30 Eylül 2010

İsrail, Uluslararası Hukuku İhlal Etmiştir

Mavi Marmara İstanbul'da
Arka Plan
Rotamız Filistin Yükümüz İnsani Yardım filosu mayıs ayında, İsrailin dört yıla yakın süredir Gazzede sürdürdüğü ablukayı sona erdirmek ve 1 milyonu mülteci kamplarında yaşayan 1,5 milyonluk Gazze halkı için bir insani yardım koridoru açmak için yola çıkmıştı.

36 ülkeden, farklı dil ve görüşlerden 600den fazla kişinin katılımıyla yola çıkan filoya, İsrail ordusu 31 Mayıs sabahı Akdenizde, uluslararası sularda saldırmış; saldırı sonucu dokuz insani yardım gönüllüsü hayatını kaybetmiş, 54 gönüllü yaralanmıştı.

Uluslararası hukuk ihlal edilmiştir; Gazze ambargosu hukuk dışıdır!
Saldırı Anı
Birleşmiş Milletler (BM), İsrailin Mavi Marmara gemisine saldırısı sonrasında ağustos ayında başlattığı soruşturmanın sonuçlarını açıkladı. BM İnsan Hakları Konseyi Tespit Komisyonu, İsrailin uluslararası insan hakları yasası da dâhil olmak üzere uluslararası hukuku ihlal ettiğini belirtiyor. BM, İsrailin yardım filosuna saldırısının orantısız ve kabul edilemeyecek kadar gaddar olduğunu açıklıyor ve Gazzeye uygulanan ambargonun yasa dışı olduğunu ifade ediyor.


İsrail Saldırısında İşlenen Suçlar


BM raporu, İsrailin, Cenevre Sözleşmesinin 147. maddesinde belirtilen suçları işlediğini; delillerin bunu açıkça gösterdiğini belirtiyor. Cenevre Sözleşmesinin ilgili maddesinde yer alan ve İsrailin ihlal ettiği suçlar ise şöyle:
  • Taammüden adam öldürme,
  • İşkence,
  • Gayriinsani muamele,
  • Bilinçli olarak sağlığa zarar verme,
  • Ağır yaralanmaya neden olma.

BM raporu, İsrailin, uymakla yükümlü olduğu uluslararası insan hakları hukukunu, aşağıdaki maddeler bağlamında birçok kez ihlal ettiğini bildiriyor:
  • Yaşam hakkı (madde 6, ICCPR / Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi)
  • İşkence ve kötü, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele ya da ceza (madde 7, ICCPR; CAT/İşkence ve Diğer Zalimane, Gayriinsani ve Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme)
  • Kişinin özgürlük ve güvenlik hakkı ile keyfî tutuklama veya gözaltı dokunulmazlığı (madde 9, ICCPR)
  • Gözaltına alınanların insanca ve insan onuruna saygılı bir şekilde muamele görme hakkı (madde 10, ICCPR)
  • İfade özgürlüğü (madde 19, ICCPR)
Yaralılar

BM Raporunda vurgulanan hususlardan bazıları:

  • İsrail, insan hakları hukuku da dâhil olmak üzere uluslararası hukuku ihlal etmiştir.
  • İsrail askerlerinin yolculara hukuksuz müdahalesi vahşet boyutlarındadır.
  • Gazzeye uygulanan yasa dışı ve hukuksuz ambargo sürdürülemez, kaldırılmalıdır.
  • Mavi Marmaraya yapılan müdahale hukuksuzdur.
  • Gazzedeki sivil halkın cezalandırılması hangi koşullarda olursa olsun hukuksuzdur.
  • İsrail hükümeti, askerlerinin müdahil olduğu olayın soruşturulmasında iş birliği yapmamıştır.
  • Filo yolcuları, kendilerini samimi olarak yardımseverlik ruhuna adamış ve Gazze sakinlerinin refahı için derin ve içten bir ilgiyle dolu kimseler olduklarına dair bir izlenim bırakmışlardır.
  • Uluslararası toplumun yapıcı adım atmakta isteksiz olduğu uzun süreli insani kriz durumlarına müdahale etme arzusundaki insani kuruluşlar, terörist veya düşman ajanı olmakla suçlanmaktadır.
  • İsrail, yolcuların özel eşyalarına el koyarak bir başka hukuksuzluk daha işlemiştir.
  • Saldırıdan dolayı oluşan zararlar tazmin edilmelidir.

27 Eylül 2010

Tarihçi Kitabevi Söyleşileri

Tarihçi Kitabevi'nden gelen bir maili sizlerle paylaşmak istiyoruz:

***

Saygıdeğer Tarihçi Kitabevi Takipçileri,


Yaz döneminde kısa süreliğine ara verdiğimiz “Tarihçi Kitabevi Söyleşileri”mize 9 Ekim saat 14:00’da değerli konuğumuz Orhan Koloğlu’nun onurlandırmasıyla kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Ekim ayı itibariyle Kitabevimizde söyleşi yapacak değerli konuklarımız ve söyleşi konuları kesinleştikçe sizleri bilgilendirip rahatsız edeceğimizi bildirir, şu an için tarihi kesinleşen ve söz aldığımız ancak tarih belirlemediğimiz konuklarımızın listesini sunarız..
Tarihi Kesinleşen Konuklarımız:


09 Ekim - Orhan Koloğlu : “Bilimsel”den “Medyatik”e Tarih
16 Ekim - Fabio L. Grassi
30 Ekim - Erol Toy
7 Kasım - Erol Şadi Erdinç
13 Kasım - Ali Sirmen
27 Kasım - Zeki Sarıhan
03 Aralık - Kürşat Demirci
08 Ocak - Altay Cengizer
09 Nisan - Şevket Pamuk


Söyleşi sözü aldığımız Konuklarımız:

Ali Akyıldız
Altemur Kılıç
Banu Avar
Cahit Kayra
Cüneyt Akalın
Feroz Ahmad
Gülten Kazgan
Mahir Aydın
Metin Heper
M. Ayhan Kara
Selçuk Esenbel
Sevtap Demirci
Süleyman Beyoğlu
Ümit Özdağ
Vahdettin Engin
Yahya S. Tezel
Yusuf Halacoğlu
Zekeriya Kurşun

Katılımlarınızı bekler, keyif almanızı dileriz..
TARİHÇİ KİTABEVİ

Fatih'in zehirlenip zehirlenmediği meselesi 529 yıldır çözülemedi


(Fatih Sultan Mehmed Han’ın 16. yüzyıl sonlarında yapılan bir minyatürü. Aslı Aşık Çelebi Tezkiresinin Fatih Millet kütüphanesindeki minyatürlü nüshasındadır. Kaynak: Hayat Mecmuası, 21 Mayıs 1964)


Türk tarihinin en büyük devlet başkanlarından Fatih Sultan Mehmed'in zehirlenmesi olayı hâlâ tartışılıyor.

Rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal'ın eceliyle mi öldüğü yoksa zehirlendiği mi tartışılıyor. Tarihteki birçok liderin ölümündeki sır da bir türlü aydınlatılamamıştır. Bizim tarihimizdeki en önemli esrarlardan biri de Fatih Sultan Mehmed'in zehirlenip zehirlenmediği meselesidir.

SON SEFER

Fatih'in ölümünden önce Mısır'daki Memlük Devleti ile Osmanlılar arasında bir gerginlik meydana gelmişti. Sultan İkinci Mehmed'in 25 Nisan Çarşamba günü Üsküdar'a geçmesiyle sefer başladı. Gebze civarındaki Hünkâr Çayırı'nda konaklandı. Sultan burada 1 Mayıs'ta şiddetli karın ağrıları çekmeye başladı. Eski hastalıklarının, yani damla ile romatizmanın yanı sıra yeni hastalıklar da başgöstermişti.

Fatih'in tedavisine hekimi Laristanlı Acem Hamideddin el-Lari başladı. Acem Lari başarısız olunca, eski başhekim Yakup Paşa tedaviyle görevlendirildi. Yakup Paşa elinden bir şey gelmeyeceğini, yanlış bir ilaç kullanıldığını ve bu ilacın etkilerini gidermenin ar tık mümkün olmadığını söyledi. Ancak diğer tabipler çaresiz kalınca hastalarını tedavide kullandığı şurubunu vererek, padişahın sancısını azaltma yoluna gitti. Fakat şurup tesirini göstermedi ve Fatih kısa bir komadan sonra 31 Mayıs 1481 Perşembe günü, ikindi vakti vefat etti.

FATİH ZEHİRLENDİ Mİ?

Fatih'in daha 50 yaşındayken ölümü gerek akademik, gerekse popüler düzeydeki tarihçiler arasında bir tartışma konusu oldu.

Fatih'i kimin zehirlettiği konusunda üç iddia vardır. Birincisi Amasya Valisi Şehzâde Bâyezid'in, Veziriazam Karamanî Mehmed Paşa'nın kardeşi Cem Sultan lehindeki teşebbüsleri yüzünden başhekim Acem Lari'yi kullanarak babasını zehirlettiği şeklindedir. Fatih'in hayatının son günlerinde oynadığı rol, Acem Lari'den şüphelenilmesine yol açmıştı. Acem Lari, dört yıl sonra 1485'te Edirne'de öldüğünde, Edirneliler arasında hekimin İkinci Bayezid tarafından zorla verdirilen aşırı dozda afyon yüzünden öl düğü dedikodusu dolaşıyordu.

Bu konudaki ikinci iddiaya göre Memlük Sultanı Kayıtbay, Acem Lari'yi kullanarak sultanı zehirletmiştir. Memlükler'in daha önce de Fatih'e suikast teşebbüsleri olmuştu.

Zehirlenme konusundaki üçüncü ve en kuvvetli iddia ise 30 yıl Fatih'in yanında hizmet edip, sultanın itimadını kazanan ve vezir rütbesi ile önemli görevlerde bulunmuş Yahudi mühtedisi eski hekimbaşı Yakup Paşa'nın (Maestro Jacopo), Fatih'e karşı bir düzine kadar başarısız suikastta bulunan Venedikliler tarafından satın alınarak, zehirleme hadisesinin gerçekleştirildiği şeklindedir.

Alman tarihçi Franz Babinger, Şehabettin Tekindağ ve başka birçok tarihçi ve hekimin araştırmalarına rağmen Fatih'in ölümündeki esrar henüz çözülemedi. Daha önce Fatih Sultan Mehmed'e defalarca suikast teşebbüsünde bulunan Venedikliler'in Fatih'in ölümünde bir rollerinin olması kuvvetli bir ihtimaldir.

VENEDİKLİLER'İN FATİH'İ ÖLDÜRME TEŞEBBÜSLERİ

Venedik 1456 ile 1479 yılları arasında 12 defa Fatih'i zehirleme teşebbüsünde bulunmuştu. Arnavut Paul isimli berber, Trogirli bir denizci, Vlaco isimli bir Yahudi hekim, Floransalı Francesco Baroncello, Krakowlu bir Polonyalı ve Katolanyalı bir maceraperestin isimleri bu suikast teşebbüslerinde geçer. Ancak bu teşebbüsler, çoğu zaman sadece plan aşamasında kalmıştı.

FATİH'İN HEKİMİNİN VENEDİK'LE PAZARLIĞI

15. yüzyılda Avrupa'da zulüm gören Yahudiler Osmanlı topraklarına sığınıyorlardı. Avrupa'da papanın bile güvenmediği Yahudi hekimler Osmanlı sarayında büyük itibar görüyorlardı. Papa Beşinci Nikola'nın Yahudi hekimlerin verdikleri ilaçlarla İtalyanlar'ın Hristiyan ruhunun zedeleneceğini söylemesi doktorları iş yapamaz duruma getirmişti. Bu şartlar altında İtalya Gaeta'dan Edirne'ye gelen Yahudi hekim Maestro Jacopo Müslüman olup Yakup ismini almıştı. İkinci Murad zamanında sarayda hekim olarak çalışmaya başlayan Yakup Paşa, Fatih zamanında da görevine devam etti. Zamanla Fatih'in güvendiği kişilerden biri oldu.

1468'de İtalya'ya bir ziyaret yaparak Arapça'dan Latince'ye çevrilmiş bazı tıp kitaplarını inceledi. Sonraki yıllarda Osmanlı ilerleyişini durduramayan Venedik Fatih'i zehirletmeye karar verdi. Dikkat çekmemek için Floransalı Lando Delgi Albizzi İstanbul'a gönderildi. Degli, İstanbul'daki Floransa konsolosu vasıtasıyla Yakup Paşa ile irtibata geçti. Yakup Paşa, teklifi uzun uzun düşündükten sonra peşin olarak 10 bin altın ve 1472 Mart'ından aynı yılın Mayıs'ına kadar sultanı öldürdüğü takdirde Venedik'e kabul ve İstanbul'da kalan mallarına karşılık 25 bin altın daha istemişti. Venedik yönetimi bu isteği kabul etmesine rağmen Yakup Paşa'nın herhangi bir zehirleme teşebbüsüne girip girmediğini bilmiyoruz. Ancak 1481'de Fatih'in ölümünden sonra isyan eden asker birçok devlet adamıyla birlikte Yakup Paşa'yı da öldürmüştür.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 26.09.2010)

Ayasofya bir Osmanlı külliyesidir

Ayasofya, fetihten sonra çevresine yapılan eserlerle bir Osmanlı külliyesi olmuştur.

Ayasofya'ya gelip, ayin yapmak isteyenler buranın kilise olduğunu öne sürerek ortalığı karıştırıyorlar. Ancak İstanbul 557 yıl önce fethedildikten sonra Ayasofya camiye çevrildi ve çevresine yapılan eserlerle kilise vasfını kaybedip, bir Osmanlı külliyesi oldu.

AYASOFYA'NIN KUBBESİNDE ŞİİR OKUYAN PADİŞAH

29 Mayıs 1453 sabahı Osmanlı ordusu şehre saldırırken, İstanbul halkı meleklerin ve azizlerin koruyuculuğuna kendilerini teslim etmişlerdi. Ayasofya'ya doluşan halk eski bir kehanetin gerçekleşmesini bekliyordu. Düşman buraya geldiğinde karşısında melekleri bulacak, onlar da kılıçlarını çekerek kâfirleri cehenneme göndereceklerdi. Ancak Türkler İstanbul'a girdiğinde ne gelen oldu ne de Türkler'in Hagia Sophia Kilisesi'ni camiye çevirmesini engelleyecek bir hadise.

Şehir tam olarak Osmanlılar'ın eline geçince artık Fatih unvanını kazanan İkinci Mehmed şehre yeniçerileri ve vezirleriyle birlikte girdi. Kafile şehrin sokaklarından geçerek, Ayasofya'ya geldi. Burada atından inen genç hükümdar, yerden aldığı bir avuç toprağı kavuğunun üzerine serpti. Bu hareketi ile Allah'a sığındığını belirtiyordu. Ayasofya'ya girdi.

Kilisenin içerisinde korku ile bekleşen Bizanslılar padişahı karşılarında görünce ağlayarak yerlere kapandılar. Fatih, susmalarını söyledikten sonra karşısındaki papaza "Ayağa kalk. Ben Sultan Mehmed sana ve arkadaşlarına ve bütün halka söylüyorum ki bugünden itibaren artık ne hayatınız ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayınız" dedi. Ardından halkın emniyet içerisinde evlerine götürülmelerini istedi.

Fatih, Ayasofya içerisinde bir müddet sessizce bekledi. Belki de bu zafer için şükrediyordu. Bu sırada bir askerin kilisenin mermerlerini sökmeye çalıştığını gördü. Askere kızarak bunların ganimet olmadığını söyledi. Bu yapılar padişahındı.

Fatih, daha sonra kilisenin camiye dönüştürülmesini emretti. Ulemadan birisi ezan okudu. Fatih, namaz kıldıktan sonra bu zaferi için dua edip, Allah'a şükretti. Daha sonra Ayasofya'nın kubbesine çıktı ve yanındakiler padişahın şu mısraları söylediğini duydular: "İmparatorun sarayında örümcek perdedârlık ediyor, Efrasiyab'ın kulelerinde baykuş nevbet vuruyor."

MİMAR SİNAN AYASOFYA'YI ÇÖKMEKTEN KURTARDI

Fatih, Ayasofya'yı camiye çevirdikten sonra bir minare ve medrese yaptırdı. Külliyenin ihtiyacı için bir vakıf kurdu. Kanuni döneminde caminin karşısına bir hamam yaptırıldı. İkinci Bayezid zamanında Kanuni'nin oğlu İkinci Selim zamanında Ayasofya elden geçti. Çevresindeki evler ortadan kaldırıldı. Mimar Sinan caminin çökmesini önlemek için payandalar yaptı. İkinci Selim ve Üçüncü Murad zamanında yaptırılan minarelerle Ayasofya dört minareli bir cami oldu. İkinci Selim, Üçüncü Murad, Üçüncü Mehmed ve şehzadeler için Ayasofya'nın bahçesine türbeler yaptırıldı. Çok uzun süredir kapalı bulunan bu türbeler Ayasofya müzesi başkanı olan ve Türkiye'nin en önemli kültür tarihçilerinden Doç. Dr. Haluk Dursun'un gayretleriyle kısa bir süre önce açıldı.

Birinci Mahmud zamanında camiye güzel bir kütüphane yaptırıldı. Yine aynı dönemde avluya çok güzel bir şadırvan, imarethane ile sıbyan mektebi yaptırıldı. 17. ve 18. yüzyıllarda Ayasofya'nın etrafına sebiller inşa edildi. Fetihten itibaren caminin içi çini ve levhalarla süslenmeye devam edildi.

Cami birçok padişah döneminde tamirden geçti. Sultan Abdülmecid döneminde mimar Fossati çağrılarak kapsamlı bir tamirat yaptırıldı. Fossati bir muvakkithane, kasr-ı hümayun ve hünkâr mahfili inşa etti.

Ayasofya 24 Ekim 1934'te bir kararname ile camilikten çıkarılıp Müzeler Genel Müdürlüğü'ne bağlandı. Fatih tarafından inşa ettirilen ancak sonraki dönemlerde yeniden yaptırılan medresenin 1934'te yıktırılması Ayasofya'nın bir Osmanlı külliyesi olduğuna vurulan ilk darbeydi. Senelerden beri yaptırılacağı söylenen medresenin yeniden inşa ettirilmesi gerekir. Müze yapıldıktan sonra Ayasofya'nın içerisinde bulunan ve camiye ait olan çeşitli eşya ile halılar ve levhalar da kaldırıldı. Rivayete göre büyük levhalar kapılardan dışarı çıkarılamadığı için mecburiyetten tekrar yerlerine asıldı.

FETHİN SEMBOLÜ

İstanbul'un fethinden sonra şehrin en büyük mabedi olan Hagia Sophia Kilisesi Fatih Sultan Mehmed tarafından Ayasofya adıyla fethin sembolü olarak camiye çevrildi. İkinci Bayezid döneminde Sergios ve Bakhos Kilisesi camiye dönüştürülünce Küçük Ayasofya diye zikredildi. Bunun üzerine Ayasofya, Ayasofya-i Kebir Camii, yani Büyük Ayasofya Camii olarak anılırdı.

Daha sonraki tarihlerde de fethedilen diğer şehirlerde ki kiliseler camiye çevrildiklerinde en bü yüğü Ayasofya adıyla anılmaya başlandı. Bu camilerin bir kısmı kiliseyken Hagia Sophia diye anılırken, bir kısmına da Türkler tarafından fethe işaret olması için bu isim yakıştırılmıştı.

Osmanlı döneminde Ayasofya adını taşıyan birçok cami vardı. Yunanistan Benefşe ve Selanik'te, Makedonya Ohri'de, Bulgaristan Sofya'da, Kıbrıs Lefkoşa'da, Edirne Kaleiçi'nde, Edirne'nin Enez İlçesi'nde, İznik'te, Trabzon'da, Kırklareli'nin Vize ilçesinde Ayasofya adını taşıyan camiler vardı.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 19.09.2010)

26 Eylül 2010

Dil konusunda yaya kaldık


Dil Bayramı nedeniyle Türkçe hakkında konuşuyoruz ama dilin grameriyle ilgili bilimsel çalışmalar hâlâ hayal..

Dil Devrimi’nin hayatımıza getirdiği törenlerden birisi; Karamanlı Mehmet Bey’in Türkçeyi kamu hayatında geçerli tek dil olarak ilan etmesinin yıldönümünü Dil Bayramı olarak kutlamaktır.

Gerçek şu ki; Türkçe İran-Selçuklu devletinde bürokraside ikinci bir öneme sahip olmuş, edebi ve ilmi hayatta ihmal edilmiştir. Lakin unutmayalım, ordudaki komuta ve talim dili Türkçe olmuştur. Bu, çok daha koyu Fars hayatının hakim olduğu Gazneliler’de de böyle idi. Zira herkesin Farsçayı yeterince iyi öğrenmesi ve kullanması mümkün değildir. Nitekim Farsçayı iyi bilmeyen hükümdarların başında Gazneli Mahmut gelir. İran-Selçuklu devletinde de böyle hükümdarlar vardır ve İranlı Fars çevreleri böyleleri için “garip yaban dil konuşan hükümdar” derlerdi. Kaldı ki her zaman için birtakım Türk devletlerinde Türkçenin sadece orduda değil bürokraside de kullanıldığı bir gerçektir.

Bizim kuşakların okulda öğrendiği gerçek; Göktürk Alfabesi ile yazılan
devlet dili Türkçeyi miladi 8’inci asra ait bir olgu olarak görmekti. Oysa Görktürk metinlerinin 5’inci asra kadar uzandığı bugün anlaşılıyor. Şüphesiz ki Eski Yunan, Eski Arami ve İbranca metinler gibi 2 bin-3 bin yıl kesintisiz devam eden bir yazılı edebiyat geleneği ortada görünmüyorsa da birçok kavimden daha geriye giden yazı dilimiz olduğu anlaşılıyor.

Anadolu Selçukluları ise İranlıların aksine Türkçenin çok da sıra dışına itildiği bir camia sayılmamaktadır. Bu nedenle mesela Latinceyi 17’nci ve 19’uncu asırlarda tamamen kullanan Macarlardan 16’ncı asra kadar bilim, dini hayat ve devlette ağırlıklı olarak kullanan birçok Avrupalı ulusa göre öz dilimizin sınırlarına daha çok tutunmuş sayılırız.

Zorunlu olarak yaşamıştı

Karamanoğlu Mehmet Bey bırakalım sıradan halkı, bürokrasinin dahi Fars ve Arapçada yeterince birikimi olmayan Anadolu çevresinde Türkçeye zorunlu bir dönüşü ifade eder. Türkler 19’uncu asra kadar pek dil ulusalcısı sayılmazlar. Türkçeyi savunan Urfalı Nabi (18’inci asır), Evliya Çelebi (17’nci asır), Bergamalı Kadri gibi (14’üncü asır “Müyessiret-ül Ulum” adlı eserin sahibi) adamlar vardır; ama muhtemelen Arapça ve Farsça dili eğitiminin yeterince alınamamasından dolayı Türkçe zorunlu olarak yaşamıştır.

Türkler Türk dilini öğrenmiş ve kullanmıştır. Avrupalıların Latinceyi yoğun olarak kullanması gibi yoğun olarak Farsça ve Arapça düşkünlüğü görülmüyor; muhtemelen yabancı dillerdeki hakimiyetin sınırlı insanların tekelinde olmasından dolayı da Türkçenin zenginliği mukayeseli olarak işlenip felsefe ve edebiyatta yeterince kullanılamamıştır. Zira tezattır ama, yabancı dil bilgisi anadili zenginleştirmeye de yarar. Bu, bugünlerde modern zamanlarda bile bir vakıadır. Şimdi yoğun bir İngilizce eğitim modası var. Herkes yarım yamalak İngilizce öğrense emin olun Türkçe hayli geriler, iyi öğrenenler Türkçeye İngilizce karıştırmaz.

Karşılaştırmalı lügat ve gramer yazmak, lügat ve gramer yazan Türkler olsa da
(en başta “Divan-ı Lügat’it Türk”) Türk okumuşları arasında yaygın bir ilgi alanı görülmemekteydi. Bu nedenle 18’inci ve 19’uncu asırların Mütercim Asım, Ahmet Vefik Paşa gibi dilcilerini şükranla anmak zorundayız.

Türk Dil Kurumu’nun görevi


Bugün dahi bu alanlarda çok yavaş ve az verimle çalıştığımız, gerekli sayıdaki dili öğrenmek ve öğretmek konusunda yaya kaldığımız açıktır; mesela 21’inci yüzyılda on milyonlarca insan tarafından konuşulan bu büyük dilin etimolojik bir lügatı (yani kelimelerin kökenini gösteren) çıkmış değildir. Ve mesela Profesör Andreas Tietze’nin yarım kalan lügatının bile derlenip yayına hazırlanmadığını belirtmek gerekir. Bu Türk Dil Kurumu’nun görevidir. Aynı kurumun Türk dilinin fonetik laboratuvarını kurması gerekmektedir.

Medeni milletlerin 19’uncu yüzyılda tamamladıkları dialektoloji (şive, lehçebilim) ve tarihi gramer çalışmaları Türkiye için hayal olan alanlardır. Bu durum aşağı yukarı Asya’daki cumhuriyetler için de geçerli bir durumdur. Sizin anlayacağınız Türklerin dillerini ihmal etmesi bize okulda öğretilen türden değil, daha ciddi bir boyuttadır. Maalesef 1930’lardaki dil tetkiki, dil araştırmaları heyecanı, dil kurumları ve Türkoloji bölümü ile ilgili bölümler bu sorunları çözümlemekten uzak başlangıç olarak kalmıştır.

Dil Bayramı’nda Türkçeyi kullanmaktan söz ediyoruz. Kullanıyoruz ama kötü kullanıyoruz. Onun yapısını araştırmıyoruz, dünyadaki diğer dillerin zenginliği ile karşılaştırıp düzenlemeye kalkışmıyoruz.

20. yüzyılda Türkçeyi kullanmak demek; “Divanda ve dergahda; çarşıda ve pazarda” kullanıp konuşmanın ötesinde bir keyfiyettir. Önce bilgisayarda doğru kullanmalıyız.

Dil bayramımız kutlu olsun...

İlber Ortaylı
(Milliyet, 26.09.2010)

25 Eylül 2010

Gazalî'ye göre kazanç

Dini alanda geniş halk tabakalarının servete karşı duygularını benimseyen dini tarikatlar, Osmanlılarda özellikle Melamatiyye, Bayramiyye, Şeyh Bedreddin burada anımsanabilir. Sünni İslamiyette, özellikle Gazalî'nin kuvvetle özümsediği akım, kapitalist düşünceye karşıdır. Kazanç, Gazali'ye göre dini amaçlar ve yalnız ailenin geçimi için yapılmalı ve harcanmalıdır. Sırf kazanç, bir amaç olmamalıdır. Ticaret yapan kimse, yeteri kadar kazanınca pazarı terk etmelidir. Bu dünyaya ait nimetler için değil, öteki dünya için çalışmalıdır. Hadsiz-hesapsız kazanç peşinde koşmak, dini ve ahlaki bakımdan bir noksandır. Bu akım; olgun, kamil insan için, tam bir zahidlik ile kapitalist düşünce arasında bir orta yol gösterir. Gazalî insanın fazla kazanç amacı ile bir yerden bir yere, bir maldan ötekine gitmesini, bu amaçla deniz seyahatleri yapmasını, yani spekülatif kazancı, kötü amellerden sayar ki, bu da onun eleştirilerini hangi sınıfa yöneltmiş olduğunu göstermesi bakımından dikkate değer.

Halil İnalcık
(Devlet-i 'Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-I, 2009, s.264)

24 Eylül 2010

Osmanlı arması ve padişahlık propagandası(!)

Üstad Necip Fazıl Kısakürek'in 1954'lü yıllarda çıkardığı Büyük Doğu mecmuasının bir sayısının kapağında, Osmanlı arması işlemeli bir kumaş resmi yayınlanmış. "Padişahlık propagandası yapmak " gibi saçma bir gerekçe ile derginin o sayısı toplatılmış ve kendisi de suçlanarak mahkemeye sevkedilmiş.

Üstad, mahkemede kendisini suçlayan savcıya:

"İçinde adalet işlerine bakılan bu binanın tepesinde aynı Osmanlı arması var. Siz de mi padişahlık propagandası yapıyorsunuz?"

diye haykırdığını biliyor muydunuz?

Menderes'i ipe götüren 10 konuşma

Şehit edilişinin 49. yılında rahmetle andığımız Adnan Menderes yalnız mazlumluğu ile değil, çalışkan bir başbakan, usta bir polemikçi ve sözünü budaktan esirgemeyen bir hatip kimliğiyle, en önemlisi de yakın geçmişe ilişkin cesurca değerlendirmeleri olan bir siyasetçi ve düşünür kimliğiyle de hatırlanmalıdır.

Aşağıda bizzat kendi konuşmalarından bir derleme yaptım. Bu 'tehlikeli' sözlerin bir yerlere kayıt edildiğini ve zamanı gelince -nitekim o zamanın da Yassıada'da geldiğini biliyoruz- ortaya sürüldüğünü biliyoruz.

Yassıada savunmalarında son derece alttan alan, eline geçirdiği kozları bile kullanmaktan kaçınan nahif Menderes portresi sizi yanıltmasın. Aslında gözüpek bir polemikçidir ve siyasi hayatında karşısında oturan isim de öyle böyle biri değil, anlı şanlı İsmet Paşa'dır. Üstelik tek başına bir CHP edecek kadar kudretli zamanlarıdır İsmet Paşa'nın. Meclis'te Adnan Menderes'i hedef alan eleştiri, hatta suçlamalarda bulunmaktadır. İşte Menderes'in İsmet Paşa'nın şahsında CHP'ye ve onun zihniyetine yönelttiği eleştiriler bu gergin siyasi ortamda dile getirilmiştir.

Menderes'in CHP ve İsmet Paşa'ya yönelttiği eleştiriler, sadece 1939-1950 dönemine ait değildir. Biraz daha geriye doğru sarkar, yani İnönü'nün başbakanlığı dönemini de kapsar. Her ne kadar açıkça Atatürk'ün adını anmazsa da, onun cumhurbaşkanı olduğu dönemi ve memleketi geçim derdine düşürecek kadar ekonomiyi perişan eden demiryolu politikasını da eleştirir.

Özetlersek, Başvekil Adnan Menderes'in eleştiri okları özel olarak İnönü'ye ve CHP'ye yöneltilmiş gibi görünse de, aslında İttihat ve Terakki'den başlayarak son 40 yılın bir değerlendirmesidir.

Aşağıdaki cümleleri okuyunca göreceksiniz ki, bu sözlerin bugün dahi söylenmesi büyük cesaret ister. Menderes, işte bu cesareti göstermiş adamdır. Üstelik açık meydan okumalardır. İşte o on tehlikeli konuşma:

1) "İsmet Paşa, kendi zamanında, 'Ben memleketi idare ediyordum' diyor. O devirde bu memleketi çocuklar da idare ederdi. Çünkü herkesi susturmuş, bir tek kendisi konuşuyordu, memleketi de böyle idare etti ve bu memleket seneler senesi olduğu yerde saydı."

2) "Uzun seneler bir fetih hakkı olarak bu memlekete sahip oldukları zannında olanlar, hayatlarının ileri devresinde ruhlarına girmiş olan bu kanaati değiştirmek imkânını bulamazlar. Kendileri, Allah tarafından memur olunmuş insanlardır! Telakkileri böyledir."

3) "Bütün seçimlerde mağlup olurlar, yine de memleket bizimledir, derler. Hükümet işlerinde şimdiye kadar hiçbir muvaffakiyet (başarı) göstermemişlerdir. Gölge etmesinler, biz başka ihsan istemiyoruz."

4) "1946 Türkiye'si ile 1954 Türkiye'si arasında asır farkı değil, çağ farkı vardır."

5) "Siz bu rejimi devraldığınız zaman darağaçları kurdunuz, o (İnönü) zannınca bu memleketin sahibidir. Tek başına memlekete tesahüb ediyor (sahip çıkıyor) ve tek başına bu memleket hakkında konuşuyor. Bunu, bu hakkı nereden alıyor? Biz sizin gibi istila veya fetih hakkına dayanarak mı geldik bu iktidara?"

6) "(İsmet Paşa) 1946'da kendisinin mebus seçilmediğini bilmiyor muydu? 4 yıl gayri meşru devlet reisliği (Cumhurbaşkanlığı) yaptığını İsmet Paşa bilmiyor mu? Vatandaşların haklarını iptal etmek yolunda bizzat emirler vermemiş miydi? İsmet Paşa milletvekillerini takip etmek için bütün milletvekillerinin peşlerine hafiyeler koymamış mıdır?"

7) "Bu memleketteki zulüm devri İsmet Paşa ile onun iktidardan düşmesiyle kapanmıştır. (İsmet Paşa) hırsı için bu memleketi bir baştan öte başa ateşe vermek isteyen adamdır. Paşa yeter artık! Bu memleketi bizim gibi memleketin içinden gelmiş olan insanlar idare etsin!"

8) "Atatürk demokratik inkılabı tahakkuk ettirmemiştir (gerçekleştirmemiştir), yarıda bırakmıştır."

9) "Millete mal olmuş inkılapları muhafaza edeceğiz, millete mal olmamış inkılapları tasfiye edeceğiz." (Nitekim Arapça ezan yasağı millete mal olmamış inkılaplardan olduğu için kaldırılmıştır.)

10) "Türk milleti Müslüman'dır ve Müslüman kalacaktır. Bu memlekette din hürriyetine tecavüz etmek kimsenin haddi değildir. Hakiki mümin ve samimi Müslüman olanlar din hürriyetinden tamamen emin olabilirler."

Merhum Menderes'in Demokrat Parti Meclis grubunda yaptığı bir konuşmada "Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz." sözü de bunlara dahil edilmeye çalışılmıştır. Ancak o sözün manası başkadır. Kastını aşmıştır.

Menderes, Meclis'in şahs-ı manevisine, yani manevi kişiliğine emanet edilmiş olan hilafeti geri getirebilirsiniz derken, gücünüz o kadar büyük ki, bunu bile yapabilirsiniz, bu gücünüzü tanıyorum demek istemiştir. Gerçekten de 1955 yılında söylenmiştir bu söz ve o tarihte DP grubu Meclis'in yaklaşık yüzde 80'ine hakimdir. O grup ki, bakanları istifa ettirmiş, hatta hükümeti düşürmek üzeredir. İşte böyle bir ortamda kürsüye çıkan Menderes, gruba, elinde ne büyük bir gücü tuttuğunu ifade etmek ihtiyacını duymuş, bu gücü doğru kullanmaları uyarısını yapmış, ancak sonradan bu söz CHP'li muhalifleri tarafından başka mecralara çekilmiştir.

17 Eylül 1961 günü İmralı'da idam edilen Menderes, bir siyasi düşünür olarak henüz incelenmiş değildir. Onun konuşmaları bir külliyat halinde yayımlandığı zaman yalnız hitabetiyle değil, düşünür ve siyasetçi kimliğiyle de yakın tarihimizde durduğu yeri daha sağlıklı bir şekilde değerlendirmek imkânına kavuşacağımızdan eminim.

Mustafa Armağan
(Zaman, 19.09.2010)

23 Eylül 2010

İngiliz raporlarında Kurtuluş Savaşı

Her rapor ayrı bir kitap olarak basılıyor. Tarihçi Kitabevi, "İngiliz Yıllık Raporları'nda Türkiye" dizisi ile yayım hayatına başlıyor.


Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ali Satan tarafından hazırlanan dizide yer alan raporlar, Londra Kew Gardens'ta bulunan Public Record Office (PRO)'de İngiltere Dışişleri Bakanlığı (Foreign Office) belgeleri arasından bulunuyor.

***

"İngiliz Yıllık Raporları'nda Türkiye" dizisinin birinci kitabı olan 1920 yılı raporu, İngiliz Yüksek Komiseri Sir H. Rumbold tarafından 27 Nisan 1921 tarihinde İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon'a yazılmış. Raporda 30 Ekim 1918'den 1921 yılının ilk aylarına kadar İstanbul ve Anadolu'da yaşanan olaylar ve gelişmeler anlatılıyor. Raporda yer alan bazı başlıklar şöyle:

İstanbul ve Ankara hükümetlerinin dış ilişkileri,

Müttefik Polis Teşkilatı ve Türk Polisi,

Sıhhi Yönetim,

Türkiye ile Yapılan Ticarete İktisadi Bakış,

Basın,

Gayrimüslimlerin Durumu,

Kürt Meselesi,

Padişah Vahdettin, Sadrazam Damat Ferit Paşa, Mustafa Kemal, Kâzım Karabekir Paşa...

***

Raporda yer alan ilgi çekici tespit ve analizlerden bazı örnekler...

"Ermenilere karşı girişilen başarılı mücadele Türklerin moralini hayli yükseltmişti çünkü tam da Başkan Wilson'ın Sevr Antlaşması'nın maddelerinde Ermeniler lehine değişiklikler yapılacağını duyurduğu sırada Milli Mücadele temel hedeflerinden ilkine ulaşmıştı. Bir gram gerçek binlerce tonluk Müttefik teorisine bedeldir".

"Türklerin Kürtlerin milli emellerine şiddetle karşı çıkmasının asıl sebebi (...) Türkiye'nin hemen yanı başında vücut bulacak bu tür bir devletin kabul edilemeyeceği, bunun Türklerin askeri ve siyasi açıdan Suriye, Mezopotamya ve İran'ın sahip olduğu düz araziye tekrar nüfuz etme ümitlerini ortadan kaldırabileceği endişesidir. Dağların denetimini her kim elinde tutarsa adı geçen bu ülkelere karşı hiç şüphesiz ki potansiyel bir tehdit oluşturacaktır".

"Arkadaşları arasında pek de popüler olmayan Mustafa Kemal'in kibirli biri olduğu söylenebilir. (...) Savaş sırasında bir gözünü yitirmiş olduğu söylenmektedir. (...) Muhtemelen kendisinin hazırladığı konuşmaları kitleleri ve her türlü durumu başarıyla yönlendirme yeteneğine sahip olduğunu açıkça yansıtmaktadır".

(Kâzım Karabekir hakkında) "Milli Mücadele hareketinin iç teşkilatlanmasında Ankara'dan bir şekilde farklı bir duruşa sahip olduğu rapor edilmiştir. (...) Gelecekte daha önemli rollere soyunmaya aday bir askerdir. (...) Her şeye rağmen potansiyel öneme sahip farklı bir kişiliktir".

Kaynak

Hıttin Savaşı: Selahaddin Eyyubi ve Lüzinyanlı Guy

Hıttin Savaşı sonrası, Selahaddin Eyyubi ve Lüzinyanlı Guy. Hıttin Savaşı, bilinen 4 Temmuz 1187 Cumartesi tarihinde Kudüs'ü ele geçirip bu coğrafyada Kudüs Krallığı kuran Hristiyanlar ile Müslümanlar'ın yaptığı savaştır. 88 yıl önce bu topraklara girip, katliamlar yapmış olan Franklar, Selahaddin Eyyubi komutasındaki İslam ordusu tarafından etrafı sarılarak imha edilmiştir.

21 Eylül 2010

4.Beyoğlu Sahaf Festivali'ni kaçırmayın

Uluslararası Altınelller El Sanatları Festivali ile başlayan Beyoğlu kültür ve sanat günleri, Sahaf Festivali ile devam ediyor. Birbirinden değerli koleksiyonlar, asırlık kitaplar ve eserler 14-28 Eylül 2010 tarihleri arasında 4. Beyoğlu Sahaf Festivali’nde kitapseverlerle buluşuyor. Sahafları bugün gezme ve çok aradığım 6 kitabı alma fırsatı buldum. Çok uygun fiyata harika eserler bulabilmeniz mümkün. Sahaflar ellerinden geldiği kadar yardımcı oluyor, eserlerin de hakkını vermek lazım elbette. Son 7 günde bir kez daha gitmeyi düşünüyorum. Özellikle tarihseverler bu fırsatı kaçırmmalı ve arşivlerini güçlendirmeli.

19 Eylül 2010

Kanuni’nin başağrısı

V. Şarl, ya da Türklerin deyimiyle Karlos Kral hem Kanuni Sultan Süleyman’ın başına dertler açtı hem de ondan çektiği kadar kimseden çekmedi.

Kanuni Sultan Süleyman 1495’te Trabzon’da sancakbeyi Şehzade Selim’in (Yavuz Selim) oğlu olarak dünyaya geldi. Annesi Hafsa Hatun (Sultan) idi. Kendisinden beş sene sonra 1500’de porselenleri ile meşhur Ghent’te doğan Habsburglar hanedanından Şarl büyük hükümdarın başağrısı olacaktır (V. Charles veya Türklerin deyimiyle Karlos Kral).

Şarl doğuşu itibarıyla Flamanca biliyordu ama hiçbir zaman düzgün Almanca konuşmadı. Büyükannesi zengin Burgondiya’nın prensesi ve varisi Maria’ydı. Ve dedesi fukara Avusturya büyük dükalığının başındaki Habsburglu Maximilian ile evlenmişti.

Maximilian’ın bereketli izdivacının benzerini oğlu güzel Philip de yaptı. Kastilya Kraliçesi İzabel’in ve Aragon Kralı Ferdinand’ın yani anlayacağınız müşterek İspanya tahtının sahiplerinin kızı deli Juana’yla evlendi. “Bellum gerant alieni, tu felix Austria nube / Savaşı başkaları yapsınlar, sen ise ey mesud Avusturya, evlen”. Bir anda mütevazı Viyana bugünün zengin Belçika ve Hollanda topraklarındaki sanayiye, İspanya’ya ve İspanya’nın fethettiği Amerika sömürgelerine sahip oluverdi.

İspanya kralı ve Habsburg dükası olan baba güzel Philip ölüverdi, anası Juana ise artık düpedüz hekim denetimindeydi. Maximillian’ın torunu İspanya tahtına varisti. 1517’nin Eylül ayında, bugünlerde İspanya’ya ulaştı.

O zamanın İspanya’sı üç başlı sayılırdı. Asıl Kastilya 17 yaşındaki hükümdarı isteksizce karşıladı ve ağır şartlar ileri sürdü. Evvela İspanyolca konuşması lazımdı. Kastilya’dan kıymetli maden çıkaramazdı ve anasının hükümdarlık haklarına riayet edecekti.

İlk şart olan İspanyolcayı süratle öğrendi, çok mükemmel konuşup yazamasa da sevdi. Evde konuştuğu dil Fransızcaydı, ileride Alman imparatoru olmasına rağmen şu meşhur tasvir onundur: “Allah’la İspanyolca, kadınlarla İtalyanca, dostlarla Fransızca ve atlarla Almanca konuşulur.”

Kuzey Afrika macerasını Barbaros Hayrettin bitirdi
İspanya’nın altınlarını dışarı çıkarmamaya söz verse de bunu sık sık ihlal etti. Çünkü İspanya tahtından iki yıl sonra Almanya imparatoru seçilmişti. Görünüşte bütün Avrupa’nın en geniş ve en gevşek mülklerinin başındaydı. Çırpınan ama istikbali parlak VIII. Henry İngiltere’siyle, Rönesans’ın satvetini yaşayan iddialı Fransa ile ve hemen 1526’da Macaristan’ı ortadan kaldırarak imparatorluk topraklarını tehdit eden Türklerle başı dertteydi. Paraya ihtiyacı vardı. Genç İspanya kralı bir yanda enflasyonla boğuşan bir dünya devletinin başındaydı, öbür tarafta da zenginleşen tarımını ve sanayini geliştirmeye çalışan Almanya ve Hollanda ülkelerinin imparatoruydu.

İspanya kralı I. Şarl, Alman imparatoru V. Şarl olmuştu. Karlos Kral hiç kimseden Kanuni’den çektiğini çekmedi. 1535’te Tunus’a çıkmıştı ama İspanya’nın Kuzey Afrika macerası çok geçmeden Barbaros Hayrettin’in müdahalesi ile bir sürekli başağrısına dönüştü. Pavia zaferinde I. François’yı yenip esir etmesine rağmen Türkler bu iki Katolik düşmandan birini öbürüne karşı destekledi ve Avrupa politikasına müdahale ettiler.

İspanya altın zengini ama üretmeyen bir ülkeydi
1526’dan sonra V. Şarl’ın Habsburglar hanedanı Orta Avrupa’da fena halde çıkmaza girdi. Macar tacına bağlı ülkelerin Avusturya büyük dükası, kardeşi Ferdinand’a geçmesi gerekirken; adeta “gel al da göreyim” diyen Türklerle bitmeyen bir savaşa girdiler. Viyana 1529’da kuşatıldı, yetersiz kuşatma kış şartlarında sona erdi. Ama bugünkü Slovakya arazisinde ve Hırvatistan’da savaşlar devam etti, Fransa o tarihten beri Türklerin müttefikiydi. Cezayirli gemicilerin Barbaros ve reisleri komutasında İtalya ve güney Fransa kıyılarındaki baskınlarının arkası kesilmedi. Yüz yüze deniz savaşı ise Andrea Dorya’ya karşı Barbaros’un ünlü Preveze zaferidir.

V. Şarl ister istemez bir mutlak monark oldu. İspanya altın zengini ama üretemeyen bir ülkeydi. Şarl bu İspanya’dan bunaldı. Daha Kanuni tahta çıkmadan Şah İsmail ile yapmak istediği Türk karşıtı ittifak da malum suya düşmüştü. Savaşın getirdiği zafer birçok komployu veya diplomatik zaferleri siler. 1556’da Alman tahtından vazgeçti. Bir müddet sonra İspanya tahtını da terk etti, manastıra çekildi. Almanya imparatorluk tacını kardeşi Ferdinand’ı seçtirerek devretmiş, İspanya tahtını ise oğlu II. Philip’e bırakmıştır. 1558’de öldü.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 19.09.2010)

18 Eylül 2010

"Hüner bir şehr bünyâd etmektir; reâyâ kalbin âbâd etmektir"

Osmanlı Devleti'nin kamu hizmetleri fikrinden uzak olduğu, yalnız tebaayı istismar fikrine bağlandığı iddiası tamamiyle yanlıştır. Reâyanın refahı bir din vazifesi olarak benimsenmiştir. Fâtih'in kendi vakfiyesinde şunlar yazılıdır:

Hüner bir şehr bünyâd etmektir;
Reâyâ kalbin âbâd etmektir.


(Bünyâd etmek: Yapmak
Âbâd etmek: Şenlendirmek)

Osmanlı Devleti, vakıf müessesini bu doğrultuda en ziyade geliştirmiş bir İslâm devleti sayılabilir. Devlet bütçesinden 1528'de vakıf ve mülklere ayrılan para, genel gelirin yüzde 16'sını alıyordu.

Halil İnalcık
(Devlet-i 'Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-I, 2009, s.125)

Kahve için şiir şeklinde fetva verilmişti

Bundan bir önceki yazımızda kahvenin Osmanlı diyarına gelişine kısa bir şekilde değinmiştik. Yalnız kahvenin bu ziyareti, beraberinde bazı tartışmaları da getirmişti. Nitekim halk, ilk defa gördükleri bu kara-kuru nesne hakkında şüpheye düştü. Önceleri yenilir mi, yutulur mu, içilir mi, kısacası nasıl bir şey olduğunu bilmedikleri kahve hakkında dedikodular dolaşırken, az bir zaman sonra bütün imparatorluğa yayılan kahve, kendisine epey bir tiryaki topladı. Bazı çevreler ise bu durumdan hoşnut değildi. Ve durum dönemin Şeyhülislamına kadar çıkacaktı…

Yaklaşık olarak 1550’li yıllarda İstanbul’a geldi kahve. Dönemin padişahının Kanuni Sultan Süleyman olduğunu hatırlayalım. Bu devirde dünyada süper güç olan Osmanlı Devleti maddî bakımdan son derece rahat ve müreffehti. Bu rahatlık bazı kesimlerce suistimal edilmiş ve devletin uygun görmediği bir siyaseti de tahrik etmeye başlamıştı. Söz konusu durum, içkinin Müslümanlar arasında yayılmaya başlamasıydı. En nihayetinde padişahın kulağına kadar giden bu haber üzerine Sultan Süleyman, şehre fıçılarla içki getiren gemileri tespit ettirerek, İstanbul sularında hepsini yaktırdı. Hiç şüphesiz bu durum içki bağımlılarının şevkini kırdı. Dönemin şairlerinden biri, içkiyi bırakarak artık kahvenin esiri olduklarını şu mısralarla dile getiriyordu:

Humlar şikeste cam tehi yok vücud-ı mey
Kıldın esir-i kahve bizi hey zamane hey!

(Küpler kırık, kadehler boş, şaraptan eser yok!
Hey zaman, bizi kahvenin esiri eyledin.)


Kimi için acı, kimi için tatlı olan kahvenin dînî yönden durumu da merak edilmiş ve dönemin şeyhülislamına kadar çıkılmıştı. İştipli Vâiz Emin Efendi, iki kez şeyhülislamlık yapan Bostan-zâde Mehmed Efendi’ye bir dilekçe sunarak, şiir olarak kahve hakkında fetva istemişti. Hayrete ve takdire şayandır ki, eskiler böyle durumlarda bile sanatı elden bırakmamaktaydılar. 24 mısradan oluşan dilekçenin cevabı da 104 mısralık bir cevaptı. İşte arz-ı halin girişindeki mısralar:

Müfti-yi müşkîl-i savâb u hatâ
Mesned-ârâ-yı mahfel-i fetvâ
Müşkilim var cenâbına geldim
Eylerim hazretinden istiftâ


(Ey doğru ve yanlışlara fetva yolu ile açıklığa kavuşturan,
fetva makamını süsleyen hazret!
Bir müşkil meseleyi sormak için size geldim)

Büyük âlim Bostan-zâde, bu satırlara her birine denk olmak üzere şiir üzerinden cevap vermiştir. Karşılık olarak Emin Efendi’ye iltifattan sonra, kahve hakkında yapılan bütün tartışmaların boş bir vehim olduğunu ve bunun ancak bir riya (gösteriş) vesilesi yapılarak, insanların kafasının karıştırıldığını belirtmiştir. Aslına bakarsak Şeyhülislam, daha ilk mısralarda fetvayı vererek, kahvenin içilmesinde dînen bir mahzur olmadığını belirtmiştir. Daha sonraki satırlarda ise bunun ne sebeple olduğunu açıklayacaktır.

Dinle ey sâil-i savâb u hatâ
Müşkil-endâz-ı mahfel-i ulemâ
Kahve hakkında zikr olan şübehât
Vehdir cümlesi medâr-ı riyâ

O dönem ulemasının, yeterli derecede devrin tıp ilminden de haberdâr oldukları göz önüne alınacak olursa, Şeyhülislam Efendi kahvenin zararı bir tarafa, faydaları olduğunu söylemekteydi. Kahvenin içindeki kafeinin sahip olduğu uyarıcı etkiyi daha o dönemde bilen Şeyhülislam, söz konusu içeceğin faydalı arasında şunları sayarak fetvasına imzasını atmıştır:

Kahve ağrıların azalmasında tesirlidir
İstifrayı (kusmayı) engeller
Göz kısmındaki sivilcelere faydası vardır
Nefes darlığına ve kulunca iyi gelir
Ayrıca gamı def ederek, insana safâ ve rahatlık verir.

Kaynak

Naz etme kahve!

Tarihe mâl olmuş bir bilmece geçmişten bugüne şöyle seslenir:

Ol nedir kim bir güzel esmer civân
Râhat-ı rûh u hayât-efzâ-yı cân
Anın için meyleyip erbâb-ı dil
Iyş u nûş eyler anınla her zaman

Ruhun rahatı, ömre ömür katan ve bundan dolayı gönül ehlinin her daim ona meylettiği esmer güzeli kimdir diye sorduğumuzda elbette kahve diyeceğiz. Nitekim bu olayın tiryakileri de bilirler ki, rengiyle ve şekliyle güzel olduğu gibi kokusu ile de ayrı bir cazibeye sahiptir kahve. Biz bu yazımızda tahmin edilenin aksine kahvenin genel tarihini değil, tarihimizde kahve için söylenen bir şiiri sizlerle paylaşacağız.

Şu kadarını söylemek gerekirse Türk milleti bu kara kuru nesne ile tam manasıyla 16. asırda tanışmış bulundu. Kesin bir tarih hakkında kronikler ittifak etmiyorsa da, eğer bir sene tayin etmek gerekirse bunun 1500’lü yılların ortası olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Osmanlı halkı Yemen bölgesinden ithal olan bu siyah tohumu önce uzaktan seyretti, seyretti; fakat bir müddet sonra ona öyle ısındı ki, hakkında münakaşalara, ihtilaflara ve hatta kavgalara bile tutuştular. Bunun sebebi açıktı…

El-cevab: ?

Bu lezzetli, hoş kokulu –tabi kimine göre de acı ve tatsız- olan içeceğin acaba dinî çerçeveden bakıldığında içilmesi münasip miydi? Çünkü daha önceki yüzyıllarda İslam diyarında buna benzer bir şey ne görülmüş ne de içilmişti! Derhal âlimlere, müftülere ve hatta şeyhülislamlara müracaat edilmiş ve kahve için nasıl bir hüküm verileceği merakla beklenmeye başlanmıştı. Netice olumluydu ve “el-cevab: Caizdür” fetvası söz konusu tedirginliği giderip tiryakilerin gönlüne su serpti.

Bu saatten sonra bir müddet sükûnet sağlandı ise de daha sonra kahve aleyhtarı olanlar durumu abartarak yeniden ortalığı velveleye verdiler. O kadar ki, mesele dönemin Şeyhülislamı Bostanzade Mehmed Efendi’ye kadar çıktı. Zamanın şairlerinden bir tanesi bu fetva istenen konuyu şiire büründürerek, büyük âlime 24 mısralık bir manzume sundu. Tabi hazret bundan geri kalır mı…

O da 104 mısradan oluşan bir cevap hazırladı ki, kahve içilmesinin dinen hiçbir mahzuru olmadığını şiirsel bir dille ispatladı. Eğer kısmet olursa bir başka yazıda bu suali ve cevabı ele almaya çalışalım, şimdilik konumuzu fazla dağıtmayalım.

Kahvehaneler

Daha sonra İstanbul’ un muhtelif semtlerinde meclisler kurulmaya başlandı ve haşmet-meab kahve huzurunda ilmi ve edebî topluluklar teşekkül etti. Binaenaleyh bu noktada söz konusu meclisleri zamanımızdaki vakit öldürülen, beyhude nefes tüketilen kahvehaneler ile karıştırmayalım. Nitekim o dönemde kahvenin birleştirici unsurundan istifade edilerek, bu mekanlarda ilim ehli yahut ilme hasret kişiler toplanır, kimi zaman kitaplar okunur, kimi zaman da edebi münazaralar tertip edilirdi. Kahve eşliğinde sohbetler husule gelir, haller gönüller sorulur ve bir fincan kahvenin kırk yıllık hatırı bizzatihi müşahede edilirdi.

Uzatma Kahve!

Sözü fazla uzatmadan yukarıda okuyucularımıza vaad ettiğimiz şiiri arz edelim. Bu şiir bir halk şairinin dilindendir. Yazarı Âşık Zülalî’dir ve 19. yüzyılda yaşamıştır. Dönemine göre dili gayet anlaşılır olduğundan herhangi bir izahata da mahal bırakmamaktadır. Şiirden anlıyoruz ki Âşık Zülali de bir kahve mübtelasıdır ve hatta bundan öte ismi gibi bir kahve âşığıdır:

Hayat suyu musun ey sâdık vefâ?
Gel yetiş derdime, naz etme kahve!
Hazm eder, verirsin mideye safâ
Meziyetin çoktur, uzatma kahve!



Yemen’den gelirsin yolların uzun
Her nere gidersen karadır yüzün
Gâhi tatlı, gâhi acıdır özün
Bu hâlin kimseye belletme kahve!



Kendin siyah amma fincanların kar!
Kimseye yok, sana olan itibar
Aman! Eksik olma kıyamet kopar!
Sakın tiryakiyi incitme kahve!



Şekerle pişince sever Zülali
Nezaketle uzar dost yâran eli
Buyursunlar, yağar yağmur misâli
Sen de mağrur olup, naz etme kahve!


Efendim, son olarak kahve ile tütünün birbirinden ayıramayanlar için eskilerin bir sözünü de söyleyelim, tâ ki “kahve-tütün” müptelaları daha sonra “Niçin muhteşem ikilinin arasına ayrılık sokup, onları beraber anmadın!” deyip şikayette bulunmasınlar.

El kahvetü bilâ tütün, ke'l-hımâru bilâ kürtün.
(Tütünsüz kahve, semersiz eşeğe benzer.)

Bunun misli gibi bir başka benzetme yoluna gidilerek çay için de benzer deyişler söylenmişse de şu an itibariyle başına tâcını kondurduğumuz esmer güzelini incitmeyelim ve iyisi mi bir fincan kahve ile nâz u niyâzı ber-taraf edelim!

Kaynak

17 Eylül 2010

Adnan Menderes'i zehirlediler mi?

İdam sehpasında celladıyla alay eden Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, şok halindeyken ipe çekilen Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve hasta hasta darağacında can veren Başbakan Adnan Menderes, üzerinden geçen 49 yıla rağmen halkın hafızasından silinebilmiş değil.

Aradan bunca süre geçse de, Menderes'in idamında bazı noktalar hâlâ karanlıktadır. Özellikle de idamından önce intihar ettiği bilgisinin sorgulanması zamanı geldi de geçiyor bile.

Yassıada yargılamalarından 15 idam cezası çıkmıştı. Ancak karar açıklandığında 15. isim, yani Başbakan Menderes salonda bulunmuyordu. Resmi açıklamaya göre hastaydı. Bir kibrit kutusunda biriktirdiği "Equanil" adlı uyku hapından 33 tane (2-3 tane de Nembutal hapı vardır) birden yutmuş ve komaya girmişti. Hemen müdahale eden doktorlar midesini yıkayarak onu "kurtarmışlar"dı. Ne için peki? Öldürmek için. Aydın Menderes yıllar sonra, gazetelerde babasının intihar haberini okuduklarında kurtulmasının mı, kurtulmamasının mı iyi olacağına ailece karar veremediklerini acı bir dille anlatmıştır.

Yarı baygın bir vaziyette yatağında yatan sabık Başvekil Adnan Menderes, Türk siyasetine güler yüzü getiren o hayat dolu adamın kaderi, iki ölüm şekli arasında bir yerlerde sallanıyordu.

Resmi tarihte intihar diye anlatılan "hap olayı" gerçek olmayabilir miydi?

Bu konuyu yıllar önce araştırmış bulunan Menderes'in avukatı Burhan Apaydın, çok çarpıcı verilere ulaşmıştı. Mesela Tümamiral Fuat Uzgören'in 2 Temmuz 1960 günü Yassıada Garnizon Komutanlığı'na yazdığı 'gizli' yazıda şu hayretengiz iddiaya yer veriliyordu:

"İstanbul Valiliği'nden alınan bir yazıda Adnan Menderes'in elinde bir Kur'an bulunduğu, bunu okuyamadığı, kendisini zehirlemek gibi bir maksat için kullanabileceği bildirilmekte ve bunun bir başkasıyla değiştirilmesi istenmektedirİ."

Menderes Kur'an'la kendisini zehirleyecek, öyle mi? Nasıl bir Kur'an imiş elindeki, bilmiyoruz. Kur'an bir insanı nasıl zehirler? İnsanın havsalası duruyor bu iddia karşısında.

Ancak Apaydın'a göre darbecilerin bu manasız gerekçeyle dillerine doladıkları zehirleme, idamından üç gün önce gerçekleşmiş olabilir. 6 imzalı bir heyet raporunda doktorlar, Menderes'in hastalandığı haberiyle adaya gelip hastayı muayene ettiklerini ve bir gece önce hastaya "görülen lüzum üzerine" Luminalsodik iğnesi yapıldığını yazmaktadırlar.

Bu iğnenin nasıl yapıldığı henüz anlaşılabilmiş değildir. Bir doktor tavsiyesi var mıdır? Yok. Yassıada'daki doktorlara haber verilmiş midir? Hayır.

Halbuki ada başhekimine haber verilmeden hiçbir tutukluya ilaç verilemeyeceği sıkı sıkıya tembihlenmiştir görevlilere. Raporu imzalayanlar da iğneyi yaptıklarını kabul etmediklerine göre peki kim yapmıştır bu iğneyi?

Avukat Apaydın, doktorlardan, bu iğneyi vurulan birisinin 12 saat boyunca deliksiz uyuyacağını öğrenmiştir. Nitekim Ada Komutanı Tarık Güryay da hatıralarında gece 04.30'da Menderes'in kapısının önünden geçerken nöbetçi ile konuştuğunu, nöbetçinin bir ara Başbakan'ın yatağından yere düştüğünü fark ettiğini, onu kucaklayarak yatağına taşırken baygın vaziyette olduğunu söylediğini yazmaktadır. Böylece Menderes'in intihar ettiği iddiasının bir yalan olduğu, aslında onun zehirlenerek öldürülmek istendiği açık hale geliyor ona göre.

Araştırmasını daha da ileriye götüren Apaydın, doktorların hastadan aldığı kanın Adli Tıp'ta incelendiğini öğreniyor ve bu defa raporun peşine düşüyor. Buluyor da. Hayret: Resmi raporda intiharda kullanıldığı söylenen "Equanil"in zerresine rastlanmıyor. İğnenin muhteviyatında bulunan "Asit barbiturique türevi bir madde"nin tespit edilmesi şüpheleri iyice kabartıyor. Böylece intihar tezi iyice zayıflıyor.
Güya Menderes, doktorların kendisine verdiği uyku haplarını içiyor gibi yapıp dilinin altında saklamış da, bir kibrit kutusunda biriktirmiş de, 36 adet hapı içerek intihar etmişti. Halbuki bu kadar hapı bütün uğraşmalarına rağmen bir kibrit kutusuna sığdırmayı başaramamıştır Apaydın. Üstelik de bu kibrit kutusunun, odası ve üstü her gün sıkı sıkıya aranan Menderes'in pantolonunun cebinde "Harbiye'den beri", yani tam 17 ay boyunca hiçbir aramada yakalanamamış olması da son derece tuhaf değil midir? Üstelik de odasında gece gündüz bir nöbetçinin beklediğini bilirsek durum muammaya döner.

Peki şuna ne diyeceksiniz: 36 adet hapı belli etmeden nasıl yutabilmiştir? Ve hangi suyla? Odasına verilen su miktarı belli. 3 hap için 1 bardak su içse, 12 bardak suya ihtiyaç duyacaktır. Peki durup dururken Menderes'in 12 bardak su içmesi dikkat çekmez miydi? 'Ne yapacaksın?' diye sorulmaz mıydı?

Şu soru haklı olarak akla gelebilir: Menderes zaten asılacak değil miydi? Neden öldürmek istesinler?

Doğru gibi görünmekle birlikte bu sorunun cevabı şudur: Muhtemel bir af kararına karşı darbecilerin bütün kinlerinin odağına oturttukları sabık Başvekil intihar süsü verilerek öldürülmek istenmiştir.

Peki 'Ölümü halinde Adli Tıp raporunda durum belli olmayacak mıydı?' diye merak edebilirsiniz. Hayır, zira "Asit barbiturique türevi madde", Menderes'e mutat olarak verilen "Nembutal" adlı haptaki maddeyle aynıdır! Bu iğnenin özellikle seçildiği anlaşılıyor.

Burhan Apaydın'ın iddiaları böyle. Bu konuyu bundan 20 yıl kadar önce Nazlı Ilıcak gündeme getirmiş ama bir sonuç çıkmamıştı. Bakarsınız günümüz hassasiyetleri ışığında konu aydınlığa kavuşturulur. Kim bilir?

Mustafa Armağan
(Zaman, 12.10.2010)

17 Eylül 1961 / İmralı Adası

"Sizlere dargın değilim. Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. Onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki, Adnan Menderes hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir. İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz? Şunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendinizi yine de 1950’de olduğu gibi kurtarabilirdim. Dirimden korkmayacaktınız. Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna rağmen duam [bu kelimenin üzeri çizilip merhametim yapılmıştır] sizlerle beraberdir."

*Adnan Menderes’in idam edilmeden önce yazdığı son mektubundan.

12 Eylül 2010

Kadın tesiri abartılıyor

Aşağı yukarı her milletin tarihinde iktidara karışan hükümdar yakınları, hatta bizzat iktidarı kullananlar vardır. Rusya tarihinde Naibe Sofya, Fransa tarihinde Katrin de Medici, Roma tarihinde Livia ve Agrippina gibi... Kösem Sultan üstelik devlet çocuk padişahlara kaldığı zaman, resmen naibe-i saltanat olduğu için bu hakimiyeti ele geçirmiş sayılır. Bir bakıma yeniçeriler ve tüm kapıkulu ocaklarıyla cömert ödemelere dayalı etkili bir ilişki kurduğu için sınırlarda İran ve Avusturya’nın, içeride de Celali isyanlarının karışıklıklar yarattığı bir dönemde çocuk padişahların yaratacağı mahzurları bu yolla önlemiş sayılabilir.

Kendisinden sonra gelini, Sultan İbrahim’in de hasekisi olan Hatice Terhan Sultan devlet üzerindeki naibelik sıfatını ve onun getireceği iktidarı kudretli sadrazamlara devretmeyi tercih etmiş ve Köprülü Mehmet Paşa’nın sadareti ile bu gayesine ulaşınca kenara çekilmiştir. Bundan sonra Osmanlı tarihinde kadın tesiri önemli bir politik etken sayılmamalıdır.

Kösem’den evvel hanedanın büyükannesi sayılan (zira hanedan soyca Kanuni Süleyman ve Hürrem Sultan’ın çocuklarından yürümüştür) Hürrem Sultan’ın etkisinden söz edilir. Olaylarda Hürrem’in padişah üzerindeki siyasi etkisi tarihçiler tarafından abartılmaktadır. Ümmühan Sultan ve Safiye Sultan gibi 16. yüzyılın ünlü sultanlarından ise siyasi iktidar sahipleri olarak değil, daha çok adam kayırmacılık ve rüşvet mekanizmasından söz etmek mümkündür.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 12.09.2010)

Kösem Sultan’ı yargılamak zor

Kendi çocuğunun öldürülmesinde başroldedir. Ama binlerce kişiyi doyuran, borçluları hapisten kurtaran da odur. Kösem Sultan’ı, onun soyundan gelen hanedan üyeleri dahil herkes yargılar ama bunu yaparken dikkatli olmalı..

Osmanlı tarihinin en ilginç portrelerinden biridir ve hiç şüphesiz Harem’de kadın hakimiyetinin sembolü haline getirilmiştir. Kösem’in uzun hayatı ve iktidarı tarihçi Ahmet Refik’in “Kadınlar Saltanatı” adlı çok okunan ve vakayinamelere dayanan çekici üsluplu kitabından sonra Osmanlı tarihçiliği için bir genelleme haline getirilmiştir. Başka yazılan eserlere kimse fazla dikkat etmemektedir.

Kösem Sultan’ın nerede doğduğu ve hangi aileden geldiği tartışılıyor. Hanedanda mavi kanlı prenseslerin gelin gelme adeti terk edildiğinden beri bu bir ortak yöndür. Padişahı cezbeden genç ve zeki kızların köken kayıtları titizlikle tutulmuş değildir, doğrusu kimse de fazla ilgilenmez. Hürrem için Galiçyalı papaz kızı deniyor. Başka iddia da ileri sürülebilir.

Alımlı ve zekiydi, buluğ çağındaki I. Ahmed’i etkiledi
Asıl olan bu gelen zeki ve güzel kızın Harem’de alacağı eğitim, Müslümanlığı benimsemesi ve Türk dilini kullanmasıdır. Türkçe öğrenemeyen bir kadının, ne valide sultanı ne de oğlu padişahı etkilemesi mümkün değildir. Kaldı ki Osmanlı hareminde okuma-yazma düzeyi fevkalade yüksektir. Çok kabiliyetsizlerin dışında göze batan ve padişahın etrafında olanların veya dışarıda iyi adaylarla evlendirilenlerin (çırak edilenlerin) ümmi olmamaları düşünülemez.

Kösem Sultan da Bosnalı veya Yunan adalarından gelmiştir denir; papazın kızı diyenler de var. Belli değildir; alımlı ve zeki olduğu açık. Adeta çocuk padişah denecek buluğ çağındaki I. Ahmed’i etkiledi. Kendisi de çok gençti.

I. Ahmed Osmanlı tarihinin tasavvuf ve din kültürüne hakkıyla sahip padişahlarındandır. Yaşından beklenilmeyecek ölçüde devlet işlerine aklı eren, bilge bir kişilikti. Kösem böyle bir genci etkileyebilmiştir. İkisinin aşkını tarihçi Reşad Ekrem’den başka tasvir edecek bir kalem çıkmadı.

Çiftin tasavvufla olan yakın ilgileri o dönemin meşhur mutasavvıfı, dergahı bugünkü gibi Üsküdar’da bulunan şeyh Aziz Mahmud Hüdai’nin feyz ve irşadına yönelmelerini sağladı. İstanbul’un ilginç bir dönemiydi, genç padişah Sultanahmet Camii’ni yaptırdı. Tatlı yıllar çabuk bitti; genç padişahın ölümüyle evvela hakikaten deli olan I. Mustafa, ardından tarihimizin talihsiz reformatörü II. Osman’ın (Genç) taht yılları boyunca genç dul Kösem Mahpeyker Bayezid’deki eski saraya kapandı, daha doğrusu kapatıldı.

Kanlı bir isyan ve ardından
I. Mustafa’nın ikinci kere ha’l edilmesiyle Kösem’in oğlu Murad tahta çıktı. Padişah güçlü kuvvetliydi, zekiydi, yetenekliydi ama çocuktu. Kösem ise henüz 30’unda bir valide sultan olarak Topkapı Sarayı’na avdet etti. Sıkıntılı yıllarında muhtemelen bir daha eski saraya dönmemeye yemin etmişti. Üç kıtadaki devletin her köşesinde anarşi ve isyan vardı. Merkez bürokrasisi ise askeri kanatla birlikte çıkar gruplarına ayrılmıştı. Kösem yapabileceğinin en doğrusunu yaptı, askeri elde tuttu.

Murad 20 yaşında aslan kesildi, yarattığı terör herkesi sindirdi
Genç padişah ise yeniçerilerin ayaklanmalarında bizar olmuştu. Hele bu ayaklanmalar sırasında en sevdiği devlet adamları ve nedimleri onlar tarafından paralanmıştı. 20 yaşına erince birden aslan kesildi. Yarattığı terör herkesi sindirdi. Bu terör havası içinde Anadolu isyanları bastırıldı, İranlıların eline düşen Bağdat ve Irak kıtası yeniden fethedildi, gene onların elinde olan Revan yani Ermenistan da imparatorluğa katıldı. Genç mareşal 28 yaşında ölene kadar anasını bir köşeye iteledi ve devlet işlerine karıştırtmadı.

Kösem iktidarın tadına varmıştı, daha doğrusu iktidarsız yaşayamayacağını anlamıştı, oğlu Sultan İbrahim’in Harem’e kapanması işine geldi ama deli denen padişah hiç de deli değildi; bir müddet sonra bazı devlet adamlarının telkiniyle Kösem gene geri plana itildi ve nihayet İbrahim’in ha’l edilmesi sırasında en meşum rolü oynadı. Onu hapsettikleri hücrenin kapısına vurulan kilide kurşun akıttırdı, bir daha açılmasın diye. Katline fetva verilişini seyretti.
Bu idama kadar olaylar nasıl gelişti? Değerlendirmesini yapmak çok zor. Kösem Sultan’ı yargılayanlar sadece sıradan insanlar veya tarihçiler değildir, onun soyundan yürüyen hanedanın üyeleri de vardır. Oysa bu gibi olayları değerlendirmek ve nedenini aramak bir cemiyeti ve zamanı kaleme almak için kaçınılmazdır.

O ölünce İstanbul’da 10 bin kişi aç kaldı
Kösem torunu IV. Mehmed’in çocuk yaşta padişah olması üzerine bu sefer büyük valide unvanını aldı. Kendini tehlikede gördü, çocuk padişaha karşı tertiplenen iki suikast teşebbüsünde de parmağı olduğu söylendi ve bir saray ayaklanmasında boğuldu. Tarihte ilk defa olarak bizzat Harem’in içine kadar giren bir zülüflü baltacı Kuşçu Mehmet onu bir yüklük dolabında bulup kement ile boğmuştu.

İktidar Hatice Terhan Sultan’ındı. Terhan Sultan saray hayatındaki köşesine çekileceği Eminönü’ndeki Yeni Cami gibi hayır eserlerini yaptıracağı bir dönemin özlemiyle birkaç sadrazamı denedikten sonra Köprülü Mehmet Paşa’yı buldu. Paşa okuma yazma bilmezdi, yeniçerilikten gelmeydi ama devlet işlerinden çok iyi anladığı görüldü. Acımazsızca düzeni sağladı. Bu restorasyonun düzenli sonuçları II. Viyana Kuşatması’na yani 1683 felaketine kadar devam etti. Osmanlı tarihinde Çandarlılardan sonra bir Köprülüler vezir ailesi döneminden bahsedilir.

1651 yılının 3 Eylül’ünde Kösem Sultan’ın boğulduğu gecenin gününde İstanbul’da 10 bin kişinin aç kaldığı söylenir. Kurduğu imaretler şehrin fukarasını besliyordu, fakir kızları o besliyor ve evlendirip çeyizlerini düzüyordu, hapishanelerdeki borçluları o kurtarıyordu. Halk Kösem’in yok edilişine çok üzüldü. Geriye Üsküdar’da Çinili Cami denen mütevazı ve güzel külliyesi, şehrin merkezindeki Valide Hanı gibi muhteşem eserler kaldı. “Kadınlar Saltanatı” denen döneminin de ömrü bu kadardır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 12.09.2010)

9 Eylül 2010

Ordumuz tarih boyunca hep taklit edildi

Türkler, Büyük Hun İmparatorluğu zamanında Mete Han (Mao-tun) döneminde askeri teşkilatta onlu sistemi kurdular. Bu dönemde Türkler kullandıkları kompozit yayları ve atları sayesinde Asya'nın önemli bir kısmına hakim oldular. Çinliler, Türkler'le baş etmek için elbiselerine varana kadar Türk ordusunu taklit ettiler. Ancak bu da yeterli olmadı. Kendi atları Türk atları gibi savaş atı değildi. Çinliler, bu yüzden Türk savaş atlarını ele geçirmek için Fergana'ya sefer bile düzenlediler.

Türk ordusu bu dönemde aşiret kuvvetlerinden meydana geliyordu. 1040'ta kurulan Büyük Selçuklu Devleti döneminde ordumuz profesyonelleşmeye başladı. Aşiret kuvvetlerinin yanı sıra düzenli birlikler kuruldu ancak ordumuzun asıl profesyonelleşmesi Osmanlı döneminde oldu.

600 YILLIK ÜSTÜNLÜĞÜN SIRRI

Osmanlılar'ın çok erken tarihte düzenli ordu tesis etmeleri, Avrupa'ya karşı üstünlük sebeplerinden biriydi. Gerek Osmanlılar'dan önceki Türk devletlerinin çoğunda, gerekse Safeviler ve Akkoyunlular gibi Osmanlı ile çağdaş Türk devletlerinin orduları aşiret kuvvetlerinden meydana gelirdi. Avrupa'da da ordular ya paralı birliklerden ya da prenslerin, kontların, düklerin gönderdiği askerlerden oluşurdu. 17. yüzyılda, 1618-1648 yılları arasındaki Otuz Yıl Savaşları'nda bile Avrupa ordularının çoğu paralı askerlerden meydana geliyordu. Farklı milletlerden oluşan paralı askerleri yönetmek oldukça zordu. Paralı askerler savaşların en kritik anlarında hemen kaçarlardı. Sık sık, özellikle de paralarını alamadıkları zamanlar isyan ederlerdi. Bunların üzerlerinde disiplin kurmak da oldukça zordu. Nitekim Makyavelli, paralı askerleri "Dostlar arasında yürekli, düşman karşısında korkak" kişiler olarak değerlendirir.

Hâlbuki Osmanlılar, Orhan Gazi zamanında Türk köylülerinden yaya ve müsellem adıyla ilk düzenli askeri birlikleri kurmuşlardı. Bu birlikler, ihtiyaca cevap vermeyince bazı Avrupalı yazarların, "şeytan icadı" diye adlandırdıkları Kapıkulu Ocakları kuruldu. Bunlar tam profesyonel askerlerdi. Ayrıca tımar sistemi ile yeniçeriler kadar profesyonel olmasa da, yine meslekleri sadece askerlik olan sipahi teşkilatı tesis edilmişti. Nitekim 16. yüzyılda Avrupalı elçi ve seyyahlar, Osmanlı ordusunu öve öve bitiremezler ve kendi ordularının bunlarla başedemeyeceğini söylerler.

RUSYA'DAN POLONYA'YA HERKES ORDUMUZU ÖRNEK ALDI

Rusya, 16. yüzyılda Korkunç İvan zamanındaki askeri teşkilatlanmasında Osmanlı ordusundan etkilendi. Osmanlı ordusundaki disiplin ve liyakat sistemi örnek alındı.

Uzun süre savaşlarda süvari birlikleri ön plandaydı. Yeniçeriliğin kuruluşuyla birlikte savaşlarda piyadeler ön plana çıkmaya başladı. İspanyollar, Şarlken döneminde Osmanlı ordusundan ilham alarak "tercios" birliklerini kurdular. İspanyollar ile evlenen İtalyan kadınların çocuklarına askerde "yeniçeri" deniliyordu.

Macarlar, 15. yüzyılda "Hussar" adı verilen hafif süvari birliklerini Osmanlı timarlı sipahilerini örnek alarak kurmuşlardı. Osmanlı ordusunu en çok taklit edenlerden biri de Polonyalılar'dı. Polonya ordusu kullandığı kılıca kadar birçok silah ve sistemi Türk ordusundan örnek almıştı.

AVRUPA ORDULARI

Avrupa'da orduların durumuna ilk esaslı tenkit Makyavelli'den gelmişti. Makyavelli, Roma askeri sistemi ve klâsiklerini inceledikten sonra, en ideal yolun Roma lejyon sistemini tekrar kurmak olacağı kanaatine varmıştı. Babadan oğula geçen subaylık sisteminin kaldırılıp yerine, yine aristokratların oluşturduğu ancak liyakate dayalı askeri bir sistem kurulmasını teklif etti. Makyavelli, mecburi askerliğe dayanan bir ordu sisteminin kurulmasını istiyordu.

1618 ile 1648 yılları arasındaki Otuz Yıl Savaşları'nda Avrupa orduları büyük gelişme gösterdiler. "Sarışın Dev", yani İsveç Kralı Gustav II. Adolf, çağının askeri stratejisini alt üst etti. Topların piyade ve süvarileri destek leyecek şekilde doğrudan kullanılması, tüfek kullananlar ile süvarilerin birlikte hareketleri gibi taktikler de ilk kez Gustav II. Adolf tarafından Otuz Yıl Savaşları'nda uygulanmıştı. Büyük bir stratejist olan kral, süvari hücumunu da yeniden canlandırmıştı. Süvariler kılıçtan ziyade tabanca ile saldırmaya başla­mışlardı. Ayrıca daha önce 7 kilo olması sebebiyle kullanımı oldukça zor olan tüfeklerin hafifletilerek, kullanımının kolaylaştırılması, fişenkin icadı ve topların hafif ve kullanışlı hale getirilmesi de Gustav II. Adolf'un marifetleriydi. Avrupa'da 17. yüzyıl ortalarından itibaren eski Roma lejyonlarında olduğu gibi sıkı disiplin, emir-komuta zinciri ve askerlerin devamlı eğitim gördüğü bir sistem kuruldu.

Makyavelli'den sonra Fransa Kralı Ondördüncü Louis döneminde Sebastien de Vauban, bilimsel gelişmelerde ortaya çıkan sonuçları orduda kullandı. Kullanılan yeni silahlar ve bu silahlarla birlikte gelişen yeni savaş organizasyonları muharebelerin şeklini değiştirdi.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 29.09.2010)

İtinayla boğan, çengele geçiren ve kazıklayan eski cellâdlarımız

Tarih boyunca mesleklerin en korkuncu olan cellâdlık, Osmanlı İmparatorluğu’nda resmî bir teşkilâttı. İdamlık her suç başka şekilde infaz edilir, siyasî mahkûmlar boğdurulur, katiller işkenceyle öldürülür, korsanlar çengele geçirilir, yol kesenler ise kazığa oturtulur, bazen omuzlarına ve kaba etlerine mum dikilirdi

Celladlık, tarih boyunca mesleklerin en korkuncu, en ürperticisi oldu. Cellâdlardan herkes ürktü, herkes çekindi ama asırlarca işbaşında kaldılar ve sanatlarını icra ettiler.
Tarihimizdeki cellâdlar hakkında çok az araştırma yapıldı, onlarla ilgili çok az şey yazıldı. Yarım asırdan daha önce bir dergide yayınlanmış olan bu yazı da işte onlardan, cellâdları konu alan tek-tük araştırmalardan biri:

Osmanlı Devleti’nin resmi cellâd teşkilâtı, bir cellâdbaşının idaresinde, sayıları devir devir değişen cellâdlardan meydana gelirdi. Bunların hepsi Kıpti’ydi ve Bostancıbaşı Ağa’nın emrinde çalışırlardı. İdam emri Bostancıbaşı’ya verilir, o da yerine göre bazen bizzat nezaret ederek hükmü yerine getirirdi. Eğer canı alınacak kişi önemli bir şahıssa Bostancıbaşı idamda mutlaka bulunur, hükmü ‘cellâd yamağı’ denilen ve maharetine en fazla güvendiği iki cellâda uygulatırdı.

Siyasi mahkûmlar, yağlı kemendle boğulurlardı. Bazısının başı, idamdan sonra ‘şifre’ denen çok keskin ve özel bir usturayla gövdesinden ayrılır, ya bir ‘ibret taşı’nın üstüne konur, yahut da sarayın şehre açılan büyük kapısının önüne atılırdı. Sabıkalı hırsızlar, özellikle de gece hırsızları, şehrin kalabalık yerlerinde ama genellikle suçu işledikleri semtte ve özellikle de girdikleri evin, dükkânın veya hanın kapısında asılırlardı. Katiller, işkenceyle öldürülürdü. Askerlerin başları kesilir, cesedleri de ayaklarına taş bağlanarak denize atılırdı. Mahkûmlara, sakladıkları mallarının yerini söyletmek için idamlarından önce işkence yapıldığı da olurdu
.
ÖLDÜRMEYE KIYAMADI
İdam edilecek olanlar, haklarında ferman çıkıncaya kadar Bostancıbaşı tarafından tevkif edilirler, buna ‘bostancıbaşı hapsine verilmek’ denirdi. Bu hapisten sağ kurtulanlar çok azdı ve Sadrazam Rauf Paşa, bunlardan biriydi. Paşa’yı idam etmeye karar verip hapse gönderen İkinci Mahmud sonra, ‘O genç ve güzel başa kallâvi kavuk pek güzel yakışıyor, kıyamam’ diyerek kararından vazgeçmiş ve hayatını bağışlamıştı...

İşkenceyle idamın ise, üç korkunç şekli vardı: Çengel, çarmıh, kazık. Çengele, genellikle eşkiya ve korsanlar çarptırılırdı. Kaptanpaşalar donanmalarıyla Akdeniz’den dönerlerken yanlarında bir miktar ‘idamlık’ korsan da getirirler, bunların bir kısmını limana girmeden önce gemilerinin direklerine astırarak şehirde bir terör havası yaratırlar, geri kalanları da Eminönü’nde kurulu olan çengele gönderirlerdi
...

ÖNCE KAZIK, SONRA İP
Çarmıh, eşkiyaya ve casuslara uygulanırdı. Bir çarmıha yüzükoyun sımsıkı bağlanan suçlunun omuz başları ve kaba etleri bıçakla oyulur, buralara iri yağmumları dikilerek yakılır ve çarmıh bir devenin üzerinde şehrin bir ucundan öteki ucuna kadar gezdirilirdi. Mahkûmcan vermezse, o gün öğleden sonra asılırdı.

Kazık cezası ise, yol kesenlere ve korsanlara verilirdi. Elleri ve ayakları bağlananmahkûmbilek kalınlığında ve gayet sert ağaçtan yapılmış olan yağlı kazığa çakılarak ama ‘itinayla’ oturtulur, omuzlarına çarmıhta olduğu gibi bir çift yağmumu dikilir ve şehirde dolaştırılırdı.

Osmanlı Tarihi’nde nam salmış cellâdların başında, 17. asırda yaşamış olan Kara Ali ile yamağı Hammal Ali ve Kara Ali’den sonra cellâdbaşı olan Süleyman gelirdi
.”

Murat Bardakçı
(Habertürk, 02.09.2010)

Müslüman İstanbul’da ezan ve namaz sadece bir defa yasaklandı

Fatih’in 1453’te fethettiği İstanbul’da, bugüne kadar ezan sesi hiçbir zaman eksik olmadı ama bir gün hariç: 1730’un Cuma gününe rastlayan 29 Eylül’ünde şehirde ezan okunması yasaklandı, cuma namazı kılınmadı ve hiçbir cami açılmadı. İşte, Patrona Halil Ayaklanması yüzünden yaşanan bu garip yasağın öyküsü...

Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik eden İstanbul’da, şehrin fethedildiği 1453’ün 29Mayıs’ından bugüne kadar ezan sesi hiç eksik olmadı. Müezzinler vazifelerini asırlar boyunca günde beş vakit yerine getirdiler, bu işgal günlerinde bile böyle devametti ama tek bir gün hariç: 1730’un 29 Eylül’ünde İstanbul’da ezan okunması yasaklandı ve camilerde namaz kılınmadı. Şehirde ne kadar cami varsa, o gün kapalı kaldı. İşte, bu garip yasağın öyküsü:

Yeniçeriler tarihleri boyunca defalarca ayaklandılar. Bazan padişahları tahtlarından, bazan da sadrazamları, şeyhülislamları ve vezirleri kellelerinden ettiler. En büyük ve en kanlı yeniçeri isyanlarından biri, 1730’da yaşandı ve tarihlere “Patrona Halil Ayaklanması” diye geçti.

ZİNDANLAR BOŞALDI, HERKES SOKAKTA

O günler, “Lale Devri” denilen zamanlardı. Tahtta Üçüncü Ahmed, sadaret yani başbakanlık koltuğunda da Nevşehirli Damad İbrahim Paşa vardı. Memlekete barış hâkim olmuş ama bir kesim sınırsız bir eğlenceye dalmış, devlet kendi başına bırakılmış, neticede ekonomi yoldan çıkmış, pahalılık dayanılmaz bir hal almıştı. Halktan homurdanmalar yükseliyordu.

Tarihe geçen ve bir devri kapatan ayaklanma işte böyle bir ortamda başladı. Bayezid Hamamı’nın tellâklarından Patrona Halil’in önderliğinde sokağa dökülenler birkaç dakika içinde kendilerine binlerce destekçi buldular. Derken, asker yani yeniçeriler de isyancıların tarafına geçti ve Bayezid Hamamı’nın tellâkı Halil bir anda İstanbul’a hâkim oldu.

Saray, olup bitenin henüz farkında değildi ama isyancılar da ne yapacaklarına henüz karar vermemişlerdi. Halil ile yeniçeriler arasındaki ilk ciddi görüşme, sokağa dökülmelerinin ikinci gününde yapıldı. Halil, Sadrazam Damad İbrahim Paşa ile bazı devlet adamlarının “halkı sıkıntıya soktukları için” kellelerinin alınmasını istedi. Bu arada bütün yeniçeri kışlalarının ve tersanenin de ayaklanmayı desteklediği haberi geldi. İyice güçlenen Halil, şehirdeki bütün zindanları boşalttırıp mahkûmları serbest bıraktırdı.

HAMAMDA ARNAVUT TELLÂK YASAĞI

İşte tam bu sırada, ortaya “Deli İbrahim” adında bir softa çıktı. Patrona Halil ile yeniçeri ağalarının önüne geldi ve “Mübarek bir davaya kalktınız. Zalimlerden hesap soruyorsunuz. Böyle büyük bir günde ezan okunmaz, namaz kılınmaz” dedi, derken bir de fetva verdi.

Deli İbrahim’in fetvasıyla, o gün camiler ve mescitler kapatıldı, ezan okunması ve camilere namaz için gelinmesi yasaklandı ve 1730’un 29 Eylül günü, tarihlere “İstanbul’da fetihten buyana ezan okunmayan tek gün” olarak geçti.

Sonrası, malum... Yeniçeriler saraya yürüyüp Üçüncü Ahmed’i tahtından indirdiler. Tahta Birinci Mahmud geçti. Damad İbrahim Paşa önce idam edildi, sonra cesedi parçalandı. Ayaklanma 29 gün boyunca devam etti. Yeni hükümdar 26 Ekim1730’da Halil ile arkadaşlarını bir baskınla ortadan kaldırdı ve her şeye hâkim oldu.

O günlerden bugüne iki hatıra kaldı: Biri İstanbul’da 29 Eylül günü namaz kılınmadığı bilgisi ve bir de yasaklama: Herşey sakinleştikten sonra Birinci Mahmud, İstanbul kadısına bir ferman gönderdi ve “Halil, Arnavut’tu. Sebep olduğu kötü hatıradan dolayı bundan böyle hamamlarda Arnavut tellâk çalıştırılmayacaktır” buyurdu.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 05.09.2010)

Tuğra dostlarına

Tugra.org'dan gelen bilgilendirme mailini sizlerle paylaşmak isteriz:

"Merhaba Tuğra dostları,
Bu mesajımızla hem Ramazan bayramınızı kutlar, hem de belirtmek isteriz ki:
35 Parçadan oluşan tam bir Osmanlı Padişah Tuğraları seri çalışmamız Mayıs ayından beri İstanbul Şişli Harbiye Askeri Müzesinde ilgili bölümde sürekli olarak sergilenmeye başlamıştır. İstanbul'da olan dostlar bu büyük ve çok kapsamlı müzemizi ziyaret etmeleri halinde bu tam koleksiyonu görme imkanını bulabilirler. Ayrıca Yine Beşiktaş'da Yıldız Sarayı Müzesinde de 90x90 cmlik bir II. Abdülhamid tuğra tablomuzu da görmek mümkündür. Bugün itibarı ile mail grup üye sayımız 2359 olup mesajlarımızın herkese ulaştığından emin değiliz. Bir müddet sonra başka bir kanaldan daha sizlerle irtibat kurmaya çalışacağız. Lütfen bu mesajı tercihan yorumlu veya dilerseniz boş olarak cevaplayarak size ulaştığımızdan haberdar ediniz.
Kalın sağlıcakla, nice bayramlara....
Dr. Ercan Mensiz
"

6 Eylül 2010

İstanbul’un uzun tahribat listesi

1946’dan beri bu şehrin profili, büyük abidelerin etrafı, mezarlıklar ve birtakım eserlerin bulunduğu yerler ağır tahribat geçirdi. Türkiye’de “Bizans mirasının sistematik tahribi” gibi bir slogan bazı kimseler tarafından tekrarlanagelir ki boş bir sözdür. İstanbul’da hiçbir tahribin hiçbir sistemle hiçbir alakası yoktur ve Bizans katmanı Osmanlı’nın altındadır. Yani Bizans’ın tahribinden önce Osmanlı’nın tahrip edilmesi gerekiyordu ki, elhak yerine getirilmiştir. İkinci büyük savaşın sonuna kadar imar bütçeleri kısıntılı olduğu için yapılan tahribat kısmidir ve daha çok kendiliğinden olmuştur.

Unkapanı’nı Yenikapı’ya bağlayan yol ilk sistematik tahribat başlangıcı sayılır. Dolmabahçe’nin arkasına benim tuttuğum takım Beşiktaş’a ait Mithatpaşa Stadı’nın yapılması da bu tip faaliyetlere bir örnektir. Hiç şüphe yok ki Demokrat Parti’nin 1950’li yılların ortalarında başlattığı çılgın imar bütün kültür tarihimiz için bir kara sahifedir. Bunu yapanlar İstanbul’a hizmet ettiklerini zannetmekteydiler. Hudutsuz bir bilgisizlik, Avrupa kültürüne ve benzer tarih şuuruna sahip olamayan bir görgüsüzlüğün rolü olduğu muhakkaktır.

Swissotel derhal tahrip edilmeli
O devirde yıkılan beş adet Mimar Sinan camiinin ikisi 1980’lerde Millet Caddesi üzerinde alakasız bir yere başarısız kopya olarak yeniden yapıldı ama kaybettiğimiz eserler için bir fikir verebilirler. Tahribat listesini saymak için bu sütun yetmez, bu benim bildiğimdir. 1950’lerin yöneticileri ve sanatçıları nelerin gittiğini ilmi bir biçimde belgelememişlerdir. Hafızasına güvenen veya tesadüfen bazı şeyleri belgeleyenlerin bir araya getirilip raporlarının neşredilmesi gerekir.

Tahribat muhtelif dönemlerde muhtelif biçimlerde sürdürüldü. Dolmabahçe’nin tepesine kondurulan Swissotel bunlardan biridir. Birçok kimselere ve bana göre pek bir şeye benzemeyen bu yapı şimdi satışa çıkarılıyormuş. Derhal alınıp tahrip edilmesi ve Dolmabahçe’nin üzerinde her bakımdan yük olan bu münasebetsizliğin ortadan kaldırılması gerekir. Belki pahalıya mal olacak ama 1980’lerdeki görgüsüzlüğümüzün bedelini 30 sene sonra ödemek bir borçtur.

Surların yanı başına marina yapılıyor
Yedikule’de surların yanı başında bir marina yapılıyor. Böyle bir yatırımın referandum ile kararlaştırılması gerekirdi. Kazlıçeşme’nin ve surların görünümünün değişeceği açıktır. Acaba nasıl bir düzenleme ile bu olumsuz tesir azaltılabilir? O mıntıkadaki eski eserler, mezarlıklar, Merkez Efendi külliyesi, Rum ve Ermeni hastaneleri ne olacaktır? Hemşehrilere açıklanması gerek.

İstanbul dışında alınan kararlara karşı İstanbullu kendini savunacak durumda değil. Çünkü bizde İstanbullu yoktur, maalesef İstanbulluluk sofra sohbetinden ibarettir. Gümüşsuyu’ndaki otelin inşaatını önleyenleri hatırlarım. Asıl zarar gören Gümüşsuyu Caddesi’ndeki apartman sahiplerinin kendi kendilerine homurdanmaktan başka faaliyetleri olmadı.

Süleymaniye Camii restore edildi, lakin etrafındaki briketle yükseltilen kaçak yapılar hâlâ duruyor. Haliç’in üstündeki muhteşem profil 50 yıldır bozulduğu gibi camiin temellerine yüklenen bu çirkin yüke daha ne kadar Sinan’ın eseri ve biz tahammül etmeliyiz? Haliç köprüsünden evvel tartışılacak konu bu olmalıdır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 06.09.2010)

Eskimeyen bir yazarın yılı

Lev Nikolayeviç Tolstoy
(9 Eylül 1828 - 20 Kasım 1910, Miladi Takvim; 28 Ağustos 1828 - 7 Kasım 1910, Julian Takvim)

Lev Tolstoy 9 Eylül 1828’de doğdu. Türkiye onu Fransızcadan yapılan çevirilerle tanıdı. Ama orijinal dilinden yapılan çeviri serisi de tamamlanmış durumda. Hasan Ali Ediz ile başlayan Rusçadan Tolstoy çevirileri genç kuşakla devam ediyor. Anglo-Sakson dünyası için Tolstoy kendi klasik yazarları kadar önde giden bir isim, daha çok önde giden ise Dostoyevski... İnsan ruhunu bu iki yazar kadar girdisi çıktısıyla kim izleyebilir, hangisi daha üstün tartışılır. İki yazar da fazla tarihçi değiller, Tolstoy Dostoyevski’ye göre tarihi çok kullansa da o da bulunduğu çevreyi ele almıştır.

Beşeriyet tarihinin dönüm noktası sayılabilecek 1828-1910 döneminde, 82 yıllık bilinçli ve gözlemci bir ömür büyük bir fırsattır. St. Petersburg’dan Kafkaslar’a, Kırım Savaşı’ndan 1905 devrimine kadar Rusya’yı yöneten bir ailenin üyesi olmak romancının ötesinde bir birikim getirir. Üstelik Tolstoy oportünist veya şöhret meraklısı değildir. Rusya devletini modernleştiren bürokrat ve generallerin ailesindendir ama devlete ve devlet hizmetine başından karşıdır.

Anna Karenina’nın anlamadığı gerçek
Tolstoy’un dünyaya ve yurduna bırakmış oldu miraslar şöyle sayılabilir: Universal aydın grubun Hıristiyan anarşist düşüncesi; sık sık edebi şovenizmi zorlayan bir edebi tutuculuk; Stalin devrinde ailenin ve yazarın isminden yararlanan yeğeni Aleksei Tolstoy... Ama Tolstoy’un kendisi beşeri düşüncenin üzerinde başka bir mirastır. Taklit edildiğinde can sıkıcı bir gelenektir. Tekrar tekrar okunduğunda ise nesillerin ufkunu açar. Onun tarif ettiği Rusya’yı Rusya’da bile aramayın, bulamazsınız. Ama o Rusya her yerde vardır ve her zaman başka ülkelerin ve insanların adeta özlem duydukları bir kültür olarak onun kaleminden dökülür.

Tolstoy “Anna Karenina”da gününün ortamında karakterlerini çizer. St. Petersburg muhitinin hürmet ettiği Aleksandr Karenin Başkırlara karşı acımasızdır, onları toprağından sürer. Karısına ve çocuğuna karşı acımasızdır. O cemiyette katı ahlak kurallarına kimse uymaz ama o kuralları değiştirmeye kimse kalkışamaz zira merhametsiz bir dünyanın ortasında yalnız kalır. Anna Karenina’nın anlamadığı gerçek budur. Dolayısıyla kendi içinde dürüst, iyi yetişmiş o güzel kadın (bir baloda rastladığı Aleksandr Puşkin’in güzel kızını Anna Karenina olarak okuyucusuna betimler) yalnızlığa ve ölüme mahkum olur.

Tolstoy’un kendi hayatı da Astapova adlı bir istasyonda bitti; mülklerini köylülerine taksim etmek isteyince ailesiyle çatışmış ve evi terk etmişti. Nereye gitmek istediği hâlâ malûm değil. Garip, “Anna Karenina” romanı bir tren kazası ile başlar, trenin önüne atılan Anna’nın hayatı ile biter. Tolstoy da hayatının bir istasyonda hareket memurunun evinde biteceğini biliyor muydu?

Savaş ve Barış” 1812 Rusya’sının romanıdır. Manzaralar malum, St. Petersburg ve Moskova’da düzgün insan çok az. İdeal tipler tarihten getirilme, mesela ihtiyar prens Volkonsky gibi. Ama Napolyon romandaki bütün Rusları bir gaye etrafında birleştiriyor. Gerçekte de öyleydi.

Rusya’nın Çarlardan evvel tarihte ağırlığını duyuran bir sülalesinden geliyordu. Bunlar bütün 17,18 ve 19’uncu asır boyu ünlü generaller, bakanlar, hatta Aleksey Kostantinoviç Tolstoy gibi yazarlar bu ailedendi. 1700’de İstanbul Antlaşması’yla Türkiye’ye ilk gelen mukin büyükelçi Piotr Tolstoy da yazarın büyük dedesidir.

Kasım ayında onun 100’üncü ölüm yıldönümü; Lev Tolstoy’un romanları üzerinde o ay daha çok durulması lazım. Tolstoy Rusya’nın Balkanlara müdahalesini tasvip etmiyordu. Bu konuda Karl Marx ve Friedrich Engels’e paralel düşünüyordu denebilir. Büyük adamlar farklı düşünür ve doğrulara daha farklı yerlerden işaret ederler. Tolstoy eskimeyen bir yazar ve her zaman için bir düşünür.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 08.09.2010)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.