30 Haziran 2010

Yaz tatilinde Osmanlıca

Birkaç gün sonra okullar kapanacak. Çocuklarımız şimdiden tatil planlarını yapmış olmalılar. Bu dönem zarfında çalışma planları yapanlar da var hiç şüphesiz.

'Yaz tatili' ifadesi yalnızca Milli Eğitim Bakanlığı'nın müfredat terminolojisinde karşılığı olan bir kelime. Oysa biz bütün millet olarak onu gerçekten bir tatil (atalet, miskinlik, durağanlık, hareketsizlik vs.) olarak algılamaya hevesliyiz. Çocuklarımızın da dört aylık koca bir zaman dilimini haylazlık ederek geçirmelerine maalesef göz yumuyoruz. Halbuki bu başıboşluktan onlar da memnun değiller, ataletten çocuklarımız ve gençlerimiz de şikayetçi.

Bazı anne babalar durumun farkındalar. Okulların kapandığı günden itibaren çocuklarının geleceği için bir plan yapıyorlar ve çok isabetli bir kararla çocukları ya bir dershane kursuna, ya bir sanat atölyesine ya da bir zenaat mesaisine yönlendiriyorlar. Benim size tavsiye edeceğim kurs ise bunlardan biraz farklı olacak. Gerçi bu kurs gençlerimize ve çocuklarımıza para kazandırmayacak, dersleriyle alakalı bilgiler de kazandırmayacak; ama emin olunuz bu kurs onlara koskoca bir kimlik kazandıracak. Onun için bence siz bu yaz çocuklarınızı atalarının dilini öğrenebilecekleri bir Osmanlıca kursuna gönderiniz. Üstelik bu kurs bir yabancı dil gibi iki sene, SBS veya ÖSS gibi kurlar yahut dönemler boyu sürmez. Dört aylık yaz mevsiminde öğrenilip bitirilir.

Bu söylediklerimden dolayı bazı çevrelerin şimdi beni gericilikle suçlayacaklarını biliyorum. Olsun. Belki buradan yola çıkarak onlar da çocuklarını Batı dillerinden birini öğrenmek üzere bir kursa yazdırmakta acele ederler. Zira ben herkesin bir yabancı dili, özellikle de İngilizceyi iyi öğrenmesinden yanayım. Türkçe bilinci ayrı, yabancı dil öğrenip dünya vatandaşı olmak ayrıdır çünkü. Gel gelelim bir Türk çocuğunun Osmanlıca bilmeden yaşaması, bana göre, eksik yaşamak sayılır. Yabancı dil insanı çoğaltır ama atalarının dilini bilmek insanı tamamlar. Bu bakımdan Osmanlı Türkçesi'ni bilmek, aydın olmanın da gereklerinden biridir. Eski harfleri öğrenen insan hemen örümcek kafalı olmayacağı gibi artık toplumun pek çok kesimi Osmanlıca Türkçesi'ni bilmenin zaruretinden bahsetmektedir. Buna rağmen öğrenmemekte ve çocuklarına öğretmemekte direnenler maalesef çoğunluktadır. Üstelik onlar bunu modernlik adına yapmaktadırlar. Neyse ki ben bunlara fazla önem vermiyorum. Çünkü onlara göre modern insan böyle geri fikirlerle uğraşmamalıdır. Çünkü onlara göre modern olan şey herkese parmak ısırtmalıdır. Mesela sorsanız, mânâsı olmayan hezeyanlar modern şiir, anlaşılmazlığı ön planda olan ruhsuz yapıt modern sanat, iki kere iki yedi eder saçmalığı modern matematik, "Bir şey mademki güzeldir, o halde çirkinin zıddı değildir!" önermesi modern mantık, internetteki -ki tam bir bilgi çöplüğüdür- okuduğu bir yorum üzerine atalarına sövmek modern tarih, slogan edinmeyi bilgi edinmeye yeğleyen uçuk çocuklar da modern gençliktir.

İsterseniz şimdi o modern gençliği yetiştiren ebeveynler üzerine bir mizansen uyduralım: Bir anne olarak okulların kapandığının ertesi günü kızınızı İngilizce kursuna başlattınız diyelim. Sağdaki komşunuzun hanımı soldakiyle şöyle konuşuyor olacak:

- Huuu! Komşu!.. Vallahi kıskandım şu kadını!.. Kızını İngilizce kursuna yazdırmış. Hem de hiç vakit kaybetmeden!.. Canım işte böyle olmalı insan.

- Doğru dersin komşu!.. Çocuklarımızın geleceğini keşke biz de böyle planlayabilseydik! Ama nerde gezer, babası ilgilenmiyor ki. Ayol benim de zamanım yok.

- Vallahi gidip şu kadını tebrik edesim geliyor ama...


Şimdi mizansende küçük bir değişiklik yapalım ve siz okulların kapandığının ertesi günü kızınızı Osmanlıca kursuna başlatmış olun. Bu sefer de sağdaki komşunuzun hanımı soldakiyle şöyle konuşuyor olacaktır:

- Huuu! Komşu!.. Vallahi insan sinir oluyor canım!.. Şu yan komşudan bahsediyorum. Kızını Osmanlıca kursuna yazdırmış. Canım çocuk sekiz aydır zaten okula gidip geliyor, kafası yoruldu zavallının. Azıcık dinlense olmaz mı? Hem neymiş o bu çağda eski yazı falan!..

- Doğru dersin komşu!.. Çocuğun kafasını örümcek fikirlerle dolduracak. Hiç de öyle geri kafalı birine benzemiyordu ama demek ki insanın alacası içinde...

- Şeytan diyor, kalk git, çocuğuna acımıyor musun diye hesap sor şu kadından...

- Aaah!.. Ah!.. Ne günlere kaldık!..

Evet!.. Maalesef ülkemizde durum budur ve siz sakın görüntüye aldanmayın. Çocuklarınızı Osmanlıca kursuna gönderin ve onlara bu yaz kendilerini hediye edin. Yoksa öz çocuğunuzu milli kütüphanesinde bulunan ana eserleri okumaktan mahrum ederek cahil bırakmış olacaksınız. Oysa siz onlara Osmanlıca öğreterek genlerini taşıdıkları büyük yazarların kapılarını açabilir ve uzaklarda unutup kaybettikleri güzelliklerle yeniden karşılaşmalarına imkan hazırlayabilirsiniz. Korkmayın, karşılaştıkları güzellikler onları geriye götürmeyecek, bilakis geleceğe yürürken daha emin adımlarla ve kendilerine güvenle yürümeyi öğretecek. Kendi dillerinin, kültürlerinin, medeniyet zenginliklerinin farkına varmalarını sağlayacak. Yüzlerine gülümsemeler gelecek, gönüllerine asil renkler ve desenler yansıyacak.

Çocuklarınıza Osmanlıca öğretmekten gocunmayın artık. Yıllardan kaçtayız Allah aşkına?!..

İskender Pala
(Zaman, 15.06.2010)

Eşkiyalar, Osmanlı vezirini uzaktan tüfek atışıyla şehit etmişlerdi

Osmanlı tarihinde "Celali İsyanları" adı ile anılan eşkıyalık faaliyetleri 1596-1610 yılları arasında meydana geldi. Bu dönemde Anadolu yağma edildi. Halkın can ve mal güvenliği kalmadı.

CELALİ İSYANLARI
Osmanlı İmparatorluğu, 1593'te Avusturya ile 13 yıl sü­recek bir savaşa girdi. Bu savaş sırasında özellikle ekonomik açıdan zor durumda olan Osmanlı İmparatorluğu, piyade asker ihtiyacını Anadolu'daki işsiz gençlerden sağlamaya başladı. Yeni askeri sistem gereği ok ve kılıçla savaşan süvarinin yerini tüfekli piyade almaktaydı. Bu yüz­den tımarlar azaltılıp, tüfekli asker istihdamına yönelindi. Ayrıca tağşiş (paranın değerini düşürme) ve tımarların zengin kişilere satılması yüzünden de birçok tımarlı sipahi tımarını kaybetmişti. İşsiz kalan tımarlı sipahiler 25-50'şer kişilik gruplar hâlinde levend denilen haydut çeteleri oluşturup, eşkıyalığa başladılar.

Tımarlı sipahilerin yerini yavaş yavaş alan sekban adlı tüfekli askerlerin sayısı savaş zamanında aşırı artıyordu. Devlet, sancak­beyi ve beylerbeyi yeni askeri sistem gereği bu tür sekban bölükleri bulundurmaya teşvik etmekteydi. Savaş bittiğinde işsiz kalan bu gruplar eşkıyalığa başladılar. Ayrıca yeniçeriler gibi imti­yazlı olmak isteyen sekbanlar sık sık problem çıkarmışlardır.

Büyük Celali İsyanları 1596'daki Haçova Savaşı'ndan sonra meydana geldi. Bu zaferden sonra veziriazam olan Cığalazâde Sinan Paşa orduyu disiplin altına almak için çadırının önüne gel­meyecek herkesi asker kaçağı sayacağını ilân etti. Asker kaçakları yakalan­dıklarında idam edilecek, malları da hazineye kaydedile­cekti. Savaşa gelmelerine rağmen düzensizlik yüzünden ordudan ayrı düşmüş olan ve sayıları 25-30 bin kişiye ulaşan askerler, bu emir üzerine korkudan kaçarak Anadolu'da eşkıyalık yapan grup­lara katıldılar. Haçova Savaşı'ndan sonraki sayım, her an patlamaya hazır olan isyanlarının fitilini ateşlemişti.

Celaliler, Karayazıcı Abdülhalim gibi yetenekli bir lider bu­lunca oldukça tehlikeli hale geldiler. Karayazıcı, savaşa gitmek istemeyen ve asker kaçağı olan grupları etrafında topladı. 1598'den itibaren büyük celali toplulukları kasaba ve şehirlere saldırmaya başladılar. Orta Anadolu ve Maraş civarında hâkimiyet kurdular.

SOKOLLU'NUN OĞLU
Veziriazam Sokollu Mehmed Paşa
'nın büyük oğlu Hasan Paşa, uzun süre imparatorluğun dört bir tarafında valilik yapmış ve birçok savaşta yararlılık göstermiş bir vezirdi. 1598'de Bağdat valiliğine tayin edildi. Bu dönemde Celali isyanları her tarafı kasıp, kavuruyordu. İlk isyanından sonra affedilip, Çorum sancakbeyliği verilen Celali lideri Karayazıcı Abdülhalim'in halka zulmettiği şayi olunca Bağdat beylerbeyi Sokulluzâde Hasan Paşa ile Altıncı Ve­zir Hacı İbrahim Paşa, Karayazıcı'yı tedip etmekle görevlendirildiler. Hacı İbrahim Paşa, 23 Eylül 1600'de Kayseri Ovası'nda Hasan Paşa'yı beklemeden Karayazıcı ile muharebeye giriştiyse de mağlup oldu. Ancak ertesi yıl Sokolluzâde Hasan Paşa, 12 Ağustos 1601'de Karayazıcı'yı Elbistan havalisinde Sepetli denilen mahalde mağlup etti. Karaya­zıcı Abdülhalim yaralı olarak Canik Dağları'na, kardeşi Deli Hasan ise Tokat'a çekildi. Hasan Paşa da onları takiple Tokat'a geldi ve dağlarda eşkıya takibi için piyade ve tüfekli asker toplamaya başladı. Bu sırada savaşta yaralanan Karayazıcı ölmüş ve yerine geçen kardeşi Deli Hasan dağılan Celâliler'i tekrar toparlamıştı. Deli Hasan önce Sokolluzâde Hasan Paşa'nın Diyarbakır'dan gelen ağırlığını yağmaladı, sonra da Tokat üzerine yürüdü. Sokolluzâde Hasan Paşa, Tokat Kalesi'ne çekilmek zorunda kaldı. Celâliler şehri zapt ve Sokolluzâde Hasan Paşa'nın "cennet bağı" adını verdiği bahçeyi talan edip, kaleyi kuşattılar. Muhasara esnasında kaleden firar edip, asilerin safına katılan bir hain, Hasan Paşa'nın her sabah kapı önünde tahta perde ile çevrilmiş bir yerde oturduğunu haber vermesi üzerine, Celâliler burada pusu kurup 1602 Nisan'ında Sokolluzâde Hasan Paşa'yı tüfekle şehit ettiler.

İKLİM DEĞİŞTİ HER YERİ EŞKIYA SARDI
16. yüzyılın sonlarında İran (1578-1590) ve Avusturya (1593-1606) ile girişilen ve uzun süren harpler Osmanlı düzenini iyice yıpratmıştı. Ayrıca 16. yüzyıldaki aşırı nüfus artışı ve enflasyon Osmanlı düzenini tamamıyla altüst etti. 16. yüzyıl sonlarında bu bahset­tiğimiz sebeplerden meydana gelen buhran ortamı Celaliliği ortaya çıkardı. İşsiz sekban ve leventler, tımarını kaybetmiş sipa­hiler, geçinemediğinden köyünü terk eden gençler ve sistem çöktüğünden okullarını bırakmak zorunda kalan medrese öğren­cileri (suhteler) Celali oldular. Celali isyanlarının genişleme­sinin önemli bir sebebi de tüfeğin yaygınlaşmasıydı. Osmanlı tarihlerinde "Tüfeng eşkıya eline düşüp, Celaliliğin meydana gelmesine ve mem­leket ihtilaline sebep oldu" ifadeleri sık sık geçer.

Bu isyanlar yalnız Osmanlı'da görülmedi. 16. yüzyıl sonlarında Avrupa'nın birçok yerinde geleneksel düzenin ve eko­nomik yapının bozulmasıyla bu tür isyanlar çıktı. Ayrıca dünya ikliminde meydana gelen değişiklikler sonucunda uzun süreli kuraklıklar yaşanması bu isyanların çıkmasında önemli rol oyna­mıştı.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 30.06.2010)

29 Haziran 2010

Saray arazisinde işgaller bitiyor, iadeler başlıyor

Marmara Denizi cihetinde Ahırkapı denen mıntıkada Zührevi Hastalıklar Hastanesi’nden başlayan Topkapı Sarayı arazisi, bu sur batı cephesinde Gülhane Parkı ve Alay Köşkü’ne, oradan da Sirkeci istasyonuna doğru kıvrılarak denize ulaşır. 1950’lere kadar sahil yolu henüz yapılmadığı için Topkapı’nın Marmara surları denize bitişikti.

Topkapı Sarayı denen yapıların altındaki sahadan Sultan Abdülaziz devrinden beri demiryolu geçer ve bu alanda birçok yapılar yer almaktadır. Gülhane Askeri Hastanesi bunlardan biridir. II. Mahmud’un kurdurduğu Matbaa-ı Amire değişiklik geçirerek Cumhuriyet döneminde Maarif Vekaleti’ne devredilmiş ve yanı başında da 1960’larda gayet çirkin bir yapı olan Matbaa Lisesi inşa edilmişti. 1910 tarihli Gülhane Askeri Hastanesi ayrı bir yapıdır.

Sarayı sadece polis veya özel güvenlik koruyamaz
Bu saydıklarımız son dört yılda saray idaresine devredilmiş (Gülhane Hastanesi daha önce) ve depo mimari bürosu ve uygun tesisler olarak yeniden düzenlenmesine başlanmıştır. Sarayın doğusunda kalan dört adet depo 19’uncu asırdan kalmadır. Bunlardan birisinin sarayda ziyaret günlerinde nevbet vuran (bugünkü anlayışla konser veren diyebileceğimiz) Mehter takımına tahsisi ve sarayı bekleyen ve güvenliği için çok önemli olan jandarma takımı için tahsis edilmesi çok uygundur. Topkapı Sarayı arazisinin sadece polis veya özel güvenlikçe korunması beklenemez. İstanbul polisinin görevleri çok ağırdır. Jandarmanın güvenliğin tesisinde etkin olduğu defalarca anlaşılmıştır.

Sergi ve konferans alanı gibi kamuya açık tesisler olmalı
Son zamanda Kültür Bakanlığı ile Milli Savunma Bakanlığı arasındaki pazarlık diğer depolar üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu binaların halka bir park alanı olarak açılacak ve Gülhane Parkı’nın yetmezliğini karşılayacak alanda özel ve yeni fonksiyonlar edinmesi beklenmelidir. Sergi alanında, konferans alanı gibi kamuya açık tesisler yer almalıdır.

Topkapı Sarayı’nın alanı birçok kurumların işgali altındaydı, bugün için bunlar büyük ölçüde iade edilmektedir. İadeden sonra alanın İstanbul halkının ihtiyacı olan yeşillikler ve kültürel tesisler ön planda tutulmak üzere yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Bunun için doğu cephesindeki tesislerin ve depoların ele alınması kaçınılmazdır. Kültür Bakanlığı ile Milli Savunma bakanlığı arasındaki antlaşma sahanın yeniden düzenlenmesi için gerekli son safha olacaktır.

Klasikte bu bölgede bulunan Hasbahçe, Gülhane Hastanesi meydanı, Cebhane meydanı diye adlandırılan bölümlerin ele alınması Sur-u Sultani projesi başlığı altında isimlendiriliyor. Bu geniş alanın düzenlenmesi ve saraya verilmesi şu andaki projeyi teşkil etmektedir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 27.06.2010)

İstanbul'un değişen yüzü

İstanbul, Bizans araştırmalarının merkezi oluyor mu? Henüz uzman kadrolarımızın ulaştığı sayı ve yapılan neşriyata bakarak böyle bir iddiayı ileri sürmek için çok erken ama Türkiye’de Bizans tarihçiliğinin bir çöl görünümünden kurtulduğu ve vahaların teşekkül ettiği de açık.

Seneler önce Bizans kongrelerinin ve araştırmaları cemiyetinin başkanı Gilbert Dagron Başbakanlık’a ve Türk Tarih Kurumu’na yazdığı bir mektupta “Ülkenizde Bizans araştırmalarının ve Bizans uzmanı kadrolarının pek parlak konumda olmadığı belli. Ama beynelmilel kongrelere başvuran Türkler dolayısıyla bir komite kurmalısınız” diye yaralayıcı bir ifade ile gerçeği ifade diyordu.

Durum değişiyor
Artık durum değişiyor. Başta sanat ve mimari tarihçisi olmak üzere iktisadi tarih alanında da metinleri okuyacak kadar dil bilen genç araştırmacılar var. Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi de yeni Yunanistan Araştırmaları kürsüsü kurdu. Geç devir Bizans ile de uğraşılıyor. Başında bu dalda yetişen Prof. Melek Delilbaşı var. Delilbaşı aynı zamanda Bizans Araştırmaları Milli Komitesi Başkanı.

Boğaziçi Üniversitesi’nde Prof. Nevra Necipoğlu’nun yönettiği Bizans Araştırmaları kürsüsü var. Daha çok Amerika’da yetişen Bizans uzmanlarını kadrolarına alıyor. Avrupa’daki kürsülerde filolojik bakımdan donanımlı uzmanların yetişmesi de beklenir. Türkiye’de 1930’larda Atatürk döneminde hedeflenen buydu. O zaman dört genç bu iş için yollanmıştı.

Meydanı kurtaralım
Bu yıl Türk Tarih Kurumu’nun Aya İrini kilisesinde açılışını yaptığı bir Bizans kongresi düzenlendi. Geçtiğimiz hafta da Vehbi Koç Vakfı Uluslararası Sevgi Gönül Bizans Araştırmaları Enstitüsü’nün tertip ettiği İkinci Uluslararası Bizans Araştırmaları Sempozyumu Arkeoloji Müzesi’nde yapıldı. Burada düzenlenen Bizans sarayları sergisi ve Sabancı Müzesi’ndeki İstanbul sergisini de göz önüne alırsak şu anda İstanbul’un bu gibi faaliyetlerde öne çıktığı dahi söylenebilir. Kötümser tasvirlere lüzum yok, gelişme ve ümit var.

Sultanahmet Meydanı araç trafiğine kapanıyor. Yakın zamanda turist otobüsü dahil hiçbir motorlu araç girmeyecek ve bu 2 bin yıllık metropolün ana meydanı bütün güzelliği ve ihtişamıyla otobüs garajı gibi iptidai bir görünüme sahip olmaktan kurtulacak. Sultanahmet Meydanı behemahal motorlu taşıtlara kapatılmalıydı. Bu gerçekleşiyor. Aslında yakın zamanda ağır tramvay trafiğini de daha hafif ulaşım araçlarına çevirmek lazım. Bunun için galiba önemli bir altyapı değişiklik gerekiyor. Şimdilik Sultanahmet Meydanı’nı kurtarmaya bakmak ve Fatih Belediyesi’ni desteklemek lazım.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 27.06.2010)

24 Haziran 2010

Enver Paşa'dan "one minute"

'One minute' uyarısının benzerinin Enver Paşa tarafından 1917 yılında Amerika'ya söylenilmesi istendiği ortaya çıktı.

Türkiye'nin İsrail'e yaptığı 'one minute' uyarısının benzerinin Osmanlı Ordular Başkumandan Vekili Enver Paşa tarafından 1917 yılında Amerika'ya söylenilmesi istendiği ortaya çıktı.

Enver Paşa, 3. Gazze Savaşı'nda İngiltere ile savaştıkları dönemde Amerika'nın İngiltere'ye destek verdiğini ve Filistin'de Yahudi bir devletin planlandığına dikkat çekiyor. Asıl savaşın Osmanlı Devleti ile ABD arasında yaşandığına dikkat çeken Enver Paşa'nın "kızıl hilal damgalı" gizli belgesi Osmanlı arşivinde ortaya çıktı.

Adanalı Tarihçi Cezmi Yurtsever, Amerika'nın desteği ile İngiltere ve Osmanlı orduları arasında gerçekleşen 3. Gazze savaşı'nın sona erdiği 8 Ekim 1917 tarihinde "Amerika ile savaşıyoruz" mesajının verildiği gizli istihbarat raporunu Dışişleri Bakanlığı'na bildirdiği kaydetti. Yurtsever, "Osmanlı arşivinde Başkumandanlık, şube-2/47420. numara 8280'de kayıtlı bulunan ve üzerinde çok gizli olduğunu yansıtan mektupta şu ifadeler yer alıyor:"Dışişleri Bakanlığına. Filistin'de Yahudi Hükümeti Kurulmasına dair.' Devletli Efendim Hazretleri. Amerika Birleşik Devletleri Reisi Wilson'un 17-9-1917 tarihli İsviçre gazetelerine gönderilen telgrafların içinde yazılı olanlara bakılırsa işbaşındaki Rusya Hükümeti'ne hususi bir mektup yazıp Filistin'de bir Yahudi hükümeti tesisi kararlaştırılmış olup amaçların gerçekleşmesi için çalışılacağı Rusya'nın dahi yardımda bulunması istendiği Bern Ateşe militerliğinden bildirilmiştir. Bu konuda bilgi sahibi olunması. 8 Kasım 1917. Osmanlı Ordular Başkumandan Vekili Enver."Enver Paşa'nın kızıl hilal damgalı gizli mektubunda yazılanları doğrulayan ve Osmanlı ile ABD'nin Filistin'de İsrail Devleti ile savaş halinde olduğunu açıklayan ayrıntılı rapor Viyana Büyükelçisi Hüseyin Hilmi Paşa tarafından 14 Kasım 1917 tarihinde "Mahremdir(Gizlidir)" başlığı altında Osmanlı Dışişleri Bakanlığı'na bildirildiğine dikkat çeken Yurtsever, raporda Enver Paşa'nın görüşlerini doğrulayan şu görüşlere yer verildiğine dikkat çekiyor: "Filistin'in bağımsız bir hükümet şekline dönüştürülerek idaresinin Musevilere verilmesi Amerika Reisicumhuru tarafından Siyonistlere söz verilmiştir. İngiltere Hükümetinin bu sözlere katıldığı Viyana'da gizlice toplanan Siyonist komitesinin Ameri ve İngiltere Siyonistlerinden gelen raporlardan öğrenildi.

İngiltere Dışişleri Bakanı Balfur tarafından (Siyonizm Destekcisi) Lord Rotschild'e gönderilip hemen her memleketin basınına verilen 7 Kasım 1917 tarihli mektubun içinde yazılı olanlar adı geçen topraklarda (Filistin'de) bir İsrail Hükümetinin kurulması İngiltere'nin kesin kararıdır. 17 Kasım 1917, Viyana Büyükelçisi Hüseyin Hilmi"

Tarihçi Cezmi Yurtsever, gizli belgede Enver Paşa'nın savaştıklarını kişilere desteğin ABD'den geldiğini anlatıyor. Yurtsever, "Osmanlı'ya bağlı Filistin topraklarında Amerika'nın lojistik destekleri ile gerçekleşen 3. Gazze savaşı sonrasında İngiliz ordusu 9 Aralık 1917 tarihinde Kudüs'e girdi. Bu savaşta Osmanlı ordusu 25 bin civarında asker kaybetti. Sayıları 50 bine ulaşan Osmanlı askerlerinin Filistin'in muhtelif yerlerindeki toplu mezarlarının fotoğraflarını çekme ve arşivleme görevi Kudüs'teki Amerikan kolonisi gerçekleştirdi. Çekilen fotoğraflar ABD'nin Kongre Kütüphanesi Filistin tarihi fotoğraflar bölümünde dosyalandı. Enver Paşa'nın gizli mektupları ve ABD'li Kudüs Kolonisi'nin çektiği savaş fotoğraflarının ayrıntılarını www.cezmiyurtsever.com sitesinde de yayınlayarak bilgileri dünya kamuoyu ile de paylaşıyorum."diyor.

Kaynak: Tarih Haber

21 Haziran 2010

İstanbul'un içindeki Rusya

Pera’nın tarihi trajedilerle doludur. İstanbul’un en şık anıtlarından Rusya sefareti de bu uzun tarihin tanığıdır.

İstanbul’un kışlık ve yazlık eski sefaret binalarından bir çifti de Rusya’ya aittir. 1835 Beyoğlu yangınında o zamanki Rusya sefareti daha ziyade ahşap bir yapı olduğundan yandı. Çok kısa sürede bugünkü başkonsolosluğun karşısında bulunan Narmanlı Han inşa edildi ve elçilik bir süre için oraya yerleşti.

Yangın yerine görkemli bir elçilik sarayının yapılması konusunda St. Petersburg kararlıydı. Osmanlı başkentindeki Fransa ve İngiltere sarayı ile rekabet edecek bir bina olmalıydı bu. Milano Brera akademisinin mezunlarından İsviçre İtalyanı Gasparo ve Guiseppe Fossati biraderler görevlendirildiler. 1838’de başlanan bina 1845’te bitti.

O zamanki Beyoğlu’nun silueti ve denizden görünümü içinde saray müthiş bir görünüm arz ediyordu. Yanı başlarındaki Hollandalılar yangından artan arsalarına yapılacak binayı aynı mimarlara ısmarladılar.

Osmanlı devlet erkânı da inşaattan etkilenmişti ama asıl halk dedikoduya başlamıştı. “İstanbul’u alacaklarmış, bu da çarın sarayı olacakmış.Dolmabahçe Sarayı’nın inşaatına niçin başlandığı anlaşılıyor. Topkapı Sarayı yeniçağın görkemini artık karşılayamıyordu. Başta Sadaret Arşivimiz (Hazine-i Evrak), sonra Darülfünun binası, giderayak Ayasofya’nın restorasyonu, nihayet İran sefareti Fossatilerin eline bırakıldı.

Bugün başkonsolosluk binası
Rusya’nın II. Mahmud devrinden beri bilinen, Büyükdere’deki yazlık sefaret sarayı da ilginç bir yapıdır; maalesef bunun restorasyonu halen bitmiş değildir. Boğaziçi’nde padişah hediyesi olan arsalara yapılmış zamanın büyük devletlerine ait eski sefaret sarayları bugün çoğunlukla harap halde. Britanya, Fransa ve İtalya’nın mülklerinin harabeye dönüştüğü, hatta Britanya’nınkinin yangın geçirdiği biliniyor.

Rus sefaret sarayı bugün Rusya Federasyonu’nun İstanbul’daki başkonsolosluk binası olarak hizmet veriyor. Sovyetler Birliği lağvedildikten sonra kapıdaki amblem kaldırıldı ve bina 1990’da adamakıllı bir tamir geçirdi. İstanbul’un şık anıtlarındandır. Bir zamanlar burada Kutuzov, Türk asıllı bir aileden gelen Koçubey ve asıl önemlisi General Ignatyev gibi büyükelçiler vardı.

Diplomata lakap: Yalancı paşa
Ignatyev hem Osmanlı hükümetinin hem Pera’daki büyükelçilerin gözünde bir kâbus gibiydi. Aslında çok başarılı bir diplomat olmadığını bilmek gerekir. St. Petersburg’daki dışişleri ve II. Aleksandr onun raporlarını çok ciddiye almazdı. Panslavist gösterilerin şampiyonuydu. Sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın akıl hocası gibi görünürdü. Aslında Mahmud Nedim Paşa onu kullanmıştır, bu kullanmanın da çok kabaca olduğunu söylemek gerekir. Diplomatlar arasında yalan haber yaymak için Ignatyev’i kullanıyordu ve öbür diplomatlar Ignatyev’e “yalancı paşa / menteur pasha” derlerdi.

Pera’daki entelektüel diplomatların başında Nelidov gelir. Rus Arkeoloji Enstitüsü onun zamanında kurulmuştur. O zaman müsteşar olan Çarikov ise Osmanlı İmparatorluğu’nun iktisadi vaziyeti için dikkate değer raporlar yazdı. Rus diplomatları bütün bürokratlar gibi ayrıntılı uzun raporlar yazarlardı. Bunları St. Petersburg ne kadar okurdu bilmiyoruz ama tarihçiler okumayı seviyor. Çarikov aynı zamanda Çar Rusyası’nın son sefiri oldu. I. Cihan Harbi başlayınca pasaportunu aldı gitti, tekrar döndüğünde ise mülteciydi.

Pera’nın uzun tarihi tragedyalarla doludur. Rusya sefareti de bu uzun tarihin tanığıdır.

Bu yazının başlığını bundan yirmi yıl önce zinhar kimse kullanmaya tevessül etmezdi. Oysa şimdi ne kadar rahat girdiğimiz konular bunlar...

İlber Ortaylı
(Milliyet, 20.06.2010)

20 Haziran 2010

Türk-Arap ilişkisi bir ‘düşünsel afyon’dur

Arap dünyasında Türkler hakkındaki kanaatler birbirinden farklıdır, Araplardaki Türk algılamasını tarif etmek kolay değildir.

Bu iki kavim arasındaki muhabbet veya münaferet (sevgi ve ya nefret ilişkisi) İslam medeniyetinin klasik çağından beri dedikodunun ötesinde bilimsel eserlere bile konu olmuştur ve aslında beşeriyet tarihinde kavimlerin birbirleri hakkında bu kadar ayrıntılı yazma alışkanlığına daha önceki devirlerde nadir rastlanır.

Mesela Herodot bir sürü kavimler arasında bulunmuş ve yazmıştır. Bazı gözlemleri ilginçtir ve bugünkü bilimsel tarihçiliğin değilse de tarihi raportörlüğün başlangıcıdır. Tacitus “Germanias” adlı eserinde Germenleri anlatır, miladın ikinci asrı için değerli raporlardır ama diğer yandan mesela Yahudiler hakkında yazdıkları bir alay saçmalıktır. İslam Ortaçağı beşeri coğrafyayı da ciddi olarak ele almıştır. Mesela ünlü mütefekkir CahizMenakıb cund’al hilafe ve fazay’Ól Etrak / Hilafet ordusu menkıbeleri ve Türklerin faziletleri” adlı eserinde zamanın Türk kavimleri Abbasi halifesi tarafından kiralanan askerler hakkında hiç de küçümsenmeyecek bilgiler verir.

Hem saygı hem küçümseme
Türk ve Arap muhabbetini ifade eden; Türkler hakkında Türklerin uydurmadığı açık, muhtemelen Arapların naklettiği birtakım hadislerin yanında Türklerin Araplar için sarf ettiği “kavm-i necib / seçkin kavim” deyimleri bilinir. Ama bunların yanı sıra iki tarafta karşılıklı küçümsemenin olduğu da açıktır.

Osmanlı dönemi boyunca Kırımlılar, Kafkasya’nın Kumukları gibi Türk-Müslüman gruplar, Bosnalı ve Arnavut gibi hararetle bağra basılan Balkan Müslümanları yanında Arapların çok uzun zaman hem methedilip yüceltildiği, ama aynı zamanda bazı hizmetlerden uzak tutulduğu açıktır. Osmanlı Türk dünyası Araplara karşı karışık duygular beslemiştir. Benzer duygulara rastlanır; büyük Romalıların Yunanlılara karşı beslediği saygı ve minnetin yanında küçümseme ve güvensizlik duydukları da açıktır.

İranlı ile Arap arasındaki ilişkiler ise bundan çok daha çelişiktir. Hiçbir kavim Arapçaya ve Arap kültürüne İranlılar kadar hizmet etmedi. Ama hiçbir kavim de Arapları ünlü şair Firdevsi’nin beyitindeki kadar küçümsemedi: “Deve sütü içmek ve çekirge yemekten Arap işi o dereceye götürdü ki, kisraların yani İran hükümdarlarının tacını ister. Tüh sana feleğin çarkı.”

“Gavurlaşan Türkiye” teranesi
Bugünün dünyasında Türkler ve Arapların birbiri hakkındaki duyguları iniş çıkış gösterir. Bazılarınızın zannettiği gibi Araplar Türklerin laik yaşam özlemine ve hukuk reformlarına hiç de o kadar düşman değiller. Lübnan’ın ve Filistin’in aydınları hatta Suriye ve Mısır’ın yöneticileri Türkiye’nin çağdaşlaşmasının model olması gerektiğini artık açıkça ifade ediyorlar.

Hiç şüphesiz ki büyük bir kitle “gavurlaşan Türkiye ve Türkler” teranesini sürdürür. Bütün sorun Arap dünyasının üretemeyen, tüketen bir dünya olmasındadır. Üretemeyen toplumların siyasal söylemi de ideolojik çizgileri de tutarsız hatta bazen çocukça oluyor. Gerçeğe adım atan toplumlar ise ters davranışlar gösterebilir ama bu kaçınılmazdır. Mısır gerçeklerle yüz yüze geldi, onun dönüşümündeki trajik çözülmezlik bu nedenle açıklanmalıdır. İlk anda gerçeğe dönüş de çok düzeysiz ve tuhaf olabilir ama gerçeğe dönüştür.

Çok tatsız örnekler gördüm
TESEV’in iki araştırması, Ortadoğu’da Araplar arasında Türk algısı üzerinde duruyor. Muhtemelen örneklemin yani seçilen denek kitlenin sayı ve coğrafya itibarıyla böyle dar değil, daha geniş olması gerekirdi. Ama rakamlardan ortaya çıkan profil gösteriyor ki algılama ve oylamalarda kesin hatlar yok.

Arap dünyası çok geniş bir alanı kapsar. Arap ülkelerinin her birinden “bilad” diye bahsedilir. Bugün “Vatan’ül Arab” Hint Okyanusu ile Atlas Okyanusu arasındaki geniş bir dünya. Suriye ve Lübnan’dakiler de hatta Çad ve Moritanya’da Sami Araplıkla ilgisi olmayan ırklara mensup insanlar da umumen Arapça konuşuyor. Bu geniş dünyada Türkler hakkındaki kanaatler ve efsaneler birbirinden o kadar farklıdır ki Araplardaki Türk düşüncesi ve Türk algılamasını tarif hiç kolay değildir.

Bu öyle bir hassas konudur ki söylenenler yanlış anlaşılır, hayatımda çok tatsız örnekler gördüm. Örnekler tutmaz, düşünmeden söylenilen sözler hiç beklenmedik tepkileri çeker. Arap-Türk muhabbet veya münafereti; sıradan halkı ve politikacıları bırakın, uzman tarihçiler coğrafyacılar ve din bilginleri arasında bile halen çok sıcak tartışılan, tatsız ama bir nevi düşünsel afyondur.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 20.06.2010)

19 Haziran 2010

Büyük indirim: Osmanlılar Ansiklopedisi (2 cilt)

Ülke kültürüne katkıda bulunmanın en etkili yollarından birinin güvenilir başvuru kaynakları oluşturmaktan geçtiği düşüncesinden hareket eden Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, Osmanlı devletinin 700. kuruluş yıldönümünde hazırladığı bu ansiklopediyle her alandan okura hitap etmenin yanı sıra, Osmanlı tarihçiliğine kalıcı bir katkıda bulunmayı amaçladı. Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, Osmanlı kimliğinin biçimlenmesinde etkili olmuş 2300 kişinin, konularında uzman 123 yazar tarafından kaleme alınan kapsamlı biyografileri ve bunlara eşlik eden zengin görsel malzeme ile mirasçısı olduğumuz bu imparatorluğun tarihine ışık tutan bir temel başvuru kaynağıdır.

Kitapyurdu'nda, 130 TL'den 78 TL'ye indirilmiştir.
Blogumuzun sağ menüsünde yer alan reklam bantından tıklayıp satın alabilirsiniz.

13 Haziran 2010

Osmanlılarda adalet ve şikayet

Reayanın, Padişah'ın bir yakınına ait, sorunda haksızlığa karşı şikayete cesaret etmesi ve idarenin reaksiyonu dikkate değer. Bu nokta, Osmanlı devlet idaresinin "keyfi bir patrimonyal sistem" (bu Max Weber'in, Osmanlı rejimini karakterlendirmesidir; o, keyfi patrimonyalizme "Sultanizm" adını verir) olarak yorumlanamayacağını göstermektedir. Osmanlılarda, adalet ve şikayet sisteminin bürokrasi tarafından yürütüldüğü, Osmanlı bürokrasisinin yerleşmiş kurallar ve göreneklere tabi olduğu, böylece Padişahın veya yakınlarının keyfi tasarruflarını önlemeye çalıştığı unutulmamalıdır. Aynı bürokratların, devletin çöküşünü, bu bürokratik düzenin ve kontrolün çiğnenmesine atfettikleri bilinmektedir. (Selânikî, Âlî, Koçi Beğ ve Hacı Halîfe hepsi bu bürokratlardandır.)

Halil İnalcık
(Osmanlılar, Timaş Yayınları,
2010, İstanbul, Sayfa: 66.)

Osmanlı'yı 600 yıl memurlar ayakta tuttu

Osmanlı döneminde imparatorluk birçok defa çıkmaza girmiş ancak bürokrasinin bulduğu çözümler sayesinde 600 yıl ayakta kalmıştı.

Devlet personel rejimi değişiyor. Yaklaşık 40 yıldır yürürlükten olan 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun değişmesi için yapılan çalışmalar tartışma başlattı. Ülkemiz için hayırlısı ne ise o olsun.

MEMURLUK AİLE MESLEĞİ
Osmanlı İmparatorluğu'nun bir dünya gücü haline gelmesi, Roma İmparatorluğu'nda olduğu gibi yalnız ordularının gücüyle değil aynı zamanda düzenli işleyen bürokrasisi sayesindeydi. İmparatorluğun 17. yüzyılın başlarında olduğu gibi sıkıntıya düştüğü zamanlarda Osmanlı bürokrasisi çözüm yolları bularak imparatorluğun ayakta kalmasını sağlamıştı.

Osmanlı bürokrasisinde görev yapan memurlara kâtip denilirdi. Tanzimat öncesinde Osmanlı bürokrasisindeki bürolar kendi memurunu yetiştiren birer okul durumundaydılar. 8-10 yaşlarında yetenekli çocuklar bürolara şâkird (çırak) olarak alınır ve burada kıdemli memurların yanında yazı çeşitleri ile yazışma usullerini öğrenirdi.

Memuriyet hayatına yeni başlayanlara mesleğin incelikleri öğretilene kadar yazı yazdırılmaz, evrakı getir-götür işleri yaptırılırdı. Büronun usulüne uygun yazıları kaleme alacak seviyeye gelenlere, yazdığı yazılarda ve çıkardığı kayıtlarda kullanılmak üzere bir rumuz (paraf) verilirdi ki, her rumuz büroda yapılan işlemin hangi memur tarafından yapıldığını gösterirdi.

Şakird (çırak) olarak bürokraside görev alan kişi, daha sonra katip olur, eğer kabiliyetli ise ve üst düzey bürokratlar arasında onu himaye eden birisi de bulunuyorsa hacegan (bürokrat) olurdu.

Osmanlı İmparatorluğu'nda memurluk bir aile mesleği şeklindeydi. Bir büroda çalışan memur öldüğünde veya emekli olduğunda büyük oğlu bu işi yapabilecek kabiliyete sahip ise onun babasının kadrosuna tayin edilmesi kanun gereğiydi. Memurların çocukları küçük yaşlardan itibaren babaları ile birlikte bürolara devam eder ve bürokrasinin inceliklerini öğrenirlerdi. Yetiştikten sonra kadro temin edemezlerse kadrosuz olarak çalışırlar, babalarının ölümüyle onun kadrosuna geçerlerdi. BÜROKRATLAR
Büro amirlerine hace (hoca) adı verilirdi. Bu isim memuriyete yeni girenlere bir nevi hocalık yapmaları dolayısı ile kullanılmıştı. Yetişmek üzere büroya alınan memur adayları bir hacegân veya kıdemli bir memurun denetiminde çalışarak, o büronun teknik hususiyetlerini öğrenirdi.

Büro amirleri personel alımı, işten çıkarılma, memurların işe devamı, günlük rutin işlerin yapılması, memurların terfileri ve maaş artışları gibi konularda söz sahibiydiler.

16. yüzyıl sonlarına kadar olan dönemde yapılan atamalarda hiyerarşi ve liyakat ön plandaydı. Bir memuriyete getirilenler, üst düzey bir göreve tayin edilmedikleri takdirde, orada yıllarca görev yaparlardı. 16. yüzyılda 10-15 yıl görev yapan birçok bürokrata rastlanılır.

16. yüzyıl bürokratları medrese çıkışlıydılar ve iyi eğitim almışlardı ancak deneyimli değildiler. 16. yüzyılın sonlarından itibaren bürokraside hizmet edenler ise profesyonel birer bürokrattılar ve oturmuş mesleki geleneğin temsilcisiydiler. Bürokrasinin gelişmesine paralel olarak görevlere taliplerin sayısı da gittikçe arttı. Bunun sonucu olarak da görev süreleri ile hiyerarşik ilerleme ve
liyakate verilen önem azaldı. Bu durumda 16. yüzyılın sonlarındaki sık sadrazam değişiklikleri sebebiyle yaşanan iç çekişmelerin de önemli rolü vardı. Sadrazam olanlar, memuriyetlere kendi çevresindeki bürokratları getirmişlerdi.

AVRUPALI GÖZÜYLE OSMANLI BÜROKRASİSİ
1747-1762 yıllarında İstanbul'da görev yapan İngiliz elçisi James Porter, Osmanlı bürokrasisi hakkında şunları söyler: "Babıâli'de birkaç büroda doğru ve dikkatli olarak yapılan işlere rekabet edebilecek hiçbir Hristiyan güç yoktur. İşler çok büyük titizlikle yapılır. Her bir önemli belgede kelimeler dikkatle ve anlam daima göz önünde bulundurularak kendi menfaatlerini zedelemeyecek şekilde seçilir. Yılı bilinmek kaydıyla en eski tarihli belgeler dahi Babıâli'de bulunabilir. Çıkmış her irade ve her kanun hemen elde edilebilir."

OSMANLI BÜROKRASİSİ
Osmanlı beyliği, ilk yıllarında İlhanlı ve Selçuklu devletlerinin bürokratik sistemlerini örnek alarak, Orhan Gazi devrinden itibaren kendi memur sınıfını oluşturdu. Orhan Gazi zamanından kalan belgelerin tahlili o devrinde yazışma usullerini oldukça iyi bilen bir memur zümresi ve bunları örgütleyen merkezi bir büronun olduğunu gösterir.

İmparatorluğun büyümesine paralel olarak merkezi bürokrasi de büyüyüp gelişti ve belirli sahalarda uzmanlaşmış memur sayısı arttı. 16. yüzyılın başlarında 20-30 kişi olan memur sayısı, aynı asrın sonunda 100'ü geçerek, 18. yüzyıl sonlarında ise 1000 kişilik bir memur ordusu meydana geldi. İlk dönemlerde iki bürodan oluşan Osmanlı bürokrasisinde 18. yüzyıl sonlarında büro sayısı 40'ı geçmişti.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 13.06.2010)

Gazze herkese kızgın

Tüm Arap dünyasından kopuk yaşayan Gazzeliler herkese kızgın, bir kurtarıcı bekliyor. Ama gerçekten kurtarıcı olamayanlar, bu coğrafyanın duygusal dünyasına girerken dikkatli olmalı.

Mısır ve İsrail arasında bir küçük coğrafya; aslında Filistin toprağı da sayılmayabilir. Tarihte hiçbir ülke bu kadar küçük yüzölçümüyle bu kadar büyük bir sorun haline dönüşmüş ve trajedi yaşamış değildir. Ve gene Ortadoğu bölgesinde Nil vadisi dahil, bu kadar küçük bir sahada böyle kalabalık bir nüfus bulmak güçtür. Daha asrın başında nüfusu 40 bin ve birinci savaş sonunda ise azalarak 20 binden aşağı düşmüşken; yüz yıl sonra nerdeyse bir milyonu aşan bir nüfus bu topraklarda barınıyor.

Hem hac ve ticaret yolu hem de askeri merkezdi
Aslında güneyde olmasına rağmen iklimi mutedil ve Akdeniz’in bereketini yaşayan bir bölgedir. Ama bu nüfus orada kuşatılmıştır, bir; üretim sürecine girecek kadar Gazze coğrafyasının tarz-ı hayatı benimseyememiştir, iki. Gazzeliler, Filistin göçmenleridir ve kendi yurtlarında fakirdirler. Üretilen narenciye bile onlara refah getiremiyor.

Gazze ta eski Mısır devrinden beri kuzeydeki büyük imparatorluklarla firavunlar devletinin çatışması ve nüfuz mücadelesi arasında kalmıştır ama aynı zamanda da büyük kervan yollarının üzerindedir. Maddi ve manevi uygarlığın kalıntılarını bu kadar belirgin olarak barındıran bir memleket yoktur. Dilleri ve mizahları meşhurdur.

Toprağının her metrekaresinde arkeolojik eser kaynar dense mübalağa sayılmaz. 8’inci asırdan beri İslam dünyasının önemli eserlerine sahiptir. Haçlıların zamanında Küdus krallığına bağlıydı; Selahaddin-i Eyyübi’nin 1187’de Hattîn savaşı ile Haçlılardan kurtardığı ilk parçadır. Moğollar buraya ulaştılar ama Bağdat’ı, Suriye’yi, Filistin’i fethedenleri Memlûklar Aynıcalûd mevkiindeki savaşla hezimete uğrattılar (3 Eylül 1260). Calûd çeşmesinin adı nereden geliyor? Çünkü Hz. Davud genç bir çobanken Filistinlilerin korkunç savaşçısı Golyad’ı burada yenmiş.

Evliya Çelebi şehri ve etrafını methede ede bitiremiyor
. 18-19’uncu asrın batılı gezgin ve bilginleri de onun bıraktığı yerden bölgeyi methetmeye devam ediyorlar. Kozmopolit bir bölgeydi. Arapça ve Türkçe gibi Yunanca da konuşulurdu. Hac yoluydu, ticaret yoluydu, askerî bir merkezdi.

Gazze, 20’nci yüzyıl başındaki düzenlemeyle Kudüs mutasarrıflığının içine alındı. Filistinliliği buradan da ileri gelir. Dört asır Türk idaresinde kaldı. Hiç övünmek gibi olmasın ama Gazze’nin gördüğü son mutlu devir budur. İsrail devleti ilan edildikten sonra Gazze mülteci Filistinlilerin ülkesi oldu. Nüfus birden üç misli arttı. 1967’deki Altı Gün Savaşı’ndan sonra nüfusta bir gerileme olduğu da kaydediliyor. Güzel bir şehir, hoş bir iklim ama bir milyon nüfusun yaşayabileceği bir alan değil.

Akıllı davranan bir idareci buralardan uzak durur
Gazzeliler, Arap dünyasından da hatta dâhil oldukları Filistin’den de kopuk vaziyetteler ve herkese kızgınlar. Umutlarını tüketen bütün toplumlar gibi kurtarıcı bekliyorlar. Gerçekten kurtarıcı olamayanların bu coğrafyanın duygusal dünyasına girerken dikkatli olmaları lazım. Sınırdaki Refah şehrinde Mısır, Gazze’ye karşı çok gaddar denetimci ve bir o kadar da lakayıt davranıyor. Aslında 1967 savaşında kocaman bölgeyi Mareşal Amr nerdeyse İsrail’e törenle teslim etmişti, geçmişin sorumluluğu en hafif şekilde duyulmuyor bile.

Bu topraklarda kolonizasyon ancak bir çılgınlık olabilir. Akıllı bir idarenin geleceğin huzuru için buradan kurtulmaya bakması gerekir. Bazı yerlerin ve bazı insanların trajik durumunu heyecanla değil, itidalle çözmekten başka bir yol yoktur.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 13.06.2010)

Venedik Sarayı bir dönemin en canlı diplomatik merkeziydi

İstanbul’da Avrupa’daki gibi aristokratların hatta Mısır’da Kahire ve İskenderiye’de olduğu gibi Hidiv ailesine yakın ve Müslüman veya Kobt toprak ağaları ve tüccarların konaklarını andıran zengin binalar pek yoktur. Hatta Selanik’te, bilhassa İzmir’in Bornova ve Buca’daki zengin Levanten konakları da pek görülmez. Bunlara 19’uncu yüzyılın son çeyreğinde Beyoğlu’nda bugünkü Pera Palas’ın etrafında, Moda’da Vitold ve Tubini gibi ailelerin kagir konakları dışında pek rastlanmaz. Sadrazamın ve rical-i devletin konağı bile ahşaptı. Sözünü ettiğimiz saray gibi muhteşem binalar ön planda Beyoğlu’ndaki büyükelçiliklerdir. Bunların ilk örneği Beyoğlu Tomtom Kaptan Sokak’taki Palazzo Venezia’dır.

Palazzo Venezia İstanbul’un eskiliğini ve asaletini gösteren binalardan biridir. Muhteşem ve hazin bir hikâyesi vardır. Sokağa indiğinizde karşınızda bir zamanlar Fransa’nın Kırım Hanlığı’nda konsolosluk yapan Galavani ailesinin adını taşıyan bir apartman görürsünüz. Tekrar sağa döndüğünüzde köşede İstanbul’daki Papalık temsilcisinin makamı, Kudüs’e hacca gidenlerin misafir edildiği hospice ve Osmanlı İmparatorluğu ile büyükelçi teati etmeyen İspanya’nın elçisinin oturduğu bina göze çarpar. Bu bina Cadde-i Kebir’deki St. Maria Draperi kilisesinin müştemilatındandır.

Sola inip devam ederseniz çok ilginç bir dekorla karşılaşırısınız. Solunuzda Kapitülasyon Mahkemesi -ki bir zamanlar Fransız elçiliğinin himayesinde Fransız vatandaşlarının davalarına bakardı- sağınızda ise ünlü Venedik Sarayı görünür. Çubuklu, Beykoz, Bebek, Yeniköy’deki Hidiv (Mısırlı prens) kasırları dışında İstanbul’un gördüğü ilk büyük elçilik sarayıdır.

Osmanlı’yı en iyi onlar anlattı
Bizans’tan beri İstanbul’da Venedik elçisi daha doğrusu kethüda anlamında “bailo” bulunurdu. Türkler buna “balyos” der. Bugün Beyoğlu’ndaki Balyoz Sokağı’nın yanlış telaffuzla kaydedilmiş olarak bu kelimeden geldiği açıktır. Bizans döneminde surların içindeki Venedik elçisinin konutunun nerelerde olduğu pek bilinmiyor. Türkler şehri aldığında Bahçekapısı’ndaki arslanlı ev ve Fener’de 1980’lerde yıkılan bir taş yapıda elçi otururdu.

İtalyanlar dünyada yerleşik diplomatik temsil kurumunu ilk getiren devletlerdir. Cenova, Floransa (Toscana), Venedik birbirleriyle, Papalık ve önemli imparatorluklarla ilişki kurardı. Galata’daki Cenova elçisinin (podesta) sarayı Voyvoda Caddesi’nde 14’üncü asırdan kalma bir binadır. 16’ncı asırda Beyoğlu’ndaki ilk muhteşem saray Venedik elçisininki oldu. Fransa ve Polonya ve sonra İsveç ve Hollanda elçilikleri onu izlediler.

Palazzo Venezia en canlı diplomatik merkezdi. Buradan yazılan raporlar (relazione) Avusturyalı elçiler tarafından bile zaman zaman satın alınırdı. Osmanlı imparatorluğunu hiç kimse Venedikli elçiler kadar iyi anlatamamıştır. Onların raporları ve tanımlamaları okunmadan bu devlet ve memleket eksik tanınır. Nani, Contarini gibi ve I. Ahmed’e gelen Mocanigo gibi ünlü Venedik elçileri vardır. Venedik elçi heyetlerinin saraya itimatname takdimi şahane bir törendi ama Soranzo gibilerinin Rumelihisarı’nda hapsedildiği de olurdu. Savaş başladığında bu kaçınılmaz bir sonuçtu. Kudretli Venedikli diplomat Contarini gibilerinin Türkiye’nin diplomasi tarihinde unutulmayan yeri vardır.

Bu bina artık İtalyan büyükelçisinin ikametgahı
Venedik bütün büyüklükler ve güzellikler gibi günün birinde çökmeye başladı; bu çöküşte Türklerin Akdeniz’in doğusunu ele geçirmelerinin büyük rolü vardır. General Bonaparte’nin Venedik’i ele geçirmesinden sonra bu devletin hayatına son verdiği Campo Formio antlaşmasından sonra güzelim Venedik Sarayı Fransızlara bırakıldı. 1815 Viyana Kongresi’nden sonra ise Venedik Sarayı Avusturya sefareti oldu.

1918’de Avusturya-Macaristan yıkılmıştı. Şehri işgal eden İtilaf Devletleri askerleri içinde İtalyanlar ilk iş Venedik Sarayı’nı ele geçirdiler ve Avusturya elçisi Marki Pallavicini ile sefaret heyetini dışarı attılar. Venedik Sarayı tekrar İtalya’nın olmuştu. Bugün Türkiye’deki İtalyan büyükelçisinin İstanbul’daki ikametgâhıdır. Sarayın nefis mobilyaları, Venedik tarihini aksettiren tabloları ve güzel bahçesi ile şehrimizin gözde abidelerinden olduğu açıktır.

Bu sahifede zaman zaman İstanbul’un saraylarından söz edilecektir. Ama bununla kastedilen Topkapı Sarayı, Dolmabahçe, Çırağan ve Beylerbeyi gibi imparatorluk sarayları değildir, onlardan söz edildi.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 13.06.2010)

12 Haziran 2010

Osmanlı Bosna'sı ve Kapetanlar

Kapetanlar*, devletin mîri arazilerini kendi malikanelerini, çiftlikleri haline geirdiler. Tabii toprağa sahip olmak tek başına zengin olmak için yeterli değildir. Toprağı işleyecek köylü, ırgat ve ortakçı lazım. Hıristiyan Sırplar gelip yerleşmeye başladılar Bosna'ya. Böylece bu arazi önem kazandı. Çünkü Bosna toprakları Avrupa ile ticaret dolayısıyla çok değer kazandı. Bilhassa hayvancılıkta, tarımda ihracat yapılıyordu. Kapetanların topraklarını işletecek insan gücü lazımdı. Onun için Sırpları çağırdılar. Sırplar kendiliklerinden geldiler ve Kapetanlara ortakçı durumunda, toprak kölesi gibi çalışmaya başladılar.

İşte Sırplarla Müslümanlar arasındaki düşmanlığın tarihi kaynağı temeli buraya dayanır. Günümüzde gördüğümüz çatışmanın temelleri buradadır. Yugoslavya dağılıp Sırplar bağımsız bir devlet olunca Bosna'daki Müslümanları ezmek istediler. Bosna'daki Sırpları, Sırbistan destekledi. Bu Sırplar vaktiyle Kapetanların ortakçı köleleri idi. Köle-efendi düşmanlığının yansımasıdır. Bosna tarihi Osmanlı sistemiyle yakın bir ilişki içinde izah edilmelidir. Bunun en son gelişimi, Bosna'nın bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmasıdır. Bugünkü Bosna devletinin hikmet-i vücudu ta ki İshak Bey'e* giden bir gelişmenin neticesidir.

Halil İnalcık
(Osmanlılar, Timaş Yayınları,
2010, İstanbul, Sayfa: 66.)

*Kapetanlar: Boşnaklar, yapılan fetihlerden yeni zeamet ve timarlar elde ederek çok kuvvetli bir grup haline geldiler. İleride Osmanlı merkezi otoritesi zayıfladığı zaman, bu ırsi zaimler bir nevi yerli aristokrasi haline geldiler. Bunlara Bosna tarihinde kapetan denilir. Kapetanlar bilhassa ayan devrinde XVIII.yüzyılda merkezi hükümet iyice zayıfladığı zaman, merkezi hükümetten ayrı olark kndi bölgelerini adeta özerk hale getirdiler. XVIII.yüzyıl başında Fransız Jucherau de Saint-Denis geldiği zaman diyor ki: "Merkezi hükümetin gönderdiği Valiyi, Saraybosna'ya sokmazlardı. Vali gidip oturamazdı Saraybosna'da. Ya da hükümet, onların istediği valiyi göndermek zorundaydı. Saraybosna'da adeta bir cumhuriyet vardı."

*İshak Bey: Bosna eskiden ufak bir kasabaydı. Osmanlı orada uc merkezi kurunca Bosna gelişmeye başladı. İshak Bey zamanında tam bir uc merkeziydi ve oradan akınlar yapılıyordu. Bir taraftan kuzeyde Hırvatistan ve Macaristan'a karşı, diğer taraftan da Adriyatik sahilindeki Venedik kolonilerine karşı İshak Bey'in akınları altında ezilen ve iş göremeyen Venedikliler, ister istemez İshak Bey'e haraç ödemeye başladılar.

Süleymannâme

Marsilya şehri, Osmanlılar üzerinde çok güzel bir şehir izlenimi vermiş görünüyor. Marsilya'da Fransızlarla Nice kalesi üzerine sefer yapılmasına karar verildi. Bu kale alınırsa İspanya'nın telaşa düşeceği belirtildi. Süleymannâme'ye göre, Fransız askeriyle beraber kaleye saldıran Osmanlı askeri dış hisarı ele geçirdi ve iç hisardaki düşmanı kuşattı. Şehir alınamadı ve Osmanlı donanması kışlamak üzere Toulon'a geri döndü. Süleymannâme yazarı, Hayreddin Paşa'nın Fransa sularındaki harekatı üzerinde bu bilgileri verdikten sonra, padişahın Macaristan'daki seferlerini anlatmaktadır. Süleyman, Macaristan'daki başarılı harekatı, François'ya bildirmek için bir haberci gönderdi. Özellikle, Macar krallarının taç giydikleri İstolni-Belgrad'ın fethedildiğini bildirdi. Süleymannâme, Osmanlılar yanında Fransa'nın 1525'teki imajına göre çok daha önemli bir hale geldiğini göstermekteir. Kral için Osmanlı terminolojisinde İmparator anlamının karşılığında padişah unvanı kullanılmaya başlanmıştır.

Halil İnalcık
(Osmanlılar, Timaş Yayınları,
2010, İstanbul, Sayfa: 46-47.)

11 Haziran 2010

Anketimiz sonuçlandı!

Bundan yaklaşık 10 ay önce açtığımız, blogumuzun sağ tarafındaki menüsünde yer alan anketi sonuçlandırdık. "Osmanlı'yı "Dünya Devleti" yapan en önemli unsur neydi?" diye sormuştuk. Katılımcıların %40'ı "Hukukun üstünlüğü ve adalet", %28'i "Başka dinlere karşı gösterdiği hoşgörü", %27'si "Güçlü devlet kurumları ve askeri güç" ve %5'i "Bilime verdiği önem ve yeniliğe açıklık" seçeneklerini işaretlemişler. Toplamda 3196 kullanıcı oy kullanmış. Katılımınız için çok teşekkür ediyor, farklı anketlerde yeniden buluşmak üzere diyoruz.

Özel Not: Blogumuz yeni bir arayüze kavuşmuştur. Umarız beğenilmiştir, iyi okumalar.

Sultan Abdülhamid önceden tahmin etmişti

İngiltere 19. yüzyılın ortalarına doğru başta Filistin olmak üzere Osmanlı topraklarındaki Yahudiler'i himayeyi ve onlar vasıtasıyla Osmanlı topraklarında faaliyet göstermeyi dış politikasının unsurlarından biri haline getirdi. İngiltere'nin ve Avrupa'nın zengin Yahudiler'i de İngiltere'nin desteğiyle Filistin'i vatan hâline getirmek için harekete geçtiler. Osmanlı Devleti'nin dış borçlar yüzünden 1875'te iflasını ilân etmesi, Yahudiler'e bir fırsat sundu. Osmanlı Devleti Filistin topraklarını Yahudiler'e satarak içinde bulunduğu darboğazdan kurtulabilirdi. Ancak böyle bir uygulamayı ne kadar zor duruma düşerse düşsün Osmanlı yönetiminin kabul etmesi mümkün değildi. İkinci Abdülhamid'in 17 Mayıs 1880 tarihli iradesiyle Yahudiler'in Filistin'e göçmen olarak yerleşmelerinin kapısı kapatıldı. Fakat benzer talepler İkinci Abdülhamid'in padişahlığı süresince hep karşısına çıkacak ve Filistin üzerinde yoğun bir mücadele yaşanacaktı. Prof. Dr. Vahdettin Engin, Yeditepe Yayınevi'nden çıkan "Pazarlık" isimli kitabında bu mücadeleyi belgelere dayanarak anlatır.

SİYONİZMİN DOĞUŞU
1881'de Rus Çarı İkinci Aleksandr'ın öldürülmesi üzerine Yahudi düşmanlığı iyice arttı. Yahudiler kitleler halinde Rusya'dan göç ettiler. Ayrıca Yahudiler "Sion Aşıkları" adlı bir dernek kurdular ve Siyonizm ortaya çıktı. Derneğin amacı Yahudiler'in Filistin ve Kudüs'e yerleşmelerini sağlamaktı.

Yahudi, göçlerinin bir kısmı da Osmanlı topraklarınaydı. Osmanlı yönetimi, 24 Haziran 1882'de Yahudiler'in Filistin haricinde gösterilecek yerlerde 100-150 haneyi geçmeyecek şekilde yerleşmeleri şartıyla ülkeye kabul edilebilecekleri kararını aldı. Fakat bu tedbir kesin bir çözüm olmadı. Yahudiler, çeşitli yollarla Filistin'e yerleşmeyi sürdürdüler. Özellikle mahalli yöneticiler ve bölge halkı büyük paralar karşılığında hükümetin yasağına rağmen Yahudiler'e toprak sattılar. İkinci Abdülhamid, bu gelişmeler üzerine bölgedeki boş devlet arazilerden bir kısmını şahsi mal varlığı olarak satın aldı.

1895'ten itibaren, Siyonizm'i devletlerarası bir politika haline getirmek isteyen Theodore Herzl sahneye çıktı. Herzl, ömrünü bir Yahudi devleti kurulması yolunda geçirdiği için İsrail'in manevî kurucusuydu. Herzl, Filistin'de özerk bir Yahudi devleti kurulması için 1896 ile 1902 yılları arasında beş defa İstanbul'a geldi ve 17 Mayıs 1901'de Abdülhamid'in huzuruna kabul edildi. Bütün tekliflerine rağmen bir netice alamadı.
İSRAİL KURULACAK

1908'de Meşrutiyet'ten sonra Filistin'e Yahudi göçü bir anda yoğunlaştı. İttihad ve Terakki iktidarı, 1914 Ocak'ında, Yahudiler'in Filistin'e yerleşimini önlemek için alınan tedbirleri, işe yaramadıkları gerekçesiyle yürürlükten kaldırdı.

İkinci Abdülhamid gelecekte neler olabileceğini anladığı için Filistin'e Yahudi göçünü engellemek için her şeyi yapmıştı. Nitekim Sultan Abdülhamid Selanik sürgündeyken, Doktoru Atıf Hüseyin Bey'e 1911'de bu mesele ile ilgili olarak, "Para kuvveti her şeyi yapar. Yahudiler de bugün hükümet teşkil edecek değiller ya. Bu bir başlangıçtır. Gaye-i emeldir. Şimdiden işe başlayıp birçok sene hatta bin sene sonra maksatlarına muvaffak olabilirler ve zannederim ki olacaklardır da" demişti.

MANEVİ KURUCUNUN RESMİNİN ALTINDA İSRAİL'İ İLÂN ETTİLER

Birinci Dünya Savaşı yıllarında İngiltere'nin Siyonizm temsilcileriyle yapılan görüşmeler sonucu, 2 Kasım 1917'de Balfour Bildirisi yayınlandı. Bu bildiri ile Filistin'de bir Yahudi Devleti kurulması öngörüldü. Savaşın sonunda Filistin İngiltere'nin eline geçti. Yahudiler'in Filistin'e yerleşmeleri İngiltere tarafından teşvik edildi.

Milletler Cemiyeti 1922'de aldığı bir kararla Filistin'deki İngiliz mandasını kabul etti. İngiltere bölgede Arap Devleti'ni kurdurmadığı gibi Yahudi göçlerine açmak suretiyle Filistin'i Araplar'dan kopardı. Filistin Arapları bu tehlikeyi gördükleri için mücadeleye başladılar. Ancak İngiltere ve diğer Batılı devletlerin desteğiyle 1948'de İsrail kuruldu.

İsrail'in kuruluş bildirisi, 14 Mayıs 1948'de, ülkenin ilk devlet başkanı olan David Ben Gurion tarafından Theodore Herzl'in büyük boy bir fotoğrafının altında okundu.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 10.06.2010)

7 Haziran 2010

"Kanuni'nin Roma'yı almak ve batı Roma'ya da hâkim olmak daima aklındaydı"

Üzerinden çok zaman geçmesine rağmen, çok değerli bilgiler içerdiğinden, Ağustos 2009'da yapılan Teke Tek programına katılan üstad Halil İnalcık hocanın bazı satır başlarını paylaşmak istiyoruz. İzlemek için şuraya bakılabilir.

***

*Osmanlı Rodos dolayısıyla [şövalyeler] Akdeniz çıkamıyordu. Kanuni batıya dönmeye inanıyordu. ilk seferi Belgrad’dan sonra Rodos’a yürüdü ve başarılı oldu ondan sonra Osmanlı Hayreddin’in de desteği ile 30-40 sene içinde Akdeniz’in hakimi oldu.

*Kanuni'nin Romayı almak ve batı Romaya da hâkim olmak daima aklındaydı. Korfu seferi olarak bilinen sefer aslında Roma seferidir. Fatihin Otronto seferi gibi. İşte Süleyman bu arzusuna ulaşmak için bu seferi yaptı ama bu sefer başarılı olmadı. Venedik büyük deniz kuvveti ki evvela Adriyatik denizinde adalara hâkim. Öncelikle bu adaları almak lazım, ardından Venedik donanmasını ki Akdeniz’in büyük deniz gücü (sea power ) onu yenmek lazım. Ardından İtalya’nın sahilleri baştan başa kalelerde döşeli. Görüldüğü gibi 3 tane büyük engel var Roma’yı almak için. Korfu da büyük zaman kaybedildi öyle kaldı.

*Osman gazi hakkında bu gün bildiklerimizin pek çoğu masal, yahut bir İngiliz’in dediği gibi bir karanlık kuyu.

*Aşıkpaza (ki aşıkpaşazadenin dedesi) Osman gazi ile muasırdır. Garipname adlı 4 ciltlik bir eser yazmıştır. Bu eserde bir fasıl var Alp kimdir Alperen kimdir anlatıyor. Alp olmak için 9 şart lazımdır diyor. Ata binmesi iyi süvari olması kılıcı olması vs. Çünkü kılıç çok mukaddestir onun üzerine yemin ederler diyor. Aynen şövalyeler gibi. Sonra batılılar karşısında bize çok üstünlük veren katı yay dediğimiz yaydan bahsediyor. Alperenden de bu gün yanlış bahsediliyor. Orada dervişlere Alperen derler diyor. Yazıcızâde Tevârih-i Âli Selcuk’da Osman gaziye alp diyor. Osman alp diyor. Biz buradan Osman’ın alp olduğunu anlıyoruz alperen değil. Garipname de bize alp’in ne demek olduğunu tarif ediyor zaten. Dolayısı ile Osman gazi bir nevi şövalye diyebiliriz.

*1299 tarihi sonradan uydurulmuştur. Aşıkpaşazade’nin 15. Asır sonunda bunu yazar, geç bir tarihtir. Ama çağdaş bir tarih Pahimeres’e bakabiliriz. O eserinde “ Atamanes “ diye birinden bahseder. Bafeus savaşının tam tarihini veriyor burada. 27 Temmuz 1302 işte bu tarih kuruluş tarihi olmalıdır.

*Bizim klasik müzik dediğimiz saray musikisi İran’dan daha doğrusu Azerbaycan’dan gelmedir. Klasik musikide üstat Timur devrinde yaşamış büyük Abdülkadir Merâgi’dir . Osmanlılar o zamanlar Klasik musikiden yüksek musikiden bihaber olmakla birlikte özellikle II. Murad devrinde bunu Osmanlı sarayına almak için çok çalışmalar yapıyorlar. Daha sonra Abdülkadir Merâgi’nin oğlu Abdülaziz İstanbul’a celp ediyorlar, onunla beraber başka musikişinaslar da geliyor. Bu yüksek klasik musikinin teorisini II. Murad zamanında Şükrullah çelebi (ki aynı zamanda tarihçi Behçet’üt- Tevarih) ilk Türkçe edvâr’ı yazar.

*Yüksek musiki ve şiir Azerbaycandan gelmedir. Ama onlarda İran’dan alıyorlar.

*Timur’un oğlu Şahruh II. Murad’a bir hil’at gönderdi ve giymesini istedi bir tabiiyet göstergesi olarak ve II. Murad giydi. Çünkü Şahruh’dan çekindiler. Şahruh doğu Anadoluya gelmişti. İşte bu Şahruh ve Osmanlı rekabetinde Osmanlılar kendi boylarının soylarının tarihini yazdılar. Yazıcızade Tevarih-i Âli Selçuk’u yazdı bu konuda.

*Osmanlı devletini asıl kuran, İranî yüksek bürokrasiyi getiren, defter tutma, tahrir sistemini ve getiren Çandarlılardır. Onun için halk kitabı olan anonimler Çandarlılara hücum eder. Çünkü bu bürokratik yapılanma sistemi gazilerin o serbest hayatına müdahale ediyor.

*Viyana neden alınamadı. Tasavvur edin İstanbul’dan Viyana’ya kadar 1 mevsimde gideceksiniz önünüzde nehirler var köprüler kuracaksınız o zamana kadar hazan geliyor. Bizim tımarlı sipahilerin bu zamana harçlıkları bitiyor. Çünkü Tımarlı sipahilere yeniçeri gibi maaş verilmezdi. Zaten sefer mevsimi sonbaharda bitiyordu.

*Fatih devrinde Roma için Gedik Ahmet paşa, 500 kişi ile İtalya’ya çıktı Otrontoyu aldı. Ardında Rumeli’ne geçerek asıl orduyu Rumeli ordusunu hazırladı ve İtalya fethine başlayacaktı fakat tam o sırada Fatih öldü. Bayezid onu çağırdı ve İtalya işi kaldı. Oradaki 500 kişiyi daha sonra Napoli kralı hizmetine aldı ve İtalya’da ki bütün savaşlarda bu 500 kişi ile üstün bir konuma geldi.

*Klasik edebiyat Germiyan ilinde doğmuştur. Neden Germiyan? Osmanlı ile savaşı Aydınoğluna Osmanoğluna bırakmışlar. Kendileri çok zengin zenginlik sebebi de Şaphane. Avrupa da 1540’da bulunana kadar şap yok! kumaş rengini tesbit için şap şart. Bunun için bütün Avrupa kumaş sanayi bizden giden şap’a bağlı. Şap’ın en iyisi de Karahisar’da çıkar. (Şebinkarahisar aslı Şap’ın Karahisardır.) Buradan senede 100 bin dolayında altın Germiyan sarayına geliyor. Şairler Azarbaycan’dan Konya’dan Germiyan sarayına geliyor ve klasik edebiyat burada filizleniyor. Osmanlı sonradan 1380-81’lerde Bayezid’in Kütahya ya vali olması bunlar onun hizmetine giriyorlar. Dolayısı ile klasik edebiyat başlar oradan giriyor.

*Klasik edebiyat İran’da başlar ama bunu Rönesans gibi düşünmek lazım. Mesela Rönesans İtalya da doğar ama kendine özgü bir Alman rönesansı vardır bir İngiliz rönesansı vardır. Bu da onun gibi İran da olmuş ama bir Osmanlı rönesansı vardır diyebiliriz.

*Anadolu da bir kültür birliği ve devamlılığı var. Biz Türkler orta Asyadan büyük kütleler halinde geldik evet ama buradaki yerli toplumlarla kaynaştık. Mesela orta anadoluda sof yapan kumaş yapan Ermeniler batı anadoluda denizli leodikea (ki bütün roma imparatorluğuna kumaş üretimi yapan bir yer) Aşıkpaşazade Denizli’nin kumaşlarında överek bahsediyor 15. Asırda. Bakın 2000 sene aynı gelenek devam ediyor alenen.

*Anadolu da etnik birlik ve beraberlik sayesinde kaynaşarak bir dünya imparatorluğu kurabildik. Eğer bu gün etnik ayrılıklara düşersek parçalanarak mahvoluruz. Osmanlıyı büyük yapan da aynı! Aynı tesanütte birlikte olmalıyız. Eğer öyle olursa yeni bir imparatorluk kurarız. İşte tarihçinin büyük vazifesi bunu göstermek.

*Her şeyi Orta Asya’ya bağlayamayız şiir oradan geliyor edebiyat oradan geliyor yaşantı oradan geliyor diyemeyiz. Evet, orada da geliyor ama burada bir sentez var. Burada kaynaştık yeni bir kültür olduk. Türk’ün önemi nedir burada Türk devlet kurdu bütün halkları topladı birleştirdi imparatorluk yaptı. Türkün dehası burada devlet kuruculuğudur. Otoritesidir. Bunu işte Türk orta Asya’dan getirdi.

*Yeniçeri Avrupa’nın ilk daimi ordusudur. 12 bir yeniçeri.

*Bayezid daha savaşa girmeden savaşı kaybetmişti. Bayezid için Neşri tiznef der. Öyledir.

*Timur’un 2 ideolojisi vardı. 1.si Cengiz ideolojisini ihya etmek 2. si gaza. Bunu ispat için Anadolu’ya gelince İzmir’i aldı. Osmanlı 7 senedir gaza ediyordu Timur 15 günde aldı.

*Sümer’den beri bu gün yaşattığımız bir çok adetler sosyal hadiseler kurumlar 5.000 sene önceden geliyor. Farkında değiliz. Medeniyet hurafeler inanışlar her şey her şey bir tekip halinde geliyor. Onun için tarihi bilmek lazım! Niçin hafta 7 gün? Gün neden 24 saat mesela? Sümer’de öyleydi.

*Osmanlıdaki çift-hane sistemi Hamurabi kanunlarına kadar gidiyor.

*Sümer’de de Osmanlılardaki gibi bîrun Enderun vardır.

6 Haziran 2010

65 yıl önce bu defa Yahudilere insani yardım yapmıştık

İsrail Başbakanı Netanyahu, Gazze ablukasını gevşetmeye hazırlanıyormuş. Demek ki, barış gemilerinde şehitlerimiz boşuna ölmediler, gaziler boşuna o eziyetleri çekmediler.

Bu adım, Türkiye'nin bölgede, hatta dünyada sözü dinlenir bir uluslararası aktör olma yolundaki yürüyüşüne yeni bir mevzi kazandırmış oldu. Görüldü ki, bu topraklarda kımıldamaya devam eden bir ruh var ve birilerine o kımıldayan ruhun ne olduğunu azıcık göstermemiz bile yeterli olabiliyor.

İtiraf edelim ki, bu ruhun en az farkında olanlar bizleriz. Son yıllarda İslam dünyasında Türkiye'nin önder rolü gözle görülür bir artış içinde. Diyebiliriz ki, uzun süredir boş duran Enver Paşa ve Mustafa Kemal Paşa'nın imaj tahtlarına günümüzde Recep Tayyip Erdoğan oturmuş durumdadır.

Sevgili Adem Özköse, "Yeni Dünya" dergisine verdiği mülakatta Gazzelilere "İslam dünyasını siz kurtaracaksınız" deseniz gülerler ve size dönüp "Hayır, siz, yani Osmanlı'nın torunları kurtaracak" diye itiraz ederler, demişti. Adem Özköse aynı söyleşide İsrail'in 2008 Gazze katliamı sonrasında karşılaştığı bir Hamas liderinin kendisine şöyle söylediğini aktarıyordu:

"Osmanlı bizim babamızdı, hasta da düşse, zayıf da düşse bizim babamızdı. Babanız gittiği zaman yetimlik duygusu yaşarsınız. Keşke Osmanlı zayıf da olsa keşke olsaydı. En azından babamız olduğunu hissederdik. Şu an biz yetimiz. Osmanlı gitti ve yetim kaldık."

Aynı şekilde Hamas lideri Halit Meşal'ın evine bayram ziyaretine gittiğinde şimdi rahmetli olan babasının "Nerdesiniz? Ne zaman geri dönecekseniz topraklarınıza" derken hüngür hüngür ağladığını da aktarmış ve ilave etmişti: Halit Meşal'in özel odasında çerçeveletilmiş bir "Osmanlı devlet arması" duruyordu.

Kendimize hangi gözlükle baktığımızı ve bu gözlüğün hangi emperyalist tezgâhlarda imal edildiğini görmek için biraz dikkat yeterli aslında.

Bize ne oldu sahiden de?

Bedenlerimiz kurtuldu ama zihinlerimiz zindanlara atıldı. Rahmetli Cengiz Aytmatov'un deyişiyle, Mankurtlaştırıldık. Adımız, sanımız değiştirildi. İdraklerimize Cemil Meriç'in dediği gibi 'deli gömlekleri' giydirildi.

'Pis Arap yaveleri', 'Yalelliler', "Ne Şam'ın şekeri, ne Arap'ın yüzü' diye vücudumuzun onsuz maz bir parçasını zihinlerimizden kovdular.

Herkes bize düşmanmış! Bizi bizden başka seven yokmuş. Ve Milli Şef bizi bizden iyi bilir, düşünür ve korurmuş.

Asında sevgili oğulları Ömer ve Erdal'ın Uludağ'a kayak yapmak için vali refakatinde gidişlerini gazetelerin manşetlerine çıkarmaları için Çankaya'dan hususi emir verilmesi, hepimizin iyiliği içinmiş de haberimiz yokmuş. Maksat, kayak sporunu geliştirmekmiş!

Tabii o sırada çocukların karneyle aldıkları 300 gram ekmeği yerken tazecik boğazlarına arpa kılçıkları saplandığından haberleri yoktur zat-ı devletlerinin.

Toplumu karamsarlığa sürükleyecek haberlerin bile yasaklandığı bir devirdir. Hatta cenaze selaları bile (o da Türkçeye çevrilmişti çoktan) resmen yasaklanmıştır.

İş bu "sessuzluk" devrinde Stalin'in zulmünden kaçan Rusya Yahudilerinin Türkiye üzerinden Filistin topraklarına göç etmesine imkân tanınmış, İsrail devletinin kurulmasına giden yolda en büyük insanî iyiliklerden birini yapmıştık.

Düşünün ki, gerek Almanya, gerekse İngiltere, Yahudi göçmenlerin geçişine izin vermememiz için bize baskı üstüne baskı yapmaktaydılar. Buna rağmen Türkiye, Yahudilere Filistin topraklarına kapağı atmaları için yardımcı olmaktan çekinmemişti.

Dr. Erhan Yarar'ın değerli araştırmasına göre ("Tarihsel Dönüşüm", Ank. 2006, Siyasal Kit., s. 166-7) Türkiye, İstanbul'a gelen 712 İspanyol Yahudi'si mültecinin iaşesi için Kızılay'a Maliye bütçesinden 30 bin lira aktarmıştı. Aynı şekilde mültecilerin Giresun'a yerleştirilmesi, Yunan bakanlarından Foçyos'un ailesiyle birlikte Filistin'e gitmesine imkân sağlanması, yüzlerce Yahudi'ye Türkiye'de ikamet izni vermesi ve daha sonra gerek karayoluyla, gerekse denizyoluyla Filistin'e gitmelerine imkân tanıması, bir kısım Yahudi'nin doğrudan Filistin uyruğuna geçmesine izin vermesi devede kulaktır sadece. (Dışişleri mensuplarımızın Almanya'daki Nazi ve Fransa'daki Vichy rejimlerinin elinden yüzlerce Türk olan veya olmayan Yahudi'yi kurtardıklarını biliyoruz.)

Tek Parti döneminde İsrail devletinin temellerinin atılmasına katkı sağlayan bu insanî yardımlara mukabil, Türkiye'ye defalarca teşekkür mektupları gelmesinden de anlıyoruz ki, bunlar hayatî önemde yardımlardır. İsrail'in kurulmasına giden yolda kritik çalışmalara imza atan Filistin Yahudi Ajansı'nın başkanları Dr. Mordecai Eliash ve sonradan İsrail'in ilk cumhurbaşkanı olacak olan Chaim Weizmann'ın şükran mektupları bu yardımın en somut kanıtları.

İşte Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi'nde bulduğumuz 1945 tarihli bir belge, bugün Gazze'deki Filistinlilere insanî yardım yapmak üzere harekete geçenleri katliamla durduran nankör Yahudilere, en zor zamanlarında yine bu topraklarda kucak açıldığını göstermesi bakımından önemlidir.

Belgenin orijinali Arap harfleriyle yazılmış olup sonradan Latin harflerine aktarılmıştır. Her ikisinin de fotokopilerini tarihe not düşmek maksadıyla ilginize sunuyorum.

Mektup şöyle:

"Musevi göçmenlerinin Türkiye tarikiyle Filistin'e transit geçmelerini tanzim hususunda iraz ettiği [gösterdiği] yardım ve muaveneti Türkiye'deki mümessilimizden derin bir memnuniyetle öğrendim. Bu hususta Türk makamları tarafından ittihaz olunan insanî ve müşfik hatt-ı hareket binlerce Musevi mültecisinin düşman istilası altındaki memleketlerden kurtarılması için amil olmuştur.

Bu yardımdan dolayı samimi teşekkürlerimizi lütfen kabul buyurunuz. Bu çok müsta'cel [acil] meselede zat-ı devletlerinin ve hükümetinizin dostane ve muavenetkâr alakalarına devam edeceğine emin bulunuyorum
."

İmza yerinde "Hürmetkârınız Weizmann, Reis-Filistin Yahudi Ajanlığı" yazılıdır. Alta şu not düşülmüş: "Mektubun aslı ve ilişiği Hariciye Bakanlığı Hususi Kalem Müdürü Şadi Kador'a gönderilmiştir. 24. 1. 1945." (Belge no: 030.10.110.736.16)

İsrail unutmasın ki, en zor zamanında yine de bu devlet imdadına yetişmişti.

Mustafa Armağan
(Zaman, 06.06.2010)

Breguet’in yaptığı, II. Mahmut’un saati sergileniyor

Topkapı Sarayı Müzesi dört yüze yakın nadide saatlere sahiptir. Bu koleksiyon geçmiş senelerde İstanbul’un unutamadığı saatçi Johann Meyer’in soyundan olan Wolfgang Meyer’in kontrolünden ve onarımından geçmişti. Şu sıralar bu koleksiyonumuzu yine Dolmabahçe Müzesi’nin saat uzmanları Receb Gürgen ve Şule Gürbüz elden geçiriyor ve onarıyorlar. Maalesef tarihi mekanik saatlerimizi özellikle Osmanlı dönemi Türk ustalarının eserlerini onaracak uzman pek azdır.

Saray, nadide saatler satın alırdı
Hiç şüphesiz Topkapı Sarayı bir imparatorluk merkezi olarak hem bu tip nadide saatlerin satın alındığı hem de diplomatik ilişkilerde hediye olarak geldiği bir mekândır. Elimizde Napolyon’un hediye ettiği dahi saat ustası Breguet’in yaptığı bir başyapıt olan saat mevcuttur. Bu nedenledir ki; Topkapı Saray-Müzemiz Breguet saatleri gibi saatçilik tarihinde haklı bir şöhreti ve yeri olan ve bugün de bu vakfın kurduğu bir müze ile mekanik saatler medeniyetini yaşatan bir sergiye ev sahipliği yapacaktır. Bu sergiyi isteyen Breguet saatleri firması ve müzeciler; çünkü bizdeki nadide parçaları ellerindeki ile birlikte sergilemek istediler.

Serves ve Çin porselenleri
Topkapı Sarayı, Sevres Porselen Fabrikasını imrendirecek Sevres porselenlerine, Çinlileri kıskandıracak Çin porselenlerine sahiptir. Burada da sergilenen baş eser Sultan
II. Mahmud
’a hediye edilen ve Breguet’in elinden çıkan “Pendule Sympathique” denen masa saatidir.

Zaman insan şuurunun eseridir ve insanın şuuruyla dilimlediği varlığımızı ve hayatımızı betimleyen en önemli boyuttur. Saatlerin bilhassa mekanik saatlerin saat olmanın ötesinde derin bir anlamı olduğu açıktır. Müzemizin zenginliğini teşkil eden bu eserlerin düzenlenmesi, tanıtımı, teşhir ve korunması için bir birim kurulacaktır. Bu sergi 30 Ağustos’a kadar devam edecek, serginin sponsorluğunu Tektaş A.Ş. yapıyor.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 06.06.2010)

Osmanlılık üçüncü ve son Roma’dır

Biz Türkler Küçük Asya’ya yani Anadolu’ya 11’inci asırda ulaştık. 12’nci asır sonlarında bugünkü vatanımızda Türkler artık birçok köyde oturuyorlardı. Şehir pek kurmadılar, birkaç örnek dışında böyle bir şeye ihtiyaç da yoktu. Bir şehri yoktan var etmek çılgınca bir uğraştır; eski şehirleri düzene koydular. İsimlerini bile kasdi olarak değiştirmediler, değişiklikler bir telaffuz meselesi olarak ortaya çıktı. Mesela "paleo"lar (eski) "balya" oldu. "Paleo kastron" Eskihisar, "Balyakasrı" Balıkesir, mesela Rumeli’de Palio patras’a "Balya barda" deriz. "Kengrion" Çankırı, "Angora, Engürü" Ankara, "polis"ler Bolu, "Heraklia"lar Ereğli oldu.

Ülkemizin adını Türkiye olarak koyanlar atalarımız değil, yabancılardır
Yeni kurulan köyler oldu; çünkü büyük aşiretler parçalanarak yerleşti. Hatta daha büyükleri çok farklı coğrafyalarda istikbalini aradı. Söğüt’ün Karakeçilileri imparatorluk kurdular. Siverek’in Karakeçilileri ise bambaşka bir muhite intibak ettiler. Anadolu’da dil birliği yoktu; Küçük Asya’da sırf Helenler yoktu; doğuda Ermeniler vardı ve hatta güneyde Kilikya ve orta Anadolu’ya göç edenler Roma Katolik kilisesine tabii oluyorlardı. Güneydoğu’da Aramiler (kendilerine Süryaniler deniyor) hakimdi. Doğu’nun dağlık kesimlerinde Kürtler vardı, bir kısmı Nesturi Hıristiyan mezhebindeydi, genelde Müslümanlardı.

Akdeniz kıyılarında Yunanca’nın bugün bile iyi tespit edilemeyen lehçeleri vardı. Doğu Karadeniz ve iç kısımlarda Helenler, dağınık Ermeni toplulukları gibi Kafkasya’nın devamı sayılacak gruplar bulunurdu. Anadolu’nun halkları Türklerle doğrusu pek karşı karşıya gelmediler. Türkler şehirlere doluştu ve göçebe ve yarı göçebe olarak kırsal bölgeler kadar dağlık bölgelere de yerleştiler. Anadolu köy nüfusu özgün yapısını korudu. 13’üncü asırda Türklerin ekseriyeti oluşturdukları anlaşılıyor. Ülkemizin adını Türkiye olarak koyanlar bizim atalarımız değil, yabancılardır. Kavimler arasında bir etkileşim ve uyum vardı. Helenizm ise bir asır içerisinde adamakıllı geriletildi. Yeni gelenler devletlerine Rum, kendilerine Rumi dediler. Tıpkı Bizanslılar gibi Roma imparatorluk idealini benimsemiş ve imparatorluğun asıl halkı ve hakimi olmak iddiasını taşımışlardır.
Klasik Roma pagandı; idareci sınıf tanrı veya tanrıçaların insanlarla birleşiminden türediğini iddia ederdi. Sezar’ın (yani Julianlar sülalesinin) soyu güya Afrodit’ten, bir başkasınınki Apollo’dan geliyor olabilirdi. Roma’nın patricileri yani asilleri Troyalı olduklarını ileri sürmüşlerdir ve ünlü şair Vergilius “Aeneis” adlı eserinde bu iddiayı harikulade bir üslupla ve şiirle temellendirmiştir. Roma ananenin ülkesiydi. Şövalyece dürüstlük ve savaşçı metaneti ile yaşamak başlıca erdemdi.

Roma yönettiği kavimlerinin etnik rengine, hatta dinine önem vermezdi; asıl olan Roma cumhuriyetine kanunlara ve idari otoriteye sadık olmaktı. Bir Roma vatandaşı Latin de olabilirdi; St. Paul gibi Yahudi asıllı bir haham da... Ve bir gün pazar yerinde verdiği vaaz yüzünden centurion (yüzbaşı) kendisini zincire vurdurduğunda, St. Paul; “Civis Romanus sum- Roma vatandaşıyım” deyince özür dileyerek serbest bıraktı. 2’nci asırda imparator Caracalla kocaman imparatorluğun bütün halklarına vatandaşlık statüsünü bahşetti bu nedenle Bizans denen imparatorluğu uyrukları özellikle Helenler kendilerini Romalı olarak takdim eder; biz de onlara öyle dedik ve kendi imparatorluğumuza da aynı ismi verdik. Diyar-ı Rum, Rumi gibi Osmanlılık hanedanın isminin yavaş yavaş kabulüyle yerleşti. Devlet Osmanlıydı, tebaanın Osmanlılığı daha geç kabul gördü.

Tarihçiler Türk imparatorluğunun tarihi üniversal rolünü gittikçe daha iyi anlıyorlar
Roma kanun demektir; bugünkü dünyanın hukukunda sağlam ve muhteşem normlar kadar yanlışlıklar ve sapmalar da Roma’dan gelir. Roma imparatorlukları üç tanedir, üçünde de farklılıkların bir arada var olması esastır. Osmanlılık üçüncü ve son Roma’dır ve cihanşümuldur. Bürokrasinin dili hele ordunun dili Türkçe’dir. Devrettiği mirası ön planda Türkler almıştır. Ama onun yaşayan kurumlarında bu cihanşümul karakteri de hep görürsünüz.

30 yıla yakın bir süre Roma’da Capitol’de yapılan “Birinci Roma’dan üçüncü Roma’ya” seminerlerinin iki tanesi daha öncesi İstanbul’da yapılmıştı. Bu yıl bu seminerlerin tam otuzuncusu 29 Mayıs günü Galatasaray Üniversitesi ve ardından Topkapı Sarayı’nda yapıldı. Uzman tarihçiler Türk imparatorluğunun tarihi üniversal rolünü gittikçe daha iyi anlıyorlar. İtalya imparatorluklar sergisini Türk müzeleri ile birlikte yapmak istiyor. Çünkü malzemenin en renklisi Türkiye topraklarında ve tarihin gösterdiği gibi imparatorluk olgusu da bu topraklarda. Bugünün Akdeniz dünyasındaki ulusal devletlerin her biri bu tarihi gerçeği kabul etmek ve bilmek zorunda; bu gerçek siyasi bir misyon iddiası getiremez, bir üstünlük bahşedemez, sadece beşeriyetin uygarlık geçmişini anlamak için gereklidir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 06.06.2010)

2 Haziran 2010

Fethin manevi mimarı

İstanbul'un Fethi'nde zaman zaman zor durumda kalan Fatih, yaşanan moral bozukluklarını Akşemseddin'in manevi yardımlarıyla aşmıştı.

İstanbul kuşatmasına Akşemseddin, Akbıyık Sultan ve devrin diğer tanınmış şeyhleri de yüzlerce müritleriyle katılmışlardı. Akşemseddin, kuşatmanın en sıkıntılı zamanlarında gerek padişahın gerekse ordunun manevî gücünün yükseltilmesine yardımcı oldu. Akşemseddin, İkinci Mehmed'e zaferin yakın olduğu müjdesini vererek, sabredip gayret göstermesi gerektiğine dair tavsiyeleriyle kuşatmanın sürüp, fethin gerçekleşmesinde büyük rol oynadı.

AKŞEMSEDDİN'İN MANEVİ DESTEĞİ

İstanbul kuşatması sırasında Osmanlı ordusu en zor duruma 18 Nisan'da düştü. 18 Nisan'da İstanbul'a yiyecek ve yardım getiren üç Ceneviz gemisi ve bir Bizans nakliye gemisini Osmanlı donanması Yenikapı önlerinde karşıladı. Şiddetli lodosta manevra yapamayan kürekli Osmanlı gemilerini kolayca yaran yüksek bordolu Ceneviz gemileri Haliç'e girdi. Bu durum Bizanslılar arasında büyük bir sevinç, Osmanlı ordusunda ise büyük bir hüsran duygusu doğurdu. Muhalifler seslerini yükselterek kuşatmanın derhal kaldırılması gerektiğini savunmaya ve bu fikir etrafında birleşenlerin sayısı da hızla artmaya başladı. Orduda muhasarayı başarısızlığa uğratabilecek büyük bir moral bozukluğu hâkim oldu. Dönemin kaynaklarının ifadesiyle asker "fırka fırka" (parça parça) olup, "bu olay ehl-i İslâm arasına fütur ve perişânı saldı."

Oldukça zor durumda kalan İkinci Mehmed, Akşemseddin'den aldığı bir mektup sayesinde kendini toparlayıp, kuşatmaya büyük bir kararlılıkla devam etti. Akşemseddin gönderdiği bir mektubunda padişahı açık bir şekilde "hükmünü yürütmekten aciz" olmakla suçlayarak derhal gereken tedbirlerin alınmasını istedi.

Akşemseddin'in Fatih'e yol göstericiliğini ve fetihteki rolünü yansıtan olaylardan biri de 20/21 Nisan 1453'te II. Mehmed'e yazdığı bu mektuptur. Ordunun ruh hâlini ve olumsuzlukları vaktinde teşhis eden Akşemseddin, Sultan II. Mehmed'e sert ifadelerle dolu bir mektup yazdı. Fetih taraftarlarının muzaffer olacağını müjdeleyen Akşemseddin, padişahtan sert tedbirler almaktan kaçınmamasını da istedi.

SON HÜCUM

Fatih, Akşemseddin'in bu mektubundan sonra büyük bir kararlılıkla kuşatmayı sürdürdü. Ancak kuşatmanın uzaması, Avrupa'dan gelebilecek yardım yüzünden Osmanlı ordusu tekrar zor durumda kaldı. Bu sırada Venedik donanması Ege'ye gelmişti. 25 Mayıs'ta Bizans'a son kez teslim ol çağrısı yapıldı. Bizanslılar'dan şehri teslim etmek isteyenler oldu. Ancak İtalyanlar buna şiddetle karşı çıktılar. Bu sırada Macarlar'ın yardıma geldiği haberleri Osmanlı ordusunun moralini bozmuştu. Tehlike büyüktü. Veziriazam Çandarlı Halil Paşa, baştan beri savunduğu kuşatmayı kaldırma fikrinde ısrar etti. Ancak Zağanos Paşa, Şehabeddin Paşa, Turahan Bey ve Akşemseddin saldırıya devam edilmesi gerektiğini söylediler. Büyük bir saldırıya geçilmesi için karar alındı. 29 Mayıs'ta yapılan son hücumda İstanbul fethedilmiş, İkinci Mehmed ve Türk ordusu Peygamberimiz'in müjdesine nail olmuştu.

AKŞEMSEDDİN'İN MEKTUBU

İstanbul kuşatmasının dönüm noktası olan mektupta Akşemseddin şunları yazmıştı:

"...Bu hadise gemi ehlinden oldu. Kalbime büyük kırıklık ve üzüntü getirdi. Bir fırsat görünüyordu. Fakat bu hadise o fırsatı ortadan kaldırdı. Yeni gelişmeler oldu. Birincisi, kâfirler rahatladı, sevince boğuldu, moral buldu. İkincisi, sizin görüşünüzün eksik, hükmünüzün ve kararlarınızın isabetsiz, sözünüzün tesirsiz olduğu görüşü kuvvet kazandı. Üçüncüsü, dualarımızın kabul olmadığı, müjdemizin geçersiz olduğu ifade edilir oldu. Bu bakımdan bu hadise, bunun gibi pek çok mahzurlar doğurdu.

Şimdi yumuşaklık ve merhamet gerekmez. Bu hususta kusuru görülenler, fethe muhalif olanlar tespit edilip, bunlar görevden azil dâhil gereken en şiddetli ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer bunlar yapılmazsa kaleye yeni bir hücuma kalkışıldığında, hendeklerin doldurulmasına karar verildiğinde gevşeklik gösterilecektir. Bilirsiniz, bunlar zordan anlayan Müslüman'dır. Allah için canını, başını ortaya koyan azdır. Meğer bir ganimet göreler, canlarını dünya için ateşe atarlar.

Şimdi sizin yapmanız gereken bütün gücünüzle, fiilen, emirle, hükümlerinizle, sözünüzle işe sarılmanız, gayret göstermenizdir. Bu tür görevler, gerektiğinde merhameti ve yumuşaklığı az, şiddet kullanabilecek, zora başvurabilecek kimselere verilmelidir. Bu hem geçmişteki uygulamalara hem de dine uygundur. Allah şöyle buyuruyor: "Ey şanlı Peygamber! Kâfirlerle, münafıklarla sonuna kadar savaş ve onlara karşı sert ol, yumuşak davranma. Onların varacakları yer cehennemdir ki, orası varılacak ne kötü yerdir."

Bir acayip hal oldu. Üzgün bir halde otururken, Sâdâtın büyüğü, Câfer-i Sâdık'ın işareti üzerine Kur'an'ı Kerim üzerinde mütalaada bulunurken şu âyete rastladım: "Allah münafıklara ve kâfirlere ebedi olarak cehennem ateşini vadetti. O, onlara yeter. Allah onları rahmetinin sahasından uzaklaştırdı. Onlar için devamlı azap vardır."

Bu ayete göre, bu işte gayret sarf etmeyenler de, senin emrine uymayanlar da Müslüman değildir. Bunlar münafık hükmünde olup, kâfirlerle cehennemde beraber olacaklardır.

İşlerini daha sıkı tutmandan ve sert davranmandan başka çare olmadığı anlaşıldı. Sonuçta, Allah'ın yardımıyla biz buradan utanan ve gücenen değil, ferahlayan, mansur (yardım edilen) ve muzaffer olarak dönen oluruz. İmdi, "kul tedbiri alır, takdiri Allah'a bırakır" hükmü her zaman geçerlidir. Neticede başarı Allah'tandır. Ama elden gelen bütün gayret sarf edilmelidir. Allah Resulü ve ashabının sünneti de budur.

Hüzünlü bir halde iken biraz Kur'an okuyup yattığımda, birtakım lütuflara, müjdelere mazhar oldum ve teselli buldum.

Bu söylediklerim sana boş söz gibi gelmesin. Gereğini yapasın. Söylediklerim tamamen sizi sevdiğimizdendir.
"

Erhan Afyoncu
(Bugün, 30.05.2010)

1 Haziran 2010

Atlas Tarih

Doğan Burda Dergi web sitesinden:

Atlas Tarih, ilk sayısı ile okuyucularıyla buluşmanın heyecanını ve mutluluğunu yaşıyor. Dopdolu bir içerikle sadece tarih düşkünlerinin değil soru soran ve öğrenmek isteyen okuyucularının yeni sayılarını merakla bekleyecekleri Atlas Tarih'in işlediği başlıklar arasında 68 hareketini tetikleyen olayların içyüzü, Anadolu’daki petrol kuyuları, İstanbul’u mesken tutan Tapınak Şövalyeleri, İstanbul ressamı De Mango'nun hayat hikâyesi, Robert Kolej'in kurucusunun icat ettiği buhar makinesi var. Birbirinden ilginç daha pek çok araştırmanın yer aldığı Atlas Tarih'in okuyucularına bu ayki armağanı ise Yıldız albümlerinden derlenen, çoğu ilk defa yayımlanan ve bakmaya doyamayacağınız fotoğraflarla II. Abdülhamid'in İstanbul'u... Yeni sayılarda buluşmak üzere!

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.