27 Aralık 2010

Ankara’ya demiryolunun gelişi

Ankara’daki ticari sınıf, demiryolunun kente gelişinin ardından kendini ispat etmeyi başarmıştı. "Demiryolu ile İstiklal Savaşı arasında nasıl bir bağlantı vardır?” diyeceksiniz, pekala vardır. Sultan Abdülaziz devri boyunca ancak İstanbul’dan İzmit’e kadar iki yılda tamamlanabilen demiryolu, demiryollarının imparatorluğu kurtaracağına inanan Sultan Abdülaziz’i hayal kırıklığına uğratmıştı.

Sultan Abdülaziz iki alanda fevkalade ısrarlıydı; Donanma ve demiryolu. Kuvvetli bir donanmayla Rusya’ya karşı Karadeniz’de hakimiyeti yeniden kurarak Kırım’ı alma emelinde muvaffak olamadı. Donanma büyük harcamalarla büyüdü, gemi sayısı bakımından büyük devletlerle yarışır hale geldi ama o donanmayı götürecek yeteri sayıda bahriye subayı, astsubay ve teknisyen yetiştirilemedi ve tersanelerde beklenen modernleşme sağlanamadı. II. Abdülhamid döneminde donanmanın tamamen ihmal edilmesinde bu ölçüsüz büyümenin de etkisi vardır.

Sultan Abdülaziz isabetli bir kararla demiryollarına da önem verdi. Ancak isteneni sağlayamadı. Rumeli demiryolları mesela Bosna-Hersek gibi imparatorluğun önemli bir parçasına uzanamadığı gibi, Adriyatik kıyılarına da ulaşamamıştır. Anadolu kıtasında da İzmir-Aydın hattı ve İzmir-Bandırma hattı ilki İngiliz, ikincisi Fransız imtiyazıyla inşa edilebildi. Sultan Abdülaziz’in milli teşebbüs olarak kurmak istediği Anadolu hattı İzmit’te tıkanmıştır.

Anadolu ve Mezopotamya’nın zenginliklerini inceleyip değerlendirmek isteyen Alman sermayeli şirket için imtiyaz alıp demiryolunu döşemeye başlamak, II. Abdülhamid devrinde gerçekleştirilen önemli bir yatırımdır. Demiryolu için verilen garanti akçesi ağır bir borçlanma getiriyordu ama Almanların demiryolu döşeme tekniği de Fransız ve İngilizlerinkiyle mukayese edilmeyecek kadar hızlı idi.

Ordu ilk defa Anadolu buğdayı ile beslenmişti
4 Mart 1889’da Osmanlı Anadolu Demiryolu Şirketi olarak teşkilatlanan Alman sermayesinin arkasında İngiliz ve Fransız bankacılığına göre daha etkin yöntemlerle çalışan Deutsche Bank vardı. 2 Haziran 1890’da 40 kilometrelik Adapazarı hattı tamamlandı. 16 tünel, birçok köprü ve 180 km’ye ulaşan tepelerin yarılmasıyla açılan güzergâhtan geçerek hedefe ulaşan demiryolu 1892’nin son gününde Ankara’daydı. Üç sene içerisinde 500 km’ye yakın yol inşa edilmiştir.
Ankara halkı çoktan beridir bu yolu bekliyordu. Dilekçeler yazıyorlardı hatta bağış kampanyası düzenlemek istediler. Ama daha ısrarla bu yolu bekleyen Kayseri’nin imalatçı ve tüccarları demiryolunu göremediler. Tertipledikleri deve kervanları ile taşıdıkları malı Ankara’dan daha batıya tenzilatlı olarak sevk etmek için şirketle bir sözleşme yaptılar. Kayserilinin önünde hiçbir engel duramaz.

27 Aralık 1919’da Ankara’ya ulaşan Mustafa Kemal Paşa’nın burayı merkez seçmesinin başlıca nedeni kendisini ekseriyetle ve sıcak bir destekle karşılayan Ankara halkı ve eşrafı değildir; demiryolunun ulaştığı bu noktadan direniş de, savunma da, ileriki taarruz da daha kolay başarılacaktır. Nitekim aralık ayı Osmanlı iktisadi tarihinde Rumeli’den gelen göçmenlerin hat boyuna yerleşerek Anadolu’nun tiftik ve tahıl zenginliğinin Avrupa’ya sevk edilmesine neden olduğu gibi, 1896’de Yunanistan’la yapılan savaş sırasında ordunun ilk defa Anadolu buğdayı ile beslenmesini sağlanabilmiştir.

27 Aralık 1919’da da aynı şehir bir bakıma demiryolu savaşı sayesinde kazanılan kurtuluş hareketinin merkezi noktası olmuştur.

Ankara ilginç bir şehirdi; bugünkü Kayseri’nin ve Kırşehir’in de dahil olduğu koca bir vilayetin merkeziydi ama nüfusu ancak 20 bin civarındaydı. Tarih boyu önemli bir merkezdi, nüfusu azdı. 16-17’nci yüzyılda önemli bir ihracat merkezi sayılırdı, 19-20’nci yüzyıl başlarında da bu ticaret nedeniyle birkaç konsolosluğun ve yabancı okulların bulunduğu bir şehirdi. Ama görünüşü mutevazı hatta fakir sayılabilirdi. Bu görünüşe aldanmamalı; ticari atılıma hazır ve dünya ile bütünleşme yeteneğine sahip bir sınıf demiryolu sayesinde kendini ispat edebilmiştir.
Kırmızı çizgiyle belirtilen hat motorlu taşıt trafiğine kapatılacak.

Yayalaştırma kararı için geç bile kalındı

Fatih Belediyesi 1 Ocak 2011 tarihinden itibaren Eminönü-Cağaloğlu bölgesinde önemli bir bloku motorlu trafiğe kapatma kararı aldı. Bu bölge Galata Köprüsü’nü geçtikten sonra batı tarafında Cemil Birsel ve Uzunçarşı caddeleri, doğu tarafında Babıali ve Ankara caddeleri, Eminönü’nde Yeni Cami ve Mısır Çarşısı’nı hizalayan Gümüşpala ve Reşadiye caddeleri ile Marmara tarafında da Kapalıçarşı ve Nuruosmaniye caddeleridir.

Sultanahmet’ten sonraki bu ikinci girişim ile İstanbul’un 2 bin yıllık merkezi, beşeriyetin en önemli eserlerinden Ayasofya ve At Meydanı mıntıkası, Yeni Cami, Rüstem Paşa, Mahmut Paşa camileri, Kapalıçarşı gibi klasik Osmanlı eserleri ve Nurosmaniye bölgesi yaya trafiğine tahsis edildi.

Şüphesiz ki buralarda motorlu trafiğin yasaklanması veya azaltılması mevcut perakende ticaret bölgesine bir zarar değil, aksine daha büyük canlılık getirir. Bazı imalathanelerin ise İstanbul surları dışına çıkmasını teşvik eder, doğrusu da budur. Bu karar, Eminönü-Fatih belediye bölgelerinin birleştirilmesinin faydalı sonuçlarından biridir. Bilhassa bu son bölgede motorlu taşıtlar eski eserlere zarar vermekte ve tarihi sokaklarda eskilerin tabiriyle “murur-u ubur”u yani insanların gelip geçişini cehennem azabı haline getirmektedir. İnşallah kapatma kararı ve uygulama başarılı olacaktır.

Klasik Konstantinopol ve hakiki Osmanlı İstanbul’u, Unkapanı Köprüsü ve Yenikapı arasındaki hattın doğuda kalan kesimidir. Ümit ederiz ki yakın gelecekte bu başarılı uygulamalarla Süleymaniye Camii, Beyazıt Camii, İstanbul Üniversitesi, Gedikpaşa mıntıkası ve Marmara kıyıları da hiç değilse kısmen motorlu trafiğe kapatılır ve Malta’da ve bazı eski şehirlerdeki gibi elektrikli taşıma araçlarıyla günün büyük kısmında ulaşım sağlanır. Bu kaçınılmaz ve gerekli bir gelişmedir.

2000 yıllık medeniyet merkezini bugünkü ağır tramvay, kamyon ve otobüs ulaşımıyla tahrip ederek insanlığa olan borcumuzu yerine getiremeyiz. Geç kalmış bir uygulamadır, zararın dönülen yerine kâr denir. Herkesin belediyenin bu kararına uyması ve yardımcı olması gerektiğine şüphe yoktur.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 26.12.2010)

19 Aralık 2010

Hilmi Özkök 2004 darbesini nasıl önledi?

Dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman,
Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek, Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına ve
Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur.

Takvimler 3 Mart 2004'ü gösterirken Ankara'da akıllara durgunluk veren bir toplantı düzenlenir. ATO salonunda "asker ve sivil" kanattan darbeciler buluşurlar.

Bu 'sıradışı' buluşmayı Atatürkçü Düşünce Derneği düzenlemiş, ilk kez bir sözüm ona 'sivil' toplantıyı kuvvet komutanları hem de eşleriyle tam tekmil şereflendirmişlerdi. Toplantıyı 8 üniversite ve 7 sendika desteklemekte, emekli Başsavcı Vural Savaş'tan tutun da Doğu Perinçek'e, Sinan Aygün'den Çetin Yetkin'e, Kamer Genç'ten Nur Serter'e kadar malum zihniyetten yüzlerce insan bir araya gelmektedir.

O gün üç kuvvet komutanı da oradadır. Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman, Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek ve Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur salonda hazır bulunurken Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına, o sırada düşen bir uçaktaki şehitlerin cenazesine katılmak üzere Konya'ya gittiğinden salonda yoktu. Ancak olmayan birisi daha vardı. Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök nedense İsveç'teydi!

Bunca zevat, görünüşte Hilafetin Kaldırılmasının 80. Yıldönümü için toplanmıştı ama daha çok 'AKP' iktidarında laikliğin elden gitmekte olduğu, AB'nin Türkiye'yi parçalayacağı, Kıbrıs'ın satıldığı vs. gibi ilgisiz konular konuşulmuştu. Derya Sazak'ın sıcağı sıcağına yazdığı gibi 3 Mart toplantısı "yeni bir çıkış"ın, yani darbenin habercisiydi ve "arkasının geleceği" izlenimini uyandırıyordu.

Yanılmıyordu, plana göre, salonu çınlatan 10. Yıl Marşı'yla biten bu sıradışı buluşmanın arkası gelecekti. Ne var ki, beklenmedik bir gelişme, darbe girişimini akim bırakacaktı.
Peki planlar neden tutmadı? Bu başarısız darbe girişiminin şimdiye kadar gizli kalan içyüzünü, araştırmacı Süleyman Yeşilyurt'un "Üniformalı Uyanıklar" (Ank. 2010) adlı kitabından öğreniyoruz. Yeşilyurt'un Genelkurmay'daki iki albay ile bir yarbaydan edindiği gizli bilgileri burada açıklıyorum.

Bu gelişmeler yaşanırken CIA, Ankara'daki bir üst düzey diplomat vasıtasıyla MİT'i ve Emniyet İstihbarat'ı, Özkök'e "çok ciddi fizikî bir eylem veya suikast" tertipleneceği konusunda uyarır. Bunun üzerine Ankara Merkez Garnizon Komutanı Tümgeneral Fehmi Büyükbayram ve özel eğitimli ekibinin olağanüstü çabasıyla suikast girişimi başarısızlığa uğrar. Hem MİT'in, hem de Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı'nın girişimden haberdar edilmeleri oyunu bozmuştu.

Yine de Genelkurmay Başkanlığı ser verip sır vermemiş, hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam etmişti. Jandarma Tuğgeneral Levent Ersöz'ün başını çektiği istihbaratçı subaylar Özkök'ü dinlemeye devam ediyorlardı. Özkök'e gelince, en ufak bir şüphe uyandırmadan kendi oyununu oynamaya başlamıştı. Darbecilerin bütün çalışmalarını sesli ve görüntülü kayda aldırıyor ve nihai hesaplaşma gününü bekliyordu. İki tarafın da birbirini görüntülediği ve dinlettiği bu nefes nefese takip sürecinden bakalım kim galip çıkacaktı?

2004 Nisan'ı ortalarında -Özkök mahkemedeki ifadesinde olaydan 2004 baharında haberdar olduğundan söz eder- Eruygur'u karargâha çağırır. Çay kahve faslından sonra konuya giren Özkök, Eruygur'a sürpriz yapar ve Jandarma Karargâhı'nda yapılan darbe toplantılarının şok görüntülerini izletir. Hiç beklemediği bu manzara karşısında Eruygur kızarır, bozarır, zira görüntülerde karşısındaki Genelkurmay Başkanı aleyhinde ağza alınmayacak hakaretler vardır.

Hilmi Özkök, görüntüleri izlettikten sonra zarif bir üslupla "Darbeni yakaladım Paşa" demiş, Eruygur buna karşılık ölgün bir sesle "Karargahım bana ihanet etti" diye mırıldanmıştır. Özkök ona, hukukî yaptırımları hatırlatmayı da ihmal etmemiştir.

Komutanlarının omuzları çökük vaziyette döndüğünü gören Jandarma'daki darbeci kurmaylar onun etrafını almışlar, söyleyeceklerini merakla beklemektedirler. Eruygur deşifre edildiklerini izah ettikten sonra paniğe kapılan darbeciler içlerindeki köstebeği aramaya koyulurlar. Ancak çok geçtir. Mustafa Balbay'ın günlüklerindeki korkulan ihtimal gerçekleşmiş, DP'li bir aileden geldiği için sürekli horlanan, aşağılanan, evinden sefertasıyla yemek getirmesi alay konusu edilen "sizin bir numara" (ona "yetim", "imam", "dinci" gibi kendilerince küçümseyici sıfatlar da taktıklarını biliyoruz), bütün oyunları bozmuş, ipleri eline almıştır.

Şimdi darbeci cenahta korku dağları bekler olmuştur: Ya bir ihbar eden olursa? Kâbus günlerce sürmüş ama Özkök, şuyuu vukuundan beterdir diye düşünüp hadisenin üzerini örtmeyi tercih etmiş, nitekim mahkemedeki ifadesinde Eruygur'u uyarmakla yetindiğini söylemiştir.

Öte yandan uyarı görevine devam eden Özkök, Mayıs 2004'te katıldığı Harp Oyunları'nda 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan'ı çağırıp "Darbe hazırlığı duyumu aldım, bunlar doğru mu?" diye sıkıştırıp gözdağı vermiştir. Böylece darbenin İstanbul ayağını da pasifize eden Özkök'ün müdahalesi sonuç vermiş ve Jandarma Genel Komutanlığı'ndaki bütün üst düzey subaylar peş peşe tayine tabi tutulmuştur. "Kocakulak" Levent Ersöz önce Bilecik'e atanmış, sonra da YAŞ'ta emekliye sevk edilmiştir. Tuğgeneral Kadir Ali Esener ise önce Aydın'a tayin edilmiş, ardından iki yıl üst üste rütbe bekleme alınca emekli olmuştur.

Ne kadarı doğrudur bilemem ama Süleyman Yeşilyurt'un kitabından aldığım bu çarpıcı bilgiler, bir yandan halen devam etmekte olan davaların içyüzünü açıklarken, aynı zamanda 6,5 yıl önce hangi büyük badireleri nasıl atlattığımızın da öğrenilmesine yardımcı olacak nitelikte göründü bana.

Mustafa Armağan
(Zaman, 19.12.2010)

27 Mayıs'tan önce CHP, gençliği sokağa dökmüştü

CHP 27 Mayıs darbesinin bal gibi içindeydi. Nitekim darbe sabahı Org. Cemal Gürsel telefonda İnönü'ye "Emrinizdeyim Paşam" demiş, ardından iki darbeci subay Paşa'yı ziyaret etmişler ve balkondan halkı beraberce böyle selamlamışlardı.

Son günlerde meydana gelen öğrenci eylemlerinin düğmesine adeta bir "mihrak" tarafından basıldığı sizin de dikkatinizden kaçmamış olmalı. Bundan 50 yıl önce yine aynı şekilde aniden patlak veren ve 27 Mayıs darbesine zemin hazırlayan öğrenci hareketlerinin nasıl başlatıldığını iyi incelemek gerekir.

5 Nisan 1960 günü DP iktidarı ile CHP muhalefeti arasındaki mücadelede son düzlüğe girilmişti. O gün, DP'liler, CHP İstanbul il başkanlığının 21 Mart 1960 gün ve 373 sayılı gizli genelgesini basına dağıtmışlardı. Genelgeden, CHP il başkanlığının, tıpkı komünistler gibi hücre şeklinde ve gizli olarak örgütlendiği anlaşılmaktaydı. Ayrıca her ilçeden iki kişinin merkezdeki emekli Kurmay Albay Cemal Yıldırım'la temasa geçmeleri ve fısıltı gazetesi tekniğini kullanmaları bildiriliyordu.

Ardından hükümet, Tahkikat Komisyonu kurulması için TBMM'de harekete geçti. Komünist hücre teşkilatına benzer şekilde gizli olarak örgütlenen CHP'lilerin yasadışı yollara saparak halkı kışkırtmakta ve üyelerini silahlandırmakta olduğu vs. belirtiliyor, bunun soruşturulması için mecliste bir komisyon kurulması isteniyordu.

İşte dananın kuyruğu tam burada koptu. Zira eğer bu gizli ve "komünizan" örgütlenme iddiası doğru çıkarsa CHP kapatılabilirdi. Bu, darbenin kazaya uğraması demekti. Bunun için Tahkikat Komisyonu'nun çalışmasına engel olunmalıydı. Öğrenciler ne güne duruyordu?

İlk gösteri 19 Nisan'da Kızılay'da gerçekleşir. Bir adım sonrası, 28 Nisan İstanbul ve 29 Nisan Ankara olaylarıdır. Her iki olayı da kendilerinin tezgâhladığını, o tarihte CHP Gençlik Kolları Başkanı olan Alev Coşkun "27 Mayıs İlk Aşkımızdı" kitabında itiraf eder (özetliyorum):

"İÜ Hukuk Fakültesi'nde öğrenciler toplanmıştı. "Castro Nuri" dediğimiz Nuri Yazıcı çıktı, 'Hukukun katledildiği bir ülkede buna tahammül edemeyiz, yürüyelim arkadaşlar' diye bağırdı. Bir bayrak çıkardı, millet yürümeye başladı. Ama bir gün önce bu konunun üniversite kantinlerinde, yurtlarda, partinin gençlik örgütlerinde konuşulduğunu da ifade etmeliyim."

Sonuçta olaylar büyür, Emniyet Müdürüyle Rektör tartaklanır. Polis göz yaşartıcı bombalar atar. İşin garibi, hocalar da öğrencilerle birlikte direnişe geçerler. Turan Emeksiz adlı öğrenci seken bir polis kurşunuyla ölür. İki taraftan da yaralananlar vardır.

Ertesi sabah Ankara'da Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakültesi öğrencileri erkenden okulda toplanıp slogan atmaya başlamışlardır. O sırada bir Anayasa profesörü (o zamanın Süheyl Batum'u diyelim) Bülent Nuri Esen, öğrencilerin omuzlarında olay yerine gelmiş ve bir konuşma yapmıştır. Ancak durumu pek iyi kavrayamamış olmalı ki, sıkıyönetimin anayasanın bir hükmü olduğunu söyleyince yumurtaları değilse bile hakaretleri yemeye başlamıştır. Polisin dağılın uyarısına direnen öğrenciler, "Menderes istifa" diye bağırmış, İsmet Paşa lehine tezahürat yapmışlardı.

Daha sonra Hukuk Fakültesi'ne giren öğrencilerle bazı hocalar polise karşı barikatlar kurup mücadele etmiş, hatta bazı kız öğrencilerin, kütüphaneden kalın ciltli kitapları erkek arkadaşlarına silah olarak kullanmaları için taşıdığı görülmüştü.

Aynı gün İstanbul'da Rektör Sıddık Sami Onar, adeta rapor vermek üzere İnönü'yü Taşlık'taki evinde ziyarete giderken gazetecilere yakalanır. Aynı gün, Menderes'in işbaşına gelir gelmez emekli ettiği Genelkurmay Başkanı Nafiz Gürman ile başka bir org. daha İnönü'yü ziyaret edecektir. Üniversite-CHP-asker cephesi tam siperdir.

Bunu Kızılay'daki 555K adlı gösteri izleyecek, Deniz Baykal o gün parlayan gençlerden birisi olarak yıllar yılı "Menderes'in yakasına yapışan genç" diye anılacak ama kendisi bunu hep inkâr edecekti. Cumhurbaşkanı Bayar ve Başbakan Menderes, o gün büyük bir cesaretle göstericilerin arasına dalmış ve gençlere "Ne istiyorsunuz?" diye sormaya kadar vardırmışlardı işi. Meydan "Hürriyet istiyoruz!" haykırışıyla çınlıyordu. Ancak her iki lider de gayet sakin davranarak gençlerin üzerine şiddetle gidilmesini engellemişler, bunun üzerine beklenenin tersine gençler yumuşamıştı.

Başbakan ise radyoya çıkmış, milletin sağduyusuna yaslanarak şu masumane sözleri söylüyordu: "Bu kin, bu husumet, bu ihtiras, bu kıskançlık ne için kurutucu bir çöl fırtınası gibi bu güzel vatanın üstünde durmadan estirilmek istenmekte?"

Menderes'e göre "içleri kin ve ihtiras ateşiyle dolu" bir zümrenin oyunuydu bunlar. Onların "milletin tebessümünü dondurmaya kasteden nefesi", hıyanetin "memleketin güzel renklerini soldurmaya matuf kötü niyeti" sahnedeydi. Milleti uyandırmaya çalışıyordu. Ancak asıl ihanetin toz kondurmak istemediği askeri cenahtan geleceğini hesaplayamamıştı.
27 Mayıs'ı ABD mi yaptırdı?

Menderes'in Temmuz 1960'ta Sovyetler'e gideceği belli olunca ABD'nin darbe yaptırttığı söylenir. Bunun soldan bir yorum olduğunu unutmayın. Halbuki Celâl Bayar'ın 1974'te "Günaydın" gazetesindeki anılarında Menderes'in Ruslara, 'CHP üzerinden gençliği tahrik etmekten vazgeçin, gelin anlaşalım', teklifiyle gitmek istediğini anlatır. Başbakan Rusları Türkiye'deki tahriklerine son vermeye ikna edebilseydi CHP'nin darbe planı akim kalacaktı. İşte darbe bu dış politika atağını boşa çıkarmak için yapıldı. Bugün komşularımızla kavgalı kalmamız için diretenlerin kimler olduklarını bilmem bu kıssadan çıkartabildiniz mi?

Mustafa Armağan
(Zaman, 12.12.2010)

Osmanlı'nın sorumluluk duygusu ve Osmanlı coğrafyasına borcumuz

İster bir Osmanlı Barışı'ndan isterse mevhum bir Yeni Osmanlıcılık akımından bahsediliyor olsun, konuşanın da anlayanın da tarihin bir tane Osmanlısı olmadığını bilmesi gerekir.

Osman Gazi'den Kanuni Sultan Süleyman'a kadar devam eden evrenin Osmanlısı ve o Osmanlı'nın zaman ve mekân algısıyla II.Mahmud dönemi Osmanlı'sını veya II.Abdülhamid'in Osmanlı'sını birbiriyle bir tutamazsınız. Prens Sabahaddin'in de bir Osmanlıcılığı vardı; Enver Paşa'nın da. Biri adem-i merkeziyetçilikten yanaydı; diğeri kaybedişler döneminde cihan hakimiyeti hayalleri kurabiliyordu.

Şimdilerde Yeni Osmanlıcılıktan bahsedenlerin Osmanlıcılıkları da yenidir. Herhalde birbirinden çok farklı özellikler gösteren tarihî Osmanlı tecrübelerinin hiçbiriyle örtüşmez. Zihinlerinde homojen bir Osmanlı telakkisi oluşturuyor, sonra aslında tarihte hiç var olmamış bu sentezin canlandırılması konuşuluyor. Bu sentez idealize edilmiş bir sentezdir ve elbette teorik tartışma için değerlidir. Dışişleri Bakanımızın güzel ifadesiyle tarih tekerrür etmez, ama ihmal de edilemez.

O sentezi sıkıp tek bir hisse indirgesek, kanaatimce, derin bir mesuliyet duygusu çıkar. Osmanlı -sentezin homojenleştirilmiş Osmanlısından bahsediyorum- anaçtı. Bu duygunun muhatabı yer ve zamana bağlı olarak değişse de varlığının motor gücü sorumluluk duygusuydu. Ekseriyet itibarıyla bu duygu, canlılar ve cansızlar âlemini kapsayan bir soyut varlığa yönelmiş ve öznesinde ıstırap ve dertlenme olarak kendini ortaya çıkarmıştı. Osmanlı'ya yükleyeceğiniz başka hiçbir vasıf onda göreceğiniz her erdemi açıklamaz. Osmanlı'nın yayılma alanlarını imar ederken anayurdunu ihmal etmiş olduğu yönündeki yaygın kanaati de başka bir duyguyla açıklayamazsınız. Liderlik ve yönetme arzusu doğal bir arzudur; ama Osmanlı duruşunu anlamlandıramaz.
Söz konusu Osmanlı sentezinin canlandırılmasından bahsedilecek ise edinilmesi gereken ilk duygu da budur: En geniş daireden en küçük daireye kadar artan bir şekilde kendini hissettiren bir sorumluluk duygusu. Şam-ı Şerif'in arka sokaklarında aç yatan bir Arap fakirini dert edinmeden, Şam yönetimi üzerinde siyasi nüfuz ve etki kurmaktan bahsetmek Osmanlılık değildir.

Doğrusu, sorumluluk duygusu Osmanlı'ya has bir duygu da değildir. Onu bir milletin veya bir ailenin etrafında örgülenmiş bir yönetimin hasrına almak insani ve İslami bir sorumluluğu kısıtlamak olur. Yine de Osmanlı'nın tarihî ve kültürel mirasını devralmış bir milletin evlatlarına o Osmanlı'nın toprakları üzerinde yaşayan insanlara karşı insani ve İslami olanın ötesinde bazı sorumlulukları da vardır.

Bu sorumluluklardan biri söz konusu tarihî derinliğin sentez malzemesi olan Osmanlı arşivlerinin, tapu kadastro kayıtlarının ve mahkeme sicillerinin mümkün olan en yaygın erişime açık hale getirilmesidir. Bu ülkelerin tapuları bizdedir, evet; ama bizde kaldıkları müddetçe Osmanlı'nın torunlarına yakışan sorumluluk yerine getirilmemiş demektir. Sadece Filistin'in tapularının Filistin Yönetimi tarafından on yıllardır istendiği ve bir türlü dijital kopyaların kendilerine devredilemediği bir hengamede hangi Osmanlı sorumluluğundan bahsedebiliriz?

Osmanlı'nın terk etmek zorunda kaldığı topraklarda bıraktığı mirasın korunması yönünde son on yıldır güzel işler yapıldığını teslim etmek gerek. Ancak bu mirasın bilinç boyutu hep ihmal edildi. Balkanlar'daki Osmanlı eserleri üzerine basılmış birkaç kitap, Kudüs'teki Osmanlı mirasıyla ilgili bendenizin birkaç çalışması ve Çamlıca Yayınları'nın özverili çalışmaları dışında elle tutulur bir envanter çalışması bile yapılamadı. Yapılanlar da halka mal edilemediler.

Bizim Osmanlı toprakları üzerinde kurulmuş devletlere ve bu devletlerde yaşayan halklara karşı derin bir sorumluluk duygumuz gelişmediği, bu duygunun gerektirdiği ilmi ve kültürel üretim mekanizmaları harekete geçmediği müddetçe bırakınız Yeni Osmanlı'yı, Eski Osmanlı hakkında bile konuşma hakkımız yoktur.

Kerim Balcı
(Zaman, 19.12.2010)

Sovyetler Birliği’nin çöküşüne Türkiye’den bir bakış

Leon Trotsky, Vladimir Lenin, ve Lev Kamenev, İkinci Komünist Parti Kongresi'nde. 1919.

Türkiye’nin aydınları, 20’nci yüzyılın en büyük yapısal değişimine gereken ilgiyi göstermedi. Yalçın Küçük’ün “Sovyetler Birliğinde Sosyalizmin Çözülüşü” kitabı dikkate alınmalı.

Artık Sovyetler Birliği yok; resmen dağıldı. Yerine Rusya İmparatorluğu’nun eski vilayetleri ve eski halklarının federe üyeler halinde katıldığı bir Rusya Federasyonu çıktı. Bu federasyonun içinde siyasi, ekonomik, kültürel ve toplumsal geleneklerinin kuvveti itibarıyla Ruslara yakın tek unsur, Volga Tatarlarıdır. Bu halkın nüfusunu bazıları 15 milyon, bazıları ve resmi makamlar daha küçük olarak veriyor; her halukarda yüzde 10’un altındadırlar. Mesela yanı başlarında onlara tarihi etnik yakınlığı olan (belki de bazı buluntulara göre Macarlara akraba olan) Başkırtlar dahi iktisadi ve kültürel bakımdan daha zayıf durumdadırlar. Bulundukları cumhuriyette de nüfusları yüzde 20 miktarındadır.

Kuzey Kafkasya’daki etnik grupların hiçbiri kendilerine ayrılan bölgede yüzde 50 nüfusu bulmuyor. Sibirya’da Yakutya (Saha cumhuriyeti) gibi Türkiye’den geniş arazide sadece 300 bin nüfus var. Sibirya’da Urallarla Pasifik Okyanusu arasındaki bölgede toplam nüfus ancak 25 milyondur. Buraya Çin’den pasaportsuz bir nüfus nüfuz ediyor.

Eski tarihi Sovyet üyeleri 20 yıldır bağımsızlar. Yeni Rusya’nın kendine göre bir gelişme potansiyeli var. Aynı zamanda da bir durağanlığı, sıkıntısı çekilmeyen tek unsur ise devlet adamıdır. Rusya’nın fetret devrini Putin bitirdi.

Türkiye’nin aydınları yanı başlarındaki Rusya’nın depremine gereken ilgi ve bilgi ile bakmayı bilmediler. Eski yıllara nispetle tek özgün gelişme; birtakım gençlerin muhtelif yollarla Rusya topraklarında çalışmaları veya okumaları, bu sayede mahalli halk ve münevverlerden topladıkları bazı bilgi ve yorumları Türkiye’ye taşımaları olmuştur. İçlerinde çok az miktarda sistematik bilgi taraması yapanlar var.
Kitapta pek rastlamadığımız yorumlar ve kaynaklar var
Fakat Anglo-Sakson kaynakları kırıntı halde okuyup nakletme alışkanlığımız elan bitmedi. Soğuk Savaş döneminde insanlar Harvard’da ve Oxford’da Sovyetlerin nasıl incelendiğine dikkat etmediler, aynı şeyi yapamadılar, bugün de aynı durum sürüyor. Rusya nedir? Sovyetler nasıl yıkıldı? Kendine özgü düşünüp yaklaşan pek olmadı, bu bakımdan Yalçın Küçük’ün “Sovyetler Birliğinde Sosyalizmin Çözülüşü” kitabını kim ne derse desin dikkate almalıdır, üstelik bu çalışma 20 yıl önce yayımladığı tezlerin yeniden ele alınıp yeni belgelerle bezenmesiyle ortaya çıktı.

Kitapta pek rastlamadığımız yorumlar ve kaynaklar var. Ona göre Lavrentiy Beria kendinden önce bu mevkide olan Nikolay Yejov’un yerine NKVD’nin (İçişleri Halk Komiserliği) başına geçtiğinde ortalık durulmuş. Gerçekten de Yejov’un, Stalin’in emriyle yok edildiği ve Lavrentiy Beria iş başına geldiği gün, bu tip soruşturma ve tutuklamalarının durduğunu ünlü bestekâr Şostakoviç’in anılarında bile bulmak mümkün. Poliste bir gün evvelki sorgulamalar aniden sona eriyor. Ne var ki devletin terörü kabaca değil daha rafine olarak devam etmiştir (benim notum).

Kitapta daha başka ilginç kaynaklar kullanılıyor. Beria, Stalin döneminin hemen sonunda halkın tüketim imkanlarının yeniden düzenlenmesi (zira savaştan çıkan halkın durumu berbattı) cumhuriyetlerde yerli komünist yöneticilere fırsat verilmesi, dış politikada savaştan bezen ABD ve Avrupa ile bir barışçı politikaya gidilmesi, Çin ve Kore’den desteğin yavaş yavaş çekilmesi gibi programlar öne sürüyor. Anlaşılan Politbüro’nun Kruşçev, Malenkov, Molotov, Mikoyan, Varoşilov, Kaganoviç gibi üyeleri bir Gürcüden sonra öbür Gürcünün egemenliğine karşıdırlar. Korkutucu olan Beria’nın anti-Ortodoks fikirleri değil, Rusya’nın eritilme politikasının önerilmesidir, adam yok ediliyor (kurşuna dizildi).

Sovyet rejiminin sosyalizmden uzaklaşma nedenini anlatıyor
Yalçın Küçük sonraki 40 yılın içinde Sovyet rejiminin sosyalizmden uzaklaşmasına kâh bazı kaynaklara, kâh kendi gözlemlerine dayanarak bakıyor. Mesela Gorbaçov devrinin ekonomik danışmanı Agil Aganbegyan hakkındaki gözlem ve değerlendirmelerini okumak gerekir. Fakat sosyalizmin çöküşünün nasıl hızlandırılacağı üzerindeki yorumları 70’li yıllardan itibaren (yani Amerika’nın Vietnam’da gerilediği dönem) Sovyetler Birliği’nin aşırı silahlandığı ve nükleer gücünün bir tehdit olduğunun Henry Kissinger tarafından Batı’ya kabul ettirilmesini vurguluyor. Gelişme açık; Sovyetlerden korkulacak ama aynı zamanda da Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku kendi içinde silahlanma dolayısıyla bir ekonomik sıkıntı içinde bunalacak.

Batı bu gelişimi gerçekten bilinçli olarak körükledi mi? Bunu henüz bilemeyiz ama gerilimin Sovyet sistemini çürütmeye başladığı açık.

20’nci yüzyılın en büyük tarihi yapısal değişiminin Marksist Türk aydını tarafından tahlili ilginç ve öğretici. Ne düşüncede olursak olalım, dünyaya kendi gözlüklerimizden de bakmayı bilmek lazım.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 19.12.2010)

13 Aralık 2010

Osmanlı'da zina cezaları

Eğer bir kimse karısını bir başka erkekle ilişkide bulunurken yakalasa ve her ikisini de öldürse o kimse yargılanmaz, diyet istenmez, günah işledi diye cezalandırılmaz (Kanuni Süleyman'ın Zülkadir Ayaleti Kanunnamesi, madde:13).

Eğer evli bir kişi zina yapsa ve yaptığı sabit olsa ve o kişi bin akçalık servete sahipse üçyüz akça ceza alına. Serveti altı yüz akçayse iki yüz, daha aşağı ise servetine göre yüz, elli yahut kırk akça alına (Fatih'in Umumi Kanunnamesi, madde:1).

Eğer avrat zina etse ve zengin olsa, erkek gibi ceza vere (Aynı kanunname, madde:3).

Eğer evli bir kişi zina yapsa ve o kişinin bin akçalık serveti olsa, idam edilmediği takdirde varsa 400 akça ceza alına (Yavuz Selim Kanunnamesi, madde:1).

Avrata ve kıza tecavüz edenin içmeği (erkeklik organı) kesile. Kıza ve avrata zorla nikâh ettiren cebren boşatıla, adamın sakalı kesile ve iyice bir dövüle. Avratla yakalanan idam edile (İkinci Bayezid'in Umumi Kanunnamesi, madde:26).

Zina terimleri sözlüğü

Eski hukukta, evlilik dışı bütün cinsel ilişkiler ‘‘zina'' sayılır... Erkeğin yahut kadının evli olup olmaması önemli değildir; bekârların nikâhsız ilişkiye girmeleri bile zinadır ve suçtur...

İşte, yüzlerce yıl öncesinin zina kavramlarından bazıları...

Zânî: Zina eden erkek.
Zâniye: Zina eden kadın.
Muhsan: Büluğa erişmiş evli erkek.
Gayrı muhsan: Evlenmemiş erkek.
Recm: Zina yapanların taşlanarak öldürülmesi cezası.
Celd: Zina yapan erkek ve kadına ceza olarak uygulanan 100 sopa.
İffet: Zinadan uzak durmak.
Fahşe: Yüz kızartıcı hareket.
Tagrib: Zina suçlusu erkeğe verilen sürgün cezası.
Hîz: Erkeklerle para karşılığı cinsel ilişkide bulunan eşcinsel erkek.
Defter-i hîzân: Hîzlerin kaydedildikleri defter.

Kaynak: Murat Bardakçı'nın 1997 yılında Hürriyet gazetesinde yazdığı bir yazıdan keserek bloga aldım.

Neslişah Sultan ve Sürgün

"...Sürgünde yaşadığımız zamanlarda memleket hasretiyle büyüdük. Annemin İstanbul'a gelip giden dostlarından bana bir avuç İstanbul toprağı getirmelerini istemiştim ama maalesef kimse getirmedi. Fakat, nihayet ben geldim, bu toprağa ayak bastım ve geldiğime de çok memnunum. Şimdi, sokağa çıktığım zamanlar, güzel ne varsa aslında dedelerim tarafından yapılmış olduğunu görüyorum, iftihar duyuyorum ve herşey benimmiş, ben bunların bir parçasıyım gibi geliyor. Buraya ait olduğumu daha çok anlıyorum."

Neslişah Osmanoğlu
(Sultan Vahdeddin ile Halife Abdülmecid Efendi'nin torunu)

Kaynak: Son Osmanlılar belgeseli.

Abdülhamid'in kızı, çocuğunun tedavisi için 100 liraya muhtaçtı

"Son Osmanlılar" belgeselinde bugüne kadar yayınlanmamış çok sayıda doküman ve fotoğraf da yeralıyor.

İşte, bu belgelerden biri: Son dönem Osmanlı tarihinin en güçlü hükümdarlarından olan İkinci Abdülhamid'in 1887 ile 1960 yılları arasında yaşayan kızı Ayşe Sultan'ın, Fransa'da sürgünde bulunduğu 1951'de, amcası son padişah Sultan Vahideddin'in yine Fransa'da sürgünde yaşayan kızı Sabiha Sultan'a 17 Temmuz günü gönderdiği duygu dolu bir mektup... Ayşe Sultan "gözyaşları içerisinde yazdığını" söylediği mektubunda, kuzeninden hasta olan oğlunun tedavi masrafları için 100 lira istiyor:

"İki gözüm sevgili hemşirem,

Eğer bir mecburiyet altında olmasaydım yazmaz ve rica ile rahatsız etmezdim. ...İçler acısı oğlum Hamid, bir aydır büyük krizler geçirerek hayatı ile mücadele etmektedir. Ne yapacağımı bilmeyerek şaşkın, meyus, nikbin, gözyaşımla kaldım.

Doktorlar hemen derhal hastahaneye girip tedavi edilmesi lüzum-ı kat'isini söylüyorlar. Aksi halde maazallah, hayatı tehlikededir. ...Ne yapacağımı bilmiyorum. Bana yüz lira göndermen mümkün müdür kardeşim? Eğer bana bu iyiliği edersen, oğlumun hayatını kurtaracaksın.

Senin nasıl şefkatli bir anne olduğunu biliyorum. Benim bu feláketimde yardım etmenizi rica ederim. Mektubumu yazarken gözyaşlarım akıyor. Allah sana evládlarını bağışlasın. Cevabını serian (hızlı bir şekilde) bekleyerek yardımını tekrar rica eder, muhabbetle gözlerinden öperim sevgili kardeşim.

Ayşe
"

Murat Bardakçı
(Hürriyet, 17.01.2006)

12 Aralık 2010

Tarihin Arka Odası'nda İlber Ortaylı'dan önemli sözler (11.12.2010)

- Kırım Savaşı, Fransızlar için tamamen durduk yerde ortaya çıkmıştır ve Reşid Paşa'nın başarısıdır. Fransızları türlü oyunlarla savaşın içine, üstelik Osmanlı Devleti'nin yanına çekmiştir. Napolyon adeta nefret etmiştir Reşid Paşa'dan. Görmek istemez bile onu. Reşid Paşa çok zeki ve kurnaz bir Dışişleri Bakanı'dır.

- Cumhuriyetimizin bayrağı aynen Osmanlı Devleti'nin bayrağıdır. Bu da devletin hala devam ettiğinin en keskin göstergesidir. Cumhuriyetimizin bayrağı yoktur diyebiliriz. Bu bayrak, sadece biraz daha geometriktir. Şekil olarak Osmanlı Devleti bayrağının aynısıdır.

- Yeniçeriliğin kaldırılması ve eyalet sisteminin çökmesiyle birlikte devlet tamamen ordusuz kalmıştır. Yeniden ordu kurmak hiç kolay birşey değildir.

- Roman okuyarak tarih öğrenilmez. Sadece tarih okuyarak da tarih öğrenilmez. Müzik ve filmle desteklenmelidir. O dönemi hissetmeniz gerekir. Romancının abartma ve uydurma hakkı vardır. Tarihçinin asla yoktur. Roman okunurken ansiklopediden bol bol faydalanılmalıdır. Abartma olup olmadığı kontrol edilmelidir.

- Türk ordusu ricat nedir bilmiyor. I. ve II.İnönü, saldırı anlamında değil ricat anlamında bir zaferdir. Roma ordusu, ricatı en iyi bilen ordulardan biridir. Savaşta en önemli işlerden biri ricattır.

- "Kurtuluş Savaşı olmamıştır" lafı saçmadır. 3 yıl bu topraklar adeta satranç tahtası gibi kullanılmıştır.

- Savaşlarla ilgili tarih yazanlar, askeri arşivlere girmiyorlar. Girmeleri lazım. Bu yüzden yazdıkları çoğu zaman gerçekten uzak oluyor.

- Lozan zafer değilse hezimet de değildir. Anlaşmalarda zafer aranmaz, uzlaşma aranır. "Anlaşmadan zaferle döndük" diyene megaloman deriz, hatta manyak deriz.

- I.Dünya Savaşı'na girmesek Balkanlar aynen kalabilirdi, adalar yine elimizden giderdi. Beyrut, Kudüs, Yafa kalırdı. Şam ve Hicaz kesin kalırdı. Hac ibadetinin yapıldığı topraklar kesinlikle kalırdı yani elimizde. Gerçi böyle, "olsaydı" gibi düşünmek bir tarihçi için çok zararlıdır ve yanlıştır. "Olsaydı" şeklinde yazmak büyük hatadır ama düşünmenin faydası olabilir.

- İsmet Paşa'nın iyi bir kurmay olduğu, I.Dünya Savaşı'ndaki raporundan bellidir. Direkt dönemin Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa'ya yollanmıştır bu rapor. Raporda Almanların Marne Muharebesi'ne kadar iyi savaştığı fakat Marne'de Fransızlardan aldıkları darbeden sonra asla ayağa kalkamayacakları, onların yanında savaşa girmenin bir felaket olduğu yazmaktadır. Almanlara güvenilmemesi gerektiğini söylemiştir İsmet Paşa.

- Yeni Osmanlıcılık diye birşey yoktur. Ancak biz geçmişimizi bu hususta yok sayamayız. Kafkaslarda yada Bosna'da birşey olduğunda sessiz kalamazsınız.

- Kimisi diyor ki "Geçmişi bırak geleceğe bak". Yahu öleceğini bilen her yaratık geçmişi merak eder, bakar ve ondan dersler çıkarmaya çalışır. Hem geçmişi hem geleceği öğrenmek ister.

İstanbul’un Ermeni mimarları

Garabet Balyan’ın yaptığı Valide Sultan Camii.

19’uncu yüzyılda İstanbul’un çehresini ve yönünü değiştiren binalar yapıldı. Bunların önemli bir kısmında Ermeni mimarların imzası vardı. Bu şehirde yaşayanların tanımadığı bu binaları anlatan bir sergi açıldı.

Osmanlı İmparatorluğu’nda bir yer fethedilmeden evvel ilginç bir biçimde önemli manastırların keşişleri ve arhimandritleri ile temasa geçildiği biliniyor. Genellikle fatih hükümdar birçok manastır ve kiliseyi tanır ve imtiyaz beratlarını verirdi. Bu gibi beratları Balkanlar’da, Ortadoğu’da, Anadolu’da eski manastırların arşivlerinde bulmak mümkün. Bulgaristan’daki Rilo manastırı, Akdeniz adalarındaki manastırlar ve Aynaroz’dakiler, Sina Yarımadası’ndaki Sen Katerin Manastırı sayısız örneklerden bazılarıdır.

Bununla birlikte, Osmanlı’da zaruri tamirat dışında manastır ve kiliselerde genişleme yapılması ve hele yenisinin inşa edilmesi pek arzulanan bir durum değildi. Ta ki 19’uncu asra gelene kadar... 1839 Tanzimat Fermanı ve 1856 Islahat Fermanı’ndan sonra imparatorluğun her tarafında gayrimüslimler yeni kiliseler, hatta çan kuleleri inşa ettiler. Çünkü çan çalmak da serbest bırakıldı. İşte imparatorluğun bu son 70 senesi içinde Rumların, ama asıl Ermeni inşaat kalfası ve mimarların sayısız eseri vardır ve hepsinde de Avrupa mimarisinin tesiri görülür.

Bu ay şehrimizde Rum mimarlar ve Ermeni mimarların eserleriyle ilgili iki tane sergi açıldı. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’nde açılan sergiden bu sütunda söz edildi. Bu hafta ise İstanbul Modern’de Hrant Dink Vakfı ve HAYCAR Mühendis ve Mimarlar Derneği’nin işbirliğiyle “Batılılaşan İstanbul’un Ermeni Mimarları” adlı bir sergi açıldı.

İstanbul’un veçhesi değişti
Gerçekten de batılılaşan İstanbul’da bu iki zümrenin payı büyük. Üstelik Ermeni mimarlar hassa mimarları ocağının kalfa geleneğinden geliyorlardı. 19’uncu yüzyılda bu aileler en başta Balyanlar olmak üzere çocuklarını Avrupa’da okuttular ve devlet, amira (yüksek memur) zümresi içinde olan veya bu zümreye soktuğu Ermeni mimarlardan vazgeçmedi. Dönemin protokol zaruretleri dolayısıyla inşa edilip geçilen Dolmabahçe, Beylerbeyi, Çırağan sarayları; valide sultanların ve Abdülmecid Han’ın yaptırdığı camiler, Valide Bendi gibi su tesisleri, yeni kiliseler, Kuzguncuk’ta kimselerin görüp bilmediği Serveryan’ın tasarımı olan Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi gibi eserler ortaya çıktı. İstanbul’un veçhesi değişmeye başladı.

Şurası bir gerçek ki, İstanbullular 19’uncu yüzyılın İstanbul’unu değiştiren bu binaların hepsini tanıyıp bilmiyorlar. Bu bakımdan geciken bu sergiyi kutlamak lazım. İstanbul Modern Sanat Müzesi ise ev sahipliği yaptığı bu sergiye biraz daha geniş bir alan tahsis etmeliydi.

Hiç şüphesiz ki, 19’uncu yüzyıl İstanbul’unun çok önemli bir veçhesi hayatını kazanmak için İstanbul’a gelen güney veya kuzey İtalyalı mimar, kalfa ve işçilerdir. Fossati kardeşler gibi Milano Brera Akademisi’nde yetişen İsviçre İtalyanı iki kardeş devletin resmi binalarını yaptılar. Brera’da yetişenler genellikle Çar Rusya’sının resmi mimarları olarak istihdam edilmişlerdi. Osmanlı bürokrasisi de bilhassa Rusya ve Hollanda sefaretlerini yapan bu iki mimarı devlet arşivini, adliye nezaretini, bazı nezaret binalarını inşa etmek için kullandı.

Evde 18 II. Mahmud tuğrası
Ayasofya’nın restorasyonu da Fossati’lere bırakıldı. Onlar da ilk defa olarak kazıma yaparak mozaikleri yayımladılar. Rus Çarının bastırmaya yanaşmadığı bu pahalı ve nefis albümü Sultan Abdülmecid Han bastırttı. Katalogun yeni baskılarında ne hikmetse; Fossatti’nin padişaha duyduğu şükranı ebedileştirdiği ithaf sayfası yer almıyor.

Sultan II.Mahmud’dan beri Osmanlı hükümdarları gayrimüslim cemaatlere yakınlık duydu ve emperyal bir himaye gösterdi. Birçok kilisenin önünde Sultan Mahmud’un tuğrasının yer aldığı çeşmeler bulunur. Tabii bunların üstündeki padişah tuğralarını şehrimizin türedi arsız koleksiyoncuları yağmaladılar. Bir tanesinin evinde bunlardan 18 tane varmış.

Hiç şüphesiz ki Balyan ailesini, Serveryan’ın dışında; bilhassa Bahçekapı’daki İş Bankası ve Karaköy’deki Hovagimyan Hanı’nı yapan Levon Nafilyan da milli mimarinin öncülerindendir. Bu mimarın aynı derecede güzel art noveau eserleri de vardır (Bahçekapı’daki Agopyan Hanı gibi). Bugün Ziraat Bankası’na geçen ve çöküşü yakın olan Fatih Çarşamba’daki eski Darüşşafaka Lise binası da Ohannes kalfanın eseridir.

Kumkapı’daki vakıf evler bu sergide yer almıyor. Bu sıraevlerin mimarını bilmiyorum. Ama kuşkusuz Balyanların eseri Sıraselviler şehrin hayatına yeni bir işlev de kazandırdı.

19’uncu yüzyılın İstanbul’unu anlamak için mutlaka İtalyan mimarların, kalfaların yaptığı sayısız binaların tespiti, yayını ve sergilenmesi de lazım. Yılın sonunda 2010 ofisinin dağarcığında inşallah böyle bir sergi de vardır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 12.12.2010)

11 Aralık 2010

İstiklâl Marşı muamması

Osman Zeki Üngör (1880 İstanbul - 1958 İstanbul. Besteci, orkestra şefi, keman virtüozu)

Almanya'daki GEMA isimli kuruluşun İstiklâl Marşı'ndan telif hakkı istediği ortaya çıkınca, Bakanlar Kurulu bundan 80 sene önce yapılması gereken işi yapmaya soyundu ve marşın kamulaştırılması kararını imzaya açtı.

Ama, bir Alman kuruluşunun İstiklâl Marşı ile ne alâkası olduğu pek sorgulanmadı... Söyleyeyim: GEMA, bir telif hakları kuruluşu, yani bestecilerin ve müzisyenlerin haklarını koruyan bir meslek birliğidir ve bu konuda faaliyet gösteren müesseselerin en eskilerindendir. Türkiye'de gerçek anlamda bir telif hakları kanununun mevcut olmadığı senelerde birçok Türk besteci, Almanlar'ın GEMA'sı ile Fransızlar'ın SACEM'ine üye olmuşlar ve hakları bu meslek birlikleri tarafından korunmuştur.

GEMA'nın haklarının korunması için kendisine vekâlet vermeyen bestecilerin eserlerine müdahalede bulunması ve her çalınıştan sonra telif hakkı istemesi sözkonusu değildir, böyle bir hak ancak bestecinin yahut vârislerin yetkilendirmesi ile mümkündür. Dolayısı ile GEMA'nın böyle bir işe kalkışması, Osman Zeki Üngör'ün vârislerinden yetki belgesi almış olduğu anlamına gelir. Yani, İstiklâl Marşımızın bestekârının hakları, şu anda bir Alman meslek birliğinin himayesindedir!

Bu yazdıklarımdan, millî marşımızın bestecisine ait hakların bir Alman telif kuruluşuna verilmiş olduğunu eleştirdiğim mânâsını çıkartmayın! Vârisler, bana sorarsanız en doğrusunu yapmışlardır, zira Türkiye'de "telif hakkı" meselesi, özellikle de musiki alanındaki telifler konusu hâlâ karmakarışıktır. Kanuna göre oluşturulmuş meslek birlikleri arasında işbirliği falan hakgetiredir; üstelik bu meslek kuruluşlarından biri yönetiminden, harcamalarından ve ödemelerinden kaynaklanan şikâyetler sebebiyle kayyuma devredilmiştir.
UNUTULAN BİR TARTIŞMA
İstiklâl Marşı'nın bestesinin Bakanlar Kurulu kararıyla kamulaştırılması çalışmalarına başlandığını öğrendiğimde, 1940'lı senelerde uzun uzun tartışılmış olan bir iddiayı hatırladım: Marşın melodisindeki ana temanın özgün olup olmadığını...

İddiaya göre, ana tema 1845 ile 1902 seneleri arasında yaşayan ve "Tuna Dalgaları", "Çardaş", "İki Gitar" gibi meşhur olan çok sayıda eserin sahibi lon Ivanovici adındaki bir Romen besteciye aitti! Ivanovici'nin "Carmen Silva" isimli valsinden alınmış, bu iş yapılırken vals temposu bir dörtlük ilâve edilerek marşa dönüştürülmüştü!

Cemal Reşid Rey'in "Onuncu Yıl Marşı" hakkında ortaya atılan söylentiler gibi... 18. yüzyılın meşhur Fransız filozofu Jean-Jacques Rousseau, 1750'lerde "Le Devin de Village" yani "Köy Kâhini" ismini verdiği kısa bir opera bestelemişti. Eserin içerisinde, oyunun kahramanlarından Colette'in okuduğu, "Saadetimi kaybettim, hizmetkârımı kaybettim" sözleriyle başlayan bir şarkı vardı. 1950'li senelerde, bu şarkının bizde "Çıktık açık alınlaaaa!" hâlini aldığı ileri sürülmüş ve bu benzerlik yüzünden Onuncu Yıl Marşı'nın bestesinin değiştirilmesi bile teklif edilmişti...

KOLAYCA BULABİLİRSİNİZ
İstiklâl Marşı hakkında bir başka iddia daha vardı: Eserin bestecisi olan viyolonist Osman Zeki Üngör, Ankara'da o zamanki ismi "Riyâset-i Cumhur Musiki Heyeti" olan bugünün Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın başına geçmeden önce, Sultan Vahideddin'in sarayındaki orkestranın başında idi. Hükümdara "Şeh-i âlem mâh-ı envâr ...sultânım" sözleriyle başlayan bir "medhiye" sunmasının yanısıra, padişahın tahta çıkması münasebetiyle bir de marş bestelemiş ama Sultan Vahideddin marşı çaldırmamıştı. Mehmed Akif'in şiiri daha sonra işte bu marşın üzerine yerleştirilip "İstiklâl Marşı" yapılmıştı ve prozodinin bozuk olmasının, yani güfte ile bestenin uyumsuzluğunun sebebi de buydu!

Bir zamanlar temin edilmeleri zor olan iki eser, yani Ion Ivanovici'nin "Carmen Sylva"sı ile Jean-Jacques Rousseau'nun "Le Devin de Village"ı arandıklarında artık internette bile hemen bulunabiliyorlar. Dolayısı ile bu her iki marşımız hakkında hiçbir yorum yapmayayım, Ivanovici ile Rousseau'nun eserlerini dinleyin ve kararı kendiniz verin...

Murat Bardakçı
(Habertürk, 08.12.2010)

9 Aralık 2010

Yalta Konferansı

II. Dünya Savaşı'nda "Üç Büyük" olarak adlandırılan Müttefik Devletler'in liderleri Winston Churchill, Franklin D. Roosevelt ve Joseph Stalin 4 Şubat 1945 - 11 Şubat 1945 tarihleri arasında SSCB'nin önde gelen tatil yeri Yalta'nın 3 km güneyinde bulunan Livadia Sarayı'nda bir araya gelmişlerdir. Yalta Konferansı olarak adlandırılan toplantının ana ekseni II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa'nın yeni düzeni ve Avrupa topraklarının yeniden şekillendirilmesi üzerinedir.

Hüseyin Efendi'nin itilaf kuvvetlerine teslim olması

Kudüs Muharebesi sırasında İtilaf kuvvetlerine teslim olan Osmanlı Kudüs Belediye Başkanı Hüseyin Efendi (Hussein Salim al-Husseini), Kraliyet Kara Kuvvetleri 60. London Tümeni'nin London Alayı 19. Tabur 2. Bölüğe bağlı çavuşları Sedwick ve Hurcomb ile görüşmesi. 9 Aralık 1917 sabah saat 8:00).

7 Aralık 2010

Feroz Ahmad, Tarihçi Kitabevi'nde!

"TARİHÇİ KİTABEVİ 30. SÖYLEŞİSİ"
11 ARALIK 2010 CUMARTESİ SAAT 15.00 – 17.00

FEROZ AHMAD

“İKİNCİ MEŞRUTİYET ÜZERİNE” konulu söyleşisiyle, Tarihçi Kitabevi’nde bizlerle buluşuyor.

ÖZGEÇMİŞ

Feroz Ahmad 1938'de Delhi'de dünyaya geldi. Delhi Üniversitesi St. Stephen Koleji'nde Hindistan Tarihi eğitimi aldıktan sonra University of London School of Oriental and African Studies'de Ortadoğu tarihi çalıştı. 1966'da Bernard Lewis'in danışmanlığında yazdığı The Committee of Union and Progress in Turkish Politics teziyle University of London'dan doktora derecesini aldı.

1966-67'de Columbia Üniversitesi School of International Affairs'de ders verdi. 1967'de Massachusetts Üniversitesi Tarih Bölümü'nde ders vermeye başladı. Massachusets Üniversitesi'nde 1970 yılında doçent, 1978 yılında profesör oldu. 1980-81'de Harvard Üniversitesi Ortadoğu Araştırmalar Merkezi'nde dersler verdi. Daha sonra Tufts Üniversitesi Fares Doğu Akdeniz Çalışmaları Merkezi'nde konuk öğretim üyesi ve Fletcher Diplomasi Okulu'nda Diplomasi Tarihi konuk profesörü olarak görev yaptı.

1997-98'de Boğaziçi Üniversitesi'nde Fullbright öğretim üyesi olarak görev yaptı. Emekli olduktan sonra Türkiye'ye yerleşen Ahmad, 2005 yılından itibaren Yeditepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler ile Tarih Bölüm Başkanlıkları görevini yürütmektedir.

Ahmad'ın eserlerinden bazıları şunlardır:

· İttihat ve Terakki 1908 - 1914 (İstanbul: Kaynak, 1971, 1984, 1986, 1994)

· Türkiye'de Çok Partili Rejimin Açıklamalı Kronolojisi (Ankara: Bilgi Yayınevi, 1976)

· Demokrasi Sürecinde Türkiye (1945-1980) (İstanbul: Hil Yayınları, 1994, 2008)

· Modern Türkiye'nin Oluşumu (İstanbul: Kaynak, 1999)

· İttihatçılıktan Kemalizme, Makaleler (İstanbul: Kaynak, 1985)

· Bir Kimlik Peşinde Türkiye (İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2006, 2007, 2008)

· From Empire to Republic: Essays on the Late Ottoman Empire and Modern Turkey, 2 cilt (İstanbul: Bilgi, Üniversitesi Yayınları, 2008)

TARİHÇİ KİTABEVİ
MODA CADDESİ 104/A MODA-KADIKÖY
Tel: 0216 418 68 86 Gsm: 0 530 370 74 11
info@tarihcikitabevi.com www.tarihcikitabevi.com

5 Aralık 2010

Büyük tarihçi Hammer, "Joseph" olarak doğdu, "Yusuf" olarak öldü


İlk büyük Osmanlı tarihinin yazarı Joseph von Hammer, Katolik olmasına rağmen mezarını tam bir Müslüman kabri gibi tasarlamış ve mezartaşına "Merhum, herkesi bağışlayan ve herkesi affedem Yüce Tanrı'nın merhametine sığındı. Üç dilin mütercimi Yusuf Hammer'in ruhu şad olsun." ibaresini yazdırmıştı.

Önder Kaya
(Habertürk Tarih, 05.12.2010, Sayfa: 4)

***

Avusturya'nın başkenti Viyana yakınlarındaki Klosterneuburg'un Hıristiyan kabristanında bir mezar ziyaretçilerin hemen gözüne çarpar.

Üzerinde kabartma portreler, küçük heykelcikler ve haçlar bulunan mezar taşlarının arasında Arap harfleriyle donatılmış 'alaturka' bir mezar taşı var. Sanki İstanbul'da bir gayrimüslim kabristanının içinde tek başına kalmış bir Osmanlı âliminin mezarı gibi... Baş tarafında 'Hüvel bâki' ile başlayan 'İnna lillah...' ile devam eden Arapça ifadeler, ayak tarafında Osmanlıca 'Ziyaretten murad ancak duadır/ Bugün bana ise yarın sanadır' diyerek dua dilenen bu taşın altında yatan Viyana Kuşatmaları'na katılmış bir Osmanlı değil. Mezar, 'Yusuf bin Hammer'in yani Avusturyalı ünlü tarihçi Joseph von Hammer-Purgstall'a ait.

İttihatçılar Abdülhamid'in wikileaks belgelerini neden yaktılar?

Madem artık 'internet galaksisi'nde yaşıyoruz, 'wikileaks' türü sürprizlere de hazırlıklı olmamız gerekir. Bu arada çoğunluğun tersine, ABD diplomatlarının Washington'a sırf canları sıkıldığı için not gönderdiklerini sanmadığımı belirteyim.

Wikileaks depremi devam ededursun, biz yüz yıl önce bir dönemi aydınlatacak belgelerin, tam basına sızacakken nasıl imha edildiğini hatırlayalım.

Sultan II. Abdülhamid'in 33 yıllık iktidar dönemi hakkındaki eleştirilerden biri, Hafiye teşkilatı yüzünden toplumda huzur kalmadığı, jurnalciliğin babayı evlattan, kardeşi kardeşten şüphe eder hale getirdiğidir. Ne var ki, Meşrutiyet devrinde üretilen 'efsaneler alayı'ndan başka bir şey değildir bu da.

Peki madem Hafiye teşkilatı bu kadar berbat bir şeydi, jurnalcilik toplumu ifsad etmişti, o İttihatçıların sorumlulardan bütün bunların hesabını sormaları gerekmez miydi? En başta da Abdülhamid'den.

Sorabildiler mi? Soramadılar. Hem de Abdülhamid, "Bir mahkeme veya komisyon kurun, gelip kendimi savunacağım." diye haber yolladığı halde cesaret edemediler.

Neden?

Çünkü Abdülhamid kurduğu mükemmel tasnif sistemi sayesinde aradığı her belgeye anında ulaşabiliyordu.

Çünkü Abdülhamid o sırada Meşrutiyet kahramanı olarak ortalıkta gezenlerin bir zamanlar en yakın arkadaşlarını dahi saraya jurnallediklerini biliyordu.

Çünkü Abdülhamid konuştuğu zaman bütün belgeler 'wikileaks' gibi ortalığa saçılacak ve kahramanlarımız, kuruldukları koltukta oturamaz hale geleceklerdi.

Bu yüzden o uğursuz jurnallerden bir an önce kurtulmaları gerekiyordu.

31 Mart isyanı altın bir fırsat sunmuş oldu. İsyanı bastırdıktan sonra Hareket Ordusu gönüllüleri de, Bulgar eşkıyası da soluğu Yıldız Sarayı'nda almıştı. İlk saatlerde giren çıkanın haddi hesabı yoktu. Halılar kesiliyor, kıymetli eşya yağmalanıyordu. Hüseyin Cahit Yalçın, jurnallerin daha orada ayıklanışını hatırlıyor ve hatta kendisi de bu sırada ilgilendiği bir kısım jurnali alıp cüzdanına yerleştirdiğini anılarında anlatıyor. Bunları, devrin wikileaks'i sayılan gazetesi 'Tanin'de peyderpey yayınlayacaktır.

Gazeteler jurnallerin basına açıklanması için bastırıyordu. Bunun üzerine Meclis-i Mebusan toplandı, bu konuyu görüştü. Bir Evrak Tetkik (İnceleme) Komisyonu oluşturuldu. Komisyon Yıldız Sarayı'na gidip jurnaller de dahil olmak üzere Abdülhamid'in bütün evrakını incelemeye başlamıştı ki, Mahmud Şevket Paşa'dan bir emir daha geldi. Paşa, Yıldız'daki bütün evrakın Harbiye Nezareti'ne (Savunma Bakanlığı) gönderilmesini emrediyordu. Komisyon da jurnalleri kimlerin verdiğini bir deftere geçirdikten sonra evrakı tam 330 sandığa doldurup Harbiye Nezareti'ne gönderdi.

Bu defterdeki isimler hiçbir zaman açıklanmayacaktı, zira koltukları sarsabilir, birilerini kimsenin yüzüne bakamaz hale getirebilirdi. Bunun için bir an önce belgelerin ortadan kaldırılmasına karar verildi.

Evrak Komisyonu'nda görevli Asaf Tugay (emekli süvari binbaşısıdır), Yıldız'dan o zaman Harbiye Nezareti olarak kullanılan bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez binasına getirilen belgelerin tasnifine girişildiğini doğruluyor. Ancak tasnif başlayınca başta İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları olmak üzere Abdülhamid'in tahttan indirilmesinde rol alanların da jurnallerine rastlanmış, bu durumdan büyük rahatsızlık duyulmuş ve 'kim tarafından verildiği belli olmayan bir emirle' tam 330 sandık dolusu jurnal, Harbiye Nezareti'nin bahçesinde cayır cayır yakılmıştır.

H.Z. Uşaklıgil, 'Saray ve Ötesi' adlı hatıralarında jurnallerin yakılma sahnesini şöyle anlatmıştır:

"Evrak denilen kâğıtlar hükümetin başına bir belâ oldu. Sandıklarla, öküz arabalarıyla Harbiye Nezareti'ne taşıtıldı, bir aralık tasnifine kalkışıldı, bakıldı ki bunları meydana çıkarmak bütün memleketin üzerine kürek kürek çamur atmak demek olacaktı; nihayet galiba hepsini birden yakıp ait oldukları devirle beraber yok etmeğe karar verildi."

Bir başka deyişle açıklanmış olsa bazılarının maskeleri düşecek, yıllar yılı hem muhalefet ediyor görünüp hem de saraya en yakın arkadaşlarını nasıl jurnallediği ortaya çıkacaktı.

Böylece 30 küsur yıllık bir tarih, sırf yaşayanların hatırları için imha edilmişti. Elimizde kalan 500 civarındaki jurnal, hafiyelerin aynı zamanda ne denli önemli işleri takip ettiklerini, mesela Ermeni örgütlerinin Avrupa'daki nefes alışverişlerini bile izleyip saraya haber verdiklerini gösteriyordu.

Bundan 101 yıl önceki wikileaks depremine ateş çare olmuştu. Anlaşılan dünyanın en ileri devleti, bizim İttihatçılar kadar akıllı değilmiş.

CIA'in Türkiye'den kütüphane kaçırdığını biliyor muydunuz?

Wikileaks ile gündeme gelen ABD'nin casusluk teşkilatı CIA, pek bilinmez ama aynı zamanda kültür ajanlığını da üstlenmiştir. Bir örnek:

1950'li yıllarda İstanbul'da Hidayet Dağdeviren adlı bir kitap hastası, Milli Eğitim Bakanlığı'na dilekçe üstüne dilekçe veriyor, 6-7 ev dolusu, sayısı 10 milyonu bulan kitap, dergi, gazete ve belge koleksiyonunu almalarını istiyordu. Bu arada kimsenin ilgilenmediği bu müthiş koleksiyondan eski ABD Başkanı Hoover'in kurduğu enstitü haberdar oldu, derhal kültür ajanlarına haber verildi.

Sonuç: Bu muazzam koleksiyonu California'da Palo Alta şehrinde ziyaret edebilirsiniz!

Mustafa Armağan
(Zaman, 05.12.2010)

4 Aralık 2010

Dolmabahçe, Çırağan, Ihlamur

Dolmabahçe Sarayı dış görünüşündeki zarafet ve Boğaziçi'nin kazandırdığı ihtişam dışında çağdaşı Avrupa sarayları ile mukayese edilemeyecek bir hacim ve tevazudadır. Bu saraydaki hayat da adeta Topkapı Sarayı'nın ananesini muhafaza etmiştir. Yani sıkışık bir düzen, disiplinli bir hayat hakimdir. Bilhassa Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz zamanlarındaki israf gürültüleri Sultan Abdülhamid devrinde adamakıllı tutumlu bir saray hayatına dönüşmüştür.
Çırağan Sarayı geçirdiği yangından sonra harabeye döndü ama daha beteri, hizmet verdiği I.Meclis-i Mebusan'ın faaliyeti ile ilgili bütün arşivi de kül oldu. Çırağan Sarayı meşum bir saraydır. İçindeki Feriye Karakolu bugün restoran olarak kullanılıyor. İntihar mı cinayet mi? Tartışmaları hala sürüyor.
Sultan Abdülmecid saltanatının yarısını muhtelif yerlerde yaşayarak geçirdi. Dolmabahçe Sarayı dışında, Ihlamur Kasrı gibi bir av köşkü, Haliç'i ve Marmara'yı seyretmek için Çarşamba'da Sultan Selim Camii yanındaki küçük köşk ve Topkapı Sarayı içindeki küçük Mecidiye Kasrı onun devrinde yapıldı. İstanbul'u seyretmeyi severdi. Bunlar bir imparatorluk için israf değildir. Almanya'daki küçük dükalıklarda bile daha fazlası yapılırdı.

İlber Ortaylı
(Türkiye'nin Yakın Tarihi, Timaş Yayınları,
İstanbul, 2010, Sayfa:216-217.)

Marmaray ve İstanbul

Marmaray, İstanbul'un ulaşımını kolaylaştıracak büyük bir proje. Ancak Sirkeci-Yenikapı arasında ilerledikçe yeraltında kalan bu çarpıcı hazinelere toslamaya hazır olmalı. Bu büyük imtihanı acaba tarih şuuruna sahip uygar bir milletin sabrı ve fedakarlığı ile başarılı bir şekilde atlatacak mıyız, yoksa kabalık ve yıkıcılık mı yapacağız.

Bazıları, "Adam sen de, buradan çıkacak Rum eserleriyle mi uğraşacağız?" diyebilir. Ama daha ilk aşamada karşımıza çıkan 17.yüzyıl Osmanlı konut mimarisinin örneğinden de anlaşılıyor ki, Marmaray kazıları sırasında Osmanlı İstanbul'u ve bugünün Türkleri için çok önemli olan yeraltı hazineleriyle karşılaşacağız. Kaybolan mezarlıkların şahideleri bunlardan bir kısmıdır. Merak ediyorum, bunları acaba ne kadar dikkatle toplayıp tasnif edecek ve değerlendireceğiz.

Biz Bizans dediğimiz Konstantinopolis'in varisiyiz. Onun haritasını çıkarmak uzak Batı'da yaşayan Germenlerin, Frankların, Lombardların torunlarının işi olmamalıdır. Üstelik bunların bazıları çok saygın olsa da, bazıları dişe dokunur şeyler söylememiştir. Bu muhteşem İstanbul'un Osmanlı devrini de, Osmanlı öncesi devrinin eserlerini de biz bulmalı ve biz değerlendirmeliyiz.

İlber Ortaylı
(Türkiye'nin Yakın Tarihi, Timaş Yayınları,
İstanbul, 2010, Sayfa:216-217.)

Halil İnalcık

Oturduğu kürsünün sanatçısıdır Halil İnalcık. Tarih, bir heykeltıraşın mermeri çekiçlemesi gibi yontulur onda. Kürsü profesörü değil, saha araştırmacısı. Onu pek çok kez dinledim.

Televizyon ekranlarında, konferans salonlarında ve bire bir konuşmalarında. Hayatımın şans dolu kesitlerinden birisi de yaklaşık beş gün süren Trakya yolculuğumuzdur. Edirne, Babaeski, Lüleburgaz, Kırklareli, İstanbul güzergâhında, her bir noktaya nasıl da heyecanla yaklaştığına, elinde not defteri tarih öğrenmeye yeni başlamış talebe gibi nasıl da heyecanlandığına şahit oldum. İnalcık tarihçiliğini benzerlerinden ayıran temel fark da bu, o öğreniyor gibi anlatıp yazıyor tarihi. Her büyük sanatçıdaki bitmeyen amatörlük onda böylesi bir halde dışa vuruyor. Hüküm vermeden araştırmak, bilerek soruyu cevaba bağlamak onun özel yeteneği.

En son, geçtiğimiz günlerde Ankara'da dinledim onu. Türkiye Yazarlar Birliği'nin düzenlediği Şehir Yazarları Kongresi'nde 'Üç Osmanlı Payitahtı' başlıklı bir konuşma yaptı. Bir kere daha emin oldum ki, İnalcık, şehri, insanı belgeden hareket ederek okumaya çalışırken tarihi arkeolojik bir olgu olarak değil, akışı devam eden bir süreklilik olarak algılıyor. Siciller şehir tarihinin ana kaynaklarıdırlar ve kadılar ilk şehir tarihçileridirler bizde, diyor. Floransa, Venedik, Bursa, İstanbul, fütuhat, Selçuklu, kumaş, birden bu kelimeler, bu isimler nasıl oluyor da zaman ve mekân atlayarak bir araya geliyor diye düşünürsünüz. İnalcık, tarih lügatiyle iktisat tarihini, Divan şiiriyle tarih kuramlarını, arşiv belgeleriyle dünya tarihini aynı kesitte ve paralel akışlar içinde değerlendirir. Tarih, kapalı bir alan değil, sonuna kadar etkileşimlere açık bir konudur. Tarih ölmez, tarih hiç ölmez.

Ömer Lütfi Barkan'ın liderliğini yaptığı tarihçilik dünya ölçeğinde Halil İnalcık'ı armağan edecektir Türkiye'ye. İnalcık'ın özel bilgi ve yetenekleri, ilim sahasında yaşadığı açık süreçler Türkiye ile tarihi hep kilitlemiştir onda. Tarihi seven değil, aynı zamanda ondan etkilenen bir mizacı var... Sadece tarih adına değil, toplumsal şuur adına da bir değer ve görelik ölçütüdür bu bakımdan İnalcık. Görüşünü iktidar aynalarına göre eğip bükmemesi, bilim ahlakı yanında kişisel cesaret taşıması hem eserini hem de sembolik görüntüsünü güçlendirmektedir. Tarihi terminolojiyle değil bugünün diliyle anlatması, yer yer bir hikâye anlatıcısı hatta tarih muhabiri havasına bürünmesi onun tarihçi kişiliğini güçlendiriyor.

Ayrıntıyı seven, ayrıntı psikolojisini bilen tarihçilik mizacı, bütüne, genel çerçeveye doğru adım adım hazırlıyor kendisini. Dahası İnalcık, tahlil ve sonuçlarını kendi benine doğru akıtmıyor. İlk kez ben buldum, ilk kez ben yazdım, ben söyledim söyleminden uzak, öğretmenliği bile şüpheli bir sokak müzisyeni gibi hasbi ve mahcup bir edası var. Üstelik dile kolay, neredeyse 20. asırla yaşıt bir insanın böylesine duru ve açık, bağdaştırıcı ve araştırıcı tecessüsle üretmeye devam etmesi hayranlık uyandırıyor. Sahiplenmeden sahiplenmek, savunmadan korumak, bağırıp çağırmadan eleştirmek ayrı bir yetkinlik İnalcık'ta.

Belge her şeydir bu tür tarihçilerde. Yalnız en çok da belgeden şüphe duyarlar. Ancak belgenin hakikisine ulaştıklarında aşkla inanırlar ona. Belgeyi karşıtlarıyla ve bütün mümkünlükleriyle değerlendirmek, yoruma giderken tarihçinin her zaman ihtiyaç duyduğu sağduyuyu yitirmemek adına her tür çağdaş versiyonu da göz önünde tutarlar. Öteki okuması yapılmamış, tarihsel karşıtlığı ölçülmemiş bir tarihçilik popçulara göredir, İnalcık için değil.

Bilgi insanı konuşturur. Halil İnalcık ise bilgiyle yeniden ve özellikle konuşur. Ne buldum, ne yıktım sedası taşımayan bu tarihçi içten içe şairlik iddiası bile taşır. Gizli gizli şiir yazar İnalcık. Âşık olur. Şiir bilir. Dışarıdan bakıldığı zaman neredeyse yarım asırdır aynı yüzü taşımaktadır. O yüzün arkasında güneşin doğuşu kadar batışını, doğuda ve batıda tatmış bir ruhun izleri vardır. Bilmekte ve inanmaktadır ki, yıkılmış bir imparatorluğun tarihini çalışmak, taraftarları kadar karşıtlarının da ölçüsüzlükler içinde birbirlerini okladıkları bir zamana da denk düşer. Ona yakışan havadaki her oku bir gizli kahraman gibi tutmak ve toprağa gömmektir. Bilgi tarihçiliği, ilim ahlakı ve ruh sağlamlığıyla geleceğe doğru böyle kurulur. İnalcık, Osmanlı'yı asıl yeniden kuran tarihçidir. Osmanlı ise dünyanın en az altı asırlık öyküsüdür.

Ufuk Bozkır
(Zaman, 13.10.2010)

30 Kasım 2010

Haydarpaşa Garı’nda 93 yıl arayla ikinci facia

Haydarpaşa Garı’nda başlayan ve çatısını kül eden yangın hepimizi üzüntüye boğarken, benzeri bir olayın bundan 93 önce de yaşandığı ortaya çıktı. 6 Eylül 1917 günü meydana gelen bir patlamanın ardından Gar binasında yangın çıkmış ve bina ağır hasar görmüştü. Ancak patlamanın gerçek sebebi yıllar sonra anlaşılabilmişti.

Bundan 93 yıl önce, 6 Eylül 1917 günü meydana gelen Haydarpaşa Garı patlaması, kalın bir sır perdesinin arkasına gömülmüştür. Olay, iki satırlık bir resmi tebliğle geçiştirilmiş, millet, patlamanın, bir işçinin elindeki cephane sandıklarından birini yere hızlıca atması yüzünden meydana geldiği masalıyla uyutulmuştu.

Ancak gerçeklerin günün birinde ortaya çıkmak gibi garip bir huyu vardır.

İttihatçılar istedikleri kadar bu yalanı cilalamaya çalışsınlar, hatıralarını 1919′da kaleme alan Liman Von Sanders, sabotajın daha kuvvetli bir ihtimal olduğunu yazmıştır bile. Almanlar bizi bunun bir İngiliz operasyonu olduğuna inandırmaya çalışmışlar, kuş uçurtmadığı söylenen Alman istihbaratının nasıl olup da İngilizlerin sabotajını haber alamadıklarını açıklamamışlardı.

Haydarpaşa Garı, Berlin’den Filistin’e gönderilecek asker, silah ve cephanenin toplandığı ve trenlerle sevk edildiği merkezdi. Yığınla silah ve cephane Haydarpaşa Garı’nda toplanmış, sevk edileceği günü beklemekteydi.

Aslında İstanbul 1917-1918 yıllarında bir “Alman işgali” altındaydı. Her tarafta Alman subayların sözü geçiyor, Alman Genelkurmayı adeta İstanbul’a hükmediyordu. Hatta kimi mahfillerde savaş kazanılırsa İstanbul’un Almanya’nın banliyösü olacağı bile konuşuluyordu.

Tam da sakınılan göze çöp batar misali, Almanların ana karargâhı olan Haydarpaşa Garı’nda o korkunç patlama gerçekleşecek, ölenler, yaralananlar olacak, peş peşe infilaklar İstanbulluların yüreklerini ağızlarına getirecek, tahrip olan Gar binası, aylarca o harap yüzüyle vapur yolcularının yüreklerini dağlayacaktı.
İyi de kimin işiydi bu patlama? İstanbul’un göbeğindeki bu saldırı, İngilizler tarafından yapıldıysa bile mantıklı bir açıklaması olmalı değil miydi? Hedefi saptırmak isteyenler bir İngiliz uçağının bomba atığını söylüyordu ama uçağı gören eden yoktu. Filistin’de cephane bekleyen Mehmetçiğin umutları biraz daha kararırken, basına sansür uygulanması kimin işine yarayacaktı?

Nihayet bir gün olay aydınlandı. Patlama, İngilizler tarafından değil, Fransızlar tarafından gerçekleştirilmişti. Ama nasıl? Dışarıdan bir sabotajla değil, içeriden bir ihanetle.

Fransız istihbaratı, baştan beri İstanbul’dan Doğu’ya sevk edilen silah, cephane ve askerleri sıkı sıkıya takibe almıştı. “Nasıl olur?” demeyin, çünkü Almanların içine sızmış olan bir Fransız casusu, Georg Mann adlı Alsacelı deniz askeri, Haydarpaşa’daki karargâhta kritik bir mevkide çalışmakta, olan biteni, ara sıra yaptığı Berlin yolculuklarında şefine gizlice aktarmaktaydı.
Böylece Alman karargâhının faaliyeti İtilaf güçlerine ispiyonlanıyor, onlar da özellikle İngilizlerin Filistin cephesinde ellerini rahatlatacak bir tedbiri İstanbul’da almanın çaresine bakıyorlardı. Casus Georg Mann, ekibiyle çalışarak patlayıcıların ateşlenmesini sağlamıştı.

Gün gelmiş, bir tanık hatıralarını bir dergiye anlatarak olayın içyüzünü deşifre etmişti.

A. Baha Özler, Georg Mann ile beraber çalışan görevlilerdendir. Patlamanın duyulduğu dakikalarda Cağaloğlu yokuşundan aşağıya doğru koştururken görür arkadaşı Mann’ı. Beraberce bir motora binip Haydarpaşa’ya doğru yola çıkarlar. Garip şey; Mann’ın elinde nereden bulduysa bir fotoğraf makinesi vardır ve patlamanın fotoğraflarını nefes almadan çekmektedir. Tanığımız şüphelenir durumdan ama susar. İstanbul İtilaf kuvvetlerinin işgaline uğrayıncaya kadar kafasında taşır bu muammayı.

Artık Alman subaylar İstanbul’u terk etmişlerdir ya, Baha Bey bir gün Kohut birahanesinde garip giyimli biriyle karşılaşır. Adam kendisini eski arkadaşı George Mann olarak tanıtırsa da, o sırada Alman subaylara yaklaşmak İngilizlerce cezalandırıldığı için çekinir. Bunun üzerine Mann cebinden bir karne çıkartıp uzatır. Baha Bey hayret dolu bakışlarla göz atar karneye. Eski arkadaşının adı, “Georges Mann” olmuştur ve altında Fransızca “Bizim adamımızdır” yazılıdır. Mann, patlamayı kendilerinin gerçekleştirdiklerini göğsünü gere gere anlatmaktadır. Baha Bey şaşkındır. Yıllar yılı düşman hesabına çalışan bir istihbaratçı ile birlikte çalışmıştır da haberi olmamıştır. “Derin bir üzüntü duyuyor ve vicdan azabı çekiyordum” diyor ve ekliyor: “Müttefik ve dost bildiğim bu haine kim bilir ne yardımlar yapmış, ne potlar kırmış ve ne haltlar işlemiştim!

İşte İstanbul’un ve Osmanlı’nın tarihindeki o kara gün, belki de Filistin’in elimizden kayıp gidişini hızlandıran o uğursuz olay, Almanların içine düşman istihbaratçıların sızmasının eseriydi.

Nitekim dost ve müttefik bildiğimiz Almanlar, çok değil, 3 ay sonra Kudüs İngilizlerin eline düşer düşmez sanki şehre savaştıkları İngilizler değil de, kendileri girmiş gibi sokaklara dökülecek ve bu kutsal şehrin Müslümanların elinden kurtarılışını çılgınca kutlayacaklardı.

Peki kim dost, kim düşmandı? Yoksa o sözde dost, bizi düşmanın tahribatından daha derinden ve daha içeriden mi yıkmıştı?

Mustafa Armağan
(Zaman, 28.11.2010)

28 Kasım 2010

Menderes, kendi lehine yapılacak askerî darbeye onay vermemişti

Ne yalan söyleyeyim, hükümetin bu kadar yakın takibinde olduğunu bilmiyordum. Geçen pazar (21 Kasım) Menderes'in 16 generali birden görevden aldığını yazdım.

3 gün geçmeden İçişleri ve Milli Savunma bakanlarının 3 generali açığa aldıkları haberi düştü ajanslara. Doğrusu bu rastlaşmadan pek hoşlanmadım, zira benim "hükümetin tetikçisi" olduğumu düşünenlerin ekmeğine yağ sürülmüş oldu. Neyse ki, hiçbir siyasetçinin "Bizim Mustafa"sı olmadığımı bilenler biliyor.

En iyisi biz Voltaire'in Candide'i gibi "bahçemize bakalım", yani tarihin aynasına. Tarih, bakmasını bilene ışık tutmakta mahirdir çünkü.

27 Mayısçılara göre Türkiye'de A'dan Z'ye her şey bozuktu. Ve ihtilalcilerimizin alınlarında birer deha ışığı parlıyordu. Her işten anlıyorlardı, kalpleri vatana hizmet aşkıyla doluydu. Anayasa açıklandığında gördük ki, hepsi yalanmış. Baktık, kendilerini "tabii senatör", yani ömür boyu "milletvekili" konumuna layık görmüşlerdi.

Enkaz devralmışlardı, her şeyi tepeden tırnağa düzeltmeleri gerekiyordu. Türkçe ezanı, Türkçe Kur'an'ı geri getirmek için çırpındılar, sonra halktan ve Diyanet İşleri Başkanı'ndan destek bulamayınca vazgeçtiler. Ciddi ciddi İstiklal Marşı'nın sözlerini bile değiştirmek istediler. Kasım 1961'de Milli Eğitim Bakanlığı'nda kurulan Güzel Sanatlar Komisyonu'nda güftesini değiştirmek için bir oylama bile yapıldı. Güya Akif'in güftesi, marşa uymuyormuş.

Böylece iktidarı, emekliliği gelmiş Cemal Aga ile demokratlığıyla dünyaya nam salmış İsmet Paşa'ya devrettiler ve Türkiye'nin sorunlarını arapsaçına çevirip bıraktılar. Bir de kanlı miras daha bıraktılar: TSK'nın damarlarına darbecilik zehrini zerk ettiler ki, nesillerdir temizlemeye uğraşıyoruz.

Demokrat Parti, zorunlu 1950 müdahalesi hariç, orduyla uğraşmamak prensibini takip ediyor, ordu ise tersine, her fırsatta hükümeti sıkıştırıyordu. Celâl Bayar darbe karşısındaki tavırlarını şöyle netleştiriyordu:

"Ben ve Başvekil (Menderes), Atatürk ordusunu da, Atatürk ekolünden gelen muhalefet liderini (İnönü) de bir ordu darbesi içinde düşünmeye razı değildik. Toplumumuzun, ordu darbesi çağlarını geride bıraktığına, dünya yüzünde elde ettiğimiz siyasî seviyenin buna elverişli olmadığına inanıyorduk."

Türk ordusu sömürge ordusu mu idi ki, kendi hükümetine karşı darbe yapsın? Menderes'in düşüncesi buydu.

Bu konuda Bayar'ın ağzından aktarılmış çok özel bir not var, gazeteci Cüneyt Arcayürek'in bir kitabında. Onu okuyunca gerek Bayar'ın, gerekse Menderes'in, en sıkıntılı zamanlarında bile bir askerî müdahaleye razı olmadıklarını göreceksiniz.

Arcayürek'e göre Bayar'ın hiçbir zaman resmen açıklamayacağını sandığı değerli bir anısı vardı. 27 Mayıs'tan kısa bir süre önce sokak gösterileri gemi azıya almış, iktidarı sarsıyordu. Buna Harp Okulu öğrencilerinin sessiz yürüyüşü de eklenmişti.

İşte bu aşamada Çankaya Köşkü'nde Bayar başkanlığında düzenlenen toplantılarda kontrolden çıkmakta olan olaylara hal çareleri araştırılıyordu. Bir toplantıda zamanın Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun şaşırtıcı bir teklifte bulunmuştu. Bu teklif kabul edilmiş olsaydı, belki de, DP yeniden duruma hakim olabilir, bir süre sonra sivil hayat geri gelebilir, 27 Mayıs darbesi yaşanmaz ve mevcut darbeciler de bizzat ordu eliyle, emir-komuta zinciri içinde tasfiye edilirdi.

Peki neydi o teklif?

Hükümetle iyi geçindiği için suçlanan ve bu yüzden Yassıada'da idama mahkûm edilen Org. Erdelhun, geçici bir "askerî müdahale" önermişti. "Geçici olarak Başbakanlığı ben alırım. Orduyla birlikte bu 'pisliği' temizleriz, sonra gene sivil döneme geçeriz." demişti.

Başbakan Menderes önce bu öneriyi makul karşılamış, ancak bir süre sonra Arcayürek'in deyişiyle, "ulusal egemenlik görüşü ve inancı ağır basmış olmalı, öneriyi reddettiğini" bildirmişti.

Bu, nedense, üzerinde durulmamış çarpıcı ayrıntının Bayar'dan başka tanığı yok. Menderes anlatamazdı, Erdelhun da anlatmadı. Ancak bazı karineler, Erdelhun'un ordu içindeki darbeci yapılanmalardan fena halde rahatsız olduğunu, kendisinden izinsiz Harbiye öğrencilerinin sokağa dökülmesi üzerine harekete geçtiğini, darbeci ekibin de çoktandır diş biledikleri Paşa'nın üzerini çizdiklerini gösteriyor. Yani Erdelhun, orduya hakim olamamaktan muzdariptir ve mevcut kaynaşmaları bastırmak niyetindedir.

Yazmadan önce iki canlı kaynaktan teyid etmek istedim. Birisi, Bayar'ın kızı Dr. Nilüfer Gürsoy, diğeri Menderes'in oğlu Aydın Menderes. Dr. Gürsoy olayı doğrulamakla birlikte bir "teklif" değil de, bir "fikir" olarak tartışıldığı kanısında. Aydın Bey ise babasının o gün Çankaya'da Erdelhun'la ertesi gün Başbakanlık'ta buluşmak üzere sözleştiklerini ama Menderes'in kararını değiştirerek randevuya gitmediğini, böylece konunun kapandığını ifade etti. Nitekim Celâl Bayar da gazeteci Taylan Sorgun'a 1986'da konuyu anlatmış ve kayıtlara geçmişti. (Öte yandan Süleyman Yeşilyurt, Erdelhun'un milletvekili olmadığı için başbakan olamayacağını hatırlatıyor.)

Bu ayrıntı gibi görünen olay, Bayar ve Menderes'in, ellerine darbe fırsatı geçtiğinde bile "ulusal egemenliğe" olan inançlarından ötürü buna kalkışmadıklarını, her şeye rağmen "silahların gölgesine sığınmayı" inançlarına aykırı gördüklerini göstermesi bakımından çok önemlidir. Demokrasimiz adına bugün de canlı tutulması gereken damar budur zira.

Mustafa Armağan
(Zaman, 28.11.2010)

İstanbul’daki Rum mimarlar

Pera Palas da bir Rum mimarın eseri.

Batılılaşan İstanbul’un Rum Mimarları” sergisi, İstanbul 2010’un en anlamlı işlerinden biri.

2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı son faaliyetlerini yapıyor. Sonuncuların arasında çok anlamlı bir proje; Zoğrafyon Lisesi Mezunları Derneği, 2010 Ajansı ve Ioannis Latsis Vakfı’ndan aldığı destekle bu şehirdeki Rum mimarların eserlerini sergiliyor. Yayına hazırlayanlar Hasan Kuruyazıcı ve Eva Şarlak.

Hiç kuşkusuz ki Pera (Beyoğlu), Boğaziçi, Kadıköy ve suriçi İstanbul’da birçok yerde Rum kalfaların ve mimarların eserleri var. Ahşap ve kagir ve betonarme teknolojisi ile İstanbul’un dört bucağında yapılan eski imparatorluğun kalfalarının ve modern mimarlarının eserleri arasında; mesela ünlü Çiçek Pasajı veya Suriye Pasajı yer alır.

Kiliseler arasında Dolapdere’deki Panaia Evangelista kilisesi, Kumpapı’daki Panaia Elpida ve Aya Kiryaki kiliseleri, Taksim’deki Aya Triada ve Kadıköy’deki Aya Triada gibi 19’uncu yüzyılda yeni bir mimari anlayışı getiren ve mimarlarının Avrupa’da yetiştiği eserler de göze çarpıyor. Hiç şüphesiz ki geleneksel Osmanlı mimarisinin etkisinde kalanlar da var. Mesela Nikolaos Celepis gibi Yıldız Hamidiye Camii’ni inşa eden biri.

Serginin katalogu klasik Osmanlı dönemi mimarları hakkında bilgi verdiği gibi modernleşen mimarinin öncüleri ve eserlerine de yer veriyor. Daha sistematik hazırlanabilirdi. Dimadis Kostantinos, Dimadis Nikolaos, Suriye Pasajı’nı yapan Vasiliyos Dimitiros, Ruhban okulunun mimari Fotiadis Periklis (Zoğrafyon Lisesi de bu mimarındır) gibi modernler yanında Hacı Stefanus Gaytanakis, Gırgırcı Nikola, Kapatinakis gibi klasik mimarlar da var.

Bugün Galata bölgesinin en ilginç binaları Konstantinidos Kiryakidis’in tersiminden çıkmadır. Hiç şüphesiz ki bu serginin Fındıklı’daki eski Güzel Sanatlar Akademisi, şimdiki Mimar Sinan Üniversitesi’nde açılması bir isabet. Yılın sonunda bütün yılın faaliyetlerini taçlandıracak bir faaliyet.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 28.11.2010)

26 Kasım 2010

VIII.Idefix Sanal Kitap Fuarı

Büyük indirim 26 Aralık tarihine kadar sürecek. Arşivler dolsun!

22 Kasım 2010

Sultan Avrupa'da

TRT'nin hazırladığı ve DVD olarak satışa sunduğu "Sultan Avrupa'da" isimli yapım, 24 Kasım Çarşamba gecesi 23:30'da TRT'de.

21 Kasım 2010

Menderes'in ilk işi orduyu temizlemek olmuştu

Bundan 60 yıl önce Adnan Menderes hükümeti, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde darbe yanlısı oldukları tespit edilenleri bir çırpıda temizleme cesaretini göstermiş, adeta "darbe gibi" bir operasyonla bütün kuvvet ve ordu komutanları ile 150 albayı görevden almıştı.

Bu çarpıcı tasfiye, TSK'da gerçekleştirilen en geniş kapsamlı ve en hızlı operasyon olarak tarihe geçmiştir. Öte yandan iktidar, 10 yıl sonraki 27 Mayıs darbesinin pimini de çekmiş oluyordu.

Genellikle Menderes hükümetinin 1950'de güvenoyu alır almaz ilk "işi"nin ezanı "Arapçaya çevirmek" olduğu söylenirse de, bu pek doğru değildir. Belki kanun değişikliği anlamında doğru ama "icraat" planında sadece 10 gün önce, radikalliği bakımından ezandan aşağı kalmayan bir iş başarılmıştır.

Birileri haklı olarak soruyordu: Çiçeği burnunda Başbakan bu deli cesaretini nereden buluyordu? Hangi akla hizmeten ordunun harcamalarını kısıyor, üstelik Genelkurmay Başkanı'ndan tutun da terfi bekleyen albaylara kadar yüzlerce subayı ordudan atıyordu? Emekli Org. Sabri Yirmibeşoğlu, hatıralarında harcamalardaki kısıntının ordu üzerinde "soğuk duş etkisi" yaptığını, tasfiyenin ise memnuniyetsizlik doğurduğunu açıkça yazmaktadır.

Bazı mahfillerin gözünde Adnan Menderes'in mimlenmesinin gerçek sebebi, orduyu siyasî otoriteye tâbi kılma girişimiydi. Başbakan bu cesareti kendisinde bir daha bulamayacak olsa da, yıllar sonra ödeyeceği cezayı daha o günden hak etmişti.

Peki olay nasıl gelişmişti?

DP seçimi yeni kazanmıştı ki, birkaç gün sonra birkaç üst düzey komutan toplanıp Cumhurbaşkanı İnönü'yü ziyarete gittiler. Ona, iktidarı devretmemesini söylediler ve bir işaret verdiği takdirde seçimleri iptal ettirip yeniden Tek Parti dönemine dönmeye kararlı olduklarını bildirdiler.

Öte yandan 5 Haziran günü ihbarcı bir albay, Menderes'i Başbakanlık konutunda ziyaret ederek İnönü'ye bağlı generallerin 8 Haziran'ı 9'una bağlayan gece bir darbe yapacaklarını bildirdi. Bunun üzerine harekete geçen Başbakan, önce Milli Savunma Bakanı ve bazı milletvekilleriyle durumu değerlendirdikten sonra bilgiyi Cumhurbaşkanı Celâl Bayar'la paylaşır. Aynı gece Çankaya Köşkü'nde tasfiye operasyonunun düğmesine basılır.

İhbarın bir albaydan gelmiş olması, ordu içinde bir ayrışma olduğunu gösterir. Genç subaylar DP'yi tutarken, yaşlılar cephesi, CHP yandaşıdır.

6 Haziran 1950 günü tasfiye başlar. Genelkurmay Başkanı Abdurrahman Nafiz Gürman ile Genelkurmay İkinci Başkanı, Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanları ile üç ordu komutanı (toplam 16 general) görevden alınmış, Genelkurmay Başkanlığı'na Kara Kuvvetleri Komutanı Nuri Yamut getirilmiş, diğerlerinin yerlerine de atamalar yapılmıştır. Ayrıca birkaç ay içinde 150 albay daha emekliye sevk edilecektir.

Dikkat çeken nokta ise tasfiyenin özellikle CHP çevrelerinde ve yayın organı olan "Ulus"ta üzüntüyle karşılanmış olmasıdır. Nitekim muhalefet partisi, iktidara karşı ağır bir dille hücuma geçmiştir. "Ulus" 10 Haziran günü manşetten "Komutanlarımıza iftira atmayalım" diye bir haber girmiş ve hükümeti bir açıklama yapmaya davet etmiştir. CHP'liler ise orduyu tahrik edici konuşmalar yapıyorlardı. Bunun üzerine Menderes DP grubuna yaptığı açıklamada orduyu hükümetin üzerine sürmek için tahrik eden CHP'ye fena yüklenmişti. Söyledikleri şuydu:

"Bütün çalışmalarımız demokrasiyi perçinlemek içindir. Esefle bildirmek isterim ki, iktidarımız henüz bir ayı bulmadığı halde bazı zorunlu değişiklikleri mesele haline getiren CHP, başarılı olmak istiyorsa "iktidar hastaları"nı başlarından atmalıdır. Bu "iktidar hastaları", ortalığı karıştırmak istemektedirler."
Şevket Süreyya Aydemir'in "Menderes'in Dramı"nda söylediği gibi Menderes'in suçlaması gerçekten ağırdır. "İktidar hastaları" dediği elbette İnönü ve yakın çevresidir. Bunlar orduyu ele alarak bir darbe hazırlamışlardır ve bu yüzden partiden atılmalıdırlar.

Ancak bu iddia büsbütün asıldan esastan yoksun mudur?

Pek değil. Zira o sırada olmasa bile ileriki yıllarda "CHP artı ordu = İktidar" sloganı duyulacaktır. Paşa damadı Metin Toker'in muhteşem formülasyonu ile bunun "CHP eksi ordu = İhtilal" şekline büründüğünü de biliyoruz.

Öte yandan Menderes tarafından tasfiye edilen generallerin bizzat İnönü'nün silah arkadaşları olup açıktan CHP'yi tuttuklarını hatırlatalım. İnönü bu iddiayı hiç kabul etmemiş, darbeye kimin gücünün yetebileceğini sormuştur. Kimin gücünün yetebildiğini 10 yıl sonra gördüğümüze göre bu sözden, o sırada ihtilal ortamının henüz hazır olmadığını, şartlar hazır olunca gereğinin yerine getirileceğini çıkarmak zor olmasa gerektir.

Nitekim 2 Haziran'da güven oylaması yapılırken CHP'liler son sözü bize vermediniz gibi sudan bir gerekçeyle Meclis'i terk etmişlerdi. DP iktidarının ilk krizi böyle çıkmış, bu yapay kriz, haklı olarak Demokratları kaygılandırmıştı. Demek ki, demişlerdi, CHP, devlet güçlerini ve orduyu kullanarak yeniden iktidara gelmek niyetinde.

Hakikatte bu kanaat hiç de temelsiz değildi. Nitekim Prof. Ali Fuat Başgil, "27 Mayıs İhtilali ve Sebepleri" adlı kitabında bu noktayı şöyle açıklıyor (özetliyorum):

Halkın tepkisinden çekinen İnönü, subayların bu teklifini reddetmişti. Ancak Menderes'in tasfiye operasyonu üzerine hemen ülkenin her tarafından huzursuzluk hüküm sürdüğünü, kimsenin güvenliğinin bulunmadığını ilan edecekti. Gerçekte bu beyanat, hiçbir esasa dayanmıyordu. İnönü böylece, ziyaretine gelen ve darbe yaparak iktidarı kendisine vermek isteyen subaylara bir tür şükranlarını bildiriyordu. Bundan böyle yüksek rütbeli komutanlar arasında memnuniyetsizlik giderek artacaktı.

Prof. Başgil'e göre, 1950 sonlarına doğru Ankara ile Erzurum arasında uçan bir grup askeri uçak şehir ve köylere "milletin biricik ümidi olan İnönü"nün etrafında birleşmek gerektiğini bildiren beyannameler atmışlardı.

Son cümleleri yazarken aniden tarih uykusundan uyandığımı fark ettim. Yoksa farkına varmadan son birkaç yıldır yaşadıklarımızı mı yazmaya başlamıştım? Balyoz harekâtı filan...

"Tarihte bu kadar şaşırmamızın nedeni, onu yeterince incelemeyişimizdir." diyen Jean-Paul Roux muydu?

Mustafa Armağan
(Zaman, 21.11.2010)

İstanbul’daki misafir

Pyotr Nikolayevich Wrangel (1878 - 1928)

Rusya’daki iç savaş 16 Kasım 1920’de bitince, General Baron Wrangel’in komutasındaki Beyaz Ordu da İngiliz işgali altındaki İstanbul’a demirlemişti.

Çarlık yıkılmıştı; Lenin’in hemşehrisi Kerensky’nin başı çektiği Rusya burjuva devrimini yaşıyordu. Bir müddet sonra Rürikler hanedanından gelen Prens Lvov başbakan tayin edildi. Rusya, devrimini “Marseilles” denen Fransız milli marşıyla kutluyordu. Olayları biliyoruz. Rusya savaştan çekilmedi, ekmek ve barış isteyen kitleleri Lenin’in Bolşevikleri ele geçirdi. Komünist rejimin kendinden çok, Bolşeviklerin yaptıkları Brest-Litovsk Antlaşması’nda verilen topraklara karşı doğan tepki iç savaş sürecini körükledi.

Monarşi taraftarları, liberal cumhuriyetçiler, hatta mutedil sosyalistler bile Bolşevik hakimiyetine karşı iç savaşa başladı. Kızıl Ordu’nun karşısında Beyaz Ordu kuvvetleri romantik Amiral Kolçak, General Denikin ve General Wrangel’in etrafında toplanmıştı. Bu daha başlangıçtan bir zaaftı. Beyazlar birbiriyle irtibatı olmayan, aynı fikir etrafında olsa da aynı politikaları izleyemeyen, komuta birliği olmayan üç cephe halindelerdi.

Kırım Yarımadası birkaç kere el değiştirmesine rağmen sonunda General Baron Wrangel’in (1878-1928) idaresi altındaydı. Kozmopolit yapılı, ilginç bir bakanlar kurulu vardı. Ama “Kara Baron” denen Piotr Wrangel’in belirgin bağnazlıkları malum; iç savaş bugünlerde 1920’nin 16 Kasım’ında Sivastopol’de bitti sayılıyor. Wrangel ordusunun kalıntıları ve kendilerine katılan kaçak sivillerle savaşma gücü olmayan koca bir filo limandan ayrıldı.

Yeni Rusya sahip çıkıyor
Mültecilerin içinde bazıları ikinci sefer bu macerayı yaşıyorlardı. Anti-komünist Rusya yıllar boyu komünistlerin tutunamayacağına inandı; ilk kaçışlarında geride kalan topraklarını ucuz fiyata da olsa satışa çıkaranlar ve bunu alan safdiller vardı. Kızıl Ordu, savaş komiseri Troçki’nin nutukları ve ayçekirdeği yiyerek savaşan askerlerin sayesinde tutunuyordu. Wrangel’in ise savaş donanımı abartıldığı kadar olmasa da iyiydi, talimli subaylar onun etrafındaydı. Ama politikaları ve stratejisi acemiceydi. Hayatından bezgin kitlelerin, beyazları şevkle desteklemesi için bir sebep yoktu.

Üç sene evvel İstanbul’da Rusya Başkonsolosluğu’nda Wrangel ordusundaki subayların çocuklarının ve torunlarının katıldığı bir tören ve ziyafette bulundum. Şunu açık söylemek gerekir, eski Rusya’nın yaşadığını gördüm. İnsanlar ana-babalarından duydukları ama artık bulamadıkları Rusya’nın hasretini çekiyorlardı.

Eski kuşaktan Prens Orlov gibileri sürgünün ilk yıllarını daha iyi biliyordu. Maceranın acı tarafı Sivastopol’den sonra başlamıştı. Wrangel ordusu işgal altındaki İstanbul’da demirledi. İngiliz işgal komutanlığı bu başa dert (!) eski müttefik kalıntılarını ne yapacağını bilemedi. Lakayıt, hatta gaddar bir karar verdi. Kaçan askerleri ve aileleri Gelibolu yarımadasına yerleştirdi. Açlık, yokluk ve hastalık yüzünden birbiri ardına telef oluyorlardı. Memleketin sahipleri olan Türk köylüleri, eski düşmanın kendilerininkine benzer acı kaderine seyirci kalmaktan başka bir şey yapamadı.

Hayatta kalabilenler zaman içinde Avrupa’ya, Amerika’ya, Kanada’ya, Avusturalya’ya ve hatta Mısır ve Lübnan’a göç ettiler. Wrangel ordusunun Gelibolu’daki serencamını bugünün tarih ilmi iyi tespit edemiyor. Arşivler ortada yok, bu konudaki herhangi bir katkı ve bilgiyi yeni Rusya’nın şükranla karşılayacağı açık. Yeni Rusya Wrangel, Denikin ve Kolçak ordularının mirasına sahip çıkıyor.

Emanet altınları iç etti mi?
General Baron Wrangel’in İstanbul limanında demirlemiş, karargah olarak kullandığı gemisi bir gün infilak etti; bu sabotajı Bolşevikler mi tertipledi yoksa generalin ve etrafının kendi komplosu muydu? Dedikodu hâlâ sürüyor. Yerli bankalara, hatta müttefik yabancı rehin sandıklarına itimat etmeyen ve generalin gemisine daha fazla saygı duyan bir takım Ruslar kıymetli mücevherat ve altınlarını geminin kasalarında saklamak için ikna edilmişlerdi. Kara Baron’un bu infilak tertibiyle mevcut emaneti gelecekteki mücadelesi (!) için iç ettiği tartışılıyor.

Wrangel sonunda göç ettiği daha doğrusu Britanya ile birlikte çekilmek zorunda kaldığı Belçika’da mücadelesini yürüteceğine inandı. Kurduğu örgütün Bolşevik hükümetini rahatsız ettiği açık. Sovyet gizli polisinin tertibine kurban gitti, uşağı veya kardeşi tarafından zehirlendi ve vasiyeti gereği Belgrad’da gömüldü. Mezarlıkta diğer silah arkadaşları için de dikilmiş bir anıt var, üstündeki yazı ise; “Kovulmuş, hakları gaspedilmiş evlatlarından Büyük Vatan’a” ibaresidir.

Rus ruhu pek değişmez, II. Cihan Harbi’nde Rusya Hitler Almanya’sının istilasına uğrayınca Beyaz Ordu mültecileri vatanı desteklemekte pek tereddüt etmediler ve eskilerle yeniler arasında yeni bir hava doğdu. Tabii ardından yeni sorunlar, yeni hayal kırıklıkları geldi ama şurası bir gerçek; Ruslar tarihle barışmayı sever.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 21.11.2010)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.