31 Mart 2010

İbrahim Paşa (Ese Kapı) Mescidi ve Medresesi'nde kazı çalışmaları devam ediyor

Mimar Sinan’ın eserlerinden İbrahim Paşa (Ese Kapı) Mescidi ve Medresesi’nde kazı ve araştırma çalışmaları devam ediyor. İbrahim Paşa Medresesi 1894 depremi sonrası terkedilmiş, bu tarihten itibaren harap durumda bulunan bir yapıdır. Mimar Sinan tarafından küçük bir Bizans kilisesinden (şapel) dönüştürülmüştür. Yapının adından da anlaşıldığı gibi (Ese Kapı – İsa Kapı), bu alanda daha önceden büyük bir kemerin bulunduğu bilinmektedir. Bu kemerin İmparator I. Konstantin tarafından Haliç’ten Marmara Denizi’ne doğru uzatılan kara surlarının kapısı olduğu da düşünülmektedir. Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından rölöve, restitüsyon, restorasyon projeleri hazırlattırılan yapının avlusunda ve çevresinde 2009 yılı Aralık ayında başlatılan ve devam eden kazılar ile yapının geçmişine ve bu kemere ilişkin buluntulara ulaşılmaya çalışılıyor.

Yapının Öztek Mimarlık tarafından hazırlanan rölöve projesi, tarihçesi ve fotoğrafları için tıklayın.

Prof. Dr. Turan Yazgan'la Sohbet

Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı'ndan gelen bir maili sizlerle paylaşmak istiyoruz:

Saygıdeğer Dostumuz,

Vakfımız, "Turan Kültür Merkezi Süleymaniye Kürsüsü"nde, Türk Dünyasının meselelerini, kültürel değerlerimizi, Türklük bilimini sizlerin gündemine taşımaya, sizlerle paylaşmaya ve tartışmaya devam ediyor.

Bu çerçevede, Vakıf Genel Başkanımız Prof. Dr. Turan YAZGAN ile sohbetimizde sizlerle birlikte olmaktan mutluluk duyarız.

Saygılarımızla

TÜRK DÜNYASI ARAŞTIRMALARI VAKFI
Yer: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı
Turan Kültür Merkezi Şifahane Sok.
No:6 Süleymaniye - Fatih - İSTANBUL
Tarih: 3 Nisan 2010 Cumartesi
Saat: 14.00
E-posta: tdav@turan.org - egitim@turan.org
Tel: 0212 511 10 06

30 Mart 2010

30 Mart 1432

Bugün bünya tarihi'nin şahit olduğu en büyük hükümdarın, 7.Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmed Han'ın doğum tarihi. Dünyaya geleli 578 sene, ahiret'e göç edeli 529 sene olmuş. Fütuhat döneminde alacağı topraklara "Biz toprakları değil gönülleri feth etmeye gidiyoruz" diyerek giden ve tüm gönülleri en derininden fetheden bu şanlı padişahın ruhu şad, mekanı cennet olsun.

Osmanlı'nın İrlanda'ya yardımı Avrupa'ya örnek oldu

Osmanlı İmparatorluğu büyük bir kıtlık geçiren İrlanda'ya 1847'de yardım göndermiş ve bu yardım Avrupa devletlerine örnek olmuştu.

İrlanda Cumhurbaşkanı'nın Türkiyeye yaptığı ziyaret, iki ülke arasında 19'uncu yüzyıl ortalarına uzanan tarihi bağları yeniden gündeme getirdi. Bunun üzerine bir tartışma başladı. İrlanda'ya yardımın şehir efsanesi olduğunu söyleyenler oldu. Ancak Osmanlı'nın gönderdiği bu yardımla ilgili arşivlerimizde birçok belge mevcut.

PATATESLER ÇÜRÜDÜ

19. yüzyıl İrlanda'sı İngilizler'e karşı mücadele içindeydi. Katolik İrlandalılar, kabul etmedikleri Anglikan Kilisesi'ne vergi vermeyi hazmedemiyorlardı. Ayrıca ırken İngilizler'den farklıydılar ve ayrı bir dil konuşuyorlardı. İrlandalılar'ın bir kısmı bağımsızlık, bir kısmı ise özerklik peşindeydi.

1841'de İrlanda 8 milyon kişilik bir nüfusa sahipti. Nüfusun büyük bir kısmı tarımla uğraşıyordu. En önemli ürün ise patatesti. Patates, özellikle yoksulların ana yemeği olmuştu. Bu dönemde meydana gelen ve patatesleri çürüten bir hastalık İrlanda'yı perişan etti. 1846 kıtlık yılında 800 bin kişi ölürken bir milyondan fazla İrlandalı göç etti. Zaten nüfusu fazla olmayan İrlanda iyice güçsüzleşti. İngiliz yöneticileri bu durumu kullandılar. Direnen siyasi liderlerin bir kısmını satın aldılar. Bir kısmını ise sürgüne gönderdiler.

OSMANLI YARDIMI

Osmanlı Devleti İrlanda'daki bu durumu haber alınca 1000 paundluk bir yardım yaptı. İngiltere elçiliği 1847 Nisan'ında bu yardım için padişaha teşekkür etti. Daha sonra İrlandalı asilzâdeler bir teşekkür mektubunu padişaha gönderdiler. Mektubu getiren Oberbak padişahın huzuruna çıkmak için müracaat etti. Teşekkür için gelen Oberbak 26 Mayıs 1849 Cumartesi günü Sultan Abdülmecid'in huzuruna çıkarak halkının minnettarlığını ifade etti.

BÜYÜK KITLIK

19. yüzyılın başlarında İrlanda'nın en önemli yiyeceği patatesti. İrlandalılar'ın neredeyse yarısı patates sayesinde yaşıyordu. Yarım dönümlük bir araziye ekilen patates dört kişilik bir ailenin karnını doyuruyordu. Ancak 1845'in sonlarından itibaren yaşanan ve dört yıl süren kıtlık İrlanda'da her şeyi alt üst etti. Bir tür mantar 1845'te patatese musallat oldu. Patatesler topraktayken çürüdü. 1845 mahsulünden umudunu kesen köylüler 1846 ekimine umut bağladılar. Fakat 1846 daha kötü oldu. Çürüyen patateslerin kokusu İrlandalılar'ın da umudunu sona erdirmişti. İnsanlar yiyecek bir şey bulamadıkları için bir deri bir kemik kalmışlardı. İngiltere zamanında yardım etmediği gibi aç kalanları da düşük ücretle yol ve kanal inşaatında çalıştırdı. Yüz binlerce İrlandalı ölürken bir milyondan fazlası da ABD veya Avustralya gibi ülkelere göç etti. 1849 yılında hastalık sona ermiş ancak İrlanda, nüfusunun dörtte birinden fazlasını kaybetmişti. Bugün İrlanda, Kuzey İrlanda ile birlikte 6 milyonluk bir nüfusa sahip ve işin ilginç tarafı dünyanın değişik ülkelerinde on milyonlarca İrlandalı yaşıyor.

ALLAH MAJESTELERİNDEN RAZI OLSUN

Majesteleri Osmanlı Padişahı Sultan Abdülmecid Han'a,

Allah Majestelerinden razı olsun.

Biz aşağıda imzası bulunan İrlandalı asilzâdeler, ileri gelenler ve tüm halk olarak majesteleri tarafından çilekeş ve ıstıraplı İrlanda halkına gösterilmiş olan ihsan ve teveccühün cömertliğine en derin teşekkür ve minnetimizi ifade etmek ve halkımız adına İrlandalılar'ın sıkıntılarını hafifletmek ve acılarını dindirmek için gönderilen bin paundluk cömert yardıma teşekkür için müsaadenizle hürmetlerimizi sunuyoruz.

Eşine az rastlanır türde, ülkemizde ansızın ortaya çıkan kıtlık ve fakir halkın karşı karşıya kaldığı çaresizlik Allah'ın hikmetiyle takdir olunmuştur. İrlanda halkının bu durumda kendilerini ve ailelerini açlık ve ölümden korumak adına diğer ülkelerin şefkat ve cömertliğine başvurmaktan başka seçeneği kalmamıştır. Majestelerinin bu zor durumdaki insanların yardım talebine verdiği mertçe cevap büyük Avrupa devletlerine kıymetli bir örnek olmuştur.

Bu vaktinde yapılmış hayırlı davranış, pek çok kişiyi ferahlatmış ve ölümden kurtarmıştır. Onlar adına tekrar majestelerine minnettarlığımızı sunmak, idareniz altında bulunan ve ihsanınızda payı olan halkınızın ve ülkenizin, katlanmak zorunda kaldığımız sıkıntılardan muhafaza buyrulması dileğimizi izninizle ifade ediyoruz.

Gökkubbe Altında Birlikte Yaşamak, Ankara 2006, s. 321.

ÜNYE TARİHİNİN KAYNAKLARI

Çalışkanlığı ve verdiği eserlerle Türk kültür tarihine önemli katkılarda bulunan İrfan Dağdelen, son çıkardığı eseriyle de kültürümüze önemli bir katkıda bulundu. Türkiye'de son zamanlarda mahalli tarihçilik çalışmaları artmasına rağmen bunların bir kısmının birinci el kaynaklara dayanmaması büyük bir eksiklik. İrfan Dağdelen, son kitabında Ordu ilimizin incisi olan Ünye tarihi için önemli bir kaynağı neşretti. "15. Yüzyıl Ünye ve Çevresinin Tarihi Kaynakları: 1455 Tarihli Ünye, Akkuş, Terme ve Çarşamba Tahrir Defterleri" adıyla Ünye Belediyesi tarafından yayımlanan bu eser bölge tarihi için çok önemli bir boşluğu dolduracaktır. Eser, Ünye ve çevresinde Osmanlı hâkimiyetinin nasıl tesis edildiği, başta bölgenin ekonomik ve sosyal durumu olmak üzere birçok hususta önemli veriler içeriyor.

Türkiye'deki birçok kütüphaneciye verdiği eserlerle örnek olmasını temenni ettiğim İrfan Dağdelen'i ve böyle bir eserin yayımlanmasını sağlayan Ünye Belediyesi'ni tebrik ediyorum.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 28.03.2010)

29 Mart 2010

"Selimiye Camii ve Çevresi Ulusal Kentsel Tasarım Proje Yarışması" sonuçlandı

Edirne Belediye Başkanlığı İmar ve Şehircilik Müdürlüğü tarafından düzenlenen Selimiye Camii ve Çevresi Ulusal Kentsel Tasarım Proje Yarışması'nın değerlendirmesi için 20-22 Mart 2010 tarihleri arasında Ekmekçizade Ahmet Paşa Kervansarayı’nda toplanan proje jürisi yarışma sonuçlarını açıkladı. Yarışmaya teslim edilen 55 proje içinden 8 projeye ödül ve mansiyon verildi. Selimiye Camii ve çevresinin tasarımı için katılan projeler içinde satın alınmaya layık eser bulunamadığı bildirildi.

Edirne Belediyesi’nin internet sayfasında yarışma sonuçları ile ilgili ayrıntılı bilgi için tıklayınız.

Osmanlı Sikkeleri Tarihi

Atom Damalı’nın bilinen ve hatta bilinmeyen bütün Osmanlı sikkelerini bir araya getiren katalogu birkaç ciltten oluşacak. Birinci ciltte sikkelerin her birinin künyeleri saltanat sırasına göre veriliyor. Malum; sikkelerin hepsi payitahtta basılmazdı. Uzun seferlerin gereği çok istisnai yerlerde basıldığı da vakidir.

Osmanlı tarihinin önemli ayrıntıları sikkelerin tarihi olmadan anlaşılmaz. Bu cilt sadece Kanuni Sultan Süleyman’a kadar geliyor ve tabii Osmanlı dönemine girizgah olarak Anadolu beyliklerinden, mesela Aydınoğulları’ndan da geniş bahis ve referanslar var. Darande, Şam, Cezayir, Konya, Ruha ve daha nice yerler, Osmanlı akçelerinin basıldığı geniş bir coğrafya. Sikkelerin basıldığı yerler Macaristan’dan Yemen’e kadar uzanıyor.

Osmanlı nümizmatik (sikke ilmi) münakaşalı ve yeterince incelenmemiş bir alan. İbrahim ve Cevriye Artuk Asar-ı Atika Müzesi’nde nümizmatik kabineyi (meskûkât odası) kuran Halil Ethem Bey’in asistanları sayılabilirdi. Derken iş tarihçilik dışından mühendislere geçti. Hiç de fena olmadı, merhum Cüneyt Ölçer bu grubun içinde en çok temayüz edeniydi. Şimdi Atom Damalı’nın İslami devletler sikkeleri üzerindeki geniş katalogundan sonra Osmanlı dönemine girdiği görülüyor.

Unutmayalım, sikke katalogları iktisadi tarih için en temel kaynaklardır. Her bir sikke uzmanı mühim yeni bilgiler ve önemli yorumlar getirir. Sikke katalogları sadece uzmanların değil, iyi hazırlandığı taktirde bütün okuyucuların zevkle göz atabileceği ve ayrıntılı bilgilerle tarih yazımına gireceği, ilgi duyacağı çalışmalardır. O nedenle teşvik edilmesi ve devam etmesi gerekir. Atom Damalı’nın meskukat çalışmaları da böyledir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 29.03.2010)

Evliya Çelebi gibisi gelmedi

(Seyahat sevmeyen Türklerin içinden çıkan büyük seyyah Evliya Çelebi’nin doğumunun 400’üncü yıldönümü yaklaşıyor. Onu gerektiği biçimde anmamız şart.)

Doğum tarihi 10 Muharrem H. 1020 yani 25 Mart 1611 olarak tespit edilmiştir. Unkapanı’nda doğmuştur. Büyük seyyahımızın bu hesapça gelecek yılın mart ayı sonunda 400’üncü doğum yılını kutlamamız gerekir. Bu kutlama Evliya Çelebi gibi bir milli anıtımızı anmak için boynumuzun borcudur. Lakin gördüğümüz kadarıyla hiçbir kutlama hazırlığı çalışması yok; üniversitelerin sempozyum, PTT’nin pul ve Fatih Belediyesi’nin heykel çalışmasına girmesi gerekir.

Çağdaşlarının Evliya Çelebi’yi tanıdığı fakat yazdıklarını pek okumadıkları anlaşılıyor. Günümüzde de kendisinden Yılmaz Öztuna gibi maharetle yararlanan tarihçiler
dışında daha çok mahalli tarih yazanlar Evliya Çelebi’ye bakmışlardır ve Evliya’nın dev eseri bu kadarıyla sınırlı kalmıştır. Mesela Amasra’yı görmüş, tarif eder; “Dağların ardında Bartın vardır” der. Orayı görmemiş, Bartınlılar hayıflanırlar.

Maalesef son zamanlarda Nuran Tezcan’ın tertiplediği sempozyum gibisine kadar ülkemiz edebiyatçıları Evliya’ya istihfafla bakarlardı. 10 cildin yeni harf basımını dahi son yıllarda
Yapı Kredi Yayınları yaptı. İlk cilt İstanbul’un ve 17’nci yüzyıl İstanbul’unun sosyal bir tarihidir.

Mezarının yeri belli değil
Oysa yetenekleri bunun ötesindedir ve bu yeteneği keşfedenler de daha çok Batılı ve Kafkasyalı Osmanlı tarihçileri ve Türkologlar olmuştur. Evliya Çelebi en başta bütün imparatorluk coğrafyasını gezmiştir, dile kolay 1640 yılında 29 yaşındayken aniden gittiği Bursa ile başladığı gezilerini 50 yıl boyunca sürdürmüş; bu arada 22 tane sefere katılmıştır. Geç yaşta evlendiği söyleniyor. Zaten mezarının yeri ve ölüm tarihi de belli değil; muhtemelen Mısır’da belki İstanbul’da öldü veya Viyana seferinde şehit düştü. Her halükârda ayrı bir cilt teşkil eden Mısır seyahatnamesi fevkalade ilginç bilgilerle doludur. Arapçaya çevrilmedi ama bütün Avrupa dillerine çevrilmiştir.

Kendisinin Girit hakkındaki bilgileri olağanüstüdür. Gayet zekice tespitleri vardır. Ada’nın hemen fethinden sonra gördüğü Girit muhtemelen o vakit eski Miken medeniyetinin kalıntılarını daha iyi barındırıyordu. Evliya Girit’in parlak devrinin halkı için; “Bunlar Ecine kavmidir, İfrikiye’den gelmişlerdir” der ki bilim ilk Giritlilerin Mısır’dan geldiğini bugün kuvvetle ihtimal dahiline almıştır.

Dil uzmanları onun kayıtlarına borçlu
Dile kolay; imparatorluk coğrafyası dediğimiz Tuna havzasından başlar, Türklerin seyahati hiç sevmediği devirde Evliya sefaret heyetinde Viyana’ya da gitmiştir. Kırım’ı, Kafkasya’yı gezmiştir. Fırat havzasını ve Mısır’ı ve Bilâd-uş Şam dediğimiz Suriye- Lübnan’ı görmüştür. Anadolu ve Rumeli’yi karış karış gezmiştir. Muharebeleri, Celali isyanlarını kalemiyle tespit etmiştir, her sınıf halkla haydutlar dahil olmak üzere sohbet edip seyahatnamesine almıştır.

Müthiş bir kulağı olduğu anlaşılıyor. Duyduğu diller hakkında son derece ilginç kayıtlar vermektedir. Bugünkü Kafkas dillerinin uzmanları onun Kafkasya seyahatnamesindeki bu gibi kayıtlara çok şeyler borçludur. 17’nci yüzyılın dahi seyyahı bizim cemiyetimiz için bir istisnadır ama kendisi hakkında üstat Reşad Ekrem Koçu’nun dediği gibi “Muasırları ne seyahatnamesinden çok bahsederler ne de Osmanlı şiirinin en parlak örneklerinden olmasa bile daha kötü şiirleri şuera tezkirelerine kaydedenler, ondan bir beyit dahi olsa almamışlardır.” Eseri Batı alemine ünlü tarihçi Avusturyalı Joseph von Hammer-Purgstall tanıttı. Chicago Üniversitesi’nden Robert Dankoff gibi hayatını Evliya’ya vakfedenler vardır.

Türkiye’nin bir Evliya Çelebi Enstitüsü olması gerekir. Biz Türkler gibi seyahat merakı az olan bir kavim için Evliya ne önceli ne ardılı olmayan bir istisnai dahidir. Gelecek yıl 400’üncü yılını kutlamayı unutmamalıyız.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 28.03.2010)

25 Mart 2010

Osmanlı döneminde darbecilerin aldıkları af senetleri bile onları kurtaramamıştı

Osmanlı döneminde darbeciler yaptıklarından dolayı suçlu olmadıklarına dair yeni padişahtan senet alırlardı. Ancak çoğu zaman bu senet de onları kurtaramazdı

12 Eylül darbesini yapanlar, anayasaya geçici bir madde koydurarak haklarında dava açılmasının önünü kesmişlerdi. Osmanlı İmparatorluğu döneminde ise asiler ve darbeciler, isyanları sonucu yönetimi değiştirdiklerinde yeni yönetimden bazen ulemanın imzası da olan affedildiklerine dair bir belge alırlardı. Ancak bu belgelere göre kendileri de asayişi bozmayacaklarına, devlet işlerine ve tayinlere karışmayacaklarına dair taahhütte bulunmak zorundaydılar. Örneğin Birinci Mustafa'nın ikinci saltanatında Mere Hüseyin Paşa'nın konağında yapılan toplantıda, askerlerin bundan sonra tayinlere müdahale etmemesi ve yeniçeri subaylarına herhangi bir olumsuz harekette bulunmamaları için neferleri zapt etmeleri tembihlendi. Birinci Mahmud ve Dördüncü Mustafa da tahta çıkınca asilerle devlet adamları bir hüccet imzaladılar.

ALDIKLARI SENET DE KENDİLERİNİ KURTARAMADI

1730'da Patrona isyanı sonucunda Üçüncü Ahmed tahttan indirilip yerine Birinci Mahmud çıkarılmıştı. Taht değişikliğine rağmen ortalık sakinleşmedi. Bu durum üzerine Birinci Mahmud, İstanbul'da bir an önce asayişi temin etmek için bu defa şeyhülislamı Et Meydanı'ndaki asi liderlerine gönderdi. Şeyhülislamın dağılmazlarsa akıbetlerinin kötü olacağı yönünde kararlı tutumu üzerine asi liderleri şeyhülislamdan müsaade istediler ve Orta Camii'de bir araya geldiler. Yaptıkları toplantıda artık hayatlarının güvencede olmadığını, bunun için İstanbul'daki bütün ulemanın imzasının bulunduğu bir hüccet, yani senet alınarak burada canlarına dokunulmayacağının belirtilmesini kararlaştırdılar ve tekrar şeyhülislamın yanına döndüler. Şeyhülislama, "padişahımızın bizim bütün suçlarımızı affeylediğine dair senet vermesini isteriz. Hepimiz padişahtan suçlarımızı affetmesini rica ederiz" dediler. Bunun üzerine, asi liderlerinin, İstanbul ulemasının, sadrazamın ve önde gelen devlet ricalinin imzası bulunan bir hüccet hazırlandı. Daha sonra bu hüccet Birinci Mahmud'a götürüldü ve o da "ellerine verilen hüccet-i şer'iye gereği amel oluna" şeklinde bir hatt-ı hümayun yazdı. Ancak prensipte anlaşmalarına rağmen devlet işlerine hem kendileri hem de onların adına müdahale artarak devam etti. Artık asileri ve onların adına iş yapanları kontrol etmek mümkün değildi. Kargaşanın önünü almanın en kestirme ve kesin yolu Patrona Halil ve diğer asi liderlerini ortadan kaldırmaktı. Birinci Mahmud, bir süre sonra Patrona ve arkadaşlarını ortadan kaldırarak gerçek iktidarına kavuştu.

ALEMDAR ASİLERİ ORTADAN KALDIRDI

Nizam-ı Cedit reformlarını yapan Üçüncü Selim, saltanatının son yıllarında art arda başarısız olunca Kabakçı Mustafa isyanı patlak verdi. Üçüncü Selim, 29 Mayıs 1807 Cuma günü "Allah'ın takdiri böyle imiş" diyerek tahttan inmeyi kabul etti ve Harem'e çekildi.

Üçüncü Selim döneminde görev yapan birçok sivil ve askeri bürokrat görevlerinden azledilip, yerlerine yenileri tayin edildi. Birkaç gün sonra ulema ile yeniçeri subayları tarafından imzalanan 31 Mayıs 1808 tarihli "hüccet-i şeriyye"yle asiler artık görevlerinin dışında herhangi bir meseleye karışmayacaklarına söz verirken, padişah asilerin cezalandırılmayacağına dair yazılı olarak teminat vermişti. Dokuz yıl önce Prof. Dr. Kemal Beydilli tarafından bulunarak metni yayınlananbu senet asileri kurtaramadı. Bir süre sonra İstanbul'a gelen Alemdar Mustafa Paşa, Kabakçı Mustafa başta olmak üzere bütün asileri ortadan kaldırdı.

ÖNCE YAĞMALADILAR SONRA AF DİLEDİLER

Fatih Sultan Mehmed'in ölümünden sonra asker isyan edip, Cem Sultan taraftarlarını öldürdükten sonra İstanbul'u yağmaladı. 26 Mayıs 1481'de 4 bin kişilik maiyetiyle önce Üsküdar'a, kayıklarla da buradan İstanbul'a gelen Şehzâde Bayezid, asker ve halk tarafından coşkulu bir şekilde karşılandı. Matem elbiseleriyle karaya çıkan İkinci Bayezid, askerlere para dağıtarak İstanbul'a girdi.

Yeniçeriler, yeni padişahı sarayın giriş kapısı olan Bâb-ı Hümayun'un önünde bekliyordu. Askerler, İkinci Bayezid'den veziriazamı öldürdükleri ve şehirde yağma yaptıkları için af dilediler. Yeni padişah da askerleri affetti.

TARİHİN PUSULASI ÜMRANİYE'DE

Ümraniye Belediyesi kültür ve sanat etkinlikleri çerçevesinde birçok akademisyenin katılımıyla "Tarihin Pusulası" bu ay 26 Mart'ta aralanıyor.

İzleyicilerle karşılıklı iletişim esasına dayanan ve sıcak bir ortamda gerçekleşen Tarihin Pusulası programında günümüzdeki olayların tarihi arka planı ve tarihi olayların günümüze yansımaları görsel materyaller eşliğinde anlatılıyor.

Doç. Dr. Erhan Afyoncu ve Dr. Coşkun Yılmaz özel bir sunumla "Tarihin Pusulası"ndan geçmişe ve geleceğe bakma imkânı sunuyor. Programda Dr. Tuncay Yılmazer'in katılımıyla "Bilinmeyen Yönleriyle Çanakkale Savaşı" ele alınacak.

Çanakkale Savaşı hakkında gerçekleri öğrenmek isteyen tarih meraklısı herkesi 26 Mart Cuma saat 19.30'da Ümraniye Kültür Merkezi'ne (Ümraniye Belediye binasının içinde) bekliyoruz.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 21.03.2010)

46. Kütüphane Haftası Kitap Fuarı

Kutuphanehaftasi.org; Türk Kütüphaneciler Derneği, 46. Kütüphane Haftası Kutlama Komitesi ve idefix.com birlikteliğinde yapılmıştır. Etkinlik kapsamında düzenlenmekte olan Sanal Kitap Fuarı'nda tüm kitapları %40'a varan indirimlerle satın alabilir, 46. Kütüphane Haftası Kutlama Komitesi'nin ve İl Halk Kütüphaneleri'nin etkinlik programlarına ulaşabilirsiniz.

21 Mart 2010

Martta iki önemli olay

Birisi 1887, 24 Mart’tı. O tarihte Beyrut vilayetinin içinde bulunan Sidon’da köylünün birisi kuyusundaki bir göçüğü ihbar eder; ihbar İstanbul’a kadar ulaşır. Mahalli makamlar olaya el koyar. Çünkü Osmanlı topraklarında Tanzimat’tan beri bulunan bu tip eski eserleri merkeze bildirmek padişah iradesi gereği...

Sidon’da bulunan güzel lahitin heyecana sevk ettiği Osmanlı Hamdi Bey, Sidon’a koştu. Parçalanmış lahdi İstanbul’a naklettirdi ve dişçilerin kullandığı alçı ile tamir ettirdi. Onun için kimse bu lahdi yerinden oynatmasın. Belli ki Büyük İskender’in açtığı çığır bütün Doğu’yu etkilemişti. Helenizm yeni bir sentez yaşıyordu. Bu muhteşem lahit, Büyük İskender’in hayat ve icraatını naklediyor. Daha güzel bir savaş sahnesi bu şekilde mermere kazınamaz. İskender’in hayranı olan Sidon krallarından birinin lahdi olduğuna şüphe yok. Birkaç yıl içinde tamamlanacak Osmanlı Asar-ı Atika Müze-i Humayun’u (yani Arkeoloji müzemiz) Vallaury tarafından gene o müzenin en muhteşem parçalarından “Ağlayan Kadınlar” lahdi model alınarak tersim edilmiştir.

Bir Arkeoloji Müzesi daha
Nankör ve bilgisiz torunlarının aksine, Osmanlı bürokrat ve okumuşları kalıntıları derleme, değerlendirme ve teşhir dönemine girmiştir. Topkapı Sarayı’nın bahçelerinde aynı avlu etrafında yer alan Arkeoloji Müzesi, Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk’ü bu gözle gezmeniz tavsiye olunur. Bilmeliyiz ki, imparatorluktan elde ettiğimiz kalıntılar burada tutulmalı, buraya sığması mümkün olmayan yeni buluntular için İstanbul’da başka bir muhteşem Arkeoloji Müzesi inşa edilmeli.

Mahkumlar toplanmaya başladı
Mart ayının bugünlerinde 1933’te Münih yakınlarında Dachau Konsantrasyon kampı mahkumları toplamaya başladı. Nazizm’in hoşlanmadığı herkes oradaydı: Komünistler, sosyal demokratlar, liberaller, sendika liderleri, Nazi emirlerine boyun eğmeyen işadamları, Yahudiler, sosyalistler ve Kristal Gece’nin hemen ertesinde 10 Kasım 1938’de tevkif edilen binlerce Avusturya Yahudisi.

Tanıdığım en mükemmel insanlardan Viyanalı Yahudi mühendis Rudolf Karlburger de bunların arasındaydı. Kendisi Yahudi komitesinin kurtardıklarının arasındaydı ama diğer üyeleri katledilmişti. Bana Dachau’yu anlatırken tedbirliydi, hâlâ şok içindeydi ve hatıralarını uzun zamana yayarak nakletti.

Uygarlık ve tarih sadece batının tekelinde değil. Bu yıl UNESCO’nun andığı portreler içinde Arkeoloji Müzesi’nin kurucusu Osman Hamdi Bey de var. Batı, müzeleri ile övünmeyi kendi has adletmesin. Konsantrasyon kampları da tarihi anıtlar içinde yer alıyor maalesef...

* İki olayın tarihini de Mümtaz Arıkan’ın “Tarihte Bugün” adlı kronolojisinden aldım. Değerli bir kitaptır; yanıldığını görmedim.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 21.03.2010)

19 Mart 2010

Tarih tutkunlarına özel kitapçı

Kendisi yarı amatör bir tarihçi olan Necip Azakoğlu'nun sahibi olduğu kitapçı, hem amatör olarak tarihe ilgi duyanların hem de akademik çalışma yapan üniversite öğrenci ve öğretmenlerinin vazgeçilmez mekanı. İlk başta sadece kitabevi olarak tasarlanan mekan sonradan semt sakinlerinin ve tarih meraklılarının istekleri doğrultusunda bir söyleşi ve kültür merkezi halini almış. Necip Azakoğlu, işletme okuyup uzun yıllar turizmle ilgilendikten sonra “Benim istediğim başka türlü bir şey” diyerek bu alana eğilmiş. Tarihe olan ilgileri arttıkça eşi ve kendisinin ortak fikriyle bir tarihçi kitabevi açmaya karar vermişler. Bu kitabevinin diğerlerinden farklı olarak araştırma yapanlara yol gösterecek her türden tarih kaynağını barındırmasını hedeflemişler. Kitabevi bir süre sonra tarih meraklılarının uğrak mekanı ve Modalıların sahiplendiği bir mekan haline gelince, Azakoğlu ikinci katı araştırma bölümü olarak tasarlamış. Sonra çeşitli konularda alanında uzman konuklarla söyleşiler başlamış. Aynı zamanda Türk Tarih Kurumu’nun bayiisi olan Tarihçi Kitapevi'nde ODTÜ Türk Dili Edebiyatı Bölümü profesörlerinden Belma Baskett’in öncülüğünde başlatılan okuma kulübüyle semt sakinleri her ay toplanıp bir kitap belirliyorlar ve bir ay sonra okudukları bu kitabı hep birlikte tartışıyorlar.

Aşk mektubu ya da bakkal defteri
Semt sakinlerinin ilgisi sadece kitaplardan faydalanmak ve etkinlikleri takip etmekle kalmamış. Aile tarihlerini araştırmak isteyenler soluğu burada almaya başlamış. Necip Azakoğlu, ''Kimi zaman ellerinde çok önemli tarihsel bir belge olduğu sanıyla gelenler oluyor. Bunların bazen aşk mektubu ya da bakkal defterinden bir sayfa olduğu ortaya çıkıyor'' diyor.

Ne tür kitaplar var?
Tarihçi Kitabevi’nde başta Türkçe olmak üzere Osmanlıca, İngilizce ve Almanca dillerinde, Anadolu tarihi kitapları, hatırat, biyografi, tarihi roman, sanat romanları, mitoloji, arkeoloji, ekonomi, denizcilik, sosyal ve kültürel tarih araştırmaları üzerine kitaplar var. Kitabevine araştırma yapanlar faydalansın diye bağışta bulananlar da olmuş. Hatta evdeki tarih ansiklopedilerinin yanında Osmanlıca yazılmış çok değerli kitapları dahi bağışlayanlar çıkmış.

www.tarihcikitabevi.com
Tel: 0216 418 68 86

Haber: Gökçe Uygun
Fotoğraflar: Ulaş Yılmaz

(Milliyet, 18.03.2010)

16 Mart 2010

"Fatih Sultan Mehmed bir Rönesans entelektüeliydi"

Fatih Sultan Mehmed'in entelektüel kişiliğiyle ilgili bize neler anlatırsınız?

Fatih Sultan Mehmed bir Rönesans entelektüeliydi. Rönesans'ın otodidakt, yani kendi kendini yetiştiren, imkanlarını kullanmanın yanı sıra bunları zorlayan, çok renkli bir entelektüel portresi. Batıdaki Rönesans tipi entelektüeller o dönemde Latince ve Yunanca öğrenmeye başlamışlar. Rotterdam'lı Erasmus gibi İbranca bilenler var. Bunların en tipiklerinden biri Heretik bir İbranca uzmanı olan, İtalyalı Giovanni Pico della Mirandola'dır. Fakat bu kişiler Arapça, Farsça ya da Slav dillerini bilmezler. Halbuki Fatih Yunanca ve İtalyancayı bilmenin yanı sıra, Farsça ve Arapça kalem oynatıyor. Bu dillerin edebiyatına vakıf. Bugün hem çini bilip hem Çin porseleni toplayan hem de Yunan, Roma heykellerine ilgi duyan bir entelektüel var mı? Fakat ilginçtir, bu konularda reaksiyoner biri olan II.Bayezid, Fatih'in topladığı bu eserlerin hepsini gönderiyor, satışa çıkarıyor.

Fatih niye böyle bir şehzade yetiştirmiş?

Şehzadeler Amasya'da yetişiyorlar ve II.Mehmed değişik bir dünyası olan, ömrü seferi hümayunda geçen bir padişah. Fatih, İstanbul'un fethinden sonra 28 sene yaşadı ve Avrupa'nın yarısını aldı. Fakat bir yandan da ülkeye ressam getiriyor. Babinger'in de üzerinde durduğu çok enteresan bilgiler var elimizde. Napoli kralı Arangon'lu V.Alfons'un büyükelçisi hükümdarına verdiği raporda, Fatih'in İtalya'nın hem tarihi hem de coğrafyasıyla ilgili bütün bilgileri topladığını rapor ediyor. Sadece bu da değil, bütün efsaneleri topluyor; yani o kıtaya, Roma'ya nasıl hakim olabileceği ile ilgili tüm bilgileri toplamaya çalışıyor. Bunları müneccime sormuyor, tarih ve coğrafyadan bilgi ediniyor. 21 yaşında konvansiyonel ve ateşli silahları kullanan bir ordunun başında bir mareşal olduğunu düşününüz. Bu, tarihte bir ilktir.

Osmanlı Mirası
(Taha Akyol - İlber Ortaylı, Timaş Yayınları,
2010, İstanbul, Sayfa: 152-153.)

15 Mart 2010

Azınlıkların çiçek gibi olduğunu ilk Kanuni söylemişti

(Fantasy portrait of Rüstem Pasha, 19th c.)

Atatürk'ün bahçedeki çiçekleri söktürerek Başbakan İnönü'ye azınlıklar konusunda ders verdiği yönündeki iddia bana 16. Yüzyıl'daki bir çiçek hikâyesini hatırlattı.

Kanuni ülkede gayrimüslim bırakmamak isteyen Veziriazam Rüstem Paşa'ya elindeki çiçeğin yapraklarını koparıp, nasıl çirkinleştiğini göstererek azınlıkların da imparatorluğun renkleri olduğunu gösteren bir ders vermişti...

Bu hafta azınlıklar konusunda Atatürk ile İsmet İnönü arasındaki bir olay gündemdeydi. Azınlıklarla ilgili çıkarılacak bir kanunu Atatürk'le görüşmek için Florya Köşkü'ne gelen İsmet İnönü "Geç oldu, yarın sabah konuşalım" cevabını alır.

Atatürk, Başbakan İnönü köşkten ayrılınca laleler hariç bütün çiçeklerin sökülmesini emreder. İsmet İnönü, sabah gelip bahçenin durumun sorduğunda Atatürk'ten "Azınlıkları söküp attım" cevabını alır. Bu hareket üzerine İsmet İnönü başını önüne eğerek anladığını belli eder.

Aslında bu olay 400 yıl önce Kanuni ile veziriazamı Rüstem Paşa arasında cereyan etmişti. Kanuni ile veziriazamı arasında gayrimüslimler konusunda cereyan eden ilginç bir olayı ilahiyatçı Stephan Gerlach anlatır. Gerlach 1573-1578 yılları arasında İstanbul'da elçilikte din görevlisi olarak çalışır.

HERKESİN KORKTUĞU VEZİR

Kaleme aldığı hatıralarında İstanbul'da olup bitenler hakkında teferruatlı bilgiler verir. Kanuni döneminde 1544-1553 ve 1555-1561 yılları arasında yaklaşık 15 yıl veziriazamlık yapan Rüstem Paşa bazı olumsuz yönlerine rağmen son derece başarılı, zeki ve uzak görüşlü bir devlet adamıydı. Özellikle gayrimüslimlere ve yabancı devletlere karşı çok sert biri olan Rüstem Paşa'yı Fransızlar "Korkunç Yaratık", Almanlar "gaddar ve menfur" olarak tanımlar, Venedikliler de çok çekinirlerdi.

YAPRAKLARIN VERDİĞİ DERS

Rüstem Paşa, Kanuni Sultan Süleyman'ı ülkede bir tek din olmasını ve faydadan çok zarara sebep olduklarına inandığı Yahudiler'i ülkeden kovmaya ikna etmek isteyince, padişahın veziriazamına verdiği dersi Gerlach şöyle anlatır: Sultan Süleyman, beyaz ve sarı yapraklı bir çiçek koparmış ve paşaya bu çiçeği beğenip beğenmediğini sormuş. Paşa da elbette beğendiğini, çünkü onu bu biçimiyle yaratanın Tanrı olduğunu söylemiş. Bu sefer Sultan Süleyman çiçeğin bütün sarı yapraklarını yolmuş ve paşaya çiçeği şimdi nasıl bulduğunu sormuş.

Paşa da yanıt olarak çiçeğin artık bütünlüğünden yoksun ve renksiz olduğunu söylemiş. Padişah bir başka çiçek koparmış ve onun da beyaz yapraklarını yolmuş, sonra da az önceki sorusunu yinelemiş. Paşa gene aynı cevabı vermiş. O zaman padişah demiş ki:

"Madem çiçeklerin renkli olmalarını bir mükemmeliyet olarak kabul edip bundan hoşlanıyorsun, neden Tanrı'nın yaratmış olduğu insanların da çeşitliliklerini kabul etmiyorsun? Bir çiçekte ne kadar çok renk olursa, o kadar güzel görünür. Tıpkı bunun gibi Türkler beyaz, Müslümanlar yeşil, Rumlar mavi, Ermeniler beyaz, kırmızı ve mavi veya siyah renklerin karışımı, Yahudiler de sarı renkte sarık kullanırlar. Bu renklilik nasıl hoşa gidiyorsa, Tanrı da dinlerin çeşitliliğinden hoşlanır!" (Türkiye Günlüğü, Kitap Yayınevi, İstanbul 2007, I, 145-146)

OSMANLI DÖNEMiNDE HiCAZ

Başbakanlık Osmanlı Arşivi'ndeki belgeler Türkiye ile birlikte onlarca ülkenin tarihini de aydınlatır. İslamiyet'in kutsal topraklarına 400 yıl biz hizmetkârlık yapmıştık ve bu dönemin tarihi Osmanlı belgeleri olmadan yazılamaz. Raşit Gündoğdu, İlhan Ovalıoğlu ve Cevat Ekici gibi Osmanlıcaya hakim arşivcilerin hazırladığı ve son derece lüks bir baskıyla Çamlıca yayınlarının çıkardığı iki ciltlik "Belgelerle Osmanlı Devrinde Hicaz" isimli kitap bu durumu açıkça gösteriyor.

Birinci ciltte Mekke'ye ikinci ciltte Medine, Cidde ve bölge ile ilgili diğer konulara ait belgeler yer alıyor. Osmanlı Arşivi'ndeki değişik tasnifler taranarak hazırlanan eserde hac yolları, hacıların vazifelerini emniyet içinde yerine getirmeleri için alınan tedbirler, Harem-i şerifin temizliği, Haremeyn'de yapılan tamirler, bölgenin su ihtiyacının giderilmesi, bölgedeki fakirlere yapılan yardımlar, Haremeyn'de yapılan hastane, kütüphane, telgrafhane, misafirhane gibi binalar, Mekke'de Peygamberimiz'in doğduğu evin tamiri gibi değişik konulara ait belgeler ile Haremeyn'e ait çeşitli resim ve planlar yer alıyor. Osmanlı tarihine ait birçok kaynak eseri yayınlayan Çamlıca Basım Yayın'ı tarihimizin en şerefli sayfalarından birine ışık tutan bu önemli kitabı hazırladığı için tebrik ediyorum.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 28.12.2008)

Kanuni'nin öyküsünü Atatürk'e mâl ettiler

Yavuz Donat, önceki gün, Sabah’taki köşesinde azıklıklarla ilgili olarak Atatürk ile İsmet Paşa arasında geçtiği iddia edilen bir hadiseyi yazıyordu.

İsmet Paşa, Türkiye’yi bütün azınlıklardan temizlemek istemiş ama Atatürk bu girişimi son derece şık ve çiçekli bir cevapla engellemişti: Çankaya Köşkü’nün yani Köşk kompleksinde şimdi “Atatürk Müzesi” olarak kullanılan eski binanın bahçesinde lâleler dışında kalan bütün çiçekleri söktürmüş, ertesi gün azınlıklar meselesinin ayrıntılarını görüşmeye gelen İsmet Paşa’ya “Ben de bahçemdeki azınlıkları söküp attım ama bahçe berbad oldu” mesajını vermişti. Sonra, “Ben, ‘Ne Mutlu Türk’üm Diyene’ sözünü boş yere söylemedim. Kendini Türk hisseden herkes bu vatanın öz evlâdı. Ben hayatta olduğum sürece, bu böyle bilinsin ve sakın azınlıklarla ilgili bir kanun çıkarılmasın” demişti.

İsmet Paşa, Türkiye’yi “azınlıklardan temizleme” projesinden Atatürk’ün bu son derece ince mesajından sonra vazgeçmişti.

Yavuz Ağabey, köşesinde işte böyle yazdı ama bu “çiçek” meselesinin aslı çok başkaydı. Sözünü ettiği hadise Atatürk ile İsmet Paşa’nın arasında değil, o tarihten dört asır önce Kanuni Sultan Süleyman ile meşhur sadrazamı Rüstem Paşa’nın arasında geçmiş, üstelik tâââ 1674’te yayınlanmıştı.

Azınlıklar konusunda çiçeklerle örnek verme meselesini dört asır önce detaylarıyla anlatan kişinin ismi, Stephan Gerlach’tı. 1573’te, Avusturya elçisi ile beraber elçilik heyetinin vâizi olarak İstanbul’a gelmiş, tuttuğu günlük 1674’te torunlarından Samuel Gerlach tarafından Frankfurt’ta yayınlanmış, seyahatnamenin Türkis Noyan’ın Türkçe’ye kazandırdığı tam metni de 300 küsur senelik bir gecikmeyle ve “Türkiye Günlüğü” adıyla 2007’de Kitap Yayınevi’nden çıkmıştı.

Olayın aslının bütün detayları, işte, Gerlach’ın sözünü ettiğim bu seyahatnamesinde yazılıydı. Stephan Gerlach, Türkiye’ye Kanuni’nin ölümünden birkaç sene sonra gelmişti. Yazdığına göre, hükümdarla sadrazamı arasında geçen bu hadise o yıllarda bütün İstanbul’da konuşulmaktaydı ve şu şekildeydi:

Kanuni Sultan Süleyman’ın veziri ve aynı zamanda damadı olan Rüstem Paşa, bir ara imparatorluktaki bütün gayrımüslimleri ortadan kaldırma hülyasına düşmüş, bu emelinden hükümdara da bahsetmişti. İşin tuhafı, Rüstem Paşa’nın da aslında devşirme ve büyük ihtimalle de Hırvat olmasıydı.

Hükümdar, Paşa’nın söylediklerini dinledikten sonra bahçeden bir çiçek koparmış, Paşa’ya “Bu çiçek güzel mi?” diye sormuş, “Çok güzel hünkârım” cevabını alınca çiçeğin bütün yapraklarını yolmuş ve “Şimdi nasıl?” diye sormuştu. Rüstem Paşa bu defa “Yapraklarıyla beraber çok daha hoştu hünkârım” cevabını vermiş, Kanuni “Devletimin Müslüman olmayan teb’asını ortadan kaldırırsan, memleket işte bu hâle gelir” demiş ve Paşa hayalinden vazgeçmek zorunda kalmıştı.

Gerlach’ın yazdıklarının tamamını tarihçi dostum Erhan Afyoncu’nun yarınki sayfasında okuyabilir ve çok eskilerde yaşanmış olaylarla konuşmaları başka zamanlara taşımanın nasıl bir hata olduğunu daha anlaşılır şekilde görebilirsiniz.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 27.12.2008)

14 Mart 2010

Monako: Akıllı, düzgün ufaklık

("Küçük ev, küçük dert” sözünü düstur edinen Monako,
büyüklerin gizli numaralarının çevrildiği ülke olarak rahat ve huzurlu yaşıyor.)

Yeryüzünün Vatikan’la birlikte en küçük arazili devleti son 10 yılda dış ilişkilerini daha müstakil olarak kurmaya başladı. Topu topu iki kilometrekare tutan arazisi Monte Carlo denen kayanın etrafında iki kilometre uzunluğunda bir kıyı ve geriye doğru 1 km’den oluşuyor. Doğu tarafına baktığınızda bir burun görüyorsunuz; o da onların değil, Napolyon zamanında Fransa’ya geçmiş, Martin burnu. Sonraki körfez ve Venti Miglia şehri ise İtalya’nın...

Sarayın bulunduğu kaya ve dibindeki küçük şehir doğrusu hoş görünümlü ama gerisi alabildiğine yükselen gökdelenlerle dolu. Kıyı şeridinin hemen arkasındaki Fransa topraklarında oturanlar Monako’nun gökdelenlerinden fevkalade rahatsız ama hukuken yapacakları bir şey yok. Monako denizi dolduran ilk Akdeniz devleti, Monte Carlo otelini yapmak için denizi doldurmuşlar. Çevre ödülü alan Monaco’nun topraklarının dörtte biri bir asırdır denizin doldurulmasıyla elde edilmiş; ne yapsınlar?

Mamafih Monako’nun sadece kumarhanesi ünlü değil. Charles Garnier’nin yarattığı bina, tablo ve heykelleriyle sanat tarihinde yeri olan bir yapı; üstelik aynı binanın içindeki opera çağdaş Avrupa’nın önemli müzik merkezlerinden biri.

Monako arazisi üzerinde tıkış tıkış 36 bin kişi yaşıyor. Yanı başında Fransa’da 700-800 avroya oturacağınız bir daire burada birkaç bin avroya kiralanır. Çünkü Monako başka. Monackolular
-ki sayıları 6 bin kişidir- prensin tebaası olarak vergi vermezler. Çünkü 19’uncu asırda kumarhane kuruldu kurulalı 1887’de bütçenin yüzde 50’sine ulaşan gelir bu verginin kaldırılmasını sağlamış.

Buna karşılık Monakoluların kumarhaneye girmeleri yasaktır; yasağa uyuyorlar, çünkü hiçbir Monako prens ve prensesi de kumarhaneye girmez ve girmemiştir. Kumarhanenin salonlarına kademe kademe girilir. Nihayet arkada adamakıllı kılık kıyafeti düzerek girebileceğiniz özel salonlar da var. Kumarhane geliri bugün bütçenin sadece yüzde 10’unu teşkil ediyor. Çünkü Monako’nun para kazanacağı ve kazandığı alanlar namütenahi. Galiba bu nedenle de prens nutuklarında Monako’nun bir kara para ülkesi olmayacağını tekrarlıyor. Anlaşılan o safhayı geçecek kadar beynelmilel turizm ve yatırımları çekebildiler.

Fransa ile ebedi çekişme
Bir zamanlar 12’nci asırda Cenova Cumhuriyeti bütün sahili Porto Venere’den Monako’ya kadar İmparator Friedrich Barbarossa’dan satın almıştı. Cumhuriyetin içinde Guelfi ve Ghibellini aileleri birincisi Papalık’a ve diğeri imparatora sığınarak mücadeleye girişti. Cenova’nın ünlü kavgacı ailesi Grimaldiler sözde Papalık taraftarıydı. Paralarının gücü ve devletin armasında yer aldığı gibi silahlı rahiplerin hücumuyla Monako’yu ele geçirdiler. 1524’te İspanya’ya yanaşarak özerklik kazandılar. 1641’de Prens unvanını, 1815 Viyana Kongresi’nden sonra da Fransa ile ebedi çekişmelerini sona erdirerek bugünkü statülerini kazandılar. Arada III. Napolyon Fransa’sı Monako’nun küçük topraklarından bir kısmını ele geçirse de ziyanı yok, denizi doldurdular.

1960’larda vergi kaçırmak için Monako’ya genel merkez açan Fransız şirketleri yüzünden General de Gaulle ile takıştılar. İş tatlıya bağlandı. 1962’den evvel yerleşenler vergiden kurtulmaya devam, sonrakilere bu imtiyaz verilmedi.

Hikayesini bir Türk yazmış
Monako’nun dünyaya katkıları da var. 19’uncu asırda Prens I. Albert Fransız Akademisi’ne üye seçilen değerli bir okyanus bilimciydi. Bu keşiflerin hikayesi ve kalıntıları Monako’nun ünlü Oceanografi Müzesi’sinde. Müzenin satış reyonunda ilginç bir kitap gördüm. Buna göre I. Albert’ten torunu II. Albert’e kadar Monako’nun hikâyesini bir Türk yazdı: İstanbul’daki fahri Monako konsolosu Tuna Köprülü (“From Albert I. To Albert II”).

Monako yaşamaya devam ediyor. Herkes krizdeyken zenginleşiyor. Küçük devletler “büyük başın büyük derdi olur” veya “parva domus parva cura-küçük ev küçük dert” sözünü doğrularcasına, ama büyüklerin gizli numaralarının çevrildiği yerler olarak rahat yaşamaya devam ediyorlar. Bu onların kabahati değil. İnsanlığın akıllı ve düzgün küçüklere hep ihtiyacı vardır. Monako düzgün hizmet verilen, yanındaki ülkelerin umursamaz ve derbeder tavırlarının olmadığı “müşteri velinimetimiz” düsturuyla hareket eden bir halkın küçük ülkesi.

Güney Fransa sahilleri hoş ve boş; Monako sahili de geceleyin ışıl ışıl bir kutu, gündüz ise beton yığınını görmezlikten gelin.
İlber Ortaylı
(Milliyet, 14.03.2010)

12 Mart 2010

Beyit #1

(Sultan II.Bayezid Han'ın tuğrası)

Yoğun istek neticesinde beyit serimize geçiyoruz. Bu seride, padişahların kendi yazdığı beyitleri okuyacaksınız. Genelde kısa olanları tercih edeceğiz. Hem kısa olup hem de bu kadar derin anlamlar barındıran beyitlerin padişahların ellerinden çıktığını görünce siz de şaşıracak ve onların edebi yeteneklerine hayret edecek, hayran kalacaksınız.

***

Kendi kendine ettiğin âdem,
Bir yere gelse edemez âlem.

Adlî
(Sultan II.Bayezid Han)

Bir sultanın dünyadan götürebildiği tek şey: Kefen

(Şam'daki Selahaddin Eyyübi heykeli)

Selahaddin Eyyubi, ölüm döşeğinde idi. Kendisinden sonra, yerine geçecek olan oğlu Melik Efdal’i yanına çağırdı ve ona şunları nasihat etti:

Evlâdım sana, bütün iyiliklerin kendisinden geldiği korkusu ile doğrudan ve doğru yoldan ayrılmamayı vasiyet ederim. Allah'ın emirlerini yerine getirmekte elin gevşek olmasın ve kusur işlemeyesin. Bilesin ki, kurtuluş ancak bundadır. Kimsenin kanı ile, ellerini kirletme. Halkının emniyeti ve saadeti için çalış. Onların sana bir emanet olduğunu bil. Komutanlarına değer ver. Arkadaşlarını koru. Herkesin bir gün öleceğini aklından çıkarma. Kimsenin hakkını zayi etme. Kul hakkı, kul affetmedikçe kalkmaz.”

Bu nasihatlardan sonra, vasiyet olarak da şunu istedi:

"Kefenimi bir mızrağın ucuna bağlayıp, tellalın eline vereceksin. O, sokak sokak gezecek ve halka şöyle bağıracak:

İşte ey ahali! Bu Kudüs fatihi Selâhaddin’in kefenidir. Dünyadan, sadece bu kefenle gidecektir. Bundan gayrı mal, mülk, mevkii ve makam, ölüm kapısından öteye geçmeyecektir. Bakın ve ibret alın
".

(Tarafımca derleme)

10 Mart 2010

Osmanlı Sultanları’nın Kaftanları

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne özel etkinliklerin düzenlendiği bugünlerde İSMEK ve Airport Outlet CenterOsmanlı Sultanları’nın Kaftanları” konulu bir sergi gerçekleştiriyor. Sergide yer alan ürünler İSMEK usta öğretici ve kursiyerleri tarafından uzun süren bir çalışma sonucu üretildi. 18. ve 19. yüzyılda Osmanlı saraylarında padişah eşleri tarafından giyilen kıyafet ve kaftanlar, döneme ait renk, model ve işleme tekniklerine sadık kalınarak hazırlandı. Kolon ve ipek kadife, ipek şantuk, ipek tafta, düşeş saten gibi kumaşların kullanıldığı kaftanlar altın ve gümüş sim iplerle işlendi. 5 – 14 Mart tarihleri arasında ziyaret edilebilecek sergide kaftanların yanı sıra Osmanlı Saray kadınları tarafından kullanılan şemsiye, eldiven, kalpak, fes ve takılar da yer alıyor.

Kaynak: İSMEK

08 Mart 2010

Törenler de kavgalar da buradaydı

(Thomas Allom’un “Atmeydanı” adlı tablosu.)

Pera Müzesi yanı başındaki İstanbul Enstitüsü ile bir sergi hazırladı. Hippodrom, yani Osmanlı devrindeki ismiyle tam tercüme “At Meydanı” dediğimiz yer, bugün Sultanahmet ismiyle anılıyor. Beşeriyet tarihinde İmparator Teodosius’un 390’da Mısır’dan getirttiği III. Tutmosis adına dikilen obeliskin buraya monte edilmesiyle şöhret yapmıştır. Bir de, maviler ve yeşiller arasındaki bitmez tükenmez at yarışı kavgalarıyla ünlüdür. Bu kavgalar kolayca siyasete de dönüşmüştür.

At yarışları burada yapıldı
Hippodrom aslında şehrin kurucusu Konstantin’in de değil, 280’lerde İmparator Septimus Severus’un düzenlemesini başlattığı bir alandır. Tarihi önemini 330’un Mayıs ortasındaki temel atma törenine borçludur. Her ne kadar Konstantinopolis yani Yeni Roma Hıristiyan bir başkent, Konstantin de Hıristiyanlar imparatoru diye anıldıysa da şehrin törensel temelinin atıldığı gün Tanrı Merkür’ün kutsal günü İdius Maiae (Mayıs’ın 11-13’ü) olmuştur.

Alanın kenarındaki Milyon Taşı, dört bir yana uzanan mesafelerin sıfırıncı kilometresiydi. Meydan her zaman kalabalık bir yerdi; Bizans devrinde fitne burada çıkardı, tıpkı Osmanlı devrinde olduğu gibi.

Konstantinopolis’in ünlü at yarışları burada yapılırdı, Osmanlı’nın her türlü resmi geçidi, gösterisi, siyasi kavgası yanında; dillere destan, unutulmaz şehzade sünnet düğünleri de burada yapıldı. 532’de 30 bin kişinin katledildiği ve eski Ayasofya kilisesinin kundaklandığı Nika ayaklanmasını biliyoruz. İstenmeyen devletluların ve saraylıların kellelerinin mitolojik vakvak ağacındaki gibi, bir ağacı donatması ise 17’nci asırdaki ayaklanmaya has bir manzaradır. Kitleler hırslı ve bir kere başkaldırdı mı küstah ve gaddar olurlardı. Yine de 2 bin yıllık medeniyetin başta Ayasofya ve Sultanahmet Camii gibi parlak eserleri bu meydanı donattı.

Hippodrom’u önemli belge, resim, gravür ve makalelerle tanıtan iki ciltlik eser ve unutulmaz bir sergi Pera Müzesi’nde görülmelidir. En ilginç parçalar da Hippodrom’un sanal rekonstrüksüyon (yeniden yapılandırma) görüntülerdir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 07.03.2010)

Selanik her zaman farklıdır

Makedonya’nın başkentidir; Roma dünyasının ünlü Via Aegnetia denen yolu Arnavutluk’un Adriyatik kıyısındaki Draç (Duatzo) limanından çıkar ve Selanik’e uzanırdı. Bir Yunan şehriydi ama tamamı değil. Osmanlı onu Mart 1430’da Venediklilerden aldı. Katolik kilisesinin zulmü altında inleyen yerli halk bu fetihten hiç de şikayetçi görünmüyordu. Türkler şehre yerleşir yerleşmez genişleyen fetihleriyle birlikte Selanik, merkez olacağı geniş bir art ülke buldu. Limana gelen mallar buradan içeriye dağılıyordu. Balkanların ne zenginliği varsa buradan dünyaya taşınıyordu.

15’inci asrın başında Selanik yeni bir halka kapılarını açtı. Portekiz ve İspanya Yahudileri Katolik zulmünden kaçıyordu. Önce Rumeli şehirlerine, oradan da Selanik’e yoğunlaştılar. Kısa zamanda Selanik sadece Türk imparatorluğunun değil bütün Akdeniz’in en kalabalık Yahudi metropolü oldu.

Naziler Selanik’i işgal edip 90 bin Yahudiyi ölüm kamplarına sevk edene kadar da önemli bir Yahudi şehriydi ama Selanik Yahudiliğinin ikbali Balkan savaşlarında söndü. Tahsin Paşa yüz ağartan bir savunma gösteremedi. Yunan ordusu şehri Tahsin Paşa’dan teslim aldı.

1912-13 kışı Müslümanlarla birlikte birçok Yahudinin de şehri terk ettiği meşum günlerdir. Çünkü Yunan ordusu Helen unsuru öne çıkaracak etnik bir temizliğe başlamış ve Yahudi mahallelerine saldırmıştır.

1660’larda Osmanlı Yahudiliği arasında ortaya çıkan Sabetay Zvi hareketi Selanik’te çok taraftar topladı. En kalabalık Sabetaycı cemaat burada yaşadığından bu dini zümreye Selanikliler deme âdeti de böyle ortaya çıktı.

Selanik’in bütün Akdeniz milletlerinin ve hatta bütün Avrupalıları toplayan kozmopolit ortamında yeni bir hayat tarzı ve dünyaya açık kapılar vardı. Osmanlı meşrutiyeti orda yeşerdi. Makedonya büyük komutanlar yetiştirir; Büyük İskender, Justinyen ve Mustafa Kemal’in milletlerin kaynadığı bu bölgeden çıkması hiç de tesadüf değildir.

Selanik her zaman farklıdır. 580 sene evvel dünyamıza kattığımız ve neredeyse beş asırlık Osmanlı idaresi boyunca benimsediğimiz, nüfusumuzun en seçkin unsurlarının yetiştiği ve hüzünle terk ettiğimiz bu diyar her zaman güzel; ama şehrin kendisi bugün bütün Doğu Akdeniz şehirleri gibi inşaatlara teslim olmuş vaziyette.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 07.03.2010)

Topkapı'da Kremlin günleri

Kremlin eski Rus şehirlerinde saray ve bürokrasinin ve asker kışlasının bulunduğu hisar kısmıdır. Nadiren taş surlarla, genellikle ahşapla çevrilidir. Moskova Kremlin’i ise 13’üncü asırdan beri Rusya’nın yükselen yıldızıdır. Altın Ordu devletinin fetihleri döneminde eski Rusya’nın parlak şehri Kiev söndü. Kuzeydeki Veliki Novgorod, Altın Ordu hanları ile anlaşarak ayakta kaldı ve Batı Avrupa ile ticari ilişkilerini sürdürerek zenginleşti. Moskova ise Altın Ordu’nun Rus şehirleri üzerinde bağlantısı ve denetçisi mevkiine çıktı.

15’inci asırdan itibaren Moskova Rusya demekti. Kremlin’in taş surları ardında yükselen katedraller hem doğudan hem İtalya’dan gelen ustalar ve mahalli Rus ressamların ve sanatçıların katkısıyla ayrı bir dünyayı doğurdu. Kremlin Sarayı bir yandan Asya’nın izlerini taşır, diğer yandan Bizans kültür çevresinin kuzeydeki uzantısıdır; yeni çağlarda da ister istemez gözleri Avrupa’ya bakan bir dünyadır.

Farklı kültürlerden etkilendi
Moskova Kremlin’inin 15’inci ve 17’nci asırlardaki yaşayışı, kullanılan kumaş ve mücevherat, Türk dünyası ile yapılan silah zırh mübadelesi, yerli mobilyalar Rusya’nın farklı kültürel çevrelerden nasıl etkilendiğini gösteren delillerdir. 20’nci yüzyıl başında, Moskova Tarih Müzesi’nin ünlü müdürü İvan Zabelin’in anıtsal eserinde (“Rus Çarlarının Gündelik Hayatı”) bütün teferruatıyla ortaya koyduğu gibi Moskova Kremlin’i şarkla garp arasında bir sentezdi.
Kremlin’de Osmanlı sarayından gelen diplomatik hediyeler, özellikle silah, zırh ve at koşum takımları yanında ruhbanın kullandığı kumaşlar, Osmanlı Türkiye’sinin etkilerini gösterir. Etkilere açık olmak bir uygarlıktır ve Kremlin her şeye rağmen özgün bir saraydır. Büyük Petro öncesi Rus medeniyetini temsil eden bu sarayın yaşamı ve protokolü bizim için çok önemlidir. Ve bu sarayda kullanılan eşyanın Osmanlı ve İran saraylarında kullanılan malzeme ile değerlendirilmesinde medeniyet tarihimiz açısından önemle durmalıyız.

Biz de Topkapı Sarayı’ndan Kremlin’e göndereceğiz
Cuma gününden itibaren Topkapı Sarayı kendisi ile tarihi bakımdan büyük bağları olan Kremlin Sarayı’nın hazinelerini misafir edecek. Sergi üç ay açık olacak. Burada Kremlin’den gelen zenginliklerin yanında 10 gün kadar sonra açılacak ilave bir sergi daha var: “Osmanlı Sarayındaki Rusya.

Bu diplomatik eşyalarla İstanbul halkı ve öğrencilerimiz Rusya hakkında bir fikir edinecek ve geçen aylarda açtığımız İran sergisi ile komşu medeniyetler hakkında bağlantılı bir yorum yapabilme imkânı olacak.

Böyle bir sergi de tıpkı Topkapı’daki İran sergisi gibi ilk defa açılıyor; mevzuatımız ve bütçemiz buna müsait değildi. 2010 komitesinin katkılarıyla bu yapılabildi. “Osmanlı sarayında Rusya” sergisi için Dolmabahçe Sarayı ve Askeri Müze de malzeme verdi. İkinci serginin muadili Kremlin Sarayı’nda Osmanlı eserleri sergisi olarak açılmıştı. Mayıs sonunda da Topkapı Sarayı Müzesi hazineleri Moskova Kremlin’ine gidecek. Böylelikle 2009 ve 2010 yılları geniş anlamda Rusya-Türkiye kültürel yılı olarak yaşanacak.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 07.03.2010)

05 Mart 2010

Osmanlı toplumuna dair 253 portre

Çok güzel portreler mevcut. Osmanlı toplumunda halkın her kesiminden bir portre görüyor, böylelikle o zamanki giyim tarzına kadar birçok şeyi kafanızda daha kolay pekiştirebiliyorsunuz. Hepsi şurada.

04 Mart 2010

Padişahı "Aşkı için kiralık katil tuttu" diye suçladılar

Sultan Abdülmecid ile cariyesi Serfiraz arasında yaşananları nakleden Cevdet Paşa, "Tezâkir" isimli eserinde Serfiraz'ın başka maceralarından da bahseder, hattâ hükümdarın kiralık katil tuttuğu yolundaki iddiaları bile yazar.

Cevdet Paşa, günümüzün Türkçesi ile şöyle demektedir:
"...İstanbul'un seçkin semtlerinden olan Beşiktaş'tan Ihlamur Sarayı'na uzanan iki yanı ağaçlıklı yolda yürüyen feraceli hanımlarla onları belli etmeden izlemeye çalışan feslerini yana devirmiş, ince bıyıklı ve redingotlu beyler, canhıraş bir feryatla irkildiler. Yolun iki yanındaki ahşap evlerin, konak yavrularının cumbaları gıcırdayarak açıldı, meraklı yüzler caddede ne olup bittiğini anlamaya çalıştılar. Bir genç yerde kanlar içerisinde yatmakta, ellerindeki kanlı bıçakları bir yana atarak koşmaya başlayan hırpani kılıklı iki kişi, ara sokaklarda gözden kaybolmaktaydı. Padişahı odasının kapısından geri çevirmekle isim yapmış olan Serfiraz, Beşiktaş'ta oturan ve Küçük Fesli denen bir Ermeni gencine gönlünü kaptırmış ama sevgisine karşılık alamayınca intikama kalkışmış, önce Beyoğlu'ndaki bir kahvede öldürtmek istemiş, sonuç alamayınca da Beşiktaş Çarşısı'nda bıçaklatmıştı. Sevgili, Küçük Fesli diye anılan genç bir Ermeni müzisyen idi. Beşiktaş'ta, Çarşıiçi Caddesi'nde oturmakta ve Yıldız Köşkü'nde kalan Serfiraz'la haftada birkaç kez buluşmaktaydı. Bir gün, Beyoğlu'ndaki müzisyenler kahvesinde arkadaşlarıyla çene çalarken içeri giren bir Hırvat tarafından yaylım ateşine tutuldu ve hafif yaralandı. Ailesi, Küçük Fesli'yi adalardan birine kaçırdı. Ama, Serfiraz 'İlle de Feslimi isterim' diye tutturunca, yeniden Beşiktaş'a döndü. Ancak, aşkları bu defa kısa sürdü ve padişaha ortaklık eden Ermeni genci, bir gece Çarşıiçi'nde iki kişi tarafından bıçaklandı, ertesi gün de öldü. Ailesi, işin peşini bırakmadı. Ermeni cemaati, İstanbul'da bir soruşturma başlattı, üstelik birkaç gün içinde katillerin kimliği ortaya çıkartıldı. Asıl rezalet, o zaman yaşandı. Dedikodular, katillerin bizzat saray tarafından kiralandıklarını itiraf ettikleri yolunda idi. Ermeni gencinin ailesi, dedikodulardan yola çıkıp İstanbul'daki İngiltere, Fransa ve Rusya büyükelçiliklerine dilekçeler verdiler ve 'Oğlumuzu padişah öldürtmüştür' iddiasında bulundular. Dilekçede, 'Serfiraz'ın aşkını kıskanan padişah, kiralık katiller tutup oğlumuzun canına kıydırdı. Aslında oğlumuz cariyeye başını çevirip bakmazdı ama Serfiraz adamlarını eve gönderip Feslimizi rahatsız eder, saraya çağırırdı. Evladımız boş yere canından oldu. Saray bize tazminat versin' demekte idiler. Neyse ki, devletimiz ile Avrupa'nın üç büyük devleti arasındaki siyasî ilişkiler o günlerde iyi seyretmekteydi, elçilikler, Küçük Fesli'nin ailesinin taleplerinin üzerinde durmadılar ve mesele kapandı."

Murat Bardakçı
(Habertürk, 21.02.2010)

Abdülhamid'in mirası

İlber Ortaylı, dünkü yazısında Osmanoğlu Ailesi'nde şimdiye kadar pek görülmemiş değişik tavırlardan sözediyordu:

Ailenin bazı mensupları, özellikle de gençleri son aylarda ortada fazla görünmeye başlamışlardı. Toplantılara katılıyor, televizyonlara çıkıyor ve görüş beyan ediyorlardı. Hoca'ya göre, aile aradan geçen bu kadar zaman sonra artık Cumhuriyet kavramını tamamiyle benimsemişti ama gençlerin etrafta görünüp konuşmaları pek hoş değildi.

İlber Hoca, Osmanlılar'ın saltanat zamanında dünyaya gelmiş son mensubu olan Neslişah Sultan'ın (Osmanoğlu) bundan birkaç ay önce yaptığı açıklamasında geçen "Saray görmüş nesil artık hayatta değil. Biz bundan böyle bir aileyiz ve aile içi müşküllerimizi beraberce çözmemiz gerekir" şeklindeki ifadelerini hatırlatıyordu. Hoca, daha sonra Sultan Abdülmecid'in soyundan gelen Naciye Sultan ile Enver Paşa'nın torunu Osman Mayatepek'in geçen gün yaptığı benzer açıklamayı da nakletmişti.

Konuyu bilenler mutlaka farkındadırlar: Osmanoğlu Ailesi'nin mensupları, saltanatın kaldırılmasından buyana geçen seksen küsur sene boyunca pek ortalıkta görünmemiş, siyasi konularda hiçbir zaman konuşmamış, üstelik büyük maddî sıkıntılar çektikleri halde bundan asla sözetmemişlerdir. Ailenin dostum, hattâ arkadaşım olan bazı genç mensuplarının son zamanlarda bu âdetten vazgeçmelerinin ise, tek bir sebebi vardır: Birtakım maceracıların, Sultan Abdülhamid'in efsanevî mirasının elde edilebileceği hülyasına kapılarak hükümdarın soyundan gelenleri hukukî girişimlerde bulunmaya ve bu konuda devamlı şekilde konuşmaya teşvik etmeleri...

ARADAN 101 SENE GEÇTİ

Gazetelerde birkaç aydan buyana, özellikle de ailenin bir önceki reisi Osman Ertuğrul Efendi'nin vefatından hemen sonra "Torunları, Sultan Abdülhamid'in malvarlığını talep ediyorlar" yahut "Musul petrollerindeki Abdülhamid hisseleri konusunda uluslararası mahkemelere gidiliyor" şeklinde çıkan haberler, işte bu teşviklerin neticesidir.

Abdülhamid'in mirası meselesini ve eskiden yapılmış girişimleri senelerce araştırmış, Osmanoğlu Ailesi'nin şimdi hayatta bulunmayan büyüklerinden ayrıntılı bilgiler almış ve bu konuda birhayli doküman toplamış bir kişi olarak, açıkça söyleyeyim: Abdülhamid'in malvarlığından birşeyler elde edilebileceğine inanmak, maalesef boş bir hayalden ibarettir. Tahtından indirilmesinin üzerinden 101, hayata veya etmesinin üzerinden ise 92 sene geçen bir hükümdarın mallarının bu kadar zaman sonra miras hukuku çerçevesinde elde edilmesi imkânsızdır. Geçmişte, özellikle de 1930'lu senelerde Avrupa'nın önde gelen devlet adamlarının ve hukukçularının desteğinin sağlanmış olmasına rağmen bir türlü halledilemeyen mesele, artık zaten halledilemez.

AH O HAYAL KIRIKLIĞI!

Konunun pek üzerinde durulmayan hukukî tarafı da bu yöndedir. Hanedanı sürgüne gönderen 3 Mart 1924 tarih ve 431 sayılı kanun, padişah malları ile ilgili talepte bulunulmasını engellemekte, Büyük Millet Meclisi'nin 2 Mayıs 1949'daki yorum kararı bu engeli daha da güçlendirmektedir. Üstelik, Sultan Abdülhamid'e ait olduğu iddia edilen ama aslında "tâcın ve tahtın malı" olan "Hazine-i Hassa" mülklerinin Maliye Hazinesi'ne aid olduğu konusunda yerli ve yabancı çok sayıda hukukçunun mütalaası ve bir o kadar da mahkeme kararı mevcuttur, Lozan Anlaşması'nın ilgili maddeleri de, bu mülkleri ellerinde bulunduran memleketlere devretmiştir.

Padişahın soyundan gelen dostlarımın Musul petrollerinden hisse sahibi olmalarından inanın çok büyük memnuniyet duyarım. Ama bu iş olmayacak duaya "Âmin" demek gibidir ve Osmanoğlu Ailesi'nin son 80 senelik mazisi bu uğurda yaşanmış büyük hayal kırıklıklarıyla doludur.

Ben, dostlarımın ve arkadaşlarımın da ileride aynı hayal kırıklığını yaşayacaklarının endişesindeyim.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 22.02.2010)

03 Mart 2010

Çemberlitaş Sütunu

Çemberlitaş Sütunu, Roma'daki Apollon Tapınağı'ndan sökülüp Konstantinopolis'e getirilmiş ve bugünkü yerine dikilmiştir. 1453 yılında İstanbul'un fethinden sonra Fatih'in emriyle 9.bölmesindeki Haç işareti kaldırılmıştır. Osmanlı dönemindek ilk restorasyonu Yavuz Sultan Selim tarafından yapılmıştır. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra İstanbul'un işgal edildiği günlerde, Vezirhan'da bir oda kiralayan rahipler, Çemberlitaş'ın altındaki bölmeye ulaşmak için gizli bir tünel kazmışlar, deşifre olduktan sonra Mustafa Kemal'in emriyle cezalandırılmışlardır.

Selman Kayabaşı
(Muhafız, Timaş Yayınları,
2009, İstanbul, Sayfa: 258)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.