkacak.

OSMANLI'NIN KURULUŞU
Kopan: Osman Bey'in izinde dediniz. O noktada sizin açıklamanızdan 1299'da Söğüt'te değil 1302'de Yalova'da kurulmuştur sonucunu çıkardırlar. Bu yanlış bir okuma mı olur?

İnalcık: Yanlış anlama evet. Osman'ın babası Ertuğrul Gazi Söğüt'e gelmiştir. Kabilesi de var. Söğüt ilk yerleşme yeridir. En ileride Bizans hududundaydı bu Söğüt ve Ertuğrul oradan Bizans'a akınlara başladı. Söğüt Ertuğrul'un ve sonra Osman'ın akın merkezidir. Devlet merkezi değildir. Eskişehir'e 7 kilometre uzaklıkta Karacahisar Tekfuru vardı. Osman gitti Karacahisar Kalesi'ni fethetti. Osman'ı 'Bey' durumuna getiren bir fetihtir. Ama yine bir devlet kurulmamıştır. Aşık Paşazade'de hep oraya dayanır. Osmangazi'nin sikkesi diye devleti kurmuş orada diye ama hepsi yalan. Karacahisar önemlidir çünkü orada yerleşti. Kiliseleri camiye çevirdi. Hatta hutbe de okutmuş olabilir. Çünkü Müslüman şehri halini almış. Ama orada istiklalini ilan etmedi. Karacahisar fethi 1288'dir. Oradan hareketle Bilecik, Yenişehir... Gidip oradaki tekfurları da hakimiyeti altına aldı. Bilecik'i aldı, Yenişehir'i akın merkezi olarak benimsedi. Oradan Bizans topraklarına akınlara başladı. Ve Bizans'ın ikinci merkezi olan İznik'i abluka altına aldı. İmparatora şehirliler feryatname gönderdiler, ''Suyumuzu kesti, gıda alamıyoruz, bizi aç bıraktı. Eğer bizi kurtarmazsan teslim olacağız'' diye yardım istediler. O zaman imparator kendi ordusunu kuruyor -bunu biz Pahimeres'te okuyoruz. Osman'ın ilk defa bir çağdaş kaynakta adı geçiyor-, bu ordu geliyor. Osman bunu haber alıyor ve bu orduyu denize döküyor. Büyük zaferi budur. Tarihte ilk defa çağdaş kaynakta ismi geçiyor. 27 Temmuz 1302. Pahimeres, 'Bu zafer üzerine şöhreti bütün Anadolu'da yayıldı' diyor. Ben onu Osmanlı Beyliği'nin kuruluş tarihi olarak tespit ediyorum. Daha öncekiler kuruluş tarihi olamaz. Onlar bir aşamadır. Bu 1302 zaferinden sonra beylik kurulmuştur.

Kopan: Gelelim Fatih Sultan Mehmed'e Papa 2.Pius tarafından gönderilen mektup. Diyorlar ki o mektup gönderilmemiş. Siz, ''Gönderildiği fakat Fatih'in dikkate almadığı kanaatindeyim'' diyorsunuz. Neden gönderildi diyorsunuz? Sizce kaynağı nedir?

İnalcık: Bu Pius bir hümanisttir. Latince bir mektup yazdı. Bunun üzerine ben çalışmalarımı yoğunlaştırdım. Fatih bir strateji olarak kendini Roma İmparatorluğu'nun varisi saydı ve bütün fetihlerini bu imparatorluğu yeniden ihya etmek amacıyla yaptı. Dikkat edin mesela Mora'yı gitti fethetti, Rumeli'yi tekrar Belgrad'a kadar fethetti. Kırım'daki eskiden Bizans'a tabi olan bölgeyi fethettirdi. Niçin? Çünkü Bizans'a tabiydi. Fatih'in stratejisi Roma İmparatorluğu'nu ihya etmeye yönelikti.

'BENİM DİNİMİ TANIMAN LAZIM'
Pius bunun farkındaydı. Fatih'i alt edemiyorlardı. 1470'te Fatih gitti Arıbos'u fethetti, 1458'de gitti Mora'yı fethetti bütün adaları aldı. Papa 1456'da İstanbul'a karşı bu Somatraki, Bozcaada'yı Papa'nın donanması aldı. İstanbul tehlike altına düştü fakat yerli halk Osmanlı'yı tercih ettti. Papa'nın gönderdiği askerleri gönderdiler. O zaman Pius Papa olunca 1461'de 'bu adam kendisini Roma imparatoru sayıyor, bunu nasıl ben kendi nüfusum altına alırım' diye düşündü. Ve Fatih'e uzun bir mektup yazdı, ''Seni Doğu Roma İmparatoru olarak tanırım ama bana tabi olman benim dinimi tanıman lazım'' dedi. Orada Hıristiyanlıkla Müslümanlığı mukayese eden uzun fasıllar var. Hıristiyanlık şu bakımdan üstündür Müslümanlık şu bakımdan hatalıdır gibi bir metin.

1963'te yazdı ve bunu Fatih'i ikna etmek için yazdı. Diyorlar ki 'bu bir kalem tecrübesidir, göndermedi'. Fakat sonra aynı Papa ne yaptı biliyor musunuz? Bütün Hıristiyan devletleri topladı ve Fatih'e karşı Haçlı Seferleri yaptı. Gitti Ankorna'da oturdu ve Avrupa'nın her tarafından gelecek kuvvetleri bekledi orada. Bu mektup mutlaka gönderilmiştir.

'...HIRİSTİYANLIĞIN YILDIZI PARLAYACAK'
Fatih çok geniş görüşlü bir insandı. Kendi topraklarında milyonlarca Rum vardı ve bunların dinini öğrenmek istedi. Ben atalarımın tarihini temize çıkarmak misyonu ile çıkmışım. Benim hayatım bir vasıtadır, büyük bir fikri gerçekleştirmek için bir vasıtadır. Hayatımı bu misyonu gerçekleştirmek için adadım. İstanbul'un tarihini yazdım. İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkacak. İstanbul'dan Batı hiçbir zaman vazgeçmedi. 'Ayasofya'nın kubbesi üzerinde Hıristiyanlığın yıldızı parlayacak'. Bunu kim söyledi? Papa olacak olan Variola Kardinali. Bir Bizantinistler konrgresinde söylemiştir. bunu. Bunu söylediği zaman bütün o bilim adamları Rumlar ayağa kalktılar dakikalarca alkışladılar. Münih'te oldu bu olay 1958'de. Ben bunu unutmuyorum.

PATRİK NİYE OBAMA'YA GİTTİ
Fener Rum Patriği Bartholomeos'un ABD Başkanı Barack Obama'yla Beyaz Saray'da yaptığı görüşme mesela. Patrik niye Obama'ya gitti? Buna hakkı yok. İstanbul'daki Rumların psikoposu, dini reisi olarak biz Lozan'da tanıdık onu. Ama son olarak da Obama'ya gitti, o da tasdik etti onu.

UYANIK OLMALIYIZ
Dikkat edin! Uyanık olmalıyız. Bu adam aynı anda bizim devletimizin dışında ekonomik bir makam yaratmak istiyor İstanbul'da. Bu büyük bir tehlikelidir. Ve açıkça bizi tehdit ediyor.

Kaynak: http://www.ntv.com.tr/id/25021136/

14 Kasım 2009 Cumartesi

İlim ve Fikir Hayatının 70.Yılında Prof.Dr.Halil İnalcık #2

Ülkemizin ve dünyanın sayılı -ki otoritelere göre yaşayanlar arasında zirvede- tarihçilerinden biri olan Prof.Dr. Halil İnalcık hocamızın ilim yolundaki 70.yılını bugün İstanbul-Harbiye'deki Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda kutladık. Organizasyon baştan aşağı hocanın adına yakışır derecede muhteşemdi. Salona girişte sağda kalan Doğubatı Yayınları'nın standı çok iyi düşünülmüştü. Standa bakıp da hocanın kitaplarından almamak olmazdı. Ben de hemen arşivime Makaleler-I ve Makaleler-II adlı müthiş değere sahip 2 kitabını aldım. İBB'nin hazırladığı güne özel kitapçık ise çok güzel bir hatıra olarak arşivimde yer alacak. Kalabalık, nezih bir kalabalıktı. Her kesimden son derece entelektüel olan kesim, koşarak gelmişti "hocası"na. Dünyanın bir ucundan ülkemizin bir ucuna hocanın öğrencileri de elbette salondaydı ancak yine de bana kalırsa beklenen kalabalık sağlanamamıştı. Özellikle genç denilebilecek 20-30 yaş aralığında çok fazla konuğun olmaması şahsen üzücüydü. Hoca salona girdiğinde gidip hemen yerine oturmadı, hemen konuklarına dönerek el salladı ve kalbine götürdü. Son derece sağlıklı ve zinde görünüyordu. Önce İBB Kültür A.Ş Genel Müdürü Nevzat Bayhan konuştu. Hocanın "masa başında değil arşivlerde" çalıştığını, hocayı "bizim az, dünyanın çok iyi" tanıdığını, "ulu çınar Osmanlı'yı en iyi ve en doğru bilen bir hocaya" sahip olduğumuzu belirtirken salonda gözyaşlarını tutamayan tarihseverleri gördüm. Sonrasında Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu konuşmak için kürsüye geçti. Uzun konuşmasında hocayı mükemmel analiz ettiğini gördüm. Hocanın "ideolojik bağnazlıkların dışında" olduğunu, kitaplarını okurken "gezdiği coğrafyanın zihinlerde fotoğrafını oluşturabilen" bir yöntemine tanık olduğunu, hocanın eserlerinin "dünya kütüphanelerini aştığını", özellikle Osmanlı tarihini araştırma sebebinin "Kırım kökenli" olmasından kaynaklanabileceğini, "kendine has geliştirdiği tarih yöntemiyle dünya tarihçilerine ışık tuttuğunu" mükemmel bir şekilde anlattı Ahmet Davutoğlu. Son olarak da "Herkesin önünde size söz veriyorumki hocam, sizin ve ecdadımızın ayak bastığı, hüküm sürdüğü tüm topraklarla bürokrasimiz olacak, diplomasimiz olacak" diyerek salonda adeta bir alkış tufanı kopardı. Müthiş bir sözdü bu o an için. Beklenmeyen bir refleksti. Sonrasında sahneye Halil İnalcık'ı davet etti ve günün anısına çeşitli hediyeleri takdim etti. Hoca ise mükemmel zekasıyla, "Türk diplomasisinin başındaki bu genç adam, beni ne de güzel okumuş" diyerek hem konukları kahkahaya boğdu hem de Ahmet Davutoğlu'nu övmüş oldu. Verilen 15 dakikalık aradan sonra hocanın öğrencileri bir açık oturum yaptı, hoca hakkında bazı bilinmeyen biyografik bilgiler verildi. Açıkçası ben konuklara da mikrofon uzatılmasını beklerdim. Orada zaten tarihe tanıklık ediyorsunuz, bir de hoca ile 1 dakikalığına bile olsa soru-cevap yapabilme ihtimaliniz, ufkunuzu uçsuz bucaksız diyarlara götürecekti hiç şüphesiz. Sağlık olsun. Ben bugün dünyanın tüm başkentlerini gezmiş gibi hissettim kendimi. Ruhumda, böyle bir hocaya sahip olduğumuzdan dolayı büyük bir ferahlık vardı. Tarih treninin hiç bitmeyen yolculuğunda oradan oraya savruldum adeta. Konferansta cep telefonum yoluyla çekebildiğim fotoğraflar burada. Böyle özel bir günde fotoğraf çekmekle pek uğraşmayı istemiyordum, az oldu ama öz oldu. Bol bol da not tuttum. Tarihseverliğim, araştırma merakım bu notlardan istifade edecektir elbette. Feyz alınacak bu kadar büyük başka bir tarih konferansı daha açıkcası yaşamamıştım ömrümde. Tarih, bu anlamı büyük günü de elbet yazacaktır. Ömrün uzun ve sağlıklı olsun Halil İnalcık hoca. "Sizi okuyan" talebeleriniz olarak tarihseverler, tarih öğrencileri ve tarihçiler sizi daima örnek alacak ve yolunuzda o bitip tükenmeyen ışığınızla yürüyecektir.

Yağız Gönüler
"Öylesine bir tarih aşığı.."

Osmanlı tarihinde kim iyi, kim kötü buna kim karar veriyor?

- "Başlarına siyah ibrişim destmâl setr etmişler..."
Asaf Hâlet Çelebi'nin Varlık Yayınları için hazırladığı Naimâ / Hayatı Sanatı Eseri 1953 tarihlidir.
Bu kitabı 1960'ların sonuna doğru Üsküdar'da bir kitabevinde bulmuştum, Paşakapısı'nda, tramvay durağının karşısındaki kitabevi.

Çelebi'nin ilginç bir tespiti var:

"Zaptettiği tarihin ağır ve karanlık günlerini, devlet işlerinin liyakatsiz ellerde oyuncak oluşunu, askerin ve vilâyetlerdeki paşalar ve mütegallibenin mütemadî isyanları neticesinde kopan herc ü merci, huzursuzluğu, milletin çektiği acıları Naimâ çok iyi hissedebilmişti; çünkü yaşadığı devir zaptettiği tarihin acı günlerinden de acı idi."

Bir bakıma, Naimâ'nın hangi ruh durumunda kaleme getirdiği duyumsanıyor. Kendi günlerinin etkisi, geçmişte olup bitmişlere ne ölçüde yansıdı; Çelebi'nin uyarısıyla, yeniden düşünmek ihtiyacı duyuyoruz.

Asaf Hâlet, Naimâ'dan seçmelerde Kösem Sultan sayfalarına yer vermemiş. Genç Osman'ın öldürülüşü, Dördüncü Murad'ın kişiliğini belirleyen olaylar daha anlamlı görünmüş. Kösem Sultan'ın olmayışı bende hayal kırıklığı yaratmıştı.

Hemen hemen o sıralar, Naimâ'nın tarihi Zuhuri Danışman'ın çevrimyazısı ve sadeleştirmesiyle cilt cilt yayımlanmaya başlamıştı. Elbette yine Kösem Sultan'ın peşindeydim.

Naimâ, ihtilâl peşindeki ulemayı saraya çağıran Vâlide Sultan'ı başında "siyah ibrişim" örtü -'örtü' diyorum ama, sözlükler destmâl karşılığı 'mendil'i belirtiyor- onlarla konuşurken, onları sorguya çekerken dile getirir. Bu, gerçekten çok şaşırtıcı bir sahnedir: Haremin kapalı gösterilmiş dünyası, şimdi, Valide Sultan'ın ihtilâlci ulemayla yüz yüze görüştüğünü saptamaktadır.

Naimâ "Ulema ve ağalar cümle dest-beste selâm-ı kıyam edüb huzurunda durdular" diye yazmış. Ahmet Refik Ocak Ağaları'nda bu sahneden söz açmış mı, hatırlamıyorum. Leslie P. Peirce, Harem-i Hümâyun'da gözden kaçırmamış. Peirce, Naimâ'nın uzun, dramatik anlatımı diyor. Necdet Sakaoğlu, Bu Mülkün Kadın Sultanları'nda, "başını ipek bir mendille örtmeyi yeterli görüp" saptamasıyla ayrıca vurgulamış...

Benim Mahpeyker Sultan'a ilgim bir resim dolayısıyla, tamamıyla düşsel, yirminci yüzyılda yapılmış bir resim, ilüstrasyon. Büyük olasılıkla Münif Fehim'in fırçasından. Kim bilir hangi dergideydi. Fakat bu resim belleğimden hiç silinmedi. Nihayet Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın'da 'yazarak kurtulacağımı' sandım.

"Bu resimde uzun saçlarının örgülerine taşlı iğneler, kurdelalar takılmış, boynunda incileri, devekuşu yumurtası kadar iri zümrütü, kulağında armudî zümrüt küpeleri, parmaklarında elmas ve yakut yüzükler, sırtında beyaz ipekliden geceliğiyle Kösem Sultan içine saklandığı gömme dolaptan birtakım iri yarı ağalar tarafından dışarıya çekiliyordu. Saçlarındaki taşlı iğnelere, boynundaki muhteşem inci gerdanlığa, zincir ucundaki büyük zümrüte, kulağındaki pırlantalar da kakılmış armudî küpelere, yakut ve elmas yüzüklere eller uzanıyor; Kösem Sultan'ın beyaz ipekliden entarisi kanlanmış, saçlarının örgüsü yer yer çözülmüş, kurdelaları yerlere düşmüş, ağzı açık, gözleri dışarı uğramış, boynuna geçirilen kalın, burmalı perde ipinden kurtulmaya boş yere çabalıyordu."

Buraya aktarırken, Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın'dan işte tam on sekiz yıl sonra, Mahpeyker Sultan'ı kuyumcu camekânına dönüştürmüş olduğumu irkilerek fark ediyorum. Herhalde Osmanlı tarihini abartılardan örmüş, okuru kandırmış yazarların etkisi altında kalmışım. Oysa o mücevherat için pek çok kaynak taramıştım.

Gerçi düşsel resim de gerçeklikle bağ kurmaktan, gerçekliğe hiç değilse yaklaşmaktan muhakkak ki uzak durmuştu...

Resimden sonra Kösem Sultan hayal dünyamın kişileri arasında yer aldı. Kimdi, hayata nasıl bakmıştı, sevinçleri ve üzüntüleri nelerdi, duyguları, sevgileri, acıları; başta Ahmet Refik'in Kadınlar Saltanatı, erişebildiğim kitaplar, yazılar çiziler, neredeyse bütün kaynaklar, Kösem Sultan'ı saltanat ihtirasında âdeta -üstelik 'vicdan azapsız'- bir Lady Macbeth kılmıştı.

Reşat Ekrem Koçu'nun Kösem Sultan romanı tatlı tatlı anlatır ama, Birinci Ahmed'le yaşanmış mutlu günlerden sonra, Kösem Sultan başka biri olup çıkar, Eski Saray'daki bekleyişinde entrikalar çevirir, sonunda Dördüncü Murad'ı tahta çıkartır ve Koçu'nun ısrarlı vurgusuyla oğlu üzerinde inanılmaz bir egemenlik sağlar.

Uzaktan uzağa Freud'dan esintili bu egemenlik tahlilinde, Mahpeyker Sultan sadece 'saltanat naibesi' değildir, bir yandan da "müthiş bir akıbet"e zemin hazırlar, oğlunun iç dünyasında.

Reşat Ekrem'in romanındaki Kösem çok güzel bir genç kızdır. 1645'te Venedik Balyosu'nun kaleme getirdiği 'gerçek' Mahpeyker Sultan, ellilerindeyken hâlâ etkilemektedir: "Ana kraliçe, yaşına rağmen çok güzel..."

Edebiyat tarihlerimizde, ansiklopedik sözlüklerde adı hiç anılmayan Suzan Sözen'in Siyah Zambak'ı 1962'de yayımlandı. Dördüncü Murad döneminin panoraması olmak iddiasındaki romanda Kösem Sultan baş rollerden birindeydi. Siyah Zambak'ı soluk soluğa okumuştum. Kösem yine kıyıcıydı, ama Suzan Sözen de kendince çözümlemelere girişiyordu:

"Belki bu satırlarda Kösem bize bir canavar gibi görülmektedir. Kendi menfaati uğruna oğlunun katlini soğukkanlılıkla düşünebilen bu kadın muhakkak ki bir canavar ruhu taşıyordu. Fakat bu ruh, bu korkunç hüviyete bürünmek için acaba hangi safhalardan geçmişti?

Korkunç hisleri, hırsları, kalpsizliği ve gaddarlığı ile dünya tarihlerinde ayrı bir yeri olan Kösem'in mâzisi nasıldı?

Tarih kitapları, Kösem hakkında gayet ağır isnatlarda bulunuyorlar. Acaba hakikat böyle mi idi?
"

Böyle söyledikten sonra hakikatlere yol alacağını sandığımız yazar, Birinci Ahmed'le Kösem Sultan'ın mahrem hayatına geçer ve bir zamanlar "bir Jan d'Ark ruhu" taşımış eski Anastasya'nın Birinci Ahmed'den nasıl nefret ettiğini ibretlik söylemle anlatır.

Romancıların yanı sıra, Hammer de aralarında olmak üzere, tarihçilerin eşine az rastlanılır bir 'muhteris' kimliğiyle yansıttıkları Mahpeyker Sultan halkın çok sevdiği insanmış. Daha gençliğinden Büyük Vâlide Sultan'lığına bu sevgi, işin tuhafı, sürüp gitmiş.

Osmanlı tarihinde her kişinin başına gelen onun da başına gelmiş olmalı: Okudukça, karşınıza, iki üç ayrı Kösem Sultan çıkar...

Ne var ki, belgeler, halkın onu neden sevdiğini açık seçik gözler önüne seriyor. Zaten öldürülüşü epey üzmüş olmalı; Vâlide-i Maktule, Vâlide-i Şehide sanları kanıtlıyor.

Belgelerden iz sürdüğümüzde; üvey oğlu Genç Osman'a annece yakınlığı, onunla birlikte İstanbul gezintilerine çıkışı, pek de öyle "kalpsizliğine" işaret etmiyor. Dahası, Genç Osman padişahlığı sırasında Kösem Sultan'ı Eski Saray'da ziyaret etmiş. O çağda başka örneği olmayan bir ziyaret...

Haslarından gelen gelir epey yüklü ve Mahpeyker Sultan bu geliri hayır işlerinde kullanmış. Anıt eseri, Üsküdar'daki Çinili Camii Külliyesi; on yedinci yüzyıldaki çini tutkusunu Çinili Cami'de görebilirsiniz. Çakmakçılar Yokuşu'ndaki -bugün harabeye dönüştürdüğümüz- güzelim Büyük Vâlide Hanı Çinili Camii Külliyesi'ne vakıf olarak yaptırılmış.

Naimâ, Anastasya'nın fakirlere, evlenecek çağdaki genç kızlara, hastalara, borç yüzünden hapse düşmüşlere yardımını tutkulu sözlerle dile getirir. Ben, nedense, Ahmet Refik'e değil, Naimâ'ya inanıyorum.

Selim İleri
(Zaman, 14.11.2009)