28 Nisan 2010

Tarihin Pusulası, Ümraniye'de

1509 Büyük İstanbul Depremi - Peter Coecke
Ümraniye Belediyesi kültür ve sanat etkinlikleri çerçevesinde birçok akademisyenin katılımıyla "Tarihin Pusulası" bu ay 30 Nisan'da aralanıyor.

İzleyicilerle karşılıklı iletişim esasına dayanan ve sıcak bir ortamda gerçekleşen Tarihin Pusulası programında günümüzdeki olayların tarihi arka planı ve tarihi olayların günümüze yansımaları görsel materyaller eşliğinde anlatılıyor.

Doç. Dr. Erhan Afyoncu ve Dr. Coşkun Yılmaz özel bir sunumla "Tarihin Pusulası"ndan geçmişe ve geleceğe bakma imkânı sunuyor. Programda "Tarih Boyunca İstanbul Depremleri" ele alınacak.

İstanbul'un tarihi depremlerini ve hangi bölgelere zarar verdiğini öğrenmek isteyen tarih meraklısı herkesi 30 Nisan Cuma saat 19.30'da Ümraniye Kültür Merkezi'ne (Ümraniye Belediye binasının içinde) bekliyoruz.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 25.04.2010)

27 Nisan 2010

Halil İnalcık hoca'dan yeni kitap: Osmanlılar

Tüm dünyanın kabul ettiği, yaşayan en büyük tarihçi olarak kabul edilen "Şeyh-ül Müverrihin" (Tarihçilerin Şeyhi) Halil İnalcık hocanın yeni kitabı Timaş Yayınları'ndan çıktı. Kitabın konusunu, kitap hakkındaki bilgileri ve Halil İnalcık hoca hakkında söylenen birkaç sözü aşağıda bulabilirsiniz.

***

Fütühat, İmparatorluk, Avrupa ile İlişkiler
Altmış yılın ürünü; Halil İnalcık Osmanlılar'ı Yazdı… Halil İnalcık, Osmanlı sosyal-ekonomik yapısını, onu belirleyen belli başlı kurum ve kanunları, tahrir sistemini, Osmanlı'nın kuruluşuna dair merak edilen soruları, Osmanlı fetih yöntemlerini, tarihten günümüze Avrupa ile ilişkilerle alakalı bugüne kadar bilinmeyen birçok şeyi Osmanlılar kitabında anlatıyor.

"Bu kitabı okuyanlar umuyoruz ki, Osmanlı Devlet-i ‘Aliyye’sinin (İmparatorluğunun) ortaya çıkışı ve gelişimi, fetih yöntemleri, devlet sistemi ve nihayet ezeli rakibi Hıristiyan Avrupa ile ilişkileri üzerine altmış yıla varan araştırmalarımın genel çizgisini bulacaktır."
Prof. Dr. Halil İnalcık

"Halil İnalcık, bu sahanın en seçkin uygulayıcılarından biri… Dünya bilimine katkıları su götürmez. Çabalarının hedefi haline gelmiş konu üzerinde bize sadece teşekkür etmek düşer."
Immanuel Wallerstein

"O yıllarda Yunanistan “cahiliye” dönemindeydi, İnalcık’ın “Fatih Devri Üzerine Tetkikler ve Vesikalar” kitabı çıkmıştı. Seminerde tanıştığım, bilgisiyle beni büyüleyen bu genç adam Türklere hayranlık duymamı sağladı."
Prof. Dr. Elizabeth Zacharidou

"Çok etkileyici, biraz ciddi ve çok fazla gülmeyen bir insan olarak hafızama kaydettim. Aramızda çok fazla yaş farkı vardı, bir süre dostluk anlamında sorunsuz bir ilişki sürdürdük ve bu dostlukta, ilginçtir, yaş farkını hiç hissetmedik. Onunla ilgili yaygın deyiş “Osmanlı Tarihinin Babası”ydı… Bu zaten çok açıktı."
Prof. Gilles Veinstein

http://www.timas.com.tr/Icerik/Kitaplar/Tarih/Osmanli-Tarihi/Osmanlilar.aspx

Yeni kitap: Bentler ve Sinan'ın Suyolu

M. Şinasi ACAR'ın Mart ayında BİRYIL Kültür Sanat Ltd. (212-252 38 20) tarafından basılan Bentler ve Sinan'ın Suyolu isimli yeni kitabının bilgisini paylaşmak isteriz.

http://kitapadresi.com/kitapdetay.aspx?kid=169417-bentler;-ve-sinan-in-suyolu

26 Nisan 2010

Alplar

Osman Bey, Osman Gazi ya da I. Osman El Gazi, (Osmanlı Türkçesi: عثمان بن أرطغرل, Osman bin Ertuğrul)
(d.1258,Söğüt/Anadolu Selçuklu Devleti – ö.1326,Söğüt/Osmanlı İmparatorluğu).
Osmanlı Türkleri'nin lideri, Osmanlı İmparatorluğunun ve imparatorluğuna hükmeden hanedanlığın kurucusudur.
600 yıl boyunca dünyaya hakim olacak imparatorluk, onun ismine dayandırılarak adlandırılmıştır
.

Selçuk ordusunda hizmet gören savaşçı Türkmenlerin kumandanlarını alp ünvanıyla tanıyoruz. (bkz. Halil İnalcık, "Osman I", DV IA; C.Hillenbrand, The Crusades, Islamic Perspectives, Edinburgh, 1999, 512-514). Osman Gâzî'nin yoldaşları alp ünvanı taşır. Alp ünvanı, İslami gâzî ünvanıyla eşanlamlı kullanılır. Ertuğrul'un ataları alp olarak tanınır: Gökalp, Gündüz Alp. Uc'larda* akınları düzenleyen deneyimli kumandanlar bu alplardı. Akınlara katılan Türkmenler kızıl börk* giyerlerdi (buradan, savaşçı Türkmenler, Kızılbaş diye anılacaktır). Ertuğrul ve Osman Gâzî aynı zamanda alp ünvanı taşıyorlardı. Yazıcızâde'nin Tarih-i Al-i Selçuk'unda Osman, aynı zamanda alp diye anılır.

(NTV Tarih, Nisan 2010, Sayfa:57)

Börk*: Türklerde erkek başlığı. Eskiden hayvan postu ve işlenmiş deriden, sonraları ise, keçe ve çuhadan yapılmıştr. Börk, İran ve Anadolu'da yaşayan Türkmen boylarında, Selçuklu ve Osmanlı ordularında kullanılmıştır.

Uc*: Anadolu’da kurulan Türk devletlerinin sınırlarını muhafaza eden ve yapacakları akınlarla diğer devletleri yıpratma vazifesi gören yarı bağımsız beyliklerdir. Bu aşiretlerin reisinlerine de Uç Beyi denilmiştir.

Özel not: Bu yazıda belirtilen "Alp" terimi, yazıldığı gibi okunur. Dolayısıyla çoğul anlamında "Alpler" değil "Alplar" şeklinde belirtilir.

Sultan Bâyezîd Hân'ın oğluna nasîhatı

II. Bayezid (Osmanlı Türkçesi: بايزيد ثانى; Bāyezīd-i sānī), (1450– 26 Mayıs 1512),
8. Osmanlı padişahıdır. Fatih Sultan Mehmed'in, Gülbahar Hatun'dan olan büyük oğludur.
Yavuz Sultan Selim'in de babasıdır.
Tahta geçtiğinde 511.000 km²'si Asya'da, 1.703.000 km²'si Avrupa'da olmak üzere
toplam 2.214.000 km² olan imparatorluk toprakları, vefatında yaklaşık olarak 2.375.000 km² idi.

Yavuz Sultan Selim, 25 Nisan 1912'de babasının divanına gelerek hürmetle elini öptü. O da, oğlu Selim Han'a izzet ve muhabbetini bildirip, çeşitli nasihatlerle emaneti ve imameti teslim etti. Şöyle nasihat eyledi:

"Eğer sana itaat edilmesini istersen daima hak sahibine hakkını ver ve herkese mütevazi ol, kimseye zulm etme. Allah'ın kulu isen onun emrine uyarak adaletli ol. Allahü Teala seni bu ülkelerin saltanatına nail kıldığı için kendine gaflet uykusunu haram kıl. Zira halkın sana itimad edip uyumaktadırlar. Kimseyi öfke ile azarlama, memleket ehlini huzursuz kılma. İntikam almayı terk et; zira intikam, nikmete (intikam almağa) ve meşakkate düşürür ve kalpten sevgiyi söküp çıkarır. Şu anki kuvvet ve satvetine (kahredici kuvvetine) güvenip de kimseye zulmetme, zira bu mülk kimsede baki değildir, felek elbet senin de sırtını yere getirir."

Sonra yeni sultana bütün erkan, askeri kumandanlar, alimler ve ayan usul üzerine el öpüp, biat ettiler ve saltanatını tebrik ettiler. Sultan Bayezid, Edirne yakınında, daha önce padişahlıktan feragat düşüncesiyle tamir ettirdiği Dimetoka şehrine doğru yola çıktı.

(Tarafımca derleme)

Mevlana üzerine bir eser

Genellikle Mevlana üzerine yazılan kitaplar sonsuz sayıdadır. Onun; “Divan-ı Kebir”, “Fihi ma Fih”, “Mesnevi” gibi temel eserlerinin şark ve garp dillerine tercüme ve yorumları birbirini izlemiştir. Ne var ki şark dünyasının bir ucundan diğer ucuna seyahat eden, bugünkü Afganistan’da veya Tacikistan’daki doğumundan sonra sayısız beldeleri geçip Konya’da karar kılan büyük düşünür üzerindeki eserlerin hemen hiçbirisi titiz bir biyografi sayılmamalıydı.

Franklin Lewis’in dilimize Gül Çağlı Güven ve Hamide Koyukan tarafından çevrilen “Mevlana-Geçmiş ve Şimdi, Doğu ve Batı” (Kabalcı Yayınevi) bu alanda önemli bir yenilik ve temel müracaat kaynağı olacağa benziyor.

Çoğu zaman onun fikirlerini, öğretisini ve eylemini nakleden biyografiler birbirleriyle çelişen bilgi ve yorumları dahi titizce ayıklama gereğini duymamışlardır. Bundan 40 yıl önce müteveffa Türkolog Radi Fiş, Mevlana üzerine halen okunan ve beğenilen popüler bir biyografi kaleme almıştı. Bu Rusçadan başka bir dile çevrilmedi.

Genelde büyük adamın hayatı, yaşamı sırasındaki çevresi üzerine bilgiler menkıbe düzeyindedir. Bilgilerin titizlikle ayıklanması sonucu Mevlana’nın bugün Tacikistan’daki Vahş kasabasında 800 yıl önce doğduğu ve büyüdüğü bu kitapta ileri sürülüyor. Franklin Lewis’in Şemsi Tebrizi’den Alahattin Keykubat’a kadar Mevlana’nın hayatına giren ünlü portreleri ve Mevlana’yı çevresi içinde sorguladığı görülmektedir. Büyük adamı anlamak için bu titizlikle inşa edilmiş biyografiyi okumak gerekir.

Mevlana üzerinde ona mal edilen bazı deyişler dahi onun değildir; çok sık zikredilen “Gel ne olursan ol gene gel” diye başlayan beyit de böyledir. Hayatının akışı ise aynı derecede asılsız ilavelerle doldurulmuştur. Kutsanan insanların kaçınılmaz kaderidir. Ne var ki hayatımızı aydınlatan bu anıtsal kişileri ayrıntılı ve doğru olarak tanımak gerekiyor.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 25.04.2010)

Osmanlı'yı yenen tek Avusturyalı

Şu sıralar Viyana’da adına bir sergi açılan Prens Eugen, 18’inci yüzyılın askeri dehası idi. Osmanlılara mağlubiyet tattıran tek Avusturyalı oldu.

Savoy Dükü Prens Eugen 1663’te doğdu. Annesi Olympia, Fransa Başbakanı Kardinal Mazarin’in yeğeniydi. Babası da Savoy ve Soissons dükü, maharetli bir generaldi; oğlu 10 yaşındayken öldü. Olympia genç Kral XIV. Louis’nin ilk göz ağrısıydı. Doğrusu büyük amcası Kardinal Mazarin Fransa Kralı’na gelin olarak İspanya Prensesi Maria Theresa’nın getirilmesini tavsiye ettiğinde, yeğeninin hayli canı yanmıştı. Fakat onun için de acele bir evlilik tasarlandı.

Eugen İtalyandır. Hatta İtalya’ya Torino’yu kazandırmıştır. Ama tabii Fransa ortamının ve kültürünün çocuğudur. Krala hizmet etmek için babası gibi asker oldu. Çok yetenekliydi. Erken yaşta alay komutanlığı talebi küçümsemeyle karşılandı. Hiç tereddüt etmedi, soluğu Fransa’nın düşmanı olan tarafta aldı ve Avusturya’nın hizmetine girdi. 20 yaşındaki genç asker 1683 Viyana Kuşatması’na adeta gönüllü olarak katıldı. Polonya Kralı Sobieski’nin Kahlenberg’ten inerek Kara Mustafa Paşa’nın ordularını arkadan vurmasını, Avusturya-Alman ordularının birbirleriyle olan çatışmalı ananesini ve teknik zaaflarını, Türk ordusunun taktiklerini inceledi.

İyi bir stratejist değildi, daha fazlasıydı. İlk devrin Osmanlı sultanlarında ve düzenli bir askeri eğitim görmeyen IV. Murad’da olduğu gibi doğuştan bir askeri dehası vardı. Tarihte bu tip komutanlara az rastlanır ama bunlar tarihi yönlendirir.

Pasarofça Eugen’in eseridir
1663 Girit Savaşı’nın en şiddetli anında, kuşatma ordumuzun Venedikli komutan Morozini’ye kan kusturduğu günlerde, Osmanlı’nın Avrupa’dan çekilmesini hızlandıracak komutanlardan biri hatta birincisi Eugen Savoyen oldu.

1697 Zenta Bozgunu’nda büyük ölçüde onun dehası rol oynadı. Tisza nehrini geçmek isteyen orduyu ikiye bölüp imha etmişti. Hemen hemen onun akranı olan Padişah II. Mustafa ordunun başındaydı ve sefere çıkan son Osmanlı padişahıydı. Sadrazam Elmas Mehmet Paşa dahil birçok komutan Zenta’da şehit düştü. Padişahın boynundaki padişah mührü dahi düştü, düşman eline geçti. Padişah artık savaş gücünü ve ananesini kaybeden yeniçerilere güvenilemeyeceğini bir daha anladı.

Karlofça Barışı kaçınılmaz olarak gelmişti. Osmanlı Macaristan’ı kaybetti. Venedik ve Rusya’ya verilen topraklar bir müddet sonra geri alındıysa da Alman-Avusturya ilhakı geri gelmedi. 1718’de Prens Eugen ikinci bir savaşta Belgrad’ı da geçici olarak aldı. Vahim bir barış olan Pasarofça, Eugen’in eseridir.

Polonya tacını reddetti
Eugen Avusturyalılara ithal bir komutandır. Ama kültürüyle, kitap koleksiyonculuğuyla, sanatçıları ve mimariyi himayesiyle, Avusturya’da Barok dönemini de başlatan odur. Kendisine önerilen Polonya tacını reddedecek kadar da Habsburglara bağlıdır. Avusturya monarşisinin son gününe kadar okul çocuklarının söylediği “Prens Eugen, Şanlı Şövalye” şarkısı özel Avusturya yurtseverliği, Türklere karşı kazanılan zafer etrafında oluşan kimlik ve Habsburg Hanedanı devletinin oluşumunu gösteren bir dizedir.

Prens Eugen 18’inci yüzyılda Avusturya harpleri sonucunda Osmanlı’ya yenilgiyi tattıran tek Avusturyalıdır. Barok devrinin askeri ilmi ve kültürel anlayışının en seçkin temsilcisidir.

Şu sıralar Viyana’da Belvedere Müzesi’nde bir Prens Eugen sergisi var. Serginin ucuz sloganlarla hazırlanmadığı, teşhir malzemesinin dikkatle seçildiğini söylemek gerekir. Avusturya’da 20’inci yüzyılda daha önce hazırlanan üç sergiye göre bu serginin üstün tarafının bu olduğu söylenebilir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 25.04.2010)

Roma'da Mimar Sinan Eserleri Fotoğraf Sergisi

Roma’da Casa dell’Architettura’da "Mimar Sinan the Architect" adlı fotoğraf sergisi 12 Nisan’da açıldı. Mustafa Aksay’ın Mimar Sinan eserleri fotoğraflarından oluşan sergi 30 Nisan tarihine kadar açık kalacak. Sergide yer alan 30 adet büyük boyutlu fotoğrafa, 10 adet 16.yüzyıl Osmanlı minyatürü ile Süleymaniye Külliyesi’nin bir maketi eşlik ediyor. Aynı sergi 2010 yılı içinde Şam ve Halep kentlerinde de düzenlenmişti.

"Mimar Sinan the Architect" sergilerinin resmi internet sayfasında ayrıntılı bilgi ve fotoğrafları için tıklayın.

25 Nisan 2010

Ezineli Yahya Çavuş ve Şehitliği

Bugün, yani 25 Nisan 1915 tarihinde Gelibolu Yarımadası'nda Ertuğrul Koyu'na çıkarma yapan ve 3000 askerden oluşan İngiliz kuvvetini, komutasındaki 67 askeriyle on saat mavzer atışlarıyla sahilde durduran 26.P.A.3.Tb.10.Bl.1Tk. Komutanı Ezineli Yahya Çavuş'u ve kahraman askerlerinin hâtırasını yaşatmak amacıyla Gelibolu Yarımadası'nda yaptırılan Ezineli Yahya Çavuş Şehitliği'ni hatırlamamız, hatırlatmamız gereken bir gün. Bu yazıyı Çanakkale / Ezine'den yazmak benim için ayrı bir güzellik taşıyor. Yukarıdaki fotoğrafı da 23 Nisan 2010 Cuma sabahı saat 07.15 sularında çekmiştim. Ezine'yi bilenler hatırlar, otobüs terminalinin hemen önündedir bu heykel. Görür görmez "Bu kez blogda kesinlikle Yahya Çavuş ve kahraman takım arkadaşlarını yazmalıyım" demiştim. Nacizane, bir kaç bilgiyi paylaşmak ve kahramanlarımızı hatırlayarak bugünü yad etmek istiyorum.
Şehitlik, Seddülbahir köyünün kuzeybatısında Ertuğrul Koyu’na hakim düzlügün üzerinde bulunur. Yahya Çavuş ve takımı adına 1962’de yapılmıştır. Şehitlik, son düzenlemelerden sonra yeni haline 19 Agustos 1992’de kavuşmuştur. İngiliz Generali Nepier, 25 Nisan 1915 günü, Yahya Çavuş ve askerlerinin yoğun ateşi karşısında, karşılarında bir tümen bulunduğunu sanmıştır ve hatıralarında da bunu belirtmiştir. İngiliz tarihçisi Aspinal Oglander, “Yahya Çavuş ve takımının destanını yazmak için sözler yetersiz kalır” ifadesini kullanmıştır. Onlar için şüphesiz en güzel sözü 1962’de Çanakkale valisi olan Namık Sevik Bey şu şekilde söylemiştir:

Bir kahraman takım ve de Yahya Çavuş'tular,
Tam üç alayla burada gönülden vuruştular.
Düşman tümen sanırdı bu şahane erleri,
Allah'ı arzu ettiler, akşama kavuştular!


Anıt yazısını da sizlerle paylaşmak istiyoruz:

19. Tümen Komutanı Albay Mustafa Kemal 24 Nisan 1915 günü bütün birliklerle karaya ayak basacak her işgalci düşman askerlerinin yok edilmesi emrini verdi. 25 Nisan 1915 sabahı düşman savaş gemileri Ertuğrul Koyu'na tonlarca bomba yağdırdı. 26. Alay'ın 3. Taburu bu bölgeyi koruyordu. Tabur Komutanı Mahmut Bey ile Asteğmen Hüseyin Bey'in şehadeti üzerine komuta Ezineli Yahya Çavuş'un eline geçti. Yahya Çavuş Galiçya ve Balkan Savaşı'na katılmış 28 yaşında cesur bir asker sağ kalan 67 arkadaşı ile siperlerde mevzilenmiştir. Albien ve River gemilerinden şafakla beraber karaya çıkmaya başlayan 3000 düşman askerini Ertuğrul Koyu'nun sularına gömmüş, deniz kızıla boyanmıştır. 48 saat düşmanın binlerce top mermisi ve askerine karşı kıyı ve siperleri korumuştur. Düşman bir tümen bildiği Türk Birliği'ni Yahya Çavuş'u siperlerinde 62 kahraman ve şehidin cesedi ile karşılaşınca hayretler içinde kalmıştır.

Yahya Çavuş, kopan bacağını tüfeğinin kayışı ile bağlamış olarak diğer beş arkadaşı ile birlikte Alçı Tepesi eteklerinde 27 Nisan 1915 günü şehadet mertebesine ermiştir. Yüce kahramanları minnetle anıyoruz.

Yağız Gönüler

24 Nisan 2010

Mareşal Çakmak'ı kimler öldürttü?

1942'de Başbakan Refik Saydam'ın İstanbul'daki evinde ölü bulunması da, Turgut Özal'ın ani ölümü de çok konuşulmuştur.

Gelin görün ki, Mareşal Fevzi Çakmak'ın, genel seçimlere sadece bir ay kala vefatı nedense fazla ilgi uyandırmamıştır. Oysa olayların seyrine baktığınızda tuhaf bir ölümdür bu. Tuhaf ve şüpheli.

Üstelik eşi Fıtnat Hanım şüpheleri bizzat anlatmış olmasına rağmen iddiaların üzerine gidilmemiştir ki, nereden baksanız ilginçtir.

Nitekim halkın sadece "Mareşal" diye andığı Fevzi Çakmak, siyasete girerken akıbetini adeta sezmiş ve 1947'de düzenlediği basın toplantısında şu çarpıcı açıklamayı yapmıştı:

"CHP propagandacıları beni kastederek "o da, Demokratlar da asılacaktır" diyorlar. Evet. Bu gidişin sonunda ben de, Demokratlar da asılabiliriz. Fakat şuna emin olsunlar ki, asılırsak sadece bu memlekete ve millete hizmet etmek istediğimiz için asılmış olacağız."

Yoksa bu kâhince sözlerden, Tek Parti diktasını yıkmak için Demokratlar ile birlikte bir ölüm yemini ettikleri anlamını mı çıkarmamız gerekiyor? Yorum sizin.

Öte yandan Fıtnat Hanım'ın üzerinde durduğu noktalar şöyle özetlenebilir:

1949 yazında İstanbul'a dönen Paşa, soğuk almış, zatürre olmasından korkulurken, prostattan yatağa düşmüştü. Ameliyat olması gerekiyordu. Böylece Teşvikiye Sağlık Yurdu'na yatırılır. Tam ameliyattan bir gün önce, o zamana kadar ortalıkta görünmeyen bir doktor çıkar meydana. Adı, Fevzi Taner'dir. (Paşa'nın 'Günlükler'inden öğrendiğimize göre asker kökenli bir doktordur.) İlk prostat ameliyatını yapmışsa da, başarısız olmuştur. Basında cayır cayır ameliyatın yanlış yapıldığı yazılmakta ve çeşitli şüpheler ibraz edilmektedir.

Mareşal eve geçer. Bülent Ecevit gibi hastanede bozulan sağlığı, evde düzelmeye başlar. Ancak aynı doktor onları yalnız bırakmamaya kararlıdır. Acayip bir teklifte bulunur. Der ki, hastane masrafı çok fazla olacak, paranız yetecek mi? Fıtnat Hanım'ın cevabı gayet nettir: "Gerekirse evimizi satmaya hazırız."

Ancak bu esrarengiz doktor, yakalarını bırakmak niyetinde değildir. "Hükümet size istediğiniz yerden bir apartman ve bir miktar para vermek istiyor." deyince kafalar karışır. Bu doktor hangi yetkiyle hükümet adına konuşmaktadır?

Besbelli, CHP hükümeti 1946'da kendi saflarına çekemediği Paşa'ya çengel atmaktadır. CHP, hiç değilse Paşa'ya sahip çıkıyor görünme telaşındadır. Hem bu, hem de bu sıkışık zamanında yapacağı teklife evet dedirtirse, 'Bakın, Paşa bizim sayemizde apartman sahibi oldu' diyecek, böylece önünü kesecektir. İktidara karşı muhalefeti tek başına bir parti kadar kudretle yürüten Mareşal'e seçim rüşveti verilmek isteniyordu. Cevap mı? Tabii ki, teklif reddedilmiştir.

Ancak Fıtnat Hanım bu her türlü oyunun döndüğü o seçim atmosferinde Paşa'nın bir suikasta kurban gitmesinden korkmaktadır. Ne ki, esrarengiz doktorun yaptığı tıbbî hatanın düzeltilmesi gerekmektedir. Bu defa ikinci ameliyat için bastırırken görürüz doktoru. Diğer doktorlar 'Acelesi yok, yazı bekleyin' derken, o lapa lapa kar altında yapmak ister ameliyatı. Ancak aile, tanıdığı bütün doktor ve tıp profesörlerini çağırır ve onların gözetiminde yapılan ameliyat gayet başarılı geçer. Plan boşa çıkartılmış gibidir. Şimdilik...
Aile hastaneye Fevzi Paşa'nın kan grubundan 10 şişe kan getirttiği halde, Dr. Fevzi Taner, Ankara'dan bir şişe "plazma" buldurur ve yine hastanede yeni çalışmaya başlayan bir başka doktor ve hemşireyle el birliği yaparak onu Mareşal'in damarlarına vermeyi başarır. Bu arada dost doktorları da her şeyin normal olduğunu söyleyerek gönderir. Plan başarıyla işlemektedir.

Bundan sonrasını Fıtnat Hanım şöyle anlatıyor:

"Ben odaya girdiğimde bir hemşire ile hastabakıcı kan veriyorlardı. Kan verme 10 dakika sürdü. [Ancak] 10 dakika sonra sapasağlam Mareşal gitmiş, yerine başka bir adam gelmişti. [O sırada] Hastanede tek bir doktor bile yoktu."

Mareşal'in titremeye başlaması üzerine hastane müdürünün evine koşar Fıtnat Hanım. Hastayı gören doktorun, "Gitti Mareşal. Benim haberim olmadan tek bir iğne bile yapılmayacak demedim mi?" diye bağırmaya başladığını söylüyor. Kan verilmesinden sonra ateşi 41'e fırlayan Fevzi Çakmak'a yapılan tam 30 adet iğne de fayda etmeyecek ve son nefesini "Allah, Allah" diye verecekti (tarih: 10 Nisan 1950, saat: 07.35).

Sonra Ankara'dan cenazenin derhal gömülmesi için baskılar başlamıştır. Fıtnat Hanım vermez kocasının nâaşını. Yakında bir ev tutarak oraya taşıtır ve haberi duyar duymaz eve doluşan gençlerle birlikte iki gece başında nöbet bekler. Nihayet Mareşal, ayın 12'sinde İstanbul'un gördüğü en kalabalık cenaze törenlerinden biriyle bir millet büyüğü olarak Eyüp'te toprağa verilir.

Acılı Fıtnat Hanım şunu der: "Bize rüşvet teklif eden ve serumu yaptıran doktor Fevzi Taner bir hafta sonra Ankara'dan son model siyah bir arabayla döndü."

Ne var ki, doktorun keyifli günleri sadece 1 yıl sürmüş ve bir kaza sonucunda o da hayatını kaybetmiştir.

Fıtnat Çakmak bir cümle daha söyler ki, adeta 1 numarayı deşifre etmekte, Fevzi Çakmak'ı İnönü'nün öldürdüğünü ima etmektedir: "İnönü kocamı hiç sevmezdi." Öyle ya, durduk yerde bu cümleyi telaffuz etmesinin bir mantığı olmalı, değil mi? Belki daha çok şey söyledi ama bize bu kadarı yansıtıldı. Tabii bir de şu sözleri:

"Şimdiye kadar sustum. Artık millet hakikati öğrenmeli."

Öyleyse sormak hakkımızdır:

Şimdiye kadar yalanlanmadığı halde, 44 yıldır gazetenin deyişiyle bu 'korkunç ifşaat'ın üzerine neden gidilmedi? Neden bünyesi ve nabzı kontrol edilmedi? Paşa'ya neden ve kimin emriyle plazma verildi? Aniden ortaya çıkan doktor, işini bitirdikten sonra nasıl aniden ortadan kaldırıldı?

Unutuyordum az daha: Paşa 1947 tarihli basın toplantısında şunları eklemişti sözlerine:

"Cenab-ı Hak'tan dileğim şudur: Bana, bu milletin hak ve hürriyetlerini elinde tuttuğu günü nasip etmeyecekse bir an evvel canımı alarak bana azap çektirmesin."

Belki de duası tuttu, kim bilir!

Not: Fıtnat Hanım'ın "korkunç ifşaat"ı, ilk olarak 1966 Eylül'ünün 29'unda İzmir'de çıkan bir haftalık gazetede (Hüryol) gündeme getirilmiş, ondan 15 gün önce de başka bir gazetede çıkmıştır.

Mustafa Armağan
(Zaman, 18.04.2010)

22 Nisan 2010

Kadı sicillerinin başına gelenler

Arkadaşlar olsun, okuyucular olsun, “Herkes siyaset yazıyor, sen neden yazmıyorsun?” diye soruyorlar.

Vereceğim cevap sordukları sorunun içerisinde zaten var: Herkes yazıyor o yüzden...

Türkiye’nin güncel konularını bir hatırlayalım: Anayasa değişikliği meselesi, Alman Başbakanı Merkel’in Türkiye’deki temasları yahut Moskova metrosunu kana bulayan terör saldırısı, vesaire, vesaire... Bu konular hakkında köşelerde hemen her gün kıymetli fikirler beyan buyuruluyor, hepimizi irşad oluyoruz, bendeniz de dolayısıyla fazlalık etmemek için başka bahislerde kalem oynatmaya çalışıyorum. Kültür, tarih, edebiyat, vesaire gibi konularda ama bu konuların geçmişinde değil, güncellerinde...

İşte, sizlere böyle bir konu: Üniversitelerimizde “Şer’iye Sicilleri” üzerinde yapılan son çalışmalar ve sıra sıra edisyon kritikler...

Önce “Şer’iye Sicili” ve “edisyon kritik” ne demektir, onu anlatayım:

“Şer’iye Sicili” yahut “kadı sicili”, eski asırlardaki mahkeme kayıtlarıdır. Eski devrin şehir yahut kasaba kadıları, baktıkları davaları ve verdikleri kararları davacının, davalının ve şahitlerin isimleriyle kaydetmişler, bu kayıtlar zamanla binlerce cildlik hacme ulaşmıştır.

HEPSİ TEK NÜSHADIR
Siciller, bundan birkaç yüzyıl önceki sosyal hayatı ve âdetleri araştırmak için birinci dereceden, çok önemli kaynaklardır. Kadı sicillerinin herbiri tek nüshadır, yani kadı efendi ne yazmışsa o kalmıştır ve kayıtların başka bir kopyası yoktur.

Matbaanın olmadığı devirlerde kaleme alınmış olan elyazması eserlerin metinlerinin karşılaştırılmasına da “edisyon kritik” derler. Ama bu iş, tek bir kitaptan değil, eserin değişik nüshaları üzerinde çalışılarak yapılır. Asırlar öncesinin yazarı bir eser kaleme almış, kitabın zamanla başkaları tarafından kopyaları çıkartılmış ama bu iş yapılırken metinde bazı farklar meydana gelmiştir. Meselâ bir kelime yahut isim yanlış yazılmış veya değişik kaydedilmiş, hattâ araya ilâveler de konmuş olabilir.

Edisyon kritik, eserin “müellif hattının” yani yazarının elinden çıkmış nüshasının bulunmadığı durumlarda, bütün nüshaları karşılaştırarak asıl metne ulaşmaya yarar.

Üniversitelerimizde, son senelerde şer’iye sicilleri üzerinde yapılan tezlerin neredeyse tamamının başlığında “Filân yerdeki falan numaralı şer’iye sicilinin transkripsiyonu ve edisyon kritiği” diye bir ifade yeralıyor. “Tek” olan ve metni yeni harflere nakledilen şeriye sicilinin birkaç nüshası varmış ve bu nüshalar üzerinde çalışılıp asıl metne ulaşılmış gibi işin tâââ başından sonuna kadar hatalı bir ifade...

NÂZ UYKUSUNDAKİ HOCALAR
Tezlerdeki bu başlıklar birtek şeyi göstermektedir: Tezi yapan öğrencinin “edisyon kritik” kavramından bîhaber olduğunu ve hocasının da mışıl mışıl uyuduğunu yahut onun da edisyon kritiğin ne demek olduğunu almış olduğu akademik unvâna rağmen bilmediğini, öğrenemediğini!

Her vilâyette bir veya birkaç üniversite açar ama o üniversitelere işinin erbâbı ve konusuna hâkim doğru dürüst hoca yetiştiremezseniz, kadı sicillerinin edisyon kritiğini yaptığını zanneden böyle bir mezunlar güruhuna ve önüne gelen tezin kapağını açmaya bile zahmet buyurmayan yardımcı doçent, doçent, profesör, vesaireye sahip olursunuz.

Geçmiş zamanın kadı efendileri kendi eserleri olan siciller üzerinde yüzyıllar sonra bu şekilde çalışılacağını tahmin edebilselerdi, zamânımızın ulemâsı için kimbilir ne kararlar verirlerdi!Doğru dürüst ve ciddî bir şer’iye sicili yayınını merak edenler için bir kaynak söyleyeyim: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi “İSAM” tarafından 40 cild olması planlanan İstanbul sicillerinin ilk beş cildi yayınlanmıştır. Önceki nesillerimizin birbirleriyle neden mahkemelik olduklarını öğrenmek isterseniz, bu sicilleri okuyabilirsiniz.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 31.03.2010)

Silahsız İngiliz komutan 95 yıldır bağrımızda

Çanakkale Savaşları'nda hayatını kaybeden Yarbay Wylie, Türkleri sevdiği için silah kullanmayıp sahile elinde kırbacıyla çıkmıştı. Wylie'nin mezarı, Gelibolu'daki tek bireysel mezar özelliği taşıyor.

Gelibolu Yarımadası, savaş tarihinde eşine belki de hiç rastlanmayan bir olayın kahramanını koynunda yatırıyor: İngiliz Yarbay Charles Hotham Montagu Doughty- Wylie... "Çanakkale 1915" adlı dergide yer alan bilgilere göre, Birinci Dünya Savaşı'ndan önce Anadolu'da diplomat olarak görev yapmış, Türkleri seven, hem Osmanlı sultanından, hem de İngiltere kralından madalya almış tek subay olan Wylie, Osmanlı'ya karşı Çanakkale'de savaşırken öldü. Wylie, Kraliyet Askeri Akademisi Sandhurst'ten 1889'da mezun oldu. Hindistan, Girit ve Somali'de asker ve diplomat olarak görev yaptı. 1906'da, konsolos yardımcısı olarak Konya'ya atandı.

KRAL VE PADİŞAHTAN MADALYA
Adana'da 1909'da çıkan Ermeni olaylarında arabuluculuk yapmaya çalışan ve kolundan yaralanan Wylie, bu olayda gösterdiği başarı nedeniyle İngiltere kralından CMS (Companion Ordor of St. Michael and St. George) madalyası aldı. Balkan Savaşı'nda Türk ordusunda İngiliz Kızılhaçı adına görev yapan Wylie'ye bu kez de padişah tarafından ikinci rütbeden Mecidiye Nişanı ödülü verildi. Wylie'nin eşi Lilian da bu savaşta hemşirelik yaptı. Charles Hotham Montagu Doughty- Wylie, 95 yıl önceki Çanakkale Kara Savaşları'na Royal Welch Fusiliers Alayı'nda yarbay rütbesiyle katıldı. Wylie, çok iyi Türkçe bilmesi ve Türk ordusunun yapısını iyi tanıması nedeniyle, Ordu Komutanı Ian Hamilton'un karargâhına atandı. River Clyde gemisiyle Seddülbahir açıklarına gelen ve 26 Nisan günü, çıkarmanın üzerinden 24 saat geçmesine rağmen sahilde hiç ilerleyemeyen İngiliz birliklerinin komutasını üstlenen Wylie, Türklere karşı silah kullanmak istemediğinden burada elindeki kırbacıyla sahile çıktı.

YÜZÜNDEN VURULMUŞTU

Bu sırada yanında bulunan Yüzbaşı Garth Neville Walford ile askerlerini direnen Türklere karşı yönlendirmeye çalışan Wylie, yüzünden vuruldu. Hemen ardından Walford da kurşunlara hedef oldu. İki subay, aynı gün kendi askerleri tarafından o bölgeye gömüldü. Walford'un mezarı daha sonra sahildeki "V Beach" mezarlığına nakledilirken, Wylie'ninki ise Gelibolu Yarımadası'ndaki tek mezar olarak bırakıldı.

Kaynak: AA

19 Nisan 2010

"Demokrasi gibi tarih de vesayet altında"

Mustafa Armağan’ın yeni kitabı Paşaların Hesaplaşması adını taşıyor. Armağan’la tarihi ve paşaları konuştuk.

• Resmi tarihin aleyhine en fazla yazıp çizen yazarlardan birisiniz. Neden böyle?

Resmi tarih dünyanın her yerinde ortalama insan için yazılmış bir tarihtir. Oluşturulmak istenen vatandaş tipi için uygun olan bir geçmiş icat edilir. Yani ‘Bana tarihini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.’ Bu bakımdan resmi tarihte birçok ayrıntı yuvarlanır, birçok bilgi elenir veya ‘düzeltilir’, amaca uygun bir tarih yoksa imal edilir. Bu da kaçınılmaz olarak resmi tarihin dışına epeyce malzeme ve mühimmat bırakmak demektir ki, dikkat ederseniz tartışmalar zaten bu resmi tarihçe görmezden gelinen, dışlanan noktalar etrafında kopmaktadır. Bir dönem resmi tarihin aksini söylemek cesaret isterdi kuşkusuz ama artık üzerinden 90 yılı aşkın zaman geçmiş bir zaman dilimini hala koruma ve kollamanın kime ne faydası var? Hatırlarsanız, Org. İlker Başbuğ, geçtiğimiz Ocak ayında Kâzım Karabekir’i anma toplantısında resmi tarihin tartışılmasına bir şey demiyoruz ama tarihin bir hesaplaşma alanı haline getirilmesine karşıyız, demişti. Haklı bence. Lakin katılmadığım nokta şurası: Resmi tarih üzerine bilgi ve yorum tekeli koyduğunuz ve birileri kalkıp da aykırı bir tez veya belge ileri sürdüğünde onu vatan haini gibi gördüğünüz zaman ister istemez tarihi bir hesaplaşma alanı haline getiriyorsunuz demektir. Tarihin bir hesaplaşma alanı haline gelmemesi için 1915 Ermeni tehciri konusu da dahil, yığınla konu üzerinde gezinen tehdidi kaldırmanız gerekir.

Şimdi bakın 27 Nisan 2007 gece yarısından sonra bana da özel bir e-mail geldi. O malum adreslerin birinden. Bana muhtırayı gönderiyor, aba altından sopa gösteriyor yani. Peki askeriyenin bunca işi gücü arasında neden beni takip ediyorsunuz? Beni kim takip eder? Askeri tarih uzmanları elbette. Onlar varsa yanlışlarımı çıkartıp ortaya koyar, iddiamı çürütür, olur biter. Ben diyorum ki, tarihi bir hesaplaşma alanı olmaktan çıkartacaksak, tarih üzerindeki resmi ve askeri vesayeti kaldırın. Nasıl vesayetçi demokrasi varsa vesayetçi tarih de var. Ben ‘Vesayetçi tarihe hayır!’ diyorum ve tarihin vesayetten kurtulmasının demokrasimizin vesayetten kurtulmasının şartlarından biri olduğuna inanıyorum.

• Sizce tarih, geçmişe ilişkin, istediğimiz gibi kurabileceğimiz bir anlatı olmaktan nasıl çıkar?

Şaşıracaksınız belki ama tarihi yalnızca tarihçilere bırakmamalıyız. Hepimizin tarihi bu. Zira tarihçiler büyük ölçüde ekollerden yetişir. Onlar da bizde hemen tamamen üniversitelere mahsustur. Üniversiteler derseniz, resmi tarihin en büyük dayanaklarından ve üreticilerindendir. İstisnalar hariç böyle bir tarihçilikten resmi tarihin eleştirilmesine yönelik bir çıkış beklenemez. Thomas Kuhn’un deyişiyle, onlar ‘normal bilim’in uygulayıcılarıdır. Oysa eleştiri ve özel anlamda ‘devrim’, bir başka paradigmaya sıçramakla mümkündür. Bunu biz bu ‘hard’ kurumlarla yapamayız. Ancak oralarda üretilen bilgiler dış gözlerle değerlendirildiğinde ve yönlendirildiğinde, yeniden açıklandığında bir hareket oluşabilir. Onun içindir ki, tıptan matematiğe, hukuktan sosyolojiye kadar pek çok alandan insanın tarihe girmesiyle, yani ‘haricilerin’ katkısıyla tarih alanında, içindekilerin dahi pek hoşnut olmadıkları bu paradigma değişebilir.

Denetlenemeyen, kendi başına bırakılan her şey gibi tarih de kokuşur. Dolayısıyla hepimizi ilgilendiren tarih gibi bir alanın da denetime açılması gerekir. Bu da farklı tarihler arasındaki rekabetin bir ihanet değil, bir zenginlik ve demokratik terbiye açısından bir fazilet olduğunu idrak etmemiz şart.

• Siz açıkladığınız verilere hangi kaynaklardan, nasıl ulaşıyorsunuz?

Bana sık sık sorulan sorulardan birisi ‘Lozan’ın gizli maddeleri var mıdır?’ oluyor. Ben de diyorum ki ‘Açık olan maddelerini okudunuz mu ki, gizlisini merak ediyorsunuz?’ Şurada 15 dakika içinde okunabilecek olan Lozan antlaşması metnini okuyan yok ama içinde olmayan maddeleri merak eden yığınla insan var. Yani okumadığımız bir kitabın içindeki olmayan satırları arıyor gibiyiz.

İşte tarihin istismar edilmesinin en büyük sebebi, yazılı tarihimizin olmayışı değil, olanların dahi adam gibi okunmuyor olmasıdır. Jean-Paul Roux çok haklı: “Tarihte sık sık şaşırmamızın sebebi, onu yeterince incelemeyişimizdir.”

• Tarihçiler arasındaki farklar kaynaklardan mı yoksa yöntemden mi ortaya çıkar?

Bakış açıları, yetişme tarzları, kapasiteleri... Çok şey etkiler sonucu. İngiliz tarihçi Buckle’ın çok sevdiğim bir sözü vardır: ‘Tarih çizilecek bir tablo değil, çözülecek bir problemdir’ der. İktidar tabloyu kusursuz bir şekilde çizmek ister. Biz ise onu problematik hale getirmeye uğraşırız. Sonuçta bu da bir iktidar savaşı. İktidar olanla iktidar olmak için can atan tarihler arasındaki kıyasıya rekabettir halen yaşadığımız sürtüşme. Bu kadar farklı bakış açılarının da farklı tarihler ve taban tabana zıt tarih kampları üretmesi kaçınılmazdır bir yerde.

• Osmanlı son zamanlarda daha fazla ilgi görmeye başladı. Bunun sebebi nedir?

Osmanlı’ya duyulan ilginin iki kökeni olduğunu düşünüyorum. Birincisi, uzun yıllar hem kışkırtılmış hem de bastırılmış bir tarihi okumanın getirdiği şaşkın ördek psikolojisi. Yani bir taraftan biz büyük ve eski bir devletiz, bu devletin Alparslanları, Fatihleri, Yavuzları var söylemi, öbür taraftan da, Osmanlı şöyle rezildi, böyle beceriksizdi, haindi vs. suçlamaları. Bu çarpıklık ister istemez bilinçaltına bir yara izi bırakıyordu insanların. Bu tipik bir nevroz sebebi. Tarih nevrozu. Osmanlı’ya mevcut yönelişin bir tür sağaltım arzusuna tekabül ettiğini düşünüyorum.

İkinci nokta ise Türkiye’nin içerisine girdiği iç ve dış açılım konjonktürü bu beklentiyi tetikliyor. Mesala Financial Times’ın 23 Kasım 2009 tarihli sayısında çıkan Delphine Strauss’un ‘Turkey’s Ottoman mission’ başlıklı makalesi, bazılarına Amerikan tezgâhı gibi görünse de, niye başka zamanda değil de tam şimdi gündeme geldiğini düşünürseniz birilerinin gözünde yeni dünyanın yükselenler çizgisine dahil olduğumuzu görürüz. Bu görmezden gelinemeyecek denli önemli bir olgu. Ancak Türkiye çok uzun süren Tek Parti zihniyeti ve darbeler yüzünden kendine çeki düzen vermemiş, modernleşme sürecini, otoriterleştirerek yaşamak gibi bir kaderin içine sürüklenmişti. Bu elbise yeni Türkiye’ye dar geliyordu. Böylece (yalnız Ak Parti değil) bizzat devlet tarafından iç açılımlar başlatıldı. Bunlar aslında çok geç kalmış adımlardı. Şimdilerde inisiyatif alan bir Türkiye, olayların, sorunların, cerahatlerin kararlılıkla üzerine giden bir Türkiye var karşımızda ve ‘bu’ Türkiye, kendisine baktığında, eskisine oranla geçmişindeki imparatorluk vizyonuna pazusunu daha yakın görmeye başladı. Eskiden dağın arkasında bulunan güneş, şimdi tepeye yaklaştıkça daha net görünüyor ve kendimizi artık o güneşe daha yakın hissediyoruz.
• Son kitabınızın adı Paşaların Hesaplaşması. Neden?

Yakın tarihimizin meşhur paşaları ve askerleri, Mustafa Kemal, İsmet paşalar haricinde neredeyse hiç bilinmez. Onlar da pek bilinmez ya, neyse, en azından elimizdekilerle biliyor gibi yapabiliyoruz. Oysa Refet Bele kimdir, diye sorduğunuzda alacağınız cevap, dudak bükmekten başkası olamaz. Selahattin Adil Paşa diye birisi yaşamış mıdır mesela? Rauf Orbay hayalet Casper gibi değil midir çoğunluk için? Şark Cephesi Komutanı Kazım Karabekir Doğu’daki onca zaferine rağmen ancak bu yıl, yani ölümünün 62. yılında Genelkurmay Başkanlığı tarafından anıldı. Yazık değil mi? Öte yandan 20 küsur yıl genelkurmay başkanlığı yaparak kırılması güç bir rekor kıran Fevzi Çakmak hakkında halk inanın aydınlardan daha fazla şey bilir. Tek kişi üzerine kurulu bir tarihin bizi getirdiği nokta, ne yazık ki, tarihin sevisizleşmesi olmuştur. Buna çare olarak da Çılgın Türkler gibi plasebo etkili haplar yapıyoruz, hamasi ve ‘roman’tik eserler yazdırmaya kalkıyoruz, okulları topluca Dersimiz Atatürk filmlerine götürüyoruz...

• Atatürk’ün Kürtlerle ilgili sözleri sansürlenmiş diyorsunuz.

1919 Ekim’inde İstanbul hükümetiyle Mustafa Kemal Paşa başkanlığındaki Heyet-i Temsiliye arasında imzalanan 2 numaralı gizli protokolün bir cümlesi sonradan metinden uçurulmuştur. Bu protokolde, Kürtlere serbestçe gelişmelerini temin edecek tarz ve biçimde kültürel ve toplumsal haklar verilmesinden söz ediliyordu. Bu konu üzerinde iki taraf mutabakat sağlamışlar, ancak 1924 sonrasında başlayan yeni süreçte bu mutabakat unutuluyor ve iş, artık belgelerin içinden Kürtlerle ilgili sözlerin çıkarılmasına kadar varıyor.

• Zübeyde Hanım’ın fotoğraflarında yanında gördüğümüz fesli adam Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi değil midir?

Kesinlikle değil. Çünkü Falih Rıfkı Atay da Çankaya’da bu fotoğrafı Cumhuriyet devrinde birilerinin bulup ona getirdiğini ama Atatürk’ün bir türlü ikna olmadığını yazıyor. Büyüttürüp bakmış resme ve sonunda ‘Bu benim babam değil’ deyip kestirip atmış. Onun sağlığında babasının fotoğrafları yoktur kitaplarda. İsmet İnönü döneminde mazbut aile anlayışı yaygınlaştırılırken, annesinin fotoğrafının yanına babasınınki de konulmuştur ve bugüne kadar da o fesli adamı biz Atatürk’ün babası olarak tanımaya devam etmişizdir.

Ayşe Düzkan
(Star, 11.04.2010)

Osmanlı yenildi, Polonya parçalandı

(Çariçe II. Katerina'nın Osmanlıları yenmesini gösteren temsili bir tablo - Stefano Torelli 1772)

1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Osmanlı mağlup olunca Rusya, Prusya ve Avusturya hep birlikte Polonya'yı paylaşmışlardı.

Tarihin en şansız milletlerinden biridir ve uzun süre başka milletlerin hakimiyeti altında yaşamışlardır. Polonyalılar'a uzun süre destek çıkan tek devlet ise Osmanlı İmparatorluğu olmuştur. 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı'nda mağlup olması üzerine Rusya, Prusya ve Avusturya hep birlikte Polonya'yı paylaşmışlardır.

TAMPON DEVLET

Türkler ve Polonyalılar, ilk defa 1389'da Birinci Kosova Meydan Muharebesi'nde karşılaştılar. Polonya, daha sonra 1396'da Niğbolu Meydan Muharebesi'nde Haçlı ordularına destek verdi. 1444'teki Varna Savaşı'nda ise Leh ve Macar Kralı Üçüncü Vladislav hayatını kaybetti. Kralın ölmesinden sonra Macar ve Leh tahtları birbirinden ayrıldı.

İkinci Bâyezid döneminde Boğdan (Moldovya) meselesinden iki ülkenin ilişkileri gerildi. Ancak 1490'da Lehistan ile barış yapıldı ve iki devlet arasındaki ilk antlaşma imzalandı. 1493'te barış yenilendi, ancak aradan dört yıl geçmeden Polonyalılar barışı bozdular. Boğdan hükümdarı Stefan Çel Mare'nin İkinci Bâyezid'dan yardım istemesi üzerine Türk akıncıları Polonya'da taş üstünde taş bırakmadılar. 1503'te yeni bir barış antlaşması imzalandı.

16. yüzyıl Osmanlı-Polonya ilişkileri bir önceki yüzyıla göre daha sakin geçti. Osmanlılar, Polonya'yı düşmanları Avusturya ve Rusya'ya karşı tampon devlet olarak düşünüp ve bu ülkenin istikrarlı bir şekilde yönetilmesinden yana oldular.
(Sakız adası açıklarında Osmanlılarla Ruslar arasında yapılan deniz savaşı - 1770)


POLONYA KRALI'NI OSMANLI SEÇTİ

İkinci Sigismund'un 1571'de varissiz ölmesiyle Jagellon hanedanı sona erdi ve Polonya yeniden istikrarsızlığa düştü. Rusya, Avusturya ve Fransa'nın hanedan aileleri Polonya Krallığı için mücadeleye başladılar. Osmanlılar, Polonya'nın Avusturya ve Rusya'nın kontrolüne girmesini istemediği için Fransa'nın adayını desteklediler ve 1573'te Henri'yi kral seçtirmeyi başardılar. Ancak Henri dört ay sonra Fransa Kralı olunca Polonya tahtı yine boş kaldı. Veziriazam Sokollu Mehmed Paşa, Polonya'nın stratejik öneminin farkında olduğu için, Osmanlı tâbiyetinde olan Erdel Beyliği'nin Voyvodası Stefan Bathory'i 1575'te Polonya tahtına çıkardı.

Osmanlı-Polonya ilişkileri için 17. Yüzyıl bir dönüm noktasıydı. Bu dönemde Tatarlar ve Kazaklar'ın karşılıklı sınır ihlalleri yüzünden Polonya'yla ilişkiler bozuldu. Genç Osman, 1621'de Polonya'ya karşı sefere çıktı.

Lehistan, Osmanlı himayesine giren Kazaklar'a saldırmaya devam edince ilişkiler tekrar gerginleşti ve 1672'de Polonya'ya savaş açıldı. Kamaniçe Kalesi fethedildi ve Türk ordusu, Polonya içlerine kadar girdi. Polonya bu durum üzerine Türk üstünlüğünü kabullendi ve Bucaş Antlaşması yapıldı. Antlaşma ile Podolya Eyaleti tamamen Osmanlı hakimiyetine bırakılmış; Polonya Osmanlı'ya vergi veren bir devlet olmuş ve Lehistan, Kazaklar'ın Ukrayna hakimiyetini tanımıştı. Polonya, kısa bir süre sonra antlaşmayı kabul etmek istemeyip, tekrar mücadeleye girdi. Ancak yeni Polonya Kralı Sobieski 1677'de Zuravna'da yenilince antlaşmayı kabullendi. Sobieski ise intikamını 1683'te İkinci Viyana kuşatmasında Osmanlı ordusuna vurduğu darbe ile aldı.

18. yüzyılda Polonya Avrupa devletlerinin kuklalarını oynattığı bir tiyatro sahnesine döndü. Her devlet kendi adayını Polonya tahtına çıkarmak için uğraşıyordu.

18. yüzyılın ikinci yarısında Rusya'nın desteklediği Üçüncü August'un tahta geçmesi Polonya'yı tam bir Rus uydusu hâline getirdi. Üçüncü August'un yerine yine Rusya'nın desteği ile tahta Pontiyatovski geçti. Polonyalılar, ülkelerinin bağımsızlığını sağlamak üzere harekete geçip, Osmanlı İmparatorluğu'ndan yardım istediler.

Osmanlı yönetimi 1768'de Rusya'ya savaş açınca Polonya bu haberi bir bayram edasıyla karşıladı. Zira Leh milliyetçilerinin büyük çoğunluğunda "Oder ve Vistül'den Türk atları su içmedikçe Polonya'nın bağımsızlığa kavuşamayacağı" inancı vardı. Ancak savaşta Türk ordusu büyük bir mağlubiyete uğradı. Prusya ve Avusturya ile anlaşan Rusya, Polonya'yı bu iki devletle üç aşamada paylaştı.

Osmanlı İmparatorluğu, Polonya'nın yok edilmesini uzun bir süre kabullenmedi. Yabancı elçiler kabul edilirken Polonya elçisinin adı da zikredilir, cevap olarak da "Henüz gelmedi, yolda" denirdi.

KATOLİK SLAVLAR

Polonyalılar'ın dedeleri, Milattan Önce 2 binlerde bu bölgeye yerleşen Slav kabileleridir. Roma medeniyetinin bu bölgeye ulaşmaması sonucu Polonyalılar'ın dedeleri uzun bir süre içine kapalı ve geri kalmış bir şekilde yaşadılar. Bölgenin iklim şartlarından dolayı dışarıdan fazla göç almaması yüzünden Slav unsurlar ağırlıklarını korudular.

Slav kabileleri, 10. yüzyılın ortalarına kadar devletsiz, ilkel ve kabile düzeni içinde yaşadılar. Piast hanedanı bu tarihte Polonyalılar'ı, ilk defa aynı çatı altında topladı. Hanedanın kurucusu Birinci Mieszko, 966'da Hıristiyanlığı benimsemişti. Mieszko, kilisenin yardımıyla ülkenin sınırlarını genişletti ve Katolikliğin diğer Batı Slavları'nca da benimsenmesini sağladı.

Lehler, yani Polonyalılar'ın en önemli özelliği Slav olmalarına rağmen, Katolikliği benimsemeleriydi. Ancak bu yüzden kimseye yaranamadılar. Almanlar'a Slav olmaları yüzünden, Ortodoks Ruslar da Katolik olmalarından dolayı Polonyalılar'ı dışladı.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 11.04.2010)

Bir amaç etrafında toplandılar

(Türkiye adını taşıyan ilk Türk devletinin meclisi, bu yıl 90’ıncı yaşını kutluyor)

Birinci Dünya Savaşı merkezi devletlerin yenilgisiyle bitti. Öyle olacağı bazıları için bir bilinmez değildi. Nitekim Yarbay İsmet Bey, Fransız-Alman harbinin şiddetlendiği bir dönemde Enver Paşa’ya hitaben kaleme aldığı bir raporda Almanların Rusya karşısındaki galibiyetinden sonra Almanya’ya atfedilen kudret Marne cephesinde bir sukutuhayale dönüştüğünü, bu bölgedeki Fransız savunmasına karşı (Mareşal Geoffrey’nin komuta ettiği cephe) Almanya’nın artık zaferi garanti edecek bir müttefik olamayacağını bildirmiştir.

İttihat ve Terakki yöneticileri imparatorluğu Almanya’nın tarafında savaşa sokmanın ağır bedelini ödediler. Savaş sonunda Versailles Sarayı’nın muhtelif bölümlerinde yapılan anlaşmalarla Avusturya parçalandı, Macaristan adamakıllı küçüldü ve bir anarşiye gark oldu. Almanya kendisine dikte edilen ağır şartlar dolayısıyla iktisadi krizi aşamadı ve tarihin en korkunç rejimine yuvarlandı.

Türkiye Sevres porselen fabrikasındaki müzede önüne konan anlaşmayı imzaladı. Ama bunu Ankara’daki hükümet kabul etmedi. Ankara kabul etmeyince İstanbul’da olmayan meclisin (19 Mart 1920 işgali ile Meclisi Mebusan azaları ya tevkif edilmişti ya da bir köşede saklanıyorlardı) yerine teşkil edilen Şura-ı Saltanat’ın bu anlaşmayı tasdiki fazla bir şey ifade etmedi. Padişah dahi tasdik edemedi. Birinci Dünya Savaşı’nın mağlupları içinde galiplerin dikte ettiklerini kabul etmeyen tek devlet Türkiye oldu.

16 Mart 1920’de İstanbul işgal edildi. Şehzadebaşı’ndaki karakolun bütün askerleri şehit edildi. Yakın tarihimizin bu ünlü abidesi hoyrat ve bilgisiz imar hareketleri sayesinde şimdiki belediye sarayını inşa etmek için yıkılan yapılardandır. Bu işgal gayrimeşru ve mütareke hükümlerine aykırı olarak değerlendirilmiştir. Yeni meclisin Anadolu’daki direniş hareketinin merkezi olarak teşkili kaçınılmazdı.

23 Nisan günü İttihat ve Terakki kulübü binasında ilk açılış oturumu yapılan meclise ilk anda sancaklardan ve livalardan seçilen 115 mebus katıldı. Bu mebuslar geldikleri bölgede sandıklar kurularak umumi bir seçimle belirlenmemişlerdi. Daha çok her yerde teşkil edilen ve Mustafa Kemal Paşa tarafından bir elde toplanan müdafaa-i hukuk gruplarından seçilip gönderilen mebuslardı. Ayrıca İstanbul’daki son Osmanlı meclisinin üyeleri Ankara’daki meclisin tabii üyeleriydi. Bunlar Ankara’ya ulaştıkça ve Malta sürgününden döndükçe Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne katıldılar. Adı üzerinde, tarihte ilk defa Türk devleti Türkiye ismini taşıyordu. İstanbul saltanat ve hilafetin haklarını savundukları için 1876 Kanuni Esasi’yi esas aldılar. Ama bu metin aslında Ankara hükümetine uygun anayasa olamazdı. 1921’de kısa ama çok ilginç bir anayasa daha hazırlandı.

Ardında parlamenter bir gelenek vardı
Ankara’daki meclis hükümeti tarihte ilk örnek değildir. Fransız ihtilal meclisi de Sovyet Rusya idaresi de meclis hükümetiydi. Ama öbürlerinden bir farkı vardı. Savaş içinde olunmasına rağmen meclis reisine başkumandanlık yetkisini vermişti. Meclis denetim yetkisini hassasiyetle kullanmıştır. Ankara fakirdi. Zecri mali tedbirlerle savaşılıyordu. Ve bu ilk meclis askeri harcamalara kadar her şeyi denetliyordu.

Bu yıl Türkiye adını taşıyan millet meclisimiz 90 yaşında. Arkasında parlamenter bir anane vardı. Devlet gene başkent değiştirmişti. Türk imparatorluğunun 470 yıllık başkenti bu sefer Anadolu içlerine çekildi.

Ve ihtilaf devletleri ile ayrı ayrı anlaşmalar imzalandı. İngiltere yalnız kaldı ve Yunanistan’ı kullanmaya devam etti. İlk meclisin farklı dünya görüşlerine sahip mebusları bir amaç etrafında toplanmışlardı. Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerinin kurmak istedikleri dünya ve düzen Türkiye’de kabul edilmeyecekti.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 18.04.2010)

15 Nisan 2010

Atelier Creart'tan "Osmanlı Motifli" t-shirtler!

Sadece Osmanlı motifli değil, Mustafa Kemal Atatürk'e, Fatih Sultan Mehmed'e, Mevlana Celaleddin-i Rumi'ye, Katip Çelebi'ye, Mimar Sinan'a ve daha birçok ünlü isme özel tshirtleri şurada bulabilirsiniz. Gelen bir mail neticesinde paylaşmak istedim. Fiyatlar da makul görünüyor.

Ertuğrul Gazi'nin gerçek hikayesi, NTV Tarih Nisan sayısında!

13. yüzyılın başlarında, Ertuğrul Gazi 340 kişiyle birlikte Anadolu Selçuklu hükümdarı Alâeddin Keykubad’ın Eskişehir civarındaki gazâsına katıldı. Moğol istilasına karşı Konya’ya dönen Alâeddin, akıncı başı Ertuğrul’a Söğüt’ü yurt olarak verdi. Şeyhülmüverrihin Halil İnalcık son araştırmalarıyla Ertuğrul Gazi hakkında hiç bilinmeyenleri açıklıyor, yanlış bilinenleri düzeltiyor. Dergide ayrıca Osmanlı dönemine ait güzel müzikleri barındıran bir de cd mevcut.

13 Nisan 2010

Nisan ayında yapılacak iki tarih söyleşisi

İlber Ortaylı ile Tarih Yolculuğu

Özellikle 19. yüzyıl Osmanlı modernleşmesiyle ilgili, Osmanlı’da değişim ve anayasal rejim sorunlarıyla ilgili sohbetlerin yapılacağı programda İlber Ortaylı, Osmanlı şehirlerinin ulaşım sisteminden kurum yapısına ve mimarisine dek detaylı bilgiler sunuluyor. Seminerde, hilafet kurumu ve Panislamizm’e dek, Osmanlı İmparatorluğu hakkında pek çok bilinmeyen konu hakkında bilgilere yer veriliyor.

Tarih: 22 Nisan Perşembe
Saat: 18.00
Yer: Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Portreler
"Abbas Sayar"

Geçen ayın sohbetinde 1945 yılı sonrasında, Necip Fazıl Kısakürek'in etrafında kenetlenen genç şair ve yazarların portrelerine yer verilmişti. Ahmet Güner Sayar; bu ayki sohbetinde ise bu gurubun içinde yer alan ve şiir, hikâye, romanlarıyla çağdaş Türk edebiyatında bir yer edinen Abbas Sayar’ı; özellikle pek bilinmeyen şairliğine vurgu yaparak tanıtmaya çalışılacak.

Tarih: 24 Nisan Cumartesi
Saat: 14.00
Düzenleyen: Ahmet Güner Sayar
Yer: Altunizade Kültür ve Sanat Merkezi

12 Nisan 2010

Demokrasinin yeni bir kırılma noktasında Fevzi Çakmak'ı anmak

Vefatının 60. yıldönümünde Genelkurmay Başkanlığı dahil pek çok mahfilde anılacak olan Fevzi Çakmak, toplumsal hafızamızı rüzgârda sürekli hareket eden bir diken gibi rahatsız etmeye devam etmekte.

Sol kesim onu Nazım Hikmet'i hapse attırdığı için affetmemekte, liberaller fazla devletçi ve asker kafalı bulmakta, ulusalcılar fazla dinci, İslamcılar ise İstiklal Savaşı'ndaki emeğini takdir etmekle birlikte, dinin kamusal hayattaki belirleyiciliğini ortadan kaldıran inkılaplar yapılırken sessiz kalmasına bir türlü anlam verememektedirler. Bütün bunlara resmi ideoloji tarafından dışlanmış olmasını ilave ederseniz, "Mareşal"in ne İsa'ya, ne Musa'ya yaranabildiğini görürsünüz.

Aynı zamanda bu denli sevilen ve sevilmeyen; ama kimsenin de değerini inkâr edemediği bir şahsiyet, tarihçiler için neresinden baksanız ilginçtir. Ancak tarihçiliğimiz genellikle problem çözmektense tablo çizmeye bayıldığı için Mareşal'in henüz elimizde doğru dürüst bir hayat hikâyesi yoktur. (Tespit edebildiğim kadarıyla 2005'e kadar hakkında sadece iki doktora tezi hazırlanmış.)
Peki kimdir Fevzi Çakmak?

1876 doğumludur. Kuleli Askeri Lisesi'ni ve Harbiye'yi bitirip kurmay yüzbaşı olarak ordu saflarına katılır. Arnavutluk'ta uzun süre görev yapar, ardından Balkan savaşları ve Çanakkale'den Kafkas, Sina ve Filistin cephelerine kadar uzanan yıpratıcı bir mesai bekler kendisini. Savaş sonunda hastalanarak İstanbul'a dönmüş ve Genelkurmay Başkanlığı görevine getirilmiştir. Böylece bir Osmanlı Genelkurmay Başkanı, TC'nin de Genelkurmay Başkanlığı'nı üstlenerek arada bir kopukluk olmadığını ispat etmiş bulunuyor.

Fevzi Paşa'nın daha İstanbul'dayken Milli Mücadele'ye yaptığı katkılar bu görev süresinde gerçekleşecektir. Neler mi?

Mesela Mustafa Kemal Paşa'nın 9. Ordu Müfettişliği'ne atanmasını sağlamıştır. Anadolu'ya silah ve mühimmatın kaçırılması işini el altından organize etmiştir. İstanbul hükümeti işgal altında olduğundan Anadolu'da millî bir yönetim kurulması ve Kuva-yı Milliye'nin bu yönetime bağlanması için Cevad Paşa ile beraber karar almış ve kararı Mustafa Kemal Paşa'ya açıklamış, onun da onayını aldıktan sonra yürürlüğe koymuştur.Fevzi Çakmak'ın Milli Mücadele'deki rolü de nedense geçiştirilmektedir. Halbuki gerek 2. İnönü Savaşı'nın, gerekse Sakarya ve Büyük Taarruz'un stratejisini belirleyen, ön saflarda Mehmetçiğin yanında bulunan Fevzi Çakmak, elinden düşürmediği Kur'an-ı Kerim'iyle İstiklal Savaşı'nın kazanılmasında en önemli amillerden biri olmuştur. Mesela Garp Cephesi Komutanı İsmet Paşa, 2. İnönü Savaşı'ndan sonra çektiği şu telgrafta Fevzi Paşa'ya 'savaşı sen kazandın' demektedir:

"Asker, subay ve komutanlarımızın tarihî kahramanlık ve yeteneklerini yüksek yönetimiyle düşmana üstün ve muzaffer kılan Fevzi Paşa'ya, ben dahil bütün ordunun samimi ve mutlak olan itaat ve saygılarını belirtirim."

İsmet Paşa çekilme emrini verip cepheden uzaklaştığı halde Fevzi Paşa duruma el koymuş ve ricati durdurup askeri hücuma geçirmiş, bu da İnönü zaferi adıyla tarihe geçmiştir. Nitekim Sakarya savaşında olsun, Büyük Taarruz'da olsun hizmetleri, bizzat Mustafa Kemal Paşa tarafından belirtilmiş, kendisine ısrarla "Paşa Hazretleri" demeyi tercih etmiştir.

Talih ne sürprizler hazırlıyor insana: Mareşal'e, 12 Ocak 1944 günü İsmet İnönü'den görevden alındığına dair bir mektup gelir. Derhal istifa eder ve ardından 2 yıl sürecek olan inziva dönemi başlar. 1946'da Demokrat Parti'nin kuruluşuyla birlikte Paşa'nın son 4 yılını dolduracak olan siyasî hayatı başlar.

Bu kritik dönemde onun kararlı duruşunu ve demokrasimize katkılarını ön plana çıkarmaya fazlasıyla ihtiyacımız olduğuna inanıyorum. Zira siyaset zehrinin askerin iliğine işlediği bir zamanda yetişip de onun kadar askerlik ile siyaset arasına duvar çekebilmiş başka bir isme pek rastlayamıyoruz. Ahlakı, dürüstlüğü ve mertliğiyle temayüz etmişti. Komutan oluşunu şahsi hayatında bir avantaj noktası haline getirmeye karşı olan Gazi Osman Paşa'nın paltosundan çıkmıştı.

DP listesinden bağımsız olarak girdiği 1946 seçimlerinde İstanbul'dan en yüksek oyu alarak milletvekili seçilen Çakmak, görülmemiş bir törenle Ankara'ya uğurlandı. Cumhurbaşkanlığı seçimine katıldı ve İnönü'nün rakibi oldu, 59 oy aldı. O günlerde yaptığı bir açıklamada "Kanımın son damlasına kadar millet ve hürriyet için çalışacağım." demişti. Öyle de yaptı.

İki yıl sonra Mareşal'i Millet Partisi'nin fahri genel başkanı olarak görüyoruz. Görev yaptığı süre içinde orduyu siyasetten uzak tutmak için çalıştığını, halkın isteği üzerine Meclis'e girdiğini belirtiyor ve milletin iradesi sandığa yansımazsa Türkiye'nin uçuruma yuvarlanacağını söylüyordu. MP bunu önlemek ve halkı iktidara taşımak için kurulmuştu. Son olarak "Biz Hakk'a ve Millet'e dayanıyoruz." diyordu.

Ancak yaşı ilerlemiş, siyasetin istediği yüksek tempo Paşa'nın sağlığını etkilemeye başlamıştı. Hastalandı. 1950 seçimleri yaklaşıyordu. Cumhurbaşkanı İnönü kendisini ziyarete gelmek istiyordu. Besbelli halkın Mareşal'e olan teveccühünden pay kapmak istiyordu kurt politikacı. Gelmesin ziyaretime, dedi, istemiyorum. Bu cevap Mareşal'i halkın gönlünde bir kez daha yüceltti.

Türkiye'nin tarihinde yeni bir sayfa açılmak üzereydi ki, beklenmedik bir ölüm haberi bomba gibi düştü ajanslara: Fevzi Çakmak ölmüştü. 11 Nisan 1950 günü Türkiye'nin dört bir yanından insanlar akın akın İstanbul'a taşınıyor, on binler cenazesini omuzluyordu. Ezanın bile Türkçe okunduğu CHP iktidarında, sokaklarda Arapça tekbirler getiriliyor, ilahiler söyleniyor, dualar ediliyordu. Bu sırada radyoda halkla alay edercesine hafif müzik yayını devam ediyordu. Yüz binlerce insanın elleri üzerinde götürüldüğü Eyüp'te dedesi Müftü Bekir Efendi'nin yanında toprağa verilmişti.

Bir ay sonra yapılan seçimde DP 400'ün üzerinde sandalye kazanmış, CHP 69'da kalmıştı. Bunun üzerine halk o müthiş cenaze törenini hatırlayarak "Bir cenaze CHP'yi sandığa gömdü." diyecekti. Böylece Mareşal, hayatıyla dürüst bir askerin siyasetten uzak durması gerektiğini öğretirken, ölümüyle de siyasetin halka rağmen değil, halkla beraber yapılacağını, bunu anlamayanların nasıl hüsrana uğrayacağını göstermiş oluyordu.

1946'da kendisini Ankara'ya uğurlamak için toplanan kalabalığı görünce gözyaşlarını tutamamış ve "kurtarıcımız" diyenlere gülümsemeye çalışarak, "Yaşayın evlatlarım. Ancak sizsiniz milleti kurtaracak. Ben de sizin naçiz yardımcınızım." şeklinde mukabele etmişti.

Askerlikte geçerli olan milleti kurtarma görevini sivil hayata da taşımak isteyen gafillere verilebilecek en güzel cevap bu olsa gerekti.

Mustafa Armağan
(Zaman, 10.04.2010)

Bilecik’te Karay Kongresi

Karay” İbranca bir kelimedir; anlamı okuyan olabilir. Yahudi inancındaki bir grubun sadece Tevrat’a bağlı kalması ve Tevrat’tan sonraki dönemde hahamların geliştirdiği hukuk ve tefsirleri ve Kudüs ve Babil Talmut’unu tanımamasından dolayı ayrı bir cemaat oluşturur. Türkler mazide sahip oldukları gök tanrıcılık, Şamanizm, Budizm, Maniheizm, Hıristiyan Nasturilik dışında bu asırda dahi geniş ölçüde Müslümanlık, Rum-Ortodoks Hıristiyanlık ve Yahudi dinlerindendir. Karayların dışında Kırım yarımadasında Kırımçak dediğimiz az sayıda Tevrat ve Talmut’a inanan Ortodoks Yahudi bir grup da vardır.

Hazar Hanlığı tarihte muhtelif kabile ve etnik gruplardan oluşan bir siyasi birlikti. Ünlü Türkolog Omelian Pritsak’ın da üzerinde durduğu gibi Hazar bir kavmin adı değil, Osmanlı veya Sovyet gibi bir camianın adıdır. Bu devlette üst sınıf Yahudi dinindeydi, bir başka grup da Yahudi Karay mezhebindeydi. Dolayısıyla bunlar Karay’ın çoğulu olan Karaim diye anılırlar. Kıpçak Türk grubundan olan Karaimlerin ayrı bir lehçeleri vardı. Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sonra önemli miktarda Karay İstanbul’a getirilmiştir. Yerleştikleri mıntıkaya Karayköy (Karaköy) dendiği anlaşılıyor. Karaylar Kırım’da bugün sadece sekiz yüz kadar nüfustur, kendi lehçelerini unutmuşlardır. Fakat dildeki uyanış bizim Türkiye Türkçesine ilgiyle başlamıştır. Polonya ve Litvanya’daki Karayların miktarı ise üç bin kadardır; Ananias Zaiançsikovsky, Alexandr Dubinsky, Sigmund Abrahamoviç ve Galina Kobetayskaya gibi bilginlerin yanında entelektüel tabakası ve işadamları kuvvetlenen bir gruptur. Türk Karayları Genellikle Sami asıllı ve İsrailoğullarından olup, Mısır’da yaşayan ve 1948’den itibaren İsrail’de Ramleh civarında 40 bin nüfusa sahip Karay topluluğu ile kendilerini pek aynileştirmezler. Zira coğrafya ayrıdır, dil ayırıdır, tarihi oluşum ayrıdır.

Mazide önemli din adamları vardı; bugün Karaim Lehçesi Birleşmiş Milletlerin koruması altındaki dillerden sayılıyor. Türkiye Yahudi diline, kültürüne (Judaistik) eğitimine ve araştırmasını önem vermiyor; Karay kültürüne de hiç değilse bu noktadan yaklaşması beklenirken, Türkoloji tetkikleri de eksik kurulduğundan Karaim kültürü ile sadece bir iki meslektaş ilgileniyor. Bu bakımdan bu hafta pazartesi-salı günü Bilecik Üniversitesi kampüsünde yapılan iki günlük semineri takdirle karşılamak gerekir. Böyle küçük ve yaşam savaşı veren topluluk Bilecik valisinin, belediye reisinin ve bölgenin diğer belediye reisi ve kaymakamların ve başsavcının katıldığı bir toplantıda dünyanın her yerindeki seçkin temsilcileriyle bulunmaktan mutlaka onur duymuşlardır. Açılımın biraz da dünyaya yapılması gerekir. Türkiye üniversitelerinin geniş bir tarihte ve coğrafyada ilmi esaslara göre gezinmesi, yani araştırma yapması toplantı ve yayınlar ortaya koyması gerekir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 10.04.2010)

Bu şavaşta 600 bin asker öldü

Afrika’dan en gaddar şartlarda nakledilen ve güneyin çiftliklerini işlemekte kullanılan köleler kuzeyi rahatsız ediyordu. Kuzey onları köle değil, düşük ücretli ama hür işçiler olarak kullanmayı tercih ediyordu.

12 Nisan 1864’de neredeyse 150 yıl önce, Amerikan İç Savaşı başladı. Başkan Abraham Lincoln’dü. Birleşik Devletler’in tarihindeki ilginç kişiliklerdendir. Tıpkı Louis Pasteur ve Edward Gibbons gibi okulu sevmeyen ve evde eğitim gören çocuklardandı. Birleşik Devletler’de köleliği kaldırmayı amaçlıyordu. Bunun için başkanlık dönemi bu ülkenin tarihindeki en kanlı savaşın yaşanmasına neden oldu. Afrika’dan en gaddar şartlarda nakledilen ve güneyin çiftliklerini işlemekte kullanılan köleler kuzeyi rahatsız ediyordu. Kuzey Amerikalılar yani Yankee’ler Güneylilere “köle sahibi” diye hakaret ediyordu. Amerika Birleşik Devletleri’ni yönetenler zencileri köle olarak değil düşük ücretli ama hür işçiler olarak kullanmayı tercih ediyordu. Birleşik Devletler’in kuzeyi, özellikle Abraham Lincoln’ün memleketi olan Illinois, komşu Michigan, Massachusetts, Pennsylvania gibi bölgeler Avrupa’yı geçecek düzeyde sanayileşmekteydi. Güney Devletleri, Virginia, Güney Carolina, Louisiana, Georgia gibi bölgeler ise köleliğin kaldırılmasının tarımsal üretimlerine en büyük darbe olacağını düşündüler. Ayrılık gecikmedi. Kuzey Devletleri “Union”, güneyliler ise “Confederacy” adı altında birleşti. Bu başlıkta bile konfederasyonu meydana getiren üye devletlerin aşırı özerklik tutkusu gözleniyordu. Savaş dört yıl sürdü.

Şehirler tahrip oldu, çiftlikler yağmalandı
İç savaş Amerikan halkı için bir felaket oldu. Kullanılan silahlar, özellikle piyade tüfekleri ve toplar, tıpkı Prusya-Avusturya Harbi’ndekiler gibi mütekâmildi. Ama kuzeyli ve güneyli her iki tarafın da komutan ve kurmaylarının bu silahlar için gerekli olan siper savaşı ve manevra bilgisine henüz sahip olmadıkları söyleniyor. Yüzde altmışı daha donanımlı ve gerçekten Birleşik Amerika bilincine sahip kuzeylilerden olmak üzere 600 bin asker bu savaşta öldü. Çoğu Güney eyaletlerinde olmak üzere şehirler tahrip oldu, çiftlikler yağmalandı ve sivil halk da büyük kayıplar verdi. Amerikan İç Savaşı modern harplerin cephe gerisine de sıçrayacağının ve büyük tahribat yapacağının ilk örneğidir. Bununla birlikte bu savaş hakkında bilgi edinmeyen dünya, yani Avrupa 1914’teki Büyük Savaş’a boş hayallerle ve savaş çabuk sonuçlanır diye girdi. Yıkım elbette daha ağır oldu. Kuzeyliler kazandılar. Abraham Lincoln güneyin silik Başkanı Jefferson Davis karşısında yeni Amerika’yı çizdi. O kadar kolay değil, kuzeyin yarattığı özgürleşen zencilerden oluşan işçi sınıfı, güneyde savaşın getirdiği kanuna rağmen halen üçüncü sınıf muamelesi görüyordu. Yaşamdaki zorluklar ve ayrımcılık için bir yüzyıl daha geçmesi gerekecekti. 1865’te Amerikan tarihinin en ilginç Başkanı Abraham Lincoln bir güneylinin kurşunlarıyla hayatını kaybetti. Zencilerin demokratik bir topluma intibakı için bu kurban yetmedi. 100 yıl sonra bir diğer başkan, J.F. Kennedy de benzer sebeplerden dolayı suikasta uğradı; yetmedi Martin Luther King ve Malcolm X de...

Dört yıl süren savaşın sonunda güneyle kuzeyin nefreti keskinleşti; abartılar kaybolmadı, sadece örtüldü. Jesse James gibi güney ordularında savaşan bir eşkıya bile bundan sonraki yıllarında kuzeylileri soyup güneylilere yardım ediyordu. Kuzey-güney savaşı tezatlı bir biçimde Amerikan toplumunda Amerikalılığı da güçlendirdi. İlk defadır ki Amerikalılar politikacıların, anayasanın, kongrelerin dışında uzun bir dört yıl boyu kan dökerek Birleşik Devletlerin sınırını çizdiler.

Kuzey-Güney farkı hâlâ ortadan kalkmadı
Eski rejimin tortularına rağmen gittikçe gelişen sanayi, güneyin tarımsal yapısını da emdi, kendine uydurdu. Ama kuzey-güney farkı ortadan kalktı mı; tabii ki hayır. Zenci beyaz ayrımı ne dereceye kadar çözüldü, kuzeyde muhafazakâr sayılan cumhuriyetçiler, güneyde insan hakları ve yurttaşlık bilinci konusunda demokratlardan daha soldalar. Güney ile Kuzey Amerikan halkının dünya görüşleri tavırları yaşam anlayışları siyahilerle ilişkileri birbirinden farklı, Amerika’nın iç sorunları çözülmüş değil; uzlaşma yöntemiyle sözde örtülerek devam ediyor. Her iç savaş gibi Amerikan İç Savaşı da ibret alınarak incelenecek ve bilinmesi gereken bir olay.Savaşı anlamak için bu kitabı okuyun
Savaşı anlamak için sakın ola ki ayrıntılı bir Birleşik Devletler tarihi veya iç savaş yorumu okumaya kalkmayın. Aslında mahalli bir tarihçi olan ve iç savaş dönemi üzerine yaptığı araştırmayı romanlaştırarak “Rüzgar Gibi Geçti” diye bilinen ölümsüz eseri ortaya koyan Margaret Mitchell’i okumak, hepsinden evladır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 10.04.2010)

11 Nisan 2010

Tarih meraklılarına kitap listesi

Habertürk'te "Tarihin Arka Odası" programında Selçuklu ve Osmanlı tarihine ilgi duyanlar için önemli bir kaynak kitap listesi verildi. Bu kitaplara blogumuzun sağ kısmında yer alan Kitapyurdu menüsünden de ulaşabilirsiniz. İşte Murat Bardakçı ve Erhan Afyoncu'nun tavsiye ettiği kitaplar:

İbrahim Kafesoğlu: Türk Milli Kültürü
Osman Turan: Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti
Osman Turan: Selçuklular Zamanında Türkiye
Faruk Sümer: Oğuzlar
İsmail Hakkı Uzunçarşılı: Osmanlı Tarihi, 4 Cilt
İsmail Hakkı Uzunçarşılı: Osmanlı Saray Teşkilatı
İsmail Hakkı Uzunçarşılı: Kapıkulu Ocakları
İsmail Hakkı Uzunçarşılı: Osmanlı İlmiye Teşkilatı
İsmail Hakkı Uzunçarşılı: Osmanlı Merkez ve Bahriye Teşkilatı
İsmail Hami Danişmend: İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi
Halil İnalcık: Devlet-i Aliyye
Halil İnalcık: Osmanlı İmparatorluğu, Klasik Çağ
Halil İnalcık: Osmanlı İmparatorluğu’nun Sosyal ve Ekonomik Yapısı
Nicolae Jorga: Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, 5 Cilt
Abdülbaki Gölpınarlı: 100 Soruda Tasavvuf
Abdülbaki Gölpınarlı: 100 Soruda Mezhepler ve Tarikatler
İlber Ortaylı: İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı
Erhan Afyoncu: Sorularla Osmanlı İmparatorluğu, 6 Cilt
Erhan Afyoncu: Osmanlı Tarihi Araştırma Rehberi

10 Nisan 2010

Gizlenen Tarihimiz, Blog Ödülleri'nde yarışıyor

Blog Ödülleri 2010 adlı, halk oylamasına dayalı yarışmada Gizlenen Tarihimiz, Kültür Sanat Blogları Kategorisi'nde aday. Oylarınızı bekler, saygılar sunar. Oy vermek için adres şurası.

9 Nisan 2010

1 Nisan şakası'nın ortaya çıkış sebebi

Soru: 1 Nisan Şakası'nın gerçek çıkış sebebini bildirirseniz sevinirim. Kimileri Endülüs'ün bu tarihte düştüğünü, Haçlı Ordusu komutanının sözünden caymasının o güne rastlamasıyla ilgili olduğunu söylüyorlar.

Hüseyin Çatalkaya

Cevap: Bunu Endülüs'ün düşmesiyle alakası yoktur. Son kale Gırnata'nın düşüşü 2 Ocak 1492'dir. 1 Nisan, esasında Batı'daki bir takvim değişikliği sırasında yaşanan şaşkınlığın ürünüdür. Takvim reformuyla yılbaşı 1 Ocak'a alındığı halde onu hala 1 Nisan'da zanneden aymazlara karşı yapılan şakalardır. İngilizce'de Nisan Aptallarının Günü (April Fools' Day) şeklinde geçmesinin sebebi budur.

Mustafa Armağan

Abdülhamid'siz Yüzyıl

Mustafa Armağan'ın Bilim ve Sanat Vakfı'ndaki derslerinin üçüncüsü 10 Nisan Cumartesi günü yapılacaktır. Başlama saati 14.00. Konu: Abdülhamid'siz Yüzyıl. Detaylı bilgiye şuradan ulaşabilirsiniz.

Niğbolu'daki Yıldırım

Yıldırım Bâyezîd ve ordusunu Niğbolu önlerinde gösteren bir minyatür. TSMK, Hazîne, nr. 1523, vr. 108b.

Esâret altındaki Yıldırım

Timur’un esâret altındaki Yıldırım’ı ziyâreti. S. Chelebowsky.

İlk anayasamızı Avrupalılar'ı memnun etmek için yapmıştık

134 yıldır anayasa tartışmamız bitmedi. İlk anayasamızı Avrupalılar'ı memnun etmek için hazırlamış ancak bir netice alamamıştık.

Anayasa değişikliği tartışmalarımız bir türlü bitmiyor. İlk anayasamızı 1876'da bir darbeden sonra yaparken amacımız, Avrupalılar'ı memnun etmekti. Ancak istediğimiz neticeyi alamamıştık.

DARBEYLE GELEN ANAYASA

Midhat ve Hüseyin Avni paşaların 1876'da hazırladıkları askeri bir darbeyle Sultan Abdülaziz tahttan indirilip, yerine Beşinci Murad çıkarıldı. Ancak tahta çıkarılan Beşinci Murad rahatsızlanınca yerine veliaht Şehzade Abdülhamid geçirildi.

Midhat Paşa, anayasal bir düzene geçildiği takdirde Avrupalı devletlerin müdahalelerinden kurtulacağımıza inanıyordu. Bir anayasa taslağı da hazırlamıştı. Ancak İkinci Abdülhamid, Midhat Paşa'nın hazırladığı Kanun-ı Cedit isimli taslak yerine Fransız Anayasası'nı çevirtip, Osmanlı sistemine uygun bazı değişiklikler yaptırtarak Kanun-ı Esasi isimli yeni bir anayasa taslağı oluşturttu.

Anayasayı hazırlamakla görevli Said Paşa'nın başkanlığındaki 28 kişilik "Cemiyet-i Mahsusa"nın hazırladığı metin Midhat Paşa'nın başkanlığındaki Meclis-i Vükelâ'da kesin şeklini aldıktan sonra İkinci Abdülhamid'in hatt-ı hümâyunu ile kabul edildi.

AVRUPALILAR ANAYASAMIZA İLTİFAT ETTİ

Kanun-ı Esasi son şeklini alıp padişah tarafından onaylandıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki gayrimüslimlerin durumunu görüşmek üzere Avrupa'nın büyük devletlerinin katılımıyla İstanbul'da toplanmış olan Tersane Konferansı'nın ilk oturumunda 101 pare top atışıyla Batılı dele­gelere ilan edildi. 23 Aralık 1876'da Kanun-ı Esasi'nin, yani anayasanın yürürlüğe girmesiyle Birinci Meşrutiyet devri başlamıştı. Fakat Batılı müdahale­leri önlemek amacıyla yapılan bu teşebbüs karşı tarafta Osmanlı lehine bir havanın doğmasını sağlamadı.

Anayasanın ilânı Avru­palılar'ın isteklerine karşı bir kalkan olarak düşünülmüştü. Ancak Avrupalı devletlerin amacı Osmanlı İmparatorluğu'nda daha fazla hürriyet ve demokrasinin olması değil kendi çıkarlarını koruyup geliştirmekti. Nitekim konferansın Başkanı Saffet Paşa Meşrutiyet'in ilânını delegelere kısa bir konuşma ile bildirirken, halka yeni haklar verildiğini bu yüzden toplantının bir manasının kalmadığı yönünde bir konuşma yaptığında Rus elçisi, buz gibi bir cevap vererek, gündeme geçilmesini söyledi.

Osmanlı devlet adamları Avrupalı devletlerin temsilcilerini Meşrutiyet'i ilân edip psikolojik açıdan sarsarak, imparatorlukta yaşayan Hristiyanlar'ın özgürlüğü hakkındaki isteklerine karşı direnmek için anayasayı kullanmayı düşünmüşlerdi. Avrupalılar'ın her istekleri karşısında Tersane Konferansı'na katılan Osmanlı delegeleri anayasayı gösterdiler. Ancak bir netice alamadıkları gibi sonunda Rusya ile 1877-1878 savaşına girmek zorunda kaldı.

TEPEDEN İNME ANAYASAYA HALK SAHİP ÇIKMADI

1876 Anayasası sistemli bir düşünce akımının sonucu olarak ve geniş halk kitlelerinin isteğiyle, yani toplumsal dinamizmle ortaya çıkmadı. İkinci Mahmud döneminden itibaren başlayan modernleşme sürecinde yetişen Midhat Paşa, Namık Kemal gibi bir grup insanın yapılan ıslahatları yeterli görmemeleri ve Osmanlı İmparatorluğu'nun kurutuluşu için meşruti idarenin, yani meclis sisteminin getirilmesi yönünde uğraşmalarıyla 1876'da Birinci Meşrutiyet ilan edildi.Birinci Meşrutiyet'in doğuşundaki en önemli faktör, Avrupa'da öğrenim görmüş ve oradaki anayasal hareketleri inceleyen ve imparatorluğun geleceğini parlamenter sistemde gören Genç Osmanlılar hareketinin çabalarıydı. Ancak Meşrutiyet'i hazırlayan başka faktörler de vardı. 1831'den itibaren Osmanlı İmparatorluğu'nda gazetelerin çıkmasıyla birçok fikir tartışılmaya ve aydın kesim arasında yayılmaya başlamıştı. İkinci Mahmud döneminde başlayan yeniden yapılanmanın bir sonucu olarak kurulan yeni müesseseler de Meşrutiyet fikrinin oluşmasına tesir etti. Meselâ, 1839'dan itibaren Tanzimat devrinde gayrimüslimlerin de katılımıyla oluşturulan taşra meclisleri, Meşrutiyet dönemi için bir hazırlık safhasını oluşturdu.

Meşrutiyet'in ilanı çeşitli vasıtalarla Osmanlı ülkesinin her tarafında duyuruldu. Bu durumdan memnun olanlar kadar, olmayanlar da vardı. Meşrutiyetin ilanına karşı çıkarak aleyhte risaleler yazanlar da oldu. 19. yüzyılda Türkiye'deki halk kitleleri parlamenter sistemi kavrayabilecek bir düşünce olgunluğuna erişmediği için ilk anayasa ve ilk meclise sahip çıkmadı.
HAÇLI SEFERLERİ

Haçlı seferleri tarihimizin en önemli dönemlerinden biri olmasına rağmen bu konuda Türkçe kitap çok azdır. Akdeniz ve İslam dünyası üzerine yaptığı çalışmalarla bu alanda en önemli tarihçilerden birisi olan Claude Cahen'in "Haçlılar Çağında Doğu ve Batı" isimli önemli eseri Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Mustafa Daş'ın tercümesiyle Yeditepe yayınları arasında çıktı.

Cahen, bu eserinde Birinci Haçlı Seferi ile Moğol istilası arasındaki dönemde Ortadoğu merkez olmak üzere Müslüman Doğu dünyası ve Hristiyan Batı alemi arasındaki siyasi, askeri, sosyal, ekonomik, ticari, dini vs. temasları ve bu temasların doğurduğu sonuçlar üzerine ışık tutacak değerlendirmeler yapmaktadır.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 04.04.2010)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.