27 Ekim 2010

Avrupalı aydınlar, Osmanlı padişahlarını örnek hükümdar olarak göstermişti

Osmanlı padişahları yönetim biçimleriyle 16. yüzyılda Avrupa'da örnek olarak gösterilen hükümdarlardı.

Gazetemizle birlikte her cuma verdiğimiz padişah ekleriyle dünyanın en büyük iki imparatorluğundan birini kuran ve yöneten Osmanlı padişahlarının hayatlarını ve devleti nasıl yönettiklerini en son akademik araştırmalar ışığında değerli okurlarımıza aktarmaya çalışıyorum.

HAKSIZLIĞA UĞRAYAN PADİŞAHLAR
Osmanlı İmparatorluğu, Roma ile birlikte tarihin gördüğü en büyük iki imparatorluktan biriydi. Böyle bir imparatorluğun kurulmasında da devleti yöneten padişahların rolü büyüktü. Türkler'in tarihte büyük rol oynamalarında liderlerinin etkisi büyük olmuştur. Kuvvetli liderler tarafından yönetildiğimizde tarihte büyük işler başarmış bir milletiz. Bunun en iyi örneği de Osmanlı İmparatorluğu'dur. Ancak uzun yıllar tarih kitaplarında Osmanlı padişahları astığı astık kestiği kestik, kadın delisi ve cahil yöneticiler olarak anlatıldı. Fatih Sultan Mehmed gibi büyük hükümdarları ise Türkler'i yönetimden uzaklaştırdı diye tenkit ettiler.

Halil İnalcık hocamız yıllardır Osmanlı tarihi en yanlış yazılmış tarihtir vurgusunu sık sık yapar. Gerçekten de hem Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihi hem de bu imparatorluğu yöneten padişahların tarihi çok yanlış yazılmıştır.

ÖRNEK HÜKÜMDARLAR
Osmanlı Devleti'nin büyüyüp bir cihan devleti haline gelmesinde de padişahların vizyonlarının büyük rolü vardır. İkinci Osmanlı Padişahı Orhan Gazi, Bursa, İzmit, İznik gibi yerlerden müteşekkil küçük bir beyliğin başındayken kendisini "ufukların efendisi" şeklinde ifade etmesi bu durumu çok açık gösterir.

Halil İnalcık hocamız İstanbul'un fethi sayesinde İkinci Mehmed'in kendisini cihanşümul bir imparatorluğun temsilcisi olarak gördüğünü, mutlak ve hudutsuz bir iktidar kazandığını söyler. Bu durum merkeziyetçi devletin kurulabilmesini ve devamlı fütuhat faaliyetlerinde bulunulabilmesini sağladı. Fatih'in cihanşümul hakimiyet fikrinin temelleri geniş bir yelpazeden oluşuyordu: Türk-Moğol hükümdarlık geleneği, İslâmî hilafet telakkisi ve Roma imparatorluk fikri. Fatih Sultan Mehmed döneminde kapıkulları ile Türkler arasında bir denge kurularak, devlet yönetiminde tek söz sahibinin padişah olması sağlanmıştı.

Osmanlı İmparatorluğu'nun mutlak padişah otoritesine dayanan bir devlet olması, hükümdarın iktidarını ülkedeki beylerin sınırlayamaması Avrupa'ya karşı üstünlük kurmamızı sağladı.
Avrupa'da asırlarca hükümdar otoritesini sağlamak için mücadele verildi. Kralların ve imparatorların unvanları çoğu zaman kâğıt üzerindeydi. Avrupalı aydınlar, bu yüzden Osmanlı idare tarzı örnek olarak gösterdiler. 16. yüzyılda Avrupa'da mutlakiyetçiliğin teorisyenlerinden Jean Bodin (1520-1596) ve benzeri düşünürler Osmanlı İmparatorluğu'nun ideal bir siyasi sistemin örneği olduğunu söylediler. Jean Bodin, krala Fransa'yı Osmanlı İmparatorluğu gibi yönetmesini tavsiye etmişti.

MAREŞAL HÜKÜMDARLAR
Osmanlı padişahları imparatorluğun kuruluşundan itibaren ordulara komuta ederek, büyük zaferlere imza attılar. Padişahların 15'i, ordularının başında sefere çıkmış, bunlardan da 10'u meydan muharebelerinde orduya komuta etmişlerdir. İlber Ortaylı hocamızın dediği gibi Osmanlı hanedanı kadar mareşal çıkaran başka bir hanedan da yoktur.

ŞAH İSMAİL
Türk tarihinin en önemli figürlerinden biri olmasına rağmen İran Safevi Türk devletinin kurucusu Şah İsmail hakkında Türkçe kitap çok azdır. Tufan Gündüz'ün orijinal kaynaklara dayanarak kaleme aldığı ve Yeditepe yayınları arasından çıkan "Son Kızılbaş Şah İsmail" isimli eser ülkemizdeki bu boşluğu doldurdu.

16. yüzyılın başlarında İran'da kurulan yeni devlet, tarihin akışını değiştirdi. Devletin kurucuları olan Kızılbaş Türkmenler aynı zamanda onun kurbanıydılar da. Şahın emirlerine kayıtsız-şartsız itaat ettiler. Bir yanda Şah'ın otoritesini kurmak, diğer yanda ülkenin sınırlarını korumak ve devleti ayakta tutmak için canlarını verdiler. Bazen onlar şaha hakim oldular, bazen de şah onlara.

Safevî Devleti, bir inanç hareketinin devletleşmesi, biçim değiştirmesi, farklılaşmasıydı. Dinin siyasallaşması, devletin dinin hizmetine alınması, dinin devletin dayanağı haline gelmesiydi. Kızılbaşlık İran'da Şiîliğin yayılmasıyla birlikte bir değişim geçirdi.

Türk tarihinin en önemli isimlerinden biri olmasına rağmen sadece Osmanlı penceresinden baktığımız için layıkıyla değerlendiremediğimiz Şah İsmail ile ilgili büyük emek mahsulü bu kitabı kaleme alan Türkiye'nin en önemli tarihçilerinden Doç. Dr. Tufan Gündüz'ü tebrik ediyor, bu kitabı da herkese tavsiye ediyorum

Erhan Afyoncu
(Bugün, 24.10.2010)

Özgürlük Heykeli'ni Abdülaziz mi yaptırdı?

Hafta sonları New York'ta çıkan bir Amerikan dergisinde, Paris'te yapımı süren heykel hakkında kapaktan bir haber. Solda Paris'te heykelin resmi açılış töreninden görünüş. Sağ üstte heykeltıraş Bartholdi'nin resmi. Alttaki kesitte ise heykelin omurgasındaki demir konstrüksiyon görülüyor.

Müthiş haber: Biliyor musunuz, hani şu New York'un simgesi olan Özgürlük Heykeli var ya, onun parasını Sultan Abdülaziz ödemiş!24 Haziran 2004'te "Hürriyet" gazetesinde çıkan bu iddianın tarihî gerçeklerle en ufak bir alakası yoktu.

4 yıl sonra aynı gazetede, üstelik kaynak gösterme gereğini dahi duymadan Soner Yalçın'ın, Murat Bardakçı imzalı bu haberi nasıl apardığını geçen hafta yazmıştım. (İntihalcileri üniversitede hocaysa unvanlarını alıp sokağa atıyorlar ama gazetecilikte ödül üstüne ödül veriyorlar!)

Murat Bardakçı hakkında daha önce bir yazı yazmış (Zaman, 5 Nisan 2009) ve Osmanlıca belgeleri nasıl yanlış okuduğunu ortaya koymuştum. Söz Soner Yalçın'ın intihalde bulunduğu yazıdan açılınca Özgürlük Heykeli'yle ilgili yazısına değinmek şart oldu.

Yazının başında "Özgürlük Heykeli'nin parasını Sultan Abdülaziz ödemişti" deniliyor. Ancak birazdan öğreniyoruz ki, tamamını değil, "masraflarının büyük kısmını" ödemiş. Neyse diyorsunuz ama sona geldiğinizde gözlerinize inanamıyorsunuz: Meğer sadece "masrafların bir bölümü" Abdülaziz tarafından karşılanmış!

Tamamı, büyük bölümü ve bir bölümü arasındaki farkı siz düşünedurun, gerçek dışı bir haber karşısındayız. Yazıyı alıntılayan nice internet sitesinde "Özgürlük Heykeli'ni de biz yaptırdıysak kim oluyor şu Amerika dedikleri biçare!" efelenmeleri ve "Heykelimizi geri isteriz" haykırışları gırla gidiyor.

Doğruysa yazalım ve ecdadımızla elbette övünelim, o ayrı; ama olmayan bilgilerle, üstelik geçmişin üzerine bir hayal perdesi gererek insanları göz göre göre aldatmaya hayır dememiz gerektiğini düşünüyorum.

Özgürlük Heykeli, iç savaş sonrasında geliştirmek istediği dostluğun bir nişanesi olarak Fransa devleti ve halkı tarafından yaptırılmış ve Amerika Birleşik Devletleri'ne hediye edilmişti. Sadece burnunun uzunluğu 1,5 metreyi¸ toplam ağırlığı ise 225 tonu bulan bu muazzam boyutlardaki madeni heykelin maliyeti bizden kat be kat zengin olan Fransızları bile perişan etmişti. Halktan para toplaya toplaya iflahları kesilmiş, maliyetini denkleştirmek için yardım kampanyalarından tutun da lotarya düzenlemeye kadar başvurmadıkları yol kalmamıştı. O tarihlerde Paris'te de, New York'ta da en yüksek yapı özelliğine sahip bu Masonik simgelerle donanmış heykelin yapımı tam 10 yıl sürmüştü.

(Unutmayalım ki, 5 Ağustos 1884 günü yapılan kaidesinin temel atma törenini New York Büyük Locası'nın Üstad-ı Azamı Willam A. Brodie yönetmişti. Heykeltıraşı Bartholdi de, yapım işini organize eden Laboulaye da, kaidenin mimarı Richard Morris Hunt da Masondu. Bugün kaidesine Masonlarca çakılan bir plakette onun bu Masonik öyküsünü okumak mümkündür.)

Heykel fikir olarak ilk kez 1865'te bir akşam yemeğinde gündeme gelmiş, tamamlanıp yerine dikilmesi için ise tam 21 yıl geçmesi gerekmişti. İnşasına Paris'te 1875'te başlanmış, açılış töreni 1886'da yapılmıştı. Fransızlar 'Hiç değilse kaidesini siz yapın' demişlerdi Amerikalılara ama o bile 2 yılda ve binbir güçlükle toplanabilen yardımlarla tamamlanabilmişti. O kadar ki, yardım kampanyasına 1 cent yatıran çocukların isimleri bile Pulitzer'in "World" gazetesinde yayımlanıyordu. Gustave Eiffel ise Eyfel Kulesi'nden önceki başarısını onun omurgasında gerçekleştirecekti.

Dolayısıyla Özgürlük Heykeli iki kapitalist ve zengin ülkenin bile zorlandığı bir süreç sonunda tamamlanabilmişti. Abdülaziz'in ise Eylül 1986 fiyatlarıyla maliyeti 75 milyon doları bulan heykeli değil yaptırmak, mevcut dış borçlarını bile ödeyecek imkânı yoktu. Unutmayalım ki, Heykele başlandığı yıl olan 1875'te Osmanlı bütçesi 5 milyon liradan fazla açık vermiş ve hazine "Ramazan tahvilleri"yle iflasını ilan etmişti.

Lafı uzatmaya gerek yok belki ama yazıdaki hatalara da gözümüzü kapatamayız.

Güya Mısır Valisi Said Paşa Süveyş Kanalı'nın projesini 1854'te "Sultan Abdülaziz'in"(!) onayına sunmuş ve padişah onu tam 12 yıl boyunca oyalamış. Bir kere 1854'te Abdülaziz padişah değildi ki! O zamanki padişah, ağabeyi Abdülmecid'di. Abdülaziz'in padişah olması için 7 yıl geçmesi gerekecektir (geçen hafta 6 demiştim, bir ekleyin).

Güya Süveyş Kanalı'na dikilecek olan ve Abdülaziz'in bir kısım parasını ödediği heykelin yapımı bitmiş, halkın tepkisinden korkan Said Paşa vazgeçip onu Paris'te bir depoya attırmış (gökdelenlerle yarışan 46 metrelik heykeli alacak bir "depo" Paris'te ne arıyordu?).

Doğruların yanına bir sürü yanlış böyle giriyor demek ki.

Evet Bartholdi Said Paşa'ya bir heykel projesi sundu ama bizzat kendisi bile iki heykel arasındaki benzerliği inkâr etmiştir. (Klaus Kreiser'in "Muqarnas" dergisindeki makalesine bkz. Vol. 14, 1997.) İlk proje için biblo şeklinde bazı denemeler yapıldı ama hiçbir zaman hayata geçirilmedi. Zira ne Mısır'ın, ne de Osmanlı'nın gücü yeterdi bu büyük projenin gerçekleştirilmesine. Heykelin açılışının 25 Ekim'de yapıldığı türünden hataları ise geçiyorum (doğru tarih 28 Ekimdir).

Yazısının sonunda yazar pek yapmadığı bir şeyi yapıyor ve hepimize "Vay canına" dedirten kaynağını açıklıyor. Buna göre Mahmut Esat Ozan adlı birisinin "çalışması"nı kaynak olarak kullanmış. Kimmiş acaba Özgürlük Heykeli uzmanlarının bile bilmediğini bilen yazar? Hemen söyleyeyim: 2009'da ölen, ABD'ye yerleşmiş bir sinemacı.

Şaşırdınız ama gerçekten de kaynak diye sunulan 'çalışma', internette Amerika'daki Türklere yönelik hamaset kokan yazılarıyla meşhur bir sinemacının senaryosundan ibarettir.

Siz ne dersiniz bilmiyorum ama ben buna en hafif ifadesiyle tarihi ciddiye almamak diyorum.

Mustafa Armağan
(Zaman, 24.10.2010)

24 Ekim 2010

İran devrimlerinin başladığı şehir

Tebriz’de her zaman canlı bir siyaset ve kültür hayatı vardı. Hem 1905’teki hem de 1979’daki devrimler buradan başladı.

İran’ın kuzeybatısındaki en büyük şehir; Eynalı ve Sehend dağları arasında, Kuruçay ve Acıçay’ın birleşmesinden oluşan nehir yatağı üzerindedir. İklim kuru, yazları sıcak, kışları hayli soğuk geçer. Safeviler devrinde, daha önce de Akkoyunlular ve İlhanlı Moğolları devrinde koskoca İran’ın başkentiydi.

Her zaman çarşı pazarda, evde Türkçe konuşulurdu. Uzun bir süre Tahran’dan sonra ikinci büyük şehir iken, bugün iki milyon nüfusuna rağmen ülkenin dördüncü büyük şehridir. İran Ermenilerinin ruhani merkezidir. Birçok Müslüman büyükleri arasında Şemsi Tebrizi de bu şehrin büyüklerindendir. Depremleriyle meşhurdur. Nitekim 1729 depremi ile şehrin birçok abideleri harap olmuştur. Halen İran’ın halıcılık merkezi sayılabilir, en güzel halılar orada dokunur.

Karakoyunlu ve Akkoyunluların eserleri, en başta Gök Mescid Türk sanat tarihi bakımından önemlidir. Daha doğrusu Osmanlı sanatının nereden geldiğini anlamak bakımından önemlidir. Bursa’nın mimarisini anlamak için, Tebriz’den gelen ustaların ve Tebriz’in 15’inci yüzyıl eserlerini iyi tanımak gerekir. Osmanlıların 18 yıl tahririni yaparak idare ettikleri bir bölgeydi, gene de Osmanlı-İran harplerinin çekişmesinin merkezinde yer alırdı.

İlk matbaa burada kuruldu
Tebriz 1905 İran meşrutiyet devriminin ve 1979’da da bugünkü İran’ı yaratan devrimin başlangıç noktası. Şüphesiz her zaman canlı bir siyaset ve kültür hayatı olmuş. İran’da ilk matbaa 1811’de Tebriz’de kuruldu. Eğitimde modernleşmenin ilk kurumlarından sayılan Rüşdiye 19’uncu asır sonunda burada açıldı. İran’ın ilk belediyesi hem kuruluş hem bina olarak Tebriz’dedir.

Azerbaycanlıların bulunduğu her yere tiyatro gelir. İlk Türk tiyatro eserleri Tiflis’te temsil edildi, kurumsal tiyatro ise Tebriz’de toplum hayatına adım attı. Tebriz üniversiteler şehri ama her köşede Türkiye’de üniversite bitiren hekime, mühendis, mimara ve meslek sahiplerine rastlamak mümkün. Azeri Türkçesi sadece sokakta ve evde değil, resmi kurumlarda bile konuşulan bir dil. Ama Farsçayı Azerbaycan okumuşları çok iyi bilir; bu dilin kültürüne, edebiyatına, tarihçiliğine katkıları büyük. Bakü’nün aksine Tebriz aydını Türkçeye çok düşkün ve Farsçaya da çok saygılı. Şehriyar gibi bir Türk şairinin Türkçe şiirleri kadar, Farsça şiirleri de mükemmel; mesela Prof. Rahim Reisnia Osmanlı-İran tarihinin 19’uncu yüzyılı ve modern Türkiye üzerindeki tetkikleriyle her iki ülkenin tarihçiliğine de katkı yapanlardan.
Unuttuğumuz dil ve müzik
Tebriz’in depremlerine rağmen ta 15’inci asırdan beri devamlı restore edilen büyük Kapalıçarşı’sı bugünün Ortadoğu dünyasında yayıldığı alan itibarıyla kendi türünün en geniş ve büyük örneği. Bu çarşıyı gezmek bir zevk. Tebriz’in halılarının ne olduğu burada anlaşılıyor.
İstanbul’daki Tebriz asıllı Azerbaycanlılar, çok ön plana çıkmasalar da hem iş hayatında hem de kültür hayatımızda önemli yeri olan bir grup. Prof. Ali Polat bu grupta önde gelenlerden biri. Tebriz’deki dostlarımızla ve oraya yatırım yapan diğer Türk işadamlarıyla konuşmak bir zevk; Rıza Resulzade ve Mimar Fertus Musavi ve Ekber Talibi ile Tebriz çarşısını ünlü İran uzmanı arkeolog Andre Godart’ın kurduğu Azerbaycan Müzesi’ni ve Yelpaze Mescidi’ni gezmek irfan arttırıcı; uzun zamandır özlediğim tipte yüklü sohbette Tebriz’in aydınları evlerinde toplanıyorlar ve yaşam biçimlerinde bir incelik gözleniyor. Sohbet bu insanlar için basit bir ifade değil, bir sanat, bir tasvir ustalığı.

Türkçenin nelere kadir olduğunu Tebriz aydınları arasında anlıyorsunuz. Unuttuğumuz dil, unuttuğumuz müzik ve etrafa bakma sanatı Tebriz’de. Ara sıra Türkçe konuşulan dünyanın merkezlerini görmek lazım ama bakmayı bilmek şartıyla.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 24.10.2010)

22 Ekim 2010

II. Abdülhamid Dönemine Ait 1823 Resim


Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi olan Library of Congress'e ait aşağıdaki linkten İstanbul'un 100 yıl önceki halini görebilirsiniz:


18 Ekim 2010

Sultan Abdülaziz'in Dolmabahçe Sarayı'ndaki Odası

Sultan Abdülaziz'in Dolmabahçe Sarayı'ndaki Odası

Cemal Kutay'ın Salih Fuad Keçeci'den naklettiğine göre Sultan Abdülaziz, ölüm yılı olan 1876 başında Dolmabahçe Sarayı'ndaki yatak odasını harem dairesinden sonraları Atatürk'ün öleceği odaya nakletmişti. Burası sarayın en geniş cihannüması bulunan salonuydu[1]. Her ne kadar o odada ölmemişse de, saraydan çıkarılmadan önce Atatürk ile aynı odayı tercih etmiş olmaları ilginçtir.

Mustafa Armağan
(Osmanlı'nın Mahrem Tarihi,
Timaş Yayınları, İstanbul, 2008, Sayfa: 202-203.)

[1]Cemal Kutay, Bilinmeyen Tarihimiz, İstanbul 1974, s.250.

IV. Murad'ın kaftanı

IV. Murad’a ait bu kaftan bej zemin üzerine bitkisel motiflerden oluşmuştur. Yüzey bir önceki örnekte olduğu gibi kıvrım dallarla düzenlenmiştir. Ortada alt alta iki farklı madalyon birimler tekrar etmektedir. Kıvrım dalların bazı uçları rûmî ile sona ermekte ya da dallar rûmîleri taşımaktadır. Merkezde bulunan hatayi motifini çevreleyen rûmî motifl eri ile madalyon formu oluşturulmuştur. Madalyonun etrafındaki rûmîli dallar “S” kıvrım yaparak tekrar ederek; bazı yerlerde ise birbirlerine geçmelerle daire formu elde edilmiştir. Bunlann ortasında da küçük hatayi motifl eri yer almaktadır (Resim 5, Çizim 5).

Kaynak

Cülus Yolu (Kılıç Kuşanma Merasimleri)

Cülus Yolu, Fatih Sultan Mehmed'ten Vahdeddin'e kadar Osmanlı Padişahlarının tahta çıktıklarında kılıç kuşanıp ata bindikleri, cülus törenlerinin yapıldığı, padişahın hükümranlığını sembolize eden tarihi bir yoldur. Geleneğe göre Sultan kayık ile Eyüp'e gelir, vezirler ve devlet adamları yolun başında kendisini selamlar, o ise binek taşının oradan atına binerek Eyüp Sultan Hazretleri ziyaret ederdi. Sultan'ın bir işareti üzerine Şeyhülislam gelip beline dört halifeye ait kılıçlardan birini kuşatır ve Allah'ın yardımıyla din ve devlet düşmanları üzerine muzaffer olması için dua ederdi. Törenden sonra Sultan yeniden ata biner yolda toplanan ahaliye Cülus bahşişi dağıtarak Topkapı Sarayına geri dönerdi. Bir döneme damgasını vurmuş Osmanlı Padişahlarının iktidara ilk adımı attıkları Cülus Yolu'nda sultanların ata bindikleri tarihi "Binek Taşı" halen ziyaretçilerini beklemektedir.

detaylı bilgi için:
Prof. Dr. Baha Tanman / Kılıç Kuşanma Törenlerinin Eyüpsultan Külliyesi ile Yakın Çevresine Yansıması /Eyüp Sultan Sempozyumu II. cilt / Eyüp Belediyesi Kültür Yayınları

detaylı bilgi için:
Nejat Eralp / Eyüp Sultan ve Osmanlı Hükümdarlarının Kılıç Kuşanma Törenleri Taklid-i Seyf / /Eyüp Sultan Sempozyumu II. cilt / Eyüp Belediyesi Kültür Yayınları

Sultan I.Ahmed ve 14 Rakamı

Sultan I.Ahmed'in talihi neredeyse 14 rakamı etrafında düğümlenmiş görünüyor. 14 yaşında tahta çıkmıştı, 14.Osmanlı padişahıydı ve 14 yıl padişahlık yapmıştı. Öldüğünde ise 14x2=28 yaşındaydı. Ayrıca tahta çıktıktan sonra sünnet olan ilk Osmanlı padişahı da odur.[1]

Mustafa Armağan
(Osmanlı'nın Mahrem Tarihi,
Timaş, İstanbul, 2008, Sayfa:99)

[1]Nazmi Sevgen, "Tahta çıktıktan sonra sünnet olan ilk hükümdar: Birinci Ahmed", Tarih Dünyası, Sayı:14, Kasım 1950, s.600-601.

17 Ekim 2010

"Efendi" yazarından intihal manzaraları!

Bir gazete okuyucusu iseniz ne beklersiniz köşe yazarınızdan? Güvenilir, farklı olmasını, kendini tekrarlamamasını, çalıp çırparak yazmamasını, yanlış bilgilendirmemesini...

Ne var ki, bugün teşhir edeceğim iki 'yazar'ın bütün bunların aksini hem de sık sık yaptığını söylemek zorundayım. Hem kaynak göstermeden her şeyi bilir edasıyla yazıyorlar; hem de eski, tekrar, yanlış, üstelik de aşırma bilgilerle sayfaları dolduruyorlar.

Gazetecilik haber atlatmaktır bir yerde. Başka bir yerde çıkmamış haberi okurunuza sunmaktır. Gelgelelim bir gün gazetenizi alıyorsunuz ve yazarınızın yazısını sanki bir süre önce yine aynı gazetede başka bir kalemden okuduğunuz izlenimine kapılıyorsunuz. Arşivleme veya internetten kontrol etme merakınız varsa bakıyorsunuz ki, evet, aynı gazetede, yaklaşık 4 yıl önce aynı yazıyı okumuşsunuz. Tepkinizi nasıl gösterirdiniz?

Soner Yalçın, 23 Mart 2008 günkü "Hürriyet"te birbiriyle bağlantılı iki yazı yazmış. Ancak ikisi de intihal, yani çalıntı, üstelik ikincisi, selefi Murat Bardakçı'dan çalıntı. (Bardakçı'nın tepki göstermeyişini neye yormalı, bilmiyorum.)

İlk yazı, Mustafa Reşid Paşa ile Mehmed Ali Paşa'nın sadrazamlıklarını, İngiliz veya Fransız 'parti'lerine mensup olmalarıyla açıklıyor ve bizde bu işler evvel eski böyledir demeye getiriyor. Öyle mi, değil mi bakalım ama önce bir sırrı ifşa edelim: Bu yazıdaki bilgi ve yorumlar, Taner Timur'un "Osmanlı Çalışmaları" (bendeki Verso Yayınları'nın 1989 baskısı) adlı kitabından aktarmış ama "Çaldımsa da mirî malı çaldım" hesabı, nereden aldığını belirtmemiş.

Soner Yalçın yazıya şöyle giriyor:

"Paris'te yayımlanan bir kitap, kısa sürede üç baskı yaptı. Yazar, 'Destrilhes' takma adını kullanmıştı. Kitabın adı; "Türkiye Hakkında Sırlar" (Confidences sur la Turquie) idi. Bestseller olan kitap, Osmanlı Devleti'nin bazı sırlarını ifşa ediyordu. Bu kitaba yanıt gecikmedi. Emile Tarin adlı avukat, iddialara yanıt veren bir kitap kaleme aldı."

Taner Timur'un 1989 tarihli kitabında ise şu cümleler var:

"Paris'te, 'Türkiye Hakkında Açıklamalar' başlıklı bir kitap yayınlandı. Takma bir isimle kaleme alınmış olan bu kitap, Osmanlı Devleti ve yöneticileri hakkında pek de kolaylıkla bilinemeyecek bir sürü bilgi veriyordu. (...) Destrilhes imzalı kitap (...) bir yıl içinde ikinci ve üçüncü baskılarını yaptı. Ayrıca Emile Tarin isimli bir avukat da, yazarın iddialarına karşı başka bir eser kaleme aldı."

Şimdi de Yalçın'ın şu cümlesine bakın lütfen: "Batılılar (...) Diplomatik yazışmalarında, Osmanlı'daki gruplaşmalardan 'Fransız Partisi', 'İngiliz Partisi', 'Rus Partisi' diye bahsediyorlardı."

Timur'un kitabında ise aynı cümle şöyleymiş: "Batılılar diplomatik yazışmalarında, 'Fransız Partisi', 'İngiliz Partisi', 'Rus Partisi' vb. gibi sıfatları daha uygun görmüşlerdir."

Şu cümle Soner Yalçın'ın: "Musa Saffeti Paşa, Rıfat Paşa, Rıza Paşa vb. de cehalet ve yiyicilikle itham ediyordu."

Timur'un kitabında ise şöyle yazılı: "Rıza Paşa, Rıfat Paşa ve Musa Saffetî Paşa gibilerin cehaletini ve yiyiciliğini vurgulamıştır."

Şimdi yine Soner Yalçın'ın aynı gün çıkan 'Kavganın nedeni' adlı 2. yazısına geçelim. Bence 'bomba'nın fitili burada gizli, zira bu yazı Prof. Timur'dan değil ama aynı gazetede 27 Haziran 2004 günü çıkan Murat Bardakçı imzalı tıpatıp aynısı.

İşte iki yazıdan çarpıcı örnekler. (B Bardakçı'yı, Y Yalçın'ı gösterir. Vurguların bile aynı olduğuna lütfen dikkat.)

B "1854'te varılan anlaşmanın çok ilginç bir maddesi vardı: Kanal'ın Akdeniz'e açıldığı yere dev bir heykel dikilecekti. Heykel, firavunlar zamanının giysilerine bürünmüş bir kadın şeklinde olacak ve elinde 'Asya'nın ışığının Mısır'dan geldiğini' sembolize eden bir meşale tutacaktı."

Y "İmzalanan sözleşmenin altında ilginç bir madde vardı: Kanalın Akdeniz'e açıldığı yere dev bir heykel yapılacaktı. Heykel, firavunlar döneminin giysilerine bürünmüş bir kadın şeklinde olacak ve elinde "Asya'nın ışığının Mısır'dan geldiğini" sembolize eden bir meşale olacaktı!"

B "Süveyş Kanalı 1869 Kasım'ında dünyanın dört bir tarafından gelen davetlilerin katıldığı büyük ama 'heykelsiz' törenlerle açıldı. Bartholdi'nin eseri ise, Mısır'da bu yaşananlardan sonra Paris'te bir depoya kondu ve tozlanmaya terkedildi."

Y "Süveyş Kanalı, 1869'da dünyanın dört bir tarafından gelen davetlilerin katıldığı büyük ama "heykelsiz" törenlerle açıldı. Heykeltıraş Bartholdi'nin eseri, Paris'te bir depoya kondu ve tozlanmaya terk edildi."

B "Heykel bir elinde hukuku simgeleyen bir kitap tutacak, diğer elinde de 'dünyayı aydınlatan özgürlüğün sembolü' olan bir meşale taşıyacaktı."

Y "Heykel; bir elinde hukuku simgeleyen bir kitap tutmalı, diğer elinde de "dünyayı aydınlatan özgürlüğün sembolü" olan bir meşale taşımalıydı."

B "Sipariş gene aynı heykeltraşa, Frederic Auguste Bartholdi'ye verildi. Bartholdi'nin eseri zaten hazırdı, senelerden beri bir depoda beklemedeydi ve tek eksiği üst kısmında, yani elleriyle kollarında ve yüzünde bazı değişiklikler yapılmasıydı."

Y "Sipariş gene aynı heykeltıraşa, Frederic Auguste Bartholdi'ye verildi. Bartholdi'nin Süveyş Kanalı için yaptığı heykelin elleri, kolları ve yüzünde değişiklik yaptı."

B "Bartholdi, New York'a yanına bu defa Süveyş Kanalı'nın mühendisi ve heykelin fikir babası olan Ferdinand de Lesseps'i de alarak gitti ve 1886'nın 25 Ekim'inde yapılan törende eserinin açılışını bizzat yaptı."

Y "Bartholdi, New York'a yanına Süveyş Kanalı'nın mühendisi ve heykelin fikir babası olan Ferdinand de Lessepse'yi de alarak gitti. Heykel 25 Ekim 1886'da New York'ta açıldı." (Her ikisinin de 25 Ekim tarihinde yanıldıklarını, doğru tarihin 28 Ekim olduğunu söyleyeyim de gerisini siz anlayın.)

Görüldüğü gibi basit bir kes yapıştır işlemiyle allâme kesilebiliyor birileri.

Bu arada aklınıza, 'Peki yukarıdaki bilgiler doğru mu?' sorusu takılmış olabilir. Keşke doğru olsaydı da, aktardığıma değseydi. Maalesef onları, "İlk hava şehitleri Fatih meydanında uyuyorlar" asparagas haberiyle belki de dünya basınında Basın Konseyi'nden kınama cezası almış tek tarih yazarı olan Murat Bardakçı uydurmuş. Mesela 1854'te Abdülaziz'i padişah yapıyor ki, daha tahta geçmesine 6 yıl vardır. Bunları ve daha fazlasını sergileyeceğimiz yazıya ise bir hafta var. Bekleyin.

Mustafa Armağan
(Zaman, 17.10.2010)

10 Ekim 2010

Zorunlu askerliğe Avrupa’dan 121 yıl sonra geçebilmiştik

Askere alma kanunun değişmesi ve tek tip askerlik tartışılıyor.

FRANSA'DA 1793'TE BAŞLAYAN ZORUNLU ASKERLİĞE BİZ 1914'TE ANCAK GEÇEBİLMİŞTİK
İmparatorluğun ilk 300 yılında dünyanın en önemli askeri gücünü oluşturan Osmanlı ordusu, 17. Yüzyıl'dan itibaren değişen askeri sistemlere ayak uydurmak için imparatorluğun son 300 yılını ise arayışlarla geçirdi.

KUR'AYLA ASKER
Yeniçeri Ocağı'nın 1826'da kaldırılmasından sonra Asâkir-i Mansure-i Muhammediye adı altında yeni bir ordu kuruldu. Her ne kadar padişahın fermanı ile yeni ordunun esasları tespit edilmişse de askere almada tam bir sistem yoktu. Maaş karşılığı 12 yıl askerlik yapılacaktı. Ancak verilen maaşın azlığı yüzünden istenilen netice alınamadı. Mevcut askerlerin haricinde savaş sırasında yaşı uygun olanlar da zorla askere alınırdı. Sistem yeterli olmayınca yeni çıkarılan kanunlarla askere almaya bir düzenleme getirilmeye çalışıldı.

1846 tarihli Kur'a Kanunu ile askere alma işlemlerine bir düzen getirildi. Bölgenin ileri gelen yöneticilerinin nezareti altında nüfus sayımı yapılmış yerlerde yaşı 19-20 olanlar arasında kur'a çekilerek askere alınanlar tespit edildi. Gitmek istemeyenler bedel-i şahsî adı altında kendi yerlerine askere gidecek olanları tespit ederlerdi. Yerine gidecek birisini bulamayan ise bedel-i nakdî adı altında belirli bir miktarda para verirlerdi. Ancak gayrimüslimlerin askere gitmek istememeleri, kanundaki askere gitmede muaf grupların fazlalığı ve uygulamalardan doğan noksanlıklar yüzünden askere alma başarılı olamadı. Medrese talebeleri, üst düzey bürokrasisi, ailesine bakacak kimsesi olmayanlar vs. gibi birçok grup askere gitmiyordu.

88 YILDA BİR SİSTEM KURULDU
1846 kanunundaki aksaklıkları düzeltmek için 1870 ve 1886 da yeniden askere alma kanunları çıkarıldı. Muafiyetler azaltıldı. Ancak istenilen netice yine alınamadı. Özellikle gayrimüslimler askerlik yapmamak için 1908'deki düzenlemeden de bir sonuç çıkmadı. Ancak dünya savaşına doğru 12 Mayıs 1914'te "Mükellefiyet-i Askeriye Kanun-ı Muvakkatı" adıyla geçici bir askere alma kanunu çıkarıldı. Bu kanunla ülkemizde zorunlu askerlik başladı. Kanunun birinci maddesine göre "Osmanlı hanedanının üyeleri dışında kalan tüm tebaa için askerlik hizmeti zorunlu kılınmıştı". 18 ile 45 yaş arasındaki her erkek askerlik yapmakla mükellefti. Önceki kanunlardan doğan eksiklikler iyi tespit edildiği ve seferberlik ilan edildiği için Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı ordusunda askerlik yapanların sayısı çok büyük rakamlara ulaştı.

1914 tarihli kanun, Millî Mücadele dönemi ile Cumhuriyet'in ilk yıllarında da uygulanmaya devam etti. Cumhuriyet'in ilanından sonra 1927'de yeni bir askere alma kanunu kabul edildi. Bu kanun daha sonra onlarca değişiklikler yapılarak günümüze kadar uygulandı.

ZORUNLU ASKERLİK FRANSIZ İHTİLALİ'YLE YAYILDI
Osmanlı'da profesyonel askerlik varken Avrupa ordularında paralı askerler ve asillerin gönderdiği birlikler ağırlıktaydı. Osmanlı ordusu 100 bin kişilik bir büyüklüğe ulaşırken Avrupa ordularının çoğu 25-30 bin kişiyi geçmiyordu.

Aristokratlar komutan ve onların adamları da askerleriydi. 17. yüzyılda Fransa Kralı XIV. Louis aristokratları sarayında topladı ve asillerin askerlerinden büyük bir ordu meydana getirdi. Fransa'da profesyonel askerlik Fransız İhtilali'nin bir sonucudur. İhtilal yüzünden Avrupa'da savaş çıkınca "Levee en masse" olarak bilinen ve kitlelerin topluca askere alınmasını öngören kanun 23 ağustos 1793'te Milli Konvansiyon'da kabul edildi. Bu kanuna göre bütün vatandaşlar askerdi. Genç erkeklerden savaşmaları evli erkeklerden nakliyata ve mühimmat teminine yardımcı olmaları, kadınlardan üniforma ve çadır dikmeleri, çocuklardan bez toplamaları, yaşlılardan ise meydanlarda toplanmaları isteniyordu. Bu uygulama Fransız İhtilal Savaşları boyunca geçerliliğini korumuştu. Bu durum Fransız ordusunun çok büyük bir sayıya ulaşmasını sağladı. Bu yeni sistem Fransa'dan sonra Kıta Avrupası'na da yayıldı.

SUBAY YETİŞTİRİLEMEDİ
Osmanlı ordusunun en büyük problemi subay yetiştirilememesiydi. Askeri akademi kurulamadığı için istenilen vasıflarda subay yetiştirilemedi. Mühendishanelerden çok az subay yetişti ve yetişen subaylarda alaylılarla çekişti. Kavalalı Mehmed Ali Paşa isyanında Osmanlı ordusunun Mısır birlikleri karşısında mağlup olmasının en önemli sebebi subay eksikliğindendi. İkinci Mahmud döneminde yeni askeri sistemle birlikte Mekteb-i Harbiye kuruldu. Ancak okula almada yapılan hatalardan dolayı yine yeterli subay yetiştirilemedi. Tanzimat döneminden itibaren modern tarzda subay yetiştirilmeye başlandı. Özellikle İkinci Abdülhamid döneminde yetiştirilen subay sayısı arttı.

ASKERE ALMADA HANGİ ÖLÇÜ KULLANILIYOR?
Ben askerliğim sırasında acemi birliği eğitimimi tank asteğmeni olarak aldım. Yedek subay okuluna seçilenlerin hangi ölçülerle seçildiğini hâlâ anlamış değilim. Her meslekten arkadaş vardı. Ancak teknik kökenli arkadaşlarım tankın kullanılmasıyla ilgili hususları sosyal bilimci arkadaşlardan daha rahat anlıyorlardı. Teknik bilimlerden gelenlerin daha başarılı olacağı top, tank gibi teknik branşlara niçin sosyal bilimci seçilir?

Erhan Afyoncu
(Bugün, 10.10.2010)

İlginç tesadüf

İstanbul’un işgalden kurtulduğu gün, mütareke döneminin meşum politikacısı Damat Ferit Paşa ölmüştü.

6 Ekim 1923’te Türklerin payitahtı ve bütün doğu dünyasının göz bebeği İstanbul işgalden kurtuldu. Anadolu ordusu şan ve şeref ve İstanbulluların tezahüratıyla şehre girmişti. Bazıları 1261’de İznik İmparatorluğu’ndan gelen General Paleologos’un Konstantiniyye’deki Haçlıları kovalayışını ve şehre girişini anımsar. Demek ki; mukayese edilmesi doğru değilse de İstanbul iki kere asıl sahiplerinin, Batıdan gelenleri sürüp çıkarmasına şahit olmuştur.

1204’te şehri yağmalayanlar ve ahaliyi katledenler burada yarım asırlık sözde bir imparatorluk kurdular. Sakinlerinin dini inancını aşağıladılar. En önemli dini ve kültürel eserleri batıya taşıdılar. Bunların iadesi bugün bile münakaşa ve çekişme konusudur.

Osmanlı kabineleri Anadolu’ya belli belirsiz destek veriyordu
Mondros Mütarekesi sonucu İstanbul’u işgal eden İtilaf Devletleri yani Britanya, Fransa ve İtalya aralarına Yunanistan’ı da aldılar. Sur içindeki eski İstanbul, Fransız işgal bölgesiydi. Beyoğlu ve Boğazlar mıntıkası Britanya’ya bırakıldı. Kadıköy ve Üsküdar bölümünde İtalya kontrolü ele geçirdi. Lakin yerli halkla çok rahat ilişkilere girdikleri için İngilizler müttefiklerinin denetimini güvenilir bulmadılar ve bu bölgeye de el attılar. Zaten şehrin yüksek komutası ve denetim Britanya yüksek komiserindeydi.

Saltanat makamının hakimiyetinin Haliç kıyısı ile Bebek arasını kapsadığını söylemek gerekir. Zaten şehirde dört kuvvetin asker ve polisleri hakimiyeti elde tutuyordu. Osmanlı dahiliye nazırının şehir üzerinde üstün merci olmadığı, zabıtanın işgal kuvvetlerine bağlı olduğu açıktır. Bu bağlılığın adı denetim ve müdahaleydi.

Ama unutmayalım işgalin adı ilhak değildir; Osmanlı devleti yaşıyordu, mütareke şartlarına tabi de olsa ordu vardı ve bu ordu Anadolu’daki hükümeti içinden çıkardığı gibi onlarla da teması muhafaza etti. Hariciye nezareti vardı, bakanlıklar vardı, başkentte büyükelçiler vardı, Osmanlı’nın dışarıda büyükelçileri vardı ve padişah İstanbul’daydı.

Osmanlı kabineleri Damat Ferit’inki hariç Anadolu’ya karşı düşmanca tavır almaktan da kaçınmışlar ve hatta belli belirsiz bir destek göstermişlerdir. Mesele inançta düğümleniyordu. Uzun ve yorucu Balkan ve I. Dünya Savaşı’ndan sonra yenilgiyi kabul etmek ve düşmanların insafını beklemek veya direnmek seçimi vardı. Herhalde direnenlere ilk başta çok kimse yakınlık duymuş değildi. Anadolu kendini ispat etti. Sahip olduğu devlet mekanizmasını ve devlete bağlı halkı direniş savaşında yönetmeyi bildi. Bu birinci savaşın sonunda en istisnai ve olağandışı gelişmedir.

İstanbul birçok milletin kaynaştığı bir şehirdi. Zabıta vakaları, sağlık sorunları ve kıtlık ortalığı kasıp kavurdu. Bu dönemi İstanbul Türkünün başarı ile atlatmasını anlamak için Yakup Kadri’nin “Sodom ve Gomore”si yetmez, Ercüment Ekrem’in “Kan ve İman” adlı romanında tasvir ettiği Estekzade mahallesini de tanımak gerekir.

Felaketi getiren kadrolar direnişe de yardım etti
İstanbul direndi, Fransız işgal komutanı Franchet Desperey’nin belirttiği gibi “bu Jön Türkler ne olursa olsun miskin ihtiyar Türklerden çok daha dinamik ve inançlıdır” sözüne kulak vermek gerekir. İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı’na sokarak felaketi getirenler bitmeyen enerjileriyle direnişe de yardım ettiler. Bilinen lider kadrolarını dışladıkları için bu sefer başarıya yardımcı oldular.

6 Ekim 1923 günü İstanbul sahiplerini karşıladı ve kurtuluşunu kutladı, aynı gün mütareke döneminin meşum politikacısı Damat Ferit Paşa sığındığı Fransa’da öldü. Belki de Anadolu’ya katılamayanların dahi zaman zaman çatışmaya düştükleri insan, asıl mülteciler muhitinde uğrayacağı istiskal ve suçlamadan bu şekilde kurtulmuştu. Bir hafta sonra Ankara’nın Türkiye devletinin başkenti olduğu ilan edildi. Böylelikle İstanbul, Mudanya Mütarekesi’nden beri yaşadığı kurtuluş havasından sonra Türk tarihinin yeni bir safhasına geçişi gözlüyordu.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 10.10.2010)

9 Ekim 2010

Akıl hastalarını ilk Osmanlı tedavi etti

1488’de yapılan Edirne Sultan Bâyezid Dârüşşifâsı’nda akıl hastaları tedavi edilirdi. Dârüşşifâ, günümüzde müze olarak hizmet vermektedir.

19. asra kadar Avrupa’da akıl hastası, şeytan tarafından rûhu kabz edilmiş, ancak cismen insan olan bir varlıktı. Osmanlı’ya göre ise sadece meczûbidi. Yani Allah katına “cezb edilmiş” hasta... Meczûb’un yanında mecnûn, şeydâ, dîvâne denebilir, deli demekten kaçınılırdı. Hikmetinden suâl olunmaz bir sebeple bu illete düçar olmuş insana hakaret etmemeye özen gösterilirdi.

İki ayrı kültürün aynı konuya bu derecede farklı yaklaşımı, konunun obje’si olan hasta’ya yapılacak muamelede de tabiatiyle zıt metodlar uygulanmasını zorunlu kılıyordu.

Batı’da tedavi yolu basitti: Akıl hastası ateşte yakılır, işkenceye uğrar, sonunda ruhları şeytandan kurtarılmış şekilde ‘Öbür Dünya’ya, Tanrı’ya havale edilirdi.

Modern psikiatrinin büyük kurucularından psikiatr (İngilizce: psikiatrist) Dr.Kraft-Ebing şöyle yazıyor: “Hristiyanlık, akıl hastalarına ilgi göstermiyordu. Onları şeytan tarafından ele geçirilmiş yaratıklar şeklinde algılıyordu. Akıl hastalarını tedaviyi Avrupa, Türklerden öğrendi. Türkler, bizden çok önce, akıl hastalarına mahsus hastaneler kurdular." (Traité Clinique de Psychiatrie, Paris 1897, s.53).

Deliliğin hastalık olduğu 16. asır Avrupası’nda bilinmiyordu” (Jean Vinchon, Les Malades de I’Esprit, Paris 1930, s.24). “1818’de Fransa’da akıl hastaları, hayvanlardan ve canilerden daha kötü muamele görürdü” (Esquirol, Rapport, Paris 1874, s.2).

1788’de Türkiye’ye gelen Dr.John Heward adlı İngiliz, İstanbul’da yalnız akıl hastası kabûl edip tedavi eden hastane olduğunu işitip hayretle gezdi. Dönüşünde yazdığı raporda, akıl hastanelerinin Türkiye’de eskiden daha iyi olduğunu, fakat bugün de İngiltere için “örnek ve takdire cidden değer” tıp müesseseleri şeklinde işlediğini belirtiyor.

OSMANLI’YA GELİNCE...
Osmanlı, diğer hastalıklar gibi akıl hastalıklarına özel dârüşşifâ kurmak geleneğini, vârisi bulunduğu Selçuklulardan aldı. Böyle hasta kabûl ve tedavi eden dârüşşifâ’lara bîmâr-hâne dendi (bu kelime halk ağzında “tımarhane” oldu ve küçümser anlamı zamanla ağır bastığı için şimdi terk edildi).

15. asır sonlarında İkinci Bâyezîd’in Edirne Dârüşşifâ’sı, 16. asır başlarında Hurrem Haseki-Sultân’ın Mimar Sinan’a yaptırdığı Haseki Dârüşşifâ’sı, bimâr-hâne seksiyonları ile cihan çapında ün yapmışlardı, Haseki Hastanesi bugün de işlevini sürdürüyor ve politik alanda büyük günahları olan Hurrem bu vesileyle hâlâ dua alıyor. Bu hayır müesseseleri, çok zengin vakıflarla asırlar boyu yaşadı. Kadın ve erkek hasta pavyonları ayrı idi.

Osmanlı’nın mâl-i hulyâdediği mélancolie (melankoli), kara sevdâdediği hystérie (isteri), ateh-i kable’l-mîâd dediği schizophrénie (şizofreni), ayrı metodlarla tedavi gören akıl hastalıkları idi. İlâç, istirahat, gıda ve çiçek çeşitleri, musiki, tedavi yollarından bazıları idi. Besin ve çiçek çeşitleri koku, renk, şekil, tad bakımlarından dikkatle kullanılmıştır. Bu husus, Osmanlı tıbbına ve Türk medeniyetine şeref verir.

BEDAVA TEDAVİ EDİLİRDİ
Daha Hekim Şuûrî, Mir’ât-ı Emzice (isme dikkat: Karakterlerin Aynası) adındaki psikiatri traité’sinde, Türk Musikisi makam ve usullerinin ayrı karakterleri bakımından farklı etkiler yapacağı için, hastanın durumuna göre dikkatli kullanılması gerektiğini yazar. Bu ise, doktorun derin musiki kültürü bulunmasını gerektirir.

Evliyâ Çelebîmiz, 3. cildinde (s.468-70) Edirne Sultan Bâyezid Dârüşşifâsı’nı gezip hekimleri ve hastaları ile konuşur (bugünkü anlayışımıza göre röportaj yapar). Ayrı ayrı besinlerin, çiçeklerin, musiki makamlarının (Hicâz, Uşşâk, Râst... gibi), çalgıların nasıl apayrı tesir yaptıklarını, usta kalemi ile anlatır. Hastaneler Fî sebîlillâh (Allah yolunda) yaptırılan, hastaların vakıf gelirleri ile bedava tedavi edildikleri kuruluşlardı. Delilerin musiki ile tedavisinin uygulamalı olarak Birleşik Amerika’da ancak 1956’da başladığını söylersek, ne yüce bir kültürden geldiğimiz anlaşılır.

RUMLAR İŞKENCE YAPARDI
Ancak Türklerin akıl hastalarına şefkati, bizimle iç içe yaşayan Rumlara tesir bile edememişti. İstanbullu Rumlar, Türklerin delilere davranışları ile alay edercesine, kendi delilerine türlü işkenceler yaparak, vücutlarındaki şeytanı çıkarmaya çalışır, onları döver, aç ve susuz bırakırlardı ki, şeytan acıya, açlığa ve susuzluğa dayanamayıp def olsun (İnciciyan, s.120). Ancak Avrupa’daki gibi yakmıyor, öldüremiyorlardı. Zira bizde böyle bir davranışın cezası asılmaktı.

Avrupa’da 19. asır ortalarına kadar bir akıl hastası suç işlerse, normal insan gibi ceza görürdü. Osmanlı’da, suçun mahiyeti ne olursa olsun, hekim teşhisi ile akıl hastalığı belgelenen kişi, sadece hastaneye kapatılır ve iyileşmeden salıverilmezdi. Cevdet Paşa’nın naklettiği (VII, 148) olay örnektir: 23 Ocak 1802 günü ases ortası odabaşısı Abdullah Ağa adlı binbaşı rütbesindeki subay, Ayasofya Camii’nde sabah namazını kıldı. Namaz biter bitmez kılıcını çekti, cemaatten birini yaraladı.

Cemaatin takibi üzerine Soğuksu’ya doğru kaçarken orada da bir çocuğu yaraladı. Yetişen zabıta memurları tutuklayıp Bâb-ı Âlî’ye (Başbakanlık) getirdiler. İlk bakışta aklını yitirdiğine karar verildi. Ancak hekim kararı gerekiyordu. Gelen hekim, aynı teşhiste bulundu. Hiç ceza verilmedi. İyileşinceye kadar kalmak üzere Süleymâniye Dârüşşifâsı’na, Cihan Hâkanı Kaanûnî Sultan Süleymân’ın Sinan’a yaptırdığı İstanbul’un bu en muhteşem külliye’sinin ilgili birimine gönderildi.

Yılmaz Öztuna
(Türkiye, 14.08.2010)

Miryokefalon Türkler için dönüm noktasıydı

(Bu resim Gustavo Tore tarafından yapılmıştır.
Miryokefalon zaferinde Türk askerinin pusudaki durumunu tasvir etmektedir.
Konya'da yapılan pusudaki başarı, İmparator Manuel'in umutlarını tüketmiştir.)

Malazgirt zaferimizin 939. yıl dönümünü kutladık. Malazgirt bize, Türkistan’dan sonraki yeni ana yurdumuz Anadolu’nun kapılarını açtı. Bizi Akdeniz’e, tarihimizde ilk defa açık denizlere çıkardı. Osmanlı Cihan Devleti’nin alt temellerini oluşturdu. Ama biz tarihçilerin 2. Malazgirt dediğimiz Miryokefalon zaferini bugün aydınlarımız, gençlerimiz, çocuklarımız bilmiyor. Miryokefalonsuz, bugün yaşadığımız coğrafyayı edinmemiz mümkün değildi.

17 Eylül 1176 Miryokefalon zaferinin 834. yıl dönümündeyiz. Türk milletine kutlu olsun! Zaferi bizim için kazanan Selçukoğlu İkinci Sultan Kılıç-Arslan‘ı (1116-1155-1192), eksiksiz bir saygı, sonsuz bir sevgi ile anıyoruz. Asker, hükümdar ve insan olarak yüce karakterine hayranlığımızı açıklıyoruz.

Miryokefalon, Eğridir Gölü’nün az kuzeyindedir. Tam yeri hakkında bu yörenin insanı olan Yk. Müh. Ramazan Topraklı bir kitap yayınladı: M.Savaşı, Ankara 2010.

Burada, 12. yüzyılın en büyük ve en önemli meydan muharebesi vuku buldu. En büyük ve önemli Avrupa ve Hristiyan devleti Bizans’ın, çok seçkin bir asker, devlet ve kültür adamı olan imparatoru Manuel Komnenos (1122-1143-1180), Anadolu Selçuklu sınırını geçti. Miryokefalon geçidine geldi. İkinci Kılıç-Arslan ve Türk ordusu burada idi. Türk’ün geleceğini belirleyen meydan muharebesi burada oldu. Kaybetse idik, düşman, taht şehrimiz Konya’ya gelecek, bizi Anadolu’da sürebildiği kadar doğuya sürecekti. Malazgirt’ten tam 105 yıl sonra, devletimizin geleceği kararacaktı. Avrupa’da bizim Selçuklu devletimize çoktan Türkiye (Turchia) demelerine rağmen, Anadolu’ya gelen Türk nüfusu ile yerli halk henüz dengede idi.

O çağda Bizans (Doğu Roma) imparatorluğu, Anadolu’nun kalın şerit hâlinde istisnasız bütün sahillerini, Balkanlar’ı, Kıbrıs ve Girit’i, Güney İtalya’yı içeriyordu. İmparator Manuel’in ordusunda Macar, İtalyan, Fransız, Sırp, hattâ Türk (Gök Tanrı dininden Peçenek) yardımcı birlikleri bulunuyordu. Türkleri Anadolu’dan atmak üzere, Kılıç-Arslan’ın 60.000 askerden oluşan ordusu ile karşılaştı.

BİZANS SARAYINA ZİYARET
İkinci Kılıç-Arslan, Yunanca, Farsça, Arapça’ya vakıftı. İmparator Manuel’i yakından tanıyordu. Şahsen dosttular. İmparator’u Bizans (İstanbul) şehrinde ziyaret etmiş, 3 ay sarayında kalmıştı. Böylesine bir ziyareti hayal bile etmeyen -o çağda Hristiyan dünyasının en medenî ülkesi olan- Bizans’ın İmparatoru, sarayına şeref veren Kılıç-Arslan’ın her öğün yemeğini altın tabaklarla göndermiş ve hiçbir öğün tabakları geri almamıştı. Bizans’ın haşmetini büyük rakibine göstermek için elinden geleni yapmıştı.

Şimdi Sultan Kılıç-Arslan, Miryokefalon’da mağlûp Bizans ordusunun karşısında idi. Manuel’i esir alarak prestijini kırmak istemedi. Zaferi kazandığı an, çepeçevre kuşattığı Bizans ordusunun çekilip gidebilmesi için, ordumuzun bir kanadını açtı ve düşman rahatça geçti. Hâkanımız, bu coğrafyada beraber yaşayacağımızın idrakinde idi. Zamanının medenî seviyesinin çok üzerinde idi. Mağlûp ve ağır zayiat veren İmparator, saflarımızı selâmlayarak çekilip gitti.

Kılıç-Arslan, Mısır-Suriye sultânı Selâhaddin Eyyubî ve Almanya İmparatoru Friedrich Barbarossa başta, belli başlı hükümdarlara zafer-nâmeler göndererek Miryokefalon’u anlattı (buna rağmen Barbarossa, 3. Haçlı Seferi başkomutanı sıfatıyle üzerimize gelerek topraklarımızda can verecektir).

“DUÂNIZLA KAZANDIM”
Zaferden sonra Sultan Kılıç-Arslan, taht şehri Konya’ya geldi. Büyük törenle kutlamaları kabul etti. Süryânî Patriki de kendisini kutlayınca “Duânız berekâtıyle kazandım!” dedi. Dünya tarihinde, hele Orta Çağ’da telaffuz edilmiş en derin manalı, insanlık tarihinin parıltılı tezahürlerinden bir cümledir. Atalarımızın ne yüce bir kültür ve siyaset çizgisine eriştiklerinin göstergesidir. Ancak kendi pozisyonundan ve inancından emin ve müsterih bir insanın söyleyebileceği bir sözdür. Oğuz‘luktan -Müslüman olarak- hızla Türkmen ve oradan aynı hızla yüksek yerleşik uygarlığa geçerek Türk olabildiğimizin kanıtıdır. Böylesine bir hızla bin yıllık Anatolia’ya Avrupa’da Türkiye dedirttiğimiz âşikârdır. Böyle bir cümleyi, karşıt bir dinin en yüksek ruhanisine söyleyebilecek devlet başkanının bugün bile dünyamızda varlığından şüphe ederim.

Bizans, Orta Anadolu’yu Türklerden geri alabilmek için bir asırdır fırsat buldukça nice teşebbüsler yapmıştı. Miryokefalon’da Bizans’ın bu ümidi söndü. Sultan Kılıç-Arslan, torunu Büyük Alâeddin‘e (1192-1219-1237), Anadolu’yu, dünyanın o asırdaki en müreffeh ülkesi hâline getirebileceği zemini, Miryokefalon zaferi ile hazırladı.

Yılmaz Öztuna
(Türkiye, 18.09.2010)

8 Ekim 2010

İstanbul Ansiklopedisi

İstanbul Ansiklopedisi biçiminden diline, madde başlıklarından görsel malzemesine, yazar kadrosunda teknik elemanlarına, üslubundan yazım ilkelerine, kaynaklarından imzalarına kadar titiz bir seçimin ve çalışmanın ürünüdür. Gerek biçim, gerekse içerik olarak ana ilkeleri uzmanların katıldığı geniş tartışmaların ışığında saptanmıştır. Ansiklopedi esasta alfabetik olmakla birlikte geniş tematik maddelere de alfabetik sıra içinde yer vermekte; böylece, okurun herhangi bir konudaki özel bir madde yanında dilediğinde o konunun toplayıcı maddesine ulaşabilmesi de sağlanmaktadır. örneğin, İstanbul'daki tek tek saraylar alfabetik sırayla tekil madeler olarak işlenirken, "S" harfinde genel ve ayrıntılı bir "Saraylar" maddesi de yer almaktadır. Böyle bir yaklaşım bir yandan ansiklopediyi İstanbul'la ilgili bir kitap dizisi olmakta kurtarırken, öte yandan tek tek madde girişleri arasındaki bütünselliğin kurulmasını da sağlayarak bilgi alanını genişletmektedir. İstanbul Ansiklopedisi'nin bir başka özelliği de bazı madde metinlerinin yanında ana metinle ilişkili ek bilgilerle, anı, deneme, öykü gibi edebi metinleri kapsayan çerçevelere yer verilmesidir. Okurun bu çerçeveler aracılığıyla değinilen dönemin özelliklerini değişik bakış açılarından tanıması amaçlanmıştır.

(Kitabın İçinden)
http://www.tarihvakfi.org.tr/yayinlar/tanitim.asp?ID=176&DiziID=20

7 Ekim 2010

I.Mahmud'un Fermânında kullandığı tuğrası (1741)

IV. Mehmed'in Mülkname'sinde kullandığı tuğra (1662)

Orhan ve Kantakuzenos İş Birliği

(Orhan Gazi tarafından kullanılan ilk tuğra 1348)

Yarım yüzyıl boyunca Türkler'le yalnız savaşlar değil, birlikte yaşam deneyimi Kantakuzenos'u Türkler'e ısındırmış (kendisi Türkçe biliyordu), bu durum, onu hiç olmazda Doğu-Roma topraklarını Avrupa yakasında elde tutmak için Türk askeri gücünden yararlanma düşüncesine götürmüştü. Kantakuzenos, askeri üstünlüğü deneyimlerle ortaya çıkmış olan Türkler'i hatıratında ücretli asker gibi görmeye alışmıştı. Esasen birçok Türk, bu dönemde ücretli asker olarak Bizans ve Latin devletlerinin hizmetine girmiş, hıristiyanlaşmış, "Turkopouloi" adı altında onların başlıca savaş gücünü oluşturmuştu. Kantakuzenos'un Osmanlı ittifakı o dönemin şartları dikkate alınırsa tamamıyla olağan bir politikaydı. Kantakuzenos 1346'da kızı Theodora'yı zevce olarak Orhan'a verdi. Evlilik Bizans imparatorluk geleneğine göre yapıldı. Kantakuzenos tarafından ayrıntılarıyla anlatılan nikah töreni Silivri Kalesi dışında bir tahta set üzerinde gerçekleşti. Kayser ailesi ve ruhban hazır değildi. Kantakuzenos hatıratında kızının İslamiyet'i kabul etmediğini, birçok hıristiyan esiri fidyelerini ödeyip kurtardığını iddia eder. Kendisi kızını gelin gönderirken, şüphesiz Orhan'dan isteyeceği askeri yardımı düşünüyordu. Orhan ile ittifaktan bir yıl sonra Kantakuzenos maiyetindeki 1000 kişilik kuvvetle İstanbul'a girip sarayı kuşattı ve genç imparatorun ortağı olarak tahta oturdu. (8 Şubat 1347). 1347'de Theodora, Orhan'ı babasıyla görüştürmek üzere Üsküdar'a (1329 Pelekanon zaferinden beri Osmanlı ülkesinde) getirecektir.

Halil İnalcık
(Kuruluş Dönemi Osmanlı Sultanları 1302-1481,
İslam Araştırmaları Merkezi Yayınları, İstanbul, Mart 2010.)

''Bu Gözler Kimin?'' Sergisi

Osmanoğlu ailesinin Sultan 2. Abdülhamid Han soyundan gelen Ayşe Adile Nami Osmanoğlu Tars’ın, aynı zamanda birer sanatkâr olan padişah dedelerini tasvir ettiği “Bu Gözler Kimin?” adlı resim sergisi 15 Ekim – 15 Kasım 2010 tarihleri arasında Yıldız Sarayı Büyük Mabeyn Köşkü’nde sanatseverlerle buluşuyor. T.C. Kültür Bakanlığı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi himayelerinde, İBB Kültür A.Ş.’nin organizasyonuyla gerçekleşecek olan sergide, Ayşe Sultan’ın dedelerini resmettiği 30 adet yağlı boya tablo sergilenecek.

Ayşe Adile Nami Osmanoğlu Tars’ın, 1999 yılında “Osmanlı Devleti’nin 700. Kuruluş Yılı Kutlamaları” sebebiyle Çırağan Sarayı’nda organize ettiği “Çağdaş Gözde Mirasımıza Bakış” adlı sergisi büyük ses getirmişti. Ayşe Sultan’ın, 15 Ekim – 15 Kasım 2010 tarihleri arasında Yıldız Sarayı Büyük Mabeyn Köşkü’nde sanatseverlerin beğenisine sunacağı “Bu Gözler Kimin?” adlı ikincisi resim sergisi yine aynı büyük merak ve ilgiyle bekleniyor.
Portreler İhtişamlı Bir Tevazuun Yansıması

Serginin en önemli özelliği, Ayşe Adile Nami Osmanoğlu Tars’ın resmettiği padişahların kendilerinin de aynı zamanda birer sanatkâr oluşu. Böylece koleksyon sanatseverlere padişahlardan torunlarına bir sanatın izlerinin nasıl sürdüğünü görme fırsatı da verecek. Osmanoğlu, otuz altı adet yağlıboya tablodan oluşan koleksyonunda, bir yandan Osmanlı padişahlarının gözlerini ve mimiklerini yan figür olarak kullanırken diğer yandan da “zaman”ı resmetmiş.

Ayşe Adile Nami Osmanoğlu Tars’ın tuvalinde “zaman”, dünle bugünü, eskiyle yeniyi ya da ihtişamla tevazuu aynı potada eritirken geçmişe günümüzden bakmaya olanak tanıdığı gibi, günümüzü de geçmişin penceresinden görmemizi sağlıyor.
Nami Osmanoğlu Tars
Osmanoğlu ailesinin Sultan 2. Abdülhamit Han soyundan gelen Ayşe Adile Nami Osmanoğlu Tars, babası merhum Sultanzade Osman Nami Osmanoğlu’nun sürgün yıllarında Tunus 'ta doğdu.

1974 yılında Türkiye’ye dönünceye kadar öğrenimine Fransa'da devam eden Adile hanım, ülkesine döndükten sonra eğitimini yerli ve yabancı okullarda devam ettirdi.

Tanıtım ve organizasyon konusunda deneyim sahibi olduktan sonra kendi şirketini kurarak iş hayatını sürdüren Osmanoğlu, aynı zamanda sanatsal faaliyetlerine de devam etti. Sanatçı kişiliğinin “genleriyle ilgili olduğuna” inanan Ayşe Adile Nami Osmanoğlu Tars, birçok sanatsal projeye imza attı. Türkiye'nin tanıtımı ile ilgili konularda çaba sarf etti.

1997 yılında Sultan 2. Abdülhamid Han'ın mühürlerinin Paris'ten alınarak İstanbul'da Topkapı Sarayı Müzesi’ne getirilmesinde büyük rol oynadı.

1999 yılında Çırağan Sarayı’nda “Osmanlı Devletinin 700. Kuruluş Yılı Kutlamaları” sebebiyle organize ettiği “Çağdaş Gözde Mirasımıza Bakış” adlı sergisi büyük ses getirdi. Geniş çaplı bu sergide, geçmiş ile günümüz arasında son derece ilginç ve başarılı bir köprü kuran Ayşe Adile Nami Osmanoğlu Tars, sanatın toplum hayatındaki değerini bir kez daha hatırlattı.

http://www.kultursanat.org/haber/haberid-1277.html

6 Ekim 2010

İlber Ortaylı'dan yeni kitap: Türkiye'nin Yakın Tarihi

Türkiye'nin önde gelen tarihçilerinden İlber Ortaylı Türkiye'nin gündeminden düşmeyen anayasa tarihimizden seçimlere, Birinci Dünya Savaşı'nın acı sonuçlarından İkinci Dünya Savaşı'ndaki denge politikasına, Enver Paşa'nın komutanlığından İsmet İnönü-Adnan Menderes çatışmasına, komşu ülkeler Irak, Suriye, İran ilişkilerinden Abd, Rusya ve Avrupa Birliği politikasına, askeri darbelerden eğitim sistemimize kadar birçok konuda yakın tarihimizin dönüm noktalarını farklı bir bakış açısıyla ve sıra dışı analizleriyle ele alıyor.

Türkiye'nin Yakın Tarihi 20.yüzyılda Türkiye'nin geçirdiği değişimin arka planını merak eden okurlar için kaçırılmaması gereken bir kitap.

***

"Osmanlı İmparatorluğu gürültüyle ve aniden ortadan kalktı. Büyük imparatorluklar artlarında üç-beş yıllık değil, yüz yıllık sancılar bırakır."

"İttihatçılar vatanseverdi, bu onların hem gücüydü, hem de hatalarının bir nedeni..."

"Türk toplumu yeryüzü tarihinin en büyük devrimini yaşayan yerkürenin devlerine karşı varlık mücadelesi vermiştir."

"1924 Anayasası hem bizim tarihimiz hem de yakın tarih için Balkanlar Dünya Savaşı'ndaki ağır hatalar ve boş özlemler sebebiyle, İkinci Dünya Savaşı'na ihtiyatla yaklaşılmıştı."

"6-7 Eylül olayları, Varlık Vergisi ile birlikte yakın tarihin en büyük sorun çıkaran iki tertibidir. Tertiplerin akışına sorumlular bile hakim olamamıştır."

"Yassıada duruşmaları hiçbir hukukçunun onaylayamayacağı biçimdeydi."

"Türkiye anayasaları boyuna yenileniyor. Yenilenmeyen, politikanın örgütlenme biçimi ve eğitimidir."

5 Ekim 2010

Damat İbrahim Paşa'nın torunları, dedelerinin mal varlıklarını istiyorlar

Osmanlı Sadrazamı Damat İbrahim Paşa'nın soyundan gelenler, dedelerinin sahip olduğu 6 binin üzerindeki mal varlığı için İbrahim Paşa Vakfı kanalıyla dava açtı.

Nevşehir Gazeteciler Cemiyeti'nde bir basın toplantısı düzenleyen ve kendisinin Osmanlı Sadrazamı Damat İbrahim Paşa'nın çocuklarının torunlarından olduğunu belirten diş hekimi Dr. Ayşe Zühal Saynaç, 1956 yılında, babası Atıf Saynaç aracılığıyla 1730 yılında ölen Damat İbrahim Paşa'nın soyundan gelen kişilerin bir araya gelmeye başladığını söyledi.

Bu amaçla hem babasının hem de kendisinin uzun yıllar çalışmalar yaptıklarını ve ilk aile toplantılarını geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiklerini belirten Dr. Saynaç, şu anda 100'ü aşkın aile bireyinin tespit edildiğini açıkladı. Damat İbrahim Paşa'nın 1668 yılında o zamanki ismi Muşkara olan Nevşehir'de doğduğunu ve 1730'da meydana gelen Patrona Halil İsyanı'nda öldürüldüğü belirten Dr. Ayşe Zühal Saynaç, Damat İbrahim Paşa'nın Osmanlı İmparatorluğu döneminde birçok önemli işe imza attığını vurguladı.

Damat İbrahim Paşa'nın İstanbul ve Nevşehir'de yaptırdığı eserler için iki ayrı vakıf kurduğunu ve sonrasında bu mallar için eşleri ve torunları tarafından kurulan vakıf sayısının 40'a ulaştığını ifade eden Dr. Ayşe Zühal Saynaç, bugüne kadar bu vakıflara ait 6 binin üzerindeki birçok taşınmaz malı tespit ettiklerini vurguladı.

İstanbul'da Bab-ı Ali'deki Sübyan Mektebi ve Cağaloğlu'nda bulunan Fatma Sultan Mescidi gibi bazı taşınmaz malların aradan geçen yıllar içerisinde satılarak yıkıldığını belirten Dr. Ayşe Zühal Saynaç, şu anda Sübyan Mektebi yerinde modern bir iş merkezi, Fatma Sultan Mescidi yerinde ise defterdarlık binası bulunduğunu kaydetti.

SARAYDA BİZİM
Çırağan Sarayı'nın da Damat İbrahim Paşa Vakfı'na ait olduğunu iddia eden Saynaç, şimdi bu malların vakfa ait olduğunu ve bunlar gibi satılan vakıf mallarının tekrar vakfa iade edilerek mazbut vakıf haline getirilen vakıflarının yeniden mülhak vakıf olması için dava açtıklarını söyledi.

BELGELER TERCÜME ETTİRİLECEK
Davayı kazanmaları halinde Damat İbrahim Paşa'nın tüm mallarının vakıf aracılığı ile idare edileceğini ve buradan elde edilecek gelirin üçte birinin restorasyon çalışmalarına, üçte birinin fakir ve dar gelirlilere geriye kalan bölümün ise Damat İbrahim Paşa'nın soyundan gelenlere aktarılacağını belirten Dr. Ayşe Zühal Saynaç, "Çırağan Sarayı'nın da hep bizim olduğu söylenir. Bununla ilgili Osmanlı arşivinde bir belge buldum ancak bunun henüz tercümesi yapılmadı. Çırağan Sarayı'nı gezdiğinizde burada bir müze var. Bu müzede Çırağan Sarayı'nın yerinde Damat İbrahim Paşa'nın bir köşkü olduğuna dair belge var. Bunun için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Şu anda Damat İbrahim Paşa Vakfı'na ait olan mallar gerçek değerlerini almıyor. Bu malların birçoğu kirada. Buradan elde edilen gelirler restorasyon çalışmalarına bile yetmiyor. Vakfiyede bulunan şartlara göre vakfın gelirin üçte birinin fakir ve muhtaçlara, üçte birinin vakfın mallarının onarımı için ve üçte birinin de torunlarına ve çocuklarına aktarılması şartı var. Ancak maalesef bu şartların hiçbirini devlet yerine getirmiyor" iddialarında bulundu.

Damat İbrahim Paşa'nın ölümünün 280. yılı nedeniyle Nevşehir'de toplandıklarını ve yine Damat İbrahim Paşa tarafından yaptırılan Kurşunlu Camii'nde bir mevlit okuttuklarını söyleyen Dr. Ayşe Zühal Saynaç, sayıları sürekli artan Damat İbrahim Paşa'nın soyundan gelen kişilerin dedelerinin eserlerini korumak için mücadeleye devam edeceğini vurguladı.

İHA

3 Ekim 2010

İngilizler'in 1920'deki tespiti



Kürt devleti kurulursa Türkiye'nin çevresinde nüfuz alanı kalmaz.

1920 yılında İngilizler eğer Kürt devleti kurulursa Türkiye, Suriye, Mezopotamya ve İran'da tekrar nüfuz kuramaz diyorlardı

Kürt meselesinin temelleri çok eskiye indirilmeye çalışılsa da asıl ortaya çıkması Milli Mücadele dönemidir. Bu meselenin hangi şartlar altında ortaya çıktığı anlaşılmadan ve arkasındaki en önemli güç olan İngiltere'nin bu konudaki siyaseti bilinmeden mesele anlaşılamaz. Ali Satan'ın editörlüğünde Tarihçi Yayınevi tarafından yayınlanan 1920 yılına ait İngiliz yıllık raporu bu konuda önemli bilgiler veriyor.

İNGİLTERE KORUMASI

İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold tarafından 1921 baharında İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon'a yazılan raporda Kürt meselesi ile ilgili bilgilerin hazırlanmasında İngiltere'nin İstanbul Büyükelçiliği'nde görevli baştercümanı Sir Andrew Ryan'ın önemli katkısı olmuş.

Raporun Kürt meselesi ile ilgili kısmı "Askeri çıkarlarımız ve Büyük Britanya için doğrudan siyasi bir öneme sahip olması açısından Kürt meselesinin geleceği İstanbul'dan ziyade tüm Mezopotamya'yı ilgilendirmektedir. Buna rağmen, meselenin Türkiye genelinde etkili olduğu ve oldukça fazla dikkat çektiği de gözden kaçırılmamalıdır" diye başlıyor.

İngiltere'nin meseledeki konumu da "Kürtler, milli emellerinin Büyük Britanya'nın koruması altına girdiği hakkında daha derin bir ümit beslemeye başlamışlardır... İstanbul'daki her iki Kürt cemiyeti de gelecekteki Kürt devletinin güvencesinin Britanya'nın vereceği desteğe bağlı olduğunu açıkça dile getirmişlerdir... Türk idaresinin musibetlerinden tam anlamıyla kurtulmuş bir Kürdistan'ın, Britanya'nın himayesinde olmak üzere kendi ayakları üstüne durduğunu görmek arzusunda olduğuna dair dile getirdiği sözlere şüphe ile bakmamızı gerektirecek bir durum yoktur" diye açıklanıyor.

TÜRKİYE BİR DAHA SURİYE, MEZOPOTAMYA VE İRAN'DA NÜFUZ KURAMAZ

Raporun en ilgi çekici kısmı ise Kürt devleti kurulduğunda Türkiye'nin geleceğinin nasıl şekilleneceği ile ilgili. Bu konu şu şekilde analiz edilmiş: "Kürtler'in milli emellerine Türkler'in şiddetle karşı çıkıyor olmasının esas nedeni, bölgede bir Kürt devletinin var edilişinde Türk topraklarının uğrayacağı kayıplardan ziyade gelecekte Türkiye'nin hemen yanı başında vücut bulacak bu tür bir devletin Türkler'in askeri ve siyasi açıdan Suriye, Mezopotamya ve İran'ın sahip olduğu düzlüklere tekrar nüfuz etme ümitlerini ortadan kaldırabileceği endişesidir. Dağların denetimini her kim elinde tutarsa, adı geçen bu ülkelere karşı hiç şüphesiz ki, potansiyel bir tehdit oluşturacaktır."

İNGİLİZ YILLIK RAPORLARI'NDA TÜRKİYE

"İngiliz Yıllık Raporları'nda Türkiye" dizisinin birinci kitabı olan 1920 yılı raporu, İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold tarafından 27 Nisan 1921'de İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon'a yazılmış. Raporda 30 Ekim 1918'den 1921 yılının ilk aylarına kadar İstanbul ve Anadolu'da yaşanan olaylar ve gelişmeler anlatılıyor.

Raporda, İstanbul ve Ankara hükümetlerinin dış ilişkileri, Müttefik Polis Teşkilatı ve Türk Polisi, sıhhi yönetim, Türkiye ile yapılan ticarete iktisadi bakış, basın, gayrimüslimlerin durumu, Kürt meselesi, Osmanlı Hükümdarı Vahdettin, Sadrazam Damat Ferit Paşa, Mustafa Kemal Paşa ve Kâzım Karabekir Paşa hakkında birçok ilgi çekici tespit ve analiz var. Örneğin raporda Ermeni meselesi hakkında şöyle deniyor:

"Ermeniler'e karşı girişilen başarılı mücadele Türkler'in moralini hayli yükseltmişti. Çünkü tam da Başkan Wilson'ın Sevr Antlaşması'nın maddelerinde Ermeniler lehine değişiklikler yapılacağını duyurduğu sırada Milli Mücadele temel hedeflerinden ilkine ulaşmıştı. Bir gram gerçek binlerce tonluk Müttefik teorisine bedeldir."

Şimdiye kadar Türkçe olarak birçok İngiliz belgesi yayınlandı ama ilk defa yıllık raporlar yayınlanıyor. İngilizler'in bu raporlarında kapsamlı ve soğukkanlı analizler yapılıyor. Bütün Anadolu'dan çok ciddi bilgi akışına sahip oldukları anlaşılıyor.

Ali Satan tarafından yayınlanan 1920 İngiliz Yıllık Raporu'nun çevirisini Burak Özsöz, çevirinin kontrolünü Sevtap Demirci yapmış. Hepsini kutluyoruz. Senelerdir bu raporların önemine dikkat çekerek bunların yayınlanması için uğraşan Dr. Ali Satan'ın emeklerinin bir netice verdiğini görmek çok güzel. Bu raporların devamı da yayınlanırsa çok iyi olur. İlk kitabını yayınlayan Tarihçi Yayınevi'ne yayın dünyasına hoş geldin diyoruz ve yeni yayınlarını bekliyoruz.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 03.10.2010)

Darülfünun tarihi

Malum, İstanbul Üniversitesi’nin 1933’teki yeniden örgütlenmesi ve “üniversite” unvanını almasından önceki adı Darülfünun-u Şahane idi. 1846’dan yani Tanzimat’ın aydın bürokratlarının bu kuruluşa girişmesinden itibaren neredeyse 85 sene geçmişti. Tabii bugünkü yapıdan henüz uzak olsa da Osmanlı Üniversitesi’nin Darülfünun adı ile geçen; kısmen modern dünyaya uygun bir biçimde teşkilatlanması 1900’de II. Abdülhamid devrinde olmuştur.

Darülfünun’un yapısı karmaşıktır, onun uzun gelişim tarihi daha da karışıktır. Anlamak için mevcut bilgilerin yorumunda dikkatli olmak gerekir, bu bakımdan Ekmeleddin İhsanoğlu’nun çıkardığı iki ciltlik “Darülfünun: Osmanlı’da Kültürel Modernleşmenin Odağı” adlı eseri bir katkıdır.Ekmeleddin hoca İstanbul Üniversitesi’nin lağvedilen Bilim Tarihi kürsüsünün başındaydı; şu anda İslam Konferansı Örgütü’nün genel sekreteri. Sultan Abdülhamid’in yeniden teşkil ettiği Darülfünun’a kadar üç teşebbüsten bahsediyor. Bu bölümleme doğrudur ve şunu söylemek gerekir, garip bir şekilde her ilmin öğretilmeye çalışıldığı bir kuruluş havasındadır. Ayrıca Fransa’nın College de France’ı bu dönemde bir model olmuş mudur? Öyle de olsa bu modelin zaafla taklit edildiği söylenebilir.

Osmanlı liseyi de önemsedi
Ekmeleddin İhsanoğlu Darülfünun’un bu modelini hiç de küçümseme eğiliminde değildir. İslam dünyasında üniversite geleneğinin kendine özgü şartlarda yaratılmaya çalışılması ve yüksek eğitimin kuruluş denemesi olarak görmektedir; bu da doğrudur çünkü başka İslam ülkelerinde bu gelenek zayıftır.Nitekim üçüncü safha olan 1874 deneyimi Hukuk Mektebi’nin kuruluşuyla başlamaktadır. Arkadan Turuk ve Maabir Mektebi yani mühendislik okulu geliyor. Osmanlı Devleti 60 yıl boyu yükseköğrenimin kuruluşunda yönsüzlük yaşamaktadır. Peki bu toplum kendini nasıl üretecektir? Her dalda yani tıp, mühendislik, veterinerlik gibi dallarda Avrupa modelinde yüksekokullar kurarak. Tesadüf değil, üniversite geleneğinin bize göre 200 sene daha eski olduğu Rusya’da bile çare, özel dallardaki okulların kurulması olmuştur; hatta ilahiyat için Kiev’de bir ruhban okulu kurulduğu malumdur.Osmanlı idaresi bir akıllılık daha yaptı; lise düzeyindeki eğitime önem verdi, hatta Galatasaray gibi yabancı dili de kendi öğrettiği milli liseler kurdu. 20’nci yüzyılın ilk 30 yılında Darülfünun’un hiç de küçümsenmeyecek kadrolar oluşturmaya başladığını, ders programlarını ve kürsülerini çağdaş dünyaya uyarlamaya başladığını görüyoruz. Daha doğrusu bunları Ekmeleddin hocanın iki ciltlik bu eserinde teferruatlı bilgilerle yakalamak mümkün.

Profesör Ernest Hirsch’in kendi öğrendiği Türkçeyle yazdığı, Türk üniversiteleri üzerindeki ünlü eserinden sonra, Türk yükseköğretim tarihini çalışanlar oldu. Darülfünun safhası, maalesef önemli makaleler kaleme alınan ama derinlemesine yorumlanmayan bir konuydu. Oysa yazarın da söylediği gibi Darülfünun İslam dünyasının yükseköğretiminde özgün bir safhadır ve herhalde üniversite reformumuzun değerlendirilmesi için bilinmesi gereken bir deneydir; Tanzimat’ın bütün kurumları gibi...

İlber Ortaylı
(Milliyet,
03.10.2010)

2 Ekim 2010

II.Abdülhamid'in Edvard Jorris'i bağışlamasına dair

Soru : Sultan II.Abdülhamid, 1905 yılında düzenlenen suikastda 26 kişinin ölümüne bir cok kişininde yaralanmasına sebep olan Edvard Jorris’i neden bağışlamıştır? Bu olayın etkileri ilerisi için bir avantaj sağlamış mıdır?

İsmail Kalk

Cevap
: Jorris profesyonel bir anarşistti, suikast işi için Ermeni lobilerinden para almıştı. Sultan Abdülhamid, anarşist Jorris’i affederek iki kuşu birden vurmak istedi. Hem kendisini ‘Kanlı’ veya ‘Kızıl Sultan’ olarak yaftalayan Ermenileri, ne kadar bağışlayıcı birisi olduğunu göstererek köşeye sıkıştırıyor, hem de Jorris’in cebine para koyarak Avrupa salonlarında kendisi adına ajanlık yapmasını sağlıyordu. İdam ettirse eline ne geçecekti ki? Velhasıl, kendisini öldürmek isteyen birini bile kendi işleri için kullanacak kadar kurnaz bir padişah karşısındayız. Geniş bilgi için benim “Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı” adlı kitabımdaki suikastle ilgili bölüme bakınız.

Mustafa Armağan

1 Ekim 2010

Pazarlık

Çocukluğumuzda kahvelerde, berber dükkânlarında şehvet azgını, kadın uzuvlarıyla resmedilmiş Sultan Abdülhamid portreleri bulunurdu.

Ermenilerin suikastından kurtulmasına üzülen Tevfik Fikret'in yazdığı "Avcı" şiirini okullarda okuyorduk. Gün geçmiyordu ki "Kızıl Sultan"ın kan dökücülüğüne dair bir olay dinlemiş olmayalım.

Hanımı lisede hocamız olan Nihal Atsız Bey'in romanlarını, yayınladığı dergiyi okuyor, onu büyüğümüz biliyor, zaman zaman ziyaretine gidiyorduk. Bir gün dergide bir makalesine rastladım, başlığı; "Gök Sultan"dı; II. Abdülhamid'i anlatıyordu. "Hoca çıldırmış mı!" diye zihnimden geçirirken terleyerek okuduğum makalede "Kızıl Sultan" sıfatını ona Yahudilerin taktığını, hangi iftiralara uğradığını anlatıyordu. Daha sonra Nizamettin Nazif, "İlan-ı Hürriyet ve Sultan Abdülhamit" kitabını kaleme aldı. Bu konuda Necip Fazıl'ın "Ulu Hakan" adlı eseri bir dönemeç oldu.

Nihal Atsız ve Necip Fazıl, fikirlerinin bayraktarlarıydılar. Bir milletin nasıl oluştuğunu gayet iyi biliyorlardı. Resmi makamlar ise bu unsurları kökten biçiyorlardı. Onlar da ister istemez bir mücadeleye girmek zorunda kalıyorlardı. Elbette kitaplarında ilmilikten ziyade hissilik ağır basacaktı, çünkü alçakça iftiralara cevap vermek durumundaydılar.

Sonraları Ahmet Uçar, Cezmi Eraslan ve daha pek çok tarihçi tarafından Abdülhamid Han'la ilgili kitaplar yazıldı. Bu günlerde de Prof. Dr. Vahdettin Engin dostumuzun Abdülhamid dönemine dair "Pazarlık" adındaki eserini okumak imkânına kavuştuk. Bu kitap Abdülhamid'i anlatırken yıllardan beri güncelliğini koruyan Filistin'e ağırlık vermektedir. Muhakkak ki sadece bu özelliği onu etkili hale getirmiyor. Son dönem tarihimizin ideolojiler uğruna nasıl katledildiğine dair de ipuçlarını bu kitapta bulmak mümkün. Theodor Herzl'in mektubu, bu konuda çarpıcı bir örnektir. 25 Temmuz 1902 tarihli mektubu araştırmacılar tarafından okunmak istendiğinde, Fransızca orijinali ile Latin harfleriyle daktilo edilmiş Türkçe nüshasının da verilmesinin ortaya çıkardığı vahim hatayı Engin şöyle anlatıyor: "Ortada bir tercüme olunca, bu mektuba çalışmalarında yer veren araştırmacılar orijinal Fransızca metne bakmadan Türkçe tercümeyi olduğu gibi kullanmışlardır. Böyle olunca da, farkında bile olmadan çok vahim bir hataya imza atmışlardır. Çünkü Türkçe tercüme yanlış yapılmıştır. Bu yanlışlık sadece bir cümledir, ama anlam itibarıyla meseleyi çok farklı boyuta getirebilmekte ve bu tercüme esas alındığında II. Abdülhamid'in Theodor Herzl'e Yahudilerin Filistin'e yerleşmesini önerdiği anlamı çıkmaktadır." Vahdettin Engin Bey'le yıllar önce aynı gazetede yazdık; ayrıca "Cumhuriyetin Aynası Osmanlı", "Kurtlar Sofrasındaki Osmanlı" gibi eserlerinden kendilerini tanıyorum; son derece iyi niyetli, saplantıları bulunmayan, ciddi bir ilim adamıdır. Elinde belki de somut belge olmadığı için bunu tercüme yanlışlığına bağlıyor. Şimdi kendime soruyorum; arşivden istenen kaç belge tercümesiyle veriliyor? Niçin Theodor Herzl'in mektubu Latin harfleriyle Türkçeye tercüme edilmiş? Çok değişik hususlardan tarihimizde bir yaban elin dolaştığına kani olduğum için bunun bir yanlışlıkla değil, kasıtla yapıldığına inanıyorum.

Vahdettin Engin'in bu kitabını bütün aydınlarımız, bilhassa Dışişleri Bakanlığı'mız personeli, siyasilerimiz okumalıdır. 1906 yılında Osmanlı ile İngiltere arasındaki Akabe meselesinde, Abdülhamid'in nasıl iki hamle sonrasını düşünerek adım attığını göreceklerdir. İngilizlerin gözünün Akabe'de olduğunu bilen Abdülhamid Han, Tabe'yi işgal ettirdi. Bir meselenin hallinde taraflar iyi niyet gösterisinde bulunmak için geri adım atmak zorunda kalınca, Abdülhamid önemsiz Tabe'den çekilerek Akabe'yi kurtardı.

Engin, yanlış bilgilerin giderek adeta iman haline dönüştüğünden, onları değiştirmenin artık mümkün olmadığından yakınmaktadır. Tespiti çok doğru; fakat bu durup dururken olmuyor; propaganda ile o hale getiriliyor. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nın çıkmasında Mithat Paşa çok önemli rol oynamıştır. Hatta savaş kararını Meclis'ten geçirmek için sahte rapor düzenlettiği iddia edilmektedir. Ama kendisi hürriyet kahramanı olarak biliniyor; adı caddelere veriliyor. Buradaki sırrı çözünceye kadar Engin'in yakındığı husus ortadan kalkmaz.

Çok güzel, gerçekten okunmaya değer bir çalışma yapmış, ne yazık ki sütunumuz bu kadar, "Pazarlık" kitabını değişik vesilelerle ele alabileceğimizi ümit etmemiz bizi teselli ediyor..

Mehmed Niyazi
(Zaman, 27.09.2010)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.