31 Mayıs 2010

İstanbul'u Rönesans tekniğinde savaşan bir orduyla aldı

(Fatih Sultan Mehmed zehirlenerek öldürüldüğünde 49 yaşındaydı)

Bundan 557 yıl önce İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmed’in askeri ve entelektüel yetenekleri üzerinde nedense yeterince durulmaz.


29 Mayıs 1453 yani 557 yıl öncesinin son yıllarda tarih edebiyatımızda münakaşa konusu olduğu görülüyor. Bazı yazarlar fethin gerçek bir kuşatma ve zafer olmadığını, Konstantinopolis’in savunmasının çok yetersiz olduğunu, hatta çocuk ve kadınlara kaldığını bile söylüyorlar. Bu arada karadan gemi yürütme olayını tamamen reddediyorlar. Her şeyi bilenler (!) bu konuda sadece ve sadece okul tarih kitaplarındaki bilgileri ele alıp sözde çürütmekle meşguller. Fransızın tabiriyle “Bu açık kapıları omuzlamak” beş buçuk asır evvelki tarihin anlaşılması için hiçbir katkı sağlamaz.

Güya tabu düşünceyi değiştirecek olanlar ne tarih yazımını, ne 15’inci asır vesikalarını ne Türk ne Ceneviz ne Papalık arşivleri ve ne de Bizans Helen tarih yazıcılık kaynaklarını inceleyecek durumdadır. Hatta bu kaynakların modern örneklerini bile takip edemezler.

İkincisi; dönemin Osmanlı kaynakları üzerinde bilgi edinecek durumda değiller. Hatta bu yazarlardan birinin tamamen modern Türkçe kitaplar ve ecnebilerin çevirilerine dayandığını gördüm. Mesela kuşatma günlükleri ve gemilerin karadan çekilmesi gibi konularda Runciman ve Schlumberger gibi Türk milliyetçi ekolünü beslemeye niyeti olmayan, hatta fetih karşıtı Avrupalı yazarları bile pek kullanmadıklarına şahit oldum.

Tabuları yıkma gibi işlem tarih yazıcılıkta çok zordur; devamlı tetkik ve muhakeme gerektirir. Moda diye yapılacak iş ve izlenecek yöntem değildir.

Hıristiyanlık yakıştırması
Fatih 1432 doğumludur; Türkiye’de bu padişahın anasının kim olduğu tartışılıyor. Osmanlı resmi tarihlerinin verdiği isimler arasında İsfendiyaroğullarından Huma ismi ağırlık kazanıyor. Öbür delillerin kuvvetli olmaktan çok Fatih’e batılı bir akrabalık kazandırma niyetine dayandığı anlaşılıyor. Bu boştur; Osmanlı hanedanı aslında Sultan Orhan Gazi’den beri Romalılarla akrabadır. Malum; Halofera (Nilüfer Hatun) imparator İoannis Kantakuzinos’un kızıydı. II. Murad’ın eşi ise Sırp kralının kızı olup çocuksuzdu ve padişahın ölümünden sonra geri döndü. Fatih’in annesi olmadığı açıktır.

Fatih’in Hıristiyanlığından söz ediliyor. Arzu edilen bir yakıştırmadır. Ünlü Franz Babinger biraz kolaycı bir sansasyon anlayışıyla Vatikan arşivlerinde Papa II. Pius’un Fatih’e yazdığı davetnameden söz etti. Bunun gönderilmeyen bir müsvedde olduğunu çok sonraları Vatikan’ın gayretli oryantalistlerinden Peder Vincenzo Poggi açıkça ortaya koymuştur.

Fatih Hurufilere yakındı; katiyen oğlu ve halefi II. Bayezid gibi değildi ama öyle din dışı bir portre çizilemez. Kendisinde bir sofu karakteri arayanlar, olağanüstü askeri ve entelektüel yetenekleri üzerinde durmaz. Çapraz okumayı sevmeyen bütün okuyucu kitleleri gibi maalesef standart okuyucu kitlemiz bağnaz ve cüretkâr ifadelere bayılır. Bu her görüşe mensup olanlar için geçerli bir kuraldır.

Rönesans’ın renkli aydını
Fatih 21 yaşında İstanbul’u Rönesans tekniğinde savaşan bir ordu ile aldı. Ateşli silahları o ve kurmayları kadar etkili biçimde kullanan yoktu. Ne olursa olsun İstanbul savunması küçümsenecek bir savunma değildir ve muvaffak olabilirdi.

Fatih askeri bir gelenekten ve örgütlenme alışkanlığından geliyordu. İzleyen yıllarda Mora Yarımadası, Arnavutluk, Bosna, Eflak-Boğdan ve ahidname ile antlaşmalı olarak alınsa da Kırım Hanlığı, vira ile teslim alınsa da Trabzon Pontus imparatorluğu, kuzey Ege adalarının fethi ve Otlukbeli Savaşı’ndaki zafer bunu göstermektedir.

Zehirlenerek öldürüldüğü zaman sadece 49 yaşındaydı. Hiç şüphesiz ki büyük bir mareşaldi; ne o, ne oğlu ne torunu ne de torunun çocuğu Muhteşem Süleyman saraydaki yataklarında ölebildiler. Savaşçı bir ananeden geldi ve o ananeyi devam ettirdi. Bu sadece bir gerçektir. Bazı safdillerin akıllarınca bu gerçeğe hücum eden tarihçilik anlayışının kabulü bir yana, küçümsemeden takibi mümkün değildir.

Her şey zamanı içinde gözlenmelidir; tabii gözlenebilirse...
Bütün Rönesans döneminin doğu batı medeniyetine hâkim en renkli münevveriydi. Yunanca okur ve dinlerdi. Kusursuz bildiğini ne biz söylüyoruz ne kendi söylüyordu. Muasır İtalyan ve Rumlardan, bir de Topkapı Sarayı’nın Yazmalar kitaplığındaki “İliada” adlı yazmanın üzerindeki notlarından Yunancasının düzeyi anlaşılıyor. İtalyanca konuşuyordu, Farsça ve Arapça kalem sahibiydi.

15’inci asrın en büyük Türk hükümdarını ve entelektüelini anmak durumdayız. Türkiye’de milliyetçi olmadığını iddia eden düşünce sahipleri bile aslında üniversal tarih anlayışını kavramaktan çok uzak, yerel ve saplantılı kimselerdir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 30.05.2010)

Kremlin'de Osmanlı

Kremlin Sarayı Büyük Petro’ya kadar Rusya çarlarının başkenti ve makamıydı. Aslında Büyük Petro ve halefleri St. Petersburg’u başkent yapınca da Moskova’nın başkentliği hukuken ve fiilen ortadan kalkmış sayılmamalıdır. Devletin bazı arşivleri oradaydı, belirli ofisler oradaydı ve hatta soylular bile kökenlerine göre iki şehirde oturmaya devam ettiler. İki şehrin üniversitesi, bilimsel kurumları derin bir rekabet içinde olduğu gibi sanat kurumları için dahi aynı durum söz konusuydu. Hatta bir tarafın ünlü sanatçısı öbür tarafa konsere gidince destekçisi olan soylular da birlikte gidip onu alkışlardı. Kremlin Sarayı’nda bugün de Rusya devlet başkanları oturuyor ve binanın bu kısmı 19’uncu yüzyılda yapılmıştır.

Kremlin’in zenginliklerinin içinde Osmanlı’dan ithal edilen kıymetli silahlar, murassa koşum takımları ve eyerlerin, muhteşem kumaşların, mücevherin ayrı bir değeri ve yeri vardır. Özellikle 1490’lardan itibaren diplomatik ilişki kurulduğu için Osmanlı sarayının yolladığı diplomatik hediyeler göze çarpar.

Bunlar geçen yılın sonunda Kremlin’de açılan ayrı bir sergi ile teşhir edildi. Mukabilinde biz de Topkapı Sarayı’nda “Osmanlı Sarayı’nda Rusya” adıyla Rusya’dan bize gönderilen diplomatik hediyeleri teşhire koyduk; sergide Dolmabahçe ve Askeri Müze’den de eserler var ve temmuz sonuna kadar açık kalacak.

Unutmayalım, Osmanlı sarayında gayet kıymetli diplomatik koleksiyonlar vardır. Çünkü büyük devletler birbirlerine gayet kıymetli hediyeler gönderirler. Mesela Fransa daha XV. Louis’den beri en kıymetli Sevr porselenlerini bize yollamıştır. İran’dan gelen kitaplar ve eşyalar için aynı şey söz konusudur. Saksonya porselenlerimize paha biçilmez, hele hele altı asır boyu Çin’den satın aldığımız kıymetli porselenlerin sayısı 12 bin adet olup, üç hafta evvel bir kere daha şahit olduğumuz gibi Çin heyeti dahi kendine ait parçaları hayranlık ve gıpta ile seyretmekten kendini alamadı.

Kremlin Sarayı 9 Mart’tan itibaren 110 parçalık bir koleksiyonu bize yolladı. Rusya’nın Türkiye’de açtığı ilk müze sergisidir. Moskova Rusyası dediğimiz 18’inci asra kadarki dönemde Osmanlı kumaş ve silah sanatının ne kadar etkileyici olduğunu ve zengin bir ihracat yapıldığını Prof. Halil İnalcık’ın eserlerinden biliyoruz; sergide bu Rus meslektaşlarımızın seçtiği ve bize gönderdiği Kremlin’den örneklerle görülüyor. Kremlin sergisi seçim ve teşhir itibarıyla Rus müzecilerin bir başarısıdır ve bu başarılı müzecileri misafir etmekten mutluluk duyduk.

Tarihte çok önemli karar merkezleri
Topkapı Sarayı bu ayın 25’inde Kremlin Sarayı’na mukabil sergiyi yolladı. Açılışta Genelkurmay Başkanlığı’nın mehter takımı da vardı. Anane güzeldir, mehterin ananevi askeri bandolar arasında mutena bir yeri vardır. Tabii ki katedrallerin ortasında verdiği konser Moskova’nın seçkinlerini büyüledi ve Kremlin’in askeri komutanı kendilerini zannedersem ağustostaki askeri bandolar festivaline hararetle davet etti.

İki bölümde açılan Topkapı zenginlikleri 106 parçadan oluşuyor. Kanuni Süleyman Han’ın askerlik sembolleri olan matara (Rusçası da aynı), kılıç, miğfer, kumaş örnekleri, “tutya
dediğimiz mücevherli maşrapalar, alemler (Rusçası da aynı), sadak, kolçak (Rusçası da aynı)
ve zırhlar büyüleyici güzellikte ve ustaca teşhir ediliyor.

Bir yılın içinde iki taraf dört sergiyi gerçekleştirdi. Bunu belirttik, Devlet Bakanı Hayati Yazıcı tarihte iki önemli karar merkezi olan Moskova ve İstanbul’u anlatmak için bu sergilerin öneminden bahsetti. Desteği veren İstanbul 2010’un genel sekreteri Yılmaz Kurt, Moskova ve İstanbul sergilerinin başarılı açılışından söz etti.

Hiçbir Avrupa ülkesi böyle konulu sergileri bu kadar çabuk ve parlak bir biçimde düzenleyemez. Rusya-Türkiye sergilerinin devamı şart. Bunu Kremlin’in genel müdürü Yelena Gagarina ile ifade ettik. Müşterek tarihin anlaşılmasında iyi seçilmiş konulu sergilerin rolü büyüktür.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 30.05.2010)

28 Mayıs 2010

Süleyman Paşa'nın Rumeli'ye Geçişi

Osmanlı tarihinin kaynaklarından Oruç Bey tarihinde Türk ve dünya tarihinin mühim meselelerinden biri olan Osmanlıların Rumeli'ye geçişi şöyle yazar:

Sultan Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman Paşa bir gün gezintiye çıkar. Deniz kıyısından Çimpe kalesi tarafını seyre dalmıştır. Yanında Ece Bey ve Fazıl Bey isminde iki bahadır gazi vardır. Süleyman Paşa'ya: "Ey Han! Ne düşünürsünüz, hayran kaldığınız şey nedir?" derler.

Süleyman Paşa: "Fikrim şudur ki, kimse duymadan bu denizi öte geçmek isterim". Ece Bey ve Fazıl Bey: "Eğer sultanım buyurursa biz ikimiz geçelim!" derler. Sonra Ece Bey ve Fazıl Bey sal yaparlar. Bu sala binip gece Çimpe kalesi tarafına çıkarlar. Oradan birini yakalarlar. Sala binip Süleyman Paşa'ya getirirler. Süleyman Paşa bu adama hediyeler verip değerli elbiseler giydirip sorar: "Sizin hisara kimse duymadan girebilecek bir yer var mı?". Adam: "Sultanım! Ben sizi bir yerden ileteyim ki kimse duymadan hisara giresiniz." der.

Hemen birkaç sal yapılır. Süleyman Paşa, 70-80 bahadırla sala binip gece vaktinde Rumeli yakasına geçerler. Doğruca Çimpe kalesine varırlar. Kalenin içinde kimse yoktur. Harman vaktidir ve bağ zamanıdır. Kale bu yüzden boştur. Bir kolay yerden kaleniniçine girip kaleyi tesli alırlar. Ama halkını asla rencide edip incitmezler, hatta ikramlar ve ihsanlarda bulunurlar. Mallarına asla el uzatmazlar. Ancak içlerinden birkaç ileri geleni, isyan edeni tutup Osmanlı askerlerine teslim ederler. Sonra ise Çimpe kalesinin gemileri ile Anadolu yakasındaki Osmanlı askerlerini Rumeli'ye geçirirler. Bundan sonra Rumeli'in içerilerine doğru fetihler başlar.

(Tarafımca derleme)

Sri Lanka (Seylan) ile Osmanlı ilişkileri

Sultan II.Abdülhamid Han'ın Osmanlı-Japon münasebetlerini kuvvetlenirmek için gönderdiği Ertuğrul Fırkateyni 1890 Kasım ayında bir cuma sabahı Seylan'ın başkenti Kolombo'ya ulaşıp mürettebat cuma namazını kılmak için topluca gemiden inince nüfusu 300.000 olan Kolombo'da 200.000 kişi gemiyi ziyarete etmişti. Abdülhamid Han devrinde Sri Lanka'da Osmanlı Devleti Başkonsolosu bulunmakta idi. Adada Sultan II.Abdülhamid Han'ın teşvikleriyle Kolombo Hamidiye ektebi, 1900'de Seylanlı Müslüman zenginler tarafından açılmıştır. 1889'da Kolombo'da "Müslümanların Dostu" adlı mecmua ile Hıristiyan misyonerlere karşı büyük bir mücadele başlatıldı. Bu gayretleri neticesinde Seylan müslümanları cuma hutbelerinde Sultan II.Abdülhamid'in adını okuyor, mahkemelerinde Osmanlı'nın sembolü olarak fes giyiyorlardı.

Seylanlı Müslümanlar; 1909'da Osmanlı Devleti donanmasına, Balkan Harbi'nde ve Kurtuluş Savaşı'nda da Anadolu'ya gizli ve bazen de açıktan yardımlar göndermişlerdir.

(Tarafımca derleme)

25 Mayıs 2010

Efsane İstanbul: Bizantion'dan İstanbul'a - Bir Başkentin 8000 Yılı

Sakıp Sabancı Müzesi, İmparatorluklar Başkenti “Efsane İstanbul”u ağırlamaya hazırlanıyor!..

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti kapsamındaki en büyük etkinlikte, İstanbul’un 8000 yıllık tarihi anlatılacak.

Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi (SSM), İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı ve Sabancı Holding sponsorluğunda, “Efsane İstanbul: Bizantion’dan İstanbul’a - Bir Başkentin 8000 Yılı” başlıklı sergiye ev sahipliği yapacak. 5 Haziran - 4 Eylül 2010 tarihleri arasında sanatseverlerle buluşacak sergi, İstanbul’un, Marmaray Projesi kapsamındaki Yenikapı kazılarıyla daha da geriye giden 8000 yıllık eşsiz tarihini, 500’ü aşkın eserle gözler önüne serecek. Sergi, Bizantion’dan Nea Roma’ya, Constantinopolis’ten İstanbul’a; Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarına başkentlik yapmış kentin görkemli tarihine ışık tutarken; ticaret, hediye ve 4. Haçlı Seferi’nde olduğu gibi yağma yoluyla çeşitli ülkelere dağılmış hazineleri bir araya getirecek.

Sergi; İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Vatikan, Macaristan, Yunanistan, Avusturya, Belçika, Hollanda, İrlanda, Katar, Portekiz ve Rusya’daki önde gelen kurumlardan seçilen eserlere ev sahipliği yapacak. Sergide ayrıca, Türkiye’deki devlet müzeleri ile özel müze ve koleksiyonlardan seçilen eserler de yer alacak. Yurtdışından 39, Türkiye’den 19 olmak üzere toplam 58 müzeden seçilen geniş yelpazedeki eserler, sergi aracılığıyla ilk kez bir arada sunulacak.

Sergide; İstanbul’un bir Roma garnizonu iken, Doğu ve Batı Roma’nın ayrılmasından sonra giderek başkente dönüşmesi, Bizans İmparatorluğu’nun gelişme, duraklama ve çöküş evrelerinden sonra 1453 yılında Osmanlılar tarafından fethedilmesiyle yeni bir doğuşa sahne olması anlatılacak. İmparatorluk başkenti İstanbul’un Avrupa tarihiyle özdeşleşen geçmişinin parlak ve çalkantılı evreleri yansıtılacak, şehrin devraldığı çeşitli din ve inanç mirasının oluşturduğu zengin gelenek tanıtılacak.

Kaynak

24 Mayıs 2010

50'nci yılında 27 Mayıs

27 Mayıs sabahı Avusturya Lisesi’ndeydim. Tabii o gün gündüzlüler okula gelemedi; biz de öğleden sonraya kadar okulda kaldık. Radyolarda en çok tekrarlanan bildiri şuydu ve Albay Alparslan Türkeş’in sesinden veriliyordu: “NATO’ya bağlıyız ve inanıyoruz. CENTO’ya bağlıyız ve inanıyoruz.” Sonraki yıllarda Menderes’in Amerikan kredisi alamadığı için Rusya’ya yanaştığı ve bu yolla cezalandırıldığı söylendi. Tarihi hakikatin Amerikan arşivlerinden çıkması için daha birkaç yıl ister. Şimdilik yapılan araştırmalar Hikmet Özdemir ve Çağrı Erhan’da olduğu gibi 1960 öncesi dönemi kapsıyor.

Menderes’in almak istediklerini Demirel 60’ların sonunda aldı. Üslubu farklıydı ve dış politik manevraları daha ustacaydı. Sovyet yardımı meselesi bir abartma olabilir. Albay Türkeş, darbe öncesi Amerikalılarla olan ilişkilerini ise kendisinin görevi olduğu halde ayrıntılı hatırat biçiminde yazmadı. Rahmetli Dündar Taşer’la bu konuları konuşamadım, Muzaffer Özdağ’dan da kesin bir bilgi aldığımı sanmıyorum; hatta bu konuya pek değinmedik. Ümit Bozdağ’ın bu konuya daha fazla aydınlık getirmesi gerekir. 27 Mayıs sabahı boyunca tekrarlanan NATO ve CENTO bağlılığına rağmen darbeyi basit komplo ile izah etmek ne kadar yararlıdır bilemiyorum.

Kırsal nüfus şehre göç etti
Türkiye sanayileşen, halkı şehirleşen eski bir devletti, henüz nüfusun çoğunluğu kırsaldı. Ama kırlar da harekete geçmişti. Şehre göçüyorlardı. Şehir ve köyün ilişkileri kurulmuştu. Köylülerin bir kısmı çocuğunu okutup şehirde iş sahibi yapıyordu. Çocuklardan biri köyde kalıyorsa, diğeri önce traktörcülük öğrenip sonra kamyon şoförü oluyor, diğeri fabrikada işe yerleştiriliyor, öbürü öğretmen oluyordu.

İmam hatip lisesinde okuyanla öğretmen okulundaki tabii ayrı dünyanın adamı oldular. Yaşam biçimindeki farklılıklar dünya görüşüne ve siyasete de yansımıştı. CHP hiçbir devirde olmadığı kadar modern ve laik yaşamın gürültüsünü çıkarıyordu. DP’lilere tarikatçılık suçlaması yapılıyordu. Aslında bu iki partinin aynı kökten geldiği ve yöneticilerin aynı zihniyetten çıktığı unutuluyor. İstimlaklar sırasında beş adet Mimar Sinan mescidinin yıkıldığından şikayet edenleri Menderes “Cami mi yok, şehrin medeni bir imarı yapılıyor” diye terslemişti. Hiç kimsenin çizilen portrelere uymadığı açıktır.

İktisadi politikalara yöneltilen tenkitlerin hiçbirinin ciddi bir alternatifi de birlikte getirdiği söylenemez. Beyhude yere altüst edilen İstanbul için alternatif bir plan ve projesini Türkiye’nin hiçbir mimar ve şehircisinin derli toplu bir biçim ve muhtevayla ortaya koyamadığı açık, boşuna arşiv aramayın. Aksine Cumhuriyet gazetesi ve birçok ünlü şehirci ve mimar, imar çılgınlıklarına kendilerine göre yön verdiler.Eleştirileri dinlemediler
Demokrat Parti II. Dünya Savaşı sonunda ümitler vaat eden dünyanın Türkiye parçasında iktidar oldu. Ülkenin bin yıllık yapısı değişiyordu; köyler makineleşmeye açılıyordu, şehirlere göç başlamıştı. Bu ilk bakışta hiç de hoş bir görünüm değildi. Doğan gecekondular herkesi dehşet içinde bıraktı ama hiç kimsenin öngörüsü gerçekleşmedi. Gecekondular muhafazakar partilerin oy deposu oldu.

Tek parti iktidarının, savaşın sıkıntılarıyla birleşen yılları köylüleri bunaltmıştı. Şimdi devir değişmişti. Tahsildar ve jandarma köye uğramıyordu. Yavaş yavaş vergiler kaldırıldı, yol vergisi ve angarya çoktan ortadan kalkmıştı. Bir araya gelip başkente kadar gidebilen bazı köylülerin kaymakamları yerinden ettiği bile vakiydi. Cumhuriyet Halk Partisi’nin açtığı imam hatip okulları çoğalmaya başlamıştı. İpin ucunu kaçıran Ticani tarikatı üyeleri DP hükümeti tarafından cezalandırıldı. Ardından solcular da toplanmaya başladı.

Hiçbir şey ithal edemeyen ama en olmadık maddeleri bile ihraç edebilen memlekette (zira her maddeden her şey üretilebilirdi; bu nebatlar ve minerallerden örnek toplanması için harp eden devletle ticari ajanlarına talimat verdiler) savaşın getirdiği döviz birikimi yeni bir patlama yaratmıştı. Köylüler memnundu. Her yerde DP tarafından kolayca örgütleniyor ve her nümayişe götürülebiliyorlardı. CHP’lilerin ise bazısı oldukça gülünç (Seyhan Barajı yapımı sırasında köstebeklerin araziyi delik deşik edeceği ve sızan suların bentleri yıkacağı kehaneti gibi) bazısı ise çok yerinde tenkitleri toptan dinlenmez olmuştu.
1960 tıkanıklıklar yılıydı, sistem bir türlü işlemiyordu
İktidar anayasal sistemi zorlayan tedbirler almaya girişti. Hoş zaten CHP devrinden kalan hukuk dışı her miras DP tarafından da kıskançlıkla muhafaza edildi. Hükümet üyelerini tenkit etmek, hele yolsuzlukla suçlamak ispata gerek olmadan cezaevinin yolunu açardı. Çoğunluk sistemi eskimişti, CHP 1950 seçimlerine girerken muhafaza ettiği bu sistemi kendisi muhalefetteyken kaldırtmaya muvaffak olamadı.

1960 tıkanıklıklar yılıydı, sistem işlemiyordu. Bugünkü Türkiye için çok olağan sayılan sokak hareketleri ve talebe gösterileri kanlı bir biçimde sonuçlandı. Bu kadarı sükunet içinde yaşayan ve her şeye rağmen asayişin berkemal olduğu Türkiye’yi huzursuz etmeye yetti. Yeni çıkan zenginler ve fakirleşen memurlar suratların asıklığı için yetmişti. Kötü bir soru; “Ne olacak?” sorusu ortaya çıkmıştı.

Ne olduğu görüldü; iktidar partisi mensupları uygar bir ülkede tasvip edilmeyecek biçimde hapsedildi. Yassıada davaları hâlâ hukuk usulü açısından kabul edilemez bir sayfa olarak ortada, idam cezaları yurtiçinde de yurtdışında da vicdanlarda kabul edilmedi. Ama başbakan, dışişleri bakanı maliye bakanı idam edildi. Bu olay darbeden sonra 1,5 yıl içinde seçimlerle yeni meclisin kurulması ve koalisyon hükümeti gibi bir yeniliğin ortaya çıkmasına rağmen her şeyi gölgeledi.

Anayasalar devamlı yenileniyor
Aslında Türkiye değişmişti. Çok partili demokrasi sıkıntılarıyla da olsa ortaya çıkmıştı. Yeni anayasa yürürlüğe girmişti. 1961 Temmuz referandumunda İzmir başta olmak üzere bazı vilayetler ret oyu verse de yüzde 60’ın üstünde bir çoğunlukla kabul edilmişti. Reddeden ediyordu; insanlar daha fazla çekinmelerine ve Milli Birlik Komitesi’nin karşı propagandayı yasaklamasına rağmen bu sonuç alındı. Kimse 1982 Anayasası’nın kabulü için farklı gerekçe ileri sürmesin, kabul eden de ediyor. “1924 Anayasası yürürlükte kalmalı, bazı kurumlar değiştirilmelidir” diyen Tahsin Bekir Balta gibi hocalar dinlenmemişti.

O günden bu yana Türkiye anayasaları boyuna yenileniyor. Yenilenmeyen politikanın örgütlenme biçimi ve eğitimidir. Türkiye’nin hekimleri değişti, mühendisleri değişti, işletmecileri, iktisatçıları, sosyal bilimcileri değişti ama siyaset kadrolarında mükemmelleşme olduğunu söylemek çok zor. Çünkü siyasi partiler uzun ömürlü olmadıkları gibi kadrolarını batılı partiler gibi yetiştiren örgütlenme ve eğitimden uzaklar. Sorun ülkeyi yönetecek seçkinler grubunun yapısında yatıyor. 27 Mayıs darbesi 50’nci yılını yaşıyor.

27 Mayıs olayının silinmesi için gayret edildi, hatta 1980 darbesini yapanlar onun resmi bayram statüsünü kaldırdı. Ama temel hastalıklar kaldıkça yan etkileri de değişiyor ve şiddetleniyor.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 23.05.2010)

23 Mayıs 2010

Çandarlı Halil Paşa Neden Öldürüldü?


Evvelden Fatih Sultan Mehmed ile ilgili genel bilgileri yazmıştım.Şimdi başka bir konuyu ele alıp yanlışları düzeltelim.Konumuz Çandarlı Halil Paşa'nın hain olup olmadığı ve Osmanlı'da katl sisteminin amacı ve işleyişi...

Daha ilkokul kitaplarından itibaren herkese Çandarlı Halil Paşa'nın hain olduğu ve Fetih'ten önce Bizans'tan rüşvet alarak Osmanlı'ya ihanet ettiği yazılır çizilir.Bunlar yalandır, uydurma şeylerdir.Güya balığın karnında altın getirip rüşvet vermişlerdir.

Çandarlı'nın bu denli küçük paralara ihtiyacı yoktu, hatta Osmanlı ailesinden daha zengindi.Üstad Kadir Mısıroğlu'nun dediği gibi balık karnıyla gelecek değil, ambarla gelecek altına bile muhtaç değildi.Zaten katdedilme sebeplerinden birisi de budur.Osmanlı kurulduğundan beri Osmanlı padişah, Çandarlı Sadrazam...Hemen hemen padişah kadar itibar ve güce sahip bir kişilik...

Siyasi olarak katledilen kişi ya Hanedan üyesi, ya Sadrazam, ya da Şeyhülislam olurdu.Osmanlı Devlet tarihi boyunca 150 küsur Hanedan üyesi, 40 Sadrazam ve sadece 3 Şeyhülislam öldürülmüştür.


Osmanlı'nın uzun ömürlü olmasının ve taht kavgası olmamasının sebepleri 2 başlıkta incelenebilir.

1- Hanedan'ın kendisiyle mücadele edebilecek bir güç türetmemesi, büyütmemesi.
2- Fethedilen beyliklerin ve devletlerin ileri gelenlerini kendi içinde istihdam etmemek.

Parantez açarak şunu da belirtelim; öldürülen sadece ölmekle kalmaz, olanca mal varlığı da elinden alınırdı ve haneden karşısında çok alçak bir mertebeye düşürülürdü.Çünkü parayla yakınları arkadan oyun çevirebilirlerdi.

Bunun bilincinde olan Fatih Sultan Mehmed, Çandarlı'yı katletti.Ama Çandarlı o kadar mevki sahibi, o kadar büyük bir adamdı ki tıpkı padişah katli gibi halk isyan etmiş, asker isyan etmiş ve Fatih özür dileyerek Çandarlı'nın el konulan parasını ailesine iade etmek zorunda kalmıştır.Daha ilk tatbikatta karşılaşılan duruma bakın!

İstanbul'u fethetmiş olmanın kendisine sağladığı güç bile bir Sadrazam katline yetmiyor gördüğünüz gibi.Bu bile Fatih'in haklı olduğunu gösteriyor!
Eğer Fatih Çadarlı'yı öldürmeseydi belki ilerleyen zamanlarda Osmanlı yönetimi değişecekti.Padişah Osmanlı yerine Çandarlı olsa, bu itibarla kim ne diyebilecekti ki? Yok Fatih ile aralarında husumet varmış, yok Fatih çocukken Çandarlı Fatih'i kandırmışmış...Bunlar baştan aşağı yalandır, uydurmadır.

2. maddeyi inceleyecek olursak, fethedilen beyliklerin beylerinden hiçkimse Osmanlı Devleti yönetimine girmemiştir.Bu tesadüfi değildir, bizzat uygulanmış yerinde bir karardır.Çünkü fethettiğin beyliği istihdam etsen, 2 nesil devam ettikten sonra sen Osmanlı'ysan ben de Saruhan'lıyım, sen Osmanoğlu'ysan ben de Hamidoğlu'yum deyip bir kardeş kavgası daha çıkarabilirlerdi.Bu noktaya iyi dikkat etmek gerekir.

Fakat Osmanlı bu beyleri katletmedi, ailelerini dağıtmadı.Ama istihdam da etmediler, halk içinde kaybettiler.Bunu Osmanlı'nın hoşgörülü politikasına da bir kanıt olarak verebiliriz, çünkü çok rahat yok edebilirlerdi...

Böylece Çandarlı Halil Paşa'nın hain olmadığını, ve Osmanlı yönetiminin gereksiz yere kimseyi öldürmediğini, ve bazılarının ısrarla anlamadığı kardeş katlini meşru kılan fermanıyla Cennetmekan EbulFetih Sultan Mehmed Han'ın aslında ne kadar haklı olduğunu anlamış oluyoruz...


Muhammed Ali Gül

20 Mayıs 2010

Yedikıta Dergisi Mayıs sayısında "İstanbul'un Fethi" albümü var

Gecikmeli bir haber oldu ama geç olsun güç olmasın. Yedikıta Dergisi'nin Mayıs sayısında "İstanbul'un Fethi"ne yönelik bir albüm ek olarak veriliyor. Tüm tarihseverlerin bilgisine.
Diğer konu başlıkları:

"Yemen’de Eğitim Seferberliği Nasıl Gerçekleşti?”
“Yıldız Suikastini ben de gördüm” (Woods Paşa’nın anlatımıyla)
“Osmanlı Sadrazamı Yusuf Paşa’ya İngiliz Kralından mektup var”
“Ey Sultan Mehmed Korkma!”

19 Mayıs 2010

Fetih 1453

Faruk Aksoy’un yönettiği Fetih 1453, önümüzdeki aylarda vizyona çıkarılıyor. Hollywood standartlarındaki etkileyici prodüksiyonuyla bugüne kadar Türkiye’de gerçekleştirilen en iddialı yapım olan Fetih 1453, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethini en gerçek haliyle gözler önüne serecek. Film altyapısından senaryosuna, kullandığı teknolojiden dekor ve kostümlerine kadar Türk sinemasında birçok ilke imza atıyor. Sadece sanal gerçeklik teknolojisine 2 milyon dolar bütçe ayıran film, Türkiye’de yapılan en görkemli film olacak.

Tarihi Sarsan Suikastlar

Siyasî hasmı veya o devletin felsefesine aykırı olduğu iddia edilen kişiyi öldürmeye siyasî cinayet veya siyasî suikast diyoruz. Bu belâdan uzak kalmış, tarihte tek devlet bile yoktur. Meselâ en düzenli, hattâ, ideal dönem sayılan Hulefâ-i Râşidin devrinde (632-661), dört Halifenin son üçü öldürülmüştür (Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali). Gerisini varın siz mukayese buyurun.

Böyle cinayetler ikiye ayrılır: Göz göre göre öldürmek ve kaza, hastalık, intihar süsü vererek öldürmek. Göz göre göre öldürmek, her türlü öldürücü vasıtayla yapılır. Resmen idam şekli de verilebilir. İşlenen cinayeti üstlenememek, saklamak maksadıyla yapılanlar da çeşitlidir: Zehir verilerek, hastalıktan öldü denir. Yanına bir öldürücü âlet, bıçak, kılıç, ustura, tabanca, tüfek, barut konarak intihar süsü verilebilir. Taşıt kazaları başta olmak üzere kaza düzenlenebilir. Bu haftalık sayfamızda, bizim tarihimizde ve dünyada kaza ve intihar süsü ile işlenmiş birkaç ünlü cinayeti hatırlatacağız. Bizde Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa’nın, Amerika’da Başkan Lincoln’ünki gibi akıl hastalarına işletilen, fakat katil açıkça belli olan türdeki cinayetlerden bahsetmeyeceğiz. HAIDER BİR İLK

Bu konuyu, Avusturyalı Haider’in bir gece kullandığı otomobilde kaza yaparak öldüğünün resmen ilân edilmesi dolayısıyla yazıyoruz. Ertesi gün 1. sayfadaki sütunumuzda bunun siyasî cinayet olduğunu, Avusturya gizli servisinin işine benzediğini yazmıştık. Kimseden ses çıkmadı ama ölenin eşi, Haider’e son içkisine ilaç konarak kaza yaptırıldığı iddiasında bulundu. Ve Avusturya devletinin yaptığı otopsiyi kabul etmedi. Cesedi alıp İtalya’ya götürdü. Orada ikinci bir otopsi yapılacak.

Araba kazaları daha çok frenle veya başka bir mekanizma ile oynanarak düzenlenmiştir. Şoföre ilaç verip direksiyona oturtmak çeşidi, hiç değilse siyasî cinayet olarak ilktir. Şimdi bazı siyasî cinayetleri okuyucularıma sunuyorum:
FATİH ZEHİRLENDİ

O çağın en önemli Avrupa devleti Venedik Cumhuriyeti, Avrupa dengesini altüst eden Fatih Sultan Mehmed’e karşı 15 suikast teşebbüsünde bulundu. Sonuncusunda başarı elde etti: Maestro Iacopo adındaki Venedik ajanı Yâkub Paşa adını alarak ihtidâ etmiş, padişahın hekimi sıfatıyla yanıbaşına kadar gelmişti. Fatih, sarayında değil, Maltepe’de sefer halindeki ordusunun başında otağında idi. Bir hafta içinde yavaş yavaş verilen zehirle 3 Mayıs 1481 günü saat 16’da öldü. 49 yaşını 1 ay, 6 gün geçiyordu. Asker, Yâkub Paşa’yı hemen linç etti. 10 yıl daha yaşasa idi Fatih, cihan devletini gerçekleştirecekti. Ancak, bir cihan devletinin temellerini öylesine atmıştı ki, torunu Yavuz Sultan Selim, 1517’de gerçekleştirdi. Fatih İkinci Sultan Mehmed, Türkler’in bütün tarihleri boyunca bugüne kadar yetiştirdikleri en büyük şahsiyettir (Atatürk’ün bu hükmünü biz tarihçiler de kabul ediyoruz).
Fatih’in 13. kuşak torunu olan Sultan Abdülaziz, 4 Haziran 1876 sabahı saat 9.36’da İstanbul’da Fer’iye Sarayı’ndaki tek başına hapsedildiği odada öldü. 46 yaşını 3 ay, 14 gün geçiyordu. Her iki kolunun şahdamarı bıçakla kesilmişti. Can çekişirken odasından alınıp saray karakoluna götürüldü. 5 gün önce tahttan indirilmişti. Donanma ve ordu aşkı ile askerî gücümüzü çok artırmıştı. Tahttan indirilmesi komplosuna İngiltere Büyükelçisi Lord Elliot ve BIS (British Intelligence Service) de karışmıştır. Hal’ (tahttan indirme) ve katl (öldürme) emrini veren eski sadrazam serasker müşir Hüseyin Avni Paşa’dır. Sultan Aziz’in tahttan indirilmesi, Osmanlı devlet düzenini altüst etmiş ve imparatorluğumuza bugüne kadar onarılmaz çok büyük zararlar vermiştir. Sultan Aziz vakasını ben, Bir Darbenin Anatomisi ismindeki kitabımda bütün detayı ile anlattım (1982, 9. bas­kı 2008, 472 sayfa). EN DERİN DEVLET: İNGİLTERE

Galler Prensesi (1961-1997) Diana, bir hanedandan inmiş prenses değildi. Sadece bir earl (kont) kızı idi, doğuşunda lady (leydi) unvanını taşıyordu. İngiltere veliahdı Galler Prensi Charles (Çarls) tarafından beğenildi, evlendi. Hükümran kraliçe İkinci Elizabeth, gelinini beğenmedi. Kraliçe’nin amcası, 1936’da birkaç ay İngiltere kralı ve Hindistan İmparatoru olan Sekizinci Edward, kraliçe unvanını taşımamak şartıyla dul bir hanımla evlendiği için, İngiltere hanedanınca dışlanmıştı. Şimdi Kraliçe’nin ikinci bir skandala tahammülü yoktu. Diana, kral eşi olmak üzere yetiştirilmediği için gelişigüzel yaşamakla kalmadı, cinsî hürriyetini ilân etti. Sterlin milyarderi Mısırlı Müslüman bir Arap’ın oğlundan hamile kaldı. Doğacak çocuk, Diana’nın Charles’dan olan iki oğlunun üvey kardeşi olacaktı. Diana’nın öldürüleceğini iki yıl önce ben, Büyük Ankara Oteli’ndeki malum Perşembe toplantılarında arkadaşlarıma defaatla söylemiştim. Öyle oldu. İngiltere gizli servisi artık otomobil kazalarının öylesine ustası olmuştu ki, diğer ülke istihbaratçılarının bu maharet karşısında ağızları sulanıyordu. Prenses Diana, 31 Ağustos 1997 günü Paris’teki otomobili içinde kazaen öldü. 36 yaşında idi. Nedense, açık ahlâksızlığına rağmen, İngiliz halkınca çok sevilmişti. Derin devletle şaka olmaz. En derin devlet, İngiltere’dekidir.

MAYERLING FACİASI

Çok belirgin bir örnek Mayerling Faciası diye filmlere, romanlara konu olan ünlü suikasddir (30 Ocak 1889). Velîahd-Arşidük Rudolf, 31 yaşında, Avusturya imparatoru-Macaristan kralı olarak 68 yıl tahtta kalmakla (1848-1916) ünlü Franz Joseph’in tek oğlu idi. 1867’de Avusturya İmparatorluğu + Macaristan Krallığı şeklinde ikili ve eşit bir federasyon hâlini almıştı. Arşidük Rudolf, Çekler’e de ayni hakkın verilip Çekoslovakya Krallığı ile üçlü bir federasyona taraftardı. İmparatorluk derin devleti hareketlendi. İmparatora, veliahdın ne derecede sakıncalı bir tutum içinde olduğu arz edildi. İmparator, sükûnetle, cevap vermeden dinledi. Bu, “istediğiniz gibi yapınız” demekti. İstanbullu metresi Barones’le Viyana dışında Mayerling av köşkünde yatarlarken, sabahleyin, ikisi de tabanca ile şakaklarından vurulmuş bulundular. “Velîahdin, metresini vurduktan sonra ümitsiz aşk (!) sebebiyle intihar ettiği” açıklaması yapıldı. Arşidük, meşru eşi ile 1884 ve 1888’de İstanbul’a gelip babası Franz Joseph gibi hakan halife İkinci Abdülhamîd tarafından kabul edilip ağırlanmıştı.

Yılmaz Öztuna
(Türkiye Gazetesi, 29.11.2008)

18 Mayıs 2010

Prof.Dr.Vahdettin Engin'den çok önemli bir eser: "Pazarlık"

II.Abdülhamid'in Siyonist Lider Herzl'le Görüşme Belgeleri Bulundu

Türk tarihinin en önemli devlet başkanlarından İkinci Abdülhamid izlediği Filistin siyaseti ile tarihe ve günümüze damgasını vurdu. Ancak Sultan Abdülhamid'in Filistin siyaseti belgelerden daha çok efsanelerle örülüdür.

Türkiye'nin en önemli Osmanlı tarihçilerinden ve İkinci Abdülhamid dönemi üzerine arşiv belgelerini kaynak alarak önemli yayınlar yapan Prof. Dr. Vahdettin Engin, Yeditepe Yayınevi tarafından yayınlanan "Pazarlık" isimli son eserinde Sultan Abdülhamid ve Filistin meselesini, daha önce bilinmeyen resmî belgelerin ışığında ortaya çıkardı.

Yahudiler, 1890'lı yıllarda gördükleri baskı sonucunda Rusya ve Romanya'yı terk ettiler. İkinci Abdülhamid, başlangıçta insani nedenlerle Yahudiler'in Filistin dışındaki Osmanlı vilayetlerine yerleşmelerine izin verdi. Fakat Yahudiler 'vadedilmiş topraklar' olarak kabul ettikleri Filistin'e yerleşmek istemeleri üzerine işin rengi değişti. Sultan Abdülhamid, bu gelişme üzerine saltanatı boyunca Yahudiler'in Filistin'e yerleşmelerini önlemeye çalıştı. Rotschild ve Baron Hirsch gibi zengin Yahudiler ise Filistin'de toprak satın alarak buralara göçmen yerleştirmeye çalıştılar.

1896'dan itibaren ise sahneye Theodore Herzl çıktı. Herzl Filistin'de Yahudiler için özerk bir devlet oluşturma peşinde idi ve bunun yolunun Sultan Abdülhamid'i ikna etmekten geçtiğini düşünüyordu. Bu uğurda beş defa İstanbul'a geldi. Bir defasında sultanla görüşme imkânı buldu. Herzl'in kafasında, Osmanlı Devleti'ne bazı mali imkânlar sağlayarak Filistin'e yerleşme iznini koparmak vardı. İkinci Abdülhamid ise Herzl'in şahsında, Avrupalı alacaklıları Osmanlı dış borçlarının indirilmesine ikna edecek bir destek bulmuştu. Bütün bu ilişkiler ağının ne şekilde örülüp, nasıl sonuçlandığı Vahdettin Engin'in "Pazarlık" isimli kitabında teferruatlı olarak ve belgeler ışığında anlatılıyor.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 09.05.2010)

17 Mayıs 2010

Ziya Paşa

17 Mayıs 1880 tarihi, ünlü şair ve devlet adamı Ziya Paşa'nın vefat ettiği tarihtir. Günün önemi doğrultusunda, onun hayatını kısa bir derlemeyle izah etmek gerekmektedir.

***

Ziya Paşa, 1825 yılında İstanbul'da doğdu. Asıl ismi Abdülhamid Ziyaeddin'dir. Babası Galata Gümrüğü'nde katiplik yapan Erzurumlu Ferideddin Efendi'ydi. Ziya Paşa, İlk ve Orta öğreniminin bir bölümünü Süleymaniye'deki Edebiye Mektebi'nde yaptıktan sonra Bayezid Rüştiyesi'ne geçti ve bir yandan da özel derslerle Arapça ve Farsça öğrendi. Henüz 15 yaşında iken Aşık Garip, Aşık Kerem ve Aşık Ömer gibi halk şairlerinin eserlerini okumaya başladı. Şiir ile ilgisi okul çağlarında başladı. Bir süre Sadaret Mektub-i Kalemi'nde çalıştıktan sonra 1855 yılında Mustafa Reşid Paşa'nın aracılıyla sarayda Mabeyn Katipliği'ne getirildi. Bir yandan Fransızca öğrenmeye başladı.

Sultan Abdülmecid'in vefatından sonra Ali Paşa'nın sadrazamlığa atanması üzerine saraydaki işinden uzaklaştırldı. Bir süre Zaptiye Müsteşarlığı yaptı. 1861 yılında Kıbrıs mutasarrıfı oldu. Bir süre Atina'da büyükelçilik görevini yerine getirdi. Ardından Sultan Abdülaziz'in kendisini istanbul'a çağırması üzerine geri döndü. Abdülaziz tarafından Bosna'nın denetimi ile görevlendirildi. Ancak İstanbul'a dönmesinden kıa bir süre sonra Bab-ı Ali, Ziya Paşa'yı Amasya Musarrıflığı görevi ile İstanbul'dan uzaklaştırdı.

1865 yılında Yeni Osmanlılar Cemiyeti'ne katıldı. Sultan ıII.Abdülhamid yönetimine karşı geldiği için tekrar Kıbrıs Mutasarrıflığı'na atandı. Ancak aynı dönem Erzurum Vali Muavinliği'ne atanan Namık Kemal ile birlikte Avrupa'ya kaçtı. Londra'da Namık Kemal ile birlikte Yeni Osmanlılar'ın yayın organı olan "Hürriyet" gazetesini çıkardılar. Namık Kemal'in ayrılmasından sonra gazetenin başına geçti.

1870 yılında Cenevre'ye gitti, ertesi yıl Ali Paşa'nın ölümünü öğrendi ve İstanbul'a döndü. 1872 ile 1876 yılları arasında Şura-yı Devlet ve Maarif Müsteşarlığı yaptı. II.Abdülhamid'in isteği üzerine Kanun-i Esasi'nin hazırlanması için oluşturulan kurulda yer aldı. 1876 yılında I. Meşrutiyet'in ilanı ile önce Suriye Valiliği'ne ardından Adana Valiliği'ne atandı. 17 Mayıs 1880 tarihinde Adana'daki görevi devam ederken vefat etti.

Özellikle fikir bakımından J.J Rousseau'nun etkisinde kalan Ziya Paşa, buna rağmen Divan Edebiyatı'ndan kopmamıştır. Yazdığı "Harâbât" adlı antolojisi ile eski geleneği devam ettirmiştir. Şiirlerinde daha çok siyasi ve sosyal konulara ağırlık vermiştir. Bir süre beraber çalıştığı Namık Kemal ile geleneksel edebiyat alanında zaman zaman tartışmalara girmişti. Makale, şiir, antoloji ve edebiyat tarihi alanlarında eserler veren Ziya Paşa, nazım şekli ve dil olarak da eskiye bağlıydı. Nesirlerinde açık ve anlaşılır bir konuşma dili kullanmış olsa da şiirlerinde dili daha ağırdır.

Namık Kemal ve İbrahim Şinasi ile birlikte Türk Edebiyatı'nın temellerini atmış olan şair, kullandığı geleneksel usluba rağmen batılılaşma ve yenilikçi Tanzimat Edebiyatı'nın öncüleri arasında yer almaktadır. "Tercih-i Bend" ve "Terkib-i Bend" adlı şiirlerinde ilk kez insan yazgısı ve metafizik konular üzerinde durmuştur. 1874-1875 yılları arasında Arap, Fars ve Türk şairlerin eserlerinden oluşan "Harâbât" adlı eserini hazırlamıştır.

Ünlü Beyitleri:

"Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz,
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde."

"İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrâh,
Yardımcısıdır doğruların hazret-i Allah."

"Taklit ile aslını unutma,
Milliyetini hâkir tutma."

"Eşşek alim olmaz taş taşımakla tekkeye,
Adam insan olmaz, gitmek ile Mekke'ye."

"Bed-asla necabet mi verir hiç üniforma,
Zerduz palan ursan eşşek yine eşşektir."

"Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir,
Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir."

Demokrasinin 60'ıncı yılı

(Milliyet gazetesinin seçimlerle ilgili 1950 yılındaki manşeti.)

Bugünkü dünyanın büyük çoğunluğu için başlıca dert olan sağlıklı seçim yapma, Türk demokrasisi için büyük sorun değildir. 14 Mayıs 1950’den beri bunu yürütmeyi başardık.

14 Mayıs 1950 seçimleri Türkiye tarihinde “Demokrasinin zaferi, demokratik hayata geçiş” gibi başlıklarla anılır. Benim gençliğimde çok yaygın olan bir görüşe göre, bu İsmet Paşa’nın bir hatasıydı ve zamansız olarak çok partiye geçiş nedeniyle rejim ve inkılaplar darbe yemişti. Taraftarlarına halen tek tük rastlanmakla birlikte bu görüş zaman içerisinde hayli değişmiştir; aksine 1950 seçimlerinin tarihi rolünü olağanın üstünde abartarak yorumlayanların da sayısı artıyor.

Türkiye’de sol 14 Mayıs 1950 geçişini tek partici bazı Kemalistler gibi ağa-kapitalist-kasaba tüccarının iktidarı olarak değerlendirme eğilimdeydi. Hatırlıyorum; 1960’larda Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki anayasa hukuku seminerlerinde Deniz Baykal bürokrasinin iktidarına karşı DP’nin bazı anti-bürokratik açılımlar getirdiğini ve halkın bu hareketi desteklemesinin neden gerekli olduğunu söylediğinde sınıfta itiraz edenler olurdu.

O tarihlerde Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Sosyalist Fikir Kulübü başkanı olan ve Marksist çizgiyi izleyen Hüseyin Ergün de olayı benzer şekilde tahlil ettiği için sosyalist arkadaşlarının hücumuna uğramıştı.

Değişiklik bütün toplumların en masum isteğidir. İmparatorluğun bedelini Anadolu ödedi. Arabistan çöllerinde, Kafkas eteklerinde, Galiçya’nın kışında şehit düştüler. Yoklukta çizilen vatan sınırı içinde iktisadi sıkıntıların ve asırların getirdiği birikimsizliğin bedelini ödediler. Tek parti iktidarının 20 yıl içinde insanlara refah ve aydınlık getirmesi düşünülemezdi. Türkiye mevcudu korumak için önce devlet olmak zorundaydı.

Devletin devlet olamamasının ne demek olduğunu 1950’li ve 60’lı yılların başında Suriye, Ürdün gibi ülkelere gittiğiniz zaman görürdünüz. Kanun ve nizamın yerleşmesi, bürokrasinin varlığını hissettirmesi, üretim yaptıramasa ve artıramasa bile bölüşümü kontol edilebilmesi küçümsenecek şeyler değildir.
Dünya şartları CHP’yi değişmeye çağırdı

Tabii ki hiçbir toplumun böyle bir düzeni mutlulukla benimsemesi söz konusu değildi. 1930’larda, hele 1940’larda harp içindeki devletin ana görevi nizamın koruyucusu olduğunu hissettirmekti. Savaş boyu Türkiye halkı çok sıkıntı çekmişti. Karaborsacılığa karşı, fakir köylünün üretimi ceberrut bir denetim altında tutuluyordu. O zamanın genç savcılarından merhum Şinasi Akgönenç bana şunu söylemişti: “Köylünün sakladığı beş-on teneke buğdayı müsadere ediyorsun, sonra onları silosuz ve katarların uğramadığı demiryolu istasyonlarında çürütüyorsun.” II. Dünya Savaşı’nın şartları buydu. Öte taraftan da karaborsa gene devam ediyordu.

Fakat İçişleri Bakanlığı’nın arşivlerinde tesadüfen bulduğum yazışmalarda tespit etmiştik. Türkiye çok az sayıdaki emniyet kuvvetiyle ağır dünya şartlarında asayişi sağlayabilmiş; isyan ve yağmayı önlemiştir. Köylüler mecburi çalışma düzeniyle madenlere indirilmiştir. Ama ülke kendi iptidai şartları içinde işleyebilmişti. Hayatını sıkıntısızca sürdürebilenler az sayıdaki memurlar ve çok daha az sayıdaki harp zenginleriydi.

Cumhuriyet Halk Partisi kadrolarını yenileyemeyen bir partiydi; partiye girip çalışmak bile bir nepotizm yani akraba ve yakın kayırıcılığı, imtiyazdı. II. Dünya Savaşı sonrası değişen dünya şartları, CHP’yi değişikliklere uymaya çağırdı ve itiraf etmeli ki; İsmet İnönü ve CHP bunu başardı.

Demokrat Parti CHP’nin çocuğudur. Celal Bayar Atatürk’ün sevdiği iktisat vekili ve son başvekildi. Adnan Menderes 1930 Serbest Fırka deneyimi sırasında Aydın il başkanıydı. En başta Atatürk’ün hiddetini celbetmiştir. Ama Atatürk onun sözlü ve yazılı raporlarından çok etkilenmiş ve onu CHP listesine aday koymuştu.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 16.05.2010)

15 Mayıs 2010

Kadıköy'de tarihe açılan kapı:
Tarihçi Kitabevi

Türkiye’de tarih üzerine açılan ilk kitapçı “Tarihçi Kitabevi” Kadıköy’de, Moda Caddesi üzerinde Ziraat Bankası’nın hemen yanında yer alıyor. Kitabevi çalışmalarını Temmuz 2009’dan bu yana sürdürüyor. Burada her hafta çeşitli konularda söyleşiler, belirlenen bir kitabın o ay için tartışılması ve Osmanlıca kitap okuma kursu da veriliyor.

Türkiye’nin tarih üzerine açılmış ilk kitabevi olan “Tarihçi Kitabevi” özel bir isteğin sonucunda üniversitede iletişim okumuş olan ve Marmara Üniversitesi’nde Cumhuriyet tarihi üzerine master yapmış olan Necip Azakoğlu ve üniversitede sanat okumuş olan eşi Nevin Azakoğlu tarafından tarihe olan ilgilerinden dolayı 2009’da açılmış. Kitabevleri açıldığında, kendileri de bu alanda ilk olduklarından haberdar değillermiş.

“Tarihin neredeyse her dalıyla ve her dalın tarihiyle ilgiliyiz”

“Tarih sonsuz; konusu da, soruları da. Tarih, her açılımın içinde. Bugün artık tarih, okullarda bir dönem açılıp kapanan ders kitaplarından çok daha fazla bir şey. Tarihin neredeyse her dalıyla ve her dalın tarihiyle ilgiliyiz,” diyor Tarihçi Kitabevi’nin sahibi Necip Azakoğlu.

Kadıköy’de Moda Caddesi’nde sahaflık yapan Ali Çeliker Dağarcık Sahaf’ı kapatmış ve şu anda Tarihçi Kitabevi, Dağarcık Sahaf’ın yerinde faaliyetlerini sürdürüyor.

9 aydan bu yana faaliyetlerini sürdüren Tarihçi Kitabevi’nde, özellikle Anadolu tarihi üzerine kitaplar satılıyor. Anadolu tarihiyle ilgili bu coğrafyada var olmuş olan bütün kültürlerle ilgili kitap bulmak mümkün. Her cumartesi günü saat 15.00’de çeşitli konukların katıldığı söyleşiler de düzenleniyor. Bu söyleşilerin konusu sadece tarih değil; yaşadığımız hayat içerisindeki her şey bu söyleşilerin konusunu oluşturuyor.

En son, eski Turizm ve Tanıtma Bakanı Alev Coşkun, “Son Siyasal Gelişmeler ve Anayasa Değişikliği” adında bir söyleşi düzenledi. Bu söyleşilere kimler katılmamış ki; İdil Biret, Buket Uzuner, Erol Toy, Erhan Afyoncu, Hasan Pulur, Güngör Uras, Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali, Muzaffer Ayhan Kara ve Dublin Büyükelçisi Altan Cengizer. Söyleşilerin düzenlenmesinde eski Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Cahit Kayra’nın da çabaları var. Mayıs ayı sonunda Mario Levi ile beraber söyleşiler de bitecek. Eylül ayında ise tekrar başlayacak.

Ayda bir de Prof. Dr. Belma Ötüç Basket’in yönetiminde belirlenen bir kitap okunarak okurlar tarafından tartışmaya açılıyor. Şimdiye kadar Oya Baydar’ın “Çöplüğün Generali”, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Sodom ve Gomere’si okutulmuş ve tartışılmış. Ayfer Tunç’un “Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Kısa Tarihi” adlı çalışması ise bundan sonra tartışılacak olan çalışma.

Osmanlıca dersleri de veriliyor

Tarihçi Kitabevi’nin çalışanı Yeditepe Üniversitesinde felsefe doktorası yapan Emre Tomruk Osmanlıca dersleriyle ilgili şunları anlatıyor:

Tarihçi Kitabevi’nde Osmanlıca kurslar da veriliyor. Haftada 4 saat olmak üzere, toplamda 40 saatlik ders sonucunda kursiyerler, Osmanlıca kitap okuyabilecek seviyeye geliyor. Bu kurslara,17 yaşından 93 yaşına kadar 15 kişi katılıyor.”

Yok denilmez, kitap mutlaka bulunur

Kitabevi’nde 2300’ün üzerinde kitap bulunduğunu söyleyen Tomruk, “Biz öğrencileri burada görmek istiyoruz. Üst katımızda öğrencilerin çalışma yapabileceği bir alan da mevcut. Burada amaç kâr değil, insanın önüne bir şey koyabilmek. İnsanlar bir kitap istediğinde, yok denilmemesi bizim için ilkesel bir durumdur. Ne olursa olsun bulunacak! Bu durum bizim için çok önemli. En son Sivas’tan kitap getirildi. Kitap siparişlerini internet üzerinden vermekteyiz. Nadir.com bu noktada kullandığımız bir sitedir. Gerektiğinde ulaşabildiğimiz tüm sahafları sürekli bir biçimde dolaşıyoruz,” diyor.

Emre Tomruk: “Kitapçıda Osmanlı dönemini anlatan onlarca kitap bulunuyor. Osmanlı’nın Anadolu tarihindeki 600 yıllık saltanatının sonucunda bu topraklarda bırakmış olduğu izleri çok önemli. Bizde Osmanlı üzerine kaynakların birçoğu bulunuyor. Osmanlıca dersler de bu noktada önem arz ediyor. Sadece Osmanlı dönemi değil, Osmanlı döneminden önceki dönemle ilgili kitaplar da bulunuyor.”

Tarihçi Kitabevi’nde Osmanlı tarihi, azınlıklar tarihi, ekonomi tarihi, Cumhuriyet dönemi tarihi bu noktada daha çok çalışmanın olduğu yayınlar olarak karşımıza çıkıyor.

“Amaç para değil, insanların bilgiye ulaşmasında aracı olmak”

Mayıs ayı dönemi içerisinde Tarihçi Kitabevi adı altında bir de yayınevi faaliyete geçecek. Yayınevinin kurulmasıyla ilgili bilgiyi Necip Azakoğlu veriyor: “Üniversitelerde yapılmış olan çok iyi lisans, yüksek lisans ve doktora tezleri bulunmakta. Ne yazık ki bunlar insanlara ulaşmıyor. Biz tarihle ilgili bu çalışmaları kendi gerçekliğimiz ekseninde ele almak istiyoruz. Kesinlikle kâr amacı gütmüyoruz. Örneğin ‘Kurtuluş savaşı döneminde Samsun ve Trabzon demiryolu hattı’ ile ilgili bir çalışmayı yayınlamak istiyoruz; buradan nasıl bir kâr elde edinilebilinir ki!”

“Farklı çalışmalarımız olacak bunlar bizi çok heyecanlandırıyor,” diyor Azakoğlu. “Örneğin Marmara Üniversitesi’nden 11 hocanın 11 konuyu belirleyerek hazırlayacağı bir inkilâp tarihi ders kitabı çıkacak. Bu durum bizim için çok önemlidir. Yaratacağı etki bizim açımızdan önem arz etmektedir. Eskiden çıkmış olan ama şimdi basımı yapılmayan kitapların da basımını hedeflemekteyiz. ‘Türkiye’de Köy Enstitüleri’ adı altında Fay KIRBY’nın Colombia Üniversitesi’nde doktora tezi olarak yapmış olduğu çalışma 1962 yılında imece yayınları tarafından yayınlandı. Ancak farklı bir 2.basımı yapılmadı. Biz yeniden bu çalışmayı basmak istiyoruz. Bu ve bunun gibi çalışmalar bizim için önemlidir. Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Ali Satan’ın çalışmaları da basılacak.”

Azakoğlu, amaçlarının para değil, insanların bilgiye ulaşmasında bir aracı görevi görmek olduğunu belirtiyor. İleride de Tarihçi Kitabevi olarak çalışmalarını derinleştirerek, insana bilgiyi iletme noktasında aracı işlevini yerine getireceklerinin altını çiziyor.

Yazı ve Fotoğraf: Turan Bozkurt (MİHA)
Haber: Euractiv

İstanbul'un tarihine dair üç soru, üç cevap

Hem üç önemli soruya yanıt bulmuş oluyoruz, hem de Mustafa Armağan'ın yeni bir kitabının çıkacağını müjdelemiş oluyoruz.

***

Soru: Konstantiniyye feth olunduktan sonra Fatih'in o şehrin adını İslambol olarak değiştirdiğine dair bilgilerle karşılaştım. Bu doğru mudur ve doğruysa bu isim nasıl değişikliğe uğradı? Cevaplarsanız sevinirim. Bizlere tarihimizi doğru anlatan kitaplar okuma olanağı tanıdığınız için de teşekkür ederim.

Özgün Düzgün

Cevap: Hemen fetihten sonra değilse bile, 17. yüzyıldan başlayarak, özellikle 18. yüzyılda yaygınlaştığını, hatta paraların üzerine de "İslambol " diye yazıldığını biliyoruz. Bu konuda yeni çıkacak kitabım "Fatih'in Rüyası"nda bilgi ve belge bulabilirsiniz.

Mustafa Armağan

***

Soru: Fatih Sultan Mehmed Han'ın tahta oğlu Bayezid'in geçmesini vasiyet ettiği doğru mudur?

Özgün Düzgün


Cevap: Bizim kaynaklarımızda böyle bir bilgiye rastlanmaz. Ancak eski Fransızca ile yazılmış çağdaş bir eserde, Gebze'de hastalanınca yerine Bayezid'in geçirilmesini vasiyet ettiği yazılıdır. Bir de şehzadelerin başkente yakın bir sancağa atanmaları, onların babaları öldüğünde tahta diğerlerinden daha erken ulaşmalarını sağlıyordu. Dolayısıyla başkente yakınlık, bir yerde o şehzadenin padişahın gözdesi olduğuna işaret sayılmıştır. Nitekim Fatih öldüğünde Beyazıt Amasya'daydı, Cem ise Konya'da. Dolayısıyla Fatih'in gönlünde Bayezid'in yattığını bu karineden yola çıkarak söyleyebiliriz.

Mustafa Armağan

***

Soru: Fetihen önce İstanbul'da Müslüman mahalleleri var mıydı?

İsmail

Cevap: Yıldırım Bayezid zamanında yapılan bir antlaşmayla Sirkeci civarında bir Müslüman mahallesi ve mescidi kurulduğu yazılı. Ancak bir süre sonra Bizanslılar bu mahalleden Müslümanları çıkarmışlar, mescidi de yıkmışlar. Dolayısıyla fetih öncesinde böyle bir mahalle mevcut değildi.

Mustafa Armağan

14 Mayıs 2010

İnönü'yü Hitler'e ilk benzeten kimdi?

İstiklal Savaşı yıllarında İstanbul'a gazeteci kimliğiyle gelmiş olan Nobel Ödüllü yazar Ernest Hemingway, "Mustafa Kemal'in kimselerin unutamayacağı, İsmet Paşa'nın da kimselerin hatırlamayacağı bir yüzü var." gözleminde bulunur.

Ünlü romancı bu sözleri söylerken, herhalde İnönü'nün 90 küsur yıl sonra dahi manşetlerden inmemeyi başaracağına ihtimal veremezdi.

Ancak İnönü öylesine bir kapalı kutudur ki, korkarım tam olarak açılmasına 21. yüzyılın ilk yarısının bile nefesi yetmeyecektir.

Başbakanken eleştirilemezdi. Cumhurbaşkanıyken hiç eleştirilemedi. 1950'de Demokrat Parti'ye iktidarı eski defterleri açmama şartıyla devrettiği için eleştiriden yırttı. 27 Mayıs'ta yeniden kutsandığı için kimse yan bakamadı...

Velhasıl, kapanmamış bir hesap var ortada. O kadar ki, İnönü'nün fiilen yaklaşık 50 yıl (30 yılı bizzat, 20 yılı da el altından) süren baş döndürücü uzunluktaki iktidar devrinin yeni yeni çözülmeye başladığını söyleyebiliriz.

Mesela onun Amerikan mandacısı olduğunu henüz tartışmadık. Kâzım Karabekir'in "İstiklal Harbimiz" adlı kitabına aldığı bir mektup, Atatürk Samsun'a çıktıktan çok sonra bile İnönü'nün Amerikan mandacısı olmaya devam ettiğini ortaya koyuyor.

Tarih: 27 Ağustos 1919. Albay İsmet şöyle yazıyor İstanbul'dan Erzurum'a:

"Eğer Anadolu'da halkın Amerikalıları herkese tercih ettikleri zemininde Amerika milletine müracaat edilse pek ziyade faydası olacaktır deniliyor ki, ben de tamamıyla bu kanaatteyim. Bütün memleketi parçalamadan bir Amerika'nın murakabesine tevdi [denetimine emanet] etmek, yaşayabilmek için yegâne ehven çare gibidir."

Ancak Karabekir Paşa'nın mektubu yorumlayışı daha da çarpıcıdır. Ona göre bu mektupta bir düşünce (mülahaza) değil, bir "ruhî hastalık" dile gelmiştir. Arkasından İnönü için "müstebid (despot) ruh" ve "hâris (hırslı) dimağ" tabirlerini kullanır.

Atatürk'ün yerine Çankaya Köşkü'ne çıkınca ilk işinin, Bakanlar Kurulu'nun dış görünüşüne çekidüzen vermek olduğunu biliyoruz. "Cumhuriyet" Gazetesi'nin eski sahibi Nadir Nadi, "Perde Aralığından" adlı anılarında Milli Şef'in, bir ara bakanların, hatta Başbakan Şükrü Saraçoğlu'nun bıyıklarına taktığını ve kestirmeleri için baskı yaptığını söylüyor. Zekeriya Sertel'in hatıratında ise şu keskin nota rastlıyoruz:

"İnönü Cumhurbaşkanlığına geldikten sonra diktatörlüğü artırdı. "Tek millet, tek parti, tek şef" diye bir sistem kurdu. [Bu, Hitler'in Almanya için bulduğu slogandı- M.A.] Millet o demekti, parti demek o demekti."

Milli Şef'in demokrasi anlayışını buradan ölçüp biçebilirsiniz aslında ama Hitler'e duyduğu teveccüh, onu çok daha ileri noktalara taşımıştır.

16 Nisan 1939 tarihli gazetelerde ilginç bir haberle karşılaşıyoruz. Bir grup fötr şapkalı ve takım elbiseli (çoğu) bakan ve milletvekilinden oluşan bir grup "elçi", Sirkeci Garı'nda gazetecilere poz vermişlerdir. Bunlar sırasıyla Bayındırlık Bakanı Ali Fuad Cebesoy, emekli General Pertev Demirhan, Genelkurmay 2. Başkanı Asım Gündüz, o tarihlerde milletvekili yapılmış üç gazeteci, Falih Rıfkı Atay, Hüseyin Cahit Yalçın ve Necmettin Sadak'tır. Ne için gitmektedirler biliyor musunuz? Hitler'in 50. yaş gününü kutlamak üzere. Tabii Milli Şefimizin tebrik ve selamıyla! Nitekim Hitler, heyeti yarım saatliğine kabul etmiş ve Milli Şef'e samimi teşekkürlerini bildirmiştir.
(1941'e geldiğimizde 15 Mayıs'ta Hitler'in Milli Şef'e "dostane bir mesaj" gönderdiği haberini manşetten okuruz.
21 Haziran'da ise "Führer ile Milli Şef arasında samimi tebrikler" haberi vardır.
)


1941'e geldiğimizde 15 Mayıs'ta Hitler'in Milli Şef'e "dostane bir mesaj" gönderdiği haberini manşetten okuruz. 21 Haziran'da ise "Führer ile Milli Şef arasında samimi tebrikler" haberi vardır. Bu dönemde Türkçü yayınlarda bir patlama yaşandığına tanık olunur. Ancak Müttefiklerin zoruyla 1944'te bu yayınlar yasaklanır, Türkçüler de tabutlukları boylar.

Aslında Hitler, Atatürk döneminden başlamak üzere bilinçli bir politika gütmüş ve Türkiye'den büyük miktarlarda hammadde çekmiştir. (Özellikle de savaş sanayii için ihtiyaç duyduğu kromu). Karşılığında Türkiye silah almak ister ama vermezler. Bunun yerine mamul madde satın almaları istenir. Nazi Almanya'sına krom satışı, Müttefiklerce 1944'te Türkiye'ye bir nota verilinceye kadar devam edecektir.

Görüldüğü gibi İnönü döneminde sadece Hitler'in bıyığına imrenilmemiş, 19 Mayıs gösterileri dahil pek çok alanda Naziler bal gibi örnek alınmıştı. Tabii basına talimatlar verilmesi, manşetlerin kaç punto ile atılması gerektiği gibi yukarıdan emirler, süresiz keyfi gazete kapatma rezaletleri de benzerlikler arasındaydı.

İşin garip tarafı, şimdi bize İnönücülük taslayan "Cumhuriyet" gazetesinin, Milli Şef döneminde kapatılan ilk gazete olmasıdır. Kurucusu Yunus Nadi ile oğlu Nadir Nadi'nin daha Milli Şef safını belirlemeden önce Alman yanlısı bir tavır içine girmiş olmaları (ne hadlerine!) "Cumhuriyet"in aylarca kapalı kalmasıyla ödüllendirilmiştir! (Ne var ki, 1941'den sonra bu defa Almancılık geçer akçe olacaktır.)

Gazetesinin kapatılması Yunus Nadi'yi derhal harekete geçirmiş, eski dostu İnönü'yle görüşüp meseleyi halletmek istemiştir. Lakin ne mümkün! Bir çözüm yolu bulur ve doğru Ankara Garı'na gider. Milli Şef'i karşılayanlar arasına katılarak derdini anlatmaktır niyeti. Ancak hiç beklemediği bir tepki alır. "Ticari maksatlar uğruna siyasi yazılar yazılmasına müsaade edemezmiş." Milli Şef. "Katiyen müsaade edemem" der ve Yunus Nadi'nin elini bile sıkmadan çıkar gider.

İşte oğul Nadir Nadi'nin patladığı an budur. "Perde Aralığından"a, bugünkü tartışmalara ışık tutmak istercesine şu zehir zemberek satırları not düşer:

"Sorumsuz bir cumhurbaşkanı nasıl olur da tıpkı Hitler gibi, Mussolini gibi hakaret edercesine uluorta bir arkadaşını paylardı?"

Anlaşılan, Nadir Nadi, "Hitler ve Mussolini gibi" birisiyle karşı karşıya olduğunu cici gazeteleri kapatılınca anlamış. Peki ezanı Arapça okudu diye falakaya yatırılanların, Kur'an öğretiyor diye hapse girenlerin feryatlarını gazetelerinde yıllarca "Kara irtica hortluyor" diye yüreklerini soğutarak verenlerin feryat etmeye hakları var mıydı? Hitler'in 'uzun bıçağı'nın bir gün kendilerini de keseceğini düşünememişler miydi?

Mustafa Armağan
(Zaman, 09.05.2010)

11 Mayıs 2010

Erhan Afyoncu'dan yeni kitap:
Yavuz'un Küpesi

"Yavuz Sultan Selim denince aklımıza hep kulağı küpeli, palabıyıklı bir resim gelir. Yavuz'a ait olmayan ve daha sonraki bir dönemde yapılmış olan bu resim tarih ders kitaplarında kullanıldığı için herkes Yavuzu böyle tanır. Hatta kulağındaki küpenin sebebini üzerine de birçok hikâye uydurulmuştur. Türkmenler arasında küpe takmak eski bir gelenekti. Ayrıca bazı tarikatlarda da dervişler dünyadan ve dünyevi nesnelerden soyutlandıklarını göstermek için küpe takarlardı. Bu iki gelenek de Yavuz Sultan Selime değil Safevi Devletinin kurucusu Şah İsmaile uymaktadır. Nitekim Türk tarihinin en önemli isimlerinden biri olan Şah İsmail, bazı minyatürlerde küpeli tasvir edilmiştir."

http://www.yeditepeyayinevi.com/tanim.asp?sid=DBJ7GOFBFK5KBZSI4SBP

10 Mayıs 2010

İstanbul’un fethinin romanı

Tarihi romanlar dünyada olduğu gibi bizde de uzun süredir çok ilgi görüyor. Eh, bu durumda da arka arkaya ‘tarihi romanlar’ çıkıyor piyasaya. Kimi bolca tarih sosuna bulanmış, ancak üstündeki yaldız dökülünce çalakalem yazıldıkları, tarihi gerçeklerden çok yazarın tarihi fantezilerine hizmet ettikleri belli olan romanlar.

Bazen de karşınıza öyle bir tarihi roman çıkıyor ki, hem okuma hem de tarih sevginizi aynı anda okşayabiliyor, üstelik pek bilmediğiniz tarihi gerçeklerle de tanıştırıyor sizi. Beyazıt Akman’ın kaleme aldığı “Dünyanın İlk Günü”; işte bu ikinci türden, nadir rastlanan iyi örneklerden...

Üçlemenin ilk halkası
1981 doğumlu genç bir yazar olan Beyazıt Akman; aynı zamanda ABD’de Batı Edebiyatı’nda İslam Algısı ve Türkler üzerine doktorasına devam eden bir akademisyen. 2003 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde Dikkate Değer Öykücü olarak da değerlendirilen Akman; “İmparatorluk Üçlemesi” adı altında, üç romandan oluşmasını planladığı çalışması için, üniversite kütüphanelerindeki kaynaklarla birlikte yerli ve yabancı 100’ü aşkın eseri incelediği, beş yıllık bir araştırma dönemi geçirmiş. Bu arada meraklısına not: Beyazıt adlı genç bir araştırmacı, “Dünyanın İlk Günü”nün günümüzde geçen bir bölümünde kütüphanelerde gezinirken karşımıza çıkıyor!

İmparatorluk Üçlemesi”nin ilk ayağı olan “Dünyanın İlk Günü”nde olaylar Fatih Sultan Mehmed’in taht öncesi, ilk gençlik yıllarından itibaren başlıyor. Peki bu romanın kahramanı Fatih Sultan Mehmed mi? Bunun cevabı hem evet, hem de hayır. Çünkü Akman’ın üçleme boyunca anlatmak istediği, öncelikle Osmanoğulları’nın ve İmparatorluk döneminin hikayesi...
Ancak bu ilk romana gelirsek; evet, Fatih kahramanlardan biri. Onunla birlikte Bizanslı bir çocuktan yeniçeriye dönüşen bir devşirme ve giderek Türkler arasında yaşamaya başlayan, onlardan biri olan İtalyan bir elçi-seyyah da bu romanın kahramanları... Bir de tabii tüm hikayenin merkezini oluşturan İstanbul’un fetih süreci ve bu fethin yalnız Türkleri değil tüm dünyayı etkileyen hikayesi var.

Tarihi yeniden yorumlamak
Yukarıda da belirttiğimiz gibi Akman, hikayeyi yazmadan önce çok detaylı bir araştırmaya girişmiş. Bu araştırmanın sonuçlarını ise kitabın hemen her satırındaki detay zenginliğinden izleyebiliyorsunuz. Saray yaşantısından İstanbul’un halkına, kıyafet ve aksesuarların en ince ayrıntılarından yeniçeri teşkilatının derinliklerine dek dönemin tüm sosyokültürel özellikleri renkler, sesler ve kokular eşliğinde tüm canlılığıyla karşınıza çıkıveriyor.

Alberti Balbi’nin peşine takılıp sarayın koridorlarında dolaşıyor ya da yabancı bir şövalyeyle birlikte ormanda domuz avına katılıyorsunuz. İstanbul’un fetih gününü bir belgesel canlılığıyla izliyorsunuz. Hikayenin katmanlı yapısı, Hıristiyan-Müslüman ilişkilerinin ve Doğu-Batı ikileminin şekillenmeye başladığı bir dönemin olaylarını gözlemleyerek, bugünü yeni baştan yorumlayabilmemize de yardımcı oluyor öte yandan.

Evet, övgüyü hak eden, büyük bir emek ve belli ki sevgiyle yazılmış bir roman “Dünyanın İlk Günü”. Ancak değinmeden geçemeyeceğim; hikaye boyunca karşımıza çıkan büyüklü küçüklü her Türk karakter öylesine kusursuz insanlar olarak tasvir ediliyorlar, öylesine aşırı bir hayranlıkla anlatılıyorlar ki, bu durum gerçeklik duygusunu zayıflatabiliyor.

Tarihimizi yabancılara da bize de anlatıyor
Dünyanın İlk Günü”nün konusunu kısaca özetlersek... Doğu Roma’nın merkezi Konstantinopol’den kaçırılan Alexander, yaşayabilmek için ailesinden ve çocukluk aşkından ayrılmak zorunda kalır. Aşkına tekrar kavuşmaya söz veren Alexander, doğduğu topraklara aradığı adaleti başka topraklarda bulmuş, ama ilk aşkını hiç unutmamış bir yeniçeri olarak dönecektir.

Aynı tarihlerde ve coğrafyada, eşinin yasıyla bir seyyah olup çıkan İtalyan Alberti Balbi ise el yazması eserler kopyalayan Müslüman bir kıza, Nilüfer’e vurulur. Alberti’nin, kaybettiği eşini de kapsayan, eski aşkının ve yasının doğal bir uzantısına dönüşen imkânsız aşkı satır satır döktüğü gizli defteri, tarihin en önemli tanıklıklarından biri olacaktır.

Akman, “İmparatorluk Üçlemesi”nde belli ki tarihimizi yalnızca yabancılara değil kendimize de anlatmayı hedeflemiş.

Elif Tanrıyar
(Milliyet, 16.04.2010)

10-16 Mayıs 2010 Kültür A.Ş
Tarih Seminerleri Programı

12 Mayıs Çarşamba Saat: 18.00
OSMANLI SÜSLEME SANATI
“Topkapı Kara Ahmet Paşa Camii ve Süslemeleri”
Düzenleyen: Hatice Aksu
Yazarlar Birliği

Müzehhibe Dr. Hatice Aksu, bu ay programında Topkapı Kara Ahmet Paşa Camii ve süslemelerini anlatacak.

***

13 Mayıs Perşembe Saat: 18.00
MEHMET GENÇ İLE TARİH SOHBETLERİ
Düzenleyen: İhsan Ayal
Altunizade Kültür ve Sanat Merkezi

Ünlü tarihçi Mehmet Genç ile İhsan Ayal tarafından gerçekleştirilen söyleşide, Osmanlı ve Avrupa’nın sosyal ve iktisadi tarihine özgü çeşitli konular ve problemler ele alınarak tartışılıyor. Türk Tarihi konusundaki araştırmaları ve tezleri ile uluslararası düzeyde kabul görmüş bir ilim adamı olan Prof. Dr. Mehmet Genç, konuşmalarında birikimlerini aktarıyor ve tarih bilincimizin oluşmasına katkıda bulunuyor.

***

13 Mayıs Perşembe Saat: 18.00
OSMANLI TARİHİNDEN AYRINTILAR
“Viyana Sefiri Sadullah Paşa'nın İntiharı ve Sebepleri”
Düzenleyen: Ali Akyıldız
Atatürk Kitaplığı

Bu konuşmada, V. Murad'a Mabeyn Başkâtipliği yapmış; Ayastefanos Barış Görüşmeleri'nde ve Berlin Kongresi'nde murahhas olarak bulunmuş; Berlin ve Viyana Büyükelçilikleri yapmış, diplomat, şair, hattat ve her şeyden önce de Tanzimat döneminin en önemli aydınlarından biri olan Sadullah Paşa'yı intihara sürükleyen nedenlerden ve intiharın iç ve dış kamuoyundaki yankılarından bahsedilecektir.

***

14 Mayıs Cuma Saat: 18.00
SARAYDAN HALKA TÖRENSEL YAŞAM VE İSTANBUL
“Hayatı Törene Dönüştüren Nesneler”
Düzenleyen: Zeynep T. Ertuğ
Atatürk Kitaplığı

Başlıktaki bir sorguç, sade elbisenin üzerine giyilmiş bir seraser, kaftan veya bir gümüş buhurdanlık hayatı bir anda törene dönüştürebilir mi? Konu bu sorularla başlar.

***

14 Mayıs Cuma Saat: 18.00
VEHBİ VAKKASOĞLU İLE SÖYLEŞİLER
“İstanbul Fethinden Gönül Fetihlerine”
Başakşehir Kültür Merkezi

Fetih, açmaktır. Kapalı olan açılmalıdır. Bir yerde gönüller kapalıysa, orada insanlık karanlıktadır. Fatih Sultan Mehmed, Kostantiniyye'yi fethetti; İstanbul yaptı. Fetih müjdelenmişti. Müjde herkesi kavradı, kapsadı, kucakladı. Adaletin getirdiği aydınlık, her kesimi mutlu ve huzurlu kıldı. Yeniden ve bir daha, gönüller fethinden İstanbul fethine yol açmak için Vehbi Vakkasoğlu ile buluşuyoruz.

***

15 Mayıs Cumartesi Saat: 14.00
TARİH FELSEFESİ
Düzenleyen: Şahin Uçar
Atatürk Kitaplığı

Tarih felsefesi yahut tarihin felsefesini yapmak, geçmiş zamanlarda cereyan eden hadiseleri düşünmek ve yorumlamak demektir. Tarihi anlamaya ve yorumlamaya ihtiyacımız var çünkü içinde yaşadığımız dünyanın şartları geçmiş zamanlarda cereyan eden hadiselerin neticesidir. Tarihi hadiseler geçmişte kalmış ve unutulmuş olsalar dahi bugünkü olaylara da iştirak ederler. Tarihi anlamlandırmak ne derecede mümkündür, tartışılabilir. Ancak tarihi araştırma ve yorumlama gayreti yaşadığımız dünyayı anlamak ve beşeriyetin geleceği hakkında bir projeksiyon üretebilmek için gereklidir. Kısaca, bugün yaşadığımız hadiselerin geçmiş zamanlardaki hadiselerin meydana getirdiği şartların sonucu olarak meydana geldiği düşünülürse; bu dünyayı anlamak için uygun bir perspektif tayin etmek ve gelecek zamanlar için doğru bir oryantasyon, doğru bir yol, doğru bir yöneliş ve istikamet tayin etmek maksadıyla tarihi anlamaya çalışıyoruz.

***

15 Mayıs Cumartesi Saat: 16.00
İSTANBUL KONUŞMALARI
Düzenleyen: Hüseyin Emiroğlu
Yazarlar Birliği

Star Gazetesi köşe yazarı olan Hüseyin Emiroğlu Mayıs ayındaki söyleşisinde, fotoğraflar eşliğinde sizlerle “Divan Yolu’nda ki Sebiller”e dair sohbet edecek.

Burası bir lale ülkesidir


Cumartesi günü Emirgan Korusu’nda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş en iyi lale yetiştirenlere ödüllerini verdi. Çoğu İstanbul ve civarındaki illerden olmak üzere 39 kişi en güzel laleleri yetiştirdiler. Hepsini saymam imkansız ama bu kimselerin daha iyi tanıtılması gerekiyor. Gene 23 kişinin yetiştirdiği laleler de satın alınmaya layık görüldü. Emirgan Korusu artık yurt içinde olduğu kadar yurtdışında da tanınmaya başladı.

Unutmayalım, bu ülke bir lale ülkesidir ve Türkler laleyi sever. Yabani cinslerine Kırgızistan’da Altay dağlarında rastlanıyor. Maveraünnehir’de de, İran’da da laleye düşkündük. Bugün de aynı ülkelerde lale var ama 16’ncı asırda Almanya-Avusturya imparatorunun İstanbul’daki büyükelçisi Ogier Ghiselin von Busbecq veya bir başkasının Avrupa’ya götürdüğü lale orada çok daha yaygınlaştı. Çarşı pazar rengarenk lalelerle dolu ve fiyatı buradakinden daha ucuz.

Bundan dolayı son senelerde İstanbul’un kısa bir mevsim boyunca olsa da lale ile donatılmasına taraftarım. Üstelik ilk başta masraflı bir girişimdi ama artık Konya’nın Çumra’sında, Silivri’de lale yetiştirenler var ve cumartesi olduğu gibi bu iş bir yarışma konusu oldu. Lale yetiştirmek gittikçe ucuzlayacak ve yaygınlaşacak. Bazı şeylerin neredeyse ekmek ve su kadar önemli olduğunu bilmek lazım. Lale güzel, gizemli bir çiçek ve sanıldığının aksine çöl sıcağı ve kutup soğuğu dışında yetişme ve yaşama alanı hiç de sınırlı değil.

Türkiye tarihinin bir dönemine tarihçi Ahmed Refik (Altınay) Lale Devri adını verdi. Türk şehir hayatının güzelleşme dönemidir. Hayata dönük bir barok çağdır. Bunu da hatırlamakta fayda var.

Lale yetiştirenler, seçkinler tabakasına dahildi
18’inci yüzyılda Osmanlı başkenti, tarihinde alışılmamış bir sulh dönemine girdi. 1711 Prut Zaferi ve ardından gelen 1718 Pasarofça Antlaşması ile uzun harp yıllarının kayıpları kısmen telafi edilmiş, şair Nedim’in gözde olduğu bir hayattan kâm alma havası yönetici grupları sarmıştı.
18’inci asrın Türkiye’sinde tarımda ve zenaatlarda önemli bir gelişme olduğunu söylemek mümkün değildir. Bununla birlikte barışın getirdiği bir rahatlama tüketimi artırmıştı. Nitekim lale gibi güzel, mistik ve Asya’dan Türkler tarafından getirildiği anlaşılan bir çiçeğin etrafında şekillenen bu tüketim; aslında bir müddet evvel Flemenk ülkesini çok daha derin boyutlarda kasıp kavurmuştu. Yetiştirilen yeni lale türlerinin soğanlarını adeta açık artırma yoluyla kumara çeviren bu çılgınlık, Hollanda’da tüccar hanedanlarını bile batırmıştı.

Ona nispetle Türkiye’nin Lale Devri hayırhah biçimde değerlendirilmelidir. Bu dönemde lale düşkünlüğü şiir ve tezhiple giyim kuşam ve yemek zevkiyle insanları belirli noktalarda birleştiriyordu. Sofra tanzimindeki inceliğin evvelki devirlere göre geliştiği görülüyordu. Gene kıyafet, mücevherat alanında bir incelme ve asıl önemlisi bu incelmenin daha geniş gruplara yayıldığı gözlemleniyordu. Topkapı Sarayı’nın hazinelerinde bile bu gelişmeler canlı örnekleriyle tespit ediliyor.

Diğer taraftan lale soğanını yetiştiren insanın toplumsal mevkii, mali durumu ve tahsili ayırt edilmeden cemiyet içerisinde oluşan adeta ortak bir seçkinler tabakasına dahil olduğu görülmekteydi. Dönemin biyografi yazarlarından Ubeydullah’ın “Tezkire-i Şükufeciyan” adlı eserinde ilmiye hanedanların en seçkin üyelerinden bir bahçıvana, bir kasaba, bir şairden esnafa kadar herkes yer alır. Mühim olan ilahi çiçek lalenin güzelliğini anlamak ve ona hizmet etmektir.

Nedim özgün diliyle herkesin şairiydi
18’inci yüzyılın Türkiye’si, Batı Avrupa’ya “turquerie” denilen modayı daha doğrusu yaşam üslubunu hediye etmiştir. Avrupa baroku da mimariyle, bahçeleriyle, porseleniyle Osmanlı’nın büyük şehirlerine girdi. Bu sulh dönemi içinde ordularımızın Avusturya ve Rusya ile er geç çatışacağı belliydi. Bütün bu asrın savaşlarının modern teknolojili ordularla yapıldığı açıktır. Osmanlı Devleti’nin başkentinde trigonometri, balistik öğreten mühendishaneler, giderek askeri cerrah ve veteriner yetiştiren okullar açılmaktaydı.

18’inci yüzyıl Türkiye’si modern tıpla üfürükçülüğün, medreselerle eğitimin modern eğitimin birlikte yaşadığı bir asırdır. Geleneksel sanatlarımız ve bilhassa resim sadece Avrupa’dan değil İran’dan esen rüzgarlardan da esinleniyor; insanlar şehirlerini tanımak için Hüseyin bin Ayvansarayi’nin “Hadikatü’l-Cevami” ve Ermeni İnciciyan’ın İstanbul üzerine yazdığı eserleri okuyor veya okutup dinliyordu.

İstanbul’da klasik sanatlarda ve edebiyatta bir açılım başlamıştı. İstanbul’un seçkinleri kadar halkı da aynı tip edebiyatla ilgilenmeye başlamıştı. Mevlevi tekkelerinin, Rufailerin çok geniş bir kitleye musiki ve tezhip öğrettiği, “Mesnevi” okuttuğu anlaşılıyor. Nedim özgün diliyle herkesin şairiydi. Bir müddet sonra matbaa ortaya çıktı. Hayatımıza girdiği söylenemez. Birtakım eserler, yazmanın istinsahı halinde yaşıyordu. Fakat ilginç olan, halk edebiyatının taş basmalarla çoğaltılmasıdır.

Sokaktaki insan incelik, zarafet arar olmuştu. Çarşının esnafından manastır keşişlerine, medreselilerden tarikat ehline insanlar tören, ritüel ve musiki izler hale gelmişti. Bu çağ edebiyatımızda da resmimizde de, süsleme sanatlarımızda da lale ile temsil ediliyor. Lale 18’inci yüzyılın Osmanlı imparatorlarını birleştiren bir semboldü. Bu devrin adı lale olsa da olmasa da güzelliğin yayıldığı, zarafetin yerleştiği bir Türk asrıdır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 09.05.2010)

Ayasofya'nın tapusu bulundu

Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt, devletin tapu kayıtlarında Ayasofya’nın tapusunu bulduklarını açıkladı. Yusuf Beyazıt, Ayasofya’nın mal varlığının “Ebulfetih Sultan Mehmed” adına olduğunu kaydederek “Orijinal tapuya ilk kez ulaştık. Çok heyecanlandık” dedi. Ayasofya’nın asırlardır süren tartışmaların aksine, tarihte iddia edildiği gibi, hiçbir zaman Hz. İsa, Hz. Meryem ya da Kutsal Ruh gibi “Nam-ı Müstear” veya “Nam-ı Mevhum” denilen, şu anda hayatta olmayan ruhani varlıklar üzerine kayıtlı olmadığı da orijinal tapu kaydının ortaya çıkmasıyla kesinleşti.

Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt şunları söyledi: “Ayasofya’nın, Fatih Sultan Mehmed Vakfı’na ait olduğuna dair orijinal tapusunu bulduk. Bu çalışma sırasında habersiz olduğumuz 27 bin gayrimenkulümüze de bu araştırma sırasında ulaştık. Bu tapu kayıtlarından biri de Ayasofya ile ilgiliydi. Tapuda mal varlığı kaydı, ‘Ebulfetih Sultan Mehmed’ adına görülüyor.”

VAKIF DA KURMUŞ

Fatih Sultan Mehmed Vakfı’nın Fatih Sultan Mehmed’in isteğiyle, Ayasofya’nın
ihtiyaçlarını karşılamak için kurulduğu da belirlendi. Fatih Sultan Mehmet, vakfa akar olarak da İstanbul’un Okmeydanı semti dahil şehrin muhtelif yerlerindeki 2 bin gayrimenkulü bıraktı. Fatih’in “Ayasofya Vakfıyesi”ndeki 2 bin gayrimenkulün tespit edilmesi için de çalışma başlatıldı.

TARİHÇİLER NE DİYOR?

"Biliniyordu belgesi bulundu"

Devlet Arşivleri Genel Müdür Yardımcısı, Osmanlı Arşivleri Uzmanı Prof. Dr.Mustafa Budak, belgenin çok açık olduğunu belirterek şunları söyledi: “Çok açık bir belge var. Üzerinde Fatih Sultan Mehmed’in adının yer alması, bu mülkün onun adına kurulan vakfa ait olduğunun kanıtıdır. Bu mülkün Fatih Sultan Mehmed’e ait olduğunu gösterir. Ayasofya’nın bu vakfa ait olduğu tarihçilerce biliniyordu. Şimdi belgesi bulundu. Bu tapunun bulunması ve üzerinde de adının yazması, tarihçilerin tespitini de doğruladı.”

"Tapu değil kadastro kaydı"

Murat Bardakçı, Türkiye’de kadastro çalışmalarının 1930’lu yıllardan sonra başladığını belirterek şunları söyledi: "Bu belge, Cankurtaran Mahallesi’nden kadastro geçirilmesinden sonra yapılan kayıttır. Ayasofya’nın ilk kaydı bu değildir. Asılkayıt, vakfiyede yazılır. Ve o belgenin de Vakıflar GenelMüdürlüğü arşivinde bulunması gerekir. Genel Müdürün bu kaydı bulması gerekir. Bu, aslında ilk mülkiyet kaydı değil, kadastro geçtikten sonraki kaydıdır. Cami ve saraylar şahıs üzerine kaydedilemez. Bu tapu değil, kadastro kaydıdır. Vakfıyeyi yayınlasınlar.”

Kaynak: Habertürk

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.