TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

22 Şubat 2010 Pazartesi

Saray'daki arşivin tasnifini kim, neden durdurdu?

Bilenler bilir: Türkiye'deki arşivler son derece zengindir ve konuyu bilen hemen herkesin hayran olduğu İngiliz arşivleri ile rahatça boy ölçüşebilecek seviyededir.

İdari bakımından Başbakanlık bünyesinde olan devlet arşivleri, 1930'lu senelerden sonra neredeyse yarım asır ihmal edilmiş, bir arşiv için ilk ve en gerekli faaliyet olan tasnif yapılmaz olmuş, bu işe ancak 1980'lerde, Turgut Özal'ın başbakanlığa gelmesinden sonra başlanabilmişti.

Yarım yüzyıllık bu ara, oluşturulan yeni kadrolara sağlanan teşvik edici özlük hakları sayesinde birkaç sene içerisinde kapatılır gibi olmuştu.

Ama, 1990'ların sonunda, Bülent Ecevit'in başbakanlığı sırasında bazı aklıevveller dönen tekere çomak sokmaya kalkmışlar, personelin çalışma azmi ve şevki azalmış, daha sonra yeniden bir toparlanma dönemi gelmiş ise de eski heyecan pek kalmamıştı. Bu anlattıklarım Devlet Arşivleri'nde, yani yüzde doksanbeşe yakın kısmını imparatorluk dönemi evrakının teşkil ettiği Osmanlı Arşivleri'nde yaşandı. Ama, İstanbul'da aynı şekilde önem taşıyan bir başka arşiv daha vardı: Topkapı Sarayı'nın Arşivi... Burada hükümdarların özel yazışmaları ve dört asırlık saray evrakı muhafaza ediliyordu ama modern bir tasnif bir türlü yapılamamıştı.

ÖMRÜNÜ VAKFETMİŞTİ

Başta gelen sebep, kâfi miktarda personel olmamasıydı. Saray arşivinin senelerce başında bulunan Ülkü Altundağ, neredeyse tek başına çalıştığı için, uzun yıllarını bu arşivi muhafazaya vakfetmiş ve geçenlerde emekli olmuştu. Devlet, daha doğrusu Topkapı Sarayı'nın bağlı olduğu Kültür Bakanlığı, yaklaşık 40 bin defter ile onbinlerce vesikadan meydana gelen bu çok önemli arşivin varlığını, Ülkü Hanım'ın emekliliğinden sonra farketti ve yarım asır önce yapılması gereken tasnifin başlatılması için yollar arandı. Üniversite hocası üç tarihçiden oluşan bir komisyon kurulup fikirleri alındı, hocalar arşivin yerinde kalması ve tasnifinin bu işin erbâbı olan Başbakanlık Osmanlı Arşivleri'nin uzmanları tarafından yapılmasını tavsiye ettiler. Bakanlık tavsiyeyi önce kabul etti, sonra her nedense vazgeçti, daha sonra yeniden kabul etti ve sekiz kişiden meydana gelen bir uzmanlar heyeti tasnife başladı. Evrak, modern metodlarla tasnif edilirken dijital ortama da kaydediliyor ve kayıtlar Osmanlı Arşivleri'nde çalışan araştırmacılara da sunuluyordu.

Tasnif, Topkapı Sarayı'nın arşivinin bilinenden ve tahmin edilenden de zengin ve önemli olduğunu gösterdi. Arşivciler de, bu arşivden faydalanacak olan tarihçiler de gayet memnun idiler. Hattâ, tasnifin tamamlanmasından sonra, "Osmanlı Tarihi'nin artık yeniden yazılmasının gerektiğine" bile inanılıyordu.

HERKES ŞAŞTI, KALDI

Devam eden iyi ve son derece faydalı olan bir işi durup dururken bozmak bizde âdettir ya...
Başbakanlık Arşivi'nin başındakiler, Topkapı Sarayı'na gönderdikleri sekiz uzmandan altısını kimbilir hangi gereksiz işte kullanma bahanesi ile geçenlerde birdenbire geri çekiverdiler. Neticede, saray arşivinin tasnifi şu anda durmuş ve herşey bundan 70 küsur sene öncesine dönmüş gibi! Saray evrakından istifade ederek yepyeni eserler vermeye hazırlanan tarihçiler şaşkın, işin erbâbı hayrette ve çok daha önemlisi, koskoca bir imparatorluğun en tepesindekilerin, yani padişahların ve en üst seviyedeki idarecilerin bir zamanlar tarihi değiştiren kararlarının yazılı olduğu vesikalar tekrar bir karanlığa mahkûm!

Bugünlerde hukuku, demokrasiyi ve daha başka kavramları tartışan Türkiye'nin bütün bunları tartışırken geçmişini de tam olarak öğrenmesi ve hattâ ders alması gerektiğini unutmaması gerekir. Dolayısıyla, Topkapı Sarayı'ndaki o evraktan öğreneceğimiz çok şey vardır ve durdurulan tasnifin yeniden başlatılması gerekir!

Murat Bardakçı
(Habertürk, 20.02.2010)

21 Şubat 2010 Pazar

Osmanlı hanedanı aileye dönüşür mü?

(Neslişah Osmanoğlu)

Osmanlı hanedan reisi Şehzade Ertuğrul Osman Efendi vefat ettikten sonra, hanedanın üyeleri herkes gibi “Ne olacağız, ne haldeyiz?” diye sordular. Hanedan reisi olan amca bırakınız Türk saray anane ve çevresini, Avrupa saraylarında bile az rastlanır prenslerdendi; bilgisi, zarafeti ve mahareti ile başka milletlerin hükümdar soyundan kimseleri de kendine hayran bırakmıştı.

Onun gibi göze batan bir diğer hanedan üyesi de elan İstanbul’da yaşayan Neslişah Sultan’dır. Neslişah Sultan bildiği lisanlar, edebiyattan tarih-coğrafyaya çok geniş bilgisi, insanları hayran bırakan sportmenliği ile yurtdışında Türklüğü bütün soylu çevrelerde üstünlükle temsil etmiş ve yurtiçinde de Osmanlı sarayı hakkındaki eksik bilgilendirmeyi tashih etmiştir. Henüz saltanat zamanında doğduğu için hanedan defterine resmen kaydedilen, doğumu topla selamlanan son hanedan üyesidir.

Şehzade Osman Ertuğrul Efendi’nin ölümünden sonra bir demeç vermişti, esası şuydu: “Bu devlet ve milleti altı asır boyu şan ve satvetle temsil eden ailemiz yeni zamanlara ve şartlara uymak durumundadır. Ailemizin genç üyeleri saray çevresinden ve etiketinden uzakta yetiştiler. Artık bir hanedanın sahip olması gereken şartlar zor ayakta duruyor, hatta duramıyor. Bundan sonra bir aile olmalıyız. Bu aile üyelerinin bilinç ve kişiliğini korumalı, hanedanın mensupları ile alakası olmayan hatta Avrupa’da türeyen bilinmeyen ecnebilerden düzmece prens ve prenseslere karşı hukukumuzu korumalı ve ailenin müşküllerini çözmek için bir araya gelmelidir.”

“Mensup olduğunu söylediği aileyi, hanedanı tanımıyor”
Saltanatın lağvından sonra neredeyse 87 sene geçmişken açıklanan bu bildirge çok anlamlıydı. Birinci Cihan Savaşı’ndan sonra taht ve tacı kaybeden bütün büyük hanedanlar maddi yaşam koşullarını korumakta güçlüğe uğramış ve ailelerinin manevi vasıflarını devam ettirmekte krize sürüklenmişlerdir. Osmanoğulları en çok sıkıntı çekenlerden biri olduğu halde hanedan olarak iffetlerini, onurlarını koruyabildiler. Neslişah Sultan “Hükümdarlıklar dönemi bitti, artık biz de bir aileyiz, eski şerefli hükümdar torunlarından oluşan bir aileyiz” diyordu.

Şu sıralarda Sultan Abdülmecid’in torunlarından Naciye Sultan’ın ve Enver Paşa’nın torunu olan Türkan Mayatepek ve büyükelçi Rüveyda Mayatepek’in oğlu olan Osman Mayatepek benzer bir bildiri ele aldı. Söylediği; “Muhteşem bir imparatorluğu 600 yıl yöneten ailemizin şu son ölümlerden sonra maalesef bu aileyi yönetecek nitelikte genç üyeye sahip olmadığı anlaşılıyor. Bazıları mensup olduğu ailenin veya hanedanın üyelerini tanımıyor, tarih bilmiyor. Hatta Türkçe konuşamayanlar ve Türkiye’yi tanıyamayanlar var.”

Bu görüş, cumhuriyet rejimine tam itaat anlamına gelecektir
Devamla Osman Mayatepek’in ifadesine göre bazı genç kuşak şehzade ve sultanların sağda solda birçok toplantılara, törenlere katıldıkları basında aile tarafından kabul edilemeyecek demeçler verdikleri ileri sürülüyor. Etrafta ailenin ismini ve onurunu zedeleyecek düzmece prens ve prensesler dolaşıyor;

Bütün bu şartlarda ailemiz mensublarının bu ailenin ananelerini takip edecek şekilde hareket etmelerini sağlayacak, hukukumuzu zedeleyecek kimselere karşı bizi savunacak tecrübeli tek kişi Neslişah Sultan olacaktır. Osmanlı saray ananesini tanıyan, hanedanın resmen kayıtlı son üyesidir. Bir müddet için Mısır’ın kral naibesi olmuştur. Hepimiz onun tavsiyelerini ve ikazlarını dinlemek zorundayız. Ailemizin büyüğü odur. Parlak bir örnek olan Osman Ertuğrul Efendi’den sonra bu vasıflar bir tek onda görülür.”

Avusturya Habsburg ve Bourbon hanedanları gibi Osmanlı ailesinin de soyuna ve onun şöhretine sahip çıkması gereklidir. En azından Romanovların çocukları arasındaki münakaşa, bölünme ve tanımama bu hanedanda da yaşanmamalıdır. Diğer yandan bu görüş Türkiye’nin cumhuriyet rejimine tam bir itaat ve kabulü ifade etmektedir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 21.02.2010)

19 Şubat 2010 Cuma

Paul Eudel'den bir itiraf

1872'de İstanbul'a gelip incelemelerde bulunmuş olan Fransız yazar Paul Eudel, 1885'te neşredilen makalesinde şöyle demiştir:

"İnsana heyecan veren ulvi bir adet gereğince camiler, seyahata çıkacak kimselerin her türlü ticari senetleri ve hisse senetleriyle, kıymetli eşyalarını emanet olarak bırakmalarına her zaman açık bulunur. En eski devirlerden beri hiçbir zaman bu emanetlerden herhangi bir şey çalınmış olduğu görülmemiştir. Bizim memleketlerde hırsızların bu kadar insaflı davranacaklarını söyleyemem!."

18 Şubat 2010 Perşembe

Sinan ve Mimarlığı ile ilgili yeni bir belgesel "Mimari ve Aşk"


Mimar Sinan ve eserlerini konu alan “Mimari ve Aşk” adlı belgesel tamamlandı. 40 dakikalık belgeselin yönetmenliği Cengiz Özdemir’e, metin yazarlığını ise Sultan Polat’a ait. Belgesel “aşk” anahtar sözcüğü üzerinden Sinan eserleri ile bazen bir sultan, bazen ilahi olan, bazen de insan emeği arasındaki güçlü ve duygu yüklü bağları yansıtmaya çalışıyor. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti çalışmaları çerçevesinde belgeseli Kültür Bakanlığı ve Yapı Kredi destekledi. Belgesel DVD formatında ÇEKÜL Bilgi Belge Merkezi - Sinan'a Saygı Kitaplığı'nda bulunuyor.
“Mimari ve Aşk” DVD’sinin ön ve arka kapağı.
Ön kapak: Süleymaniye ve Rüstem Paşa Camileri,
Arka kapak: Sinan’ı Sultan Süleyman’ın cenazesi esnasında gösteren minyatür.

16 Şubat 2010 Salı

İsmet Paşa nasıl kahraman yapıldı?

Hayatında hiçbir savaşı kazanamamış olan İsmet İnönü tarih kitaplarımızda yere göğe sığdırılamazken, girdiği bütün savaşları kazanmış olan Kâzım Karabekir nedense birkaç satırla geçiştirilir.

Geçenlerde Ülke TV'de beraber program yaptığımız sevgili Turgay Güler'in bir sorusuna bu cevabı verince 'Vay, sen Paşamızın İnönü savaşlarındaki dehasını nasıl olur da inkâr edersin?' diyenler olmuştu. Ne de olsa İsmet Paşa bu ülkenin şerbetlilerindendir, Nimet Arzık'ın harika tespitiyle söylersek 'Son Padişah'tır' değil mi?

Ekim 1917'de 3. Kolordu Komutanı olarak Filistin cephemizin yarılıp çökmesine sebep olan Birüsseba bozgunundaki hataları bir yana, Eskişehir-Kütahya muharebelerindeki beceriksizliğine ne demeli? Merak etmeyin, bu dosyaları zamanı geldiğinde açacağız. Ancak konumuzu fazla dağıtmadan, Atatürk'ün kendisine soyadı olarak verdiği İnönü savaşlarını kazanan kişinin gerçekte İsmet Paşa mı yoksa başkası mı olduğunu biraz sorgulayalım.

Dikkatimi çeken bir nokta, bizim hangi metne, ne kadar güvenebileceğimiz konusundaki kuşkularımı derinleştirdi. Aynı yazarın iki ayrı zamanda yazdıkları arasında bu kadar zıtlık bulunması çok ilginçti. Kimden mi söz ediyorum? Eski Türk Tarih Kurumu Başkanı Tevfik Bıyıklıoğlu'ndan.

Bıyıklıoğlu asker kökenli bir yazar. Atatürk döneminde bir süre Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği yapmış. Dolayısıyla sözüne güvenilmesi gerekir diyorsunuz; ama hangi sözüne? Mesele burada.

"Resimli Tarih Mecmuası"nın Mayıs 1954 tarihli 53. sayısını açıp Bıyıklıoğlu'nun "Atatürk ve İnönü muharebeleri" başlıklı yazısını okuyorsunuz. Yazıda İnönü 'zaferleri' İsmet İnönü'ye mal ediliyor büyük ölçüde.

Ancak Bıyıklıoğlu'nun bir de "Harp Notları" vardır ki, bunları sadece yakınlarıyla paylaşmıştır ve orada tam tersini yazmış, İnönü zaferlerinin İsmet Paşa ile hiç ilgisinin bulunmadığını, diğer adsız kahramanlar olmasaydı kaybedileceğini söylemiştir.

Bu nasıl bir sansürdür ya Rabbi! Övdüğün adamın ne mal olduğunu aslında biliyorsun ama yazmıyorsun, sonra notlarında onun ne mel'un biri olduğunu kaydediyorsun. Zaten bunun için tarihimiz ayağa kalkamıyor ya.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, "Politikada 45 Yıl" adlı hatıralarında başından geçen eğlenceli bir olayı aktarır. II. İnönü Savaşı sırasında güney cephesi komutanı olan Refet Bele ile konuşan Yakup Kadri, Paşa'dan bir yazısında İsmet Bey'i 'millî kahraman' ilan ettiği için zılgıtı yer. Şairane bulmuştur yazısını. Bunun üzerine yazarımız, iyi ama der, o zaman Atatürk'ün İsmet Paşa'ya çektiği o ünlü telgraf da mı şiirdir? Asıl telgrafa kahkahalarla gülen Refet Paşa, "Ona ne şüphe!" der, "Bahsettiğiniz telgrafı yazanın da sizin edebiyat arkadaşlarınızdan biri olduğunu bilmiyor musunuz?"
Tevfik Bıyıklıoğlu (solda), savaş sırasında İsmet Paşa'yla birlikte
(Hayat Tarih Mecmuası, 3, Nisan 1969)


İyiden iyiye meraklanmıştır "Yaban" yazarı. Bir Nisan şakası gibidir cevap. (Telgrafın çekiliş tarihi de 1 Nisan 1921'dir!) Meğer İnönü'ye, içinde "Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz" övgüleri geçen telgraf aslında Mustafa Kemal Paşa tarafından değil, onun isteğiyle Hamdullah Suphi Tanrıöver tarafından yazılmıştır.

Hem, der Refet Paşa, o telgrafta bir adres yanlışlığı da vardır. Aslında İsmet Paşa'ya değil, İnönü zaferinin gerçek kahramanı olan Miralay Fethi'ye çekilmeliydi. Zira Yunanlılar karşısında hezimete uğrayan kuvvetlerimiz, Fethi Bey'in aldığı inisiyatif ve gösterdiği gayret sayesinde savaşı kazanmışlardır (Paşa sonra bu gerçek kahramanın Yarbay Atıf olduğunu söyleyecektir).

TBMM tutanaklarını okuduğunuzda Meclistekilerin İnönü zaferini Fevzi Çakmak'ın kazandığından söz ettiklerini görüp şaşırırsınız. Nitekim İsmet Paşa da bir telgrafında 'yüksek stratejisiyle savaşı kazandıran' kişinin Fevzi Çakmak olduğunu açık seçik yazar. Bolu milletvekili Yusuf İzzet de zaferi Fevzi Paşa hazretlerine borçlu olduklarını açıkça söyler. Gariptir, tutanaklarda İsmet Paşa'nın ismi hiç geçmez. Herkes Fevzi Paşa'yı kutlar; hatta Paşa bu zaferinden dolayı terfi bile etmiştir.

İsmet Paşa'nın askerî hataları o kadar göze batar olmuştur ki, Eskişehir-Kütahya muharebelerini kaybettiği için Temmuz 1921'de Genelkurmay Başkanlığı elinden alınmış ve Garp Cephesi Komutanlığı kalmıştır üzerinde. Yenilgileriyle şöhret bulmuş ve Meclis'te aleyhine kalın bir cephe oluşmuştu. Muhalefetin yoğun tepkisi yüzünden ilk Başbakanlığı çok kısa sürdü. Şeyh Said isyanı üzerine Fethi Okyar'ın yerine yeniden Başbakanlık koltuğuna oturdu. Böylece cephelerde gösteremediği zafer kazanma becerisini entrikalarda gösterdi. Bu 'zafersiz kahraman' unvanı ölümüne kadar sürüp gidecekti.

TTK Başkanı Bıyıklıoğlu'nun özel notlarına dönecek olursak, İnönü hakkındaki sözleri yenir yutulur cinsten değil.

Ona göre İnönü'ye Atatürk'ün kontrolünde dura dura bir aşağılık kompleksi gelmişti. "İsmet Paşa'nın başlıca vasfı, yakın arkadaşlarına karşı nankörlüğü ve vefasızlığıdır." Birinci İnönü zaferinin gerçek kahramanı Yarbay Atıf Bey'e bu sebeple takdir vereceğine, zaferden hemen sonra apar topar emekliye sevk ettirmiştir. Refet Paşa'yı Güney Cephesi komutanlığından aldırmasının altında da aynı kıskançlık yatmaktadır.

Velhasıl, İsmet Paşa'nın, sivrilen insana tahammülü yoktur. Cumhurbaşkanlığı döneminde Atatürk'ü hafızalardan silmek istemesi de bununla alakalıdır.

Genelkurmay Başkanlığı görevinden resmen alınmasına yol açan Eskişehir-Kütahya yenilgisini bile tarih kitaplarında bir başarı gibi okutan adamdan ne hayır gelir? Tarih Kurumu eski başkanı ne kadar haklı: "İsmet Paşa'nın bu muharebelerdeki kötü yönetimi, en ünlü komutanı bile Divan-ı Harp huzurunda mahkûm edecek kadar ağırdır. Bundan sonra ne Sakarya'da, ne de Büyük Taarruz'da kendi başına bırakılmamış"tı.

Tevfik Bıyıklıoğlu'nun ağzının içinde dolandırdığını ben azad edeyim bari:

Bu vahim hataları bir başkası yapsa çoktan ipi boylardı ama aynı hataları yapan İsmet Paşa millî kahraman ilan edildi.

Yeter mi, anlatmaya devam edeyim mi?

Mustafa Armağan
(Zaman, 14.02.2010)

14 Şubat 2010 Pazar

Sekiz yıllık saltanatı bir faciaydı

Sultan İbrahim iktidarda hedefini şaşıranlardan biriydi.
Sadece hazzın ve beden mutluluğunun peşine düştü.

Sultan İbrahim deli falan değildi, tahta çıkarken çok bilgece bir dua etmişti. Ama sinirleri çok bozuktu, ani hiddeti yüzünden devletin kıymetli yöneticilerini kaybetti.

9 Şubat 1640’ta henüz 25 yaşında genç fakat fizik bakımdan çökmüş bir hükümdar tahta çıkarıldı, başka aday yoktu. Daha önce Osmanlı tarihinin en genç mareşallerinden olan kardeşi IV. Murad üç erkek kardeşini katlettirmişti. Onun 28 yaşında erken ölümüyle Osmanlı tahtı boşalınca Şehzade İbrahim, Babüssaade’ye çıkarılan tahta oturması için saray görevlileri tarafından davet aldı. Bunu padişah biraderinin bir desisesi olarak düşündü; “İstemem, bana taht gerekmez, ben Sultan Murad’dan razıyım” diye feryat ederek Babüssaade’ye adeta sürüklendi. Vaktaki biraderinin naaşını gördü, daha doğrusu kendisine gösterildi, saltanatın kendine müyesser olduğuna inandı.

Altın Osmanlı tahtına oturmadan önce Osmanlı tarihinin belki de en anlamlı ve bilgece taht duasını yaptı: “Yarabbim biraz sonra iki dudağım arasından bu kadar memleketin ve tebaanın kaderini etkileyecek sözler çıkacak, ben buna layık mıyım?Üstat Reşat Ekrem’in edibane bir üslupla naklettiği bu sözler bir deliye ait olamaz. Belki de Turhan Oflazoğlu’nun ünlü trilojisinde vurguladığı gibi bilinçli bir cinnetti. IV. Ivan (Müthiş), Büyük Petro gibi o da uzun yıllar hükümdar ağabeyinin yollayacağı cellatları beklemiş, sinirleri harap olmuştu. Sarayın dört duvarı içinde fazla bilgi edinemedi ama kendince bilgeliği vardı.

Cinsel olarak yetersizdi, büyücüden tedavi gördü
Kasım 1615’te Osmanlı tarihinin en genç fakat en filozof ve bilgili padişahlarından I. Ahmed ile güzelliği ve sadeliği dillere destan Kösem Mahpeyker Sultan’ın oğlu olarak dünyaya geldi. Ömrü saray darbeleri, sarayın dışındaki yeniçeri ayaklanmaları ve entrikalar ortasında geçti. İktidara boş verecek ve ölümü kanıksayacak kadar eğitimi dahi olmadı. Tahta çıktığında recüliyeti akim kalmıştı, yani erkekliği tutuktu. Hekimlerin tedavisi ve saraya dadanan bir büyücünün, Safranbolulu Cinci Hoca’nın telkinleri ile çözüldü, Valide Kösem Sultan’ın sunduğu cariyelerle bir arada olmaya başladı. Burası bizim halkın da, ecnebilerin de çok ilgilendiği bir bahistir; ama her Osmanlı padişahı Sultan İbrahim değildir.

Osmanlı tarihinin ikinci büyük Valide Sultan’ı Hürrem’den sonra Hatice Terhan -ki o da Ukrayna asıllıdır- padişaha geleceğin IV. Mehmed’ini doğurdu. Sultan İbrahim’in tahta çıkan diğer şehzadeleri 1683 Viyana faciasını takip eden yılların hükümdarları II. Süleyman ve II. Ahmed’dir. Hiçbirisi IV. Mehmed gibi uzun ve mutlu bir saltanat yaşamadı.

Zafire vakası uluslararası konu oldu, Avrupa kullandı
Çocuk yaşta tahta çıkan IV. Mehmed’in validesi ve saltanat naibesi Hatice Terhan Sultan, Köprülü Mehmet Paşa’ya mühr-ü humayunu verdirtmek ve ardından IV. Mehmed de Köprülü’nün oğullarına sadareti bırakmak akıllığını göstermiştir. Devlet yine kendine geldi ve askeri düzeni 1683 Viyana Kuşatması’na kadar kendini muhafaza edebildi.

Sultan İbrahim’in sekiz yıllık saltanatı bir faciadır. IV. Murad devrinin diktatörlüğü ortada bir yumuşamayı ve ardından anarşiyi getirdi. Padişah haşa deli değildi ama sinirleri adamakıllı bozuktu. Bilgece kararlarını ve devlet adamlarıyla olan akıllı diyalogunu ani hiddet ve sinir buhranları ve yanlış idam kararları takip ediyordu. IV. Murad’dan miras aldığı akıllı vezir Kemankeş Kara Mustafa Paşa’yı acımadan idam ettirdi. Ardından Hanya fatihi Yusuf Paşa’nın zaferini ve anlaşmasını takdirden aciz olduğu için rakip partinin desiselerine kandı ve onu da harcadı.

Yönetimde hedefini şaşıran iktidar sahiplerinin sapkınlıklarına düştü. Beden mutluluğu ve haz... Bir yandan sarayımı kaplatacağım diye samur toplamaya başladı, öbür taraftan onlarca güzelin arasına “şekerpare” diye 150 kiloluk bir kadını getirdi.

Daha da yetmedi, sarayın dışından türeyen, daha doğrusu Kızlarağası Sünbül Ağa’nın himayesi altına aldığı Zafire adlı bir kadını kucağında çocuğu ile bağrına bastı. Bu nahoş olay üzerine oğlunun anası Haseki Terhan Sultan ile bir kıskançlık kavgası sırasında sinirlenip şehzadesini havuza fırlattı. Geleceğin padişahı olacak yavrucağı oradaki Enderun gulamları havuza atlayıp kurtardılar. Skandalın ardından valide Kösem Sultan Zafire’yi ve kızlarağasını sürdürdü. Akdeniz’deki korsanlar güzel Gürcü kadını ve kucağındaki oğlunu esir ettiler. Elden ele geçen Zafire’nin oğlunu bir Osmanlı prensi, adeta bir ikinci Cem Sultan gibi pazarlamaya kalkan Avrupalı hükümdar ve politikacılar ortaya çıktı.

Deli diye tahttan indirildi, bir taş odaya kapatıldı
Daha gülüncü ardından geldi; bazen padişah ailesinin bazen devletlerin de bulunup görüştüğü, sarayda Revan Köşkü’nün yanındaki nahoş vakanın geçtiği bu havuz, oryantalist ressamların çıplak kadınları resmettiği yerdir. Osmanlı tarihi ister kalemle, ister fırçayla ya da şimdiki zamanda sinemayla olsun; bilgisiz ve safdil adamların amiyane yorumlarıyla doludur.

Zafire vakasından sonra Venedik’le savaş çıktı, Venedikliler Çanakkale ağzını tuttular, enflasyon ve kıtlık aldı başını gitti, Müftü Karaçelebizade Efendi’nin fetvasıyla padişah “delidir” diye tahttan indirildi. Saraydaki bir taş odaya kilitlendi. Feryat eden padişahın kapısındaki kilide kurşunu anası döktü.

Bir an geldi ki geçmiş ve anın elden kaydığını gören padişah geleceğe seslendi; “Elhamdülillah cemaat başıyım” dedi. Yani Osmanlı soyu ondan yürüyecekti, bu gerçekle de kendi tarihini yazdı. Yavuz Selim gibi, Kanuni gibi çok sonraları II. Mahmud gibi hanedanın atasıydı, herkes onun sulbünden gelecekti.

Rakipleri amansızdılar, cenazesini alelacele gerçekten deli olan amcası I. Mustafa’nın Ayasofya avlusundaki vaftizhaneden bozma türbesine gömdüler. Oysa yeri karşıdaki I. Ahmed türbesinde babasının yanı olmalıydı. Böylelikle ona yapıştırdıkları “deli” lakabını tescillemek istediler. Bizim tarihimizde ve cemiyetimizde böyle acayip infazlar da vardır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 14.02.2010)

13 Şubat 2010 Cumartesi

BBC Radyo 3'de belgesel: "Sinan the Magnificent"

BBC Radyo 3 tarafından “Sinan the Magnificent” (Muhteşem Sinan) isimli, 45 dakikalık, ingilizce bir radyo belgeseli hazırlandı. Belgesel hem Sinan’ın İstanbul’daki eserlerini mimarlık perspektifinden değerlendiriyor hem de Sinan’ın “doğu” ile “batı”nın arasındaki özgün yerini irdeliyor. Sinan’ın Rönesans mimarları ile olası bağlantıları ve Rönesans dönemi mimarlığı üzerindeki etkisi bu anlamda inceleniyor. Belgesel ilk olarak 14 Şubat Pazar günü Türkiye saati ile 24:00’de BBC Radyo 3’de yayımlanacak. BBC Radyo 3 internet üzerinden de dinlenebiliyor. Belgesel ve yayın saatleri ile ilgili ayrıntılı bilgi için tıklayınız.

12 Şubat 2010 Cuma

Kanuni Sultan Süleyman, Mohaç'ta

Kanuni Sultan Süleyman Han, Mohaç Meydan Muharebesi esnasında (1526).

Kaynak: Esin Atıl, Süleymanname: The Illustrated History of Süleyman the Magnificient, Washinton ve New York, 1986, s 134, 135 ve 137 .

Kanuni Sultan Süleyman, Rodos'da

Kanuni Sultan Süleyman Han, Rodos kuşatması sırasında (1522) Süleymanname, Topkapı Sarayı Müzesi, İstanbul, yaprak 149a.

Kaynak: Esin Atıl, Süleymanname: The Illustrated History of Süleyman the Magnificient, Washington ve New York, 1986, s 120-121.

Kanuni'nin kılıcındaki şarabın esrarı

Habertürk'te dün, Kanuni Sultan Süleyman'ın Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un makam odasının hemen önündeki camekânda bulunan kılıcından bahsetmiş, kılıcın üzerinde "Düşmanların, kılıcını savurduğun zaman dört bir yana yıkılırlar; bu kılıcın çeliğine sanki şarap verilmiştir" anlamına gelen Farsça bir beytin yazılı olduğunu söylemiştim.

Kılıçtan ziyade şiirdeki "şarap" sözü ilgi çekmiş olacak ki, dün bu şarabın ne anlama geldiğini soran çok sayıda mesaj aldım.

Anlatayım:

Doğu edebiyatlarında söz yahut düşünce pek doğrudan doğruya söylenmez, bazı kavramlar vasıtasıyla ve benzetmeler yapılarak ifade edilir.

Edebiyatta, kavramlardan faydalanılarak kurulan cümlelerdeki ifade biçimleri, herbiri ayrı isim taşıyan "edebî sanat" halini alırlar.

KADEHTEKİ KANLAR

Basit birkaç örnek vereyim: Klasik edebiyatta sevgilinin kirpiği oka, kaşı yaya, boyu serviye, gözü âhuya yani ceylâna, vücudu da bir gümüş külçesine benzetilir. Şair "serv-i revân" yani "yürüyen servi" dediği zaman, sevgilisinin salına salına adım atmasından sözetmektedir.
Bazen bunun tersi de yapılır ve asıl kelime ile bir başka anlamın hatıra getirilmesine çalışılır.

Meselâ, 17. asır şairi Nâilî-i Kadîm "Kirpiklerin, cadılar gibi savaşa tutuştu" anlamına gelen "Girdiler müjgânların bir cenge câdûlar gibi" mısraında sevgilisinin kirpiklerini oka benzetmekte, aşkına karşılık alamamaktan yakınmakta ve "kirpiklerinle savaşa girmişcesine bana oklar atmaktasın" demektedir.

Bu benzetmeler gerek İran, gerekse de Klasik Türk Şiiri'nde yani Divan Edebiyatı'nda benzer şekilde, aynı mantık çerçevesinde kullanılırlar.

Klasik şiirde, şarap ve kan da, renklerinin benzerliğinden dolayı birarada kullanılırlar. Sevgili, kendisine yüz vermeyen âşığına kanını bir kadehle şarap gibi sunmayı hayal eder veya düşmanın kanının savaş meydanlarında şarap gibi aktığından bahseder.

Kanuni'nin kılıcının üzerinde altın kakma ile yazılı olan ve "Düşmanların, kılıcını savurduğun zaman dört bir yana yıkılırlar; bu kılıcın çeliğine sanki şarap verilmiştir" şeklindeki beyitte de aynı mantık vardır: Kan ile şarabın benzerliği...

İKİ AYRI SANAT

Şimdi, bu beyitteki edebî sanatları açıklayayım:

Kılıcın çeliği, bilindiği gibi su verilerek sertleştirilir ve böylelikle daha da keskin olması sağlanır. Beyti yazan şair, kılıcın kanla sertleştirildiğini hatırlatıyor, bunun için kanın mecazı olan şaraptan faydalanıyor, "bu kılıca kan verilmiştir" derken "istiâre" sanatını yapıyor.

Beyitte bir başka edebî sanat daha var: Eski edebiyatta, Müslüman bir askerin "Allah" nidası ile ve kendinden geçmiş gibi hücum ettiğine, muharebenin verdiği şevkten dolayı transa girdiğine, sarhoş gibi olduğuna inanılır. Hükümdar da kılıcı ile düşmana saldırdığında aynı vaziyettedir, yani "Allah" diyerek kendinden geçmiş gibidir ve bu hâli şarap içmiş olanları hatırlatmaktadır. Beyitte yapılan bu ikinci edebî sanata, "kinaye" denir.

Kanuni Sultan Süleyman'ın kılıcındaki beytin geniş tercümesi şudur:

"Çelik, su verdikçe keskinleşir. Senin kılıcın, düşmanların akan kanlarından dolayı daha da keskin bir hâle gelmiştir. Sen, savaş meydanında elindeki bu kılıçla hücuma geçtiğin anda kendini öyle bir kaybedersin ki, sanki şarap içmiş gibisindir ve bu yüzden kılıcına daha fazla su verilmiş, o kılıç çok daha keskin kılınmış olur."

İşte, Kanuni'nin kılıcındaki iki satırın geniş anlamı!

Murat Bardakçı
(Habertürk, 12.02.2010)

Başbuğ'un makam odasının önünde Kanuni'nin kılıcı var

* Genelkurmay Karargâhı'nda şimdiye kadar en uzun süreyle kalan gazeteci olma rekorunu zannedersem dün Fatih Altaylı ile bendeniz kırdık. Dün sabah 10.30'da gittiğimiz binada Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ ve İkinci Başkan Orgeneral Aslan Güner ile görüşmemiz, beş saate yakın devam etti.

* Ankaralı gazeteci arkadaşlarımızın söylediklerine göre, görüşmemiz sırasında bazı ilkler de yaşandı. Meselâ, şimdiye kadar hiçbir foto muhabirinin fotoğraf çekmesine izin verilmeyen karargâhta, arkadaşımız Ümit Turpçu'nun bizleri Orgeneral Başbuğ ve Orgeneral Güner ile fotoğraflamasına izin verildi. Konuklarıyla şimdiye kadar sadece makamında görüntü aldıran Orgeneral Başbuğ, yine Ankaralı gazeteci arkadaşların anlattıklarına göre üzerinde "Genelkurmay Başkanı" yazılı makam odasının kapısında ilk kez görüntü alınmasına izin verdi.

* Sohbetimiz, Orgeneral İlker Başbuğ'un odasında çaylarımızı yudumlayarak başladı. Gazete tirajlarından TV'lerdeki magazin programlarına, kitaplardan odadaki hatıra fotoğraflarına kadar geniş bir yelpazeye uzanan ve yarım saat kadar devam eden sohbetten sonra, iç taraftaki bir başka odaya geçtik ve asıl görüşmeyi burada yaptık.
* Fatih Altaylı, asıl görüşme sırasında, susuzluğa sadece iki buçuk saat tahammül edebildi ve Orgeneral Başbuğ tam "Yeter artık!" dediği sırada, Altaylı da birdenbire Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Aslan Güner'e dönerek "Paşam, kuruduk! Ne olur bir çay yahut biraz su!" diye haykırdı. Hepimiz kahkahalarla gülerken hemen bergamutlu çaylar ve sular geldi.

* Genelkurmay Başkanı'nın makam odasının girişi, minyatür bir askerî müzeyi andırıyordu. Giriş katından yukarıya uzanan çift kanatlı merdivenlerin arkasında, sol taraftaki yüksek duvara, 1853 ile 1913 yılları arasında yaşamış olan ve Türk resminin öncülerinden sayılan asker ressam Hasan Rıza'nın çok büyük boyda bir tablosu asılmıştı. Diğer duvarda ise 1878'de doğan ve hayata 1945'te veda eden bir diğer asker ressamın, Sami Yetik'in yine çok büyük bir tablosu vardı.

* Orgeneral İlker Başbuğ'un makam odasının kapısının tam karşısındaki camekânlarda, çok önemli iki obje sergileniyordu: Türk Tarihi'nin en büyük maraşallarından olan Kanuni Sultan Süleyman'ın muharebe meydanlarında kullandığı kılıç ve Kanuni'nin sadrazamı Sokollu Mehmed Paşa'nın tombak miğferi.

* Kanuni'nin kılıcı camekânda kınından çıkartılmış şekilde duruyor, kın da aynı camekânda bulunuyordu. Kılıcın üzerinde altın kakma ile yazılmış Farsça edebî bir beyit vardı ve beyitte "Düşmanların, kılıcını savurduğun zaman dört bir yana yıkılırlar; bu kılıcın çeliğine sanki şarap verilmiştir" deniyordu.

* Orgeneral Başbuğ ve Orgeneral Güner ile karargâhta beraberce bir de öğle yemeği yedik. Mönüde mercimek çorbası, salata, karışık ızgara, zeytinyağlı fasulye ve çeşitli tatlılar vardı. Merak edenler için söyleyeyim: Yemekler nefisti! Çorbanın kıvamı, gerektiği gibi koyu idi, ızgaranın baharatı tam yerindeydi, fasulyeler de kıvamında ve gayet diri pişirilmişti.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 11.02.2010)

11 Şubat 2010 Perşembe

Sultan II.Abdülhamid Han'ın hizmet ve eserleri

Sultan II.Abdülhamid Han'ın memlekete pek çok ve pek büyük iyilikleri vardır. Eserleri ve kurduğu müesseseler hakkında ciltlerce eserler yazılabilir. En büyük hizmetleri maarif yani eğitim sahasındadır. Memleketin kültür seviyesini yükseltmeye en çok önem veren padişah Sultan II.Abdülhamid'dir.

Mülkiye mektebinin derecesini yükseltmiş, edebiyat, fen, hukuk fakülteleri açmış, Sanayi-i Nefise Mektebi yani Güzel Sanatlar Akademisi, Hendese-i Mülkiyye yani Yüksek Mühendis Okulu, Maliye Mektebi, Ticaret Mektebi ve Halkalı Ziraat Mektebi Orman ve Maadin yani Madenler Mektebi kurmuştur.

Bunlardan başka bilhassa ilk ve orta tahsilin ilk müessisi Sultan II.Abdülhamid'dir. Vilayetlerin çoğunda idadiler yani liseler açtırıp bunlar için hususi binalar yaptırmış, kazalarda rüşdiyeler (orta mektepler) kurdurmuştur. Yalnız İstanbul'da açtırdığı liselerin sayısı 6'dır. "İbtidai" denilen ilk mektepleri köylere götüren yine Ulu Hakan'dır.

Kurdurduğu kültür müesseseleriyle binalarının en mühimleri Müze-i Hümayun (Eski Eserler Müzesi), Askeri Müze, Bayezid Umumi Kütüphanesi, Yıldız Kütüphanesi ve Haydarpaşa Tıbbiyesi'dir. Kendi kesesinden yaptırdığı Şişli Etfal Hastanesi'yle tesis masrafını kısmen ödediği Darülaceze, Yeni Postahane, Çemberlitaş'da sonrada Maarif Nezaretine tahsis edilen Darülfünun binası ve bilhassa İstanbul'u susuzluktan kurtaran Hamidiye suyu tamamen Sultan II.Abdülhamid Han'ın eserleridir.

Bütün memlekette ticaret, ziraat ve sanayi odaları ve ilk defa olarak tahrir-i nüfus (nüfus kayıt) teşkilatı kurulmuş, Anadolu ve Rumeli demiryollarının büyük bir kısmı o zaman ikmal edilmiş ve Şam'dan Medine'ye kadar muazzam Hicaz Demiryolu yapılıp işletilmiştir. Hicaz ve Basra telgraf hatları uzatılmış, yolsuz Anadolu'da bir şose şebekesi vücuda getirilmiş, Ziraat bankaları kurulmuş, muhtelif şehirlerde atlı ve elektrikli tramvaylar ve muntazam rıhtımlar yapılmış, Feshane fabrikaları genişletilmiş, Yıldız Çini Fabrikası açılmıştır.

Sultan II.Abdülhamid Han vefat edeli 10 Şubat 2010 tarihi itibariyle tam 92 sene geçmiş bulunuyor. Ruhu şad olsun!

Demokrasi ve basın

Birinci Dünya Savaşı'nda İngiliz ve Fransızların Çanakkale'ye hücum etmeleri üzerine İstanbul'un işgal edilebileceği düşüncesiyle başkentin Anadolu'daki bir şehre taşınması hükümetin gündemine gelir.

Hükümet, Beylerbeyi Sarayı'nda göz hapsinde bulunan Sultan II. Abdülhamid'i ikna edemeyince, Enver Paşa'yı gönderir. Hakan, Paşa'ya şu cevabı verir: "Balkan Harbi yüzünden beni Selanik'ten buraya getirdiniz. Şimdi de İstanbul'u Konya'ya taşımak istiyorsunuz. Ama ben şuradan şuraya gitmem." Huzurundan ayrılan Enver Paşa'ya padişahı nasıl bulduğunu soranlara karşılığı gayet nettir: "Yazık etmişiz."

Enver Paşa, Abdülhamid Han'la yüz yüze gelmemişti; onu basından tanıyordu. Mehmed Akif gibi karşı olmaması gereken daha pek çok değerli insan da Sultan'a ateş püskürüyordu. Çünkü emperyalizmin güdümünde olan basın öyle şeyler yazıyordu ki; azıcık vicdan sahibi insan ister istemez "Bu yalan! Bu da mı yalan!" demek zorunda kalıyordu.

İdrak ve kültürden yoksun, dünyayı okuma yeteneğinden mahrum insanların elinde hürriyetin nasıl istismar edildiğini 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Abdülhamid Han bizzat görmüştü. Meclis'i kapatıp dizginleri ele alınca büyük bir eğitim ve öğretim seferberliği başlattı. Onun döneminde olduğu kadar hiçbir devirde okul açılmadı; insan yetişmedi. Bilgi ve kültürün halkın şuurlanmasına sebep olması, ülkemizde gözü olanları telaşlandırdı. Basının fitili tutuşturuldu, amansız bir propaganda başlatıldı.

Ana katilinin idamını tasdik etmiyor, kendisine küfredenleri, hatta darbe yapmaya kalkışanları bile durumlarıyla uygun memuriyetle görevlendirip yurdun değişik yerlerine gönderiyordu. Kimsenin canı, hatta ekmeğiyle oynamayan bu Hakan'a gece karanlığında Darülfünun öğrencilerinin ayaklarına taş bağlattırıp Sarayburnu'ndan denize attırıyorlardı. Tam bir kan içici ve şehvetperest portresi çiziyorlardı. Enver Paşa, Mehmed Akif ve diğer değerli kişiler gerçek Abdülhamid Han'ın değil, bu portrenin düşmanıydılar.

Son dönemin tarihinden haberdar olanlar, ya çok partili hayata geçeceğimizi yahut da dünyada yalnızlaşıp Sovyet Rusya'nın önünde bir lokma kalacağımızı bilirler. Dünya şartlarından dolayı çok partili hayatı tercih ettik. Sıtmadan kırılanların, şiş karınlı çocukların, yolsuz, elektriksiz, okulsuz ülkesini Demokrat Parti iktidarı teslim aldı. Başbakan Menderes, milletin arzusuna rağmen "Devr-i sabık yaratmayacağız" diyerek demokrasiyi kurallarına göre işletiyordu. Önemli konularda "ben çoğunluğum" demedi; muhalefetle müşterek hareket etmeye çalıştı. Kıbrıs gibi milli bir davada elde edilen başarıyı sadece partisine mal etmeyi düşünmedi; muhalefetle paylaşmak için, ihtiyacı yokken Cumhuriyet Halk Partili Nihat Erim'i danışman yaptı. Kısa zamanda ekonomimiz dinamizme kavuştu; Ankara, dünyanın önemli başkentlerinden biri haline geldi. Bağdat Paktı ile bölgesel güç olma yoluna giriyor, emperyalistlerin kontrolünden çıkıyor, milli bir politika izlemek imkanına kavuşuyorduk. Bütün bu olumlu gelişmelerden rahatsız olanlar, yeniden basının düğmesine bastılar; Menderes, ABD Cumhurbaşkanı Eisenhower'ı ziyaret ettiğinde en ünlü gazetemiz; "Ancak bir dakika görüşebildi" diye manşet çekmişti. Sonra yazılan hatıralardan, bir buçuk saat fikir alışverişinde bulunduğu anlaşıldı. Uşak, Topkapı olaylarını mercek altına alıp incelersek, basının yıkıcı tutumundan İnönü'nün kuzu postuna bürünmüş kurt misali nasıl istifade ettiğini görürüz. Bir kısım medya hâlâ "Vatan Cephesi"nden bahsederler; tek kelime ile de olsa onun "Güç Birliği"ne karşı kurulduğunu söylemezler; tıpkı bugün Sivas'taki katliamı her fırsatta dile getirip Başbağlar köyünde öldürülenlerden tek kelimeyle bahsetmedikleri gibi.

Çağımızda insan onuruna yakışan sistem demokrasidir. Fakat basın milli değilse, demokrasi felakete dönüşür. Eğer bazı ileri görüşlüler, basının lüzumunu idrak edip el atmamış olsalardı, ülkemizde çoktan darbe olur, kim bilir hangi masumları canavar diye idam sehpasında sallandırırlardı. Son dönemde ne yalanlar uydurdular; ama etkisi en fazla birkaç saat, bilemedin bir gün sürdü. Gelecekte içinde bulunduğumuz dönemin gerçek tarihi yazılırsa, bu fedakâr, bu ileri görüşlü insanlara milletçe neler borçlu olduğumuzu idrak edeceğiz.

Mehmed Niyazi
(Zaman, 08.02.2010)

İfrat, tefrit ve Abdülhamid

Son dönem Türk tarihinin çok önemli bir isminin bugün 92. ölüm yıldönümü olduğunu, ideolojilerini dine dayandıran bazı çevreler dışında pek hatırlayan yoktur.

Hayata 1918'in 10 Şubat'ında veda eden Sultan Abdülhamid'den bahsediyorum...

Sözünü ettiğim çevreler, bugün ve bu hafta sonu, Sultan Abdülhamid için bazı toplantılar düzenleyecekler. Toplantılara ilmî değil ruhanî bir hava hâkim olacak, Sultan Abdülhamid'den bir devlet adamı ve bir "insan" olarak değil, "Ulu Hakan" şeklinde hasret dolu, hattâ mitolojik bir üslûpla bahsedilecek.

Toplumumuzdaki derin fikir farklılıklarının tam bir misalini aradığınızda, ortaya Sultan İkinci Abdülhamid'den daha iyi bir örnek koyamazsınız.

Abdülhamid, bir kesime göre neredeyse evliya mertebesinde bir "Ulu Hakan"dır. Hattâ hatadan bile münezzehtir ve Osmanlı İmparatorluğu'nun son senelerinde yaşanan bütün felâketler ile çöküş, onun tahtından indirilmesi yüzünden meydana gelmiştir.

Ama, diğer kesime göre, çöküşün asıl sebebi Abdülhamid'in 33 senelik istibdadıdır ve Abdülhamid, memleketi geniş bir jurnal teşkilâtının başında kimselere nefes aldırmadan idare etmeye çalışmış basit bir "Kızıl Sultan"dır.

SON İMPARATOR!

Türkiye'de, memleketin kaderine 33 sene boyunca tek başına hâkim olmuş bir hükümdar hakkında şimdiye kadar yapılan yorumlar hep böyle ifrat ile tefrit arasında kalmış, Prof. Dr. Vahdettin Engin'in son senelerdeki bazı yayınları dışında hükümdarın politikalarını belgeleriyle ve düzgün şekilde ortaya koyan bir çalışma yapılmamıştır.

Şimdi, Abdülhamid'in dönemini okumuş ve bir yere kadar çalışmış, hükümdarın zamanında yaşamış olanları çocukluk ve gençlik senelerinde tanımış ve Abdülhamid sonrası dönemi derinlemesine denebilecek şekilde araştırmış ve hâlâ araştıran bir kişi olarak, hükümdarla ilgili düşüncelerimi kısaca nakledeyim:

Abdülhamid, Osmanlı Devleti'nin son ve gerçek "imparatoru"dur. Tam bir Tanzimat hükümdarıdır, yenilikçidir, mâlî imkânlarının elverdiği ölçüde eğitim ve kalkınma hamleleri yapmış, müşfik bir "baba" olmaya yahut öyle görünmeye çaba göstermiştir.

Devletinin çatırdamakta olduğunun farkındadır. Çöküşü uzatabilmek için dış politikada taviz üstüne taviz vermek zorunda kalmış, dünya kadar toprağın elimizden gitmesine ses çıkartamamış ama bu arada Midhat Paşa gibi şahsî düşmanlarının faaliyetlerine mâni olabilmek için toprak tavizinden maalesef çekinmemiştir.

AH O VESVESE...

Ve, o vesvesesi... Tahttan indirilme ve canından olma korkusundan doğan, paranoyadan da öte vesvesesi...

Hayranlık krizindeki fanatiklerinin "Devletin yıkılmasını önleyebilmek için başka çaresi yoktu" diye yorumladıkları vesvesesi yüzünden 33 sene boyunca üç kişi bile sokakta biraraya gelmekten korkar olmuş, binlerce kişi sürgünlere gitmiş, günlük hayat jurnallerle şekillenir hâle gelmiş, darbe korkusu koskoca donanmayı Haliç'te çürümeye terketmiştir. Tasarruf, belki de para merakı ve Hazine-i Hassa politikası ise, ailesinin 1924 sürgününden sonra sefalete düşmesine sebep olmuştur.

Sultan İkinci Abdülhamid, Osmanlı Tarihi'nin son "gerçek" hükümdarıdır ve Abdülhamid pazarlamacıları ile ideoloji tacirlerinin elinden âcilen kurtarılması, üzerinde artık bilimsel ve ciddî çalışmalar yapılması gereken çok önemli bir devlet adamıdır.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 10.02.2010)

Osmanlı, Arap Dünyası'nda dizi oluyor

Film şirketi "Echo Medya", Osmanlı Devleti'nin ve hilafetin son yıllarını anlatan bir dizi filmin çekimlerine Mart ayında başlayacağını duyurdu.

El Cezire televizyonunun internet sitesinde yer alan habere göre, Echo Medya’nın film yapımcısı Yasil Hatibi, Osmanlı Devleti’nin son yıllarını ve hilafetin içinde bulunduğu durumu anlatan "tarihi bir dizi film" yapacaklarını söyledi.

Hatibi, "Sultan II. Abdülhamid’in Arap topraklarının düşman istilasına uğramaması için verdiği mücadeleyi de izleyicilerine aktaracaklarını" belirtti.

Dizinin çekimlerinin Mısır, Suriye ve Türkiye’de olacağını ifade eden Hatibi, bu üç ülkeden önemli aktör ve aktrislerin dizide rol alacağını kaydetti.

Hatibi, amaçlarının "tarihi olayları yeni nesile doğru aktarmak" olduğunu, dizinin birçok Arap ülkesinde yayınlanacağını sözlerine ekledi.

Kaynak: Radikal

Sarayın eşyaları hurdacıya satıldı

Sultan II. Abdülhamid'in 33 yıl kaldığı Yıldız Sarayı Müzesi'ndeki tarihi kalorifer petekleri, çinkolar ve işlemeli korkuluklar Kayabaşı'ndaki Kırklar Metal adlı hurdacıya yok pahasına satıldı.

Sultan 3. Selim'in annesi Mihrişah Sultan için yaptırdığı, ancak daha çok II. Abdülhamid'in 33 yıl Osmanlı İmparatorluğu'nu yönettiği bina olan Yıldız Sarayı Müzesi'ndeki bazı tarihi eşyaların, müzedeki görevliler tarafından hurda fiyatına satıldığı ortaya çıktı. Kültür ve Turizm Bakanlığı olayı soruşturmak üzere müfettiş görevlendirirken, savcılık da soruşturma açtı. İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Emre Bilgili, "Ankara'dan müfettiş istedik. Konu bütün yönleriyle soruşturuluyor" dedi. İddiaya göre, 16 Ocak'ta sabah saat 09.00'da, müzede, şoför Mehmet Ali Meral, 34 YM 0031 plakalı kamyonuna beş adet işlemeli kalorifer peteği, 10 adet işlemeli pencere korkuluğu ve sarayın tavanından sökülen 260 kilogram çinkoyu yükledi. Müzeden çıkışı yasak olan bu tarihi eserlerin ayniyat memuru Ahmet Özhan'ın koordinesinde, eksik belge ile demir iskelelerinin arasına karıştırılarak hurdalığa gönderildiği öne sürüldü. Müzede çalışan arkeolog Hande İrfan Tüzemen'in, "Tarihi değeri var" dediği eşyaların, uyarıya rağmen Kayabaşı'ndaki Kırklar Metal adlı hurdacıya yok pahasına satıldığı iddia edildi. Yıldız Sarayı Müzesi Müdür Vekili Belkıs Buket Bayoğlu, olaydan 2 gün sonra malzemelerin bilgisi ve talimatı dışında gönderildiğini iddia ederek geri getirilmeleri için şoför Mehmet Ali Meral'i çağırdı. Ancak Meral'in, "O malzemeler kesilerek hurda oldu. İstiyorsanız aynı miktarda demir getireyim" dediği öğrenildi. Müzede memur olarak çalışan Mevlüt Mahir, tarihi eserleri hurdacıya ayniyat memuru Özhan'ın gönderdiğini, Belkıs Buket Bayoğlu'nun da olayda sorumluluğu olduğunu öne sürdü. Mahir, 2009'da emekli olan Hayrettin Çakır adlı personelin kurumdaki arkeolog Hande İrfan Tüzemen'e, "Yirmi kamyon hurdayı satan Ahmet Özhan'a neden engel olmadınız?" diye sorduğunu da anlattı. Mahir, arkeologun, "Satmışsa satmış, yarısını yemiş, yarısıyla da içki içmiş" dediğini iddia etti.

"YASAL BİR İŞLEM"
Sabah'ın ın sorularını yanıtlayan Yıldız Sarayı Müzesi Müdür Vekili Belkıs Buket Bayoğlu, malzemelerin tarihi eser olmadığını öne sürerek "Yapılan yasal bir işlemdi. Bunları zaten Milli Emlak Müdürlüğü satar, biz satmayız" dedi. Ancak Bayoğlu'nun, polise verdiği ifadede şunları söylediği öğrenildi: "Ben ayniyat memuru Ahmet Özhan'ı sadece çinko ile ilgili görevlendirdim. Ancak daha sonra öğrendiğime göre araç ikinci sefer kurumumuza girmiş ve bilgim ve talimatım dışında Harem kısmında kapalı alanda bulunan 5 adet işlemeli malzeme ile 10 adet işlemeli korkuluğun kurumdan çıkışını yapmışlar. Bu olayı öğrendikten sonra ayniyat memuru Ahmet Özhan'ı çağırarak kendisine çıkan malzemelerle ilgili bilgimin ve talimatının olmadığını, bu konuyla ilgili idari soruşturma açtığımı, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'ne konuyu bildirdiğimi söyleyerek savunmasını hazırlamasını istedim. Şikâyetçi, görevi kötüye kullanmak suretiyle menfaat temin ettiğimi ve Ahmet Özhan'ı koruduğumu iddia etmiş. Benim böyle bir eylemim söz konusu olamaz." Ayniyat memuru Ahmet Özhan'ın ise Yıldız Sarayı Müzesi Kaskat Köşkü'nün tadilat geçirdiğini, çıkan malzemenin de köşkün çatısındaki kurşunlar olduğunu söylediği öğrenildi. Özhan, kurşunlar haricindeki işlemeli kalorifer petekleri ile korkulukları neden izinsiz gönderdiğini ise açıklayamadı. Olay, polis tutanaklarına görevi kötüye kullanarak haksız menfaat temin etme iddiası olarak geçti.

"Demir getireyim"

Tarihi eşyaları hurdalığa taşıyan kamyon şoförü Mehmet Ali Meral polisteki ifadesinde olayı şöyle anlattı: "Ahmet Özhan'ın verdiği malzemeleri İkitelli Kayabaşı semtindeki Kırklar Metal isimli hurda alım yerine indirdim. 18 Ocak 2010 günü Belkıs Buket Bayoğlu ve Ahmet Özhan ile görüştük. Benden 16 Ocak 2010 günü götürdüğüm malzemelerden geri getirmemi istediler. Ben de bunların oksijen cihazı ile kesilerek hurdaya karıştırıldığını, isterlerse karşılığı kilogram kadar hurda demiri getirebileceğimi söyledim."

Kaynak: Sabah

10 Şubat 2010 Çarşamba

Onbinlerce Mehmetçik çölde eceliyle mi öldü?

Siyasetçilerimiz ve bazı yazarlarımız arasında yeni bir moda başladı: Birinci Dünya Savaşı yıllarında Araplar'ın bize karşı isyan etmedikleri, isyanın birkaç kabile ile sınırlı kaldığı ve bu kabilelerin faaliyetlerinden Arap dünyasının sorumlu tutulamayacağı...

Bu iddia doğrudur diyelim ve kabul edelim... O zaman, ortaya şöyle bir tuhaf netice çıkar: "Osmanlı İmparatorluğu o kadar zayıf, kendisini korumaktan öylesine âciz bir devlettir ki, birkaç kabilenin ayaklanmasını bile bastıramamış, koskoca Arap yarımadasını güçsüzlüğü, çaresizliği, hattâ beceriksizliği yüzünden kaybetmiştir."

İşte, "kardeşlik" edebiyatının geldiği son nokta... Tarihi tahrif ve elden çıkan topraklarda can veren onbinlerce askerin ruhuna saygısızlık.

Devletler arasında geçmişteki düşmanlıkların ilelebed devamı diye bir şey tabii ki sözkonusu değildir ve böyle bir siyaset zaten bir fayda getirmez. Eskinin düşmanlıklarını, tatsızlıklarını ve kanlı hadiselerini hatırlar ama üzerlerine bir sünger çeker, yepyeni bir sayfa açıp ileriye bakarsınız. Zaten, dünya tarihi İkinci Dünya Savaşı'nda birbirinin gırtlağını sıkan memleketlerin bugün Avrupa Birliği çatısı altında biraraya gelmeleri gibi yeni sayfalarla doludur.

Ama yeni politikalar uğruna geçmişte olanları reddetmek, bütün o üzüntülü hadiseleri hiç yaşanmamış farzedip bu uğurda yepyeni bir tarih yazmaya kalkmak... İşte, bunun yapılmaması gerekir!

BİRKAÇ İSYAN BİRDEN

Hiç unutmayalım: Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı İmparatorluğu'nu hedef almış ve başarıya ulaşmış büyük bir Arap isyanı vardır ve bu isyan birkaç kabilenin değil, koskoca bir coğrafyanın, yani Arap dünyasının başkaldırısıdır. Üstelik sadece silâhlı değil, düşünce alanında da olmuştur ve Şerif Hüseyin'in Kıt'a Arabistanı'nda çıkardığı ayaklanma dalga dalga kuzeye doğru ilerlerken, Suriye'nin entelektüel çevrelerindeki Türk karşıtlığının başlamasının üzerinden seneler geçmiştir.

Şimdi, şu paragrafı lutfen dikkatle okuyun:

"...Türkler dinden çıktılar. İslâm'ın kanunlarını ve geleneklerini ihlâl ediyorlar. Artık Allah'ın emirlerine uymuyor, emredilenin aksini yapıyor, biz Araplar'ın asırlardır devam edegelen âdetlerine saygı göstermiyorlar. ...Bizlerin bir Arap birliği yaratma hayali her türlü düşüncenin ötesinde, meşruiyet taşımaktadır. Ama böyle bir birliğin varolması için mutlaka bir gerekçe göstermemiz istenirse, şanlı tarihimizden ve altı asır boyunca bizleri haritalardan silerek yoketmek isteyen Türkler'in bu çabalarına karşı gösterdiğimiz büyük mücadeleden daha büyük bir gerekçe yoktur. Arap ümmetinin bugün geri bir vaziyette ve cahil kalmış olmasının bütün sorumluluğu Türkler'e aittir ve Araplar'ın Türk idaresine karşı cihada girişmeleri farzdır..."

"UCUZ SÖZLER" DEMEYİN

Bu ifadeler bir dostluk mesajında değil, 1916 sonbaharında kendisini Hicaz Kralı ilân eden Şerif Hüseyin'in yayınladığı "Türkler'e Karşı Cihad Bildirisi"nde geçen bazı cümlelerdir. Bildiri ile beraber şimdilerle her hatırlatıldığında "Araplar isyan etmemişlerdi" diyenler tarafından "ucuz, basmakalıp sözler" diye nitelenen İngiliz altınları da devreye girmiş ve bize onbinlerce cana mâlolmuştur.

Arap dünyası ile yakınlaşın, yeni dostluklar tesis edin, eskiden yaşanmış tatsızlıklardan artık bahsetmeyin, amennâ... Ama, işi "Araplar bize isyan etmemişlerdi"ye getirip tarihi tahrif etmeyin... Çöllerdeki şehidlerimiz bir tarafa, Şam'da "Bunlar altınlarını yutmuşlardır" diye sapıkça düşüncelere kapılan gözü dönmüş Bedevîler'in hançerleri ile karınları deşilen yaralılarımızın feryadları bile bu iddiaların sahiplerini çarpmaya yeter!

Murat Bardakçı
(Habertürk, 05.02.2010)

9 Şubat 2010 Salı

Kitapyurdu'ndaki kelepir kitap kampanyasından mutlaka faydalanın

Bu haberi daha önceden yazacaktım ancak iş yoğunluğundan unutmuşum. Hatta siparişimi bile yeni verdim. Kampanya kitapları şurada. Özellikle tarih kitapları çok güzel. Genelde hepsi eski baskı. Dolayısıyla çok değerli. Ancak satış bedelleri 3-5-7 TL arasında değişiyor. Benim verdiğim siparişler arasında "Hürriyet Vadisinde Bir Pençe'i İstibdad", "Nureddin Paşa ve Tarihi Gerçekler", "Osmanlı'da Kadın ve İktisat", "Şemsi Paşa, Arnavutluk ve İttihad Terakki", "Göçmenlerin Kimlik Arayışı", Ahmed Akgündüz'ün Hakan Erdem'e cevaplarından oluşan "Tarih-Lenklere Cevaplar" ve son zamanlarda çıkmış olan iki güzel tarihi roman olan "Dünyanın İlk Günü" ile "Muhafız" var. Ayrıca kazanmış olduğum puanlarla ücretsiz olarak "Kefensiz Gömülenler" adlı kitabı da sipariş ettim. Toplamda 9 kitap ve sadece 48 TL -kargo dahil- ödeyeceğim.

Tarih-Lenklere Cevaplar

Hakan Erdem, 2008 yılının sonlarında Tarih-Lenk adlı kitabında üstad tarihçiler İlber Ortaylı, Yılmaz Öztuna ve Ahmed Akgündüz'e yoğun eleştiri, çoğu zaman da ahlak sınırlarını zorlayan hakaretler etmişti. Yukarıdaki sayfa, Ahmed Akgündüz'ün, Hakan Erdem'e ait olan kitaba verdiği cevaplardan oluşan Tarih-Lenklere Cevaplar adlı kitabın giriş sayfası. Kitabı, blogumuzun sağındaki menüde yer alan Kitap Yurdu logosuna tıklayarak satın alabilirsiniz. Yukarıdaki sayfanın yorumunu ise siz tarihseverlere bırakıyoruz.

İmparatorluğun en tutkulu aşkı

Beyazperde yine seyirciyi geçmişe, sarı sayfalarda kalan büyük bir aşka götürmeye hazırlanıyor. Osmanlı İmparatorluğu'nun 14'üncü padişahı I. Ahmed ve onun büyük aşkı 'Kösem Sultan' nam-ı diğer 'Mahpeyker' filme çekiliyor.

TFT Film’in yapımcılığını üstlendiği 'Mahpeyker'in senaryosu yazar Avni Özgürel'e ait. Filmin yönetmenliğini Avustralya'da doğup büyüyen Tarkan ve Cem Özel kardeşler yapacak. 'Kösem Sultan'ı bu yıl 'Altın Portakal' kazanan 23 yaşındaki Damla Sönmez; I. Ahmed'i ise Gökhan Mumcu canlandıracak. 'Kösem'in 60'lı yaşlarını Selda Alkor oynayacak. Filmin diğer oyuncuları arasında, Suavi Eren, Ayten Soykök, Öykü Çelik, Emel Akça, Selda Özer ve Hasan Yalnızoğlu var.

'Mahpeyker' İstanbul 2010 Kültür Başkenti Ajansı'nın desteklediği tek sinema filmi. Sultanlar, bir giydiğini bir daha giymediği için, tasarımcı Barış Karaca 500'den fazla kostüm hazırladı.

Topkapı Sarayı'nda haftada bir gün çekim yapılabildiği için Gebze'de plato oluşturuldu, sarayın bazı mekanları birebir burada kuruldu.

Oyuncular, son Osmanlılar'dan Cemile ve Adile Sultan'la sık sık görüşüp, 'saray dili'ni öğreniyor. Ekip, Topkapı Sarayı Müzesi'nin müdürü Prof. Dr. İlber Ortaylı'dan danışmanlık alıyor.

Bir iki hafta içinde başlayacak çekimlerin iki ay sürmesi ve filmin yıl sonunda vizyona girmesi bekleniyor.

Filmde üç boyutlu animasyonlar ve özel efektlerle 17'inci yüzyılın İstanbul'u canlandırılacak.

Kaynak: Milliyet

7 Şubat 2010 Pazar

"19 Nisan 1919'da Trabzon'a çıktım"

Ölümünün 62. yıldönümü vesilesiyle geçtiğimiz 25 Ocak günü Genelkurmay Başkanlığı tarafından düzenlenen Kâzım Karabekir'i Anma Töreni'nde konuşan Org. İlker Başbuğ, Paşa'nın bazı sözlerini Balyoz Harekâtı İddiası'nı boşa çıkarmak için kullanmıştı.

Yalnız Sayın Başbuğ'un konuşmasında andığı sözler ile Karabekir'in orijinal ifadesi arasında bir kelimenin farklı olduğu gözden kaçmadı.

İlker Başbuğ konuşmasında Karabekir'in sözlerini şöyle aktarıyordu:

"Vatandaş! Yanlış bilgi felaket kaynağıdır. Her işin evvela hakikatini ara ve öğren, sonra münakaşasını istediğin gibi yap. Birincisi, hakikatin aranması ve öğrenilmesi konusu senin vicdanına; ikincisi ise münakaşadaki durum kişilerin seviyesine ve irfanına, bilgi birikimine dayanıyor. (...) (H)erkes (...) önce vicdanına, sonra da seviyesine, bilgisine dayanarak hareket etmeli."

Eğer bir dil sürçmesi değilse Sayın Başbuğ'un önündeki metni hazırlayan uzman, Karabekir'in bir kelimesini yanlış yazmıştır. Diyeceksiniz ki, bu tür hataları hepimiz yapıyoruz, Genelkurmay Başkanı yapmış çok mu? İyi ama biz tarihimizi böyle mi 'doğru' anlayacağız? Emrinde binlerce uzman bulunan ülkemizin en seçkin kurumlarından birinin başkanı 5 cümlelik bir alıntıda bu hatayı yapabiliyorsa işin hakikatini nasıl araştıracağız?

Geçen hafta da sormuştum: Genelkurmay'ın Karabekir Paşa açılımı iyi güzel de, onun ciltlerce kitapta ortaya koyduğu ve resmi anlatıya taban tabana zıt mahiyetteki 'alternatif inkılap tarihi'ni nereye koyacağız?

Bu yazıda "yakın tarihin Pandora'nın kutusu" dediğim Karabekir'in tezlerini daha geniş olarak ele alacağım. Aşağıdaki radikal iddialarından açıkça görülecektir ki, eğer yakın tarihimiz Karabekir Paşa gözüyle yazılmış olsaydı, bugün bambaşka türden bir inkılap tarihi okuyor olacaktık.

Ben bu yazıda bu "Cıss" diyen birilerine aldırış etmeden Karabekir'in gözüyle İstiklal Savaşı ve Cumhuriyet'in kuruluş seyrini anlatacağım. (Özet bana ait ama bilgiler tamamen Karabekir Paşa'nın kitaplarından derlenmiştir; kaynaklarını merak edenler lütfen yeni kitabımı beklesinler.)

7. Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa Filistin'de yenilen ordusunu perişan bir şekilde geri çekerken, Yıldırım Orduları Grubu'nun başına atandı; toplayabildiği kuvvetleri Adana'ya kadar çekti. Orada Mondros Mütarekesi'nin imzalandığı haberi geldi. Benim başında bulunduğum 15. Kolordu (eski 9. Ordu) ise elde kalan en güçlü askeri birlikti. Morali düzgündü ve yenilmemişti.

Ancak Mütarekeyle birlikte ben de İstanbul'a dönünce bu kadar karargâhsız generalin İtilaf güçlerinin avucunun içinde durmasının tehlikeli olduğunu gördüm, hepimizi birden yakalayıp Malta'ya sürseler, Doğu'dan başlayacağına inandığım Milli Mücadele'yi kim yapacaktı?

İşte bu yüzden hem Padişah Vahdettin, hem de Fevzi Çakmak, İsmet ve Mustafa Kemal Paşalarla yaptığım görüşmelerde Anadolu'ya geçmekten başka çare olmadığı fikrini işledim. Padişah 'ümidim sizde' diyordu. En ümitsizi ise İsmet Paşa idi. Köye dönüp çiftçilik yapmayı bile düşünüyordu. Fevzi Paşa ondan beterdi. İstanbul'da kalıp siyasete atılmayı düşünen Mustafa Kemal Paşa ise Şişli'deki evinde yaptığımız baş başa görüşmede (o sırada ameliyatlıydı, hasta yatıyordu) benim Anadolu'ya geçme fikrime biraz soğuk baktı ve "Bu da bir fikirdir, sonra görüşürüz" dedi.

12 Nisan 1919'da İstanbul'dan hareket ederek Milli Mücadele'yi bizzat başlattım. "Siyasî ve askerî esas planlarını tespit ettim." Bir hafta sonra 19 Nisan'da Trabzon'a çıktım. İzmir'in işgali üzerine ilk mitingi Trabzon'da düzenlettim, daha o sırada Mustafa Kemal Paşa Samsun'a bile çıkmamıştı. 1918'de Rus işgalinden kurtardığım Erzurum ve Doğu illeri bana sadıktı. Kurtuluşun Doğu'da olduğundan adım gibi emindim. Trabzon'da Miralay (Albay) rütbesinde bir Osmanlı Şehzadesi ile karşılaşmam ilginçtir. Adı, Cemaleddin Efendi idi (Abdülaziz'in torunu).

17 Haziran günü "küçük Erzurum Kongresi" toplandı. Öte yandan Amasya Genelgesi az daha başımızı derde sokacaktı, zira askerî bir ihtilal havası vardı. Bunu dünyaya kabul ettiremezdik. Oysa Wilson prensiplerine göre bizim halkla beraber, millet olarak harekete geçmemiz gerekiyordu. Asker bu harekete sadece kol kanat gerecekti.

Bunun içindir ki, sivil bir olum olmasına önem verdiğimiz Erzurum Kongresi'ne katılmadım, İstanbul'dan tutuklama emri elimde bulunan Mustafa Kemal'i "Hepimiz emrinizdeyiz Paşam" diye selamlayarak karşıladım. Mustafa Kemal Paşa sendeleyerek üzerime atıldı, boynuma sarılarak yanaklarımdan tekrar tekrar öptü, teşekkür etti. Kendisine rahatça çalışabilmesi için askerlikten istifa etmesi gerektiğini söyledim. Lakin etmedi, bunun üzerine askerlikten uzaklaştırıldı, arkasından geç de olsa istifa etmek zorunda kaldı. Böylece sivil olduğu için Erzurum Kongresi'ne katılması imkân dahiline girdi.

Erzurumlular onu, milli hareketi önlemek için İstanbul hükümetinin gönderdiğinden şüpheleniyorlardı, ben bu şüpheyi teminat vererek giderdim. Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey benim etki ve baskımla üye seçildiler, M. Kemal'i başkan seçtiren de benim. Böylece Milli Mücadele, Erzurum Kongresi ile başlamış oldu. Hayret edilecek şey: Mustafa Kemal Paşa istifa etmesine rağmen askerî üniformayı ve yaverlik kordonunu üzerinden çıkarmamıştı. Bu yüzden Kongrenin başlangıcında tartışma çıktı, sonunda sivil giyinerek tekrar gelmek durumunda kaldı...

Görüldüğü gibi her cümlesi dinamit gibi olan iddialar bunlar. Resmi tarihe taban tabana zıt, her biri başlı başına bir tartışma konusu. Ancak madem inkılap tarihini Karabekir Paşa gözüyle (en azından Org. Başbuğ'un dediği gibi gerçeği arayış yöntemini göz önünde tutarak) yazacağız, o zaman iddialara biraz daha devam etmemiz gerekiyor.

Son olarak Karabekir, "Nutuk"un ilk cümleleri olan "19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktım. Genel durum ve manzara"nın kendisi açısından nasıl göründüğünü de yazmayı ihmal etmemişti. Bu radikal bir iddiaydı ve o cümleler çok şeyi anlatıyordu:

"19 Nisan 1919'da Trabzon'a çıktım. Şarktaki askeri vaziyet şöyleydi..."

Mustafa Armağan
(Zaman, 07.02.2010)

İlber Ortaylı siyaset okulunda adeta coştu

MHP'nin siyaset okulunda konuşan Prof. Ortaylı'dan şok açıklamalar: "Biz asker milletiz. Asker düşmanlığı pompalanıyor. Açılım lafları boştur. Sivil siyaset olmazsa darbe normaldir."

Prof. Dr. İlber Ortaylı, 'asker millet' olmanın Türklerin en önemli vasfı olduğunu belirterek, ''Askeri vasıflarını kaybetmiş Avrupa, bizde bulunan bu vasfın da yok olmasını istiyor'' dedi. MHP'nin Siyaset ve Liderlik Okulu'nda partililere konuşan Ortaylı, hükümetin demokratik açılımını da eleştirdi.

Ortaylı, son yıllarda Türkiye'de milliyetinden utanma duygusunun, asker düşmanlığının körüklendiğini iddia etti. Bunu Avrupa'nın da kışkırttığını ima eden Ortaylı, şöyle konuştu: ''Türk toplumunun militarist olmasından Belçika'nın, İsviçre'nin ne zararı olabilir? Bizde de resim, heykel sanatı yok, musikiyle uğraşılmaz, filozof yoktur, fakat ölmeyen sanatımız, vasfımız askerliktir.''

ORDU DARBE YAPABİLİR

Ordunun siyasete karışmasının da kaçınılmaz olduğunu, bunun tarihsel gerçeklik taşıdığını savunan Ortaylı, ''Sivil siyaset kendini geliştiremezse darbe kaçınılmazdır" diye konuştu.

GÜNEYDOĞULU KOPYA ÇEKİYOR

Ortaylı, ''Doğu ve Güneydoğu'da üniversiteye giriş sınavlarında açık şekilde kopya çekildiğini'' öne sürerek, ''Böylelikle iyi okullara ehil olmayan öğrenciler geliyor. İmtihanların asayişini iyi kontrol etmeliyiz'' dedi.

PİS HERİFLER KIZLARI KOVALIYOR

"Bütün kentlere üniversite açılması ahlaksızlıktır" diyen Ortaylı "Ankara'ya 20 okul aç Doğulu çocuklar buranın kültürün görsün" dedi. Ortaylı taşraya üniversite açılmasının zararını ise şöyle anlattı: "Evvela bakkal çakkal çocukları kandırıyor. Ondan sonra oradaki ev sahipleri kazıklıyor çocukları. Ondan sonra her şehirde vardır onlardan bir sürü pis herifler genç kızları kovalıyor."

AÇILIM DEDİKLERİ BOŞ BİR LAFTIR

Demokratik açılım çalışmalarını da eleştiren Ortaylı, sözlerine şöyle devam etti: ''Açılım boş laftır. Açılım isteyenler gitmez de durmaz da. Kimse kimseye kitle dalkavukluğu yapmak için, sempatik görünmek için konuşmasın. Türklere karşı tez geliştirmek için arşive giren kaçıncı ecnebi Türk taraftarı oldu, onlar anladı, bizdekiler anlamıyor. Bunlar tehlikeli işler, belediyeciliğe benzemez."

Kaynak: Star

6 Şubat 2010 Cumartesi

"Osmanlı Bahriyesinde Ahşap Sanatı Sergisi"nden Fotoğraflar

Bir önceki yazımda serginin ziyaret fiyatları ve diğer küçük detaylarını belirtmiştim. Sergiden diğer fotoğraflar için şurayı ziyaret edebilirsiniz.

"İki Sevdalı: Osmanlı ve Donanma Sergisi"nden Fotoğraflar

İstanbul Beşiktaş'taki Deniz Müzesi'nde 2 sergi birden sunuluyor. İlk katta "İki Sevdalı: Osmanlı ve Donanma Sergisi" mevcut. İkinci katta ise "Osmanlı Donanmasında Ahşap Sanatı" adlı sergi yapılıyor. Giriş öğrenciler için 1 TL, öğrenci olmayanlar için 4 TL. Fotoğraf çekmek için ek olarak 8 TL daha veriyorsunuz ama sonuna kadar değiyor. Yukarıdaki fotoğraflar tarafımca çekilmiştir. Diğer yazımda da "Osmanlı Donanmasında Ahşap Sanatı" adlı sergiden fotoğraflar sunacağım. Yukarıdaki fotoğrafların dışında sergiyle ilgili diğer tüm fotoğraflar için şuraya bakabilirsiniz.

Şubat Ayı Tarih ve Kültür Etkinlikleri Programı

MEHMET GENÇ İLE TARİH SOHBETLERİ
Ünlü tarihçi Mehmet Genç ile İhsan Ayal tarafından gerçekleştirilen söyleşide, Osmanlı ve Avrupa’nın sosyal ve iktisadi tarihine özgü çeşitli konular ve problemler ele alınarak tartışılıyor. Türk Tarihi konusundaki araştırmaları ve tezleri ile uluslararası düzeyde kabul görmüş bir ilim adamı olan Prof. Dr. Mehmet Genç, konuşmalarında birikimlerini aktarıyor ve tarih bilincimizin oluşmasına katkıda bulunuyor.

Düzenleyen: İhsan Ayal
Etkinlik: Söyleşi
Yer: Altunizade Kültür ve Sanat Merkezi
Tarih: 11 Şubat 2010 Perşembe Saat: 18:00
Etkinlik ücretsizdir.

Düzenleyen: İhsan Ayal
Etkinlik: Söyleşi
Yer: Altunizade Kültür ve Sanat Merkezi
Tarih: 26 Şubat 2010 Cuma Saat: 18:00
Etkinlik ücretsizdir.

OSMANLI TARİHİNDEN AYRINTILAR
“1873-74 Yıllarında Orta Anadolu’da Yaşanan Kıtlık, Kuraklık ve Sonuçları”

1873 yılı Orta Anadolu’da bir yandan yaz mevsimi gayet kurak geçip mahsul az olurken, diğer yandan da sonbahar bol yağışlı ve kış ise, aşırı derece sert geçer; yoğun kar ve akabinden oluşan don yüzünden yerleşim yerleriyle irtibat kesilir; yollar kapanır; insanlar köy ve kasabalarda mahsur kalır. Bu konuşmada, söz konusu olumsuz şartların neticesinde bölgede ortaya çıkan sorunlar ve devletin bunları aşabilmek için verdiği mücadele izah edilecektir.

Düzenleyen: Ali Akyıldız
Etkinlik: Seminer
Yer: Atatürk Kitaplığı
Tarih: 11 Şubat 2010 Perşembe Saat: 18:00
Etkinlik ücretsizdir.

SARAYDAN HALKA TÖRENSEL YAŞAM VE İSTANBUL
“Ziyafetler, Sofra ve Yemek Geleneği”

Bu seminerde saraydan kibar konaklarına kadar verilen ziyafetlerden ve yemek ikram etmenin törensel yaşamın içinde nasıl yer aldığından bahsedilecektir.

Düzenleyen: Zeynep T. Ertuğ
Etkinlik: Seminer
Yer: Atatürk Kitaplığı
Tarih: 12 Şubat 2010 Cuma Saat: 18:00
Etkinlik ücretsizdir.
DİVAN ŞİİRİ SAATİ
Türk Milletinin 6 yüzyıl boyunca bedii zevkini oluşturan Divan Edebiyatı, verdiği binlerce eser ile harikulade bir estetik zevk meydana getirmiş, kendine özgü duygu ve düşünce yapısıyla büyük Türk medeniyetinin has bahçesinde ince zevkler damıtmış ve tarihe muhteşem bir damga vurmuştur. Akan zamanın değiştirdiği hayat şartları, o edebiyata ait zevkleri ve sanat anlayışını perdelemişse de hala bu ülkenin bütün çocuklarının genlerinde o has bahçelere özlem duyguları yatar; kendileri henüz farkında olmasalar da…

Düzenleyen: İskender Pala
Etkinlik: Seminer
Yer: Divan Edebiyatı Vakfı
Tarih: 12 Şubat 2010 Cuma Saat: 18:00
Etkinlik ücretsizdir.

Düzenleyen: İskender Pala
Etkinlik: Seminer
Yer: Divan Edebiyatı Vakfı
Tarih: 26 Şubat 2010 Cuma Saat: 18:00
Etkinlik ücretsizdir.

TARİH FELSEFESİ
Tarih felsefesi yahut tarihin felsefesini yapmak, geçmiş zamanlarda cereyan eden hadiseleri düşünmek ve yorumlamak demektir. Tarihi anlamaya ve yorumlamaya ihtiyacımız var çünkü içinde yaşadığımız dünyanın şartları geçmiş zamanlarda cereyan eden hadiselerin neticesidir.Tarihi hadiseler geçmişte kalmış ve unutulmuş olsalar dahi bugünkü olaylara da iştirak ederler. Tarihi anlamlandırmak ne derecede mümkündür, tartışılabilir; ancak tarihi araştırma ve yorumlama gayreti yaşadığımız dünyayı anlamak ve beşeriyetin geleceği hakkında bir projeksiyon üretebilmek içindir. Kısaca, bugün yaşadığımız hadiselerin geçmiş zamanlardaki hadiselerin meydana getirdiği şartların sonucu olarak oluştuğu düşünülürse; bu dünyayı anlamak için uygun bir perspektif tayin etmek ve gelecek zamanlar için doğru bir oryantasyon, doğru bir yol, bir yöneliş ve istikamet tayin etmek maksadıyla,yani bugün yaşadığımız şartları oluşturan sebepleri anlamak için, tarihi anlamaya çalışıyoruz.

Düzenleyen: Şahin Uçar
Etkinlik: Seminer
Yer: Atatürk Kitaplığı
Tarih: 13 Şubat 2010 Cumartesi Saat: 14:00
Etkinlik ücretsizdir.
ÇAĞDAŞ TÜRK DÜŞÜNCESİ DERSLERİ
Türk düşünce hayatının son yüzyıllık serüveni zengin bir birikim olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat geçmiş dönemlerden farklı olarak günümüz Türk düşünce hayatında belirgin bir yoksullaşma ve tıkanma olgularının gözlemlendiği ileri sürülmektedir. Türk düşünce hayatı bilinmeden Türk sanatını, Türk müziğini, Türk edebiyatını anlamak mümkün değildir.

Çağdaş Türk düşünce hayatı üzerine, özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarıyla 1940, 1950 ve 1960′larda Türk düşünce dünyasının gündemindeki değişimler üzerine yoğunlaşan çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. İsmail Kara’nın sunacağı “Türk Düşüncesi Dersleri” konulu seminerler dizisinde, günümüz Türk düşüncesinin gündemini belirleyen meselelerin tespit edilmesi ve çağdaş Türk düşüncesi alanında araştırma yapacak kişilere rehberlikte bulunulması hedeflenmektedir.

Programda Tanzimat’tan günümüze Türk düşünce hayatına yön veren düşünce adamı, fikir ve eserlerin konu edileceği söz konusu dersler sayesinde genç nesillerin Türk düşüncesinin serencâmı ve çağdaş fikrî tartışmalara tanık olmaları amaçlanmaktadır. Marmara Üniversitesi öğretim üyesi olan Prof. Dr. İsmail Kara, bu seminerlerde bizleri Türk düşüncesi ve Türk düşünce adamları üzerine uzun soluklu bir yolculuğa çıkaracaktır.

Düzenleyen: İsmail Kara
Etkinlik: Seminer
Yer: Altunizade Kültür ve Sanat Merkezi
Tarih: 18 Şubat 2010 Perşembe Saat: 18:00
Etkinlik ücretsizdir.
ŞİİR TETİKTE GİDER
İsmet Özel şiirin bütün toplumlarda; ama bilhassa Türk toplumunda gelişime açık işlevsel bir yeri olduğu gerçeğini Şiir Tetikte Gider şiarı altındaki açıklamalarıyla pekiştiriyor. Toplumlar her çağda ve her dönüşüm aşamasında sözün güven sağlayıcı alanından yararlandı. Başlangıçta “söz” değil, “eylem” vardı, diyenler bile iddialarını sözün şemsiyesi altında ileri sürmek durumunda kaldıklarını bilirler. Türk şiiri eylemin hiçbir zaman vız gelip tırıs gitmediğini bilenlerin büyüttüğü bir şiir. Bu bilginin belgelendiği alana tetikte gittikçe, tetik yürüdükçe kavuşabiliyoruz. Direnişten ve atılımdan bir şey beklendiği karar günlerinde Türk toplumu yönünü önce şiire döndürüyor.

Düzenleyen: İsmet Özel
Etkinlik: Seminer
Yer: Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi
Tarih: 15 Şubat 2010 Pazartesi Saat: 18:00
Etkinlik ücretsizdir.

Düzenleyen: İsmet Özel
Etkinlik: Seminer
Yer: Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi
Tarih: 22 Şubat 2010 Pazartesi Saat: 18:00
Etkinlik ücretsizdir.
İLBER ORTAYLI İLE TARİH YOLCULUĞU
Özellikle 19. yüzyıl Osmanlı modernleşmesiyle ilgili, Osmanlı’da değişim ve anayasal rejim sorunlarıyla ilgili sohbetlerin yapılacağı programda İlber Ortaylı, Osmanlı şehirlerinin ulaşım sisteminden kurum yapısına ve mimarisine dek detaylı bilgiler sunuluyor. Seminerde, hilafet kurumu ve Panislamizm’e dek, Osmanlı İmparatorluğu hakkında pek çok bilinmeyen konu hakkında bilgilere yer veriyor.

Düzenleyen: İlber Ortaylı
Etkinlik: Söyleşi
Yer: Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi
Tarih: 24 Şubat 2010 Çarşamba Saat: 18:00
Etkinlik ücretsizdir.

Kaynak: İBB Kültür A.Ş