31 Ocak 2010

Fetih, insanlığın en muhteşem günüdür


Daha önce ifade ettiğimiz hakikati bir kere daha tekrarlayalım; İstanbul'un fethinin insan hakları açısından önemi ve değeri, inkar edilmesi imkansız bir tarihi hakikattir. Avrupa kültür dünyasının doğu ve güneydoğu kesimlerine din ve vicdan hürriyeti ile insan hakları işte o ışıltılı "Feth-i Mübin / Apaçık Fetih" ile girmiştir.

İsmail Hami Danişmend
(Fetih ve Fatih, Timaş Yayınları,
2008, İstanbul, Sayfa:131.)


***

"Dünyada Türkiye'den başka hiçbir ülke yoktur ki, bütün dinlerin emir ve yasakları orada olduğu kadar serbestçe uygulanabilsin ve oradaki kadar az müdahale edilsin. Bütün Katolik din adamları orada dini vazifelerini yerine getirirler, ayinlerini yaparlar, dualarını okurlar, kilise ayinlerinde bulunurlar ve tıpkı Roma'da olduğu gibi istedikleri kıyafetlerle sokağa çıkarlar. Hatta tersane zindanlarında bile Katolik esirler için küçük kiliseler vardır. Kürek mahkumu Rumlar ile Ermenilere gelince, onların papazları da Padişah'ın gemileriyle kadırgalarına kadar giderek şaraplı ekmekle günah çıkartma ayinleri bile yaparlar. Eğer benzeri bir durum Avrupa ülkelerinde olsaydı, Batı milletleri kendilerini dünyanın en bahtiyar ve en huzurlu insanları olarak görürlerdi."

A. de la Motraye
(Voyages en Europe, Asie et Afrique,
Avrupa, Asya ve Afrika'da Seyahatler,
1727, La Haye, 1.Cilt, Sayfa:203.)

Aydın bir subay, parlak bir komutan

Mehmed Emin Paşa’nın oğludur. Başarılı bir Harp Okulu ve kurmay eğitimi görmüştür. Mustafa Kemal Paşa ile aynı kuşaktandır. İsmet Paşa ile çok erkenden arkadaş olduğu halde Mustafa Kemal Paşa’yı uzaktan tanımış fakat kendisine hayranlık ve bağlılığını mütareke döneminde bildirmiştir.

1948’de TBMM başkanı iken vefat eden Korgeneral Kazım Karabekir Paşa bu yıl, 62’nci ölüm yıldönümünde Genelkurmay Başkanlığı tarafından resmen anıldı. İstiklal Savaşı komutanlarının anılması programı Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ tarafından uygulanıyor, saygı duyulacak bir faaliyettir.

Kazım Karabekir Paşa, herkesçe malum, Kurtuluş Savaşımızı başlatan Mustafa Kemal Paşa’nın baş destekçisidir. Doğuda komutası elinde olan 15. Kolordu gerek teçhizatı gerekse o zaman için kayda değer olan silah sayısı ve terhis edilmeyen efradıyla tam teşekküllü bir kuvvetti. Üstelik doğu cephesindeki karışıklıkları yatıştıran ve sınırlarımızı tespit eden antlaşmaları bu kuvvetin zaferleri sağlamıştır. İstanbul hükümetinin emirlerine rağmen Mustafa Kemal Paşa’nın emrine giren Karabekir Paşa II. Meşrutiyet devrinde gençleştirilen ordudaki genç komutanların içinde bildiği lisanlar, tarih, coğrafya bilgisi, musikideki ustalığı ile en göze batan aydın bir subaydır.

Suikast davasında aklanması için İsmet Paşa destek verdi
Parlak komutanlığının yanında Türk çocuklarına onların eğitimi için bıraktığı sayısız şarkı, okul tiyatrosu eserleri, şiir, askeri edebiyatımızın en önemli eserleri arasında yer alan “İstiklal Harbimiz”, “Hayatım”, siyasi tarihimizin önemli eseri olan “İttihad ve Terakki” ve “I. Cihan Harbine Nasıl Girdik?” gibi eserlerin herkes tarafından okunması gerekir.

En önemli hizmetlerinden birisi uzun süren harplerin yetim bıraktığı 6 bin çocuğun okullarda yetiştirmesi ve hatta zamanın ortalamasının üstünde nitelikli bir eğitim verdirmesi olmuştur. Komutanlığının yanında bu üstün hizmetlerini yerli yabancı herkes takdir etmiştir.

Devrimler onu yapanların bir arada yürümesini her zaman güçleştirir. Nitekim Terakkiperver Cumhuriyetçi Fırka deneyiminden sonra Kazım Karabekir Paşa siyasi hayatın dışına itilmiştir. Şurası bir gerçektir, eserleri üzerinde kısmen yasaklama ve sansür de uygulanmıştır. 1926 İzmir suikastı davasında bazı kimseler tarafından iftira ile sanık olarak yargılanmıştır. Burada gerek orduda, kendisini takdir edenlerin ve gerekse yakın arkadaşı İsmet Paşa’nın desteği açıktır ve davada aklanmıştır.

Büyük adamlar arasında fikir ayrılıkları olabilir
1939 yılında İsmet İnönü tarafından İstanbul milletvekilliğine seçtirtildi. 1946-48 döneminde Demokrat Parti hareketine katılmadığı gibi CHP grubu tarafından TBMM Başkanlığı’na aday gösterildi ve 27 Ocak 1948’deki ölümüne kadar bu makamda kaldı. Bir bakıma; TBMM’nin ilk reisi olan silah arkadaşı Mustafa Kemal Atatürk’ün halefi oldu. Zaten onun ardından İstiklal Savaşı’nın diğer komutanı olan Ali Fuat Cebesoy da kısa bir müddet TBMM başkanlığı yaptı.
26 Ocak Pazartesi günü yapılan törende kızları Hayat ve Timsal hanımlar Doç. Vahdet Keleşyılmaz, Prof. Reşat Genç ve Azmi Süslü birer konuşma yaptılar. Hiç şüphesiz ki iki yakın silah ve yol kardeşi Mustafa Kemal Atatürk ile Karabekir Paşa arasındaki siyasi görüş ayrılıklarına böyle bir anma gününde değinilmedi. Ama şunu unutmayalım idealist ve idealleri için can vermeye hazır insanların arasında fikir ayrılıkları her zaman olur. Bizlere düşen tarih çizgisinin bu büyük adamlarını ihtiramla anmaktır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 31.01.2010)

Osmanlı İtfaiyesi: Tulumbacılar

Tulumbacılar, yangın çıkınca etrafa yayılmadan söndürmek ve mahsur kalanları kurtarmak için kurulan bir Osmanlı devri teşkilatıdır. 1720 senesine kadar İstanbul'da çıkan yangınları, yeniçeriler söndürürlerdi. On sekizinci asrın başlarında yangın söndürmek için (suyu tazyik ile alevlere püskürten) tulumba yapıldı ve Tulumbacı Ocağı kuruldu. 1869'da belediye merkezlerine, mahallelere tulumbalar verilerek semt tulumbacı ocakları, bir kaç sene sonra da itfaiye alayları kuruldu. 1923'ten sonra itfaiye teşkilatı, belediyelere devredildi.

Tulumbacılar şehrin yüksek yerlerindeki yangın kulelerinden yangınları haber alırlar, başta reisleri, omuzların su tulumbaları ve yangın söndürme aletleriyle yangın yerine koşarlardı. Yangına koşar adım gidildiğinden neferlerin yorulmaması ve gidiş hızının azalmaması için uygun yerlerde takım değiştirilirdi. Tulumbayı sırtlarında taşıyanlara uşak, tulumba takımının ağası ve yol göstericisine fenerci denirdi. Borucu, su sıkılan boruyu taşır ve alevlere su sıkardı. Kökenci ise borucunun kullandığı boruyu tutarak düşmemesini sağlar, hortumcu da hortumları kullanırdı.

(Tarafımca derleme)

28 Ocak 2010

Tarih Vakfı'nın Osmanlıca seminerleri 2 Şubat 2010'da başlıyor

Tarih Vakfı tarafından düzenlenen Osmanlıca seminerleri 2 Şubat Salı günü itibariyle yeni bir döneme başlıyor. Yıldız Teknik Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doçent Dr. Fatmagül Demirel ve Arşiv Uzmanı Fuat Recep tarafından verilecek olan seminerlerin toplam süresi ise 12 hafta (48 saat) olarak belirleniyor. Fuat Recep’in 2. seviye Osmanlı dersleri 2 Şubat 2010 tarihinden itibaren salı ve perşembe günleri 18:30-20:30 saatleri arasında, Fatmagül Demirel’in 1. seviye (başlangıç) dersleri ise 8 Şubat 2010 tarihinden itibaren pazartesi ve çarşamba günleri yine aynı saatlerde gerçekleştiriliyor.

Bilgi için Satılmış Şenel ya da Hikmet Bostancı ile irtibata geçebilirsiniz.
Tel: 0212 522 02 02
Faks: 0212 513 54 00

25 Ocak 2010

Yeni bir kitap: II.Abdülhamid Han

D’İSRAELI: “Abdülhamid ne sefîh, ne müstebid, ne mutaassıp, ne de müfsid bir adam değil, âdil ve memleketini seven bir hükümdardı.”

HUNTINGTON: “Bosfor’da oturan ihtiyar tilki, dünya çapında bir siyasî idi".

İNGİLİZ SEFÎRİ O’CONNOR: “Avrupa’da barışı koruyan adamdır.”

LAMOUCHE: “Hodbin olmakla beraber zekî, kurnaz ve gâyet çalışkandı".

JOAN HASLIP: “O asla câni ve zâlim değildi; târih bir gün onun, dâima milletinin saâdeti için çalıştığını yazacaktır.”

İNGİLİZ SEFÎRİ LAYARD: “Çok sevimli, iyi niyetli, doğru sözlü, nâzik ve insanî duygularla mücehhez, tebaasının hayrı için elinden gelen her şeyi zevkle yapmaya hazır bir kimse olarak görünüyordu.”

FRANSIZ ELÇİSİ BOMPARD: “Sultan Abdülhamid Han, kendisiyle oynanılır bir padişah değildir. Zamanında Avrupa’da onun kadar dış siyasete aşina bir diplomat yoktu Büyük feraset sahibi bir diplomat olduğundan, politika işlerini tehlikeli yerlerden geçmeyerek idare ederdi.”

LORD FICHER: “Üç sene süren Akdeniz Filosu amiralliğim esnasında iki şahsiyete tesadüf etmiştim: Sultan II. Abdülhamid ve Papa XIII. Leon… Şahsen II. Abdülhamid’e karşı derin bir hürmetim vardır. Hâlbuki bizim sefîrimiz, benim görüşüme katılmıyordu. Bu gibi işleri kavramış olanlar, Abdülhamid’in bütün Avrupa’nın en usta ve hızlı düşünen diplomatlarından olduğuna hükmetmekte gecikmez.”

Bu kitap onun 34 yıla yaklaşan hükümdarlığının tenkitli tarihidir.

http://www.otuken.com.tr/kitapdetay.asp?kitapID=684

Osmanlı lehine çalışan büyükelçi

(Austen Henry Layard (5 Mart 1817 – 5 Mart 1894)
Britanyalı gezgin, arkeolog, çivi yazısı uzmanı, sanat tarihçisi, teknik ressam, koleksiyoncu, yazar ve diplomat.
)

Sir Henry Layard
Nisan 1877’de Britanya kraliçesinin büyükelçisi olarak İstanbul’a tayin edildi. Başbakan Gladstone’un liberalleri Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan topraklarındaki ayaklanmaları yeterince alkışlamış, hatta daha ötesine geçmişlerdi. Şimdi ise Rusya ile savaşın arifesinde muhafazakar bir hükümet iş başındaydı. Layard bu Türk karşıtı politikanın sona erişini temsil ediyordu.

II. Abdülhamid onu severdi
Başbakan Benjamin Disraeli’nin pro-Türk politikası Britanya İmparatorluğu’nun menfaatleriyle uyumluydu. Hiç şüphesiz Mithat Paşa gibi onu izleyen taraftarlarının beklentilerini karşılayan bir fiili destek olmasa da; savaşın sonunda İngiltere, Osmanlı’nın durumunu düzeltecek girişimlerde bulundu ve Ayastefenos Antlaşması’nın enkazını kısmen Berlin’de temizledi. Savaşın başlama zamanında Sinan Kuneralp’in girişte belirttiği gibi gökten inercesine Sir Henry Layard büyükelçi olarak tayin edildi.

Sir Henry Layard 19’uncu yüzyılın en ilginç kişiliklerindendir. Bilim dünyası onu Mezopotamya kazılarından tanıyor. Çivi yazısı önceden keşfedilmişti. Ama Asur’u Layard keşfetti. Hatta Mustafa Nuri Paşa’nın “abede-i iblis” adlı raporunu saymazsak, kuzey Mezopotamya ve güneydoğu Anadolu’daki Yezidiler üzerinde bilim dünyasının ilk ciddi gözlemleri de Henry A. Layard’a aittir.

Büyükelçi Layard Mezopotamya’ya âşıktı ve bu bölgenin ancak Osmanlı İmparatorluğu içinde kalarak kalkınabileceğine ve abat olacağına inanıyordu. Nitekim Sultan II. Abdülhamid’e Mezopotamya’da inşa edilecek demiryolu ve su kanallarının yaratacağı büyük zenginlik ve kalkınmadan da Layard layihası diyebileceğimiz raporla o söz etmiştir. Bu rapordan, bölgede Alman nüfuzunun yer etmeye çalışmasından çok önce, Layard’ın uyanık girişimine örnek olarak “Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu” adlı çalışmamda sözünü etmiştim.

Henry Layard’ın İstanbul Elçiliği” başlıklı çalışma ise merhum Prof. Yuluğ Tekin Kurat’a aittir. İngiltere’de yaptığı bu doktora çalışmasında Osmanlı İmparatorluğu nezdindeki bu ünlü büyükelçinin icraatı doğrusu ustalıkla çizilmiştir.

Her türlü arşiv belgesi derlendi
1878 Berlin Kongresi’nde Layard Osmanlı İmparatorluğu lehinde girişimleriyle tanınır, “Avrupa’nın çifte standartı” gibi bir terimi ilk o kullanır. Fransız diplomat Fournier’nin ve Avusturya’nın Zichy’nin engellemelerine o mani olmaya çalışmıştır. Her halukarda Disraeli ve onun maiyetindeki Layard’ın Berlin kongresinde Osmanlı Balkan hakimiyetini destekledikleri ve ömrünün uzamasına katkıda bulundukları rahatlıkla ileri sürülebilir. Sultan Abdülhamid’in tuttuğu bir büyükelçiydi.

Kraliçe Victoria’nın İstanbul’daki büyükelçisi Sir Henry Layard’ın bu hizmeti 1877-1880 arasında sürdü. Bu müddet zarfında muhtelif konulardaki layiha ve notalar, büyükelçinin günlükleri, eşinin günlükleri, II. Abdülhamid hakkındaki görüşler, şehirdeki hayattan muhtelif diplomatik sorunlara ve imparatorluğun eyaletlerine ve etnik sorunlara ait meselelerle ilgili yayınlar; ama ön planda arşiv belgeleri Sinan Kuneralp tarafından derlenmiş bulunuyor.

ISIS yayınları Osmanlı Diplomasi Tarihi adlı bir merkez kurmuştur, bu merkezi Aygaz ve Ömer Koç mali yönden destekliyor; merkezin neşriyatından daha önce de söz etmiştik. “The Queen’s Ambassador to The Sultan / Kraliçenin Sultan Nezdindeki Büyükelçisi” ismi geçen derleme ve değerlendirmelerin 700 sayfada bir araya getirilmesidir.

Hiç şüphesiz ki Sinan Kuneralp dostumun Osmanlı diplomasi tarihine bilimsel anlamdaki son katkısıdır. Çalışmanın Türkçeleştirilmesi veya özet bir rapor haline getirilmesi daha faydalı olacaktır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 24.01.2010)

23 Ocak 2010

Söyleşi: Osmanlı Deniz Politikaları

Osmanlılar, Akdeniz’de rakipsiz bir hâkimiyet kurmak, Karadeniz, Kızıldeniz ve Basra Körfezi’ni bir iç denize dönüştürmek ve Hint Denizleri’nde ticaret ve hac yollarının güvenliğini sağlamak suretiyle bir döneme mührünü vurmuş denizci bir millettir. Osmanlı padişahlarının kendilerini Hâkānü’l-bahreyn / Denizlerin Hakanı olarak tanımlamaları da bunun bir işaretidir. Tarihe aynı zamanda bir deniz imparatorluğu olarak geçen Osmanlı’ların düşünce ufuklarının enginliğini anlatmak için güttükleri uluslararası deniz politikalarının uzantılarını ve donanmasının gücünü bilmek gerekir.

Mehmet Mazak ile Prof. Dr. İdris Bostan’ın “Osmanlı Deniz Politikaları”nı konu eden söyleşilerinin sonunda 20 dakikalık “Osmanlı Donanma Gemileri” slayt gösterimi yapılacaktır.

Konuk: Prof. Dr. İdris Bostan
Düzenleyen: Mehmet Mazak
Gösterim: Osmanlı Donanma Gemileri
Etkinlik: Söyleşi
Yer: Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi
Tarih: 29 Ocak 2010 Cuma
Saat: 18:00
Etkinlik ücretsizdir.

Kaynak: http://www.kultursanat.org/soylesi/ayrinti-4009.html

"Tedbir gibi akıl yoktur"

Sultan Yıldırım Bayezid Han, Niğbolu'yu ve Silistre'yi fethedip Eflak'a geçti. Eflak Beyi Mirçe, askeriyle Sultan Bayezid'e karşı geldi. İki ordu arasında akşama dek cenk oldu. Akşam olunca iki taraf at üzerinde oturdular, bir süre ara vermeye karar verdiler.

Gece oldu, Sultan Yıldızım Bayezid Han'ın veziri Ali Paşa o gece tedbir maksadıyla meşalelerin yakılmasına karar verdi. Ne kadar şehit varsa savaş yerinde birini dahi bıraktırmadı, hepsini taşıttı. Sabaha doğru biten bu işlerden sonra Osmanlı ordusu savaş meydanından çekip gitti. Eflak Beyi Mirçe, Osmanlıların gittiğini öğrenince savaş meydanına adam gönderdi. Kendi ordularından binlerce askerin öldüğünü, kaybın büyük olduğunu anlayan Eflak Beyi, derhal savaş alanından kaçtı.

Bu tedbirden ve plandan çok büyük istifade eden Osmanlı ordusu, Yıldırım Bayezid önderliğinde yüz akıyla Tuna'yı geçip Niğbolu'dan Edirne'ye doğru geldiğinde arkasından Eflak Beyi Mirçe, Osmanlı padişahına bağlılığını bildiren fermanını gönderip haracını da yanında iletti.

(Tarafımca derleme)

22 Ocak 2010

Osmanlı'da 22 Ocak tarihine dair iki hadise

Osmanlı Devleti'nde 22 Ocak tarihi 2 önemli hadiseye sahne olmuştur. Bunlardan biri 1517 yılında Yavuz Sultan Selim'in Osmanlı ordusuyla Ridaniye'de yeni Memluk Sultanı Tomanbay'ı yenmesi ve ardından halifeliğin Osmanlı Devleti'ne geçmesiydi. Bu hadiseden sonra Kutsal Emanetler İstanbul'a getirilmiş, Osmanlı Devleti Doğu Akdeniz'in tek hakimi durumuna yükselmiş, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu'na açılmıştır. Ekonomik olaraksa Osmanlı devleti çok büyük hazinelerin sahibi olmuştur.Diğer olay ise yine 22 Ocak'ın 1580 yılında, İstanbul Rasadhanesi'nin III. Murad tarafından yıktırılması ile ilgilidir. Bu gözlemevi, 1571 yılında Osmanlı Sarayı'na Müneccimbaşı olarak atanan Takiyüddin'in padişah III. Mehmed'e, ünlü müneccim Uluğ Bey'in hesaplarının eskidiğini belirten raporunu sunmasından sonra İstanbul'da Tophane sırtlarında kurulmuştur. 1580 yılında, Şeyhülislam Kadızade'nin onaylayan fetvası ve padişah III. Murad'ın emriyle rasathane denizden topa tutularak yıkılmıştır. İlber Ortaylı'ya göre İstanbul'daki bir depremden sonra halk ayaklanmış ve depremin rasathane yüzünden olduğunu söylemişlerdir. Sarayın önünde büyük gösteriler olmuş, bunun üzerine III. Murad, denizden top atışı ile rasathaneyi yıktırmak zorunda kalmıştır. Dolayısıyla yıkım kararında halkın etkisinin de mühim olduğu belirtilmektedir.

21 Ocak 2010

Haritalardaki 500 yıllık İstanbul

İstanbul’un 1422-1922 yılları arasındaki haritaları kitap oldu. Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın danışmanlığında, sanat tarihçisi Dr. Ayşe Yetişkin Kubilay’ın hazırladığı ‘1422-1922 İstanbul Haritaları’ adlı kitap, Denizler Kitabevi tarafından yayımlandı. Kitapta; Yunanistan’da yaşayan İstanbul haritaları koleksiyoneri Nick Adjemoğlu’nun 580 haritası arasından seçilen 100 harita yer alıyor.

Gezginlerin tanıklıklarına dayanan bu haritalar fetih Öncesinden başlayıp Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine kadar uzanıyor. Sadece şehri görerek çizilen 1422 tarihli ilk istanbul haritası, Floransalı gezgin ve haritacı Christoforo Boundelmonte’ye ait. İlk Ölçekli istanbul haritasıysa Haliç, Pera-Galata ve Üsküdar’ı içine alan François Kauffer’in 1786 tarihli haritası. Coğrafyası ve kültürüyle her çağda cazibesini kaybetmeyen İstanbul, sadece konum olarak değil camiileri, boğazı, yerleşim alanları ve insanlarıyla da haritaların konusu.

Kitabın çıkmasıyla paralel olarak Rahmi M. Koç Müzesinde sadece 40 haritanın görülebileceği 14 Şubat’a kadar görülebilecek bir de sergi açılıyor. ‘İstanbul Haritaları 1422-1922’ kitabı ve sergisi ocak ayı sonunda ise dünyanın en büyük harita fuarı olarak bilinen ve ABD’de düzenlenen Uluslararası Miami Harita Fuarı’na ‘özel davetli’ olarak katılacak.

(Radikal, 21.01.2010)

20 Ocak 2010

Osmanlı Devleti'ndeki Ermeniler Hakkında

Türk toplum hayatını son yirmi beş seneyi aşan bir süredir Ermeni sorunu işgal etmektedir. 23 Ocak 1973'te Los Angeles Başkonsolosumuz Mehmet Baydar ve yardımcısı Bahadır Demir ile Santa Barbara'da Baltimor Oteli'nde görüşmeye gittikleri 77 yaşlarındaki Mıgırdıç Yanıkyan tarafından tabanca ile vurularak öldürülmüşlerdi. Ardından da yıllarca Ermeni Terörü sürüp gitti. Özellikle 1980'li yıllarda ülkemizde Osmanlı-Ermeni ilişkileri ile ilgili yayınlar yapıldı, toplantılar düzenlendi. Dünyanın başka ülkelerinde de aynı sorun, aynı konu hep gündemde tutuldu. A.B.D.'de Ermeniler Senato'dan 24 Nisan'ın Ermeni Soykırımı Günü ilan edilmesine çaba gösterdiler. Netice alamamakla birlikte, isteklerinden de pek vazgeçmiş görünmüyorlar. Bu sorun ısıtılıp ısıtılıp zaman zaman yine gündeme gelecek gibi görünmektedir. Nedir, ne anlama gelmektedir 24 Nisan? Birinci Dünya Harbi içerisinde 24/25 Nisan 1915 gecesi İstanbul'da 500 kadar Ermeni tutuklanır, aralarında doktorlar, avukatlar, gazeteciler, din adamları da vardır.

Bunlar Ermeni İhtilal Örgütü üyesi olduklarından Anadolu'ya sevk olunurlar. Anadolu'nun özellikle Doğu ve Güney-Doğu kesimlerinde oturan Ermeniler de aynı muameleye tabi tutulurlar. Gönderildikleri bölge Deyr-i Zor ve civarıdır, yani bugün Suriye'de Fırat boyunda bulunan bir kesimdir. Burada hiç Ermeni de yok değildir. 1893'te Deyr'e gelen Max Freiherr von Oppenheim burada bir Ermeni Kilisesi'nin varlığından bahseder. Ebü'l-Fida'ya göre, 1331'de inşa olunmuş, sonradan tahrip edilmiştir.1 Aynı sene Ağustos ayında Deyr'de kendisinin aşçısı da Mardin'li bir Ermeni'dir.2 İsveç'li Sven Hedin Deyr'de 1917 Nisanı'nda bulunur. Arapların siyah çadırları yanında Fırat kenarında yüzden fazla beyaz çadır görür, bunlar İstanbul'dan Halep-Meskene-Rakka yolu ile Deyr'e gelen, gelmeye zorlanan Ermenilerdir. Aralarında Kafkas cephesi hudutlarından gönderilenler de vardır. Sven Hedin bunların sayılarını 5.000 kadar tahmin eder .3

Ermeni örgütleri ve yandaşları bu sürgün sırasında bir Ermeni soykırımı vukuu bulduğunu iddia ederler, sayısı da açık arttırmadadır. Bu olaylar sırasında bir buçuk-iki milyon Ermeni’nin hayatlarını kaybettiği öne sürülür, halbuki her iki rakam da o tarihlerde bütün Osmanlı hudutları içerisinde bulunan Ermenilerin sayısından fazladır.

Türkiye' de bu konu üzerinde çalışanlar ve yayın yapanların ana kaynağı Esat Uras'ın Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi (İstanbul 1976) adlı eseridir. Bazen Türk arşiv kaynakları bazen, Birinci Dünya Harbi esnasında basılan, Ermenilerin Türkleri nasıl boğazladıklarına ait resimli kitaplar kullanılmaktadır.4 Ermeni yandaşları da bunu tersini yapar, ne dereceye kadar objektif olduğu belli olmayan Ermenilerle ilgili hatıralardan yararlanırlar,5 onlar için de resimli, maktul Ermenileri gösteren kitaplar bulunmaktadır. Tahriklerle, kinle birbiriyle amansız bir mücadele veren, yıllarca bir arada dostane yaşamış iki topluluk bahis konusudur. Ringe çıkan ve döğüşen iki boksörden yenen de yenilen de yara bere alacağı gibi, bu olaylar sırasında iki tarafın da elbette kayıpları vardır. Bunlar üzerinde mütemadiyen durmak neye hizmet eder, belli de değildir. Amma büyük bir ihtimalle iki topluluğu kıyamete kadar birbirine düşman etmeye götürür. Bu da çağımızda pek onaylanabilecek bir tutum değildir.

Türk meslektaşların Osmanlı-Ermeni ilişkilerinde üzerinde durdukları başlıca iki konu vardır: 1. Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u aldıktan bir süre sonra Bursa'dan bir Ermeni din adamını getirterek Ermeni Patriki tayin etmiş, bütün Ermenilerin işlerini ona devretmiştir, tıpkı Rum ve Yahudi cemaatleri için de yaptığı gibi. 2. Ermeni sorunu 1878 Berlin Antlaşması'ndan sonra ortaya çıkmıştır. Şimdi bunlar üzerinde biraz duralım:

ERMENİ PATRİKLİĞİ MESELESİ

Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u aldıktan sonra, bu şehirdeki Ermeni cemaatini 1461'de Bursa'dan bir kısım Ermeni aileleri ile birlikte getirttiği Piskopos Ovakim (Ermenice Yovakim)'in emrine vermiş, onların nizamını kendisinden istemiştir. Bu maksatla da Samatya'daki Sulu Manastır Kilisesi'ni Ermenilere tahsis etmiştir, denilir. Bu bilginin kaynağı 1786'da Venedik'te basılan Çamiçyan'ın Ermeni Tarihi adlı eseridir. İstanbul Üniversitesi'nde Edebiyat Fakültesi'nde rektörlük yapan, çok kıymetli bir araştırıcı ve öğretici olan Hrand D. Andreasyan vasıtası ile Türk okuyuculara da intikal etmiştir.6 Bu satırların yazarı da vaktiyle bu malumatı kullanmıştır.7 Lakin 1982'de Princeton Üniversitesi'ndeki bir toplantının bildirileri yayınlanınca, bu bilginin pek de doğru olmadığı anlaşılıyor .Kevork B. Bardakjian ''The Rise of the Armenian Patriarchate of Constantinople'' başlıklı makalesinde Çamiçyan'ın yazdıklarını irdeliyor. Hayk Berberian'm bu konuda çalışmalarından bahsederek, İstanbul' daki Ermeni ruhani liderinin ancak Kanuni Süleyman zamanında marhasa Grigor (1526-1537) ve onun halefi Astuacatur (1538-1543) devrinde güçlendiğini ve 1543'ten sonra da bu ikinciye İstanbul Patrik'i denildiğini, Berberian'dan naklen kaydediyor.8 Stanford J. Shaw da Fatih devrinde Roma ile birleşme düşüncesine karşı olan Gennadios Skolarios'u bütün Ortodoksların dini reisi tayin edildiğini, Ermenilere millet statüsü verilmesinin ise, Memluk Sultanlığı'na karşı Osmanlıları desteklemek şartı ile, Yavuz Sultan Selim zamanında olduğu kanaatini belirtiyor.9

Bardakjian yüzyılımızın başlarında İstanbul' da yaşayan Arşak Alpoyaçean'ın görüşlerine de makalesinde yer veriyor. Ermenilerin İstanbul'un fethinden önce de bu şehrin dini denetiminde olduğu, Osmanlı idaresinde ise İstanbul Ermeni Ruhani liderliğinin alanının genişlediğini kaydediyor.

Bununla beraber, Bardakjian 1462-1487 tarihleri arasında Ankara, Amasya, Sivas, Trabzon ve Kefe'de yazılan Ermeni kolofonlarına dayanarak İstanbul Ermeni Patrikliği'nin o tarihlerde hiçbir yerde en yüksek Ermeni ruhani makamı olarak tanımadığına işaret eder. Kolofon Ermeni papazlarının tuttukları günlüklerdir. Kısa kısa zamanının olaylarını bizlere sunarlar.

Çamiçyan'ın kaydettiği ve Hrand D. Andreasyan'ın da Eremya Çelebi Kömürçüyan'ın İstanbul Tarihi'ne yazdığı geniş notlarda naklettiği ''altı cemaat'' deyiminin de ancak 1764'te Ermeni Patrikhanesi'ne verilen berat'ta zikr edildiğini ilave ediyor. Netice olarak da, eğer Fatih Sultan Mehmet Yovakim'i Bursa ve Ankara'dan getirdiği Ermenilere Patrik tayin etmişse, bu ancak İstanbul ve Galata'da, belki de Üsküdar'da tanınmıştır, hükmüne varıyor.10

ERMENİ SORUNUNUN SİYASET SAHNESİNE ÇIKMASI

Bunun 1878'den sonra olduğu doğrudur. Bununla beraber, bazı Ermeniler çok daha önceleri Osmanlı idaresinden kurtulmanın yollarını aramışlar, kendilerine destek bulmak için çabalamışlardır. Mesela 1562'de aslen Tokatlı olan Abgar adlı bir Ermeni, aralarında oğlunun da bulunduğu üç kişilik bir heyet halinde Roma'ya Papa'yı ziyarete gider. Roma'nın teklifi, dönüşünde Abgar'ın Ermeni Kralı ilan edilmesi, fakat Ermeni Kilisesi'nin Roma'nın hakimiyetini tanıması karşılığı kendisine yardım edilebileceğidir. Bu girişim sonuçsuz kalır.11

1566'da Van'da bin kadar Hıristiyan toplanırlar, üç gün bir arada kalır, fesat çıkartırlar. Olay Van Beylerbeyi tarafından Divan-ı Humayun'a bildirilir.12 Bunlar da Ermenilerdir.

Zeytun isyanları 1780'de başlar, uzun süre aralıklı olarak devam eder.13 Bu itibarle, bir ülke bütünlüğünü bozmaya çalışanların memleket içinde birilerini bulacaklarını, her zaman kendilerine yardakçılar temin edeceklerini unutmamak lazımdır. Fırsatı düştüğünde de siyasi mahiyet alır.

Ermeni tehcirini diline dolayanlar, 1828-1829 Osmanlı-Rus Harbi'nde Doğu Anadolu'dan ve İran'dan da 1828'de Rusya'ya türlü vaadlerle göçürülen, sonra da orada perişan edilen Ermenilerden neden bahsetmezler? Bunların sayısı tahmini yüzbini bulmaktadır.14

17 Mayıs 1915'te de Ruslar Van'ı işgal ederler, şehirdeki Ermeniler onların tarafına geçmişlerdir. Müslümanları katletmeye başlarlar. 80.000 Müslüman Bitlis istikametine kaçmaya başlar. İşgalden önce de Van Ermenilerinin ayaklandıkları, kaledeki zayıf Türk garnizonuna ağır kayıplar verdirdikleri, şehrin de asilerin eline geçtiği Alman Dışişleri Arşivleri'ndeki belgelerle sabittir. Belgeler de İstanbul'daki Alman Büyükelçisi Wangenheim'in raporlarıdır ve yayınlanmışlardır.15 Bu tür belgeler, yayınlar nedense gözardı edilmektedir.

Ermeniler Osmanlı idaresinde geniş imkanlara sahip olmuşlardır. XVI. yüzyılda Vezir Mehmet Paşa,16 XVII. yüzyılda Kaptan-ı derya ve Sadrazam olan Halil Paşa17 Ermeni asıllıdırlar, Müslüman olmuşlardır. 1523'te Toroslarda Gülek kalesinde oturan 165 hane, 50 bekar yaklaşık 875 kişi Ermenidir, kale hizmetlerinde çalıştıklarından olağanüstü vergilerden (avarız) muaftırlar.18 Karaisalı'da En-Nahşa kalesinde oturan Ermeniler de öşür, cizye ve bad-i hava gibi vergileri vermemektedirler, muaf tutulmuşlardır. Belli ki bazı hizmetleri karşılığında bu bağışıklığı kazanmışlardır.19 XVIII. yüzyılda Divrikli Düzyan ailesinden saray kuyumcuları, Darphane nazırları, Şaşyan ailesinden saray hekimleri, XIX. yüzyılda Bezciyan ailesinden Darphane müdürleri, Dadyan ailesinden Baruthane nazırları,20 Balyan ailesinden mimarbaşılar, II. Abdülhamid devrinde Ermeni hariciyeciler, Balkan harbi sırasında Hariciye Nazırı (Gabriel Noradonghian Efendi) vardır. Midhat Paşa'nın kahyası, yani en önemli yardımcısı Kirkor Odyan Efendi'dir. Kasım 1879'da Osmanlı Dahiliye Nezareti Genel Sekreteri Artin Dadyan Efendi''dir.

Doğu Anadolu'da oturan Ermeni nüfusun Osmanlı yönetimi buralarda güçlenince kırsal alanlardan büyük ticari şehirlere göçtükleri belgelerle sabittir.21 Osmanlı Tahrir defterleri verilerine göre, şehirlerde toplandıklarından kaza ölçeğinde Hıristiyan nüfus %5 ile 20 arasında değişmektedir. Bunların da ne kadarı Ermenidir, belli değildir, çünkü aralarında Süryaniler de vardır.22

XIX. Yüzyılda Rusların ve Anadolu'daki misyoner okulları mensuplarının tahriki ile bir kısım Ermeniler ülkelerini terk ederek başka yerlere giderler.23 Rusya'ya göçürülenler dışında, Amerika'ya da 1890-1900 arasında 12.000 Ermeninin göç ettiği, XX. yüzyılın başlangıcında daha da hızlandığı anlaşılmaktadır .24

1885'ten sonra üç Ermeni İhtilal Örgütü kurulur. Bunlardan birisi Armenakan Partisi'dir. Kurucularından elebaşı Mıgırdıç Portakalyan'ın babası Mikael Portakalyan, gençliğinde Paris'e tahsile gönderilmiş, dönüşte 1858'de Bab-ı Ali Tercüme Odası'nda çalışmış, 1886'da Maliye Nezareti danışmanı, sonra da Ziraat Bankası müdürü olmuştur. Mıgırdıç İstanbul'da Ermeni okullarından biriside öğrenim görmüş, genç yaşta siyasi faaliyetlere girişmiş, zaman zaman yurt içinde, bazen de yurt dışında Ermeni ayrılıkçı çabalarına katılmıştır. 1885'te Marsilya'da Armenia gazetesini çıkartmış, öğrencilerinden dokuzu da Armenaka Partisi'ni kurmuşlardır.25 Mıgırdıç Portakalyan'ın yayınlandığı Armenia gazetesi ve kendi matbaasında bastırdığı beyannameler Maraş'a gönderilerek dağıtılır. Çukurova' dan ve başka yerlerden Ermeni delikanlılarından ıayık olanlarının seçilerek Avrupa'ya gönderilmeleri, orada eğitildikten sonra tekrar memleketlerine geriye yollanmaları istenmektedir. Gaye Ermenilerin kendilerini idare etmeleri, diğer bir deyimle bir Ermeni Devleti kurulmasıdır.26

İkinci bir örgüt de Hınçak (Çan) Partisi'dir. 1887'de Cenevre'de Rusya'dan Avrupa üniversitelerine giderek tahsillerine başlayan iyi aile çocuğu yedi genç Ermenidir. Hepsi Marksisttir. Mıgırdıç Portakalyan ile yakın ilişkileri vardır. Anadolu'da Bafra, Merzifon, Arnasya, Tokat, Yozgat, Eğin (Kemaliye), Arapkir ve Trabzon'da örgütlenirler. İstanbul'da da teşkilatları vardır. 15 Temmuz 1890'da Kumkapı nümayişini, Ağustos 1894'te Sasun isyanının, 30 Eylül 1895'te Bab-ı Ali yürüyüşünü, 24 Ekim 1895 Zeytun isyanını bunlar başlatır, yönetirler.27

Bahis konusu olayların mahiyeti nedir, bunlara da değinmek gerekir.

Kumkapı Olayı

Hınçak Cemiyeti üyelerinden bir grup 15 Temmuz 1890 Pazar günü Kumkapı Ermeni kilisesi'ne giderek ayine müdahele ederler, içlerinden birisi Ermeni ıslahatı hakkında bir beyanname okur. Bu olay tarihe Kumkapı Nümayişi olarak geçer. Birkaç gün sonra da olayın elebaşısı Ermeni Patrikhanesi'ne giderek oradaki Türk armasını parçalar, Patrik'i zorla yanlarına alarak Yıldız Sarayı'na yürüyüşe geçerler. Askerler önlerini keser, çatışmada iki taraftan ölenler olur.28

Sasun İsyanı

Ağustos 1894'te Diyarbakır Vilayeti'nin Sasun kazasında Hınçak Cerniyeti üyelerinden ve kumkapı olayının faillerinden Haçin (Saimbeyli)'li Hamparsum Boyacıyan'ın tahrikleri sonucu Ermeniler ile Müslüman halk arasında çatışmalar çıkar. Boyacıyan önce Atina'ya kaçıp sonradan tekrar Türkiye'ye gelmiş, birçok şehirlerde halkı tahrikte bulunmuştur. Onun yaptıklarının çoğu zamanının Ermeni gazetelerinden tercüme edilerek Osmanlı İstihbaratına intikal etmiştir.29 23 Ağustos 1894'te Osmanlı kuvvetleri olayı bastırır. Bu olaya 1. Sasun isyanı denilir .30

Bab-ı Ali Yürüyüşü

30 Eylül 1895'te Hınçak gurubuna mensup kalabalık bir Ermeni topluluğu Kumkapı'daki Ermeni Kilisesi'nde toplanarak Bab-ı Ali'ye yürüyüşe geçerler, kendilerine sadrazama isteklerini yazılı olarak vermeleri haberi gönderilir, yürüyüşten vazgeçmeleri de emrolunur. Lakin yürüyüşçüler kendilerine hükümet emrini getiren subayı şehid ederler. Büyük devletlerin müdahalesi ile II. Abdülhamit olayı yatıştırmak için askeri birlik kullanmaktan vazgeçer, bunun üzerine halk galeyana gelir. İstanbul'da birkaç gün müslümanlar ile Ermeniler arasında kanlı olaylar cereyan eder.31

Zeytun İsyanı

10 Ekim 1895'te Zeytun'un Alabaş köyüne bir tahkikat için giden iki jandarma Ermeniler tarafından bir ağaca bağlanarak yakılır. 24 Ekim'de bir grup ermeni Zeytun'a gelir, plan yaparlar, Türkleri esir alarak öldürürler. Bu olaya ermeni kadınlar bile katılır. Olayın günlüğünü tutan Aghasi adlı Ermeni 20.000 Türkü öldürdüklerini, bunların 13.000'inin asker olduğunu kaydetmiştir.32 İsyanı çıkartanlardan elebaşları yakalanır, lakin yabancı devletlerin (Rus, İtalyan, Fransız ve İngiliz) konsoloslarının (Halep'teki) girişimi ile serbest bırakılır ve Marsilya'ya giderler.

Üçüncü örgüt Daşnaksutyun (Federasyon demek) 1890'da Tiflis'te bazı Ermeni milliyetçiler, Çarlık rejimini devirmeye niyetli sosyalistler, Rus ve Gürcü ihtilalcilerin işbirliği ile kurulmuştur. Yayın organları Droşak (Bayrak)'tır.

Bununla beraber, bu teşekkül İstanbul'da ve Doğu Anadolu'da bazı kesimlerde yayılır, yani niyet ile amel başka başkadır. 26 Ağustos 1896'da İstanbul'da Osmanlı Bankası'nı işgal ederler. Bomba kullanılır, memurlardan ölenler, yaralananlar olur. Baskını yapanlardan üçü olay sırasında ölmüş, altısı yaralanmıştır. Geriye kalanlar Osmanlı Bankası Müdürünün ve Rus Sefaretinin aracılığı ile bir Fransız gemisi ile Marsilya'ya giderler. Lakin halk galeyana gelir, İstanbul'da Ermeniler ve Müslüman halk arasında kanlı olaylar olur.33

OSMANLI'DAN GÜNÜMÜZE ERMENİ SORUNU

1904'te de Sasun'da ikinci bir isyan vukuu bulur. Düzenleyenler yine Daşnaksutyun mensuplarıdır. Bastırılır, fakat Nisan ve Temmuz arasındaki çatışmalarda bin civarında Türk, 19 Ermeni ölmüştür.34

21 Temmuz 1905 Cuma günü Yıldız Sarayı önünde II. Abdülhamit'e yapılan suikast, hükümdarın gelişinden önce patladığından sonuçsuz kalır. Bu olayı da aynı tedhiş örgütü yapmıştır.

Ermeni ihtilal örgütleri mensuplarının İstanbul'da ve Anadolu'nun bazı şehirlerindeki faaliyetleri hakkında Avusturya Arşivlerinde İstanbul'daki temsilcilerinin yolladıkları belgelere rastlanır. Mesela 19 Eylül 1896'da Üsküdar'da bir evde bir Ermeni bomba imalathanesi bulunur.35 24 Eylül1896'da da Galata Ermeni Kilisesi'nde, Beyoğlu'ndaki bir evde bombalar ve bunların yapımına yarayacak malzeme bulunur.36 1 Eylül 1905'te Manisa'da bir evde 34 kilo dinamit bulunur .37

II. Meşrutiyet'in ilanından sonra, Nisan 1909'daki Adana ve çevresindeki olaylar da bunların eseridir. Anayasaya göre, herkesin silah taşıyabileceğinin kabulü, Ermenilerin örgüt mensuplarının teşvik ve çeşitli hile ve yalanları ile silahlanmalarına yol açmış, ardından da Ermeni murahhası Muşeg'in tahrikleri ile Müslüman ve Ermeni halk arasında üç gün süren kanlı olaylar cereyan etmiştir (Nisan 1909). Muşeg olaylar sırasında Mısır'da bulunmaktadır.38

Ermeni ihtilal örgütlerinin aralarındaki yazışmaların Türkçe çevirileri (asılları Ermenice), bu örgütlerin giriştikleri kanlı olaylar Hüseyin Nazım Paşa'nın derlediği Osmanlı istihbarat raporlarından okunabilir.39

Yukarıda kısaca özetlenen olaylar ister istemez günümüzde Türkiye'de bazı benzeri durumları hatırlatıyor. İhtilalci örgüt mensuplarının liderleri ve elebaşıları Batı devletleri tarafından korunmakta, silahlandırılmakta, asıl elebaşları ortada görünmemekte, Adana'da olduğu gibi, olaylar sırasında uzaklarda bulunmaktadırlar. Hepsi Anadolu kökenlidirler, fakat batı şehirlerinde veya Atina'da eğitim görmüşlerdir.

Ermeni İhtilal Örgütlerinin en ziyade faaliyet gösterdiği yıllarda Ermeni nüfus da hep azınlıktadır. Bunlara da birkaç örnek verelim:40

Ermeniler ile Türkler arasındaki kültür ilişkileri çok derindir. Sanat, basın, ticaret alanlarında iki millet içiçedir. Ermeniler o kadar Türk adetlerini tesirinde kalmışlardır ki, 1835'te Osmanlı Devleti'ne gelen ve İstanbul'da, Anadolu'da pek çok incelemelerde de bulunmak fırsatını yakalayan Moltke ''Bu Ermeniler hakikatte Hıristiyan Türklerdir denilebilir'' kanısına varmıştır.41

Yakın tarihi bilmek, bir kısım olayların sebeplerini ve sonuçlarını iyi öğrenmek Türk eğitim sisteminin temel taşı olmalıdır. Yalnız iyi ekonomi bilen, her şeye ekonomi açısından bakan bazı devlet adamları, Amerika'da da öyledir diye, silah edinilmesini serbest bırakmış, bu da yakın zamanların en kanlı olaylarının en önde gelen etkeni olmuştur.

Geçmişte çatışan milletler, çeşitli tahriklerin kurbanı olmuşlardır .Onları bu olaylara itenler de zevk ü safa içerisinde keyif çatmışlardır. Bunun adı milliyetçilik, halka hizmet olarak tanıtılmaya çalışılsa da, hiçbir zaman bu sıfatlara layık değil, tam aksine memleketine ve halkına ihanettir .

Milletler arasındaki bu tür olayları zaman zaman deşmenin faydası emperyalist güçlerin ekmeğine tereyağı sürer. Milletleri kaynaştırmanın yolu aralarındaki kültür ilişkilerini geliştirmek, bunların ön plana çıkmasına hizmet etmektir.

Prof.Dr.Nejat Göyünç
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Emekli Öğretim Üyesi

(1) Max Freiherr von Oppenheim, Vom Mittelmeer zum persischen Golj durch den Hauriin und die Syrische Wüste, Berlin 1899-1900, 1, s. 330.
(2) Aynı yazar, aynı eser, II, s. 8.
(3) Sven Hedin, Bagdad, Babylon, Ninive, Leipzig 1918, s. 60-63.
(4) Bu hususta bir iki örnek: Cevdet Küçük, Osmanlı diplomasisinde Ermeni meselesinin ortaya çıkışı, İstanbul 1984; Mehmet Hocaoğlu, Arşiv vesikalarıyla tarihte Ermeni mezalimi ve Ermeniler, İstanbul 1976; Erdal İlter, Ermeni ve Rus mezalimi (1914-1916), Ankara 1996. (5) Hatıra türünden eserlerin bazen ne kadar tek yanlı ve gerçeklerden uzak olduğuna bir çarpıcı örnek: Heath W. Lowry, The Story behind Ambassador Morgenthau's Story, İstanbul 1990, Türkçe çeviri: Belkıs Torfilli büyükelçi Morgenthau'nun öyküsünün perde arkası, İstanbul 1991, her ikisi de İsis yayını.
(6) Hrand D. Andreasyan'ın Eremya Çelebi Kömürcüyan, İstanbul Tarihi, XVII. asırda İstanbul (İstanbul 1952, s. 80) adlı eserdeki notları. Andreasyan bu eseri Türkçe'ye çevirmiş, çok zengin ve geniş notlarla yayınlamıştır.
(7) Nejat Göyünç, Osmanlı idaresinde Ermeniler, İstanbul 1983, s. 49.
(8) Benjamin Braude ve Bernard Lewis, Christians and ]ews in the Ottoman Empire, New York -London 1982, I, s. 89-100 de Kevork B. Bardakpan'ın makalesi, alıntı s. 90.
(9) Stanford J. Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, Türkçe çeviri: Mehmet Harmancı, İstanbul 1982, 1, s. 95 ve 128.
(10) Kevork B. Bardakpan, a.g.e., s. 91-92.
(11) Louise Nalbandian, The Armenian Revolutionary Movement. The Development of Armenian Political Parties through the Nineteenth Century, University of Califomia Press, Berkeley ve Los Angeles 1963, s. 19.
(12) BOA, Mühimme Defteri, no.5, s. 123.
(13) Erdal İlter, Ermeni Mes'elesi'nin perspektifi ve Zeytun isyanları (1780-1915), 2. baskı, Ankara 1995.
(14) Kemal Beydilli, ''1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşında Doğu Anadolu'dan Rusya'ya göçürülen Ermeniler'', Belgeler , TTK yayını, XIII/17 , 1988, s. 365-434 ve belge fotokopileri.
(15) Julius Lepsius (yayınlayan), Deutschland und Armenien, Potsdam 1919, 5. 59 (38 sayılı belge), s. 65 (46 sayılı belge).
(16) Mehmet Süreyya, Sicill-i Osmani, IV, 127.
(17) A.H. De Groot, ''Halil Paşa'', Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C.S, 5. 324-326.
(18) BOA, TD 998, s. 383.
(19) BOA, Timar Ruznamçe Defteri, s. 427.
(20) Y. ÇARK, Türk Devleti hizmetinde Ermeniler, 1453-1953, İstanbul 1953, s. 47, 65, 75, 88, 129.
(21) Ronald C. Jennings, ''Urban Population in Anatolia in the Sixteenth Century'', ''International Journal of Middle East Studies, sayı 7 (1976); Nejat Cöyünç, “XVI. yüzyılda Güney-Doğu Anadolu'nun ekonomik durumu'', Türkiye İktisat Tarihi Semineri, Yay. Osman Okyar, Ünal Nalbantoğlu, Ankara 1975, s. 74.
(22) Nejat Göyünç, Osmanlı İdaresinde Ermeniler, s. 31-35.
(23) Abdülkadir Yuvalı, ''Ermeni isyanlarında Misyoner Okullarının Rolü'', Yakın Tarihimizde Kars ve Doğu Anadolu Sempozyumu, Ankara 1994, s. 206, İngilizce metin: ''The Role of the Missionary Schools in Armenian Rebellions'', Kars and Eastren Anatolia in the Recent History of Turkey, Symposium and the Excavation, Ankara 1994, s.169-182.
(24) Nedim İpek, ''Anadolu'dan Amerika'ya Ermeni göçü'', OTAM, sayı 6 (1995), s. 257-280.
(25) Loise Nalbandian, age., s. 90-95.
(26) Hüseyin Nazım Paşa, Ermeni Olayları Tarihi, Ankara 1994, I-II,120-125
(27) Nejat Göyünç, a.g.e., s. 64.
(28) Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, İstanbul 1976, 5. 463; L. Nalbandian, a.g.e., s. 118-119; Kamuran Gürün, Ermeni Dosyası, Ankara 1983, 5.142-143.
(29) H. Nazım Paşa, a.g.e., s. 3-4.
(30) Esat Uras, a.g.e., 5. 471-472; Mehmet Hocaoğlu, Arşiv vesikalarıyla Tarihte Ermeni Mezalimi ve Ermeniler, İstanbul 1976, s. 200-205.
(31) M. Hocaoğlu, a.g.e., s. 215-230.
(32) Kamuran Gürün, a.g.e., s.159-160.
(33) E. Uras, a.g.e., s. 509-511; K. Gürün, a.g.e., s.163-166.
(34) K. Gürün, a.g.e., s. 167.
(35) Österreichisches Haus-, Hof-Und Staatsarchiv, Konst. 413.
(36) HH, Gesamt Archiv, Konst. 413, K3.
(37) HH, Gesamtarchiv, 141. Herzfeld'ten Calice'e.
(38) Mehmed Asaf, 1909 Adana Ermeni olayları ve anılarım, sadeleştirerek yayına hazırlayan: İsmet Parmaksızoğlu, Ankara 1982, Türk Tarih Kurumu yayını; K. Gürün, a.g.e., s.173-176.
(39) Ermeni Olayları Tarihi, I-II.
(40) Stanford J. Shaw, ''Ottoman Population Movements during the Last Years of the Empire, 1885-1914: Some Preliminary Remarks'' , Osmanlı Araştırmaları, I (1980), I, s. 198-202.
(41) Helmuth von Moltke, Briefe über zustande und Begebenheiten in der Türkei aus den Jahren 1835 bis 1839, Berlin 1917, s. 34.; N. Göyünç, Osmanlı İdaresinde Ermeniler, s. 50.

17 Ocak 2010

Avrupa’nın bitmeyen Alman-Fransız çatışması

(18 Ocak 1871’deki Versailles Antlaşması, Almanya’nın Fransa’yı ezdiği andı.
Birinci Dünya Savaşı’nı da bu rekabet doğurdu. İntikam aynı şehirde yeni imzayla alındı.)

Avrupa kültürünü yaratan İtalya’dır. Bu kıtayı dünyanın diğer yerlerinden ayıran müzik orada doğmuştur. Eski Yunan dünyası ile ilişkiler oradan başlamıştır. Latin kültürünün bile yeniden yorumlanması İtalya’nın işidir. Ancak Alplerin kuzeyindeki Almanya ve Fransa, Avrupa’nın kendileri olduğuna dün de bugün de inanırlar. İşin esasında Fransa milli devlet ve milli kimlik olgusunun kurucusudur. Almanya da bu özellikleri komşusundan öğrenmiştir.

Alman orduları düşmanın durumunu iyi biliyordu
Bütün 19. asır Fransız ve Alman rekabeti ile geçmiştir ve kıyamet 1870 Sedan Savaşı’nda kopmuştur. 1870’te büyüklük hastası III. Napolyon’u savaşa kışkırtan Bismarck politikası amaca ulaşmıştı. Bismarck ve etrafındaki Moltke gibi kurmaylar Alman ve Fransız ordularının durumunu iyi biliyordu ve mukayese yapabiliyordu. Fransızlar ise sadece kendilerini biliyorlardı ve yanlış biliyorlardı. Anatole France’ın deyişiyle parlamentoda “Askerimizin kaput düğmesine kadar her şeyimiz tamam” diye bağırıyorlardı ama Sedan’da Fransız genelkurmayının haritalarının bile eskimiş olduğu anlaşıldı.

Savaş ve yenilgi Fransa’ya çok acı geldi, galip gelen Prusya ve müttefik Alman devletleri bu kanlı zaferden sonra birleşeceklerdir. Bismarck’ın yanında bir zamanlar Sultan II.Mahmud’un ordusunda müşavir yüzbaşı olan Moltke, diğer Alman kral ve prensler ve ruhani reisler dizilmişti. II. Wilhelm, oğlu Frederich Wilhelm ve torunu geleceğin Kayzer Wilhelm’i aynı salondaydılar. Yakın gelecekte “Üç imparatorlar yılı” denen aynı yıl için de tahtta birbirlerini izleyeceklerdir.

Bismarck bu parlak zaferi Fransa’nın onurunu kırmak için teatral törenlerle de perçinledi. Bunların başında gelen gösteri Fransız devletinin anıtlaşmış hali ve Fransız medeniyetinin sembolü sayılan Versailles’da Prusya kralı II. Wilhelm’e Alman imparatorluk tacını giydirmek olmuştur. Tabii bu taç, tarihi Alman tacı değildi. Tarihi Germen-Roma tacı Viyana’daki imparatorluk hazinesindeydi. Versailles’da giyilen taç sembolleşemeyen ve kitlelerin gözünde kutsallaşamayan bir Alman tacı olacaktır.

Aklı başında Almanlar: ‘Fransız kültürü dize gelmez’
Bismarck çoktan Alman prensliklerini ve krallıklarını elde etmişti. Bazıları da Versailles’dan sonra imparatorluğun parçası oldular. Şaşkın resmi tebliğler; Fransız devletinin, ordusunun, milletin ve kültürünün dize getirildiğinden söz ediyordu. Vakıa aklı başında Alman çevreleri “Fransız kültürü dize gelmeyecek kadar muhteşemdir” diye cevap verdiler, doğrusu da buydu.
Fransa’ya ağır bir borç yüklenmişti. Kamusal kampanyalarla hemen ödendi ve 18 Ocak gibi kara bir gün hafızalardan silinmek istendi ama zihinlerden silemediler. Avrupa medeniyetini mahveden birinci büyük savaş gerçekte Fransız-Alman rekabetinden ortaya çıktı ve Versailles’daki törenin intikamı Fransa’nın Almanya’yı ezdiği aynı yerdeki Versailles Antlaşması ile alındı. Versailles’ın yanındaki ve içindeki bir takım yerlerle salonlarda yapılan antlaşmalarla Avusturya ve Macaristan da ufalandı. Almanya’nın müttefiklerine bile acımasız davranıldı. İntikam savaşı ikinci harp ile devam etti.

Bugünkü aşırı işbirliği de ortalığın düzenini bozdu
Savaştan sonra General de Gaulle ve Almanya’da Hitler karşıtı olan muhafazakâr cephenin temsilcisi Adenauer yeni bir Avrupa’dan söz ettiler. İki eski Avrupalının ve kurmaylarının kafasındaki özlemin birleşik Avrupa olduğunu söylemek güçtür. Pasaportsuz gezilen, serbest mübadelenin geldiği, sermaye işbirliğinin kolaylaştığı, üretimde birliğe gidilecek bir Avrupa o zaman için yeterince ileriydi. Avrupa’nın komünizme karşı askeri işbirliğini ise Avrupalıların kendileri değil, ABD örgütlemişti. NATO yapı olarak da işleyiş ve anlayış olarak da eski Avrupa için fazla modern bir kuruluştu. Bugünün Avrupası eskinin çatışan Fransa ve Almanyasının gerçeğin ötesinde aşırıya varan ve söylem biçimi gerçeği aşan işbirliği ile yürüyor. Çatışma kadar bu işbirliği de ortalığın düzenini bozmaya başladı.

18 Ocak 1871’de Versailles’daki törenle bugünkü Avrupa törenleri arasında nerdeyse 130 yıllık bir süre var. Birisi dünya hakimiyetini ele geçirmek isteyenlerin gövde gösterisiydi; bugünkü törenler ise “biz en asiliz, en zenginiz” diye kendini kabul ettirmek isteyenlerin çığlığıdır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 17.01.2010)

İsrail’in davranışı tarihteki çizgisine uygun değil

(İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon’un Oğuz Çelikkol’a karşı davranışında dozun kaçtığı konusunda
İsrail’deki akıllı insanlar ve seçmenler gerekli ihtarlarda bulundu. Son zamanlardaki politikalarımız İsrail’de bazı çevreleri tedirgin ediyor. Yine de büyükelçimize yapılan çiğliktir. Üstelik İsrail’in 1948’den beri izlediği politikaya, Türklerle Yahudilerin birlikte yürüdüğü tarihi çizgiye aykırıdır.)

14 Mayıs 1948’de Tel Aviv’de Başbakan David Ben Gurion İsrail devletini resmen ilan etti. Ben Gurion Polonya Yahudisidir. Sionist davaya adadığı gençliğinde İsrail’in ancak çok uzak bir istikbalde var olacağına inanıyordu. Aslolan Filistin topraklarında kültürel özerklik ve idareye katılma haklarına sahip olacak Yahudi milletinin temsiline hazırlıktı. Bu nedenle İstanbul Üniversitesi (Darülfünun) Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Bir müddet okuduktan ve Türkçeyi öğrendikten sonra mektebi bitiremeden Filistin’e döndü, savaş patlamıştı. Hızla gelişen olaylar onun tahayyül ettiği İsrail’in bir an evvel gerçekleşmesini sağladı.

Ben Gurion’un varlığını ilan ettiği İsrail devleti, Arap devletleriyle 24 saat içinde savaşa tutuştu. Araplar hazırlıksızdı, askeri gelenekleri ortaçağlarda kalmıştı; bürokrasilerinin gücü yoktu ve savaşan Arap devletlerinin arasında hiçbir eşgüdüm söz konusu değildi. Tabii Arap dünyası bu savaştan kazançlı çıkmadı; Birleşmiş Milletler’in öngördüğü İsrail, bu savaştan sonra daha da genişlemiştir. Dış dünya İsrail’i tanıdı. Amerika, İngiltere, Fransa ve asıl önemlisi Sovyet Rusya... Türkiye Cumhuriyeti de o zamanın bu kalabalık kervanına katıldı. Araplar Türkiye’nin aleyhine döndüler, uzun yıllar bu tanıma yüze vuruldu. Ancak 40 yıl sonra Türkiye aracı rolü dolayısıyla benimsenir oldu.

İlter Türkmen’in bakanlığı sırasında anlaşılamayan bir tedbir daha alındı
1967 savaşı Türkiye’nin politikasında değişikliklere neden oldu; Kudüs’ü İsrail’in yeni başkenti olarak tanımadık ve bazı tanıyanlara katılmadık. Bir müddet sonra diplomatik temsil düzeyini maslahatgüzar rütbesine indirdik. İsrail bu tedbire uydu. Ne var ki gönderdiği bazı maslahatgüzarlar daha evvel büyükelçilik yapmış ve bu rütbeyi kazanmış diplomatlardı.

İlter Türkmen’in dışişleri bakanlığı zamanında ne anlama geldiği belli olmayan bir tedbir daha uygulandı. Türkiye’nin temsil düzeyi ikinci katip düzeyine indirildi. Buna rağmen İsrail’in protokolde bile köklü karşı tedbirler almadığı görüldü. Cumhurbaşkanlığının muhatabı olmaması gereken maslahatgüzarımız için de böyle bir tedbire uyulmadı. Maslahatgüzarlarımız öbür büyükelçiler gibi muamele gördü; hatta maslahatgüzarlarımızın eşlerinin Cumhurbaşkanın eşi tarafından davet edildiği de biliniyor. Galiba İsrail, Türkiye politikasının esasını kavramıştı: Önemli olan güçlenen ilişkilerdi.

İsrail’de sokaktaki insan artık Türkiye’ye eskisi kadar sıcak bakmıyor
Son zamanlarda esasa yönelik neticeler elde etmekten çok Arap dünyasının duygusal yanlarına hitap eden politikalarımız, İsrail’deki bazı çevreleri çok tedirgin ediyor. Yeni koalisyon hükümetindeki İsrail Dışişleri Bakanı bugüne kadar hikmet-i hükümetin gereğini kavrayamayan duygusal çevrelerin sözcüsüdür. Kamuoyunu da bu biçimde etkilemektedir. Sokaktaki insanlar Türkiye’ye eskisi kadar sıcak bakmıyorlar.

Dışişleri bakan yardımcısı Danny Ayalon’un geçen hafta Tel Aviv’deki büyükelçimiz Oğuz Çelikkol’a karşı sahneye koyduğu tertip ve davranış hiç şüphesiz ki çiğliktir ve bu devletin 1948’den beri takip ettiği politika ile ve Türklerin Yahudilerlerle birlikte izlediği tarihi çizgiye uygun bir davranış değildir. Nitekim dozun kaçtığını İsrail’deki akıllı insanlar ve seçmen çevreler de Lieberman’a ve bakanlığa ihtar ettiler ki, özür mektubu gelmiştir. Dış politikada hissi davranışların ve tarih bilmemenin yeri yoktur. Yanılgıya, en azından aşırılığa götürür.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 17.01.2010)

16 Ocak 2010

Türklerin Müslüman olmasının sebepleri #4

Türklerin Müslüman olmasının sebepleri adlı serimizin son yazısına geçmiş bulunuyoruz. Bu yazıda da yine söz konusu kitaptan alıntılar olacak ve Kur'an'da Arapların yerine geçecek milletin kim olduğuna dair bilgiler bulacaksınız. Farklı bir seride en yakın zamanda tekrar paylaşımlar yapacağımızın müjdesini verirken, yazdıklarımızdan istifade etmenizi temenni ederiz.

***

"Eğer topluca savaşa çıkmazsanız Allah sizi can yakıcı bir azapla cezalandırır ve yerinize başka bir kavmi getirip koyar. Siz O'na hiçbir zarar veremezsiniz. Çünkü Allah, her şeye kadirdir.

Tevbe Suresi, 39.Ayet

***

"Hayır! Doğuların ve Batıların Rabbine yemin olsun ki yerlerine kendilerinden daha hayırlılarını getirmeye kadiriz. Buna kimse engel olamaz."

Mearic Suresi, 40.41.Ayetleri

***

"Türkler Kur'an'da konu edilen Zülkarneyn'den maksadın Oğuz Han olduğunu söylerler ki, bu hususta tereddür edecek hiçbir nokta yoktur."

Vani Mehmed Efendi
(Arais'ül Kur'an", 2.Cilt, Sayfa: 250.)

***

"Etrak şöyle fikr iderlerdi ki Hak Sübhhanehu ve Teala, Kur'an-ı Kerim'inde (Kulna ya Zül-Karneyn / Biz ey Zülkarneyn dedik) diyu zikr ittiği meğer bu Oğuz Han'dır dirlerdi."

Halis Efendi Koleksiyonu
(Rüstem Paşa, Tevarih-i Al-i Osman, Sayfa: 2.)

***

"Allahu Teala'nın yardım ve inayetiyle, O'nun destek ve ilhamına dayanarak biz deriz ki, bu kavim, Arap kavmine hiç mi hiç benzemeyen Türk kavmidir. Zira biz uzun zamanlardan beri karada ve denizde, Doğu'da ve Batı'da Rumlar ve Frenklerle cihadda bulunan gazilerin bütün Bizans ülkelerini zapt edip oraları kendisine vatan edinmiş olan Türkler olduğunu görüyoruz. Bu şekilde Rum, Ermeni ve Gürcü ülkeleriyle Frenk memleketlerinin bazıları ve Rus diyarının bir kısmı Türk memleketi haline gelmiş, Türk dili oralarda yayılıp gelişmiş, Türkler tarafından bu memleketlerde İslam'ın hükümleri uygulanıp yürürlüğe konulmuş ve Türklerin uğur ve bereketi sayesinde Hıristiyan cemaatlerinin birçoğu İslam dininin kabul ederek, evvelce Rum, Frenk ve Rus oldukları halde daha sonra Türkleşmişlerdir ve bu da Allah'ın Türklere nasip etmiş olduğu ilahi bir lütuftur, çünkü Allah'ın fazlı ve keremi büyüktür."

Vani Mehmed Efendi
(Arais'ül-Kur'an, 1.Cilt, Sayfa: 249-250-251.)

***

"Allah'ın ihsanlarını milletimin elinden en evvel Türkler alacaktır."

Yakut-i Hamevi
(Mu'cem'ül-büldan, 1323-1324, Mısır, Türkistan maddesi)

***

"Hafızlık on kısma bölünmüştür: Dokuzu Türklerde ve yalnız biri diğer milletlerdedir."

İmam Tabarani
(Mu'cem-ül-kebir)

***

"Türk dilini öğreniniz, çünkü Türklerin çok uzun zaman sürecek bir hakimiyetleri vardır."

Kaşgarlı Mahmud
(Divanü lugat'it-Türk, 1333, İstanbul, 1.Cilt, Sayfa:3.)

15 Ocak 2010

Süleymaniye'nin şifreleri

Sabah Gazetesi, Süleymaniye Camii'ne dair bir derleme yapmış. Güzel bilgiler mevcut. Şuradan ulaşabilirsiniz.

Osmanlı Sultanlarının ölüm nedenleri

Sabah Gazetesi, Osmanlı Sultanlarının ölüm nedenleri'ne dair bir derleme yapmış. Bilgilerin ne kadar doğru olup olmadığı araştırma gerektiriyor elbette. Yine de paylaşmak istiyorum. Şuradan ulaşabilirsiniz.

Yapı Kredi Yayınları, Kitapyurdu'nda %35 indirimli

Halil İnalcık severler, Kazım Karabekir'in anılarını okumak isteyenler, François Georgeon ve Suraiya Faroqhi okumak isteyenler kaçırmasın. Zira bu kitaplar normalde biraz pahalı, şimdi indirim dönemi. Ayrıca blogumuzun sağ sütununda yer alan Kitapyurdu menüsü yardımıyla yeni çıkan kitapları görebilir, direkt tıklayarak satın alabilirsiniz.

14 Ocak 2010

Türklerin Müslüman olmasının sebepleri #3

Seriye bahsettiğim kitaptan alıntılarla devam ediyorum. Tekrar hatırlatmak gerekirse bu seride Türklerin İslamiyet'le tanışmasına dair batılı kaynakların alıntılarından oluşan İsmail Hami Danişmend'in "Türkler Niçin Müslüman Oldu?" adlı kitabından bazı paragraflarını aktarıyorum. Kimilerine ibret, kimilerine nasihat, kimilerine ise gerçeği görmek adına.

***

"Türkler üç sebepten dolayı Araplarla birleşip onların bağlı oldukları dini kabul ettiler: Birinci sebep şudur ki, yukarıda da söylediğimiz gibi, Türkler eskiden yaşadıkları içerlen mıntıkalarda bile gözle görünen Gökyüzünü Tanrılaştırmış olmalarına rağmen, daima bir tek Allah'a iman etmişlerdir. Bu durum o kadar kesindir ki, bugün bile içlerinden herhangi toy bir kimseye sorulacak olsa, hemen cevap verip Gök Tanrı der. Çünkü onların dilinde Gök mavi ve Tanrı da Allah demektir. Türkler Gökyüzünü yegane Allah zannederler. İşte bundan dolayı Arapların tek bir Allah ilan ettiklerini öğrenince, hemen onların dinini kabul ettiler."

Antakya Yakubi patriği Süryani Mikail
(Vakaayi'name, 3.Cilt, Sayfa:156.)

***

"Türkleri barbar şeklinde tasvir etmek sahtekarlık olur. Dağlarında buldukları demiri işleyerek öyle sert silahlar yaptılar ki, bunlar yalnız ihanet ile cinayeti değil, zina ile korkaklığı da idamla cezalandıran kanunları kadar sertti."

Will Durant
(Histoire de la civilisation, Medeniyet Tarihi,
L'age de la foi, İman Çağı Serisi, 1.Cilt, Sayfa:262.)

***

"İslam'dan evvel kadının can ve mal güvenliği, miras hakkı ve netice itibariyle iktisadi şahsiyeti yoktu. Çünkü kadının kendisi mal şeklinde varislere intikal etmekteydi. Koca, karısını satmak ve rehin vermek hakkına bile sahipti. Bundan on dört asır önce, kadını dişi hayvan ve canlı mal durumundan kurtarıp, onun bugünkü Avrupa hukukunun bile sağlayamadığı en yüksek hukuki şahsiyete kavuşmasını İslam gerçekleştirmiştir."

İsmail Hami Danişmend
(Türkler Niçin Müslüman Oldu?,
Türklerin kadına verdiğini önemin İslam'la kuvvetlenmesi hakkında,
Timaş Yayınları, 2008, İstanbul, Sayfa:154-155.)

Osmanlı Bahriyesinde Ahşap Sanatı Sergisi

07 Ekim 2009 – 07 Temmuz 2010 tarihleri arasında halkın ziyaretine açık olacak olan bu sergide, Osmanlı Donanmasında kullanılan ahşap eserlere ait örnekler yer almaktadır. Dünyanın en büyük arması olma özelliğini taşıyan, 14,50 m. uzunluğundaki Orhaniye Fırkateynine ait baş arması ile 8 m.lik uzunluğuyla yine dünyanın sayılı armaları arasında yer alan Aziziye Fırkateynine ait armanın bulunduğu sergimizde, 7 adet gemi baş figürü, 23 adet tuğra, 27 adet gemi isim levhası, 22 adet arma ve 45 adet muhtelif ahşap süslemenin yanı sıra, çeşitli tablo ve gemi modellerinden oluşan toplam 142 adet eser ziyaretçilerini beklemektedir.

Kaynak: İstanbul Deniz Müzesi

İki Sevdalı: İstanbul ve Donanma

25 Aralık 2009 – 31 Ağustos 2010 tarihleri arasında ziyarete açık olan İki Sevdalı: İstanbul ve Donanma Sergisi’nde 35 yağlıboya tablo, 15 suluboya tablo, 30 gravür, 70 kitap ve 50 adet obje sergilenmektedir. Sergilenen objeler arasında İstanbul kenti ve Donanma için önem arz eden yangın tulumbaları, deniz fenerleri, gemi modelleri, seyir aletleri ve tabancalar bulunmaktadır. Serginin teması, “İki Sevdalı” olan İstanbul ve Donanma’dır; bir başka deyişle, İstanbul ve Donanma’nın birbiriyle bütünleşmiş olmasıdır. “İki Sevdalı” sözüyle anlatılmak istenen Donanma’nın İstanbul’a, İstanbul’un da Donanma’ya duyduğu özlem ve sevgidir. Donanma’nın, sefere çıkıldığında, İstanbul’a, sevdiklerine, ailesine kavuşmak için yanıp tutuşması, İstanbul’un da, ganimet, servet ve hazine getiren; adeta bir eş, bir baba olarak görülen Donanma’nın dönüşünü dört gözle beklemesi, bu sergiyle etkileyici bir biçimde ortaya konmaktadır. Bu sergide, İsmail Hakkı’dan İbrahim Çallı’ya, Hikmet Onat’tan Feyhaman Duran’a kadar yerli – yabancı birçok önemli ressama ait, Istanbul ve Donanma temalı tablolar ziyaretçileriyle buluşmaktadır. Ağustos 2010 sonuna kadar ziyarete açık olan İki Sevdalı: İstanbul ve Donanma Sergisi, “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti” etkinliklerinde de yer alacaktır.

Kaynak: İstanbul Deniz Müzesi

11 Ocak 2010

Hünkar İle Mimar

"Sinan’a Saygı Fotoğraf Yarışması"na katılan eserlerden bir seçki, “Hünkar ile Mimar” adlı tiyatro oyunu ile birlikte Anadolu turnesine çıkıyor. “Sinan’a Saygı Projesi” kapsamında 2008 yılında düzenlenen fotoğraf yarışmasına katılan 26 fotoğraf, oyunun oynandığı tiyatroların fuayelerinde sergilenecek.

Cem Günen'in yazdığı "Hünkar ile Mimar" adlı iki perdelik tiyatro oyunu Semih Sergen'in yönetmenliğinde Ankara Devlet Tiyatroları tarafından sahneleniyor. Kanuni Sultan Süleyman ve Mimar Sinan'ın arasında geçen ve isyankar Şehzade Beyazıt'ın akıbetini tartışan diyaloglar oyunun konusunu oluşturuyor. Bu diyaloglar aracılığıyla Mimar Sinan'ın ve Kanuni Sultan Süleyman'ın sanat, saltanat, kader ve aşk hakkındaki görüşleri aktarılıyor.

Gösterimler:
8-9-10 Ocak 2010 / Cuma-Cumartesi-Pazar Küçük Tiyatro, Ankara
19-20 Ocak 2010 / Salı-Çarşamba Uşak
21 0cak 2010 / Perşembe Kütahya
22 Ocak 2010 / Cuma Kütahya
27 Ocak 2010 / Çarşamba Kırşehir
28 Ocak 2010 / Perşembe Nevşehir
29 Ocak 2010 / Cuma Ürgüp
30 Ocak 2010 / Cumartesi Kayseri

Oyun hakkında ayrıntılı bilgi için:
http://www.devtiyatro.gov.tr/web/oyunlar/oyun0901.html

Ayrıca bkz:
http://www.sinanasaygi.org/etkinlik.asp?action=detay&haberID=97

10 Ocak 2010

Türkiye'de Osmanlı Çılgınlığı

Fransa'da yayınlanan Le Figaro gazetesinde yeralan bir analiz-yorum Türkiye'de son dönemde Osmanlı hayranlığının artmasını sosyal ve ekonomik boyutlarıyla inceliyor.

Le Figaro gazetesinde Laure Marchand imzasıyla yayımlanan yorumda Türkiye’de son birkaç yılda Osmanlı İmparatorluğu döneminin efsaneleştiği belirtildi. Makalede Osmanlı’ya ait ve o dönemi hatırlatan ürünlerin popülerliğinin son dönemde hızla arttığı ifade edildi.

Bunun belki de en net örneklerinden biri her gün yüzlerce ziyaretçiyle dolup taşan Panorama 1453 Müzesi. İstanbul’un fethini görüntü ve ses oyunlarıyla ziyaretçilerine bir kez daha yaşatan müze, geçtiğimiz yıl Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıldı.

O günden bu yana İstanbul’un her yerinden yüzlerce insanın akın ettiği müzeye öğrencilerini getiren öğretmen Mutlu Türkoğlu, “Savaşı gözlerimizle gördük, inanılmazdı. Türk gençliği tarihiyle gurur duymalı. Bu tarih bizim kimliğimizin ayrılmaz bir parçası” diyor.

OSMANLI’YA BAKIŞ DEĞİŞİYOR

Marchand, müzenin Türkiye’deki “Osmanlı çılgınlığı”nın boyutlarını ortaya koyduğunu belirtiyor. Yıllardır “Avrupa’nın hasta adamı”ndan uzak duran Türk halkı, bugün yeniden keşfettiği Osmanlı geçmişine farklı bir gözle bakıyor.

Sosyolog Nilüfer Narlı, “1923’ten itibaren atılan adımlar hep genç cumhuriyetin ve geleceğinin inşa edilmesine yönelikti. Bu durum bir çeşit hafıza kaybına yol açtı. Ancak bugün geçmişe de çok daha olumlu gözlerle bakabiliyoruz” diyor.

Osmanlı sülalesinin son üyesi Ertuğrul Osman’ın Eylül ayında yapılan cenaze törenine gösterilen ilgi de Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’na yönelik bakışın değiştiğini gösteriyor. Ülkesini 1924 yılında, çocukken terk eden ve bütün bir hayatını sürgünde geçiren Osman’ın Sultanahmet Camii’nde yapılan cenazesine 10 bin kişi katılmıştı.

MÜSLÜMAN BURJUVAZİ GÜÇLENİYOR

İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) göreve gelişiyle güçlenen Müslüman burjuvazi, laik elitlerle girdikleri mücadelede Kemalizm’in Türk tarihi üzerindeki geleneksel ağırlığını kaldırmayı başardı.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun getirdiği ve Ortadoğu’da da Balkanlardaki kadar aktif olmayı öngören yeni diplomasi anlayışı genellikle “Yeni Osmanlıcı” olarak tanımlanıyor. Meclis Dış İlişkiler Komitesi sözcüsü Suat Kınıklıoğlu, “Türkiye yüzyıllar boyunca varlık gösterdiği topraklarda yeniden kendini göstermeye başlıyor” diyerek bu yeni diplomasi anlayışının mantığını açıklıyor.

BİR PAZARLAMA ÜRÜNÜ OLARAK OSMANLI

Osmanlı İmparatorluğu’nun sadece tarih ve siyaset alanlarında yeniden keşfedildiğini söylemek zor. Pazarlamacılar da bu dalgadan fazlasıyla yararlanıyor.

Ramazan ayı sırasında Burger King sadece Türk tüketicisine sunulan “Sultan menü”yü piyasaya çıkardı. Üzerinde modern yeniçeri resimleri olan ve Türk gençlerinin çok beğendiği Otoman Empire markalı tişörtler “İmparatorluk karşı atakta” sloganıyla satılıyor.

Geçmişte Osmanlı mimarisinin incisi olan ancak daha sonraki dönemde ihmal edilen hatta çöplüğe dönüşen İstanbul sokaklarının çeşmeleri eski parlak günlerine döndürülüyor.

Türkiye’de 2008 yılında 1.65 milyon seyirciyi sinemalara çeken “Osmanlı Cumhuriyeti” filminin yönetmeni Gani Müjde “Yeniden bir imparatorluk olma hayali gerçekçi değil çünkü zaman ve aktörler değişti” diyor.

OSMANLI MİRASI

Müjde’nin filmi modern Türkiye’nin hiç olmadığı, ülkenin ABD kontrolündeki bir Padişah olan Yedinci Osman tarafından yönetildiği hayali bir evrende geçiyor. Ataları da Kosova’da Osmanlı egemenliği altında yaşamış olan Müjde, Osmanlı kimliğinin kendisi için çok önemli olduğunu belirtiyor:

“Ben İstanbul’un Fener semtinde Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin ve Kürtlerin arasında büyüdüm. Osmanlı mirası budur. Bugün bu kültürel boyut göz ardı edilmemelidir.”

19’uncu yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesi ve zayıflamasından çok Akdeniz genelinde yaygın olan dini hoşgörü ya da Latince Osmanlı barışı anlamına gelen Pax Ottomana öne çıkmıştı. Bugün Avrupa’nın Türkiye’nin AB’ye girişine gösterdiği muhalefet kayıp bir altın çağın efsaneleşmesine katkıda bulunuyor.

Narlı, “Türkiye’ye ‘Siz Avrupa’ya ait değilsiniz’ mesajı veriliyor” diyor. “Halkın bu mesaj dolayısıyla hissettiği reddedilmişlik duygusu da Türk kimliğinin gurur duyulan yönlerinin öne çıkarılmasına sebep oluyor. Ancak bazıları bu devletin İslami bir devlet olduğunu düşünüyor.”

Bütün bunlar göz önüne alındığında, Türkiye’nin kendisiyle barışında atılacak bir sonraki adım Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa boyutunun yeniden keşfedilmesini gerektiriyor.

Kaynak: Euractiv

(Orijinali Fransızca olan yazıyı Google Translate aracılığıyla İngilizce okumak için buraya tıklayın)

Türklerin Müslüman olmasının sebepleri #2

Seriye İslam'ın başından çekilen Arapların cismani hakimiyet haklarını Türklere devretmesi konusuyla devam ediyorum. Yine bahsettiğim kitabın, muazzam kaynaklara dayanarak elde ettiği bilgilerden alıntılara yaparak elbette. İlk 5 alıntıdan sonra yapacağım alıntı, İslam tarihindeki en büyük inkılabın yapıldığı zamanla, yani İslam aleminin cismani liderliğinin Türkler'e geçmesiyle ilgilidir. Son paragrafta ise İsmail Hami Danişmend'in İslam tarihinin hakimiyetini iki büyük devre ayırması ile ilgili alıntı mevcuttur.

***

"..On birinci yüzyılın ortasında İslam alemi perişan bir haldedir. Dini bakımdan perişandır, zira Sünni İslam, bir taraftan Irak ve Mısır'da zayıflamış olmasına rağmen henüz korkunç olan Şiiliğe ve bir taraftan da İspanya'da Hıristiyanların ilerlemelerine karşı kendini müdafaa mecburiyetindedir. Siyasi bakımdan perişandır, zira hiçbirinde genel duruma hakim olabilecek bir kuvvet ve kudret kalmayan birtakım hükümdarların ellerinde parçalanmış haldedir. Fakat bu bitkin alemin iki ucunda da taze kuvvetler faaliyete geçecektir. 1055'te Buyileri Bağdat'tan kovacak olan Selçuklu Türkleri, Doğu'da siyasi ve dini birliği yeniden kuracaklar, öte yandan da Sahra çölünden çıkacak Murabıtin de Batı'da aynı birliği az bir zaman için de olsa sağlayacaklardır. Beş yüzyıl süren Arap hakimiyetinden sonra İslam'ın ağırlık merkezini değiştirecek olan büyük fetihler devri işte böyle açılmıştır."

Henry Masse
(L'Islam, İslam, Sayfa:60.)

***

"Araplar zayıf düşmekte ve Rumlar da birçok memleketleri zapt etmekte oldukları için, Araplar Türkleri yardıma çağırmak ihtiyacı duydular."

Antakya Yakubi patriği Süryani Mikail
(Vakaayi'name, 3.Cilt, Sayfa:154.)

***

"Kesin bir yozlaşmaya mahkum gibi görünecek kadar köhneleşmiş olan onuncu asır Arap - Acem İslam'ı, Türklerin ortaya çıkması üzerine, İlk Dört Halife devrindeki iç birlik ve bütünlük ile genişleme ve yayılma gücünü yeninden kazanmıştır."

Rene Grousset
(Histoire des Croisades,
Haçlıların Tarihi, 1.Cilt, Giriş, XXVIII.)


***

"Beyleri olan Selçuk'un ismiyle anılan bir Türk topluluğu 1000 tarihine doğru Maveraünnehir ile Türkistan'a hakim olmuştu. Gazneli Mahmut, kendisine rakip olan bu Türk devletini durdurmak için Selçuk'un oğullarından birini yakalatıp Hindistan'da hapsetti (1029). Boyun eğmek istemeyen Selçuklu Türkleri ayaklanarak Tuğrul Bey'in süratli, aynı zamanda da güçlü komutası altında hemen bütün İran'ı zapt ettiler ve Bağdat'a elçiler gönderip halife El-Kaaim'e tabi olup İslam'a hizmet ettiler ve böylece de daha sonraki yükselişlerini hazırladılar."

Will Durant
(Histoire de la civilisation, Medeniyet Tarihi,
L'age de la foi, İman Çağı Serisi, 1.Cilt, Sayfa:262.)


***

"O, çok cesur, yumuşak huylu, cömert ve ibadete düşkündü ve Cuma namazına kadar devam ederdi. Perşembe ve Pazartesi günleri oruç tuatardı. Nefsini güzel ahlak ile ahlaklandırmıştı."

Malatyalı Piskopos Bar-Hebraeus
(Tuğrul Bey hakkında,
Ebulferec'in Süryani vakaayinamesi,
Ömer Rıza Doğrul'un İngilizce tercümesi,
Türkçe metin, 1.Cilt, 1945, Ankara, Sayfa:299.)


***

"Bağdat olağanüstü bir kargaşalık içindeydi. Halife El-Kaaim her taraftan asi vezirlerinden, Mısır Fatimilerinden ve Suriye emirlerinden baskı görüyordu. Her fethettiği şehirde Muhammed'in Allah'ına bir mabet inşa ettiren Tuğrul Bey'in dindarlığı dikkatini çekti ve onun himayesine girip İslam devletleri üzerindeki cismani hakimiyetini kendisine devretti. Devir ve tevcih merasimi Bağdat'ta oldu. Tuğrul Bey vezir ve komutanlarıyla beraber silahsız olarak sarayın kabul salonuna gitti; Abbasilerin siyah elbisesini giymiş olan Halife'nin huzurunda yer öptü, kendisi için hazırlanan bir tahta oturdu ve onu bütün Müslümanların en büyük padişahı ilan eden bildirinin okunuşunu dinledi. Artık İslam İmparatorluğunun bir ruhani liderinden başka bi şey olmayan Halife, Selçuklu hükümdarına Arap ve Acem ülkelerinin hakimiyetini tevcih ettiğine alamet olmak üzere başına iki taç koydu ve beline muhteşem bir kılıç kuşattı. Tuğrul Bey'e üstüste yedi hil'at-i-fahire (şeref kaftanı) giydirildi ve İslam aleminin yedi ülkesinde doğmuş yedi köle hediye edildi. Tellallara Tuğrul Bey Doğu ve Batı Sultanı ilan ettirilmek suretiyle merasime nihayet verildi."

L.A.Sedillot
(Histoire generale des Arabes,
Arapların Genel Tarihi,
1877, Paris, 1.Cilt, Sayfa:272.)


***

"Bu duruma göre, İslam tarihi genel hakimiyet bakımından iki büyük devre ayrılıyor demektir: Birinci devir, Hicretin 11 ve Miladın 632 tarihinde "Hulefay-ı Raşidin" ile başlayıp Hicri 449 = Miladi 1058 tarihinde Abbasi hilafetinin cismani hakimiyetinden feragat merasimine kadar 426 sene süren Arap devri. İkincisi de yine aynı feragat tarihinden Hicretin 1342 ve Miladın 1924 tarihinde Hilafetin kaldırılmasına kadar 866 sene süren Türk devridir. Bu durumda İslam'ın başındaki Türk devri, Arap devrinin iki mislinden fazla sürmüş demektir."

İsmail Hami Danişmend
(Türkler Niçin Müslüman Oldu?,
Timaş Yayınları, 2008, İstanbul, Sayfa:124.)

Bursa Kütüğü nihayet yayımlandı

Kamil Kepecioğlu (1878-1952) imparatorluğun çocuğuydu. Girit’te doğdu, Bursa’da yaşadı ve İstanbul’da vefat etti. Subay, tarihçi, Osmanlı arşivlerinin büyük uzmanı. Muallim Cevdet, Layoş Fekete ile birlikte arşivimizi tasnif edenlerden. 1930 ve 1950 yılları arasında Bursa’da mevcut şeri’yye sicillerinden, Divan-ı Humayun yazışmalarından, Başbakanlık arşivindeki sicil-i ahvalden tamamlamalarla Bursa için bir ansiklopedi vücuda getirmiş. Bir şehri ve bir dünyayı sadece Bursa’da hüküm süren padişahlar, vezirler ve ulema değil; oradaki tüccarlar, gelip geçenler, hatta esnaf ve hatta işsizler, mücrimler, uygunsuz takımı da oluşturur.

Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi bu anlayışla ele alınmıştır, Kepeci’nin tarihçiliği de bu çizgiye yakındır. Buna sosyal tarih anlayışı içinde Annales mektebi denebilir. Türkiye aslında şehir tarihçiliğinde üniversite dışında çok erkenden önemli eserlerin verildiği bir ülkedir.

Daha önce Bursa merkez belediyesinin başkanı olan Recep Altepe, şehrin tarihi için yıkım ve onarımla işe başlamıştı. Şimdi ise Büyükşehir Belediye Başkanı oldu. Nitekim “Bursa Kütüğü”nü yani Kepecioğlu’nun dört ciltlik el yazmalarını basıp çıkarmak da onun bu döneminin işi oldu. Bursa gibi sadece Osmanlı medeniyetinin değil, bütün Balkan ve orta şark tarihinin önemli vesikalarının bu gibi tarihçiler tarafından ele alındığı malum. Çalışmaların devam etmesi gerekir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 10.01.2010)

Ayrıca bkz: Bursa Kütüğü Tarihe Işık Tutuyor

Osmanlı, taht sahibini seçme işini iyi yapamadı

Adı üzerinde, şah çocuklarıdır; tahta geçenine ak bahtlı, geçemeyenine kara bahtlı denir. Roma’yı yönetenlerin meşhur söylemidir: “Aut Caeser aut nihil (Ya Sezar olursun ya hiç)”. Saltanat veraseti meselesini ciddi olarak ele alan iki tarihçi vardır; biri Halil İnalcık hocadır, 1950’lerde kaleme alınan önemli bir makaledir. İkincisi Yılmaz Öztuna’dır; Osmanlı veraset sistemini bilhassa Fransa krallarınınkiyle mukayese eder. Bu tip analizlere ihtiyaç vardır.

Umumi hüküm; Osmanlı saltanatının tahta kimin geçeceği işini layıkıyla halledemediği yönündedir. Ettiğini zannettiği zamanda da tahta taze ve güçlü adaylardan çok ihtiyarlar geçmiştir. Çünkü 17’nci yüzyıldan itibaren ailenin en kıdemli erkeği tahta geçiyordu. Bu kıdem usulüne Avrupa’da “senioritas” denir. Öbür usule ise “ekber evlad” veya “primogenituras” denirdi.

Bu usul gerçekten de meydan muharebelerine sebep olmuştur. En beter örneği Cem Sultan ve
II. Bayezid arasındaki çatışmadır. Devlet ve hanedanın kabusudur ve iç savaşı önlemek için kardeş katli dahil her şey mubah görülmüş ve meydan muharebesini saray içi entrikalara çevirmek bir çözüm gibi algılanmıştır.

Cengiz Han’ın ve Timur’un imparatorlukları parçalandı
Her şeye rağmen Osmanlı saltanatının bütün İslam, Türk ve hatta doğu monarşilerine göre üstün bir tarafı vardır. Taht hak edenlere bırakıldı veya bırakılmadı ama mülkün toprakları şehzadeler arasında taksim edilmedi. Cengiz Han imparatorluğu kendisinden sonra taksime uğradı; Timur’un muhteşem imparatorluğu çocukları arasında bölüşüldü, hatta Emevi imparatorluğu İspanya topraklarına ulaştığında hanedanın bir kısmı o bölgeyi kopardı.

Osmanlı ise ne parçalandı ne de hanedan izmihlale uğradı, altı buçuk asır başta kaldı. Osmanlı’yı ancak Birinci Büyük Savaş’taki yenilgi, modernleşen siyasi yapı ve cumhuriyetin ilanı sona erdirdi. Bu açıdan bir ortaçağ imparatorluğu modernleşti ve modern dünyanın şartları karşısında Avusturya-Macaristan ve Rusya gibi ortadan kalktı.

İlk dönemin şehzadeleri padişahın yanında idareye ve orduda komutaya katılarak yetişirlerdi. Bu kuralın ilk firesi, Savcı bey hadisesi ile I. Murad devrinde verildi. Baştutan oğul katledildi ve bir daha da Rumeli tarafında hiçbir şehzadeye sancak idaresi teslim edilmedi. 17. asra kadar şehzadeler sancaklarda idare öğrendiler.

Feridun Emecen gibi hocaların tespitine göre idarede herhangi bir sancak beyi veya beylerbeyinden üstün tarafları yoktu.

Kardeş katli azaldı ama dünyayı hiç bilmeyen şehzadeler yetişti
Sancaklarına yanlarında analarıyla giderlerdi. Demek ki geleceğin valide sultanı dahi sancakta yetişirdi. Tek istisna Hürrem Sultan’dır. Sancak şehzadelerinin aralarındaki taht kavgası malum; bu tip eğilimleri en sert şekilde önleyen Yavuz Selim ve Kanuni Sultan Süleyman oldu. Nizam-ı devlet ve selamet-i millet için evlat ve torun katli dahi mubahtı. III. Murad’ın beş ve III. Mehmed’in 19 kardeşini katlinden sokaktaki insan dahi yaka silkti ve dedikodular peş peşine gitti.

Olumsuz havayı I. Ahmed sancak şehzadeliği sistemini kaldırarak önledi. Ne var ki, bu tarihten sonra da saraya kapanan, dünyayı bilmez şehzadeler yetişti. IV. Murad gibi okur yazar ve genç yaşta büyük bir mareşal olan “adem ejderhası”nın ortaya çıkışı gerçekten bir istisnadır. Kardeş katli azaldı, birkaç vaka ile sınırlı kaldı. Kuşkusuz II. Mehmed (Fatih) gibi bir Rönesans senyörünün ve entelektüelinin Osmanlı sarayında yetişmesi de artık hayal oldu.

Hanedan, milletinin yüzünü kızartacak bilgisizlikte değildi
Gene de her şehzade belirli bir zanaat ve marifet öğrenirdi. Bu hanedanın ortak vasfıydı; kimi hattat, kimi mücevherci hatta sikkekesen, şehzade Seyfullah Efendi gibi minare mahyacılığında üstat, II. Abdülhamid gibi marangozlukta sınıf üstü bir deha, III. Selim gibi bir kompozitör ve 1924 sonrası sürgün yıllarında orta Avrupa şehirlerinde geçimini kemanıyla sağlayan şehzedeler bu geleneğin ürünüdür. Bu yıl kaybettiğimiz hanedan reisi Osman Ertuğrul Efendi de mükemmel bir müzisyendi.

Tanzimat döneminden sonra şehzadeler yavaş yavaş Harbiye ve Galatasaray gibi okullarda okur oldular. Askerlik hanedanın soyunda vardı, I. Cihan Harbi’nde Neslişah Sultan’ın babası ve halife Abdülmecid’in oğlu şehzade Ömer Faruk Efendi müttefikimiz Almanya’nın emrinde Fransa’ya karşı Marne cephesinde savaştı. Prens olarak kayırıldığı için değil, gerçekten kahraman ve nitelikli komutanlara verilen Almanya’nın en üstün “karakartal” nişanı ile taltif edildi. Osman Fuat Efendi Süveyş cephesinde yararlılık gösterdi ve hava kuvvetlerimizin oluşumunda büyük katkısı oldu.

16’ncı ve 18’inci asırların Topkapı Sarayı’ndaki şehzadeler mektebi, 19’uncu ve 20’nci asırlarda yerini Harbiye’ye, Galatasaray’a ve hâtta Viyana’daki Theresianum’a terk etmiştir. Bütün şehzadeler Falih Rıfkı beyin hatıratındaki gibi değildi, bazıları çok iyi yetişmiştir. Ama bu, devleti zamanın rüzgârlarına karşı tutmaya yetmemiştir. Şu kadarını söyleyelim: Birçok şark ve hatta bazı Avrupa hanedanlarının aksine Osmanlı sarayı ve hanedanı yeryüzünde mensubu olduğu milletin yüzünü kızartacak bilgisizlikte ve dirayetsizlikte bir zümre değildi.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 10.01.2010)

09 Ocak 2010

Türklerin Müslüman olmasının sebepleri

Okumakta olduğum yukarıdaki kitaptan çeşitli alıntılar aktaracağım bu seriyi, özellikle konuyu merak eden tarihseverlerin mutlaka okumasını tavsiye ederim. Zira bu kitap, Türklerin Müslüman olduğu dönemde yazılan Arapça ve Farsça eserlerden tutun da, bu konuda kaynak oluşturabilecek bütün yabancı bilgi ve belgeleri tek tek inceleyerek ortaya çıkartılmıştır merhum İsmail Hami Danişmend tarafından. Lafı fazla uzatmadan, ben kitaptan bazı parçaları aktarıyorum. Seri çok uzun olmayacak ama faydası olacağına tam olarak eminim.

***

"İhtidalarından* evvel "Türkmen" ismiyle de anılan Guzlar yahut Oğuzlar, altıncı asırda kuzey imparatorluğunu kurmuş olan ve o tarihten itibaren batıya doğru ilerleyen Türk boylarından oluşan büyük bir topluluk oluşturuyorlardı. Bu Türkler, İslam arazisine girdikten sonra, açık ve sade iman esaslarını haşin zekalarına uygun buldukları ve işte bundan dolayı henüz tertemiz, şevk ve heyecana uygun bir ruhun bütün kuvvet ve kudretiyle benimsemiş oldukları Sünni akidesini* kabul ettiler."

Carl Brockelmann
(Historie des peuples et des Etats Islamiques,
İslam Halk ve Devletleri Tarihi, 1949, Paris, Sayfa:150.)


İhtida: Başka bir dinden çıkıp Müslüman olma.
Akide: İnanç.


***

"Birbirlerinden haberleri bile olmayan bazı Avrupa seyyahları, Orta Asya ile Orta Afrika'da İslam'ın yayılmasına bilhassa cehennem hakkında anlatılan şeylerin sebep olduğu izlenimini edinmişlerdir. Halbuki bu bakımdan İslam, Türklere hiçbir yenilik getirmiş değildi, çünkü onlar aynı şeyleri Budist, Mani ve Hıristiyan vaizlerinin ağzından da dinlemişlerdi. İşte buna rağmen İslam propagandası, halkın o dinlerden her biri hakkında ayrı ayrı malumat sahibi olduğu bir muhitte başarı kazanmıştır."

Vasily Vladimirovich Bartold
(Historie des Turcs d'Asie centrale,
Orta Asya Türkleri Tarihi, 1945, Paris, Sayfa:57.)


***

"Türk ırkı, hiç farkında bile olmadan Hıristiyan bir Avrupa'ya karşı İslam Asya'sının temsilcisi olmuştur."

Leon Cahun
(Introduction a l'historie de l'Asie,
Asya Tarihine Giriş, 1896, Paris, Sayfa:120.)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.