TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

31 Aralık 2009 Perşembe

Mutlu yıllar

İyisiyle kötüsüyle, 350 yazıyla 2009 yılını kapatıp yeni bir yıla geçiyoruz. Tüm okuyuculara bembeyaz, tertemiz, sakin, mutlu, bol kazançlı ve en önemlisi sıhhat dolu bir yıl, yakasından paçasına kadar tutulup tartaklanan güzel ülkeme ise sonsuza dek sürecek bir huzur ortamı diliyorum 2010'da.

Yağız Gönüler
gizlenentarihimiz.blogspot.com
Kurucu / Yazar

30 Aralık 2009 Çarşamba

Büyükçekmece'deki Sultan Süleyman Köprüsü'ne bitişik kaçak yapılar yıkılacak

(Sultan Süleyman Köprüsü ve yıkılmasına karar verilen yapılar. Fotoğraf: Sezer Akat)

İstanbul Büyükşehir Belediyesi yaptığı açıklama ile Büyükçekmece'deki Sultan Süleyman Köprüsü'ne bitişik kaçak yapıların yıkılacağını duyurdu. Büyükçekmece Gölü'nün taşkın riski taşıması dolayısıyla köprünün kemerlerinin tıkanmasına yol açabilecek yapıların kaldırılması önem taşıyor. ‘Büyükçekmece İlçesi Dizdariye Mahallesi Sultan Süleyman Köprüsü ve Sokullu Külliyesi Koruma Alanı'nda bulunan ve korunması gerekli tescilli yapı olarak belirlenen Sultan Süleyman Köprüsü çevresindeki kaçak yapıların yıkımı, İstanbul 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun 11 Temmuz 2008 ve 12 Kasım 2009 tarihli kararları ile de istenmişti.

Milli Gazete'nin konu ile ilgili haberi için tıklayınız

Kaynak: Sinan'a Saygı

28 Aralık 2009 Pazartesi

Mustafa Kemal 90 yıl önce nasıl bir Ankara buldu?

15’inci ve 16’ncı yüzyıllarda 20 bin nüfuslu bir şehirdi; Ankara bir önemli vilayetin merkeziydi. Bugünküne ilave Kırşehir, Kayseri ve Bozok dediğimiz Yozgat sancağı da eyalete bağlıydı. Roma’dan beri önemli bir askeri merkezdi. Ünlü Galatya krallığında, yani Keltlerin istilası ile kurulan bu coğrafyada da zamanla Yunanca hakim oldu. Ama gene de isimlerde, adetlerde Galat-Kelt kültürü yaşamıştır.

Timur’un ordularına dayandı
Bizans dediğimiz ortaçağ Roması, topladığı her taşı hatta eski dönemin sanat eseri parçalarını dahi Ankara Kalesi’ni inşa etmek için kullandı. Şehir devamlı istila tehdidi altındaydı. Doğrusu Selçuklu döneminde de aynı şey yapıldı. Nitekim Timur’un orduları da şehri kuşattı ama şehri şehirliler savundu. Ankara ahilerini oluşturan lonca mensupları bir kardeşlik dayanışması içinde hem şehri yönetiyorlardı hem de birbirleriyle çatıştıkları görülmezdi. Timur’un ordularına bile dayandılar.

Profesör Özer Ergenç naklediyor: “Malumdur ki şehrin kadısı, tayin edilen valinin beratını kontrol eder.” 17’nci asrın ünlü kadısı Vildanzade sancak beyi beratıyla gelen Celali eşkıyasının tayinini tanımadı ve şehre sokmadı.

Dünya ile teması vardı
İlginç şehirdi; gayrimüslimlerden hemen her cemaat vardı. Ankara Yahudileri özgün bir zümredir. Hatta şehrin narh listelerinde uzak bir bölgeye has olan zeytinyağı görülür çünkü Yahudi “koşer” yemek listelerinden kurtulup istediği yemeği tatlısı, tuzlusu, etlisi ve yağlısıyla yapabilmek için zeytinyağı çıkış yoludur. O yüzden Ankaralılar da zeytinyağlılar mutfağını iyi tanırlardı.

Şehrin Ermeni tüccarları tiftik ticaretine karışmıştı. Halk manifaktürle belini doğrultmuştu. Ankara 17’nci asır sonuna kadar kumaş ihraç merkeziydi. Romalı imparator Caracalla’nın hamamlarının kalıntılarının yanında Polonyalısından İngilizine kadar yabancı tüccar kabirlerine rastlanır. İsveç’in piskoposları bile Ankara sofundan cüppe giyerlerdi.

Bugün Çankırı Caddesi’ndeki vilayet konağının etrafında önemli bir istimlak ve arkeolojik kazı faaliyetinin yapılması gerekir. Oysa Ankara belediyesi Sümerbank’ın hemen arkasında gayr-i nizami bir biçimde yapılan eski dükkanları yıktıracağına, onların yerine bir çarşı yaptırdı.

1920’lerde var olan Taşhan’ın yerine yapılan Sümerbank’ın da ne derecede değerli tarihi bina olduğu tartışılır. Bunlar bazı mimari tarihçilerinin kuruntularıdır. Her halukarda heykelin arkasındaki binaların yıkılması (ki bunlar 1950’li yılların sonu ve 60’lara aittir) ve Ankara kalesinin bütün haşmetiyle ortaya çıkması gerekir.

1919’un aralık sonunda Ankara’ya gelen Mustafa Kemal Paşa böyle bir şehir buldu; fakirdi fakat belirli bir servet birikimi de yok değildi. Tozlu topraklıydı ve muhafazakar görünümlüydü ama dünya ile teması olan bir şehirdi. Osmanlı Bankası’nın şubesi vardı. Harp içinde tatil edilseler de yabancı okullar ve konsolosluklar mevcuttu. Asıl önemlisi, demiryolu Ankara’ya kadar uzanmıştı. Ankara halkının Konya gibi şehirlere nazaran Mustafa Kemal Paşa’ya ve teşebbüslerine desteği de açıktı. Bu yüzden Ankara milli mücadelenin merkezi oldu.

19’uncu asır boyunca evvela bugünkü vilayet, biraz sonra Taşhan, sonra bugün İnkılap Müzesi olan İttihat Terakki Kulübü gibi binalar inşa edilmişti. Milli mücadele hükümetinin buralara yerleşeceği açıktı. Nitekim güneydeki istasyon binası Keçiören Kalaba yolundaki Ziraat Mektebi gene o civardaki Sarı Kışla, vilayet konağı başta olmak üzere devlet daireleri ve bazı okullar Ankara hükümetinin yerleşim yeri oldu.

Komutanların değil, bürokrasinin kararı
Ankara nasıl başkent oldu? Sorunun cevabı halen kolay verilemiyor, ama galiba bir husus açık: İzmir stratejik bakımdan pek olumsuz bir yerdeydi, İstanbul ve Konya’daki muhalefetten ise çekinmişlerdi. Zafer Ankara’da kazanılmıştı ve galiba bu şehrin başkent olmasına İstiklal Savaşı komutanlarından çok evvel etraftaki bürokrasi karar vermiş ve telkine başlamıştı.

Herkes bağlılık bildirdi
90 yıl evvel 27 Aralık’ta Anadolu’nun küçük ama tarihi bakımından önemli bir merkezi olağanüstü bir karar verdi. Bir şehrin halkı ilk defadır ki toptan bir siyasi karar veriyordu. Karara çok geniş zümreler ve kalabalık sayıdaki temsilcilerin katıldığı anlaşılıyor; şehrin tüccarları, uleması, tarikat şeyhleri gelen askeri heyete bağlılık bildirmiştir. Bu siyasi bakımından da önemli bir gelişmeydi.

NOT: Bu sene Milliyet gazetesinde dokuzuncu yazı yılım doluyor. İnşallah sayfa arkadaşlarımla, Deniz ve İlke ile daha nice yıllar çalışırız. Hepinize iyi yıllar diliyorum.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 27.12.2009)

Son Osmanlı Afrikası’nda Hayat

Bir Osmanlı “gezginin” kaleminden 100 yıl öncesinin Kuzey Afrika’sı:

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, bir Osmanlı askeri olan Cami Bey’in yüz yıl önce kaleme aldığı, Osmanlı’nın Kuzey Afrika’daki son topraklarına dair anılarını ilk kez okuyucuyla buluşturuyor. Cami Bey’in bir belgeselci titizliği ile tuttuğu günlükleri, ustaca yaptığı çizimleri ve kendi çektiği fotoğrafları içeren bu kitap, 1900’lerin başındaki Kuzey Afrika’yı her yönüyle anlamanıza yardımcı olacak bir kılavuz kitap niteliğinde...

Cami Bey, Abdülhamid rejimine karşı akımların içinde yer aldığı için Harbiye Mektebi’nden mezun olunca 1898’de bir tür gönüllü sürgün olarak Trablusgarp’a tayin edilir. Trablusgarp ya da günümüzdeki adıyla Libya, Osmanlı’nın Afrika’daki son toprağı ve sürgün yeridir. Zorlu coğrafyasında, çölün koşullarına ayak uydurmuş halkları ve sürgün Jön Türkleriyle uzak ve bilinmez bir diyardır. Cami Bey, 1908’de askerlikten istifa edip Meclis-i Mebusan’a Fizan mebusu olarak girinceye kadar bu topraklarda yaşar ve 10 yıl boyunca bir belgeselci titizliği ile gördüklerini ve yaşadıklarını gün gün kayıtlara geçirir. Üstelik sadece yazarak değil, çizerek ve fotoğraflayarak da... Cami Bey’in çağdaşı olan seyyahların aksine Afrika’nın çöl insanlarını yargılamadan sadece tasvir etmesi ise bu anıları bir kat daha değerli kılar.

Cami Baykurt, yıllar sonra Halide Edip’in teşvikiyle, derlediği belgelerden yola çıkarak “Son Osmanlı Afrikası’nda Çöl Hayatı, Çöl Adamları, Arap ve Berberiler – Tevarig, Abdülhamid Devrinin Sürgünler Diyarından Hatıralar, Jön Türk Tarihinden Bir Sahife” adlı eserini Arap harfleriyle kaleme alır, ancak yayınlama fırsatı bulamaz. Oldukça sade bir Osmanlı Türkçesi ile kaleme alınan eser, Cami Bey’in ölümünden neredeyse yarım yüzyıl sonra Arı İnan’ın titiz çalışması ile günümüz Türkçesine çevrilerek yayına hazırlandı.

Son Osmanlı Afrika’sında Hayat”, o dönemin Afrika’sını liman şehirlerinden Fizan çöllerine, Araplardan Tuareglere, çöl seferindeki asker kafilelerinden Jön Türk sohbet meclisine, uçsuz bucaksız taşlık çöllerden yeşil vahalara kadar tüm zıtlıklarıyla anlatır... Kuma gömülerek saklanan yabancı sevmez Devvadeleri, yanık türküler okuyan ırgat Cebbadları, birbirinden hoşlanmayan Zencileri ve Bedevileri ile Filistin’den Suriye’den, Anadolu’dan gelmiş askerleriyle rengarenk bir Afrika tablosu sunarken Jön Türk dedikodularına da yer veren kitap Osmanlı’nın son dönemine farklı bir yerden ışık tutan bir kılavuz niteliğinde...

Kitapla birlikte verilen iki büyük harita ise Cami Bey’in Kuzey Afrika yolculuğunu takip etmenize yardımcı oluyor. Bunlardan birincisi Cami Bey’in kendi çizdiği Trablusgarp haritası ve üzerinde işaretlediği sefer güzergâhlarından oluşuyor. Diğeri ise Cami Bey’in bir Fransız haritası üzerinde gösterdiği seferlerinden…

Kitaptan:

Biraz daha yol aldıktan sonra fecrin ilk ışıkları gökte küçük yıldızları söndürmeye başladı. Artık kafile yavaş yavaş susuyordu; mavallar, türkü sesleri seyrekleşmişti: Berberi, Türkçe ve Arapça her dilde şarkılar ... Yerli Berberilerin, Arapların tek makamlı sonsuz nağmeleri, Sahra’nın değişmez haline yakışan uzun naraları ve sanki yetimliğinden, bin bir mahrumiyetinden şikâyet eden çölün sesi… Kafilede askerin çoğu Türk’tü; ekserisi orta Anadolu’nun yayla uşağı; türküleri de, Anadolu’nun çıplak ve uçsuz bucaksız yaylalarından gelen biteviye şikâyet sesi… Güftelerde, bestelerde öyle bir inleme ki dalgaları hiç hırçın değil; uzak sahillere dökülen geniş bir okyanusun yayvan dalgaları gibi.

Asker arasında Suriyeli, Filistinli dört nefer vardı; daima küçük bir grup halinde yürüyorlardı. Bunlar da Arap, fakat başka yerin Arap’ı; nimetlerini insanoğluna esirgemeyen bereketli bir memleketin evladı. Neşeler saçan mukaddes nağmeleri, Çöl Arabı’nın yek makam mavalları ve Anadolu çocuklarının şikâyetnameleri arasında, şakrak bir terane, gülen bir sesti.
Kafilemizde yerli halktan da bir nefer asker vardı: Mısratalı Muhammed bin Hasan. O da zammara çalarak gidiyordu. Kafile sanki seyyar bir Babil Kulesi, daha doğrusu, Osmanlı İmparatorluğu denilen akvam-ı cumhurînin Afrika çölünde yürüyen bir parçası.

Cami Baykurt’un Anılarıyla Son Osmanlı Afrika’sında Hayat:
Çöl İnsanları, Sürgünler ve Jön Türkler
http://alisveris.iskulturyayinlari.com.tr/tanim.asp?sid=FMKGMBHUUO0O5J2SWZLJ
Hazırlayan: Arı İnan

Kaynak: Milliyet

İttihadçı liderin 62 yıllık vasiyeti ancak bu hafta yerine getirildi

Bundan tam 62 sene önce yapılmış ama bir türlü uygulanamamış olan bir vasiyet, İstanbul’da bu hafta sessiz sedasız yerine getirildi ve vasiyet uyarınca açılan bir mezardan alınan kemikler başka bir yerdeki yeni mezara nakledildi.

Vasiyetin sahibi, Türkiye’nin kaderine bir dönem damgasını vuran İttihhad ve Terakki Partisi’nin kurucularından ve liderlerinden olan ve tarihlere “İzmir Valisi Rahmi Bey” diye geçen Mustafa Rahmi Arslan idi. Rahmi Bey, dâvâ arkadaşlarından bazılarının defnedilmiş oldukları Şişli’deki Hürriyet Tepesi’nde bulunan Âbide-i Hürriyet’e gömülmeyi vasiyet etmiş ama isteği bir türlü yerine getirilememişti.

MASRAFI AİLESİ KARŞILADI
Vasiyet bu hafta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın verdiği izin sayesinde yerine getirildi ve Rahmi Bey’in Feriköy Mezarlığı’ndan alınan kemikleri, 31 Mart şehidleri ile İttihad ve Terakki Partisi’nin lider kadrosunun bazı önemli isimlerinin son uykularını uyudukları Âbide-i Hürriyet’e nakledildi.

Nakil işi, Rahmi Bey’in ailesinin resmî talebi ve Âbide-i Hürriyet’in bağlı olduğu İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bu talebi kabul etmesi üzerine yapıldı. Rahmi Bey’in tek vârisi olan torunu Melekşah Arslan, Büyükşehir Belediyesi’ne birkaç ay önce bir dilekçe vererek büyükbabasının son arzusunun yerine getirilmesi için mezarın nakline izin verilmesini istemişti. Belediye’nin talebi uygun bulması üzerine, Rahmi Bey’in açılan mezarından alınan kemikleri, görevliler dışında altı kişiden meydana gelen bir grupla beraber yeni mezarına götürüldü. Vasiyeti 62 yıl sonra yerine getirilen Rahmi Bey için Âbide-i Hürriyet’te yapılan sade ve ufak boydaki yeni mezarın inşa masraflarının tamamı, torunu Melekşah Arslan tarafından karşılandı.

Rahmi Bey’in mezarının nakledilmesini adım adım takip ettim. Feriköy’deki mezar, belediye yetkilileri ile hükümet tabibinin gözetiminde açıldı ve çıkan kemikler bir cesed torbasına yerleştirildi. Cenaze arabasına gerek görülmediği için, kemiklerin bulunduğu torba Kültür Bakanlığı İstanbul Türk Müziği Korosu’nun nakilde ailenin dostu olarak hazır bulunan müdürü Mehmet Güntekin’in Suzuki marka otomobilinin arka koltuğuna kondu ve belediyenin güvenlik görevlileri ile hükümet tabibinin eşliğinde Hürriyet Tepesi’ne götürüldü.

Türkiye’nin kaderinde bir zamanlar çok önemli roller oynamış olan Rahmi Bey’in kendi kaderinde, son yolculuğunu Mehmet Güntekin’in Suzuki’sinin arka koltuğunda, plastik bir torba içerisinde yapmak yazılmıştı.

Feriköy Mezarlığı’ndan Âbide-i Hürriyet’e götürülen kemikler, dinî merasimden sonra, İttihad ve Terakki Partisi’nin kâtib-i umumîsi, yani genel sekreteri ve Rahmi Bey’in de eniştesi olan Midhat Şükrü Bleda’nın yanına defnedildi.

BAYAR NEDEN YAPMADI?
İşin bir türlü anlayamadığım tarafı, işte burada: Cumhurbaşkanlığı sırasında Sultan Abdülhamid zamanında katledilen Sadrazam Midhat Paşa’nın kemiklerini tâââ Arabistan’ın Taif’inden getirtip devlet töreniyle Âbide-i Hürriyet’e defnettiren Celâl Bayar, siyasî hayatındaki ilk âmiri olan Rahmi Bey’in de oraya defnedilmesine acaba neden vasıta olmadı? Rahmi Bey’in tek çocuğu olan ve 1988’de vefat eden oğlu Alparslan Arslan’ın Demokrat Parti’nin iktidarı yıllarında yaptığı bütün ricaları niçin geri çevrildi?

62 senelik vasiyeti yerine getirmek, demek ki Kadir Topbaş’a nasip olacakmış...

ARKADAŞLARININ YANINDA
Melekşah Arslan, büyükbabasının son arzusunun bu kadar sene sonra da olsa nihayet yerine getirilebilmiş olmasından dolayı duyduğu memnuniyeti ifade edecek söz bulamadığını ve mezarın nakline izin veren Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’a teşekkür borçlu olduğunu söylüyordu. İttihad ve Terakki konusunda Türkiye’nin şu anda en önemli uzmanı olan ve nakilde hazır bulunan Erol Şadi Erdinç’in ise, Rahmi Bey’in kemiklerini gördüğü anda gözleri dolu dolu oldu. Enver Paşa’nın torunu Arzu Enver de, defin tamamlanmak üzere iken Hürriyet Abidesi’ne geldi.

İzmir Valisi Rahmi Bey, son uykusunu Kadir Topbaş’ın verdiği izin sayesinde, bundan böyle inşasına 1909’da başlanan ve Midhat, Mahmud Şevket, Enver ve Talât Paşalar ile Midhat Şükrü Bleda, Eyüp Sabri Bey ve Atıf Kamçıl gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun son 50 senesine damgalarını vuran, bazıları çok yakın dâvâ arkadaşı olan isimlerle birarada uyuyacak.

Ama, ailesinin 62 sene devam etmiş olan bu mezar nakli çabasının geçmişine bakınca, bir noktayı hiç anlayamıyorum:

Türkiye’de on yıl boyunca cumhurbaşkanlığı yapmış olan, geçmişinde koyu bir İttihadçılık bulunan rahmetli Celâl Bayar, siyasete Rahmi Bey’in vasıtasıyla girmişti. İttihad ve Terakkinde Rahmi Bey’in İzmir valiliği sırasında yükselmiş, politikada nihayet Türkiye’nin en yüksek makamına, cumhurbaşkanlığına kadar çıkmıştı.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 27.12.2009)

25 Aralık 2009 Cuma

Selimiye Camii Çevresi Ulusal Kentsel Tasarım Proje Yarışması

Edirne Belediyesi İmar ve Şehircilik Müdürlüğü, Selimiye Camisi'nin çevresinin düzenlenmesi için serbest, ulusal ve tek aşamalı bir yarışma düzenliyor. Yarışma ile, Selimiye Camisi'nin ve çevresinin tarihsel ve kültürel potansiyelinin korunmasını ve gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlayacak bir kentsel tasarımın ortaya çıkarılması amaçlanıyor. Yarışmaya son katılım tarihi 16.03.2010. Yarışma ile ilgili ayrıntılı bilgi Edirne Belediyesi'nin resmi internet sitesinden edinilebiliyor.

Edirne Belediyesi'nin yarışma ile ilgili duyurusu için tıklayınız.

23 Aralık 2009 Çarşamba

İmza&Konferans: Mustafa Armağan

Şahane bir haber. Fırat Kültür Merkezi'nin iletişim bilgileri için şuraya bakabilirsiniz. Ayrıca, içerisinde Fırat Kültür Merkezi ile ilgili farklı bir bilgi için de şu güzel makaleyi okuyabilirsiniz.

***

Yazarımız Mustafa Armağan 1 Ocak Cuma günü Fırat Kültür Merkezi'nde 19:00-21:00 saatleri arasında "Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı" konulu konferans verecektir. Konferans bitiminde kitaplarını imzalayarak okurlarıyla sohbet edecektir.

Tüm okurlarımız davetlidir.

Timaş Yayınları

http://www.timas.com.tr/index.php?key=haberler&hid=967

19 Aralık 2009 Cumartesi

"Siz kim, Abdülhamid kim!"

23 Temmuz 1908 akşamı çekilen telgraflarla Abdülhamid taraftından ilan ettirilen Meşrutiyetin ve arkasından yapılan iki dereceli seçimlerle toplanan meclislerin (Ayan* ve Mebusan meclislerinin*) ne kadar verimli çalıştıklarını ve o günden bugüne yaşadıklarımızla parlamenter demokrasiye ne büyük zorluklarla geçilebildiğini nice acı olayla tecrübe ettik.

Bu arada kaç defa askeri darbe kesintileri yaşadık. Bunların ikisinde (27 Mayıs ve 12 Eylül) mevcut anayasalar lağvedilmiş, kaldırılıp bir kenara atılmış ve Meclisler süresiz olarak kapatılmıştır. Fakat bunlar sözümona "ilerici" devrimlerdir. Demokratlıkta mangalda kül bırakmazlar (özellikle de 27 Mayısçılar). Yine aynı darbeci güruha bakarsanız, Abdülhamid baskıcıdır, özgürlüklüleri boğmuştur, Kızıl Sultan'dır.

İnsanlar aynaya bakmayı unutuyorlar ne yazık ki. Hem silah gücünüzle darbe yapacaksınız, Meclisi kapatacaksınız, Anayasayı iptal edeceksiniz, Başbakanı, bakanları asacaksınız, sonra da darbe yapmamış, Meclisi erken tatile sokmuş, Anayasayı yürürlükten kaldırmamış, bu arada kimseyi siyasi olarak asmamış olan bir yöneticiyi Kızıl Sultan ilan edeceksiniz. Ve bizden de buna bebek gibi inanmamızı bekleyeceksiniz.

Siz kim, Abdülhamid kim! Hadi kendi aynanıza bakmıyorsunuz, bari tarihin aynasına bakın.

Bakın ki, siz öldüğünüzde arkanızdan kaç kişi ağlayacak? Oysa Sultan Abdülhamid'in kıymeti, Birinci Dünya Savaşı'nda yine kendisini tahttan indiren Meclis-i Mebusan üyeleri tarafından anlaşılmış, nitekim ölüm haberi Mecliste okunurken, milletvekilleri saygılarından ayağa kalkarak dinlemişlerdi.[1] Üstelik bu tarihte iktidarda değil, sürgündedir ve on yıldır ortalıkta yoktur. Keza cenaze töreni, adeta tahttaki bir padişahınki kadar kalabalık olmamış mıydı?

Sadece saygılarından mı ayağa kalkmıştı milletvekilleri? Sanmıyorum. Hepsi saygı duymuyor olabilir ona. Herhalde biraz da utançlarından. Kendisinden teslim aldıkları milyonlarca kilometrekarelik bir ülkenin neredeyse avuç içi kadar kaldığı bir dönemde bir öüye karşı hissedilecek tek duygu, hicap* olmalıdır da ondan.

Mustafa Armağan
(Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı 2, Timaş Yayınları,
İstanbul, 2009, Sayfa: 232-233.)

[1]Necdet Sakaoğlu, Abdülhamid II, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Cilt:1, İstanbul, 1993, s.42.

Hicap: Utanma, utanç, sıkılma.

Ayan meclisi: Osmanlı parlamentosunun, üyeleri padişahça atanan kanadı. İlk Ayan Heyeti, 19 Mart 1877 günü, Sultan Abdülhamid Han tarafından Dolmabahçe’nin büyük salonunda meclisin açılması ile vazifeye başladı. Padişah tarafından tayin edilen bu heyetin, 27 üyesi vardı. Ayan Heyeti çalışmalarına bir sene kadar devam etti. Mebusan Meclisinin faaliyeti, bu meclisin çoğunluğunun, Türk olmayan azınlıkların elinde olması sebebiyle, 13 Şubat 1878 tarihinde Sultan Abdülhamid Han tarafından durdurulunca, Ayan Heyeti, İkinci Meşrutiyet'in ilanına kadar (1908), herhangi bir vazife görmedi. Fakat, üyeleri hiçbir göreve tayin edilmediler ve normal maaşlarını aldılar. İkinci defa meclis açıldığı zaman, bu heyetten, hayatta yalnız üç kişi kalmıştı. Kanun-i Esasi’de 1909’da yapılan değişikliklerle, her konuda yasa teklifi yetkisini elde eden Ayan Meclisinin hukuki varlığı, Osmanlı Devletinin ortadan kalkmasıyla son buldu.

Mebusan meclisi: Osmanlı parlamentosunun, üyeleri halk tarafından seçilen kanadı. Meb’ûsân meclisi, kânun tasarılarını görüşür, sonra Âyân Meclisinin ve pâdişâhın yetkisine sunardı. Hükûmete güven veya güvensizlik oyu vermesi de söz konusu değildi. Meb’ûsan meclisinin üye sayısı her 50.000 Osmanlı vatandaşına bir temsilci düşecek şekilde tesbit ediliyordu. Seçim gizli oyla yapılmaktaydı. Osmanlı vatandaşı olmayan, özel bir durum gereğince geçici olarak yabancıların hizmetinde bulunan, Türkçe bilmeyen, 30 yaşını tamamlamamış, iflâs ile mahkûm olup da îtibârı henüz iâde edilmemiş olan, kötü hâli ile şöhret bulan, daha önce hâcir altına alınmasına hükmedilmiş olup da hâlen hâcir altında bulunan, medenî haklardan mahrûm olan ve başka devletin vatandaşı olduğunu iddiâ eden kimseler, bu meclise üye seçilemezdi. Ayrıca yapılacak seçimlerde meb’ûs seçilebilmek için, Türkçe okumak ve mümkün olduğu ölçüde yazmak şartı aranıyordu.

17 Aralık 2009 Perşembe

Tarih yazan kadınların hikayesi

Tarih Dergisi yine birbirinden çarpıcı dosyaları ekrana getiriyor. Tarihin akışına yön veren kadın sultanlar, esaretten sadrazamlığa yükselen bir portre, Anadolu’da basın tarihinin 135 yıllık öyküsü ve modern Türkiye’nin 29 yıllık gururu, 20 Aralık Pazar günü saat 16:15’te TRT 2 ekranlarında.

Ekranların en renkli kültür-magazin programı Tarih Dergisi’nde bu hafta yine birbirinden ilginç konular ekranlara geliyor. Tarihe kadın parmağı değmeseydi ne olurdu, hiç düşündünüz mü? Tarih Dergisi'nin bu hafta sonu yayınlanacak 4. bölümünde, Türk-İslam tarihi içinde siyasete yön vermiş ama tarihi belgelerde unutulmuş kadın sultanlar ele alınıyor. Kaşgar’dan Nil’e, Kuzey Kafkasya’dan Güney Arabistan’a kadar yayılan Büyük Selçuklu İmparatorluğunu avucu içine alan bir kadın sultanın bilinmeyen hayat hikayesinin ekrana geleceği programın diğer dosya konuları ise şunlar:

Köle olarak geldiği İstanbul'da sadrazamlığa kadar yükselen bir paşanın sıradışı yaşamı, 19. yüzyılda Osmanlı'da merkezle taşra arasında yaşanan 'iletişim sorunlarına çözüm' için girilen arayışın ilginç serüveni, yaklaşık 70 yıldan beri tartışılmasına rağmen bugün Modern Türkiye’nin gururu olan 29 yıllık bir yapının hikayesi.

Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, Prof. Dr. Ahmet Kavas ile Yrd. Doç. Dr. Ali Satan tarafından hazırlığı yürütülen programın sunuculuğunu ünlü sanatçı Sinan Albayrak yapıyor.

Program Bilgileri:
Tek renkli programlara karşı alternatif olarak izleyicilerin beğenisini kazanan programın içeriğini tarihimizle ilgili merak edilen ve bilinmeyen konular oluşturuyor. İçinde farklı dosyaları barındıran bir dergi gibi geniş kitlelere tarihi konuları sevdirmeyi, merak ettirmeyi ve tarih bilincini artırmayı amaçlayan programda; kamuoyunda yeterince veya hiç bilinmeyen, ya da yanlış bilinen konular uzman tarihçilerin derleyeceği orijinal belge ve bilgilerle anlatılıyor.

16 Aralık 2009 Çarşamba

Prof.Dr.Kemal Karpat: "Demokratik açılım yanlış olmuştur"

Başlıktaki cümle bana ait değil. Prof. Dr. Kemal Karpat’a ait. Hani TBMM’nin Onur Ödülü sahibi oldu diye “AKP’li” yakıştırmalarına maruz kalan dünyaca ünlü Türk tarihçiden bahsediyorum. Yüzyılın en önemli bilim adamlarından biri olan Kemal Karpat ile dün buluştuk. Neler konuştuğumuzu bu akşam 17.05’te Habertürk’te izleyebilirsiniz. Karpat’ı bulunca yarım saat konuştur olmuyor tabii. Programın çekimi bitti ama ben duramadım. En son buluştuğumuzda, “Demokrasi adına Türkiye’de güzel şeyler oluyor” diye söze başlamıştık. Karpat, “Kimlik ve İdeoloji” kitabında yazdıklarının arkasında durduğunu söylemişti.

Ben şahsen, Türk demokrasisinin 2002’den sonra dengesini bulmaya çalışarak kalıcı mecrasına gireceğine inanıyorum. Bu dönem, AK Parti’nin seçimi kazanarak iktidara gelmesine tekabül eder. Birçok yazar ve düşünür, bilhassa Avrupalılar ve Amerikalılar bu partiyi İslamcı olarak görür ve öyle ele alırlar. Gerçi İslamcı bilinen Refah Partisi’nin genç üyeleri tarafından kurulmuştur ve bunların büyük bir kısmı İslam’ın koşullarını yerine getirmektedir. Fakat bir parti, eğer ideolojiden uzak bir partiden beklenenleri yerine getirirse, yani halkın isteklerini ön plana koyarak demokrasiye öncülük verirse, onu idare edenlerden farklı bir yola ve felsefeye sahip olabilir. Kanımca AK Parti, gerçek anlamıyla yeni bir partidir ve her bakımdan normal demokratik bir partide aranan vasıflara sahiptir.”

Karpat kuşkusuz bu saptamaları, “AKP dinci mi, değil mi?” tartışmaları üzerine yapmıştı. Ama halkın isteklerini ön plana koyma konusunda bugüne bazı göndermeler yapılabilir diye düşündüm ve sordum: “Demokratik açılım, halkın istediği bir şey miydi?

Karpat’ın tespiti ilginç.

Kürt halkından bahsediyorsak, bu açılımı isteyen ya da dayatmalarda bulunan Kürt entelektüelleridir ve bu da küçük bir kesimdir. Aslında halklar arasında sorun yoktur.
Devam edelim...

“Peki, sizce DTP kapatılınca Türk demokrasisi yara aldı mı?”
Karpat, demokratik açılım ve DTP konusunda konuşmadan önce bir vurgu yapmak istediğini söyledi. Lafa şöyle başladı: “Ben ki hayatımı demokrasiye adamışım... Ben ki hep insan hakkını savunmuşum... Ben ki Kürtlerin dillerini korumaları gerektiğini herkesten önce yazmışım... Kimse daha demokrasi kelimesini ağzına almazken, ben bas bas bağırmışım... Ama...

İşte bu işin bir “Ama”sı var... Gerçek, Karpat’ın “Aslında içim acıyarak söylüyorum” diye söylediklerinde...

Ünlü tarihçiye göre:

1- Evet bir açılım yapılmalıydı. Bu açılım kültürel olmalıydı.
2- Bu açılım, planlanan açılım olmamıştır, siyasi boyuta dönmüştür.
3- Siyasi boyuttaki bu açılım yapılmasa daha iyiydi, yanlış oldu.
4- Açılımı yapan, ne yapacağını bilmemektedir.
5- Açılımın muhatabı olan, ne istediğini bilmemektedir.
6- DTP, etnik kimlik siyaseti yapmaktadır.
7- Meclis’te bulunmanın ana sebebi kanun yapmaktır. Kendi kimlik siyasetini yürütmek değildir. DTP kanun yapmakta etkisiz olduğu için Meclis’in dışında olması çok da kötü ya da önemli değildir.
8- Türk kelimesinden korkmamak gerekir. “Türk” kelimesinin bağdaştırıcı tarafı göz ardı edilmemelidir.
9- İki tür kimliğimiz vardır. Birincisi bize dayatılan kimlik, ikincisi iç kimliğimiz, kültürel değerlerimiz. İç kimlik açısından Türkiye’de problem yoktur.
10- Demokratik açılımın muhatabı Kürt halkı mı olacaktır? Abdullah Öcalan mı, yoksa PKK mı? Önce buna bir karar verilmelidir.

Prof. Karpat’ın söylediği maddelerin hemen hepsi ayrı yazı konusu olur. Elimden geldiğince özetlemeye çalıştım. “Peki ne olacak?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Ben de sordum. Her ne kadar Karpat, iç kimliklerimizin ve Türk kelimesinin bizi ayrıştırmadığını, tam aksine birleştirdiğini düşünse de, bugün yaşananlar farklı. Sokak hareketleri, demokratik açılıma karşı yükselen milliyetçi tepkiler...

Ahmet Türk haklı mı? Cin şişeden çıktı mı yani?
Karpat “Çıktı” diyor. “Cin şişeden çıktı. İyi de oldu. Taraflar belli oldu. Kimin ne istediği, kimin neyi hedeflediği anlaşıldı. Şimdi sakin olup, durup düşünme zamanı. Bundan sonra ne yapacağız diye... Tabii Amerika’nın rolünü de unutmamak lazım. Amerika’nın K.Irak’tan çekilmesi bize farklı roller biçebilir.”

Balçiçek Pamir
(Habertürk, 16.12.2009)

Sultan Alparslan'ın mezarı bulundu

Selçuklu hükümdarı Alparslan’ın 937 yıldır kayıp mezar yerinin Türkmenistan’ın Merv kentinde olduğunu belirten Prof. Yusuf Halaçoğlu, “Bölgeyi şimdi açıklamam, yoksa talan ederler. Mezarın bulunması dünyayı yerinden oynatacak” dedi.

‘Alparslan’ın mezarını Türkmenistan’da buldum’
Türklere Anadolu’nun kapısını açan Sultan Alparslan’ın mezarını Merv bölgesinde yaptığı incelemelerde bulduğunu belirten Halaçoğlu, “Ama bölgeyi açıklayamam, talan ederler” dedi

Doğu Roma İmparatoru Romen Diyojen’in ordularını 26 Ağustos 1071’de Malazgirt Savaşı’nda yenerek Anadolu’nun kapılarını Türklere açan Sultan Alparslan’ınmezarının nerede olduğu konusundaki belirsizlik sürerken, eski Türk Tarih Kurumu (TTK) Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu,mezarın yerini bulduğunu iddia etti. Türkmenistan’ınMerv şehrinde yerinde inceleme yaparak mezarı bulduğunu belirten Halaçoğlu, “Mezarın yerini elimle koymuş gibi biliyorum. Ama yerini açıklamam, çünkü talan ederler” dedi. Yıllardır bu konuyla ilgilendiğini ve her türlü kaynağı incelediğini anlatan Halaçoğlu, mezar yeri konusunda en net bilgilerin Arap kaynaklarında yer aldığını söyledi. Sultan Alparslan’ın vasiyeti üzerine babası Çağrı Bey’in mezarının bulunduğu Merv bölgesine defnedildiğini belirten Halaçoğlu, “Kaynaklarda belirtilmesine rağmen bugüne kadar mezarının yerini bir türlü kimse bulamıyor. Ama ben babası Çağrı Bey’in mezar yerini inceleyerek, Alparslan’ınmezarını aşağı yukarı
tespit ettim” dedi.

RÖNTGENİ ÇEKİLECEK
Merv’de mezarın bulunduğu bölgenin krokisini çıkaran Halaçoğlu, “Fotoğraf çektim. Oradaki tuğlaları bile inceledim. Şimdi yapacak çok basit bir iş var. ODTÜ veya TÜBİTAK’tan yerin altının röntgenini çeken bir cihaz alacağız. O cihazla sadece iki bölgede araştırma yapacağız. Bilindiği gibi Türk sultanları kılıç ve kalkanıyla gömülür. Muhtemelen kılıç ve kalkanın sesinden nokta atışı yaparak, mezarın tamyerini bulacağız” diye konuştu. İlkbahardan sonra kazı işlemleri için harekete geçileceğini belirten Halaçoğlu, mezarın açılması için Dışişleri Bakanlığı ile Türkmenistan arasında protokol yapılmasını beklediğini söyledi. Prof. Dr. Halaçoğlu, Türk Tarih Kurumu Başkanlığı’nın son üç yılından itibaren kendisini Alparslan’ın mezarını bulmaya adadığını vurguladı.

ANIT MEZAR YAPILACAK
Sultan Alparslan’ın mezarının bulunduğu yere büyük bir türbe yapılması planlanıyor. Bir süre önce Bakanlık Müsteşarı İsmet Yılmaz ve TTK Başkanı Ali Birinci, Türkmenistan’ın Merv şehrine giderek Halaçoğlu’nun bulduğu mezar yerinde birlikte incelemelerde bulunmuşlardı.

Dursun Karadaş
(Habertürk, 16.12.2009)

15 Aralık 2009 Salı

Dan Brown tarihçi değil, sadece çok iyi bir romancıdır

Da Vinci Şifresi'nin yazarı Dan Brown, bir yayınevinin kuruluş yıldönümü münasebetiyle İstanbul'a geldi ya...

Güzide yazarlarımız, hattâ büyük gazetelerin genel yayın yönetmenleri Dan Brown ile konuşup Da Vinci Şifresi ve Kutsal Kâse ile ilgili yorumlarına onu da ortak ettiler.

Dan Brown iyi bir romancıdır, zira konuları seçimi mükemmeldir, yazdıkları aslında karısının yaptığı çok yoğun araştırmaların mahsulüdür ve roman tekniği ile dili, gayet iyi kullanmaktadır. Ama, yazdıklarının çok okunmasının ve sinemaya da uyarlanıp gişe rekorları kırmasının asıl sebebi, seçtiği konulardır. Asırlardan buyana halkın merakını celbetmiş, hattâ üzerlerinde sayısız komplo teorileri kurulmuş esrarlı konular sürükleyici bir üslûpla kaleme alınır, üstelik yoğun bir reklâm desteği de verilirse, o eserin satmaması zaten imkânsızdır.

Brown'un kitapları iyidir ve mükemmel yazılmışlardır fakat tarih kitabı yahut bugüne kadar bilinmeyenleri ortaya çıkartan kaynak eserler değil, sadece birer "roman"dırlar.

Dünya edebiyatında, bu şekilde yoğun bir çalışmanın neticesinde ortaya konmuş çok sayıda roman vardır ve yapılan ön çalışma ne kadar ciddî ise, roman da o kadar tutunmuş ve klasik olmuştur.

PUŞKİN'İN KAHRAMANLARI

Meselâ, Rus yazar Aleksandr Puşkin'in "Kapitanskaya Doçka"sı yani "Yüzbaşı'nın Kızı" isimli eseri... Puşkin, 1773'teki Pugaçev ayaklanmasını unutulmaz bir aşk hikâyesi haline getirebilmek için ayaklanmanın safhalarını seneler boyu incelemiş, hattâ isyanın bölgelerini defalarca gezmiş ve masanın başına ancak ondan sonra geçmiştir.

Bir başka örnek: Leo Tolstoy'un Rusça ismi "Voyna i Mir" olan, bizde senelerce "Harp ve Sulh" diye okunan ama son senelerde "Türkçeleştirme" denilen garabet uğruna ismi "Savaş ve Barış" hâline getirilen meşhur romanı...

Tolstoy uzmanları, yazarın eserini kaleme almaya başlamadan önce sekiz ile on sene boyunca romanın konusu olan Napolyon savaşlarının cereyan ettiği arazilerde gezdiğini söylerler. Harp ve Sulh'de gayet ustalıkla tasvir edilmiş olan muharebe sahneleri, işte bu araştırmaların neticesidir.

Böyle bir listeyi uzatmak kolaydır, zira herbiri ciddî araştırmalardan sonra yazılmış tarihî romanların sayısı hayli fazladır.

FEŞMEKÂN SULTANIN ÖYKÜSÜ

Dan Brown'un kitapları, işte bu şekildeki ciddî araştırmalara dayanan eserler listesinin son halkasıdır. Brown'un yaptığı, geçmişin esrarlı hadiselerini iyice incelemek, o hadiseler etrafında sonraki devirlerde yoğunlaşmış söylentileri biraraya getirmek ve bugüne aktarmaktır.

Ama artık romanlara, özellikle de Dan Brown'un eserlerine bu şekilde bakılmıyor, romanlarda yazılanların gerçek olduğuna inanılıyor ve bu inanış öyle bir hale geliyor ki, Vatikan bile kitapların sadece bir "romandan ibaret olduğunu" açıklamak zorunda kalıyor.

Meselâ Puşkin'in kahramanı Mişa'nın hakikaten yaşayıp yaşamadığını tartışmak yahut Pugaçev'in idamından bir gece önce Çariçe Katerina tarafından ziyaret edilip edilmediğini sorgulamak ciddî okuyucunun aklına gelmez. Yahut, Tolstoy'un kahramanı Piyotr'un babası Kont Bezukov'un hakikaten varolup olmadığı veya Bazdeyev'in masonik ilişkilerinin gerçekliği sorgulanmaz. Zira, herşey, sadece bir romandan ibarettir.

Aynı davranış, yani tarihin tarih kitaplarından değil, romanlardan öğrenilebileceği inancı son senelerde bizde de maalesef giderek arttı. Feşmekân sultan hakkında sadece iki ayda karalanmış kitabı okuyanlar satırlara göz gezdirdiklerinde tarihi hatmettiklerini zannediyorlar.

Unutulmaması gereken, romanların hoş vakit geçirme vasıtalarından biri, tarihin ise sadece ciddî tarih kitaplarında yazılı olduğudur.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 11.12.2009)

13 Aralık 2009 Pazar

NTV Tarih'in çarpıtması

(Haydarpaşa Garı ve çevresinin patlama günü çekilmiş fotoğrafı.)

"NTV Tarih" dergisinde yer yer faydalı yazılar çıkmasına rağmen bazen geniş kitlelere okutacağım diye konuları sulandırıyor. Nitekim kasım sayısında "Filistin'i Haydarpaşa'daki esrarengiz patlamada kaybetmiştik" başlıklı yazım Derya Tulga tarafından aynı üslûpla cıvıklaştırılmış.

Ben Haydarpaşa Garı'na yığılan silah ve mühimmatın Filistin cephesine gönderileceği sırada Fransız ajanlar tarafından havaya uçurulduğunu yazmıştım ya, magazinci yazar yanıldığımı ve o cephanenin aslında Bağdat'a gönderileceğini iddia ediyor. Neye dayanarak peki? Sadece kendi deyişiyle 'tahminleri'ne.

Almanlar ve Enver Paşa'nın Bağdat'ı geri alma tasavvurları vardı elbette. Yıldırım Orduları Grubu bunun için kurulmuştu. Ancak temmuz-ağustosta İngilizler cepheyi Filistin'e kaydırınca öncelik oraya verilecek, Bağdat'a hücumdan vazgeçilecekti. Eylülden itibaren savaşın kilitlendiği cephe Filistin olacak ve Bağdat'ta silah bile patlamayacaktır. Bunun komplo teorisiyle bir alakası yok. Burada dayandığım birinci el kaynağı zikrediyorum: O sırada Haydarpaşa Garı'nda görevli olan subay A. Baha Özler, hatıralarını Yıllarboyu Tarih dergisinde yayımlamıştı (Sayı: 10, Ekim 1980, s. 9-12). Ayrıca Paul de Sailly adlı bir Fransız casusunun hatıratından aktarılan bilgiler için bkz. Tarih Coğrafya Dünyası, Sayı: 2, 1 Mayıs 1959, s.115-116.

Şahsen akıl cebimden hiç eksik etmediğim soru şudur: Yakaladığım ipuçlarını tarih adına bir kazanca dönüştürebilir miyim? Bir tarih dergisinden bu çabaya alkış beklemesem de, saygı duyulmasını beklemek hakkımdır diye düşünüyorum.

Mustafa Armağan
(Zaman, 13.12.2009)

Sabetay Sevi müzesi açılır mı?

İkiçeşmelik yokuşunu tırmanırken, başınızı sola çevirdiğinizde adeta bombalanmış, savaştan geriye anı kalmış bir bölge gibi duran Azizler Sokağı’yla karşılaşıyorsunuz. Yıkık dökük binaların ardından İzmir’in ilk yerleşim yerlerinden Agora kalıntıları görünüyor. Bu manzaranın en önünde duran, iki-üç duvarı ile zar zor ayakta durabilen bina ise, bugünlerde tüm dikkatleri üzerine çekiyor. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın müze olma ihtimalinden bahsettiği İzmir’deki o tarihi bina, 17’nci yüzyılda kendini mesih ilan eden İzmirli Yahudi Sabetay Sevi’nin evi...

En az 400 yıllık olduğu tahmin edilen eve yaklaşırken, çökeceğini düşünseniz de mağaraya benzeyen iç bölümü, delhizleri, mum isiyle kararmış duvarları merakla insanı içine çekiyor. Uzun yıllar Sabetay Sevi’nin olup olmadığı tartışma konusu olan evin hikayesini anlatalım...

“Ev kurtarılsın diye Facebook’ta sayfa bile açıldı”
Hikayeyi araştırırken bulduğumuz, Türkiye’de bu konuyla ilgili bir numaralı adres olarak gösterilen kişi kimliğini açıklamak istemiyor ama 2006’dan bu yana yaptığı araştırmaları ve görüşülebilecek adresleri paylaşıyor. İstanbul’da yaşasa da sık sık İzmir’e geliyor. Evin kurtarılması için Facebook’ta sayfa bile oluşturulduğunu söyleyerek başlıyor hikayeyi anlatmaya:

-15 Kasım 1925 tarihli Resimli Dünya gazetesinde, Lambat Sokağı’nda bulunan Sabetay Sevi’nin evinin, Hayim Katan adlı bir Musevi’ye it olduğunu ve de içinde Çikurel ailesinin ikamet ettiği belirtiliyor. 1949’daki ev sahibi Hayim Katan’in ailesiyle beraber İsrail’e göç etmesiyle birlikte eve çingeneler yerleşiyor. 1990’larda ayakkabı atölyesi olarak kullanılıyor. Daha sonra terk ediliyor, harabe ve çöplük haline geliyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin projesi doğrultusunda etrafı yıkılıp temizleniyor. Bu evin yeri yazılı kaynaklarca 84 yıl öncesinden itibaren tespit edilmiş.

-İnternet yoluyla vaktiyle bu evde yaşamış olan aile fertlerine ulaştım. Son 50 yıl içinde evi ziyaret etmiş ve bana anılarını anlatmak isteyen yedi kişiyle temas ettim. İsrail’in İkinci Cumhurbaşkanı olacak olan Yitzhak Ben-Zvi’nin 1940’larin başında evi ziyaret ettiğini öğrenmem, son 50 yılda bu evin restorasyonu için sekiz değişik teşebbüste bulunulup bunların başarısızlıkla sonuçlanması ve vaktiyle burada kalmış çingenelerin evin “mübarek” bir şahsiyete ait olduğuna inanıp mumlar yakıp dua etmeleri beni en çok şaşırtan şeyler oldu.

- Umarım bu ev artık hak ettiği ilgiyi bulur ve İzmir’in kültürel hayatına kazandırılır. Konunun herhangi bir açılımla irtibatı yok. Eğer İstanbul’da Kültür Bakanlığı’na bağlı bir Adam Mickiewicz Müzesi varsa, Tekirdağ’da Rakoczi Müzesi varsa İzmir’de Sabetay Sevi Müzesi neden olmasın? Böyle bir şey çoktan gerçekleşmeliydi.

“Kimisi unutmak istiyor, kimisi unutulmak istiyor”
Amerika Furman Üniversitesi’nin Tarih Bölümü’nde görevli Doç. Dr. Cengiz Şişman başta İstanbul ve İzmir’de olmak üzere 60-70 bin Sabetayist bulunduğunu ve 4 bin kadarının ritüelleri sürdürdüğünü anlatan Şişman, evin yurtdışından “görünüşünü” şöyle anlattı:

-Uluslararası akademik camiada evin korunması gerektiğine dair kuvvetli bir kanı var. Evin ne olarak kullanılacağı konusunda, hem Yahudi vatandaşlar hem de Sabetayist kökenliler hassas. Yahudiler tarihlerinin “karanlık” bir sayfasını tekrar hatırlamak istemiyorlar, seküler Sabetayistler bu tarihi geride bırakmak istiyor, “inananlar” ise gereksiz bir şekilde dikkat çekmek istemiyor. Zaten daha önce birtakım somut adımların atılmasını engelleyen de bu hassasiyetler.

Sabetay Sevi kimdir?
17’nci yüzyılda İzmir, Agora’da doğdu. Osmanlı döneminde 1665’te kendini mesih ilan etti, Yahudi din adamları da onu hain ilan etti. Yargılandı, idamdan kurtulmak için Müslümanlığı seçti. Bu görünüşte bir Müslümanlıktı. İzmir ve Selanik’te yoğunlaşan cemaati, uzun yıllar dış görünüşte Müslüman, içte Sabetay inancına sahip bir hayat sürdü. Cemaat, cumhuriyet döneminde kapalı yapısından zaman içinde sıyrıldı.

Banu Şen
(Milliyet, 13.12.2009)

İlginç bir hükümdar çifti

Bundan tam 200 yıl önce, 15 Aralık 1809’da, imparatoriçe Josephine ünlü imparator Napoleon’un verdiği boşanma senedini imzaladı, daha doğrusu imzalatıldı. Güya falcılar kendisine çok daha önce “Kraliçe olacaksın, taç giyeceksin fakat bedbaht ve hüsran içinde öleceksin” demişlerdi. İhtilal sırasında Barras’ın metresiydi. Bu Fransa’da yarı resmi bir unvandır.

İhtilalin genç liderlerinden general Bonaparte -ki kendisinden 5-6 yaş küçük olduğu görülüyordu- ona âşık oldu, evlendiler. Fransız İhtilali’nin terör devri geçmişti. Yeni rejimin Avrupa’da tutunması savaşla ve bu genç general gibilerinin dehasıyla mümkündü.

Napoleon karısını her zaman sevdi, Josephine de onu. Bu çift Avrupa saraylarına yeni bir düzeni getirdiler. 1805’te imparator olarak İtalya’dan davet edilen Papa’nın elinden taç giydi ve Josephine’e tacını da kendi giydirdi. Josephine duldu, önceki evliliğinden bir kızı vardı: Hortense de Beauharnais. Bu kız bir müddet sonra Napoleon’un kardeşi Louis ile evlendi ve doğan çocukları ilerde Louis Bonaparte olarak önce Fransa’nın cumhurbaşkanı, sonra da III. Napoleon unvanı ile imparatoru oldu. Kendisini amcası ve aynı zamanda da üvey dedesi büyük Napoleon’dan ayırmak için dili uzunlar “Petit Napoleon- küçük” ünvanı ile anarlar.

Giysiler inceldi, banyoya küvet girdi
Karısını boşayan imparator, Avusturya Habsburglarından bir gelin aldı: İmparator I. Franz’ın kızı Marie Louise. Doğan çocuk mutsuz yaşadı. 1815 Viyana Kongresi’nden sonra Napoleon’un kurduğu Avrupa’yı yıkan antlaşma; İtalya’nın Toscanası’nı bu prensese veriyordu. Tabii ne İtalya hayatından memnundu, ne prenses ne de Avusturyalılar...

Josephine Malmasion’a taşındı; Napoleon ile ilişkilerini sürdürdüğü söylenir. İmparator Elbe adasında esarette iken orada öldü. Napoleon Waterloo Savaşı’ndan sonra 1821’de St. Helen de ölüp gömülmüş, günün birinde naaşı Fransa’ya getirilmiştir. Galiba bu muhteşem cenaze töreni aralık ortasında, onların boşandıkları tarihteydi.

Bu bir ilginç çiftti. Avrupa bir dul imparatoriçe tanıyordu. İhtilal sadece siyasi rejimi değil, kılık kıyafeti, ev mobilyasını dahi değiştirmişti. Napoleon ve Josephine ise “ampire” dediğimiz Roma imparatorluk modasını getirdiler. Kılık ve kıyafetler hayli hafifledi, çamaşırlar inceldi; asıl önemlisi banyo odalarına Roma tipi bir küvet kondu çünkü Josephine de Napoleon da bazen günde iki-üç kere yıkanıyorlardı. Fransız üst sınıfları için alışılmadık bir manzara...

Bizi ilgilendiren bir menkıbeye konu oldu
Bizim için Josephine başka bir menkıbenin konusu; güya onun kuzini Aimee de Rivory Cezayirli korsanlar tarafından avlanmış, Türk esir pazarlarına getirilmiş, saray tarafından alınmış ve padişah I. Abdülhamid’in çok hoşuna gitmiş, nikahına almış ve Nakşidil adındaki bu güzelin doğan çocuğu II. Mahmud olarak tahta geçince valide sultan olmuş. Josephine’in ve Napoleon’un akrabası olan bir Fransız “valide sultan”a bizim memleketin alafrangaları bayıldı.
Heyhat, tarih herkesin istediğini dağıtacak kadar cömert değil. Kafkasya’nın güzel ve akıllı kızı Nakşidil Sultan hanedanın büyükannesi ama Josephine ile alakası yok.

Josephine imparatora bir çocuk doğuramadı. İmparatorun Avusturya prensesinden doğan çocuğu ise yaşamadı. Bazı unvan ve isimler ve şöhretler sahipleriyle sınırlı kalıyor.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 13.12.2009)

Atatürk'ü çocukken döven 'Hafız' Hoca kimdi?



"Mustafa" filmindeki bir kandırmacaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Can Dündar Atatürk'ün Sivil (Mülkî) Rüşdiye'de kendisini döverek kanlar içinde bırakan Kaymak Hafız adlı hocası yüzünden din adamlarına düşman kesildiğini ve daha sonra yaptığı inkılapların psikanalitik temelinin bu olay olduğunu bir masal tadında anlatıyordu filmde.

Ancak ciddi bir yanıltmaca, hatta bubi tuzağı gizlidir burada. Doğrusu şudur:

Kaymak Hafız adlı hoca, belki Hafız olabilir ama asla bir din adamı değildi. Ya neydi? Matematik hocasıydı.

Nitekim Falih Rıfkı Atay'a bakarsak, bir gün aynı zamanda okulun müdür yardımcılığı görevini yürüten Kaymak Hafız adlı matematik hocası, bir arkadaşıyla kavga eden Mustafa'ya "kanlar içinde bırakıncaya kadar" dayak atar. O da bu dayağı bir türlü şerefine yediremediği için okulu terk eder ve Askerî Rüşdiye imtihanlarına girer (Çankaya, s. 9; Babanız Atatürk, s. 18.)

Bir matematik hocası, üstelik de kavga ettiği için bir çocuğu dövüyor ama sözde belgeselimiz, sırf isminde 'Hafız' kelimesi geçti diye, Atatürk'ün o dayak yüzünden din adamlarına diş bilemeye başladığını ima ediyor.

İşte tarih böyle tahrif ediliyor.

Mustafa Armağan
(Zaman, 13.12.2009)

Yavuz'un Çeşme Kitabesi Efsanesi



Yavuz Sultan Selim, Çaldıran seferinden dönerken...

İnternetin bir kötülüğü de, uydur kaydır bilgilerin kendisine kolayca müşteri bulabiliyor olması.

Biri bir taş atıyor internetin kuyusuna, kırk akıllı çıkarabilirsen çıkar artık. İşte sizin posta kutunuza da gelmiş olması muhtemel o 'müthiş bilgi':

Güya Yavuz Sultan Selim Ridaniye seferine giderken yaptırdığı çeşmeyi dönüşte harap vaziyette bulmuş; bunun üzerine de aşağıdaki mısraları kendisi kaleme aldırarak çeşmenin üzerine yazdırmış. Şiirin anlamı 1999'da Hasan Pulur'un bir yazısında dile getirilince çeşmenin üstündeki kitabe silinmiş! Çeşmenin kitabesinde şu yazılıymış:

Kürde fırsat verme Ya Rab dehre sultan olmasın
Ayağını çarık sıksın karnı bile doymasın
Vur sopayı al haracı asla iflah olmasın
Ol bu çeşmeden gavur içsin, Rum içsin Kürde nasip olmasın.

Bunu okuyup sersemlemiş olan okurlarım soruyor: Acaba bu bilgi doğru mu?

Bunun gibi konularda atalarımız 'Tut kelin perçeminden' diye şık bir kelam etmişler. Neresinden tutalım?

1) Bu çeşme neredeymiş? Bir resmi, kazınmış da olsa kitabesini gösterin. Rivayetle, -mış, -miş ile tarih olmaz. Yerini söylesinler, gidip kendim göreyim.

2) Sözü edilen en basit vezin ve kafiye bilgisinden yoksun birinin söylediği açık olan manzume, şiirimizin atılım devri olan Yavuz devrine ait olamaz. Kelimeleri, bozuk vezni, külhanbeyi üslubu ile ise Yavuz'a hiç ait olamaz, zira onun Osmanlı padişahlarının en âlimi, üstelik Kürtlere en yakın davranan padişahlardan olduğunu biliyoruz.

3) Yavuz hiç Türkçe şiir yazmamıştır, divanı Farsçadır. Ona atfedilen "Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân / Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek" diye başlayan ünlü kıtası dahil olmak üzere bazı Türkçe parçalar Nesrî gibi başka şairlere aittir.

Sanırım soruyu bana değil de, bu soruyu ortaya atanlara sormalısınız. Önce böyle bir çeşmenin varlığını ispat etsinler, görelim, ondan sonra konuşalım. Olmaz mı?

Üstelik ben 'Milliyet'in internet arşivinde aradım, taradım, Hasan Pulur'un 1999'da böyle bir yazısına rastlayamadım. Kaynak olarak zikredilen Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde (Zuhuri Danışman neşri, cilt 3, s. 80) de böyle bir hikâye yok.

Kazınmış da olsa kitabe yok, bir fotoğrafı yok, kaynak diye verdikleri Evliya Çelebi'de yok, Yavuz'un Türkçe şiiri yok, o yok, bu yok ama ortada koskocaman bir yalan fırıl fırıl dolanıyor. Ve mine'l-garaib.

Mustafa Armağan
(Zaman, 13.12.2009)

12 Aralık 2009 Cumartesi

Milliyet Gazetesi'nden 2 kitap kampanyası: Yenilmez Türk & Büyük Türk

Milliyet Gazetesi, 29 kupona bu 2 muhteşem Nicolae Jorga kitabını veriyor. Kampanya 10 Aralık 2009'da başladı. 11 Aralık 2009'da ise 2.kez şans verildi kaçıranlara. Yarın ve birkaç gün daha tıpkı diğer kampanyalarda olduğu gibi kaçıranlara şans verileceğini düşünüyorum. Halil İnalcık ve İlber Ortaylı hocaların hiç şüphesiz her daim kaynak olarak aldıkları Balkanların en değerli tarihçisi Nicolae Jorga'nın, bu 2 önemli kitabını kaçırmayın.

***

"Osmanlı padişahları içerisinde en bilineni hiç şüphesiz Kanuni Sultan Süleyman´dır. 46 yıl süren hükümdarlığının izleri günümüze kadar gelmiştir. Kanunî Sultan Süleyman döneminde doğu sınırlarının fazla tehdit almaması ve Avrupa´da gelişen şartlar sebebiyle asıl hedef batı olmuştu. Kanuni´den itibaren Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa için gerçek bir tehlike oldu. Kanunî Sultan Süleyman döneminde Almanya içlerine kadar ilerlenmesi, Avrupa´da büyük bir korkuya sebep olduğu gibi "Yenilmez Türk imajını" da oluşturdu. Kanunî dönemi o kadar parlaktı ki 17. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu´nun içine girdiği buhranlı yıllarda, ıslahat layihası kaleme alanlar Kanunî dönemini dönülmesi gereken "Altın Çağ" olarak göstermişlerdi. Kanunî dönemi her yönden İmparatorluğun zirvesi olmasa da padişahın 46 yıl süren hükümdarlığı ve dünya siyasetine yön vermesiyle Osmanlı İmparatorluğu´nun en göz alıcı dönemidir. Jorga, Kanunî´yi "Hiçbir Osmanlı Sultanı, Osman Bey´in halefi, padişah ve halife olarak sahip olduğu bilinci, onun kadar ihtişamla taşımadı" şeklinde değerlendirir. Jorga´nın Osmanlı Tarihi´nin Kanunî Sultan Süleyman ile ilgili bu kısmı birçok ana kaynağa dayanılarak hazırlanmış ve Kanunî döneminde Osmanlı İmparatorluğu´nu teferruatlı olarak anlatan bir eserdir."

(Yenilmez Türk, tanıtım yazısından.)
"-Fatih'in Karakteri
-Hükümdar Olarak Uyguladığı Tedbirler
-İstanbul Kuşatmasının Tarihçesi
-İstanbul'un Fethi
-Fethin Batı'da Oluşturduğu Etki
-Fatih'in İslam Dünyasındaki Konumu
-Osmanlı'nın Tuna Boylarına Akınları
-Osmanlı'ya Karşı Haçlı Seferi Çabaları
-Fatih'in Trabzon Rum İmparatorluğu'nu Ortadan Kaldırışı
-Osmanlı'nın Anadolu'daki Beyliklerle Mücadelesi
-Fatih Dönemi Osmanlı Kültür Dünyası."

(Büyük Türk, tanıtım yazısından.)

8 Aralık 2009 Salı

İran Medeniyetleri Topkapı Sarayı'nda

Topkapı Sarayı Müzesi, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın katkılarıyla 2009 Türkiye-İran Kültür Yılı etkinlikleri kapsamında Onbin Yıllık İran Medeniyeti ve İkibin Yıllık Ortak Miras konulu sergiye ev sahipliği yapıyor.

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile İran İslam Cumhuriyeti Kültürel Miras, El Sanatları, Turizm Kurumu ve İran Ulusal Müzesi Genel Müdürlüğü’nün işbirliğiyle hazırlanan sergi, 1 Aralık’ta gerçekleştirilen açılış resepsiyonunun ardından ziyarete açıldı.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı Hamid Baghaei, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Genel Sekreteri Yılmaz Kurt ve Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı İlber Ortaylı’nın katıldığı toplantıda sergiye dair detaylı bilgiler de paylaşıldı.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Topkapı Sarayı Has Ahırlar bölümünde 5 Şubat 2010’a kadar ziyarete açık olacak sergiyle ilgili şunları belirtti:
“İstanbul’da ve tabii ki tüm Türkiye’de, Onbin Yıllık İran Medeniyeti gibi toplumlar arası diyalogu sağlayacak sergilerin artması en büyük amaçlarımızdan biri. Bu kapsamda çalışmalarımız devam ediyor. Bu serginin Türk sanatseverler tarafından hak ettiğini değeri bulacağına, hatta ziyaret edecek herkesin bir kez daha gelmek isteyeceğine eminim. Ziyaretiyle bizi onurlandıran İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve İran İslam Cumhuriyeti, Kültürel Miras, El Sanatları ve Turizm Kurumu Başkanı Sayın Hamid Baghaei’ye, serginin ev sahibi Topkapı Sarayı Müzesi adına Müze Başkanı Sayın İlber Ortaylı’ya ve bu serginin gerçekleşmesine tam destek veren İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı adına Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç’e teşekkür ederim.”

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç, Ajans olarak en önem verdikleri hususlardan birinin kültürlerarası diyalog ve kültürel etkileşimin meyvelerini gözler önüne sermek ve İstanbulluları farklı kültürlerle tanıştırmak olduğunu belirterek, “Bu çerçevede destek verdiğimiz Onbin Yıllık İran Medeniyeti ve İkibin Yıllık Ortak Miras konulu bu sergi, Türkiye’de İran Medeniyetine ait daha önce hiç sergilenmemiş koleksiyonları da gün yüzüne çıkarması açısından büyük önem taşıyor. İran ile Türkiye arasındaki diplomatik ve kültürel ilişkileri belgeleyen başyapıtların da yer aldığı sergi ile Türkiye ve İran arasındaki ilişkileri sadece siyasi açıdan değil, ekonomik ve kültürel bağlamda da inceleyebilme imkanına kavuşacağız.” dedi.

Açılış toplantısında bir konuşma yapan Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı İlber Ortaylı ise serginin İran dışında bir ülkeye taşınmasındaki zorluğa değinerek, “İran halkı, eşsiz tarihi eserlerinin yurtdışına çıkmasına şimdiye kadar sıcak yaklaşmamaktaydı. Ancak bu serginin, İstanbul’da, Topkapı Sarayı’nda gerçekleşeceği duyurulduğunda, tüm İranlıların da desteği alınmıştır. Bu serginin sizlere ulaşmasında emeği geçen herkese ve özellikle hiçbir desteği esirgemeyen İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’na teşekkürlerimi sunarım” dedi.

İran Medeniyetlerine dair ilk kapsamlı sergi…

İran Ulusal Müzesi ile Topkapı Sarayı Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri, İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Askeri Müze, Sadberk Hanım Müzesi ve Millet Yazma Eserler Kütüphanesi koleksiyonlarına ait seçkin eserlerle İslamiyet öncesi ve İslamiyet sonrası olarak iki bölüm halinde düzenlenen sergi, İran coğrafyasında varlık gösteren geçmiş medeniyetlerin çivi yazılı tabletlerinden hat örneklerine, minyatür ve el yazmalarına, pişmiş toprak kaplarından çiniye, insan ve hayvan figürinleri ve heykellerden tekstil, sikke, maden ve ahşap eserlere kadar 295 eseri içeriyor.

İnsan yaşamı ve gelişimine elverişli doğal özelliklere sahip İran coğrafyasında yaşanan Eski Taş Çağı, Yeni Taş Çağı, Bakır-Taş Çağı, Bronz Çağı ve Demir Çağı’na ait eserler sergide kronolojik olarak sergileniyor. Bunlar arasındaki en önemli eserler İran’da yazının gelişimini ortaya koyan Elâm ve Ahameniş İmparatorluğu’na ait yazı ve kitabelerdir. Sergide önemli bir eser grubunu da İran’ın batısındaki Luristan bölgesine ait, formları, bezemeleri ve yapım teknikleriyle oldukça zengin bir çeşitlik gösteren bronz eserler oluşturuyor. İran’ın en önemli medeniyetlerinden Sasaniler’in maden eserleri de seçkin örnekleriyle sergide yer alıyor.

İran’ın İslami dönemine ait eserleri, Abbasî, Selçuklu, İlhanlı, İncu, Muzafferî, Celayirî, Timurî, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safevî ve Kaçar dönemlerinin iki ülke müzelerindeki seçkin seramik, çini, maden, el yazma kitap, tekstil ve ahşap örneklerinden oluşuyor.

Serginin diğer önemli bir bölümünde, İran ile Türkiye arasındaki diplomatik ve kültürel ilişkileri belgeleyen başyapıtlar sergileniyor. Topkapı Sarayı koleksiyonundaki eserlerin büyük bir bölümünü iki ülke arasındaki barışı pekiştirmek amacıyla, Osmanlı sultanlarına gönderilen diplomatik hediyelerle elçilik heyetlerinin getirdiği hediyeler oluşturuyor.

Topkapı Sarayı Müzesi-Has Ahırlar
Ziyaret Saatleri:
Salı günleri hariç her gün 09.00-17.00

Kaynak: http://www.istanbul2010.org/HABER/GP_592129

6 Aralık 2009 Pazar

Türklerde "Ottomania" başladı


Amerikan New York Times gazetesi, “Batı’ya öfkelenen Türkler, mutluluğu kaybolan imparatorlukta arıyor” başlıklı bir makale yayımladı.

Dan Bilefsky imzalı makalede, Osmanlı tahtının varisi Ertuğrul Osman’ın yaklaşık 80 yıl önce ailesiyle birlikte Türkiye’den gönderildiği, ancak eylül ayındaki ölümünün ardından Sultanahmet Camii’nde yapılan cenaze törenine aralarında hükümet görevlileri ve ünlülerin de bulunduğu binlerce kişinin katıldığı belirtildi. Gazete, “Sayın Osman’a yapılan veda töreni, sosyologların “Ottomania” (Osmanlı çılgınlığı) dedikleri hadisenin son belirtisiydi” diye yazdı.

Osmanlı rönesansı
New York Times, “Hem dindar Müslümanların hem de laiklerin o görkemli yıllara özlemi, kısmen Türklerin, kendilerini üyeliğe kabul etmeye niyetli görünmeyen AB’ye öfkesini yansıtıyor” dedi. Gazete, “iktidardaki dindar Müslüman sınıfın, Osmanlı nostaljisini, Batı yanlısı seçkinlerle mücadele etmek ve Türkiye’ye bölgesel lider kimliği oluşturmak için bir fırsat olarak gördüğünü” de vurguladı.

Türkiye’nin siyasi çevrelerinde de “Osmanlı rönesansının” yaşandığını belirten gazete, Ak Parti’nin “eski Osmanlı kolonilerilerine kur yaptığını”, analistlerin dış politikadaki bu “en azından kısmi tutum değişimini ‘neo-Osmanlıcılık’ olarak adlandırdığını” belirtti. Gazete ayrıca, “Osmanlı’yla alakalı her şeye gösterilen rağbetin, bazen gerçek bir sultanın benzini attırabileceğini” vurgulayarak bir fast-food zincirinin Ramazan ayında “sultan menüsü” sunmasını buna örnek olarak gösterdi.

Kaynak: Milliyet

İsviçre’ye karşı kullanmamız gereken tek silah mizahtır

Şaşılacak tezattır ama yeryüzü tarihinde “alieni” diğerleri denen ve hele ayrı dini olan yabancıyı en geç tanıyan kıta, Alplerin kuzeyindeki Avrupa’dır. Aşağı yukarı miladın 5-6’ncı asrına kadar hemen hiçbir yabancı dinden grubu tanımazlar. Dinler arasında tanışma ve zaman zaman mevcut çatışmalara rağmen genelde bir uzlaşı ortamı Akdeniz’in doğusuna ve Ortadoğu havzasına ait bir aşamadır. Tanıdıkları Yahudileri de çok erken zamandan beri dışlamış, hatta katletmişlerdir. Yeni çağlarda Musevilere karşı en toleranslı diyebileceğimiz İngiltere, ilk önemli Yahudi katliamının yapıldığı adadır.

Almanya’da oran daha yüksek
İslamiyet ise buraya ancak son asırlarda, hatta 150 senenin içinde yerleşen göçmen gruplar sayesinde girmiştir. Sorun bu: Milyonlarca Müslüman denizaşırı kolonilerden eski sömürgeci anavatanın metropollerine göç edince tahammül edilmez olarak algılanıyor.

Paralel bir gelişme Fransa, Almanya ve hatta şimdi İspanya’da olduğu gibi küçük grupların İslamiyet’i kabul etmesidir. Hatta bunların içinde dedesi Haçlı seferlerine katıldığı sabit olan şövalye torunları bile vardır. Ama unutmayalım; oluşum çok gençtir ve Avrupa kıtası Akdeniz kıyıları, hele hele Ortadoğu gibi başka dinden insanlara, zümrelere alışık değildir.

İsviçreliler geçen hafta bir referandumla minareleri yasakladı. Bu minarelerde zaten gürültü kurallarına girdiği için beş vakit ezan hoparlörle okunmuyor. Referandum yapıp olumsuz kanaatlerini yüzde 52 ile açıkladıkları için İsviçrelilere hücum ediyoruz ama güvenilir teknisyenlerin yaptıkları anketler bu oranın mesela Almanya’da daha yüksek olabileceğini gösteriyor.

Avrupa’nın teorik renkliliği maalesef tarihsel ve sosyolojik gerçeğini kapsamıyor. İnsanlar yabancıya alışık değil. Bu durumu eğitimsizlikle de açıklayamazsınız, eğitim düzeyi iki asırdır ortalamanın üstünde. Şayet mesele İslam’ın tanınması ise İsviçre toplumunda bir tasavvuf uzmanı olan Fritz Meyer gibi en azından yarım düzine İslam dini ve medeniyeti uzmanının ismini sayabiliriz.

O kadar kitap fayda etmiyor
Kaldı ki İsviçre’nin kültür alanı Almanya, Avusturya ve Fransa’yı kapsar. Şark milletlerinin dini ve tarihi üzerindeki en zengin ilmi edebiyat ve orijinal eserlerin çevirisi buralardadır. Her kitapçıda İslam üzerine en pratiğinden en uzman işine kadar birçok kitap görürsünüz. Faydasız!

Durumu bilmek, fazla gürültü çıkarmadan dışarıdaki diasporamızı bilinçlendirmek, benzer referandumları bizde yapmamak ve yapılmaması için elalemin dinini ve dilini öğrenmek tek çare. Batı Avrupa dünyası ile çatışmanın sert bir üslup ya da kuvvete dayanmasının hiçbir kıymeti olmaz. Mizahtan başka hiçbir silah yoktur; acımasızca alay etmek ve küçümsemek gerek. Çünkü küçük burjuva denen geniş kitle tarihte sıkça görüldüğü gibi çok tatsız eylemlere girişebilir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 06.12.2009)

15.asrın büyük astronomu Ali Kuşçu

(Ali Kuşçu'yu, yayınladığı bir kitabı Fatih Sultan Mehmed'e verirken gösteren bir minyatür)

Ali Kuşçu, Uluğ Bey'in saltanatı zamanında Semerkand'da ilim tahsilini tamamladı. Uluğ Bey, Kadızade'i Rumi, Gıyaseddin Cemşid, Muinüddin Kaşi gibi alimlerden astronomi ve matematik öğrendi.

Fatih Sultan Mehmed Han'ın daveti üzerine geldiği İstanbul'da çok büyük rağbet gördü, hürmet ve ihsanlara nail oldu. Kendisine Ayasofya müderrisliği verildi. Sultanın desteği ile çok sayıda eser telifine muktedir oldu. Fatih Sultan Mehmed Han'ın Otlukbeli seferinde yoldaşı oldu ve sefer esnasında "er Risaletü'l-Fethiyye"yi yazdı. Hicri 879 Şaban-ı Şerifi'nde İstanbul'da vefat etti. Kabri Eyüp civarındadır.

Osmanlı Devleti padişahı II. Mehmed adına kurulan müessir ilk Osmanlı Üniversitesi olan Fatih Medresesi'nin (Sahn-ı Seman) kuruluş akademik müfredatını kaleme almıştır. Hoca Sinan Paşa, Molla Lütfi, Mirim Çelebi (Mahmud B. Muhammed B. Musa Kadızade) gibi alimler onun derslerinde bulunmuş ve yetişmişlerdir.

Ali Kuşçu'nun soyundan olanlar 18. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı Devletinde önemli devlet görevlerinde bulundular. Torunlarından olan Ebussuud Efendi ve Mirim Çelebi ile onların çocukları şeyhülislam, kazasker, müderris gibi görevlere gelmişlerdir.

Ali Kuşçu'dan sonra Osmanlı Türkçesi dil olarak tüm İslam dünyası için bilim dili olmuştur. Farsça ve Arapça önemini bu dönemden sonra kaybetmiştir.

Risale Fi'Hey'e (1457 yılında Semerkand'da, Farsça olarak yazmıştır) Osmanlı İstanbul Mühendishanesinde (İstanbul Teknik Üniversitesi) XIX. yüzyıl başlarına kadar temel ders kitabı olarak okutulmuştur.

Osmanlı Medreselerinde matematik ve diğer fen bilimleri derslerinin okutulmasında çok büyük rolü olmuştur.

(Tarafımca derleme)

Nûruosmâniye Camii'nin Açılması

Nûruosmâniye Camii miladi 5 Aralık 1755, hicri 1 Rebiülevvel 1168 Cuma günü açılmıştır. İnşaatına Sultan I.Mahmud Han devrinde başlanmıştır. Cami'nin temel atma merasimiyle açılışı arasında 6 sene, 10 ay, 18 gün vardır. İnşaatı Sultan III.Osman ikmal ettirip, vakıflar tesis ettirmiştir. Camiye hanedanın namına "Nûr-ı Osmâniye" ismi verilmiştir. Yüksek mermer merdivenlerle iki yönden camiye çıkılır. 174 pencerelidir. Müezzin mahfeli cümle kapısı üstündedir. Kare plandaki caminin iç avlusu yarım daire şeklindedir. Avluda bir kütüphane, iki sebil ve bir çeşme bulunur. Ana kubbe 26 m çapındadır ve kasnağında onlarca pencere bulunur. Beş kubbeli son cemaat yeri U biçimindedir. Yapıya bitişik iki şerefeli iki minaresinin taş külahları bulunur. Camii, Tâcü't-Tevârih müellifi Şeyhülislam Hoca Sadeddin Efendi'nin haremi Fatma Hatun'un mescidi yerine yapılmıştır. Açılış merasiminde III.Osman cuma namazına gelmiş ve devlet erkanı, alimlere hilatler* giydirilmiş, fakirlere sadakalar dağıtılmıştır.
Nuruosmaniye Camii Kapalıçarşı'nın Çemberlitaş kapısından çıkar çıkmaz girilen kapının solunda 2 metrelik bir subasman üzerinde görülen ilk barok özellikli cami. Dış avlusunun iki kapısından biri Kapalıçarşı'ya diğeri Çemberlitaş'a açılır. Sultan Selim Camii başimamı ve Sultanahmet Camii 2. imamlığını yapan ve ilk Türkçe ezan'ı okuyan Sadettin Kaynak vasiyetinde; cenaze namazının bu cami'de kılınmasını istediğini belirtmiştir. Nuruosmaniye Camii Kütüphanesi'nde 5000'den fazla yazma ve basma eser vardır. Cami yazıları Hattat Rasim, Abdülhalim, Müzehhip Ali, Mehmet Refi Efendi'ye aittir.

(Tarafımca derleme)

*Hilat: Kaftan.

5 Aralık 2009 Cumartesi

Osmanlı-merkezli perspektif

Tarihçiler genellikle Türkmenlerin Anadolu ve Balkanlara akınlarını, "barbarca talanlar" diye anlatmışlardır; oysa bu akınlar kolayca yeni ve özgürleştirici bir imparatorluğun kuruluşu olarak da tasavvur edilebilir. İstanbul'un Osmanlıların eline düşmesi, tipik olarak batı medeniyetinin bir felaketi gibi resmedilmiştir; halbuki bu olay, uzun süredir beslendiği çevresinden mahrum kalmış ihtişamlı bir şehrin yeniden doğuşuna zemin hazırlayan bir rejim değişikliği olarak görülebilirdi. Balkanlardaki Osmanlı fütuhatı*, sık sık bölgenin tarihinin durdurulması, yabancı ve tanrısız bir fatihin "boyunduruğu"bda yüzyıllar boyu mahpus kalmış bir toplumun durağanlığı şeklinde düşünülmüştür. Ne var ki, bir perspektif değişikliği yaparak Osmanlı medeniyetinin Avrupa'ya enerji ve yaratıcılığın patlaması şeklindeki nüfuzuna eşlik eden toplumsal kaynaşma ve kültürel harmanlanma olarak da değerlendirilebilirdi. Osmanlı İmparatorluğu, geleneksel olarak Hıristiyanlığın katili diye görülmüştür; ancak bunu yerine acımasızca hoşgörüsüz olan Hıristiyan Avrupa'dan kaçanlar için bir cennet olduğu hükmüne de varılabilirdi. Herşeyden önemlisi, Osmanlı dünyasında binlerce Hıristiyan dönmenin* barındığı söylenmiştir ama hiç kimse Avrupa'da Hıristiyan olan Müslümanların farkına varmamıştır.

Dünyayı Avrupa-merkezli bir perspektiften görmek zorunda değiliz. Osmanlı-merkezli bir perspektif, çok daha zengin bir dünya sunabilir bize.

Daniel Goffman
(The Ottoman Empire and Early Modern Europe,
Cambridge University Press, 2002, Sayfa: 6-7)

*Hıristiyan dönme: Hıristiyanlıktan Müslümanlığa geçen kimse.
*Fütuhat: Zaferler, fetihler.

4 Aralık 2009 Cuma

Patrona Halil'e dair

(Patrona Halil'in Hollandalı ressam Cornelis Calkoen tarafından 28 Şubat 1730 tarihinde yapılmış portresi)

Sizlere izin, gece ve gündüz her kim gerek bayrak ile ve gerek bayraksız yağma için her kimin mahallesine varup bir zarar eylemek isterse, hemen varup helak edesiz, anlar bizden değildir.

(Patrona Halil'in en yakını Muslu Beşe'nin asilere uyarısı,
Abdi Tarihi, Sayfa:33.)

Patrona Halil kendisi için hiçbir şey istemedi, mansıpları* reddetti ve hala yırtık pırtık elbiselerle geziyor ortalıkta. Çok mecbur kalıp da üniforma giyse bile altında kendi eski elbiselerini giymekten hoşlandığını söylemiştir.

(Patrona'yı gören bir Venedik elçisiniz sözleri, 11 Ekim 1730)

*Mansıp: Makam, yüksek memuriyet.

Paul Valery

(1871-1945 Fransız şair, yazar, filozof.)

Tarih, düşünce kimyasının yarattığı en tehlikeli üründür.. Bu ürün düşler kurdurur, halkların başını döndürür, onlar için sahte anılar icat eder, tepkilerini aşırılığa götürür, eski yaralarını besler, buldukları rahatı kaçırır, onları büyüklük çılgınlığına ve kıyıcılık hastalığına götürür ve ulusları ısırgan, başı göklerde, çekilmez ve böbürlenen bir duruma sokar.

Paul Valery
(Bugünkü Dünyamıza Bakış)

Jean Baptiste Van Mour

Lale Devri'nde dış dünya ile diplomatik ilişkiler yoğunlaşmasa bile, daha "görünür" hale gelir. Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'yı Hollanda Elçisi'nin çocuklarını severken gösteren bu resim, Osmanlı tarihinin Kubbealtı'ndaki ciddiyetini yumuşatan bir karşı örnek olması hasebiyle önemli bir belgedir. (Ressam: Jean Baptiste Van Mour.*)

Mustafa Armağan
(Osmanlı Tarihinde Maskeler ve Yüzler,
Timaş Yayınları, İstanbul, 2005, Sayfa 206.)


*Jean Baptiste Van Mour: Lale Devri'nin en tanınmış ve o zamanki olayları resimlerine yansıtan iki ressamından biridir. Diğeri ise Levnî'dir.

Sinan ve Çağı - Uluslararası Sempozyum

Kayseri Büyükşehir Belediyesi, Mimarlar Odası Kayseri Şubesi ve ÇEKÜL Vakfı, 8-11 Nisan 2010 tarihlerinde Sinan ve Çağı (Sinan & his Age) başlıklı uluslararası bir sempozyum düzenliyor. Sempozyumda, sadece Sinan ve eserleri yerine, daha geniş bir kültürel coğrafya içerisindeki mimarlıkların içindeki konumu üzerine odaklanan eleştirel yaklaşımların ortaya çıkarılması hedefleniyor. Sempozyuma katılmak isteyen akademisyenlerin 15 Ocak 2010 tarihine kadar Türkçe veya İngilizce en fazla 300 kelimelik bir özet ve kısa özgeçmiş ile sinangunleri@gmail.com eposta adresine başvurmaları isteniyor. Sempozyum ile ilgili daha ayrıntılı bilgi http://www.sinangunleri.com/ adresli siteden edinilebilir.