28 Nisan 2010

Tarihin Pusulası, Ümraniye'de

1509 Büyük İstanbul Depremi - Peter Coecke
Ümraniye Belediyesi kültür ve sanat etkinlikleri çerçevesinde birçok akademisyenin katılımıyla "Tarihin Pusulası" bu ay 30 Nisan'da aralanıyor.

İzleyicilerle karşılıklı iletişim esasına dayanan ve sıcak bir ortamda gerçekleşen Tarihin Pusulası programında günümüzdeki olayların tarihi arka planı ve tarihi olayların günümüze yansımaları görsel materyaller eşliğinde anlatılıyor.

Doç. Dr. Erhan Afyoncu ve Dr. Coşkun Yılmaz özel bir sunumla "Tarihin Pusulası"ndan geçmişe ve geleceğe bakma imkânı sunuyor. Programda "Tarih Boyunca İstanbul Depremleri" ele alınacak.

İstanbul'un tarihi depremlerini ve hangi bölgelere zarar verdiğini öğrenmek isteyen tarih meraklısı herkesi 30 Nisan Cuma saat 19.30'da Ümraniye Kültür Merkezi'ne (Ümraniye Belediye binasının içinde) bekliyoruz.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 25.04.2010)

27 Nisan 2010

Halil İnalcık hoca'dan yeni kitap: Osmanlılar

Tüm dünyanın kabul ettiği, yaşayan en büyük tarihçi olarak kabul edilen "Şeyh-ül Müverrihin" (Tarihçilerin Şeyhi) Halil İnalcık hocanın yeni kitabı Timaş Yayınları'ndan çıktı. Kitabın konusunu, kitap hakkındaki bilgileri ve Halil İnalcık hoca hakkında söylenen birkaç sözü aşağıda bulabilirsiniz.

***

Fütühat, İmparatorluk, Avrupa ile İlişkiler
Altmış yılın ürünü; Halil İnalcık Osmanlılar'ı Yazdı… Halil İnalcık, Osmanlı sosyal-ekonomik yapısını, onu belirleyen belli başlı kurum ve kanunları, tahrir sistemini, Osmanlı'nın kuruluşuna dair merak edilen soruları, Osmanlı fetih yöntemlerini, tarihten günümüze Avrupa ile ilişkilerle alakalı bugüne kadar bilinmeyen birçok şeyi Osmanlılar kitabında anlatıyor.

"Bu kitabı okuyanlar umuyoruz ki, Osmanlı Devlet-i ‘Aliyye’sinin (İmparatorluğunun) ortaya çıkışı ve gelişimi, fetih yöntemleri, devlet sistemi ve nihayet ezeli rakibi Hıristiyan Avrupa ile ilişkileri üzerine altmış yıla varan araştırmalarımın genel çizgisini bulacaktır."
Prof. Dr. Halil İnalcık

"Halil İnalcık, bu sahanın en seçkin uygulayıcılarından biri… Dünya bilimine katkıları su götürmez. Çabalarının hedefi haline gelmiş konu üzerinde bize sadece teşekkür etmek düşer."
Immanuel Wallerstein

"O yıllarda Yunanistan “cahiliye” dönemindeydi, İnalcık’ın “Fatih Devri Üzerine Tetkikler ve Vesikalar” kitabı çıkmıştı. Seminerde tanıştığım, bilgisiyle beni büyüleyen bu genç adam Türklere hayranlık duymamı sağladı."
Prof. Dr. Elizabeth Zacharidou

"Çok etkileyici, biraz ciddi ve çok fazla gülmeyen bir insan olarak hafızama kaydettim. Aramızda çok fazla yaş farkı vardı, bir süre dostluk anlamında sorunsuz bir ilişki sürdürdük ve bu dostlukta, ilginçtir, yaş farkını hiç hissetmedik. Onunla ilgili yaygın deyiş “Osmanlı Tarihinin Babası”ydı… Bu zaten çok açıktı."
Prof. Gilles Veinstein

http://www.timas.com.tr/Icerik/Kitaplar/Tarih/Osmanli-Tarihi/Osmanlilar.aspx

Yeni kitap: Bentler ve Sinan'ın Suyolu

M. Şinasi ACAR'ın Mart ayında BİRYIL Kültür Sanat Ltd. (212-252 38 20) tarafından basılan Bentler ve Sinan'ın Suyolu isimli yeni kitabının bilgisini paylaşmak isteriz.

http://kitapadresi.com/kitapdetay.aspx?kid=169417-bentler;-ve-sinan-in-suyolu

26 Nisan 2010

Alplar

Osman Bey, Osman Gazi ya da I. Osman El Gazi, (Osmanlı Türkçesi: عثمان بن أرطغرل, Osman bin Ertuğrul)
(d.1258,Söğüt/Anadolu Selçuklu Devleti – ö.1326,Söğüt/Osmanlı İmparatorluğu).
Osmanlı Türkleri'nin lideri, Osmanlı İmparatorluğunun ve imparatorluğuna hükmeden hanedanlığın kurucusudur.
600 yıl boyunca dünyaya hakim olacak imparatorluk, onun ismine dayandırılarak adlandırılmıştır
.

Selçuk ordusunda hizmet gören savaşçı Türkmenlerin kumandanlarını alp ünvanıyla tanıyoruz. (bkz. Halil İnalcık, "Osman I", DV IA; C.Hillenbrand, The Crusades, Islamic Perspectives, Edinburgh, 1999, 512-514). Osman Gâzî'nin yoldaşları alp ünvanı taşır. Alp ünvanı, İslami gâzî ünvanıyla eşanlamlı kullanılır. Ertuğrul'un ataları alp olarak tanınır: Gökalp, Gündüz Alp. Uc'larda* akınları düzenleyen deneyimli kumandanlar bu alplardı. Akınlara katılan Türkmenler kızıl börk* giyerlerdi (buradan, savaşçı Türkmenler, Kızılbaş diye anılacaktır). Ertuğrul ve Osman Gâzî aynı zamanda alp ünvanı taşıyorlardı. Yazıcızâde'nin Tarih-i Al-i Selçuk'unda Osman, aynı zamanda alp diye anılır.

(NTV Tarih, Nisan 2010, Sayfa:57)

Börk*: Türklerde erkek başlığı. Eskiden hayvan postu ve işlenmiş deriden, sonraları ise, keçe ve çuhadan yapılmıştr. Börk, İran ve Anadolu'da yaşayan Türkmen boylarında, Selçuklu ve Osmanlı ordularında kullanılmıştır.

Uc*: Anadolu’da kurulan Türk devletlerinin sınırlarını muhafaza eden ve yapacakları akınlarla diğer devletleri yıpratma vazifesi gören yarı bağımsız beyliklerdir. Bu aşiretlerin reisinlerine de Uç Beyi denilmiştir.

Özel not: Bu yazıda belirtilen "Alp" terimi, yazıldığı gibi okunur. Dolayısıyla çoğul anlamında "Alpler" değil "Alplar" şeklinde belirtilir.

Sultan Bâyezîd Hân'ın oğluna nasîhatı

II. Bayezid (Osmanlı Türkçesi: بايزيد ثانى; Bāyezīd-i sānī), (1450– 26 Mayıs 1512),
8. Osmanlı padişahıdır. Fatih Sultan Mehmed'in, Gülbahar Hatun'dan olan büyük oğludur.
Yavuz Sultan Selim'in de babasıdır.
Tahta geçtiğinde 511.000 km²'si Asya'da, 1.703.000 km²'si Avrupa'da olmak üzere
toplam 2.214.000 km² olan imparatorluk toprakları, vefatında yaklaşık olarak 2.375.000 km² idi.

Yavuz Sultan Selim, 25 Nisan 1912'de babasının divanına gelerek hürmetle elini öptü. O da, oğlu Selim Han'a izzet ve muhabbetini bildirip, çeşitli nasihatlerle emaneti ve imameti teslim etti. Şöyle nasihat eyledi:

"Eğer sana itaat edilmesini istersen daima hak sahibine hakkını ver ve herkese mütevazi ol, kimseye zulm etme. Allah'ın kulu isen onun emrine uyarak adaletli ol. Allahü Teala seni bu ülkelerin saltanatına nail kıldığı için kendine gaflet uykusunu haram kıl. Zira halkın sana itimad edip uyumaktadırlar. Kimseyi öfke ile azarlama, memleket ehlini huzursuz kılma. İntikam almayı terk et; zira intikam, nikmete (intikam almağa) ve meşakkate düşürür ve kalpten sevgiyi söküp çıkarır. Şu anki kuvvet ve satvetine (kahredici kuvvetine) güvenip de kimseye zulmetme, zira bu mülk kimsede baki değildir, felek elbet senin de sırtını yere getirir."

Sonra yeni sultana bütün erkan, askeri kumandanlar, alimler ve ayan usul üzerine el öpüp, biat ettiler ve saltanatını tebrik ettiler. Sultan Bayezid, Edirne yakınında, daha önce padişahlıktan feragat düşüncesiyle tamir ettirdiği Dimetoka şehrine doğru yola çıktı.

(Tarafımca derleme)

Mevlana üzerine bir eser

Genellikle Mevlana üzerine yazılan kitaplar sonsuz sayıdadır. Onun; “Divan-ı Kebir”, “Fihi ma Fih”, “Mesnevi” gibi temel eserlerinin şark ve garp dillerine tercüme ve yorumları birbirini izlemiştir. Ne var ki şark dünyasının bir ucundan diğer ucuna seyahat eden, bugünkü Afganistan’da veya Tacikistan’daki doğumundan sonra sayısız beldeleri geçip Konya’da karar kılan büyük düşünür üzerindeki eserlerin hemen hiçbirisi titiz bir biyografi sayılmamalıydı.

Franklin Lewis’in dilimize Gül Çağlı Güven ve Hamide Koyukan tarafından çevrilen “Mevlana-Geçmiş ve Şimdi, Doğu ve Batı” (Kabalcı Yayınevi) bu alanda önemli bir yenilik ve temel müracaat kaynağı olacağa benziyor.

Çoğu zaman onun fikirlerini, öğretisini ve eylemini nakleden biyografiler birbirleriyle çelişen bilgi ve yorumları dahi titizce ayıklama gereğini duymamışlardır. Bundan 40 yıl önce müteveffa Türkolog Radi Fiş, Mevlana üzerine halen okunan ve beğenilen popüler bir biyografi kaleme almıştı. Bu Rusçadan başka bir dile çevrilmedi.

Genelde büyük adamın hayatı, yaşamı sırasındaki çevresi üzerine bilgiler menkıbe düzeyindedir. Bilgilerin titizlikle ayıklanması sonucu Mevlana’nın bugün Tacikistan’daki Vahş kasabasında 800 yıl önce doğduğu ve büyüdüğü bu kitapta ileri sürülüyor. Franklin Lewis’in Şemsi Tebrizi’den Alahattin Keykubat’a kadar Mevlana’nın hayatına giren ünlü portreleri ve Mevlana’yı çevresi içinde sorguladığı görülmektedir. Büyük adamı anlamak için bu titizlikle inşa edilmiş biyografiyi okumak gerekir.

Mevlana üzerinde ona mal edilen bazı deyişler dahi onun değildir; çok sık zikredilen “Gel ne olursan ol gene gel” diye başlayan beyit de böyledir. Hayatının akışı ise aynı derecede asılsız ilavelerle doldurulmuştur. Kutsanan insanların kaçınılmaz kaderidir. Ne var ki hayatımızı aydınlatan bu anıtsal kişileri ayrıntılı ve doğru olarak tanımak gerekiyor.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 25.04.2010)

Osmanlı'yı yenen tek Avusturyalı

Şu sıralar Viyana’da adına bir sergi açılan Prens Eugen, 18’inci yüzyılın askeri dehası idi. Osmanlılara mağlubiyet tattıran tek Avusturyalı oldu.

Savoy Dükü Prens Eugen 1663’te doğdu. Annesi Olympia, Fransa Başbakanı Kardinal Mazarin’in yeğeniydi. Babası da Savoy ve Soissons dükü, maharetli bir generaldi; oğlu 10 yaşındayken öldü. Olympia genç Kral XIV. Louis’nin ilk göz ağrısıydı. Doğrusu büyük amcası Kardinal Mazarin Fransa Kralı’na gelin olarak İspanya Prensesi Maria Theresa’nın getirilmesini tavsiye ettiğinde, yeğeninin hayli canı yanmıştı. Fakat onun için de acele bir evlilik tasarlandı.

Eugen İtalyandır. Hatta İtalya’ya Torino’yu kazandırmıştır. Ama tabii Fransa ortamının ve kültürünün çocuğudur. Krala hizmet etmek için babası gibi asker oldu. Çok yetenekliydi. Erken yaşta alay komutanlığı talebi küçümsemeyle karşılandı. Hiç tereddüt etmedi, soluğu Fransa’nın düşmanı olan tarafta aldı ve Avusturya’nın hizmetine girdi. 20 yaşındaki genç asker 1683 Viyana Kuşatması’na adeta gönüllü olarak katıldı. Polonya Kralı Sobieski’nin Kahlenberg’ten inerek Kara Mustafa Paşa’nın ordularını arkadan vurmasını, Avusturya-Alman ordularının birbirleriyle olan çatışmalı ananesini ve teknik zaaflarını, Türk ordusunun taktiklerini inceledi.

İyi bir stratejist değildi, daha fazlasıydı. İlk devrin Osmanlı sultanlarında ve düzenli bir askeri eğitim görmeyen IV. Murad’da olduğu gibi doğuştan bir askeri dehası vardı. Tarihte bu tip komutanlara az rastlanır ama bunlar tarihi yönlendirir.

Pasarofça Eugen’in eseridir
1663 Girit Savaşı’nın en şiddetli anında, kuşatma ordumuzun Venedikli komutan Morozini’ye kan kusturduğu günlerde, Osmanlı’nın Avrupa’dan çekilmesini hızlandıracak komutanlardan biri hatta birincisi Eugen Savoyen oldu.

1697 Zenta Bozgunu’nda büyük ölçüde onun dehası rol oynadı. Tisza nehrini geçmek isteyen orduyu ikiye bölüp imha etmişti. Hemen hemen onun akranı olan Padişah II. Mustafa ordunun başındaydı ve sefere çıkan son Osmanlı padişahıydı. Sadrazam Elmas Mehmet Paşa dahil birçok komutan Zenta’da şehit düştü. Padişahın boynundaki padişah mührü dahi düştü, düşman eline geçti. Padişah artık savaş gücünü ve ananesini kaybeden yeniçerilere güvenilemeyeceğini bir daha anladı.

Karlofça Barışı kaçınılmaz olarak gelmişti. Osmanlı Macaristan’ı kaybetti. Venedik ve Rusya’ya verilen topraklar bir müddet sonra geri alındıysa da Alman-Avusturya ilhakı geri gelmedi. 1718’de Prens Eugen ikinci bir savaşta Belgrad’ı da geçici olarak aldı. Vahim bir barış olan Pasarofça, Eugen’in eseridir.

Polonya tacını reddetti
Eugen Avusturyalılara ithal bir komutandır. Ama kültürüyle, kitap koleksiyonculuğuyla, sanatçıları ve mimariyi himayesiyle, Avusturya’da Barok dönemini de başlatan odur. Kendisine önerilen Polonya tacını reddedecek kadar da Habsburglara bağlıdır. Avusturya monarşisinin son gününe kadar okul çocuklarının söylediği “Prens Eugen, Şanlı Şövalye” şarkısı özel Avusturya yurtseverliği, Türklere karşı kazanılan zafer etrafında oluşan kimlik ve Habsburg Hanedanı devletinin oluşumunu gösteren bir dizedir.

Prens Eugen 18’inci yüzyılda Avusturya harpleri sonucunda Osmanlı’ya yenilgiyi tattıran tek Avusturyalıdır. Barok devrinin askeri ilmi ve kültürel anlayışının en seçkin temsilcisidir.

Şu sıralar Viyana’da Belvedere Müzesi’nde bir Prens Eugen sergisi var. Serginin ucuz sloganlarla hazırlanmadığı, teşhir malzemesinin dikkatle seçildiğini söylemek gerekir. Avusturya’da 20’inci yüzyılda daha önce hazırlanan üç sergiye göre bu serginin üstün tarafının bu olduğu söylenebilir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 25.04.2010)

Roma'da Mimar Sinan Eserleri Fotoğraf Sergisi

Roma’da Casa dell’Architettura’da "Mimar Sinan the Architect" adlı fotoğraf sergisi 12 Nisan’da açıldı. Mustafa Aksay’ın Mimar Sinan eserleri fotoğraflarından oluşan sergi 30 Nisan tarihine kadar açık kalacak. Sergide yer alan 30 adet büyük boyutlu fotoğrafa, 10 adet 16.yüzyıl Osmanlı minyatürü ile Süleymaniye Külliyesi’nin bir maketi eşlik ediyor. Aynı sergi 2010 yılı içinde Şam ve Halep kentlerinde de düzenlenmişti.

"Mimar Sinan the Architect" sergilerinin resmi internet sayfasında ayrıntılı bilgi ve fotoğrafları için tıklayın.

25 Nisan 2010

Ezineli Yahya Çavuş ve Şehitliği

Bugün, yani 25 Nisan 1915 tarihinde Gelibolu Yarımadası'nda Ertuğrul Koyu'na çıkarma yapan ve 3000 askerden oluşan İngiliz kuvvetini, komutasındaki 67 askeriyle on saat mavzer atışlarıyla sahilde durduran 26.P.A.3.Tb.10.Bl.1Tk. Komutanı Ezineli Yahya Çavuş'u ve kahraman askerlerinin hâtırasını yaşatmak amacıyla Gelibolu Yarımadası'nda yaptırılan Ezineli Yahya Çavuş Şehitliği'ni hatırlamamız, hatırlatmamız gereken bir gün. Bu yazıyı Çanakkale / Ezine'den yazmak benim için ayrı bir güzellik taşıyor. Yukarıdaki fotoğrafı da 23 Nisan 2010 Cuma sabahı saat 07.15 sularında çekmiştim. Ezine'yi bilenler hatırlar, otobüs terminalinin hemen önündedir bu heykel. Görür görmez "Bu kez blogda kesinlikle Yahya Çavuş ve kahraman takım arkadaşlarını yazmalıyım" demiştim. Nacizane, bir kaç bilgiyi paylaşmak ve kahramanlarımızı hatırlayarak bugünü yad etmek istiyorum.
Şehitlik, Seddülbahir köyünün kuzeybatısında Ertuğrul Koyu’na hakim düzlügün üzerinde bulunur. Yahya Çavuş ve takımı adına 1962’de yapılmıştır. Şehitlik, son düzenlemelerden sonra yeni haline 19 Agustos 1992’de kavuşmuştur. İngiliz Generali Nepier, 25 Nisan 1915 günü, Yahya Çavuş ve askerlerinin yoğun ateşi karşısında, karşılarında bir tümen bulunduğunu sanmıştır ve hatıralarında da bunu belirtmiştir. İngiliz tarihçisi Aspinal Oglander, “Yahya Çavuş ve takımının destanını yazmak için sözler yetersiz kalır” ifadesini kullanmıştır. Onlar için şüphesiz en güzel sözü 1962’de Çanakkale valisi olan Namık Sevik Bey şu şekilde söylemiştir:

Bir kahraman takım ve de Yahya Çavuş'tular,
Tam üç alayla burada gönülden vuruştular.
Düşman tümen sanırdı bu şahane erleri,
Allah'ı arzu ettiler, akşama kavuştular!


Anıt yazısını da sizlerle paylaşmak istiyoruz:

19. Tümen Komutanı Albay Mustafa Kemal 24 Nisan 1915 günü bütün birliklerle karaya ayak basacak her işgalci düşman askerlerinin yok edilmesi emrini verdi. 25 Nisan 1915 sabahı düşman savaş gemileri Ertuğrul Koyu'na tonlarca bomba yağdırdı. 26. Alay'ın 3. Taburu bu bölgeyi koruyordu. Tabur Komutanı Mahmut Bey ile Asteğmen Hüseyin Bey'in şehadeti üzerine komuta Ezineli Yahya Çavuş'un eline geçti. Yahya Çavuş Galiçya ve Balkan Savaşı'na katılmış 28 yaşında cesur bir asker sağ kalan 67 arkadaşı ile siperlerde mevzilenmiştir. Albien ve River gemilerinden şafakla beraber karaya çıkmaya başlayan 3000 düşman askerini Ertuğrul Koyu'nun sularına gömmüş, deniz kızıla boyanmıştır. 48 saat düşmanın binlerce top mermisi ve askerine karşı kıyı ve siperleri korumuştur. Düşman bir tümen bildiği Türk Birliği'ni Yahya Çavuş'u siperlerinde 62 kahraman ve şehidin cesedi ile karşılaşınca hayretler içinde kalmıştır.

Yahya Çavuş, kopan bacağını tüfeğinin kayışı ile bağlamış olarak diğer beş arkadaşı ile birlikte Alçı Tepesi eteklerinde 27 Nisan 1915 günü şehadet mertebesine ermiştir. Yüce kahramanları minnetle anıyoruz.

Yağız Gönüler

22 Nisan 2010

Kadı sicillerinin başına gelenler

Arkadaşlar olsun, okuyucular olsun, “Herkes siyaset yazıyor, sen neden yazmıyorsun?” diye soruyorlar.

Vereceğim cevap sordukları sorunun içerisinde zaten var: Herkes yazıyor o yüzden...

Türkiye’nin güncel konularını bir hatırlayalım: Anayasa değişikliği meselesi, Alman Başbakanı Merkel’in Türkiye’deki temasları yahut Moskova metrosunu kana bulayan terör saldırısı, vesaire, vesaire... Bu konular hakkında köşelerde hemen her gün kıymetli fikirler beyan buyuruluyor, hepimizi irşad oluyoruz, bendeniz de dolayısıyla fazlalık etmemek için başka bahislerde kalem oynatmaya çalışıyorum. Kültür, tarih, edebiyat, vesaire gibi konularda ama bu konuların geçmişinde değil, güncellerinde...

İşte, sizlere böyle bir konu: Üniversitelerimizde “Şer’iye Sicilleri” üzerinde yapılan son çalışmalar ve sıra sıra edisyon kritikler...

Önce “Şer’iye Sicili” ve “edisyon kritik” ne demektir, onu anlatayım:

“Şer’iye Sicili” yahut “kadı sicili”, eski asırlardaki mahkeme kayıtlarıdır. Eski devrin şehir yahut kasaba kadıları, baktıkları davaları ve verdikleri kararları davacının, davalının ve şahitlerin isimleriyle kaydetmişler, bu kayıtlar zamanla binlerce cildlik hacme ulaşmıştır.

HEPSİ TEK NÜSHADIR
Siciller, bundan birkaç yüzyıl önceki sosyal hayatı ve âdetleri araştırmak için birinci dereceden, çok önemli kaynaklardır. Kadı sicillerinin herbiri tek nüshadır, yani kadı efendi ne yazmışsa o kalmıştır ve kayıtların başka bir kopyası yoktur.

Matbaanın olmadığı devirlerde kaleme alınmış olan elyazması eserlerin metinlerinin karşılaştırılmasına da “edisyon kritik” derler. Ama bu iş, tek bir kitaptan değil, eserin değişik nüshaları üzerinde çalışılarak yapılır. Asırlar öncesinin yazarı bir eser kaleme almış, kitabın zamanla başkaları tarafından kopyaları çıkartılmış ama bu iş yapılırken metinde bazı farklar meydana gelmiştir. Meselâ bir kelime yahut isim yanlış yazılmış veya değişik kaydedilmiş, hattâ araya ilâveler de konmuş olabilir.

Edisyon kritik, eserin “müellif hattının” yani yazarının elinden çıkmış nüshasının bulunmadığı durumlarda, bütün nüshaları karşılaştırarak asıl metne ulaşmaya yarar.

Üniversitelerimizde, son senelerde şer’iye sicilleri üzerinde yapılan tezlerin neredeyse tamamının başlığında “Filân yerdeki falan numaralı şer’iye sicilinin transkripsiyonu ve edisyon kritiği” diye bir ifade yeralıyor. “Tek” olan ve metni yeni harflere nakledilen şeriye sicilinin birkaç nüshası varmış ve bu nüshalar üzerinde çalışılıp asıl metne ulaşılmış gibi işin tâââ başından sonuna kadar hatalı bir ifade...

NÂZ UYKUSUNDAKİ HOCALAR
Tezlerdeki bu başlıklar birtek şeyi göstermektedir: Tezi yapan öğrencinin “edisyon kritik” kavramından bîhaber olduğunu ve hocasının da mışıl mışıl uyuduğunu yahut onun da edisyon kritiğin ne demek olduğunu almış olduğu akademik unvâna rağmen bilmediğini, öğrenemediğini!

Her vilâyette bir veya birkaç üniversite açar ama o üniversitelere işinin erbâbı ve konusuna hâkim doğru dürüst hoca yetiştiremezseniz, kadı sicillerinin edisyon kritiğini yaptığını zanneden böyle bir mezunlar güruhuna ve önüne gelen tezin kapağını açmaya bile zahmet buyurmayan yardımcı doçent, doçent, profesör, vesaireye sahip olursunuz.

Geçmiş zamanın kadı efendileri kendi eserleri olan siciller üzerinde yüzyıllar sonra bu şekilde çalışılacağını tahmin edebilselerdi, zamânımızın ulemâsı için kimbilir ne kararlar verirlerdi!Doğru dürüst ve ciddî bir şer’iye sicili yayınını merak edenler için bir kaynak söyleyeyim: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi “İSAM” tarafından 40 cild olması planlanan İstanbul sicillerinin ilk beş cildi yayınlanmıştır. Önceki nesillerimizin birbirleriyle neden mahkemelik olduklarını öğrenmek isterseniz, bu sicilleri okuyabilirsiniz.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 31.03.2010)

Silahsız İngiliz komutan 95 yıldır bağrımızda

Çanakkale Savaşları'nda hayatını kaybeden Yarbay Wylie, Türkleri sevdiği için silah kullanmayıp sahile elinde kırbacıyla çıkmıştı. Wylie'nin mezarı, Gelibolu'daki tek bireysel mezar özelliği taşıyor.

Gelibolu Yarımadası, savaş tarihinde eşine belki de hiç rastlanmayan bir olayın kahramanını koynunda yatırıyor: İngiliz Yarbay Charles Hotham Montagu Doughty- Wylie... "Çanakkale 1915" adlı dergide yer alan bilgilere göre, Birinci Dünya Savaşı'ndan önce Anadolu'da diplomat olarak görev yapmış, Türkleri seven, hem Osmanlı sultanından, hem de İngiltere kralından madalya almış tek subay olan Wylie, Osmanlı'ya karşı Çanakkale'de savaşırken öldü. Wylie, Kraliyet Askeri Akademisi Sandhurst'ten 1889'da mezun oldu. Hindistan, Girit ve Somali'de asker ve diplomat olarak görev yaptı. 1906'da, konsolos yardımcısı olarak Konya'ya atandı.

KRAL VE PADİŞAHTAN MADALYA
Adana'da 1909'da çıkan Ermeni olaylarında arabuluculuk yapmaya çalışan ve kolundan yaralanan Wylie, bu olayda gösterdiği başarı nedeniyle İngiltere kralından CMS (Companion Ordor of St. Michael and St. George) madalyası aldı. Balkan Savaşı'nda Türk ordusunda İngiliz Kızılhaçı adına görev yapan Wylie'ye bu kez de padişah tarafından ikinci rütbeden Mecidiye Nişanı ödülü verildi. Wylie'nin eşi Lilian da bu savaşta hemşirelik yaptı. Charles Hotham Montagu Doughty- Wylie, 95 yıl önceki Çanakkale Kara Savaşları'na Royal Welch Fusiliers Alayı'nda yarbay rütbesiyle katıldı. Wylie, çok iyi Türkçe bilmesi ve Türk ordusunun yapısını iyi tanıması nedeniyle, Ordu Komutanı Ian Hamilton'un karargâhına atandı. River Clyde gemisiyle Seddülbahir açıklarına gelen ve 26 Nisan günü, çıkarmanın üzerinden 24 saat geçmesine rağmen sahilde hiç ilerleyemeyen İngiliz birliklerinin komutasını üstlenen Wylie, Türklere karşı silah kullanmak istemediğinden burada elindeki kırbacıyla sahile çıktı.

YÜZÜNDEN VURULMUŞTU

Bu sırada yanında bulunan Yüzbaşı Garth Neville Walford ile askerlerini direnen Türklere karşı yönlendirmeye çalışan Wylie, yüzünden vuruldu. Hemen ardından Walford da kurşunlara hedef oldu. İki subay, aynı gün kendi askerleri tarafından o bölgeye gömüldü. Walford'un mezarı daha sonra sahildeki "V Beach" mezarlığına nakledilirken, Wylie'ninki ise Gelibolu Yarımadası'ndaki tek mezar olarak bırakıldı.

Kaynak: AA

19 Nisan 2010

Osmanlı yenildi, Polonya parçalandı

(Çariçe II. Katerina'nın Osmanlıları yenmesini gösteren temsili bir tablo - Stefano Torelli 1772)

1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Osmanlı mağlup olunca Rusya, Prusya ve Avusturya hep birlikte Polonya'yı paylaşmışlardı.

Tarihin en şansız milletlerinden biridir ve uzun süre başka milletlerin hakimiyeti altında yaşamışlardır. Polonyalılar'a uzun süre destek çıkan tek devlet ise Osmanlı İmparatorluğu olmuştur. 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı'nda mağlup olması üzerine Rusya, Prusya ve Avusturya hep birlikte Polonya'yı paylaşmışlardır.

TAMPON DEVLET

Türkler ve Polonyalılar, ilk defa 1389'da Birinci Kosova Meydan Muharebesi'nde karşılaştılar. Polonya, daha sonra 1396'da Niğbolu Meydan Muharebesi'nde Haçlı ordularına destek verdi. 1444'teki Varna Savaşı'nda ise Leh ve Macar Kralı Üçüncü Vladislav hayatını kaybetti. Kralın ölmesinden sonra Macar ve Leh tahtları birbirinden ayrıldı.

İkinci Bâyezid döneminde Boğdan (Moldovya) meselesinden iki ülkenin ilişkileri gerildi. Ancak 1490'da Lehistan ile barış yapıldı ve iki devlet arasındaki ilk antlaşma imzalandı. 1493'te barış yenilendi, ancak aradan dört yıl geçmeden Polonyalılar barışı bozdular. Boğdan hükümdarı Stefan Çel Mare'nin İkinci Bâyezid'dan yardım istemesi üzerine Türk akıncıları Polonya'da taş üstünde taş bırakmadılar. 1503'te yeni bir barış antlaşması imzalandı.

16. yüzyıl Osmanlı-Polonya ilişkileri bir önceki yüzyıla göre daha sakin geçti. Osmanlılar, Polonya'yı düşmanları Avusturya ve Rusya'ya karşı tampon devlet olarak düşünüp ve bu ülkenin istikrarlı bir şekilde yönetilmesinden yana oldular.
(Sakız adası açıklarında Osmanlılarla Ruslar arasında yapılan deniz savaşı - 1770)


POLONYA KRALI'NI OSMANLI SEÇTİ

İkinci Sigismund'un 1571'de varissiz ölmesiyle Jagellon hanedanı sona erdi ve Polonya yeniden istikrarsızlığa düştü. Rusya, Avusturya ve Fransa'nın hanedan aileleri Polonya Krallığı için mücadeleye başladılar. Osmanlılar, Polonya'nın Avusturya ve Rusya'nın kontrolüne girmesini istemediği için Fransa'nın adayını desteklediler ve 1573'te Henri'yi kral seçtirmeyi başardılar. Ancak Henri dört ay sonra Fransa Kralı olunca Polonya tahtı yine boş kaldı. Veziriazam Sokollu Mehmed Paşa, Polonya'nın stratejik öneminin farkında olduğu için, Osmanlı tâbiyetinde olan Erdel Beyliği'nin Voyvodası Stefan Bathory'i 1575'te Polonya tahtına çıkardı.

Osmanlı-Polonya ilişkileri için 17. Yüzyıl bir dönüm noktasıydı. Bu dönemde Tatarlar ve Kazaklar'ın karşılıklı sınır ihlalleri yüzünden Polonya'yla ilişkiler bozuldu. Genç Osman, 1621'de Polonya'ya karşı sefere çıktı.

Lehistan, Osmanlı himayesine giren Kazaklar'a saldırmaya devam edince ilişkiler tekrar gerginleşti ve 1672'de Polonya'ya savaş açıldı. Kamaniçe Kalesi fethedildi ve Türk ordusu, Polonya içlerine kadar girdi. Polonya bu durum üzerine Türk üstünlüğünü kabullendi ve Bucaş Antlaşması yapıldı. Antlaşma ile Podolya Eyaleti tamamen Osmanlı hakimiyetine bırakılmış; Polonya Osmanlı'ya vergi veren bir devlet olmuş ve Lehistan, Kazaklar'ın Ukrayna hakimiyetini tanımıştı. Polonya, kısa bir süre sonra antlaşmayı kabul etmek istemeyip, tekrar mücadeleye girdi. Ancak yeni Polonya Kralı Sobieski 1677'de Zuravna'da yenilince antlaşmayı kabullendi. Sobieski ise intikamını 1683'te İkinci Viyana kuşatmasında Osmanlı ordusuna vurduğu darbe ile aldı.

18. yüzyılda Polonya Avrupa devletlerinin kuklalarını oynattığı bir tiyatro sahnesine döndü. Her devlet kendi adayını Polonya tahtına çıkarmak için uğraşıyordu.

18. yüzyılın ikinci yarısında Rusya'nın desteklediği Üçüncü August'un tahta geçmesi Polonya'yı tam bir Rus uydusu hâline getirdi. Üçüncü August'un yerine yine Rusya'nın desteği ile tahta Pontiyatovski geçti. Polonyalılar, ülkelerinin bağımsızlığını sağlamak üzere harekete geçip, Osmanlı İmparatorluğu'ndan yardım istediler.

Osmanlı yönetimi 1768'de Rusya'ya savaş açınca Polonya bu haberi bir bayram edasıyla karşıladı. Zira Leh milliyetçilerinin büyük çoğunluğunda "Oder ve Vistül'den Türk atları su içmedikçe Polonya'nın bağımsızlığa kavuşamayacağı" inancı vardı. Ancak savaşta Türk ordusu büyük bir mağlubiyete uğradı. Prusya ve Avusturya ile anlaşan Rusya, Polonya'yı bu iki devletle üç aşamada paylaştı.

Osmanlı İmparatorluğu, Polonya'nın yok edilmesini uzun bir süre kabullenmedi. Yabancı elçiler kabul edilirken Polonya elçisinin adı da zikredilir, cevap olarak da "Henüz gelmedi, yolda" denirdi.

KATOLİK SLAVLAR

Polonyalılar'ın dedeleri, Milattan Önce 2 binlerde bu bölgeye yerleşen Slav kabileleridir. Roma medeniyetinin bu bölgeye ulaşmaması sonucu Polonyalılar'ın dedeleri uzun bir süre içine kapalı ve geri kalmış bir şekilde yaşadılar. Bölgenin iklim şartlarından dolayı dışarıdan fazla göç almaması yüzünden Slav unsurlar ağırlıklarını korudular.

Slav kabileleri, 10. yüzyılın ortalarına kadar devletsiz, ilkel ve kabile düzeni içinde yaşadılar. Piast hanedanı bu tarihte Polonyalılar'ı, ilk defa aynı çatı altında topladı. Hanedanın kurucusu Birinci Mieszko, 966'da Hıristiyanlığı benimsemişti. Mieszko, kilisenin yardımıyla ülkenin sınırlarını genişletti ve Katolikliğin diğer Batı Slavları'nca da benimsenmesini sağladı.

Lehler, yani Polonyalılar'ın en önemli özelliği Slav olmalarına rağmen, Katolikliği benimsemeleriydi. Ancak bu yüzden kimseye yaranamadılar. Almanlar'a Slav olmaları yüzünden, Ortodoks Ruslar da Katolik olmalarından dolayı Polonyalılar'ı dışladı.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 11.04.2010)

Bir amaç etrafında toplandılar

(Türkiye adını taşıyan ilk Türk devletinin meclisi, bu yıl 90’ıncı yaşını kutluyor)

Birinci Dünya Savaşı merkezi devletlerin yenilgisiyle bitti. Öyle olacağı bazıları için bir bilinmez değildi. Nitekim Yarbay İsmet Bey, Fransız-Alman harbinin şiddetlendiği bir dönemde Enver Paşa’ya hitaben kaleme aldığı bir raporda Almanların Rusya karşısındaki galibiyetinden sonra Almanya’ya atfedilen kudret Marne cephesinde bir sukutuhayale dönüştüğünü, bu bölgedeki Fransız savunmasına karşı (Mareşal Geoffrey’nin komuta ettiği cephe) Almanya’nın artık zaferi garanti edecek bir müttefik olamayacağını bildirmiştir.

İttihat ve Terakki yöneticileri imparatorluğu Almanya’nın tarafında savaşa sokmanın ağır bedelini ödediler. Savaş sonunda Versailles Sarayı’nın muhtelif bölümlerinde yapılan anlaşmalarla Avusturya parçalandı, Macaristan adamakıllı küçüldü ve bir anarşiye gark oldu. Almanya kendisine dikte edilen ağır şartlar dolayısıyla iktisadi krizi aşamadı ve tarihin en korkunç rejimine yuvarlandı.

Türkiye Sevres porselen fabrikasındaki müzede önüne konan anlaşmayı imzaladı. Ama bunu Ankara’daki hükümet kabul etmedi. Ankara kabul etmeyince İstanbul’da olmayan meclisin (19 Mart 1920 işgali ile Meclisi Mebusan azaları ya tevkif edilmişti ya da bir köşede saklanıyorlardı) yerine teşkil edilen Şura-ı Saltanat’ın bu anlaşmayı tasdiki fazla bir şey ifade etmedi. Padişah dahi tasdik edemedi. Birinci Dünya Savaşı’nın mağlupları içinde galiplerin dikte ettiklerini kabul etmeyen tek devlet Türkiye oldu.

16 Mart 1920’de İstanbul işgal edildi. Şehzadebaşı’ndaki karakolun bütün askerleri şehit edildi. Yakın tarihimizin bu ünlü abidesi hoyrat ve bilgisiz imar hareketleri sayesinde şimdiki belediye sarayını inşa etmek için yıkılan yapılardandır. Bu işgal gayrimeşru ve mütareke hükümlerine aykırı olarak değerlendirilmiştir. Yeni meclisin Anadolu’daki direniş hareketinin merkezi olarak teşkili kaçınılmazdı.

23 Nisan günü İttihat ve Terakki kulübü binasında ilk açılış oturumu yapılan meclise ilk anda sancaklardan ve livalardan seçilen 115 mebus katıldı. Bu mebuslar geldikleri bölgede sandıklar kurularak umumi bir seçimle belirlenmemişlerdi. Daha çok her yerde teşkil edilen ve Mustafa Kemal Paşa tarafından bir elde toplanan müdafaa-i hukuk gruplarından seçilip gönderilen mebuslardı. Ayrıca İstanbul’daki son Osmanlı meclisinin üyeleri Ankara’daki meclisin tabii üyeleriydi. Bunlar Ankara’ya ulaştıkça ve Malta sürgününden döndükçe Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne katıldılar. Adı üzerinde, tarihte ilk defa Türk devleti Türkiye ismini taşıyordu. İstanbul saltanat ve hilafetin haklarını savundukları için 1876 Kanuni Esasi’yi esas aldılar. Ama bu metin aslında Ankara hükümetine uygun anayasa olamazdı. 1921’de kısa ama çok ilginç bir anayasa daha hazırlandı.

Ardında parlamenter bir gelenek vardı
Ankara’daki meclis hükümeti tarihte ilk örnek değildir. Fransız ihtilal meclisi de Sovyet Rusya idaresi de meclis hükümetiydi. Ama öbürlerinden bir farkı vardı. Savaş içinde olunmasına rağmen meclis reisine başkumandanlık yetkisini vermişti. Meclis denetim yetkisini hassasiyetle kullanmıştır. Ankara fakirdi. Zecri mali tedbirlerle savaşılıyordu. Ve bu ilk meclis askeri harcamalara kadar her şeyi denetliyordu.

Bu yıl Türkiye adını taşıyan millet meclisimiz 90 yaşında. Arkasında parlamenter bir anane vardı. Devlet gene başkent değiştirmişti. Türk imparatorluğunun 470 yıllık başkenti bu sefer Anadolu içlerine çekildi.

Ve ihtilaf devletleri ile ayrı ayrı anlaşmalar imzalandı. İngiltere yalnız kaldı ve Yunanistan’ı kullanmaya devam etti. İlk meclisin farklı dünya görüşlerine sahip mebusları bir amaç etrafında toplanmışlardı. Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerinin kurmak istedikleri dünya ve düzen Türkiye’de kabul edilmeyecekti.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 18.04.2010)

15 Nisan 2010

Atelier Creart'tan "Osmanlı Motifli" t-shirtler!

Sadece Osmanlı motifli değil, Mustafa Kemal Atatürk'e, Fatih Sultan Mehmed'e, Mevlana Celaleddin-i Rumi'ye, Katip Çelebi'ye, Mimar Sinan'a ve daha birçok ünlü isme özel tshirtleri şurada bulabilirsiniz. Gelen bir mail neticesinde paylaşmak istedim. Fiyatlar da makul görünüyor.

Ertuğrul Gazi'nin gerçek hikayesi, NTV Tarih Nisan sayısında!

13. yüzyılın başlarında, Ertuğrul Gazi 340 kişiyle birlikte Anadolu Selçuklu hükümdarı Alâeddin Keykubad’ın Eskişehir civarındaki gazâsına katıldı. Moğol istilasına karşı Konya’ya dönen Alâeddin, akıncı başı Ertuğrul’a Söğüt’ü yurt olarak verdi. Şeyhülmüverrihin Halil İnalcık son araştırmalarıyla Ertuğrul Gazi hakkında hiç bilinmeyenleri açıklıyor, yanlış bilinenleri düzeltiyor. Dergide ayrıca Osmanlı dönemine ait güzel müzikleri barındıran bir de cd mevcut.

13 Nisan 2010

Nisan ayında yapılacak iki tarih söyleşisi

İlber Ortaylı ile Tarih Yolculuğu

Özellikle 19. yüzyıl Osmanlı modernleşmesiyle ilgili, Osmanlı’da değişim ve anayasal rejim sorunlarıyla ilgili sohbetlerin yapılacağı programda İlber Ortaylı, Osmanlı şehirlerinin ulaşım sisteminden kurum yapısına ve mimarisine dek detaylı bilgiler sunuluyor. Seminerde, hilafet kurumu ve Panislamizm’e dek, Osmanlı İmparatorluğu hakkında pek çok bilinmeyen konu hakkında bilgilere yer veriliyor.

Tarih: 22 Nisan Perşembe
Saat: 18.00
Yer: Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Portreler
"Abbas Sayar"

Geçen ayın sohbetinde 1945 yılı sonrasında, Necip Fazıl Kısakürek'in etrafında kenetlenen genç şair ve yazarların portrelerine yer verilmişti. Ahmet Güner Sayar; bu ayki sohbetinde ise bu gurubun içinde yer alan ve şiir, hikâye, romanlarıyla çağdaş Türk edebiyatında bir yer edinen Abbas Sayar’ı; özellikle pek bilinmeyen şairliğine vurgu yaparak tanıtmaya çalışılacak.

Tarih: 24 Nisan Cumartesi
Saat: 14.00
Düzenleyen: Ahmet Güner Sayar
Yer: Altunizade Kültür ve Sanat Merkezi

12 Nisan 2010

Bilecik’te Karay Kongresi

Karay” İbranca bir kelimedir; anlamı okuyan olabilir. Yahudi inancındaki bir grubun sadece Tevrat’a bağlı kalması ve Tevrat’tan sonraki dönemde hahamların geliştirdiği hukuk ve tefsirleri ve Kudüs ve Babil Talmut’unu tanımamasından dolayı ayrı bir cemaat oluşturur. Türkler mazide sahip oldukları gök tanrıcılık, Şamanizm, Budizm, Maniheizm, Hıristiyan Nasturilik dışında bu asırda dahi geniş ölçüde Müslümanlık, Rum-Ortodoks Hıristiyanlık ve Yahudi dinlerindendir. Karayların dışında Kırım yarımadasında Kırımçak dediğimiz az sayıda Tevrat ve Talmut’a inanan Ortodoks Yahudi bir grup da vardır.

Hazar Hanlığı tarihte muhtelif kabile ve etnik gruplardan oluşan bir siyasi birlikti. Ünlü Türkolog Omelian Pritsak’ın da üzerinde durduğu gibi Hazar bir kavmin adı değil, Osmanlı veya Sovyet gibi bir camianın adıdır. Bu devlette üst sınıf Yahudi dinindeydi, bir başka grup da Yahudi Karay mezhebindeydi. Dolayısıyla bunlar Karay’ın çoğulu olan Karaim diye anılırlar. Kıpçak Türk grubundan olan Karaimlerin ayrı bir lehçeleri vardı. Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sonra önemli miktarda Karay İstanbul’a getirilmiştir. Yerleştikleri mıntıkaya Karayköy (Karaköy) dendiği anlaşılıyor. Karaylar Kırım’da bugün sadece sekiz yüz kadar nüfustur, kendi lehçelerini unutmuşlardır. Fakat dildeki uyanış bizim Türkiye Türkçesine ilgiyle başlamıştır. Polonya ve Litvanya’daki Karayların miktarı ise üç bin kadardır; Ananias Zaiançsikovsky, Alexandr Dubinsky, Sigmund Abrahamoviç ve Galina Kobetayskaya gibi bilginlerin yanında entelektüel tabakası ve işadamları kuvvetlenen bir gruptur. Türk Karayları Genellikle Sami asıllı ve İsrailoğullarından olup, Mısır’da yaşayan ve 1948’den itibaren İsrail’de Ramleh civarında 40 bin nüfusa sahip Karay topluluğu ile kendilerini pek aynileştirmezler. Zira coğrafya ayrıdır, dil ayırıdır, tarihi oluşum ayrıdır.

Mazide önemli din adamları vardı; bugün Karaim Lehçesi Birleşmiş Milletlerin koruması altındaki dillerden sayılıyor. Türkiye Yahudi diline, kültürüne (Judaistik) eğitimine ve araştırmasını önem vermiyor; Karay kültürüne de hiç değilse bu noktadan yaklaşması beklenirken, Türkoloji tetkikleri de eksik kurulduğundan Karaim kültürü ile sadece bir iki meslektaş ilgileniyor. Bu bakımdan bu hafta pazartesi-salı günü Bilecik Üniversitesi kampüsünde yapılan iki günlük semineri takdirle karşılamak gerekir. Böyle küçük ve yaşam savaşı veren topluluk Bilecik valisinin, belediye reisinin ve bölgenin diğer belediye reisi ve kaymakamların ve başsavcının katıldığı bir toplantıda dünyanın her yerindeki seçkin temsilcileriyle bulunmaktan mutlaka onur duymuşlardır. Açılımın biraz da dünyaya yapılması gerekir. Türkiye üniversitelerinin geniş bir tarihte ve coğrafyada ilmi esaslara göre gezinmesi, yani araştırma yapması toplantı ve yayınlar ortaya koyması gerekir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 10.04.2010)

Bu şavaşta 600 bin asker öldü

Afrika’dan en gaddar şartlarda nakledilen ve güneyin çiftliklerini işlemekte kullanılan köleler kuzeyi rahatsız ediyordu. Kuzey onları köle değil, düşük ücretli ama hür işçiler olarak kullanmayı tercih ediyordu.

12 Nisan 1864’de neredeyse 150 yıl önce, Amerikan İç Savaşı başladı. Başkan Abraham Lincoln’dü. Birleşik Devletler’in tarihindeki ilginç kişiliklerdendir. Tıpkı Louis Pasteur ve Edward Gibbons gibi okulu sevmeyen ve evde eğitim gören çocuklardandı. Birleşik Devletler’de köleliği kaldırmayı amaçlıyordu. Bunun için başkanlık dönemi bu ülkenin tarihindeki en kanlı savaşın yaşanmasına neden oldu. Afrika’dan en gaddar şartlarda nakledilen ve güneyin çiftliklerini işlemekte kullanılan köleler kuzeyi rahatsız ediyordu. Kuzey Amerikalılar yani Yankee’ler Güneylilere “köle sahibi” diye hakaret ediyordu. Amerika Birleşik Devletleri’ni yönetenler zencileri köle olarak değil düşük ücretli ama hür işçiler olarak kullanmayı tercih ediyordu. Birleşik Devletler’in kuzeyi, özellikle Abraham Lincoln’ün memleketi olan Illinois, komşu Michigan, Massachusetts, Pennsylvania gibi bölgeler Avrupa’yı geçecek düzeyde sanayileşmekteydi. Güney Devletleri, Virginia, Güney Carolina, Louisiana, Georgia gibi bölgeler ise köleliğin kaldırılmasının tarımsal üretimlerine en büyük darbe olacağını düşündüler. Ayrılık gecikmedi. Kuzey Devletleri “Union”, güneyliler ise “Confederacy” adı altında birleşti. Bu başlıkta bile konfederasyonu meydana getiren üye devletlerin aşırı özerklik tutkusu gözleniyordu. Savaş dört yıl sürdü.

Şehirler tahrip oldu, çiftlikler yağmalandı
İç savaş Amerikan halkı için bir felaket oldu. Kullanılan silahlar, özellikle piyade tüfekleri ve toplar, tıpkı Prusya-Avusturya Harbi’ndekiler gibi mütekâmildi. Ama kuzeyli ve güneyli her iki tarafın da komutan ve kurmaylarının bu silahlar için gerekli olan siper savaşı ve manevra bilgisine henüz sahip olmadıkları söyleniyor. Yüzde altmışı daha donanımlı ve gerçekten Birleşik Amerika bilincine sahip kuzeylilerden olmak üzere 600 bin asker bu savaşta öldü. Çoğu Güney eyaletlerinde olmak üzere şehirler tahrip oldu, çiftlikler yağmalandı ve sivil halk da büyük kayıplar verdi. Amerikan İç Savaşı modern harplerin cephe gerisine de sıçrayacağının ve büyük tahribat yapacağının ilk örneğidir. Bununla birlikte bu savaş hakkında bilgi edinmeyen dünya, yani Avrupa 1914’teki Büyük Savaş’a boş hayallerle ve savaş çabuk sonuçlanır diye girdi. Yıkım elbette daha ağır oldu. Kuzeyliler kazandılar. Abraham Lincoln güneyin silik Başkanı Jefferson Davis karşısında yeni Amerika’yı çizdi. O kadar kolay değil, kuzeyin yarattığı özgürleşen zencilerden oluşan işçi sınıfı, güneyde savaşın getirdiği kanuna rağmen halen üçüncü sınıf muamelesi görüyordu. Yaşamdaki zorluklar ve ayrımcılık için bir yüzyıl daha geçmesi gerekecekti. 1865’te Amerikan tarihinin en ilginç Başkanı Abraham Lincoln bir güneylinin kurşunlarıyla hayatını kaybetti. Zencilerin demokratik bir topluma intibakı için bu kurban yetmedi. 100 yıl sonra bir diğer başkan, J.F. Kennedy de benzer sebeplerden dolayı suikasta uğradı; yetmedi Martin Luther King ve Malcolm X de...

Dört yıl süren savaşın sonunda güneyle kuzeyin nefreti keskinleşti; abartılar kaybolmadı, sadece örtüldü. Jesse James gibi güney ordularında savaşan bir eşkıya bile bundan sonraki yıllarında kuzeylileri soyup güneylilere yardım ediyordu. Kuzey-güney savaşı tezatlı bir biçimde Amerikan toplumunda Amerikalılığı da güçlendirdi. İlk defadır ki Amerikalılar politikacıların, anayasanın, kongrelerin dışında uzun bir dört yıl boyu kan dökerek Birleşik Devletlerin sınırını çizdiler.

Kuzey-Güney farkı hâlâ ortadan kalkmadı
Eski rejimin tortularına rağmen gittikçe gelişen sanayi, güneyin tarımsal yapısını da emdi, kendine uydurdu. Ama kuzey-güney farkı ortadan kalktı mı; tabii ki hayır. Zenci beyaz ayrımı ne dereceye kadar çözüldü, kuzeyde muhafazakâr sayılan cumhuriyetçiler, güneyde insan hakları ve yurttaşlık bilinci konusunda demokratlardan daha soldalar. Güney ile Kuzey Amerikan halkının dünya görüşleri tavırları yaşam anlayışları siyahilerle ilişkileri birbirinden farklı, Amerika’nın iç sorunları çözülmüş değil; uzlaşma yöntemiyle sözde örtülerek devam ediyor. Her iç savaş gibi Amerikan İç Savaşı da ibret alınarak incelenecek ve bilinmesi gereken bir olay.Savaşı anlamak için bu kitabı okuyun
Savaşı anlamak için sakın ola ki ayrıntılı bir Birleşik Devletler tarihi veya iç savaş yorumu okumaya kalkmayın. Aslında mahalli bir tarihçi olan ve iç savaş dönemi üzerine yaptığı araştırmayı romanlaştırarak “Rüzgar Gibi Geçti” diye bilinen ölümsüz eseri ortaya koyan Margaret Mitchell’i okumak, hepsinden evladır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 10.04.2010)

11 Nisan 2010

Tarih meraklılarına kitap listesi

Habertürk'te "Tarihin Arka Odası" programında Selçuklu ve Osmanlı tarihine ilgi duyanlar için önemli bir kaynak kitap listesi verildi. Bu kitaplara blogumuzun sağ kısmında yer alan Kitapyurdu menüsünden de ulaşabilirsiniz. İşte Murat Bardakçı ve Erhan Afyoncu'nun tavsiye ettiği kitaplar:

İbrahim Kafesoğlu: Türk Milli Kültürü
Osman Turan: Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti
Osman Turan: Selçuklular Zamanında Türkiye
Faruk Sümer: Oğuzlar
İsmail Hakkı Uzunçarşılı: Osmanlı Tarihi, 4 Cilt
İsmail Hakkı Uzunçarşılı: Osmanlı Saray Teşkilatı
İsmail Hakkı Uzunçarşılı: Kapıkulu Ocakları
İsmail Hakkı Uzunçarşılı: Osmanlı İlmiye Teşkilatı
İsmail Hakkı Uzunçarşılı: Osmanlı Merkez ve Bahriye Teşkilatı
İsmail Hami Danişmend: İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi
Halil İnalcık: Devlet-i Aliyye
Halil İnalcık: Osmanlı İmparatorluğu, Klasik Çağ
Halil İnalcık: Osmanlı İmparatorluğu’nun Sosyal ve Ekonomik Yapısı
Nicolae Jorga: Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, 5 Cilt
Abdülbaki Gölpınarlı: 100 Soruda Tasavvuf
Abdülbaki Gölpınarlı: 100 Soruda Mezhepler ve Tarikatler
İlber Ortaylı: İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı
Erhan Afyoncu: Sorularla Osmanlı İmparatorluğu, 6 Cilt
Erhan Afyoncu: Osmanlı Tarihi Araştırma Rehberi

10 Nisan 2010

Gizlenen Tarihimiz, Blog Ödülleri'nde yarışıyor

Blog Ödülleri 2010 adlı, halk oylamasına dayalı yarışmada Gizlenen Tarihimiz, Kültür Sanat Blogları Kategorisi'nde aday. Oylarınızı bekler, saygılar sunar. Oy vermek için adres şurası.

09 Nisan 2010

Niğbolu'daki Yıldırım

Yıldırım Bâyezîd ve ordusunu Niğbolu önlerinde gösteren bir minyatür. TSMK, Hazîne, nr. 1523, vr. 108b.

Esâret altındaki Yıldırım

Timur’un esâret altındaki Yıldırım’ı ziyâreti. S. Chelebowsky.

İlk anayasamızı Avrupalılar'ı memnun etmek için yapmıştık

134 yıldır anayasa tartışmamız bitmedi. İlk anayasamızı Avrupalılar'ı memnun etmek için hazırlamış ancak bir netice alamamıştık.

Anayasa değişikliği tartışmalarımız bir türlü bitmiyor. İlk anayasamızı 1876'da bir darbeden sonra yaparken amacımız, Avrupalılar'ı memnun etmekti. Ancak istediğimiz neticeyi alamamıştık.

DARBEYLE GELEN ANAYASA

Midhat ve Hüseyin Avni paşaların 1876'da hazırladıkları askeri bir darbeyle Sultan Abdülaziz tahttan indirilip, yerine Beşinci Murad çıkarıldı. Ancak tahta çıkarılan Beşinci Murad rahatsızlanınca yerine veliaht Şehzade Abdülhamid geçirildi.

Midhat Paşa, anayasal bir düzene geçildiği takdirde Avrupalı devletlerin müdahalelerinden kurtulacağımıza inanıyordu. Bir anayasa taslağı da hazırlamıştı. Ancak İkinci Abdülhamid, Midhat Paşa'nın hazırladığı Kanun-ı Cedit isimli taslak yerine Fransız Anayasası'nı çevirtip, Osmanlı sistemine uygun bazı değişiklikler yaptırtarak Kanun-ı Esasi isimli yeni bir anayasa taslağı oluşturttu.

Anayasayı hazırlamakla görevli Said Paşa'nın başkanlığındaki 28 kişilik "Cemiyet-i Mahsusa"nın hazırladığı metin Midhat Paşa'nın başkanlığındaki Meclis-i Vükelâ'da kesin şeklini aldıktan sonra İkinci Abdülhamid'in hatt-ı hümâyunu ile kabul edildi.

AVRUPALILAR ANAYASAMIZA İLTİFAT ETTİ

Kanun-ı Esasi son şeklini alıp padişah tarafından onaylandıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki gayrimüslimlerin durumunu görüşmek üzere Avrupa'nın büyük devletlerinin katılımıyla İstanbul'da toplanmış olan Tersane Konferansı'nın ilk oturumunda 101 pare top atışıyla Batılı dele­gelere ilan edildi. 23 Aralık 1876'da Kanun-ı Esasi'nin, yani anayasanın yürürlüğe girmesiyle Birinci Meşrutiyet devri başlamıştı. Fakat Batılı müdahale­leri önlemek amacıyla yapılan bu teşebbüs karşı tarafta Osmanlı lehine bir havanın doğmasını sağlamadı.

Anayasanın ilânı Avru­palılar'ın isteklerine karşı bir kalkan olarak düşünülmüştü. Ancak Avrupalı devletlerin amacı Osmanlı İmparatorluğu'nda daha fazla hürriyet ve demokrasinin olması değil kendi çıkarlarını koruyup geliştirmekti. Nitekim konferansın Başkanı Saffet Paşa Meşrutiyet'in ilânını delegelere kısa bir konuşma ile bildirirken, halka yeni haklar verildiğini bu yüzden toplantının bir manasının kalmadığı yönünde bir konuşma yaptığında Rus elçisi, buz gibi bir cevap vererek, gündeme geçilmesini söyledi.

Osmanlı devlet adamları Avrupalı devletlerin temsilcilerini Meşrutiyet'i ilân edip psikolojik açıdan sarsarak, imparatorlukta yaşayan Hristiyanlar'ın özgürlüğü hakkındaki isteklerine karşı direnmek için anayasayı kullanmayı düşünmüşlerdi. Avrupalılar'ın her istekleri karşısında Tersane Konferansı'na katılan Osmanlı delegeleri anayasayı gösterdiler. Ancak bir netice alamadıkları gibi sonunda Rusya ile 1877-1878 savaşına girmek zorunda kaldı.

TEPEDEN İNME ANAYASAYA HALK SAHİP ÇIKMADI

1876 Anayasası sistemli bir düşünce akımının sonucu olarak ve geniş halk kitlelerinin isteğiyle, yani toplumsal dinamizmle ortaya çıkmadı. İkinci Mahmud döneminden itibaren başlayan modernleşme sürecinde yetişen Midhat Paşa, Namık Kemal gibi bir grup insanın yapılan ıslahatları yeterli görmemeleri ve Osmanlı İmparatorluğu'nun kurutuluşu için meşruti idarenin, yani meclis sisteminin getirilmesi yönünde uğraşmalarıyla 1876'da Birinci Meşrutiyet ilan edildi.Birinci Meşrutiyet'in doğuşundaki en önemli faktör, Avrupa'da öğrenim görmüş ve oradaki anayasal hareketleri inceleyen ve imparatorluğun geleceğini parlamenter sistemde gören Genç Osmanlılar hareketinin çabalarıydı. Ancak Meşrutiyet'i hazırlayan başka faktörler de vardı. 1831'den itibaren Osmanlı İmparatorluğu'nda gazetelerin çıkmasıyla birçok fikir tartışılmaya ve aydın kesim arasında yayılmaya başlamıştı. İkinci Mahmud döneminde başlayan yeniden yapılanmanın bir sonucu olarak kurulan yeni müesseseler de Meşrutiyet fikrinin oluşmasına tesir etti. Meselâ, 1839'dan itibaren Tanzimat devrinde gayrimüslimlerin de katılımıyla oluşturulan taşra meclisleri, Meşrutiyet dönemi için bir hazırlık safhasını oluşturdu.

Meşrutiyet'in ilanı çeşitli vasıtalarla Osmanlı ülkesinin her tarafında duyuruldu. Bu durumdan memnun olanlar kadar, olmayanlar da vardı. Meşrutiyetin ilanına karşı çıkarak aleyhte risaleler yazanlar da oldu. 19. yüzyılda Türkiye'deki halk kitleleri parlamenter sistemi kavrayabilecek bir düşünce olgunluğuna erişmediği için ilk anayasa ve ilk meclise sahip çıkmadı.
HAÇLI SEFERLERİ

Haçlı seferleri tarihimizin en önemli dönemlerinden biri olmasına rağmen bu konuda Türkçe kitap çok azdır. Akdeniz ve İslam dünyası üzerine yaptığı çalışmalarla bu alanda en önemli tarihçilerden birisi olan Claude Cahen'in "Haçlılar Çağında Doğu ve Batı" isimli önemli eseri Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Mustafa Daş'ın tercümesiyle Yeditepe yayınları arasında çıktı.

Cahen, bu eserinde Birinci Haçlı Seferi ile Moğol istilası arasındaki dönemde Ortadoğu merkez olmak üzere Müslüman Doğu dünyası ve Hristiyan Batı alemi arasındaki siyasi, askeri, sosyal, ekonomik, ticari, dini vs. temasları ve bu temasların doğurduğu sonuçlar üzerine ışık tutacak değerlendirmeler yapmaktadır.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 04.04.2010)

04 Nisan 2010

Miloş’un katli

Gâzî Hüdâvendigâr’ı zehirli bir hançerle şehid eden Miloş’un katli. Seyyid Lokman’ın “Hüner-nāme”sindeki minyatürden ayrıntı; TSMK, Hazîne, nr.: 1523, vr. 94a.

Çelebi Mehmed’in tahta çıkışı

Çelebi Sultan Mehmed’in Bursa’da tahta çıkışı. İ.Ü. Ktp. TY, nr. 5970, vr. 264.

Türkolojinin mimarlarından ölümsüz Jean Deny

26-27 Mart’ta Paris’te Şark Dilleri Okulu ve Ecole Normale Superieure gibi Fransa’nın iftihar ettiği iki önemli kurum Fransız Türkolojisinin ölümsüz siması Jean Deny anısına iki günlük bir toplantı tertipledi. Toplantıya Fransa ve Türkiye’den bendenizin de dahil olduğu meslektaşlar katıldılar.

Jean Deny Polonya asıllıdır. Polonya’nın bütün seçkin aydınları gibi Fransız kültürü ile bütünleşmiş ve Fransa’ya, bu ilmin her hizmetkarının cesaret edemeyeceği bir dalda hayatını vakfetmiştir: Gramer...

Şark Dilleri Okulu 1920 ve 30’larda her şeyden önce Türkoloji dünyasına büyük hizmetler edecek, ilerinin büyük alimi gençleri talebe olarak barındırıyordu. 1930’larda Britanyalı Bernard Lewis oradaydı. Avusturyalı Andreas Tietze orada öğrenciydi. Kafkaslar’ın kabiliyetli genç kızı, Selçuklu dönemi tasavvuf araştırmalarına ve Aleviliğe hayatını adayan Irene Melikoff orada talebeydi.

Bu dahi ve zor talebe takımına Jean Deny Türk dili gramerini öğretiyordu ve o tarihte birtakım Avrupalılar ve pek bir şeyden anlamayan ama söylenen Türk aydınlarının hilafına ünlü açıklamasını yaptı: “Türkçe ilmin ve düşüncenin her sahasında kendini ifade edebilecek düzeyde bir dildir.” Dilbilgisi ve tarihi filoloji alanında pek kimselerin yetişemeyeceği düzeydeki araştırmaları ona bu sözleri söyletmiştir.

Bernard Lewis onun dersleri için “sıkıcıydı” demiştir. Doğru; gramer ne şiirin, ne siyasi yapı tahlillerinin ne de tarih üzerindeki spekülasyonların tadını taşır. Ama en lazım ve en pekin daldır. Maalesef Türk dili dünyası bu dalda henüz verimli çalışmalar ve eserler ortaya koyamıyor. Onun için Jean Deny ölümsüzdür, daha uzun zaman öncülüğünü muhafaza eder.

Bernard Lewis’in ve diğer seçkin talebelerin bayıldığı ve “her şeyi öğretirdi” dediği hoca ise Dr. Adnan Adıvar’dır. Kemalist Türkiye’yi ve Kurtuluş Savaşı’ndaki dava arkadaşlarını terk ederek Paris’de Şark Dilleri Okuluna sığınan Adnan Adıvar için Bernard Lewis, Andreas Tietze ve İrene Melikoff ve Louis Bazin “Muhteşem bir kişilikti, her şeyi bilir ve öğretirdi, hatta Faust bile öğretti. Doğu ve Batı her iki dünyaya da mensuptu ve her ikisinin de efendisiydi” demişlerdir. Galiba Türkiye’de sağcı solcu birtakım adamların bilir bilmez eleştirmekten geri kalmadıkları Dr. Adnan Adıvar için Şark Dilleri okulu, müstesna talebelerinin nezdinde bir nevi adil değerlendirme merkezi olmuştu. Tabii Türkolojinin gerçek mimarlarından birisi sıkıcı (!) gramer hocası Jean Deny’dir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 04.04.2010)

Rusya tarihine devam

6 Nisan akşamı Topkapı Sarayı’nın Has Ahırlar dediğimiz bölümünde bir sergi daha açılacak. Bu salonda 20 gün önce Kremlin Sarayı’ndan gönderilen 110 parçalık mücevher, kumaş, silah, koşum takımları ve Çar Mihail Romanov’un portresinden oluşan muhteşem bir sergi açılmıştı; bu yeni sergi ona ilavedir. Aynı zamanda, geçen sene Kremlin Sarayı’nda açılan ve Türk elçilerinin Rus çarlarına getirdiği diplomatik hediyelerden oluşan sergiye bir mukabeledir.
Topkapı Sarayı hazineleri içinde 19 ve 20’nci yüzyıl başındaki Rusya’ya ait değerli eserler de vardır. En önemlisi Faberge dediğimiz ünlü kuyumcu aileye ve ustalarına ait eserlerdir. Elimizde Faberge’ye ait tipik Paskalya yumurtaları yok ama mesela Mimar Sinan’ın Kırım Gözleve’de tersim ettiği camiin muhteşem bir gümüş maketi, Çar II.Nikola’nın Osmanlı hükümdarına hediye ettiği bir masa saati gibi fevkalade özgün Faberge ürünleri var.

Bu kadarla bitmedi. Topkapı Sarayı’ndaki Rus madalya ve nişanları, grandüklerin ziyaretlerinden kalma sigara tabakaları dışında Dolmabahçe Sarayı ve Askeri Müze’den alınan ödünç malzeme de var.

Bu malzeme Topkapı Sarayı’ndaki “Osmanlı Sarayında Rusya” sergisini hassaten zenginleştirecek kardeş müzelerin cömert desteğinden oluşuyor. İstanbul müzeleri arasındaki bu gibi verimli destek İran sergisinde başladı ve şimdi de devam ediyor. Eğer gençliğimize tarih öğretecek konulu sergiler açacaksak, hiçbir müzenin tek başına bunu gerçekleştirecek kadar zengin olmadığını kabul etmeliyiz. Belirli bir konunun parçaları sadece yurtiçinde değil, yurtdışındaki müzelerden bile aranır. Belirli dönemin ve belirli coğrafyanın öğretilip tanıtılması için konular tespit edilir. Müzelerden rastgele toplanan malzemenin pek yararlı olacağı düşünülemez. Zira müzeler ne porselen dükkanıdır ne de kuyumcu tezgahı...

Hediye listesi arşivde yok
Rusya ile ilişkilerimiz 15’inci asrın sonunda başladı. 1492’de ilk sefirin II.Bayezid’e gönderildiği kayıtlardan anlaşılıyor. Gönderilen hediyelerin listesini Rus meslektaşlarımız Kremlin arşivlerinde taradılar fakat bulmak mümkün olmadı. Muhtemelen Osmanlı sarayına IV. İvan ve Çar Boris Godunov döneminde gönderilen hediyeler sarayda mevcut olsa bile envanterini tesbit etmek mümkün olmuyor. Şuna emin olmalıyız: Eserlerin kaydı varsa da menşei gösterilmemiştir. Zira birçok sarayların aksine Topkapı Sarayı’nın yağma geçirmediği malumdur. İçindeki zenginlikler bu nedenle bazen ayrıntılı eserlere kadar korunmuştur.
Osmanlı Sarayında Rusya”, “Topkapı Sarayında Kremlin Hazineleri” sergisi ile birlikte Rusya tarihi için öğretici iki düzenlemedir. Haziran sonuna kadar ikisini birlikte görmek mümkün olacaktır. Bundan sonraki sergi Japonya’dan gelen ve II.Abdülhamid dönemine ait bazı diplomatik hediyeleri içeren düzenleme olacaktır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 04.04.2010)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.