27 Aralık 2010

Ankara’ya demiryolunun gelişi

Ankara’daki ticari sınıf, demiryolunun kente gelişinin ardından kendini ispat etmeyi başarmıştı. "Demiryolu ile İstiklal Savaşı arasında nasıl bir bağlantı vardır?” diyeceksiniz, pekala vardır. Sultan Abdülaziz devri boyunca ancak İstanbul’dan İzmit’e kadar iki yılda tamamlanabilen demiryolu, demiryollarının imparatorluğu kurtaracağına inanan Sultan Abdülaziz’i hayal kırıklığına uğratmıştı.

Sultan Abdülaziz iki alanda fevkalade ısrarlıydı; Donanma ve demiryolu. Kuvvetli bir donanmayla Rusya’ya karşı Karadeniz’de hakimiyeti yeniden kurarak Kırım’ı alma emelinde muvaffak olamadı. Donanma büyük harcamalarla büyüdü, gemi sayısı bakımından büyük devletlerle yarışır hale geldi ama o donanmayı götürecek yeteri sayıda bahriye subayı, astsubay ve teknisyen yetiştirilemedi ve tersanelerde beklenen modernleşme sağlanamadı. II. Abdülhamid döneminde donanmanın tamamen ihmal edilmesinde bu ölçüsüz büyümenin de etkisi vardır.

Sultan Abdülaziz isabetli bir kararla demiryollarına da önem verdi. Ancak isteneni sağlayamadı. Rumeli demiryolları mesela Bosna-Hersek gibi imparatorluğun önemli bir parçasına uzanamadığı gibi, Adriyatik kıyılarına da ulaşamamıştır. Anadolu kıtasında da İzmir-Aydın hattı ve İzmir-Bandırma hattı ilki İngiliz, ikincisi Fransız imtiyazıyla inşa edilebildi. Sultan Abdülaziz’in milli teşebbüs olarak kurmak istediği Anadolu hattı İzmit’te tıkanmıştır.

Anadolu ve Mezopotamya’nın zenginliklerini inceleyip değerlendirmek isteyen Alman sermayeli şirket için imtiyaz alıp demiryolunu döşemeye başlamak, II. Abdülhamid devrinde gerçekleştirilen önemli bir yatırımdır. Demiryolu için verilen garanti akçesi ağır bir borçlanma getiriyordu ama Almanların demiryolu döşeme tekniği de Fransız ve İngilizlerinkiyle mukayese edilmeyecek kadar hızlı idi.

Ordu ilk defa Anadolu buğdayı ile beslenmişti
4 Mart 1889’da Osmanlı Anadolu Demiryolu Şirketi olarak teşkilatlanan Alman sermayesinin arkasında İngiliz ve Fransız bankacılığına göre daha etkin yöntemlerle çalışan Deutsche Bank vardı. 2 Haziran 1890’da 40 kilometrelik Adapazarı hattı tamamlandı. 16 tünel, birçok köprü ve 180 km’ye ulaşan tepelerin yarılmasıyla açılan güzergâhtan geçerek hedefe ulaşan demiryolu 1892’nin son gününde Ankara’daydı. Üç sene içerisinde 500 km’ye yakın yol inşa edilmiştir.
Ankara halkı çoktan beridir bu yolu bekliyordu. Dilekçeler yazıyorlardı hatta bağış kampanyası düzenlemek istediler. Ama daha ısrarla bu yolu bekleyen Kayseri’nin imalatçı ve tüccarları demiryolunu göremediler. Tertipledikleri deve kervanları ile taşıdıkları malı Ankara’dan daha batıya tenzilatlı olarak sevk etmek için şirketle bir sözleşme yaptılar. Kayserilinin önünde hiçbir engel duramaz.

27 Aralık 1919’da Ankara’ya ulaşan Mustafa Kemal Paşa’nın burayı merkez seçmesinin başlıca nedeni kendisini ekseriyetle ve sıcak bir destekle karşılayan Ankara halkı ve eşrafı değildir; demiryolunun ulaştığı bu noktadan direniş de, savunma da, ileriki taarruz da daha kolay başarılacaktır. Nitekim aralık ayı Osmanlı iktisadi tarihinde Rumeli’den gelen göçmenlerin hat boyuna yerleşerek Anadolu’nun tiftik ve tahıl zenginliğinin Avrupa’ya sevk edilmesine neden olduğu gibi, 1896’de Yunanistan’la yapılan savaş sırasında ordunun ilk defa Anadolu buğdayı ile beslenmesini sağlanabilmiştir.

27 Aralık 1919’da da aynı şehir bir bakıma demiryolu savaşı sayesinde kazanılan kurtuluş hareketinin merkezi noktası olmuştur.

Ankara ilginç bir şehirdi; bugünkü Kayseri’nin ve Kırşehir’in de dahil olduğu koca bir vilayetin merkeziydi ama nüfusu ancak 20 bin civarındaydı. Tarih boyu önemli bir merkezdi, nüfusu azdı. 16-17’nci yüzyılda önemli bir ihracat merkezi sayılırdı, 19-20’nci yüzyıl başlarında da bu ticaret nedeniyle birkaç konsolosluğun ve yabancı okulların bulunduğu bir şehirdi. Ama görünüşü mutevazı hatta fakir sayılabilirdi. Bu görünüşe aldanmamalı; ticari atılıma hazır ve dünya ile bütünleşme yeteneğine sahip bir sınıf demiryolu sayesinde kendini ispat edebilmiştir.
Kırmızı çizgiyle belirtilen hat motorlu taşıt trafiğine kapatılacak.

Yayalaştırma kararı için geç bile kalındı

Fatih Belediyesi 1 Ocak 2011 tarihinden itibaren Eminönü-Cağaloğlu bölgesinde önemli bir bloku motorlu trafiğe kapatma kararı aldı. Bu bölge Galata Köprüsü’nü geçtikten sonra batı tarafında Cemil Birsel ve Uzunçarşı caddeleri, doğu tarafında Babıali ve Ankara caddeleri, Eminönü’nde Yeni Cami ve Mısır Çarşısı’nı hizalayan Gümüşpala ve Reşadiye caddeleri ile Marmara tarafında da Kapalıçarşı ve Nuruosmaniye caddeleridir.

Sultanahmet’ten sonraki bu ikinci girişim ile İstanbul’un 2 bin yıllık merkezi, beşeriyetin en önemli eserlerinden Ayasofya ve At Meydanı mıntıkası, Yeni Cami, Rüstem Paşa, Mahmut Paşa camileri, Kapalıçarşı gibi klasik Osmanlı eserleri ve Nurosmaniye bölgesi yaya trafiğine tahsis edildi.

Şüphesiz ki buralarda motorlu trafiğin yasaklanması veya azaltılması mevcut perakende ticaret bölgesine bir zarar değil, aksine daha büyük canlılık getirir. Bazı imalathanelerin ise İstanbul surları dışına çıkmasını teşvik eder, doğrusu da budur. Bu karar, Eminönü-Fatih belediye bölgelerinin birleştirilmesinin faydalı sonuçlarından biridir. Bilhassa bu son bölgede motorlu taşıtlar eski eserlere zarar vermekte ve tarihi sokaklarda eskilerin tabiriyle “murur-u ubur”u yani insanların gelip geçişini cehennem azabı haline getirmektedir. İnşallah kapatma kararı ve uygulama başarılı olacaktır.

Klasik Konstantinopol ve hakiki Osmanlı İstanbul’u, Unkapanı Köprüsü ve Yenikapı arasındaki hattın doğuda kalan kesimidir. Ümit ederiz ki yakın gelecekte bu başarılı uygulamalarla Süleymaniye Camii, Beyazıt Camii, İstanbul Üniversitesi, Gedikpaşa mıntıkası ve Marmara kıyıları da hiç değilse kısmen motorlu trafiğe kapatılır ve Malta’da ve bazı eski şehirlerdeki gibi elektrikli taşıma araçlarıyla günün büyük kısmında ulaşım sağlanır. Bu kaçınılmaz ve gerekli bir gelişmedir.

2000 yıllık medeniyet merkezini bugünkü ağır tramvay, kamyon ve otobüs ulaşımıyla tahrip ederek insanlığa olan borcumuzu yerine getiremeyiz. Geç kalmış bir uygulamadır, zararın dönülen yerine kâr denir. Herkesin belediyenin bu kararına uyması ve yardımcı olması gerektiğine şüphe yoktur.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 26.12.2010)

19 Aralık 2010

Osmanlı'nın sorumluluk duygusu ve Osmanlı coğrafyasına borcumuz

İster bir Osmanlı Barışı'ndan isterse mevhum bir Yeni Osmanlıcılık akımından bahsediliyor olsun, konuşanın da anlayanın da tarihin bir tane Osmanlısı olmadığını bilmesi gerekir.

Osman Gazi'den Kanuni Sultan Süleyman'a kadar devam eden evrenin Osmanlısı ve o Osmanlı'nın zaman ve mekân algısıyla II.Mahmud dönemi Osmanlı'sını veya II.Abdülhamid'in Osmanlı'sını birbiriyle bir tutamazsınız. Prens Sabahaddin'in de bir Osmanlıcılığı vardı; Enver Paşa'nın da. Biri adem-i merkeziyetçilikten yanaydı; diğeri kaybedişler döneminde cihan hakimiyeti hayalleri kurabiliyordu.

Şimdilerde Yeni Osmanlıcılıktan bahsedenlerin Osmanlıcılıkları da yenidir. Herhalde birbirinden çok farklı özellikler gösteren tarihî Osmanlı tecrübelerinin hiçbiriyle örtüşmez. Zihinlerinde homojen bir Osmanlı telakkisi oluşturuyor, sonra aslında tarihte hiç var olmamış bu sentezin canlandırılması konuşuluyor. Bu sentez idealize edilmiş bir sentezdir ve elbette teorik tartışma için değerlidir. Dışişleri Bakanımızın güzel ifadesiyle tarih tekerrür etmez, ama ihmal de edilemez.

O sentezi sıkıp tek bir hisse indirgesek, kanaatimce, derin bir mesuliyet duygusu çıkar. Osmanlı -sentezin homojenleştirilmiş Osmanlısından bahsediyorum- anaçtı. Bu duygunun muhatabı yer ve zamana bağlı olarak değişse de varlığının motor gücü sorumluluk duygusuydu. Ekseriyet itibarıyla bu duygu, canlılar ve cansızlar âlemini kapsayan bir soyut varlığa yönelmiş ve öznesinde ıstırap ve dertlenme olarak kendini ortaya çıkarmıştı. Osmanlı'ya yükleyeceğiniz başka hiçbir vasıf onda göreceğiniz her erdemi açıklamaz. Osmanlı'nın yayılma alanlarını imar ederken anayurdunu ihmal etmiş olduğu yönündeki yaygın kanaati de başka bir duyguyla açıklayamazsınız. Liderlik ve yönetme arzusu doğal bir arzudur; ama Osmanlı duruşunu anlamlandıramaz.
Söz konusu Osmanlı sentezinin canlandırılmasından bahsedilecek ise edinilmesi gereken ilk duygu da budur: En geniş daireden en küçük daireye kadar artan bir şekilde kendini hissettiren bir sorumluluk duygusu. Şam-ı Şerif'in arka sokaklarında aç yatan bir Arap fakirini dert edinmeden, Şam yönetimi üzerinde siyasi nüfuz ve etki kurmaktan bahsetmek Osmanlılık değildir.

Doğrusu, sorumluluk duygusu Osmanlı'ya has bir duygu da değildir. Onu bir milletin veya bir ailenin etrafında örgülenmiş bir yönetimin hasrına almak insani ve İslami bir sorumluluğu kısıtlamak olur. Yine de Osmanlı'nın tarihî ve kültürel mirasını devralmış bir milletin evlatlarına o Osmanlı'nın toprakları üzerinde yaşayan insanlara karşı insani ve İslami olanın ötesinde bazı sorumlulukları da vardır.

Bu sorumluluklardan biri söz konusu tarihî derinliğin sentez malzemesi olan Osmanlı arşivlerinin, tapu kadastro kayıtlarının ve mahkeme sicillerinin mümkün olan en yaygın erişime açık hale getirilmesidir. Bu ülkelerin tapuları bizdedir, evet; ama bizde kaldıkları müddetçe Osmanlı'nın torunlarına yakışan sorumluluk yerine getirilmemiş demektir. Sadece Filistin'in tapularının Filistin Yönetimi tarafından on yıllardır istendiği ve bir türlü dijital kopyaların kendilerine devredilemediği bir hengamede hangi Osmanlı sorumluluğundan bahsedebiliriz?

Osmanlı'nın terk etmek zorunda kaldığı topraklarda bıraktığı mirasın korunması yönünde son on yıldır güzel işler yapıldığını teslim etmek gerek. Ancak bu mirasın bilinç boyutu hep ihmal edildi. Balkanlar'daki Osmanlı eserleri üzerine basılmış birkaç kitap, Kudüs'teki Osmanlı mirasıyla ilgili bendenizin birkaç çalışması ve Çamlıca Yayınları'nın özverili çalışmaları dışında elle tutulur bir envanter çalışması bile yapılamadı. Yapılanlar da halka mal edilemediler.

Bizim Osmanlı toprakları üzerinde kurulmuş devletlere ve bu devletlerde yaşayan halklara karşı derin bir sorumluluk duygumuz gelişmediği, bu duygunun gerektirdiği ilmi ve kültürel üretim mekanizmaları harekete geçmediği müddetçe bırakınız Yeni Osmanlı'yı, Eski Osmanlı hakkında bile konuşma hakkımız yoktur.

Kerim Balcı
(Zaman, 19.12.2010)

Sovyetler Birliği’nin çöküşüne Türkiye’den bir bakış

Leon Trotsky, Vladimir Lenin, ve Lev Kamenev, İkinci Komünist Parti Kongresi'nde. 1919.

Türkiye’nin aydınları, 20’nci yüzyılın en büyük yapısal değişimine gereken ilgiyi göstermedi. Yalçın Küçük’ün “Sovyetler Birliğinde Sosyalizmin Çözülüşü” kitabı dikkate alınmalı.

Artık Sovyetler Birliği yok; resmen dağıldı. Yerine Rusya İmparatorluğu’nun eski vilayetleri ve eski halklarının federe üyeler halinde katıldığı bir Rusya Federasyonu çıktı. Bu federasyonun içinde siyasi, ekonomik, kültürel ve toplumsal geleneklerinin kuvveti itibarıyla Ruslara yakın tek unsur, Volga Tatarlarıdır. Bu halkın nüfusunu bazıları 15 milyon, bazıları ve resmi makamlar daha küçük olarak veriyor; her halukarda yüzde 10’un altındadırlar. Mesela yanı başlarında onlara tarihi etnik yakınlığı olan (belki de bazı buluntulara göre Macarlara akraba olan) Başkırtlar dahi iktisadi ve kültürel bakımdan daha zayıf durumdadırlar. Bulundukları cumhuriyette de nüfusları yüzde 20 miktarındadır.

Kuzey Kafkasya’daki etnik grupların hiçbiri kendilerine ayrılan bölgede yüzde 50 nüfusu bulmuyor. Sibirya’da Yakutya (Saha cumhuriyeti) gibi Türkiye’den geniş arazide sadece 300 bin nüfus var. Sibirya’da Urallarla Pasifik Okyanusu arasındaki bölgede toplam nüfus ancak 25 milyondur. Buraya Çin’den pasaportsuz bir nüfus nüfuz ediyor.

Eski tarihi Sovyet üyeleri 20 yıldır bağımsızlar. Yeni Rusya’nın kendine göre bir gelişme potansiyeli var. Aynı zamanda da bir durağanlığı, sıkıntısı çekilmeyen tek unsur ise devlet adamıdır. Rusya’nın fetret devrini Putin bitirdi.

Türkiye’nin aydınları yanı başlarındaki Rusya’nın depremine gereken ilgi ve bilgi ile bakmayı bilmediler. Eski yıllara nispetle tek özgün gelişme; birtakım gençlerin muhtelif yollarla Rusya topraklarında çalışmaları veya okumaları, bu sayede mahalli halk ve münevverlerden topladıkları bazı bilgi ve yorumları Türkiye’ye taşımaları olmuştur. İçlerinde çok az miktarda sistematik bilgi taraması yapanlar var.
Kitapta pek rastlamadığımız yorumlar ve kaynaklar var
Fakat Anglo-Sakson kaynakları kırıntı halde okuyup nakletme alışkanlığımız elan bitmedi. Soğuk Savaş döneminde insanlar Harvard’da ve Oxford’da Sovyetlerin nasıl incelendiğine dikkat etmediler, aynı şeyi yapamadılar, bugün de aynı durum sürüyor. Rusya nedir? Sovyetler nasıl yıkıldı? Kendine özgü düşünüp yaklaşan pek olmadı, bu bakımdan Yalçın Küçük’ün “Sovyetler Birliğinde Sosyalizmin Çözülüşü” kitabını kim ne derse desin dikkate almalıdır, üstelik bu çalışma 20 yıl önce yayımladığı tezlerin yeniden ele alınıp yeni belgelerle bezenmesiyle ortaya çıktı.

Kitapta pek rastlamadığımız yorumlar ve kaynaklar var. Ona göre Lavrentiy Beria kendinden önce bu mevkide olan Nikolay Yejov’un yerine NKVD’nin (İçişleri Halk Komiserliği) başına geçtiğinde ortalık durulmuş. Gerçekten de Yejov’un, Stalin’in emriyle yok edildiği ve Lavrentiy Beria iş başına geldiği gün, bu tip soruşturma ve tutuklamalarının durduğunu ünlü bestekâr Şostakoviç’in anılarında bile bulmak mümkün. Poliste bir gün evvelki sorgulamalar aniden sona eriyor. Ne var ki devletin terörü kabaca değil daha rafine olarak devam etmiştir (benim notum).

Kitapta daha başka ilginç kaynaklar kullanılıyor. Beria, Stalin döneminin hemen sonunda halkın tüketim imkanlarının yeniden düzenlenmesi (zira savaştan çıkan halkın durumu berbattı) cumhuriyetlerde yerli komünist yöneticilere fırsat verilmesi, dış politikada savaştan bezen ABD ve Avrupa ile bir barışçı politikaya gidilmesi, Çin ve Kore’den desteğin yavaş yavaş çekilmesi gibi programlar öne sürüyor. Anlaşılan Politbüro’nun Kruşçev, Malenkov, Molotov, Mikoyan, Varoşilov, Kaganoviç gibi üyeleri bir Gürcüden sonra öbür Gürcünün egemenliğine karşıdırlar. Korkutucu olan Beria’nın anti-Ortodoks fikirleri değil, Rusya’nın eritilme politikasının önerilmesidir, adam yok ediliyor (kurşuna dizildi).

Sovyet rejiminin sosyalizmden uzaklaşma nedenini anlatıyor
Yalçın Küçük sonraki 40 yılın içinde Sovyet rejiminin sosyalizmden uzaklaşmasına kâh bazı kaynaklara, kâh kendi gözlemlerine dayanarak bakıyor. Mesela Gorbaçov devrinin ekonomik danışmanı Agil Aganbegyan hakkındaki gözlem ve değerlendirmelerini okumak gerekir. Fakat sosyalizmin çöküşünün nasıl hızlandırılacağı üzerindeki yorumları 70’li yıllardan itibaren (yani Amerika’nın Vietnam’da gerilediği dönem) Sovyetler Birliği’nin aşırı silahlandığı ve nükleer gücünün bir tehdit olduğunun Henry Kissinger tarafından Batı’ya kabul ettirilmesini vurguluyor. Gelişme açık; Sovyetlerden korkulacak ama aynı zamanda da Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku kendi içinde silahlanma dolayısıyla bir ekonomik sıkıntı içinde bunalacak.

Batı bu gelişimi gerçekten bilinçli olarak körükledi mi? Bunu henüz bilemeyiz ama gerilimin Sovyet sistemini çürütmeye başladığı açık.

20’nci yüzyılın en büyük tarihi yapısal değişiminin Marksist Türk aydını tarafından tahlili ilginç ve öğretici. Ne düşüncede olursak olalım, dünyaya kendi gözlüklerimizden de bakmayı bilmek lazım.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 19.12.2010)

13 Aralık 2010

Osmanlı'da zina cezaları

Eğer bir kimse karısını bir başka erkekle ilişkide bulunurken yakalasa ve her ikisini de öldürse o kimse yargılanmaz, diyet istenmez, günah işledi diye cezalandırılmaz (Kanuni Süleyman'ın Zülkadir Ayaleti Kanunnamesi, madde:13).

Eğer evli bir kişi zina yapsa ve yaptığı sabit olsa ve o kişi bin akçalık servete sahipse üçyüz akça ceza alına. Serveti altı yüz akçayse iki yüz, daha aşağı ise servetine göre yüz, elli yahut kırk akça alına (Fatih'in Umumi Kanunnamesi, madde:1).

Eğer avrat zina etse ve zengin olsa, erkek gibi ceza vere (Aynı kanunname, madde:3).

Eğer evli bir kişi zina yapsa ve o kişinin bin akçalık serveti olsa, idam edilmediği takdirde varsa 400 akça ceza alına (Yavuz Selim Kanunnamesi, madde:1).

Avrata ve kıza tecavüz edenin içmeği (erkeklik organı) kesile. Kıza ve avrata zorla nikâh ettiren cebren boşatıla, adamın sakalı kesile ve iyice bir dövüle. Avratla yakalanan idam edile (İkinci Bayezid'in Umumi Kanunnamesi, madde:26).

Zina terimleri sözlüğü

Eski hukukta, evlilik dışı bütün cinsel ilişkiler ‘‘zina'' sayılır... Erkeğin yahut kadının evli olup olmaması önemli değildir; bekârların nikâhsız ilişkiye girmeleri bile zinadır ve suçtur...

İşte, yüzlerce yıl öncesinin zina kavramlarından bazıları...

Zânî: Zina eden erkek.
Zâniye: Zina eden kadın.
Muhsan: Büluğa erişmiş evli erkek.
Gayrı muhsan: Evlenmemiş erkek.
Recm: Zina yapanların taşlanarak öldürülmesi cezası.
Celd: Zina yapan erkek ve kadına ceza olarak uygulanan 100 sopa.
İffet: Zinadan uzak durmak.
Fahşe: Yüz kızartıcı hareket.
Tagrib: Zina suçlusu erkeğe verilen sürgün cezası.
Hîz: Erkeklerle para karşılığı cinsel ilişkide bulunan eşcinsel erkek.
Defter-i hîzân: Hîzlerin kaydedildikleri defter.

Kaynak: Murat Bardakçı'nın 1997 yılında Hürriyet gazetesinde yazdığı bir yazıdan keserek bloga aldım.

Neslişah Sultan ve Sürgün

"...Sürgünde yaşadığımız zamanlarda memleket hasretiyle büyüdük. Annemin İstanbul'a gelip giden dostlarından bana bir avuç İstanbul toprağı getirmelerini istemiştim ama maalesef kimse getirmedi. Fakat, nihayet ben geldim, bu toprağa ayak bastım ve geldiğime de çok memnunum. Şimdi, sokağa çıktığım zamanlar, güzel ne varsa aslında dedelerim tarafından yapılmış olduğunu görüyorum, iftihar duyuyorum ve herşey benimmiş, ben bunların bir parçasıyım gibi geliyor. Buraya ait olduğumu daha çok anlıyorum."

Neslişah Osmanoğlu
(Sultan Vahdeddin ile Halife Abdülmecid Efendi'nin torunu)

Kaynak: Son Osmanlılar belgeseli.

Abdülhamid'in kızı, çocuğunun tedavisi için 100 liraya muhtaçtı

"Son Osmanlılar" belgeselinde bugüne kadar yayınlanmamış çok sayıda doküman ve fotoğraf da yeralıyor.

İşte, bu belgelerden biri: Son dönem Osmanlı tarihinin en güçlü hükümdarlarından olan İkinci Abdülhamid'in 1887 ile 1960 yılları arasında yaşayan kızı Ayşe Sultan'ın, Fransa'da sürgünde bulunduğu 1951'de, amcası son padişah Sultan Vahideddin'in yine Fransa'da sürgünde yaşayan kızı Sabiha Sultan'a 17 Temmuz günü gönderdiği duygu dolu bir mektup... Ayşe Sultan "gözyaşları içerisinde yazdığını" söylediği mektubunda, kuzeninden hasta olan oğlunun tedavi masrafları için 100 lira istiyor:

"İki gözüm sevgili hemşirem,

Eğer bir mecburiyet altında olmasaydım yazmaz ve rica ile rahatsız etmezdim. ...İçler acısı oğlum Hamid, bir aydır büyük krizler geçirerek hayatı ile mücadele etmektedir. Ne yapacağımı bilmeyerek şaşkın, meyus, nikbin, gözyaşımla kaldım.

Doktorlar hemen derhal hastahaneye girip tedavi edilmesi lüzum-ı kat'isini söylüyorlar. Aksi halde maazallah, hayatı tehlikededir. ...Ne yapacağımı bilmiyorum. Bana yüz lira göndermen mümkün müdür kardeşim? Eğer bana bu iyiliği edersen, oğlumun hayatını kurtaracaksın.

Senin nasıl şefkatli bir anne olduğunu biliyorum. Benim bu feláketimde yardım etmenizi rica ederim. Mektubumu yazarken gözyaşlarım akıyor. Allah sana evládlarını bağışlasın. Cevabını serian (hızlı bir şekilde) bekleyerek yardımını tekrar rica eder, muhabbetle gözlerinden öperim sevgili kardeşim.

Ayşe
"

Murat Bardakçı
(Hürriyet, 17.01.2006)

12 Aralık 2010

Tarihin Arka Odası'nda İlber Ortaylı'dan önemli sözler (11.12.2010)

- Kırım Savaşı, Fransızlar için tamamen durduk yerde ortaya çıkmıştır ve Reşid Paşa'nın başarısıdır. Fransızları türlü oyunlarla savaşın içine, üstelik Osmanlı Devleti'nin yanına çekmiştir. Napolyon adeta nefret etmiştir Reşid Paşa'dan. Görmek istemez bile onu. Reşid Paşa çok zeki ve kurnaz bir Dışişleri Bakanı'dır.

- Cumhuriyetimizin bayrağı aynen Osmanlı Devleti'nin bayrağıdır. Bu da devletin hala devam ettiğinin en keskin göstergesidir. Cumhuriyetimizin bayrağı yoktur diyebiliriz. Bu bayrak, sadece biraz daha geometriktir. Şekil olarak Osmanlı Devleti bayrağının aynısıdır.

- Yeniçeriliğin kaldırılması ve eyalet sisteminin çökmesiyle birlikte devlet tamamen ordusuz kalmıştır. Yeniden ordu kurmak hiç kolay birşey değildir.

- Roman okuyarak tarih öğrenilmez. Sadece tarih okuyarak da tarih öğrenilmez. Müzik ve filmle desteklenmelidir. O dönemi hissetmeniz gerekir. Romancının abartma ve uydurma hakkı vardır. Tarihçinin asla yoktur. Roman okunurken ansiklopediden bol bol faydalanılmalıdır. Abartma olup olmadığı kontrol edilmelidir.

- Türk ordusu ricat nedir bilmiyor. I. ve II.İnönü, saldırı anlamında değil ricat anlamında bir zaferdir. Roma ordusu, ricatı en iyi bilen ordulardan biridir. Savaşta en önemli işlerden biri ricattır.

- "Kurtuluş Savaşı olmamıştır" lafı saçmadır. 3 yıl bu topraklar adeta satranç tahtası gibi kullanılmıştır.

- Savaşlarla ilgili tarih yazanlar, askeri arşivlere girmiyorlar. Girmeleri lazım. Bu yüzden yazdıkları çoğu zaman gerçekten uzak oluyor.

- Lozan zafer değilse hezimet de değildir. Anlaşmalarda zafer aranmaz, uzlaşma aranır. "Anlaşmadan zaferle döndük" diyene megaloman deriz, hatta manyak deriz.

- I.Dünya Savaşı'na girmesek Balkanlar aynen kalabilirdi, adalar yine elimizden giderdi. Beyrut, Kudüs, Yafa kalırdı. Şam ve Hicaz kesin kalırdı. Hac ibadetinin yapıldığı topraklar kesinlikle kalırdı yani elimizde. Gerçi böyle, "olsaydı" gibi düşünmek bir tarihçi için çok zararlıdır ve yanlıştır. "Olsaydı" şeklinde yazmak büyük hatadır ama düşünmenin faydası olabilir.

- İsmet Paşa'nın iyi bir kurmay olduğu, I.Dünya Savaşı'ndaki raporundan bellidir. Direkt dönemin Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa'ya yollanmıştır bu rapor. Raporda Almanların Marne Muharebesi'ne kadar iyi savaştığı fakat Marne'de Fransızlardan aldıkları darbeden sonra asla ayağa kalkamayacakları, onların yanında savaşa girmenin bir felaket olduğu yazmaktadır. Almanlara güvenilmemesi gerektiğini söylemiştir İsmet Paşa.

- Yeni Osmanlıcılık diye birşey yoktur. Ancak biz geçmişimizi bu hususta yok sayamayız. Kafkaslarda yada Bosna'da birşey olduğunda sessiz kalamazsınız.

- Kimisi diyor ki "Geçmişi bırak geleceğe bak". Yahu öleceğini bilen her yaratık geçmişi merak eder, bakar ve ondan dersler çıkarmaya çalışır. Hem geçmişi hem geleceği öğrenmek ister.

İstanbul’un Ermeni mimarları

Garabet Balyan’ın yaptığı Valide Sultan Camii.

19’uncu yüzyılda İstanbul’un çehresini ve yönünü değiştiren binalar yapıldı. Bunların önemli bir kısmında Ermeni mimarların imzası vardı. Bu şehirde yaşayanların tanımadığı bu binaları anlatan bir sergi açıldı.

Osmanlı İmparatorluğu’nda bir yer fethedilmeden evvel ilginç bir biçimde önemli manastırların keşişleri ve arhimandritleri ile temasa geçildiği biliniyor. Genellikle fatih hükümdar birçok manastır ve kiliseyi tanır ve imtiyaz beratlarını verirdi. Bu gibi beratları Balkanlar’da, Ortadoğu’da, Anadolu’da eski manastırların arşivlerinde bulmak mümkün. Bulgaristan’daki Rilo manastırı, Akdeniz adalarındaki manastırlar ve Aynaroz’dakiler, Sina Yarımadası’ndaki Sen Katerin Manastırı sayısız örneklerden bazılarıdır.

Bununla birlikte, Osmanlı’da zaruri tamirat dışında manastır ve kiliselerde genişleme yapılması ve hele yenisinin inşa edilmesi pek arzulanan bir durum değildi. Ta ki 19’uncu asra gelene kadar... 1839 Tanzimat Fermanı ve 1856 Islahat Fermanı’ndan sonra imparatorluğun her tarafında gayrimüslimler yeni kiliseler, hatta çan kuleleri inşa ettiler. Çünkü çan çalmak da serbest bırakıldı. İşte imparatorluğun bu son 70 senesi içinde Rumların, ama asıl Ermeni inşaat kalfası ve mimarların sayısız eseri vardır ve hepsinde de Avrupa mimarisinin tesiri görülür.

Bu ay şehrimizde Rum mimarlar ve Ermeni mimarların eserleriyle ilgili iki tane sergi açıldı. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’nde açılan sergiden bu sütunda söz edildi. Bu hafta ise İstanbul Modern’de Hrant Dink Vakfı ve HAYCAR Mühendis ve Mimarlar Derneği’nin işbirliğiyle “Batılılaşan İstanbul’un Ermeni Mimarları” adlı bir sergi açıldı.

İstanbul’un veçhesi değişti
Gerçekten de batılılaşan İstanbul’da bu iki zümrenin payı büyük. Üstelik Ermeni mimarlar hassa mimarları ocağının kalfa geleneğinden geliyorlardı. 19’uncu yüzyılda bu aileler en başta Balyanlar olmak üzere çocuklarını Avrupa’da okuttular ve devlet, amira (yüksek memur) zümresi içinde olan veya bu zümreye soktuğu Ermeni mimarlardan vazgeçmedi. Dönemin protokol zaruretleri dolayısıyla inşa edilip geçilen Dolmabahçe, Beylerbeyi, Çırağan sarayları; valide sultanların ve Abdülmecid Han’ın yaptırdığı camiler, Valide Bendi gibi su tesisleri, yeni kiliseler, Kuzguncuk’ta kimselerin görüp bilmediği Serveryan’ın tasarımı olan Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi gibi eserler ortaya çıktı. İstanbul’un veçhesi değişmeye başladı.

Şurası bir gerçek ki, İstanbullular 19’uncu yüzyılın İstanbul’unu değiştiren bu binaların hepsini tanıyıp bilmiyorlar. Bu bakımdan geciken bu sergiyi kutlamak lazım. İstanbul Modern Sanat Müzesi ise ev sahipliği yaptığı bu sergiye biraz daha geniş bir alan tahsis etmeliydi.

Hiç şüphesiz ki, 19’uncu yüzyıl İstanbul’unun çok önemli bir veçhesi hayatını kazanmak için İstanbul’a gelen güney veya kuzey İtalyalı mimar, kalfa ve işçilerdir. Fossati kardeşler gibi Milano Brera Akademisi’nde yetişen İsviçre İtalyanı iki kardeş devletin resmi binalarını yaptılar. Brera’da yetişenler genellikle Çar Rusya’sının resmi mimarları olarak istihdam edilmişlerdi. Osmanlı bürokrasisi de bilhassa Rusya ve Hollanda sefaretlerini yapan bu iki mimarı devlet arşivini, adliye nezaretini, bazı nezaret binalarını inşa etmek için kullandı.

Evde 18 II. Mahmud tuğrası
Ayasofya’nın restorasyonu da Fossati’lere bırakıldı. Onlar da ilk defa olarak kazıma yaparak mozaikleri yayımladılar. Rus Çarının bastırmaya yanaşmadığı bu pahalı ve nefis albümü Sultan Abdülmecid Han bastırttı. Katalogun yeni baskılarında ne hikmetse; Fossatti’nin padişaha duyduğu şükranı ebedileştirdiği ithaf sayfası yer almıyor.

Sultan II.Mahmud’dan beri Osmanlı hükümdarları gayrimüslim cemaatlere yakınlık duydu ve emperyal bir himaye gösterdi. Birçok kilisenin önünde Sultan Mahmud’un tuğrasının yer aldığı çeşmeler bulunur. Tabii bunların üstündeki padişah tuğralarını şehrimizin türedi arsız koleksiyoncuları yağmaladılar. Bir tanesinin evinde bunlardan 18 tane varmış.

Hiç şüphesiz ki Balyan ailesini, Serveryan’ın dışında; bilhassa Bahçekapı’daki İş Bankası ve Karaköy’deki Hovagimyan Hanı’nı yapan Levon Nafilyan da milli mimarinin öncülerindendir. Bu mimarın aynı derecede güzel art noveau eserleri de vardır (Bahçekapı’daki Agopyan Hanı gibi). Bugün Ziraat Bankası’na geçen ve çöküşü yakın olan Fatih Çarşamba’daki eski Darüşşafaka Lise binası da Ohannes kalfanın eseridir.

Kumkapı’daki vakıf evler bu sergide yer almıyor. Bu sıraevlerin mimarını bilmiyorum. Ama kuşkusuz Balyanların eseri Sıraselviler şehrin hayatına yeni bir işlev de kazandırdı.

19’uncu yüzyılın İstanbul’unu anlamak için mutlaka İtalyan mimarların, kalfaların yaptığı sayısız binaların tespiti, yayını ve sergilenmesi de lazım. Yılın sonunda 2010 ofisinin dağarcığında inşallah böyle bir sergi de vardır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 12.12.2010)

11 Aralık 2010

İstiklâl Marşı muamması

Osman Zeki Üngör (1880 İstanbul - 1958 İstanbul. Besteci, orkestra şefi, keman virtüozu)

Almanya'daki GEMA isimli kuruluşun İstiklâl Marşı'ndan telif hakkı istediği ortaya çıkınca, Bakanlar Kurulu bundan 80 sene önce yapılması gereken işi yapmaya soyundu ve marşın kamulaştırılması kararını imzaya açtı.

Ama, bir Alman kuruluşunun İstiklâl Marşı ile ne alâkası olduğu pek sorgulanmadı... Söyleyeyim: GEMA, bir telif hakları kuruluşu, yani bestecilerin ve müzisyenlerin haklarını koruyan bir meslek birliğidir ve bu konuda faaliyet gösteren müesseselerin en eskilerindendir. Türkiye'de gerçek anlamda bir telif hakları kanununun mevcut olmadığı senelerde birçok Türk besteci, Almanlar'ın GEMA'sı ile Fransızlar'ın SACEM'ine üye olmuşlar ve hakları bu meslek birlikleri tarafından korunmuştur.

GEMA'nın haklarının korunması için kendisine vekâlet vermeyen bestecilerin eserlerine müdahalede bulunması ve her çalınıştan sonra telif hakkı istemesi sözkonusu değildir, böyle bir hak ancak bestecinin yahut vârislerin yetkilendirmesi ile mümkündür. Dolayısı ile GEMA'nın böyle bir işe kalkışması, Osman Zeki Üngör'ün vârislerinden yetki belgesi almış olduğu anlamına gelir. Yani, İstiklâl Marşımızın bestekârının hakları, şu anda bir Alman meslek birliğinin himayesindedir!

Bu yazdıklarımdan, millî marşımızın bestecisine ait hakların bir Alman telif kuruluşuna verilmiş olduğunu eleştirdiğim mânâsını çıkartmayın! Vârisler, bana sorarsanız en doğrusunu yapmışlardır, zira Türkiye'de "telif hakkı" meselesi, özellikle de musiki alanındaki telifler konusu hâlâ karmakarışıktır. Kanuna göre oluşturulmuş meslek birlikleri arasında işbirliği falan hakgetiredir; üstelik bu meslek kuruluşlarından biri yönetiminden, harcamalarından ve ödemelerinden kaynaklanan şikâyetler sebebiyle kayyuma devredilmiştir.
UNUTULAN BİR TARTIŞMA
İstiklâl Marşı'nın bestesinin Bakanlar Kurulu kararıyla kamulaştırılması çalışmalarına başlandığını öğrendiğimde, 1940'lı senelerde uzun uzun tartışılmış olan bir iddiayı hatırladım: Marşın melodisindeki ana temanın özgün olup olmadığını...

İddiaya göre, ana tema 1845 ile 1902 seneleri arasında yaşayan ve "Tuna Dalgaları", "Çardaş", "İki Gitar" gibi meşhur olan çok sayıda eserin sahibi lon Ivanovici adındaki bir Romen besteciye aitti! Ivanovici'nin "Carmen Silva" isimli valsinden alınmış, bu iş yapılırken vals temposu bir dörtlük ilâve edilerek marşa dönüştürülmüştü!

Cemal Reşid Rey'in "Onuncu Yıl Marşı" hakkında ortaya atılan söylentiler gibi... 18. yüzyılın meşhur Fransız filozofu Jean-Jacques Rousseau, 1750'lerde "Le Devin de Village" yani "Köy Kâhini" ismini verdiği kısa bir opera bestelemişti. Eserin içerisinde, oyunun kahramanlarından Colette'in okuduğu, "Saadetimi kaybettim, hizmetkârımı kaybettim" sözleriyle başlayan bir şarkı vardı. 1950'li senelerde, bu şarkının bizde "Çıktık açık alınlaaaa!" hâlini aldığı ileri sürülmüş ve bu benzerlik yüzünden Onuncu Yıl Marşı'nın bestesinin değiştirilmesi bile teklif edilmişti...

KOLAYCA BULABİLİRSİNİZ
İstiklâl Marşı hakkında bir başka iddia daha vardı: Eserin bestecisi olan viyolonist Osman Zeki Üngör, Ankara'da o zamanki ismi "Riyâset-i Cumhur Musiki Heyeti" olan bugünün Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın başına geçmeden önce, Sultan Vahideddin'in sarayındaki orkestranın başında idi. Hükümdara "Şeh-i âlem mâh-ı envâr ...sultânım" sözleriyle başlayan bir "medhiye" sunmasının yanısıra, padişahın tahta çıkması münasebetiyle bir de marş bestelemiş ama Sultan Vahideddin marşı çaldırmamıştı. Mehmed Akif'in şiiri daha sonra işte bu marşın üzerine yerleştirilip "İstiklâl Marşı" yapılmıştı ve prozodinin bozuk olmasının, yani güfte ile bestenin uyumsuzluğunun sebebi de buydu!

Bir zamanlar temin edilmeleri zor olan iki eser, yani Ion Ivanovici'nin "Carmen Sylva"sı ile Jean-Jacques Rousseau'nun "Le Devin de Village"ı arandıklarında artık internette bile hemen bulunabiliyorlar. Dolayısı ile bu her iki marşımız hakkında hiçbir yorum yapmayayım, Ivanovici ile Rousseau'nun eserlerini dinleyin ve kararı kendiniz verin...

Murat Bardakçı
(Habertürk, 08.12.2010)

09 Aralık 2010

Yalta Konferansı

II. Dünya Savaşı'nda "Üç Büyük" olarak adlandırılan Müttefik Devletler'in liderleri Winston Churchill, Franklin D. Roosevelt ve Joseph Stalin 4 Şubat 1945 - 11 Şubat 1945 tarihleri arasında SSCB'nin önde gelen tatil yeri Yalta'nın 3 km güneyinde bulunan Livadia Sarayı'nda bir araya gelmişlerdir. Yalta Konferansı olarak adlandırılan toplantının ana ekseni II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa'nın yeni düzeni ve Avrupa topraklarının yeniden şekillendirilmesi üzerinedir.

Hüseyin Efendi'nin itilaf kuvvetlerine teslim olması

Kudüs Muharebesi sırasında İtilaf kuvvetlerine teslim olan Osmanlı Kudüs Belediye Başkanı Hüseyin Efendi (Hussein Salim al-Husseini), Kraliyet Kara Kuvvetleri 60. London Tümeni'nin London Alayı 19. Tabur 2. Bölüğe bağlı çavuşları Sedwick ve Hurcomb ile görüşmesi. 9 Aralık 1917 sabah saat 8:00).

07 Aralık 2010

Feroz Ahmad, Tarihçi Kitabevi'nde!

"TARİHÇİ KİTABEVİ 30. SÖYLEŞİSİ"
11 ARALIK 2010 CUMARTESİ SAAT 15.00 – 17.00

FEROZ AHMAD

“İKİNCİ MEŞRUTİYET ÜZERİNE” konulu söyleşisiyle, Tarihçi Kitabevi’nde bizlerle buluşuyor.

ÖZGEÇMİŞ

Feroz Ahmad 1938'de Delhi'de dünyaya geldi. Delhi Üniversitesi St. Stephen Koleji'nde Hindistan Tarihi eğitimi aldıktan sonra University of London School of Oriental and African Studies'de Ortadoğu tarihi çalıştı. 1966'da Bernard Lewis'in danışmanlığında yazdığı The Committee of Union and Progress in Turkish Politics teziyle University of London'dan doktora derecesini aldı.

1966-67'de Columbia Üniversitesi School of International Affairs'de ders verdi. 1967'de Massachusetts Üniversitesi Tarih Bölümü'nde ders vermeye başladı. Massachusets Üniversitesi'nde 1970 yılında doçent, 1978 yılında profesör oldu. 1980-81'de Harvard Üniversitesi Ortadoğu Araştırmalar Merkezi'nde dersler verdi. Daha sonra Tufts Üniversitesi Fares Doğu Akdeniz Çalışmaları Merkezi'nde konuk öğretim üyesi ve Fletcher Diplomasi Okulu'nda Diplomasi Tarihi konuk profesörü olarak görev yaptı.

1997-98'de Boğaziçi Üniversitesi'nde Fullbright öğretim üyesi olarak görev yaptı. Emekli olduktan sonra Türkiye'ye yerleşen Ahmad, 2005 yılından itibaren Yeditepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler ile Tarih Bölüm Başkanlıkları görevini yürütmektedir.

Ahmad'ın eserlerinden bazıları şunlardır:

· İttihat ve Terakki 1908 - 1914 (İstanbul: Kaynak, 1971, 1984, 1986, 1994)

· Türkiye'de Çok Partili Rejimin Açıklamalı Kronolojisi (Ankara: Bilgi Yayınevi, 1976)

· Demokrasi Sürecinde Türkiye (1945-1980) (İstanbul: Hil Yayınları, 1994, 2008)

· Modern Türkiye'nin Oluşumu (İstanbul: Kaynak, 1999)

· İttihatçılıktan Kemalizme, Makaleler (İstanbul: Kaynak, 1985)

· Bir Kimlik Peşinde Türkiye (İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2006, 2007, 2008)

· From Empire to Republic: Essays on the Late Ottoman Empire and Modern Turkey, 2 cilt (İstanbul: Bilgi, Üniversitesi Yayınları, 2008)

TARİHÇİ KİTABEVİ
MODA CADDESİ 104/A MODA-KADIKÖY
Tel: 0216 418 68 86 Gsm: 0 530 370 74 11
info@tarihcikitabevi.com www.tarihcikitabevi.com

05 Aralık 2010

Büyük tarihçi Hammer, "Joseph" olarak doğdu, "Yusuf" olarak öldü


İlk büyük Osmanlı tarihinin yazarı Joseph von Hammer, Katolik olmasına rağmen mezarını tam bir Müslüman kabri gibi tasarlamış ve mezartaşına "Merhum, herkesi bağışlayan ve herkesi affedem Yüce Tanrı'nın merhametine sığındı. Üç dilin mütercimi Yusuf Hammer'in ruhu şad olsun." ibaresini yazdırmıştı.

Önder Kaya
(Habertürk Tarih, 05.12.2010, Sayfa: 4)

***

Avusturya'nın başkenti Viyana yakınlarındaki Klosterneuburg'un Hıristiyan kabristanında bir mezar ziyaretçilerin hemen gözüne çarpar.

Üzerinde kabartma portreler, küçük heykelcikler ve haçlar bulunan mezar taşlarının arasında Arap harfleriyle donatılmış 'alaturka' bir mezar taşı var. Sanki İstanbul'da bir gayrimüslim kabristanının içinde tek başına kalmış bir Osmanlı âliminin mezarı gibi... Baş tarafında 'Hüvel bâki' ile başlayan 'İnna lillah...' ile devam eden Arapça ifadeler, ayak tarafında Osmanlıca 'Ziyaretten murad ancak duadır/ Bugün bana ise yarın sanadır' diyerek dua dilenen bu taşın altında yatan Viyana Kuşatmaları'na katılmış bir Osmanlı değil. Mezar, 'Yusuf bin Hammer'in yani Avusturyalı ünlü tarihçi Joseph von Hammer-Purgstall'a ait.

04 Aralık 2010

Dolmabahçe, Çırağan, Ihlamur

Dolmabahçe Sarayı dış görünüşündeki zarafet ve Boğaziçi'nin kazandırdığı ihtişam dışında çağdaşı Avrupa sarayları ile mukayese edilemeyecek bir hacim ve tevazudadır. Bu saraydaki hayat da adeta Topkapı Sarayı'nın ananesini muhafaza etmiştir. Yani sıkışık bir düzen, disiplinli bir hayat hakimdir. Bilhassa Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz zamanlarındaki israf gürültüleri Sultan Abdülhamid devrinde adamakıllı tutumlu bir saray hayatına dönüşmüştür.
Çırağan Sarayı geçirdiği yangından sonra harabeye döndü ama daha beteri, hizmet verdiği I.Meclis-i Mebusan'ın faaliyeti ile ilgili bütün arşivi de kül oldu. Çırağan Sarayı meşum bir saraydır. İçindeki Feriye Karakolu bugün restoran olarak kullanılıyor. İntihar mı cinayet mi? Tartışmaları hala sürüyor.
Sultan Abdülmecid saltanatının yarısını muhtelif yerlerde yaşayarak geçirdi. Dolmabahçe Sarayı dışında, Ihlamur Kasrı gibi bir av köşkü, Haliç'i ve Marmara'yı seyretmek için Çarşamba'da Sultan Selim Camii yanındaki küçük köşk ve Topkapı Sarayı içindeki küçük Mecidiye Kasrı onun devrinde yapıldı. İstanbul'u seyretmeyi severdi. Bunlar bir imparatorluk için israf değildir. Almanya'daki küçük dükalıklarda bile daha fazlası yapılırdı.

İlber Ortaylı
(Türkiye'nin Yakın Tarihi, Timaş Yayınları,
İstanbul, 2010, Sayfa:216-217.)

Marmaray ve İstanbul

Marmaray, İstanbul'un ulaşımını kolaylaştıracak büyük bir proje. Ancak Sirkeci-Yenikapı arasında ilerledikçe yeraltında kalan bu çarpıcı hazinelere toslamaya hazır olmalı. Bu büyük imtihanı acaba tarih şuuruna sahip uygar bir milletin sabrı ve fedakarlığı ile başarılı bir şekilde atlatacak mıyız, yoksa kabalık ve yıkıcılık mı yapacağız.

Bazıları, "Adam sen de, buradan çıkacak Rum eserleriyle mi uğraşacağız?" diyebilir. Ama daha ilk aşamada karşımıza çıkan 17.yüzyıl Osmanlı konut mimarisinin örneğinden de anlaşılıyor ki, Marmaray kazıları sırasında Osmanlı İstanbul'u ve bugünün Türkleri için çok önemli olan yeraltı hazineleriyle karşılaşacağız. Kaybolan mezarlıkların şahideleri bunlardan bir kısmıdır. Merak ediyorum, bunları acaba ne kadar dikkatle toplayıp tasnif edecek ve değerlendireceğiz.

Biz Bizans dediğimiz Konstantinopolis'in varisiyiz. Onun haritasını çıkarmak uzak Batı'da yaşayan Germenlerin, Frankların, Lombardların torunlarının işi olmamalıdır. Üstelik bunların bazıları çok saygın olsa da, bazıları dişe dokunur şeyler söylememiştir. Bu muhteşem İstanbul'un Osmanlı devrini de, Osmanlı öncesi devrinin eserlerini de biz bulmalı ve biz değerlendirmeliyiz.

İlber Ortaylı
(Türkiye'nin Yakın Tarihi, Timaş Yayınları,
İstanbul, 2010, Sayfa:216-217.)

Halil İnalcık

Oturduğu kürsünün sanatçısıdır Halil İnalcık. Tarih, bir heykeltıraşın mermeri çekiçlemesi gibi yontulur onda. Kürsü profesörü değil, saha araştırmacısı. Onu pek çok kez dinledim.

Televizyon ekranlarında, konferans salonlarında ve bire bir konuşmalarında. Hayatımın şans dolu kesitlerinden birisi de yaklaşık beş gün süren Trakya yolculuğumuzdur. Edirne, Babaeski, Lüleburgaz, Kırklareli, İstanbul güzergâhında, her bir noktaya nasıl da heyecanla yaklaştığına, elinde not defteri tarih öğrenmeye yeni başlamış talebe gibi nasıl da heyecanlandığına şahit oldum. İnalcık tarihçiliğini benzerlerinden ayıran temel fark da bu, o öğreniyor gibi anlatıp yazıyor tarihi. Her büyük sanatçıdaki bitmeyen amatörlük onda böylesi bir halde dışa vuruyor. Hüküm vermeden araştırmak, bilerek soruyu cevaba bağlamak onun özel yeteneği.

En son, geçtiğimiz günlerde Ankara'da dinledim onu. Türkiye Yazarlar Birliği'nin düzenlediği Şehir Yazarları Kongresi'nde 'Üç Osmanlı Payitahtı' başlıklı bir konuşma yaptı. Bir kere daha emin oldum ki, İnalcık, şehri, insanı belgeden hareket ederek okumaya çalışırken tarihi arkeolojik bir olgu olarak değil, akışı devam eden bir süreklilik olarak algılıyor. Siciller şehir tarihinin ana kaynaklarıdırlar ve kadılar ilk şehir tarihçileridirler bizde, diyor. Floransa, Venedik, Bursa, İstanbul, fütuhat, Selçuklu, kumaş, birden bu kelimeler, bu isimler nasıl oluyor da zaman ve mekân atlayarak bir araya geliyor diye düşünürsünüz. İnalcık, tarih lügatiyle iktisat tarihini, Divan şiiriyle tarih kuramlarını, arşiv belgeleriyle dünya tarihini aynı kesitte ve paralel akışlar içinde değerlendirir. Tarih, kapalı bir alan değil, sonuna kadar etkileşimlere açık bir konudur. Tarih ölmez, tarih hiç ölmez.

Ömer Lütfi Barkan'ın liderliğini yaptığı tarihçilik dünya ölçeğinde Halil İnalcık'ı armağan edecektir Türkiye'ye. İnalcık'ın özel bilgi ve yetenekleri, ilim sahasında yaşadığı açık süreçler Türkiye ile tarihi hep kilitlemiştir onda. Tarihi seven değil, aynı zamanda ondan etkilenen bir mizacı var... Sadece tarih adına değil, toplumsal şuur adına da bir değer ve görelik ölçütüdür bu bakımdan İnalcık. Görüşünü iktidar aynalarına göre eğip bükmemesi, bilim ahlakı yanında kişisel cesaret taşıması hem eserini hem de sembolik görüntüsünü güçlendirmektedir. Tarihi terminolojiyle değil bugünün diliyle anlatması, yer yer bir hikâye anlatıcısı hatta tarih muhabiri havasına bürünmesi onun tarihçi kişiliğini güçlendiriyor.

Ayrıntıyı seven, ayrıntı psikolojisini bilen tarihçilik mizacı, bütüne, genel çerçeveye doğru adım adım hazırlıyor kendisini. Dahası İnalcık, tahlil ve sonuçlarını kendi benine doğru akıtmıyor. İlk kez ben buldum, ilk kez ben yazdım, ben söyledim söyleminden uzak, öğretmenliği bile şüpheli bir sokak müzisyeni gibi hasbi ve mahcup bir edası var. Üstelik dile kolay, neredeyse 20. asırla yaşıt bir insanın böylesine duru ve açık, bağdaştırıcı ve araştırıcı tecessüsle üretmeye devam etmesi hayranlık uyandırıyor. Sahiplenmeden sahiplenmek, savunmadan korumak, bağırıp çağırmadan eleştirmek ayrı bir yetkinlik İnalcık'ta.

Belge her şeydir bu tür tarihçilerde. Yalnız en çok da belgeden şüphe duyarlar. Ancak belgenin hakikisine ulaştıklarında aşkla inanırlar ona. Belgeyi karşıtlarıyla ve bütün mümkünlükleriyle değerlendirmek, yoruma giderken tarihçinin her zaman ihtiyaç duyduğu sağduyuyu yitirmemek adına her tür çağdaş versiyonu da göz önünde tutarlar. Öteki okuması yapılmamış, tarihsel karşıtlığı ölçülmemiş bir tarihçilik popçulara göredir, İnalcık için değil.

Bilgi insanı konuşturur. Halil İnalcık ise bilgiyle yeniden ve özellikle konuşur. Ne buldum, ne yıktım sedası taşımayan bu tarihçi içten içe şairlik iddiası bile taşır. Gizli gizli şiir yazar İnalcık. Âşık olur. Şiir bilir. Dışarıdan bakıldığı zaman neredeyse yarım asırdır aynı yüzü taşımaktadır. O yüzün arkasında güneşin doğuşu kadar batışını, doğuda ve batıda tatmış bir ruhun izleri vardır. Bilmekte ve inanmaktadır ki, yıkılmış bir imparatorluğun tarihini çalışmak, taraftarları kadar karşıtlarının da ölçüsüzlükler içinde birbirlerini okladıkları bir zamana da denk düşer. Ona yakışan havadaki her oku bir gizli kahraman gibi tutmak ve toprağa gömmektir. Bilgi tarihçiliği, ilim ahlakı ve ruh sağlamlığıyla geleceğe doğru böyle kurulur. İnalcık, Osmanlı'yı asıl yeniden kuran tarihçidir. Osmanlı ise dünyanın en az altı asırlık öyküsüdür.

Ufuk Bozkır
(Zaman, 13.10.2010)

28 Kasım 2010

İstanbul’daki Rum mimarlar

Pera Palas da bir Rum mimarın eseri.

Batılılaşan İstanbul’un Rum Mimarları” sergisi, İstanbul 2010’un en anlamlı işlerinden biri.

2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı son faaliyetlerini yapıyor. Sonuncuların arasında çok anlamlı bir proje; Zoğrafyon Lisesi Mezunları Derneği, 2010 Ajansı ve Ioannis Latsis Vakfı’ndan aldığı destekle bu şehirdeki Rum mimarların eserlerini sergiliyor. Yayına hazırlayanlar Hasan Kuruyazıcı ve Eva Şarlak.

Hiç kuşkusuz ki Pera (Beyoğlu), Boğaziçi, Kadıköy ve suriçi İstanbul’da birçok yerde Rum kalfaların ve mimarların eserleri var. Ahşap ve kagir ve betonarme teknolojisi ile İstanbul’un dört bucağında yapılan eski imparatorluğun kalfalarının ve modern mimarlarının eserleri arasında; mesela ünlü Çiçek Pasajı veya Suriye Pasajı yer alır.

Kiliseler arasında Dolapdere’deki Panaia Evangelista kilisesi, Kumpapı’daki Panaia Elpida ve Aya Kiryaki kiliseleri, Taksim’deki Aya Triada ve Kadıköy’deki Aya Triada gibi 19’uncu yüzyılda yeni bir mimari anlayışı getiren ve mimarlarının Avrupa’da yetiştiği eserler de göze çarpıyor. Hiç şüphesiz ki geleneksel Osmanlı mimarisinin etkisinde kalanlar da var. Mesela Nikolaos Celepis gibi Yıldız Hamidiye Camii’ni inşa eden biri.

Serginin katalogu klasik Osmanlı dönemi mimarları hakkında bilgi verdiği gibi modernleşen mimarinin öncüleri ve eserlerine de yer veriyor. Daha sistematik hazırlanabilirdi. Dimadis Kostantinos, Dimadis Nikolaos, Suriye Pasajı’nı yapan Vasiliyos Dimitiros, Ruhban okulunun mimari Fotiadis Periklis (Zoğrafyon Lisesi de bu mimarındır) gibi modernler yanında Hacı Stefanus Gaytanakis, Gırgırcı Nikola, Kapatinakis gibi klasik mimarlar da var.

Bugün Galata bölgesinin en ilginç binaları Konstantinidos Kiryakidis’in tersiminden çıkmadır. Hiç şüphesiz ki bu serginin Fındıklı’daki eski Güzel Sanatlar Akademisi, şimdiki Mimar Sinan Üniversitesi’nde açılması bir isabet. Yılın sonunda bütün yılın faaliyetlerini taçlandıracak bir faaliyet.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 28.11.2010)

26 Kasım 2010

VIII.Idefix Sanal Kitap Fuarı

Büyük indirim 26 Aralık tarihine kadar sürecek. Arşivler dolsun!

22 Kasım 2010

Sultan Avrupa'da

TRT'nin hazırladığı ve DVD olarak satışa sunduğu "Sultan Avrupa'da" isimli yapım, 24 Kasım Çarşamba gecesi 23:30'da TRT'de.

21 Kasım 2010

İstanbul’daki misafir

Pyotr Nikolayevich Wrangel (1878 - 1928)

Rusya’daki iç savaş 16 Kasım 1920’de bitince, General Baron Wrangel’in komutasındaki Beyaz Ordu da İngiliz işgali altındaki İstanbul’a demirlemişti.

Çarlık yıkılmıştı; Lenin’in hemşehrisi Kerensky’nin başı çektiği Rusya burjuva devrimini yaşıyordu. Bir müddet sonra Rürikler hanedanından gelen Prens Lvov başbakan tayin edildi. Rusya, devrimini “Marseilles” denen Fransız milli marşıyla kutluyordu. Olayları biliyoruz. Rusya savaştan çekilmedi, ekmek ve barış isteyen kitleleri Lenin’in Bolşevikleri ele geçirdi. Komünist rejimin kendinden çok, Bolşeviklerin yaptıkları Brest-Litovsk Antlaşması’nda verilen topraklara karşı doğan tepki iç savaş sürecini körükledi.

Monarşi taraftarları, liberal cumhuriyetçiler, hatta mutedil sosyalistler bile Bolşevik hakimiyetine karşı iç savaşa başladı. Kızıl Ordu’nun karşısında Beyaz Ordu kuvvetleri romantik Amiral Kolçak, General Denikin ve General Wrangel’in etrafında toplanmıştı. Bu daha başlangıçtan bir zaaftı. Beyazlar birbiriyle irtibatı olmayan, aynı fikir etrafında olsa da aynı politikaları izleyemeyen, komuta birliği olmayan üç cephe halindelerdi.

Kırım Yarımadası birkaç kere el değiştirmesine rağmen sonunda General Baron Wrangel’in (1878-1928) idaresi altındaydı. Kozmopolit yapılı, ilginç bir bakanlar kurulu vardı. Ama “Kara Baron” denen Piotr Wrangel’in belirgin bağnazlıkları malum; iç savaş bugünlerde 1920’nin 16 Kasım’ında Sivastopol’de bitti sayılıyor. Wrangel ordusunun kalıntıları ve kendilerine katılan kaçak sivillerle savaşma gücü olmayan koca bir filo limandan ayrıldı.

Yeni Rusya sahip çıkıyor
Mültecilerin içinde bazıları ikinci sefer bu macerayı yaşıyorlardı. Anti-komünist Rusya yıllar boyu komünistlerin tutunamayacağına inandı; ilk kaçışlarında geride kalan topraklarını ucuz fiyata da olsa satışa çıkaranlar ve bunu alan safdiller vardı. Kızıl Ordu, savaş komiseri Troçki’nin nutukları ve ayçekirdeği yiyerek savaşan askerlerin sayesinde tutunuyordu. Wrangel’in ise savaş donanımı abartıldığı kadar olmasa da iyiydi, talimli subaylar onun etrafındaydı. Ama politikaları ve stratejisi acemiceydi. Hayatından bezgin kitlelerin, beyazları şevkle desteklemesi için bir sebep yoktu.

Üç sene evvel İstanbul’da Rusya Başkonsolosluğu’nda Wrangel ordusundaki subayların çocuklarının ve torunlarının katıldığı bir tören ve ziyafette bulundum. Şunu açık söylemek gerekir, eski Rusya’nın yaşadığını gördüm. İnsanlar ana-babalarından duydukları ama artık bulamadıkları Rusya’nın hasretini çekiyorlardı.

Eski kuşaktan Prens Orlov gibileri sürgünün ilk yıllarını daha iyi biliyordu. Maceranın acı tarafı Sivastopol’den sonra başlamıştı. Wrangel ordusu işgal altındaki İstanbul’da demirledi. İngiliz işgal komutanlığı bu başa dert (!) eski müttefik kalıntılarını ne yapacağını bilemedi. Lakayıt, hatta gaddar bir karar verdi. Kaçan askerleri ve aileleri Gelibolu yarımadasına yerleştirdi. Açlık, yokluk ve hastalık yüzünden birbiri ardına telef oluyorlardı. Memleketin sahipleri olan Türk köylüleri, eski düşmanın kendilerininkine benzer acı kaderine seyirci kalmaktan başka bir şey yapamadı.

Hayatta kalabilenler zaman içinde Avrupa’ya, Amerika’ya, Kanada’ya, Avusturalya’ya ve hatta Mısır ve Lübnan’a göç ettiler. Wrangel ordusunun Gelibolu’daki serencamını bugünün tarih ilmi iyi tespit edemiyor. Arşivler ortada yok, bu konudaki herhangi bir katkı ve bilgiyi yeni Rusya’nın şükranla karşılayacağı açık. Yeni Rusya Wrangel, Denikin ve Kolçak ordularının mirasına sahip çıkıyor.

Emanet altınları iç etti mi?
General Baron Wrangel’in İstanbul limanında demirlemiş, karargah olarak kullandığı gemisi bir gün infilak etti; bu sabotajı Bolşevikler mi tertipledi yoksa generalin ve etrafının kendi komplosu muydu? Dedikodu hâlâ sürüyor. Yerli bankalara, hatta müttefik yabancı rehin sandıklarına itimat etmeyen ve generalin gemisine daha fazla saygı duyan bir takım Ruslar kıymetli mücevherat ve altınlarını geminin kasalarında saklamak için ikna edilmişlerdi. Kara Baron’un bu infilak tertibiyle mevcut emaneti gelecekteki mücadelesi (!) için iç ettiği tartışılıyor.

Wrangel sonunda göç ettiği daha doğrusu Britanya ile birlikte çekilmek zorunda kaldığı Belçika’da mücadelesini yürüteceğine inandı. Kurduğu örgütün Bolşevik hükümetini rahatsız ettiği açık. Sovyet gizli polisinin tertibine kurban gitti, uşağı veya kardeşi tarafından zehirlendi ve vasiyeti gereği Belgrad’da gömüldü. Mezarlıkta diğer silah arkadaşları için de dikilmiş bir anıt var, üstündeki yazı ise; “Kovulmuş, hakları gaspedilmiş evlatlarından Büyük Vatan’a” ibaresidir.

Rus ruhu pek değişmez, II. Cihan Harbi’nde Rusya Hitler Almanya’sının istilasına uğrayınca Beyaz Ordu mültecileri vatanı desteklemekte pek tereddüt etmediler ve eskilerle yeniler arasında yeni bir hava doğdu. Tabii ardından yeni sorunlar, yeni hayal kırıklıkları geldi ama şurası bir gerçek; Ruslar tarihle barışmayı sever.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 21.11.2010)

20 Kasım 2010

Osmanlılar döneminde Beyrut

Cebel-i Lübnan'da üretilen ipeği Fransa'nın Marsilya'ya ihraç etmesiyle gelişen ve Ortadoğu'nun Paris'i olarak hitap edilen Beyrut şehrinin panoramik görünümü. 1876'da Beyrut'a taşınmış Fransız fotoğrafçı Félix Bonfils tarafından çekilen dört fotoğrafın birleştirilmesiyle yapılmıştır.

(Beyrut Vilayeti, Osmanlı Devleti, 1867-1899).

Kuzey Afrika ve Türkler

"Kuzey Afrika'daki uzun süreli Türk varlığından geriye ne kalmıştır? Arşivler. Birkaç aile Osmanlı atalarını anmaktadır ve etkisini ne abartmamız ne de küçümsememiz gereken Osmanlı geleneklerinin bir kısmı hala varlığını sürdürmektedir. Mağrip şehirlerini gezdiğinizde bunlar bir bir karşınıza çıkarlar: camilerin kubbeli salonları, silindir biçimli minareler, saraylar. Tüm bu yapılar bizi başka bir gökyüzünün altında Boğaziçi'ne götürmektedir. Çarşılarda hala pazarlığı yapılan az bulunur çiniler ve yün halılar, yerel özelliklerine karşın doğunun imparatorluk ihtişamını yansıtıyorlar."

Jean-Paul Roux
(Türklerin Tarihi - Pasifik'ten Akdeniz'e 2000 Yıl,
Kabalcı Yayınevi, 2004, Sayfa: 440-441.)

17 Kasım 2010

Şeyhülislamlar Osmanlı döneminde protokolde 2. sıradaydılar

Ebussuud Efendi (1490 - 1574)
Fotoğraf Kaynağı: DED

Diyanet İşleri Başkanı'nın protokolde 52. sıradaki yeri tartışılıyor. Osmanlı döneminde şeyhülislam protokolde 2. sıradaydı.

Diyanet'ten Sorumlu Devlet Bakanı Faruk Çelik, Atatürk döneminde protokolde 3. sırada bulunan Diyanet İşleri Başkanı'nın şimdi 52. sırada olduğunu anımsatarak, bu yanlışın telafi edilmesi gerektiğini söyledi. Osmanlı döneminde şeyhülislamlar protokolde 2. sıradaydılar. Padişah hocası olup olmamalarına göre zaman zaman da 1. sırada yer alırlardı.

FETVA MAKAMI

Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk yıllarında ilmiye sınıfı içindeki en büyük memuriyet kazaskerlikti. İkinci Murad döneminde müftü diye adlandırılan şeyhülislâmlık makamı ortaya çıktı. Fatih Kanunnamesi'nde şeyhülislâmlık bütün ulemanın reisi ve bütün müderrisler, yani üniversite hocaları arasında en büyük mevki olarak zikredilir.

Şeyhülislamlık Kanuni devrinde Ebussuud Efendi'yle birlikte zirveye çıktı. Osmanlı İmparatorluğu'nda dinî meseleleri yürütmekle görevli en üst düzey devlet görevlisi oldu. Ebussuud Efendi'den itibaren şeyhülislamlar, kadı ve müderrislerin tayinlerinde yetkili oldular.

Yargılama işlerini Rumeli ve Anadolu kazaskerleri yaparlarken, şeyhülislâmlar dini konular hakkında halkın sorduğu soruları cevaplarlardı. Fetva bir meselenin dini-hukuki durumuna açıklık getirirdi. Müftülerin verdiği fetva bir bakıma, Kur'an ve Peygamber'in sünnetinde yer alan dini bir hükmün açıklanması ve kapsamının belirlenmesidir. Dini bir konudaki görüş olan, fetva hüküm yerine geçmez. Bir konuda kesin kararı, yani hükmü ise kadı verirdi. Fetva yetkili bir müftüden alınabileceği gibi Osmanlı İmparatorluğu'nda en büyük dini yetkili olan şeyhülislâmdan da alınabilirdi. Müftüler verdikleri fetvalarında genellikle kaynak gösterirlerdi. Şeyhülislâmlar ise istisnai durumlar dışında kaynak göstermek mecburiyetinde değillerdi.

Halk, aklına gelen her konuyu İstanbul'da şeyhülislâma, taşrada da müftülere sorardı. Kanuni Sultan Süleyman'ın meşhur şeyhülislâmı Ebussuud Efendi, bir gün sabah namazından ikindi namazına kadar, adamlarıyla birlikte ne kadar fetva yazdıklarını hesapladığında, ortaya 1413 rakamı çıkmıştı. En ilginç fetva yöntemi Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde 23 yıl şeyhülislâmlık yapan Zenbilli Ali Efendi'ye aitti. Şeyhülislâm Ali Efendi, fetva isteyenlerin sorularını yazdıkları kâğıtları koyabilmeleri için evinin penceresinden devamlı olarak bir zembil denilen bir sepet sarkıtırdı. Soruları sepete koyanlar, cevaplarını da zembilin içerisinden alırlardı. Şeyhülislâm bu alışkanlığından dolayı, halk tarafından "Zembilli Müftü" olarak adlandırılmıştı.

PADİŞAHLARA KAFA TUTAN ŞEYHÜLİSLAMLAR

Osmanlı İmparatorluğu'nda herhangi bir devlete savaş açılacağı zaman şeyhülislâmdan fetva alınırdı. Padişahlar yaptıkları işlere dini bir meşruiyet kazandırmak için mutlaka şeyhülislamdan fetva almaya çalışırlardı. Eğer şeyhülislâm zayıf kişilikli biri olursa sultanın istediği her konuda fetva verirdi. Tam tersine sağlam iradeli olanlar da padişahların yanlış yapmalarını engellerlerdi. Şeyhülislâm Zembilli Ali Efendi, Yavuz Sultan Selim gibi sertliğiyle meşhur bir padişahın haksız yere birçok kişiyi öldürtmesini defalarca önlemişti.

Osmanlı döneminde şeyhülislam veziriazamdan sonra protokolde ikinci sıradaydı. Törenlerde veziriazam, kazasker gibi görevliler etek öperken şeyhülislam ise padişahın önünde eğilir ve elini öperdi. Şeyhülislam padişah hocası ise protokolde veziriazamın önüne geçer ve 1. sırada olurdu.

İkinci Mahmud döneminde askeri sistemdeki değişim ve dönüşüm süreci seraskerliğin statüsünü ve önemini artırdı. 1836'daki teşrifat, yani protokol düzenlemesiyle serasker, protokol bakımından şeyhülislam ve sadrazamla denk hale geldi. 19. yüzyılın ortalarından itibaren devlet teşkilatının yeniden düzenlenmesinden sonra şeyhülislamlar Meclis-i Vükela, yani Bakanlar Kurulu üyesi oldular.

29 YIL GÖREV YAPAN ŞEYHÜLİSLAMLAR

Eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu'nun 8 yıl görev yaptığı, bu sürenin uzun olduğunu söyleyenler oldu. Osmanlı İmparatorluğu'nun bütün kurumlarının saat nizamı içerisinde işlediği dönemde şeyhülislamlar kayd-ı hayat şartıyla, yani ölene kadar görevde kalırlardı. İstifa edenler haricinde ilk 19 şeyhülislam ömür boyu görev yapmışlardı. İlk defa azledilen şeyhülislam 1587-1589 yılları arasında yaklaşık iki sene görev yapan Müeyyedzâde Abdülkadir Şeyhi Efendi'dir. Beylerbeyi Vak'ası adı verilen isyan sırasında 2 Nisan 1589'da diğer devlet adamlarıyla birlikte azledilmişti.

Osmanlı İmparatorluğu'nda 131 şeyhülislâm görev yaptı. Osmanlı tarihinde en uzun süre görev yapan şeyhülislâm 29 yılla Kanuni ve İkinci Selim dönemlerinin şeyhülislâmı Ebussuud Efendi'dir. İkinci Murad ve Fatih dönemi şeyhülislamı Molla Fahreddin Acemi 24, Zembilli Ali Efendi ise 23 yıl görev yapmıştı. En kısa süre görev yapan şeyhülislam ise 5 Mart 1656'da bir isyan sırasında şeyhülislamlığa tayin olunan ve sadece 13 saat görevde kalan Memekzâde Mustafa Efendi'dir.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 14.11.2010)

100 yıl önceki Kosova ziyaretimiz başarısız olmuştu

100 yıl önce Sultan Reşad Kosova'yı ziyareti sırasında götürdüğümüz mütercimin Arnavutça bilmemesi yüzünden sultanın beyannamesini halka tercüme ettirememiştik.

Başbakanımızın Kosova'yı ziyareti bölgedeki Müslümanlar'ın büyük coşkusuyla karşılandı. Balkanlar'daki Müslümanlar'ın tek umut kaynağı Türkiye'dir. Buralarla ne kadar ilgilenirsek bölgedeki Müslümanlar geleceğe o kadar umutla bakabilirler.

Bundan yaklaşık 100 yıl önce Müslüman Arnavutlar'ı bağımsızlıktan vazgeçirmek için büyük hazırlıklar yapılarak Sultan Reşad bölgeye gitmiş ancak ziyaretin en can alıcı yeri olan Sultan Murad Meşhedi'nde kılınan cuma namazından sonra Müslüman Arnavutlar'a yapılan konuşmaları tercüme etmesi için götürülen mütercimin Arnavutça bilmemesi yüzünden büyük bir hüsran yaşanmıştı.

REFORM DİYE AYRILIKÇILIĞI ARTIRDILAR

14 ve 15. yüzyıldaki Osmanlı fetihlerinden sonra Kosova bölgesi halkı zamanla Müslümanlığı seçti. Kosova, imparatorluğun son günlerine kadar Osmanlı'nın bir parçası oldu. Doksan üç harbi öncesinde Priştine, Üsküp, Prizren, Yenipazar ve Debre sancaklarından meydana gelen Kosova Vilayeti teşkil edildi.

İkinci Abdülhamid döneminde padişahın izlediği siyaset sayesinde Müslüman Arnavutlar arasında bağımsızlık hareketleri fazla yayılmamıştı. İkinci Meşrutiyet döneminin başlaması ve Sultan Abdülhamid'in tahttan indirilmesinden sonra Müslüman Arnavutlar arasında ayrılıkçı hareketler çoğaldı.

Sultan İkinci Abdülhamid'i tahtan indiren İttihadçılar, Arnavutluk'ta reform yapalım derken her şeyi birbirine sokup halkın neredeyse tamamını karşılarına aldılar. Kosova Valisi Mazhar Bey'in yanlış siyaseti sonucunda başlayan protesto mitingleri 1910'da isyana dönüştü. Askeri önlemlerle isyan bastırıldı ancak bölge kaynamaya devam ediyordu.

RUMELİ'DE SON OSMANLI PADİŞAHI

Halkı sakinleştirmek için Sultan Reşad'ın Kosova'yı ziyaretine karar verildi. Sultan, hasta olmasına rağmen halkı sakinleştirmek için 5 Haziran 1911'de Barbaros zırhlısıyla yola çıktı. Selanik'te karaya çıktıktan sonra Sultan Reşad her yerde törenlerle ve halkın sevgi gösterileriyle karşılandı. Üsküp'te Arnavutlar padişahı "Padişahımız efendimiz imreti (yaşa)" diye karşıladılar. Üsküp'ten 14 Haziran'da ayrılan sultan Priştine'ye doğru yola çıktı.

Seyahat planında Rumeli Müslümanları'nın gözünde büyük bir manevi değeri olan Sultan Murad Meşhedi'nde cuma namazı kılınması karalaştırılmıştı. Rumeli'nin fethi uğruna şehit düşen bir sultanın türbesinin bulunduğu yerde kılınacak cuma namazı o toprakların sahiplenildiğini gösterecekti.

Sultan Reşad 16 Haziran'da Sultan Murad'ın şehit edildiği yerde 100 bin kişiyle cuma namazı kıldı. Namazdan önce halifenin vekil tayin ettiği Manastırlı İsmail Hakkı Efendi bir vaaz vermişti. Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa ise namazdan sonra genel af ilan edildiğini ve kan gütme davasından vazgeçilmesi için padişahın 30 bin lira ihsanda bulunduğunu padişahın beyannamesini okuyarak duyurdu. Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa daha sonra padişah adına halka hitap ederek ''Bölünmeyelim, birleşelim. Bölünmeye dinimiz de karşıdır'' dedi. Sadrazam yaptığı konuşmada Arnavutlar'ı överek fesatçıların söz lerine kanmamalarını ve tahriklere kapılmamalarını tavsiye etti.

Her şey bu ana kadar iyi gitmişti. Ancak padişahın beyannamesini ve sadrazamın konuşmasını tercüme etmesi için getirilen Manastırlı İsmail Hakkı Bey, Arnavutça bilmiyordu. Bu yüzden konuşmalar boşa gitmişti.

Manastırı da ziyaret eden Sultan Reşad Selanik'ten tekrar Barbaros zırhlısına binip, 26 Haziran'da İstanbul'a döndü. Sultan Reşad'ın Rumeli Seyahati olumlu bir hava estirdiyse de Sultanın hasta hasta bölgeye gitmesi bir işe yaramadı.

İktidardaki İttihatçılar ziyaretin yarattığı yumuşamadan faydalanmayı beceremeyince isyan daha da büyüdü ve Balkan Savaşı'ndan sonra öteki Balkan ülkeleriyle beraber Kosova ve Arnavutluk da elimizden gitti. 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması ile Kosova vilâyeti Sırbistan'a terk edildi.

SULTAN MURAD TÜRBESİ

Artık bir bağımsız devlet olan Kosova Türk tarihi açısından Balkanlar'daki en önemli bölgelerden biridir. Osmanlılar'ın Balkanlar'a yerleşmesindeki en önemli dönüm noktası 1389'daki Birinci Kosova Muharebesi'ydi. Sırplar'a büyük bir darbe vurarak tarih sahnesinden silen muharebede Osmanlılar galip gelmiş, ancak savaş sahrasında hükümdarları Birinci Murad'ı kaybetmişlerdi. Kosova sahrasında Sultan Murad'ın iç organlarının gömüldüğü türbe Rumeli Türkleri için kutsal bir ziyaretgâh hâline geldi.

Türk tarihi açısından önemli bir diğer savaşta 1448'de yine bu ovada cereyan etti. İkinci Murad'ın kazandığı İkinci Kosova Muharebesi, Balkanlar'dan gelebilecek Haçlı tehlikelerini sona erdirip, İstanbul'un fethine zemin hazırladı.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 07.11.2010)

Cumhuriyet kelimesini biz bulduk ama cumhuriyet olamadık

Cumhuriyetin 87. yıldönümüne geldik. Ancak cumhuriyet kelimesinin kökü olan cumhurun, yani halkın üzerindeki baskılar devam ediyor. Elitler yönetimi halka devretmek yerine halkı kendi kafalarındaki şekle sokmak için ellerinden geleni yapmaya devam ediyorlar.

DEMOKRASİ TERİMİ CUMHURİYETTEN ÖNCE TÜRKÇE'YE GİRDİ

Cumhuriyetten önce demokrasi terimi Türkçe'ye girmiştir. Kâtip Çelebi, 17. yüzyılın ortalarında kaleme aldığı "İrşâdü'l-Hayârâ..." isimli eserinde Avrupalılar'ın dinleri, hükümdarları, idare tarzları, seçim usulleri, âdet ve kanunları çerçevesinde bilgiler verir. Demokrasi kelimesi de ilk kez bu eserle Türkçe literatüre girmiştir. Daha sonra İbrahim Müteferrika 1731'de Birinci Mahmud'a takdim ettiği ve 1732'de bastığı "Usûlü'1-hikem.." isimli eserinde demokrasiden bahseder.

Cumhuriyet kelimesinin kökü Cumhur, yani halk kelimesi Arapça kökenlidir. Ancak klasik Arapça'da yoktur. Türkler tarafından türetilmiştir. Bu konuda bir araştırma yapan Bernard Lewis kelimenin 18. yüzyılın sonlarında "Cumhuriyya", yani Cumhuriyetçilik şeklinde ortaya çıktığını söyler. Bu dönemde Fransız İhtilali'nden dolayı cumhuriyetle ilgili terimler Türkçe'de sıkça kullanılmaya başlanmıştı.

CUMHURİYETİN 100 YILLIK ALTYAPISI

İkinci Mahmud döneminde 1830'lardan itibaren muhtar seçimleriyle halkın yönetim mekanizmalarında yer almaya başlaması vilayet meclisi seçimleriyle devam etti. Kısa süreli de olsa 1876'da ilk meclisin açılması demokrasi kültürü alanında bir dönüm noktasıydı. 1908'de meclisin ikinci defa açılması meclis ve halkın yönetim mekanizmalarına katılması fikrini geliştirdi.

Son iki Osmanlı padişahı Mehmed Reşad ve Sultan Vahdettin görünürde iktidardaydılar. Devlet yönetiminde karar organı artık meclis ile İttihat ve terakki Cemiyeti olmuştu.

Milli mücadeleyi dünyada çok nadir görülecek bir şekilde meclisle yürüttük. Bütün bu gelişmeler cumhuriyetin alt yapısını hazırlamıştı. Nitekim 29 Ekim'de cumhuriyet bu şartlar altında ilan edildi. Cumhuriyeti ilan ettik. Ancak çok partili dönemlerde bile siyasete müdahaleler yapılarak halkın inanışından düşünüşüne kadar her şeyini tanzim etmeye çalışan toplum mühendisleri bir türlü cumhuriyet olmamıza izin vermediler.

Rahmetli Durmuş Hocaoğlu ağabeyim, 13 yıl önce cumhuriyetin 75. yıldönümünde Aksiyon Dergisi'nde en esaslı hükmü vermişti. Cumhuriyetin meşruiyet senedi halktır. Devlet halkın emrine girmedikçe hakiki manada cumhuriyet olmaz.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 31.10.2010)

14 Kasım 2010

Atatürk'ün tuttuğu takım yoktur

Bir 10 Kasım daha geçti ve Atatürk törenlerle, saygı duruşlarıyla, konferanslarla, konserlerle anıldı.

Anmalara "Atatürk bizim takımı tutardı" diyerek futbol kulüpleri de iştirak ettiler. İstanbul'un eski ve büyük kulüplerinin Atatürk'ü kendi taraftarları gibi göstermeleri zâten âdettendir. Özelliklede Fenerbahçe ile Galatasaray, Atatürk'ün şeref defterine yazdığı satırları, gönderdiği tebrikleri veya iyi niyet mesajlarını yahut imzaladığı fotoğrafları senelerden buyana kanıt diye kullanıp "Taraftarımızdı" derler.

Beşiktaş ise, bu 10 Kasım'da internet sitesine bazı ilâveler yapmış ama elinde Atatürk tarafından bizzat kaleme alınmış veya imzalanmış böyle bir belge bulunmadığı için taraftarlık meselesini üçüncü şahısların anlattıklarına dayandırmış...

Birçok kişiye, meselâ İttihad ve Terakki'nin uzun seneler kâtib-i umumîliğini yani genel sekreterliğini yapan Midhat Şükrü Bey'in (Bleda) söylediklerine dayanarak, Atatürk'ün Beşiktaş taraftarı olduğunu iddia ediyorlar...

HATIRALARDA BULAMADIM
Dün, Beşiktaş Kulübü'nün bu konudaki açıklamasını okuyunca Midhat Şükrü Bleda'nın "İmparatorluğun Çöküşü" ismiyle seneler önce yayınlanan hatıralarını yeniden bir elden geçirdim ama Beşiktaşlılar'ın naklettikleri ifadeleri hatıralarda bulamadım. Acaba gözümden mi kaçtı, yoksa Midhat Şükrü Bey kendisine mâledilen bu sözleri başka bir yerde mi söylemişti, bilmiyorum...

Meselenin aslı, şudur: Atatürk'ün herhangi bir takımın taraftarı olduğu konusunda elimizde hiçbir ciddî kayıt yahut bilgi yoktur ve bu konuda tek bilinen değil futbola, sporun hiçbir dalına pek alâka göstermediğidir! Birkaç defa güreş seyretmiş olması da, onu güreş fanatiği yapmaz. Hattâ, hayatı boyunca bir futbol maçına gidip müsabakayı heyecan içerisinde başından sonuna kadar izlediği konusunda da herhangi bir bilgi yoktur.

Fenerbahçeliler, Atatürk'ün "taraftarları" olduğunu, 1918 Mayıs'ında kulüplerini ziyareti sırasında hatıra defterlerine yazmış olduğu şu satırlara dayanarak iddia ederler:
"Fenerbahçe Kulübü'nün her tarafta mazhar-ı takdir olmuş bulunan âsâr-ı mesâisini işitmiş ve bu kulübü ziyaret ve erbab-ı himmetini tebrik etmeyi vazife edinmiştim. Bu vazifemin ifâsı ancak bugün müyesser olabilmiştir. Takdirat ve tebrikatımı buraya kayd ile mübâhîyim."
Yazdıklarını bugünün Türkçesi'ne nakledeyim:

"Fenerbahçe Kulübü'nün her tarafta takdir kazanmış olan çalışmalarından ortaya çıkan eserleri işitmiş ve kulübü ziyaret ederek bu işte himmet gösterenleri tebriki vazife edinmiştim. Bu görevin yerine getirilmesi ancak bugün olabilmiştir. Takdirlerimi ve tebriklerimi buraya kaydetmekle iftihar ediyorum."

BAŞKA NE YAZACAKTI Kİ?
Bu satırlar bir kulübe verilen "destek" ifadeleri değil, sadece nezaket sözleridir ve şeref defterlerine böyle ifadeler yazmak da âdettendir.

Böyle bir deftere başka ne yazılmasını bekliyordunuz ki? "Kulübünüzün artık ayyuka çıkmış olan beceriksizliklerini her taraftan işitmiş ve bu rezaletlere sebep olanlardan hesap sormak üzere buraya gelmiş bulunuyorum. Şu elimdeki odunu görüyor musunuz? Bu size son ihtarımdır, ona göre!" denmesini mi?

Meselenin bana en tuhaf gelen tarafı ise, Atatürk'ün kendi taraftarları olduğunu iddia eden kulüplerin, kendilerine ait stadlardaki herhangi bir tribüne şimdiye kadar onun ismini vermemiş olmalarıdır... Telefon şirketlerinin, marketlerin, bazı özel havayollarının yahut inşaat firmalarının ismini taşıyan tribün sayısı hayli fazladır ama bir "Atatürk tribünü" yoktur!

Murat Bardakçı
(Habertürk, 12.11.2010)

NTV Tarih'in tarihî rötarı

Meşhur fıkradır, bilirsiniz:

Yeniçeri yoldan geçen Yahudi'yi çevirip "Bre!" diye kükremiş... "Sizler, Hazreti İsa'yı öldürmüşsünüz!".

Yahudi boynunu bükmüş, "Aman ağam" demiş, "O dediğin iş 1500 sene önce oldu..."
Yeniçeri tınmamış: "Bana ne? Ben yeni öğrendim!"...

NTV Tarih Dergisi, son sayısında işte bu yeniçeriye özeniyor...

Dergi, benim Sadrazam Talât Paşa'nın evrakı arasında bulup bundan seneler önce yayınladığım ve 1915'te tehcir edilen Ermeniler'in toplam sayısını gösteren belgenin bir kopyasını elde etmiş ve yepyeni bir buluşmuş gibi yayınlayıp gûya yorumlamış. Yazının arasında bir yerlerde lütfedilip "Talât Paşa'nın Evrak-ı Metrukesi" isimli kitabıma atıf yapılıyor, sözkonusu belgeye bu kitabımda yer verdiğim söyleniyor.

Sonra, bir cümle: "Belgeyi, ucuz polemiklerde harcamak istemediğimiz için beklemeyi tercih ettik" deniyor.

Bu ifadenin Türkçesi "Cesaret edemedik, biraz da üşendik, aklımız başımıza ancak şimdi, seneler sonra geldi" demektir!

ARADA YILLAR VAR!
NTV Tarih'in yönetmenlerine, yazı işleri müdürlerine, yayın kurulu üyelerine, danışmanlarına, vesairelerine müsaadeleriyle birkaç hususu hatırlatayım:

Dergide sözü edilen ve içerisinde mâlûm belgenin de bulunduğu kitabım 2008 Aralık'ının son haftasında çıktı ama ben bu belgeyi kitaptan çok daha önce yayınladım: Hürriyet Gazetesi'nde 2005'in 25 Nisan'ında, yani bundan 5,5 sene önce, hem de manşetten!

Belgedeki tehcir sayıları, kitabımın yayınının üzerinden geçen iki yıldan buyana değil, 5,5 senedir tartışılıyor. Üstelik, belgeyi bundan 5,5 sene önce "Tehcir edilen Ermeniler 924 bin 158 kişiydi" başlığı ile yayınlamıştım; NTV Tarih aynı belgeyi şimdi "924.158 Ermeni zorunlu göçe tâbi tutuldu" diye veriyor.

"İlham" denen şey, herhalde bu olsa gerektir!

NTV Tarih, yayınımdan 5,5 sene sonra tekrar keşfettiği bu belge hakkında "...normal olarak gizlilik damgası taşımaktadır ve isteyen yetkililer aslına uygun tasdikli bir kopyasını alabilmektedirler" diyor... "Gizli belgenin isteyen yetkiliye verilen tasdikli kopyası"
her ne demekse...

Ben, NTV Tarih'in yayınladığı belgede "gizlilik" ile alâkalı kayıt, mühür, yahut başka bir ibare görmedim. Bu "gizlilik" iddiası acaba yazıyı uzatmak için mi ortaya atıldı, yoksa toplam tehcir sayısının üzerine kurşun kalemle yazılmış olan "muharrerdir" sözü "mahremdir" diye mi okundu, bilmiyorum...

BİRKAÇ KONU ÖNERİSİ
Daha önce bir başkası tarafından yayınlanmış olan bir belgenin başka bir nüshasını yeniden gündeme getirmek hata mıdır? Tabii ki değildir ve önceki yayında verilen bilgileri doğrulayacağı için yayınlanması da gerekir. Ama bir şartla: Yepyeni bir buluş edasıyla ortaya çıkarak ve belgenin daha önce yayınlanmış olduğunu yazının ortalarında bir yerlerde fısıldayarak değil, başlıkta dürüstçe ifade ederek!

Sokaktan geçmekte olan Yahudi'den hesap soran yeniçeriye özenmek, kalite bakımından aslında pek de fena sayılmayacak bir dergi olan NTV Tarih'e hiç yakışmamıştır.

Ama, böyle bir rötarı kendilerine şayet yakıştırıyor iseler, artık hemen her sayılarında bize ve Erhan Afyoncu'ya saplantı haline gelmiş şekilde lâf etmeyi bir tarafa bırakarak "Amerika'yı Christofer Colombus adında bir denizci keşfetmişti", "Fatih Sultan Mehmed meğerse hayatta değilmiş", "Bilinmeyen bir belge: Tanzimat Fermanı" yahut "Kanunî'nin Fransa Kralı'na yazdığı mektup" gibisinden hiç bilinmeyen konuları ele almaları gerekir...

Murat Bardakçı
(Habertürk, 10.10.2010)

07 Kasım 2010

Protestanlık yeni bir Avrupa yarattı

Martin Luther (10 Kasım 1483 – 18 Şubat 1546)

Yaklaşık 500 yıl önce ortaya çıkan Martin Luther’in Doksan Beş Tez’i ve ona karşı alınan tedbirler, ortaya yeni bir Avrupa çıkardı.

31 Ekim 1517’de yani Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethettiği yılda Katolik kilisesi ve inancı en büyük darbeyi yedi. Martin Luther -ki St. Augustin tarikatından bir keşişti-; Wittenberg’de Schlosskirche’nin kapısına ünlü Doksan Beş Tez’ini astı. Kendisi Roma kilisesine bağlı bir tarikatın mensubu bir keşişti, teologdu (ilahiyatçı). İncil metinleri ve tercümesiyle uğraştığı biliniyordu, nitekim bir müddet sonra Saksonya elektörü Akil Friedrich’in sarayına kapanarak Almancaya İncil çevirisini tamamlayacaktır. Ama bu tarihte öyle bir eseri yoktur.

Onun İncil çevirisi daha yoktu ama zaten İncil’i ilk çeviren adam da Martin Luther değildi, “Birisi İncil’i çevirdi, anında basıldı, okundu, çeviri ve matbaa ile beşeriyet aydınlandı” tezi bizim okulların müfredatına has bir saf yorumdur. Resmi İncil (yani İsa’nın hayatını anlatan yeni Ahid) çok daha evvel Yunancaya, Yunancadan Latinceye çevrilmişti. Hele İbranca asıllı eski Ahid yani Tevrat çevirisi vahim hatalar da içeriyordu.

Sakat düzeni tenkit ettiler
Luther’den iki asır evvel bu gibi yanlışlar üzerinde hep durulmuştur ve nihayet ondan evvel Rönesans’ın büyük aydını Rotterdamlı Erasmus İncil metnini eski metinlerle karşılaştırıp düzelterek (yani yeniden inşa ederek) çevirmişti. Tabii o kiliseyi eleştirmesine rağmen ne Roma kilisesini inkar etti ama ne de kendisine teklif edilen kardinallık görevini kabul etti.

Martin Luther Doksan Beş Tez’de Roma kilisesinin israfını, akraba kayırmacılığına (nepotizm) dayanan sakat hiyerarşik düzenini, tayinleri ve mutaassıp bir kafayla Rönesans’ın büyük sanat eserlerine yapılan masrafları tenkit ediyordu. Özellikle 1506-1626 arasında inşaatı ancak tamamlanan, 60 bin kişi alan, 42 metre kubbeli ünlü San Pietro kilisesi Ayasofya’dan bin sene sonra ortaya çıkmak için kaç tane ünlü Rönesans sanatçısının (Bramente, Michelangelo, Bernini gibileri) elinden geçmişti ve nihayet aşırı masrafları karşılamak için Papa X. Leo endülüjans denen af ve cennette yer edinme beratlarını satmaya başlamıştı. Bunun bir rezalet olduğu açıktı.

Malla mülkle, feodal lordların hakimiyetiyle dertleri yoktu
Luther ve etrafı haklı olarak kilisedeki ahlak düşüklüğünden ve irtikâptan bahsediyorlardı ama rahatsız olanlar daha çok ülkenin birikimlerinin kendilerine değil, Roma’ya akmasından şikayet eden Alman prensleri özellikle Saksonyalı Friedrich’ti. Nitekim Luther’i daha çok o desteklemiştir.

Hiç kimse bu Doksan Beş Tez’de Protestan itikadının, hele kilisesinin nasıl teşekkül edeceğinin ana prensiplerini aramasın. Mesela başta Martin Luther olmak üzere birtakım rahiplerin evlenmesi işi zamanla ortaya çıktı. Gene ne Martin Luther’in ne Reuchelin’in veya Melanchton’un veya İsviçre’de Calvin’in mal mülkle veya feodal lordların hakimiyetiyle fazla bir derdi yoktu. Tabii Fugger gibi bankerlere de bir şey demiyorlardı. Hatta zamanla kilisenin yortu ve tatillerinin kalabalığından şikayet eder oldular; çalışmak lazımdı...

Özgür bir düşünce, laik bir din olarak düşünmemek gerek
Protestanlığın esasları ve bölünmeleri bir mantar gibi çoğaldı. Dokuz sene sonra Mohaç seferi ile en güçlü Katolik krallığın yani Macaristan’ın ortadan kalkışı hem Protestanlara hak verdirdi hem de onlara karşı husumeti arttırdı. Kanuni Sultan Süleyman Han ve halefleri İspanya kralı ve Avusturya Habsburglarının Katolikliğine karşı Protestanlığı kullanmakta tereddüt etmediler.

Diğer taraftan kimse Protestanlığı din bakımından özgür düşünce, laik bir din olarak düşünmesin; o bizim okul kitaplarının yorumudur. Avrupa tarihi daha çok uzun zaman iki inancın etrafındaki bağnazlıklar, cinayet ve katliamları yaşadı. Doğrusu Wittenberg tezlerinin ilan edilişinin ardından imparator Şarlken’in karşı tedbirleriyle devam eden gelişmelerin şekillendirdiği çatışma yeni bir Avrupa yarattı. 500’üncü yılındaki Avrupa Hıristiyanlığının görünümü halen tartışmaya açıktır. Din düşüncesi ve politikaları ne olacak, Hıristiyanlık ve İslam çatışması daha nerelere gidecek? Bunların düşünülmesi lazım.

İlber Ortaylı
(07.11.2010)

06 Kasım 2010

Azl-i Abdülhamid Han

Dünya barış bebeğini kucağında senelerce taşıyan
kutlu ecdadım Ulu hakan Abdülhamid Han hazretlerine;

Geçerken sultanım Yıldız’ın önünden,
Gözüm gözlerini arar pencerede
.
Sonra rüzgar eser Balkan yönünden,
Eritir ruhumu kanlı cenderede..

Hicran postasının kan yüklü mektubu,
Hakikat vehmeder eserken seraba.
Bu değildir, lakin elçilik üslubu,
Postacı güvercin değil de akbaba
..

Oynaşır tahtında zulmetin gölgesi,
Dört renkten mürekkep, zifiri ihanet.
Böyle olmamalı barışın ölmesi,
Musalla edecek hukuku işaret..

Bosna’nın tecvitsiz selaları gelir,
Secdesiz rükusuz namaza başlarım.
Bilmem başkaları seni nasıl bilir,
İsmin anıldı mı dökülür yaşlarım
..

Mehmet Vehbi Dervişoğlu

Kaynak

03 Kasım 2010

Süleymani Kürsüsü Konuşmaları


Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı'ndan gelen maili sizlerle paylaşıyorum:

Saygıdeğer Dostumuz,

Vakıf olarak, geleneksel Süleymaniye Kürsüsü Konuşmalarımız vasıtasıyla, Türk Dünyasının meselelerini, kültürel değerlerimizi, Türklük bilimini sizlerin gündemine taşımaya, sizlerle paylaşmaya ve tartışmaya, devam ediyoruz.

Bu çerçevede, Prof. Dr. İlber ORTAYLI'nın vereceği, " Türk Devlet Yapısı " başlıklı konferansımızda, sizlerle birlikte olmaktan mutluluk duyarız.
Saygılarımızla.

TÜRK DÜNYASI ARAŞTIRMALARI VAKFI

Yer: İstanbul Üniversitesi Avrasya Enstitüsü Konferans Salonu
Kimyager Derviş Paşa Sok. Nu. 6, Vezneciler - Fatih - İSTANBUL
Tarih: 06 Kasım 2010 Cumartesi
Saat: 14.00
E-posta: tdav@turan.org - egitim@turan.org
Tel: 0212 511 10 06

01 Kasım 2010

Beyaz Türkler neden gri?

Bizim seçkinlerin tüketim alışkanlığı henüz kültürel birikime ve yaratıcılığa dayanmıyor. Dünyaya açılım ve uyumları da sınırlı.

"Beyaz Türk” tabirini matbuatta Ufuk Güldemir, Serdar Turgut, Sedat Ergin, Ertuğrul Özkök gibi dostlar yaygınlaştırdı. Deyimi Amerikan “beyaz ve siyahi” ayrımına dayandırdıkları açıktır. Zeynep Göğüş işaret ediyordu, haklıdır; İslamiyet öncesi Türk kavimlerinde “akbudun- karabudun” ayrımı geçerliydi. Hatta akbudun, karabudunu bazen besler. Şölenlerde de kesinlikle yemek artıklarını karabuduna dağıtırlar.

Bugünün Beyaz Türkleri kolej tahsili gören, tercihan varlıklı beynelmilel ölçüde iyi giyindiğine şüphe olmayan, tatil yaşam biçimini hemen her yerde ve her zaman da sürdüren tipler olarak algılanıyor. Bir İtalyan genç meslektaşımız arasının bozulduğu Türk erkek arkadaşından “Beyaz Türk” diye şikâyet etti. Medyadaki tartışmalara bakarsak, kavram bu genç hatunun kullandığından daha fazla oturmuş gibi görünmüyor.

Türk tarihinde hiç şüphesiz ki ulus beyleri ve ulus mirzaları olmuştur. Bunların unvanları vardır ve statüleri irsidir. Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk dünyasında yarattığı radikal değişiklik -ki bütün şark ve İslam dünyasını da kapsar- bu gibi kan aristokrasisini ve irsiyeti ortadan kaldırmak, daha doğrusu çok zayıflatmak olmuştur.

Aristokrasinin yokluğu kurumlaşma açısından kötü
Bu biçimlenme mesela Mısır Memluklarında olduğu gibi çok aşırı değildir. Mısır’da yönetimi elinde tutanlar dahi, adı üzerinde “memlûk” yani satın alınmış kul veya kiralanmış asker demekti. Çerkezlerden, uzak Orta Asya’dan, Volga boyundan getirilirlerdi. Zamanla bu beyler de hanedanlaşmıştır ama Mısırlı topluma yabancı kaldıkları bir gerçektir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda yönetici Osmanlı hanedanı kesinlikle soyludur. Ancak bilhassa 16’ncı asırdan itibaren bu soyluluğa evlilik yoluyla kadınları sokarak başka hanedanlara güç kazandırmaktan çekinmişlerdir. Devlet devşirmeden çıkartılan iyi eğitim görmüş, liyakatli bir sınıfa terk edilmiştir. Kuşkusuz ki bu sınıfın sahip olduğu meziyetler yanında önemli kusurları da vardır. Bir aristokrasinin var olamayışı bugün bize çok demokratik bir gelenek gibi görünse de, toplumdaki kurumlaşmalar açısından mahzurludur.

Osmanlı seçkinleri nedir, kimlerden oluşur? Kaleler fetheden kudretli vezirin çocukları zamanla halkın içinde kaybolup gidebilirler. Hatta bu gibi bir paşayla evlenen padişah kızlarının (yani prenseslerin) torunları bile aynı akıbete uğrar. Benzer gelenek Osmanlı’dan Kırım Hanlığı’na da geçmiştir ve Mısır hidivleri tarafından da benimsenmiştir.

Osmanlı’nın dışında hanedan teşekkülü pek mümkün değildir ve doğrusu pek de istenmez. 19’uncu yüzyılda bile bir yerin muteberanı demek, belirgin miktarda emlak vergisi ödeyen ve II. Abdülhamid devrindeki bir uygulama ile ahlaklı ve ölçülü davranışı mahalli memurlarca tasdik edilip ona göre tasnif edilen adamlar demektir. Bu toplumun seçkinleri kesinlikle devlet kapısında talim ve tedris görüp yükselenlerdir. Bir ticaret ve sanayi burjuvazisi yaratmak faaliyeti, herkesin bildiği gibi bizim tarihimizde ancak İttihatçıların “milli iktisat politikası” deyimi ile ifade edilmiştir.

Ciddi örgütlenme ve eğitim “beyaz” olanlara da lazım
Bugünün Türkiye seçkinleri doğrusu hızlı bir değişimle ortaya çıkmıştır; bunda devlet desteğinin payı kadar insanların atılım ve teşebbüs kabiliyetinin de payı vardır. Bununla birlikte bir yerde beyaz Fransızdan, beyaz Türkten, beyaz İtalyandan bahsederken başka tiplemelere de dikkat etmek gerekir; Türkiye seçkinlerinin tüketim alışkanlığı henüz kültürel birikime ve kültürel yaratıcılığa dayanmıyor. Bu konudaki pırıltılar pek azdır. Çoğu kere toplumun ulusal birikimini temsil edecek temsilcilerle karşılaşmıyorsunuz. Hatta iktisadi ve sınai kalkınması Türkiye’nin çok gerisinde olan İran gibi ülkelerde bu anlamda daha seçkin bir zümre vardır. Bundan başka üç-dört nesil devam edecek zenginlikler ve yaşayış biçimi henüz tam teşekkül etmiş değildir. Tırmanıcı gruplar; alüvyonu götüren bir nehir gibi sık sık devreye girmekte ve muhtevasız bir yaşam tarzı sunmaktadır.

Orta sınıfların sorunu üst sınıfları da içeriyor. Dahası var, Anglo-Sakson üst sınıf gençliğinin atılım ve uyum yeteneği bizim üst sınıf gençliğinde daha azdır. Bulundukları coğrafyayı ve ülkenin şartlarını kavramak ve uyum sağlamak konusunda beceriksizdirler. Yeniköy’de yetişen bir gencin herhangi bir varoşta simit bile alamayacağını söyleyenler pek haksız sayılmaz. Dünyaya açılım ve uyumları sınırlı sayıdadır. Bizim Beyaz Türklerin henüz “gri” olduğunu bunun için ifade ettik. Ciddi örgütlenme ve eğitim “beyaz” denenlere de herkes kadar gereklidir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 31.10.2010)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.