TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

28 Temmuz 2010 Çarşamba

ABD tarihinde yabancı dilde yapılan tek anlaşma Türkçe

ABD bayrağı taşıyan ilk geminin Cezayir açıklarında Osmanlı donanması tarafından ele geçirilmesinin üzerinden 225 sene geçti. Olayın belgesi, Yale Üniversitesi'nin hukuk fakültesi arşivinde ortaya çıktı. Türkçe kaleme alınan 22 maddelik anlaşma, ABD'nin iki asrı aşkın tarihinde yabancı dille imzalanan tek belge olma özelliği taşıyor.

Yıl 1783... Avrupa standartlarına göre mütevazı da olsa yeni bir denizci devlet olan ABD, denizlerde tek başına bayrak gezdirmeye başlar. Daha 25 Temmuz 1785'te, bu yeni bayrağı taşıyan ilk gemi, Cezayir açıklarında Osmanlı gemileri tarafından ele geçirilir. Bu gemi, Boston Limanı'na bağlı, Kaptan Isaak Stevens'ın idaresindeki Maria'dır. Arkasından, Philadelphia Limanı'na bağlı, Kaptan O'Brien'ın Dauphin'i de aynı akıbete uğrar. 1793 Ekim ve Kasım aylarında 11 ABD gemisi daha Osmanlıların eline geçer... ABD Kongresi, 27 Mart 1794'te, Osmanlı denizcilerine karşı koyacak güçte savaş gemileri inşa edilmesi veya satın alınması için Başkan George Washington'a 700 bin altına yakın harcama yetkisi verir. Böylece ABD, Osmanlı tehdidi karşısında donanmasının temellerini atmış olur. 5 Eylül 1795'te ABD bu tehdide karşı bir anlaşma yapmayı kabul eder. Anlaşmaya göre ABD, Cezayir'deki esirlerin iadesi ve gerek Atlantik'te, gerekse Akdeniz'de ABD sancağı taşıyan hiçbir tekneye dokunulmaması karşılığında, 642 bin altın ve yılda 12 bin Osmanlı altını (216 bin dolar) ödemeyi kabul eder. Dili Türkçe olan ve 22 maddeden oluşan anlaşmaya, Başkan George Washington ve Cezayir Beylerbeyi Hasan Dayı imza koyar. Böylece ABD yıllık vergiye bağlanmış olur. Bu, ABD'nin iki asrı aşkın tarihinde, yabancı bir dille imzalanan tek anlaşma olduğu gibi, yabancı bir devlete vergi ödemeyi kabul eden tek Amerikan belgesidir.

ABD'nin 225. yıldönümünde Yale Üniversitesi'nin arşivinde ortaya çıkan belgeye Başkan George Washington ve Cezayir Beylerbeyi Hasan Dayı imza koyar. Belgenin dili 'Original in Turkish' ifadesi ile baştan belirlenir. Tarihi belgenin ortaya koyduğu önemli bir husus da ABD Başkanı George Washington'ın, dönemin Sultanı Üçüncü Selim tarafından muhatap görülmemiş olması. Çünkü anlaşma Cezayir Beylerbeyi Hasan Dayı tarafından imzalanır. 22 maddelik anlaşmanın tamamı avalon.law.yale.edu/18th_century/bar1795t.asp#1 adresinden incelenebilir.

Kaynak: Zaman

27 Temmuz 2010 Salı

27 Temmuz 1302

Osman Bey,Osman Gazi ya da I. Osman El Gazi,
(Osmanlı Türkçesi: عثمان بن أرطغرل, Osman bin Ertuğrul)
(d.1258,Söğüt/Anadolu Selçuklu Devleti – ö.1326,Söğüt/Osmanlı İmparatorluğu).
Osmanlı İmparatorluğunun ve hanedanlığın kurucusudur.
600 yıl boyunca dünyanın hakim gücü olan imparatorluk,
onun ismine dayandırılarak adlandırılmıştır.


"Bir imparator ordusuna karşı kazanaılan Bafeus Zaferi, Osman'ı bölgede karizmatik bir bey durumuna getirmiştir. Çağdaş kaynak Pachymeres onun bu zaferle şöhretinin Paflagonya (Kastamonu) bölgesine kadar yayıldığını ve gazilerin onun bayrağı altına koşuştuklarını kaydeder. 15.yüzyıl sonlarında tarihçi Neşri, onun beyliğini ve bağımsızlığını haklı olarak bu tarihe kor. Bafeus Savaşı (Koyunhisar Savaşı) Osman'a bir hanedan kurucusu karizması kazandırmış, kendisinden sonra gelen oğlu Orhan itirazsız beylik tahtına geçmiştir. Biz 27 Temmuz 1302 tarihini Osmanlı hanedanının, dolayısıyla Osmanlı Devleti'nin kesin kuruluş tarihi olarak kabul edebiliriz."


Halil İnalcık
(Devlet-i 'Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar - I,
Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2009, Sf: 16-17.)


***

"Osmanlı İmparatorluğu 1299 – 1300 – 1301 yıllarından birinde kurulmuştur; tarihçilerin arasında münakaşalı bir durumdur. Noterden tasdikli bir senetle kurulmadı bu devlet. Osmanlı Beyliği’nin kuruluşu tarih düşürülerek gerçekleşmemiştir. Yalnız kuruluşu betimleyen bazı vakalar var: Bunlardan birisi de Halil İnalcık’ın Bafeon (Koyunhisar) muharebesinden sonra civardaki beyliklerin Osman Bey’e bağlılığını bildirmesiyle "devletin adı çıktı" görüşüdür. Ancak 1300’den yaklaşık 1440’a kadar bu devletin kroniği (vakayinamesi) yoktur."

İlber Ortaylı
(Tarihimiz ve Biz, Timaş yayınları, İstanbul, 2008, Sf: 23-24.)

25 Temmuz 2010 Pazar

Bir Enver Paşa Kitabı: "Şu İngilizler Canımı Çok Sıkıyor"dan Notlar #3

"Kazım Karabekir, sonuna kadar İttihatçı, Anglosakson İttihatçı olarak kalmıştır. Yani liberal İttihatçı olarak kalmıştır. Asla ödün vermemiştir ve anılarında da çok açık olarak, Enver Paşa'ya olan sadakatini anlatır. Enver Paşa'nın şahsına yemin etmiştir İttihat ve Terakki'ye girerken. Onun rehberi Enver Paşa'dır ve son güne kadar da Enver Paşa'ya sadık kalmıştır."

Murat Çulcu
(Şu İngilizler Canımı Çok Sıkıyor - Bir Enver Paşa Kitabı,
Destek Yayınları, 2009, İstanbul, Sayfa: 28.)

Hilekârlar, çarşı ortasında falakaya yatırılırdı

Osmanlı İmparatorluğu'nda esnafın denetimini muhtesi veya ihtisab ağası adı verilen bir görevli yapardı. Bunlar Osmanlı döneminin zabıtalarıydı. Her kadılıkta, bir muhtesib bulunur ve kadının emri ile hareket ederdi. Esnaf kanunnamesinde, "Allah'ın yarattığı her şeyin hukukunun görülüp, gözetilmesinden muhtesibin sorumlu olduğu" kaydı bulunur. Muhtesib, yalnız esnafı denetlemez, yeni iş yerlerinin açılması ve yol izni verilmesi gibi konulara da bakardı. Muhtesib, emrindeki zabıtalarla esnafı teftişi sırasında suçu dayağı gerektiren bir kişiyi bulursa çarşı ortasında falakaya yatırtır, eğer suçu hapis veya sürgünü gerektiren biri olursa idari makamlara bildirirdi.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 25.07.2010)

Padişahların esnaf kontrolü

I. Abdülhamid (Osmanlı Türkçesi: عبد الحميد اول `Abdü’l-Ḥamīd-i evvel 27. Osmanlı padişahıdır )
(d. 20 Mart 1725 – ö. 7 Nisan 1789). III. Ahmed'in oğlu ve III. Mustafa'nın kardeşidir.

Esnaf denetimini zaman zaman bizzat padişahların yaptığı da olurdu. Fatih Sultan Mehmed bazen resmi olarak, bazen de tebdil-i kıyafetle, yani kıyafet değiştirerek Unkapanı'ndaki, Kapalıçarşı'daki esnafı sık sık dolaşarak, devletin koyduğu kanunlara uyulup uyulmadığını kontrol etmişti. 1774 ile 1789 yılları arasında tahtta bulunan Birinci Abdülhamid de sık sık esnafı denetleyen padişahlardandı. Sultan Birinci Abdülhamit, tebdil-i kıyafet ederek fırınlara gider, ekmeğin ağırlığını, rengini, içine konan maddeleri bizzat kontrol ederdi.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 25.07.2010)

Osmanlı döneminde profesyonel askerliğin en önemli şartı askerlerin evlenmemeleriydi

Terörle mücadelede kurulacak olan özel birliklere alınacak kişilerin bekar olmalarına öncelik verilecek. Osmanlı döneminde de profesyonel askerliğin en önemli şartı askerlerin evlenmemeleriydi.

Yeniçeri ocağında görev yapanların evlenmeleri yasaktı. Bu kural, yeniçerilerin niteliğine ve ruhuna tamamen uygundu. Varlığının ve sürekliliğinin, manevî kuvvetinin ve gücünün ilk ve vazgeçilmez şartı idi. Ailenin getirdiği ve insanı topluma bağlayan tüm sorumluluklardan ve taleplerden uzak olduklarından dolayı yalnızca kendileri ve tek efendileri olan padişah, bağımsızlıkları ve gururları, şan ve şöhretleri için yaşarlardı.

Yeniçeriler kendilerine yapılan ve oda adı verilen kışlalarda hayatlarını sürdürürlerdi. Yeniçeriler bölükbaşı, yayabaşı veya ocak zabitliğine yükselmeyince evlenemezlerdi. Bu kural 16. Yüzyıl'ın başlarında bozuldu. Yavuz Sultan dönemi vezir ve veziriazamlarından Yunus Paşa'nın yeniçeri ocağında bulunan kardeşi evlenmek için ağabeyi vasıtasıyla sultana müracaat etti ancak kabul edilmedi. Fakat Yunus Paşa daha sonra bir yolunu bulup Yavuz'u ikna ederek kardeşini evlendirdi. 16. Yüzyıl'ın sonlarından itibaren yeniçerilerin evlenmeleri yaygınlık kazandı. Evli yeniçeriler bekâr olanlardan kıyafetleri ile ayrılıyorlardı. Gösterişli bir kemerle bir arada tutulan daha uzun ve daha değerli bir kaftan giyiyorlardı. Daha büyük itibarın göstergesi olarak da silahların yerine uzun bir asa taşırlardı.

Yeniçerilerin evlenmeleriyle seferler sırasında hayatlarını kaybeden babalarının yerine kullanılabilecek kadar çok sayıda ve yaşta oğullarından oluşan yeni bir grup ortaya çıktı. Yeniçeri çocuklarının ocağa alınmalarıyla bu kurumun asıl karakteri değişti.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 18.07.2010)

Osmanlı'nın hudut birlikleri: Akıncılar

Sınırlarımızı korumak için özel birlikler kuruluyor. Osmanlı döneminde hudut birliklerimiz efsanevi akıncılardı. Ancak bunların günümüzden en önemli farkları şimdi kurulması düşünülen birlikler müdafaaya yönelikken, akıncıların taarruz kuvvetleri olmalarıydı.

ÖNCÜ BİRLİKLER
Akıncılar, Rumeli'de serhat boylarına yakın yerlerde otururlar ve zaman zaman düşman topraklarına akınlar yaparlardı. Akıncılar güçlü ve genç yiğitlerden seçilirdi. Akıncı adayı ocağa girebilmek için kendine güvenilir birini kefil göstermek mecburiyetinde idi.

Mihaloğulları, Evrenosoğulları, Turahanoğulları ve Malkoçoğulları gibi meş­hur akıncı aileleri vardı. Mihaloğulları Sofya'da, Evrenosoğulları Arnavutluk ve Yunanistan'da, Malkoçoğulları Silistre civarında, Turahanoğulları ise Mora'da bulunurlardı. Akıncılar da bu akıncı ailelerinin adıyla anılırlardı. Bu akıncı ailelerinin emri altındaki akıncılar Rumeli'deki ilk fetihleri yapan birliklerdi.

Akıncılara, vergi muafiyetinin dışında herhangi bir ücret, silah ve teçhizat verilmiyordu. Akıncılar, savaş sırasında ele geçirdikleri ganimetlerle geçiniyorlardı. Silahları genelde kısa kılıç, bozdoğan denen topuz, zırh, kalkan ve mızraktan, çok ender olarak da yay ve oktan oluşuyordu. Akıncıların en önemli silahları özel olarak yetiştirilmiş atlarıydı. Her akıncının bir de yedek atı vardı.

Sefer zamanı akıncılar padişahın çağrısı üzerine kendi komutanlarının emri altında, belirlenen toplanma yerlerine gelirlerdi. Saldırılacak ülkeye ilk olarak akıncılar gönderilirdi. Akıncılar ordunun öncü birlikleriydiler. Genelde ordudan iki üç günlük mesafede önden giderlerdi. Akıncılar düşman topraklarında keşif faaliyetlerinde bulunurlar, ordunun geçeceği yol, geçit ve köprüleri emniyete alırlardı. Yaka­ladıkları esirlerden aldıkları bilgilerle orduya istihbarat sağlarlardı.

DÜŞMANIN KORKULU RÜYASI
Akıncılar girdikleri ülkelerde küçük gruplara ayrı­larak yağma ve tahrip faaliyetlerinde bulunurlardı. On bin kişilik bir akıncı birliği beşer kişilik iki bin vurucu tim hâlinde düşman ülke­sine girerek, her tarafı tahrip edip, korku salardı. Küçük bir­likler hâlinde oldukları için yakalanmaları ve engellenmeleri de kolay değildi.

Fatih döneminde Venedik'le savaşılırken akıncılar Tagliamento ve İsonzo nehirleri arasındaki ovaları bir ateş denizine çevirip, İstirya Alpleri'ne kadar her yerde korku ve dehşet salmışlardı. Akıncılar temas ettikleri tüm ülkeleri ateş ve kılıçla harap ederlerdi. Akıncılara direnmek neredeyse mümkün değildi. Asla düzenli bir mücadeleye girişmezler, med-cezir gibi gidip gelirlerdi.

16. Yüzyıl'ın sonlarından itibaren Avrupa'da askeri sis­temde bazı tarihçiler tarafından "askeri devrim" diye adlandırılan değişiklikler meydana geldi. Tüfeğin kullanılışlı hâle gelmesiyle, dikdörtgen hâlinde oluştu­rulmuş kontramarş taktiği izleyen tüfekli piyade birlikleri mu­harebelerde ateş gücü üstünlükleriyle çok etkili oldular. Yeni askeri sistem gereği ok ve kılıçla savaşan süvarinin yerini tü­fekli piyade aldı. Osmanlı ordusunun ağırlığını teşkil eden Tımarlı Sipahiler ve akıncılar Avusturya piyadesi karşısında etkisiz kaldılar. Bu yüzden zamanla akıncı ve Tımarlı Sipahi birliklerinin yerini Saruca-Sekban adı verilen tüfekli piyade birlikleri aldı.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 18.07.2010)

Sevr'in hayaleti Lozan'da ne arıyor?

(10 Ağustos 1920 günü Osmanlı tarafı, müzakere etmelerine dahi izin verilmeyen Sevr Antlaşması'nı imzalıyor.)

Geçen haftaki 'Sevr'i tartışmaya açalım' önerime pek nazikâne(!) tepkiler yükseldi bir yerlerden. Hayretler içindeyim, demek okuyup inceleyerek değil, küfür ve tehdit ederek de tarih yazdırılabiliyormuş.

Demek şimdiye kadar bu işleri böyle yürütmüşler. Demek yakın tarih üzerindeki 'vesayet rejimi'nin bozulmasını sözüm ona bu 'demokratik' yöntemlerle engelliyorlarmış.

Onları en çok kızdıran, Sevr'e 'barış projesi' demem olmuş. Bunu ben demiyorum ki, bizzat Gazi Mustafa Kemal diyor. Şu küfe küfe dağıttığınız ama vakit bulup da okuyamadığınız "Nutuk"a bakma zahmetine katlansaydınız Sevr'den "barış şartları" ve "barış teklifleri" diye söz ettiğini ve mesela 3 Temmuz 1920 günkü TBMM konuşmasında Sevr'i "barış antlaşması" diye nitelendirdiğini görürdünüz. (Bu arada geçen hafta "Nutuk"ta 4-5 yerde Sevr'e 'proje' denildiğini söylemiştim. Düzeltiyorum: Tam 9 yerde geçiyormuş!)

Bir de ismini vermeyeceğim bir iftira sitesi var ki, Ergenekonculuğuyla maruf bu site, akıllara zarar bir usulle beni "Zaman" okurlarına ve yöneticilerine şikayet ediyordu.

Tarih alanında da bir Ergenekon yapılanması var, deyişim boşuna değil anlayacağınız.

Şu kadarını söyleyeyim ki, bunlara pabuç bırakacak değilim. Nasıl demokrasimiz üzerindeki asker vesayetinin kalkmasını savunuyorsak, tarihimiz üzerindeki vesayetin de kalkması için de mücadele etmemiz gerektiğine inanıyorum çünkü.

Nerede kalmıştık? Sevr'in 139. maddesinde Osmanlı'nın İslam alemiyle ilgisini kesme emrinin yer aldığını söylemiş ve şu kıymığı eklemiştim: Bu emir, son yıllara kadar neredeyse aynen geçerli olmadı mı?

Sorunun demir ucunu nerelere gittiğini anlayanlar, anladı elbette. Tezim şu:

Sevr'deki 139. madde dayatması, Lozan'ın metnine yansımıştır. Daha birkaç yıl önce bizim toprağımız olan ve henüz resmen devretmediğimiz İslam ülkeleriyle alakamızı kesin olarak kestiğimizi bildiren Lozan'ın 17-22. maddeleri neyin nesi? Bunlarda İngiltere, Fransa ve İtalya'nın bölgede kurmak istedikleri "yeni dünya düzeni"ne sorun çıkarmayacağımızın ve mevcut haklarımızdan da onlar lehine feragat edeceğimizin itirafı yok mudur?

Velhasıl Sevr'in hayaleti ehlileştirilmiş, sınırlandırılmış ve elden geçirilmiş bir şekilde Lozan'da yaşamaya devam ediyor. Yani Sevr ve Lozan diye "iki ayrı antlaşma", birbiriyle hiçbir teması bulunmayan "iki ayrı metin" bulunmuyor. Sevr, kendisinden sonraki Londra, Paris ve Lozan antlaşmaları için temel metin olmuştur. Her üç "barış teklifi"nde de adım adım Sevr şartlarında lehimize bazı düzeltmeler getirilecektir.

Lozan, Sevr'in içinden çıkmıştır deyişime kızıp köpüreceklere diyorum ki, gelin, bazı maddelerini karşılaştıralım. Mesela Sevr'in 28. maddesini beraberce okuyalım:

"İşbu antlaşmada tanımlanan sınırlar, işbu antlaşmaya ekli bir bölü bir milyon (1/1.000.000) ölçekli haritalara çizilmiştir. Metinle harita arasında uyumsuzluk durumunda, metin geçerli olacaktır."

Sevr'in bu 'teknik' maddesi Lozan'ın 4. maddesi olmuştur; hem de kelimesi kelimesine. Bu 'teknik' hususun her iki maddede kelimesi kelimesine aynen geçmesi, Sevr'in Lozan'a temel metin ödevi gördüğü tezimi kanıtlar ama ispatlamaz. Onun için gelin, şu sıcaklarda canınızın sıkılması pahasına birkaç maddeye daha göz atalım.

Lozan'ın 5 ila 8. maddeleri Sevr'in 29 ila 32. maddelerinin neredeyse aynısı. Lozan'ın 9., 10. ve 11. maddeleri de Sevr'in 33., 34. ve 35. maddeleriyle tıpatıp aynıdır. Lozan'ın azınlıklarla ilgili 37 ve devamı maddeleri zaten hemen tamamen Sevr'in aynıdır.

Tabii ki Lozan'da değiştirilen ve yeni konulan maddeler olduğunu inkâr etmiyorum. Söylemek istediğim, Lozan'da önümüze Sevr antlaşması konulmuş ve onun üzerinde düzeltmelerde bulunulmuştur.

Öte yandan ufak da olsa bazı yerler, Sevr'de bize bırakıldığı halde Lozan'da elimizden alınmıştır. Mesela Ege'deki, sınırlarımıza 2 km uzaklıktaki Meis adası Sevr'de bize bırakılmış görünürken, Lozan'da bütün uğraşmalarımıza rağmen kaybedilmiştir. Yine Irak sınırındaki İmadiye de Sevr'de bize bırakılmışken, Lozan'da elimizden çıkmıştır. Lozan'da toprak kazançları haricinde elde edilen en büyük avantajın, ekonomik, adlî ve siyasî bağımsızlık ve eşitlik olduğunu söylemek gerekir. Türkiye Cumhuriyeti bu bağımsızlık ve toprak bütünlüğü ilkesi üzerine kurulmuştur.

Lakin Lozan'ın bir zafer sayılmasının mümkün olmadığı, bizzat TBMM'deki oturumlarda dile getirilmiş ve Batı Trakya, Kıbrıs, Musul gibi kayıplarımız gündeme getirilmiştir. Bu yüzden "Nutuk"tan başlayarak Cumhuriyet tarihçiliği, Lozan'ı Sevr ile karşılaştırmaya ve böylece onu zafer saymaya yönelmiştir. Ancak tarihçilerimiz de bu kadar korkulan Sevr Antlaşması'nı cesaret edip de bir türlü yayınlamamış, içinden bazı maddeleri suyunun suyu kabilinden özetleyerek ve Lozan'la karşılaştırarak vermeyi tercih etmişlerdir.

Böylece Sevr metni bilinmediği için bu "idam fermanı" ile ilgili gerçekler kamuoyuna yansımamış ve Sevr efsanesi kuşaktan kuşağa aktarılagelmiştir. Ancak artık Sevr ile yüzleşme zamanı gelmiştir. Ne Sevr zannedildiği gibi uzaydan inmiş bir antlaşma projesidir, ne de Lozan, her yönüyle bir zaferdir. Meseleyi doğru mukayeseler temelinde anlatmak şarttır.

Osmanlı yönetimini 90 yıl sonra dahi onursuzluk, hainlik ve alçaklıkla suçlayarak Cumhuriyet'i yüceltemeyeceklerini artık görmeleri gerek. Cumhuriyet ve demokrasi halk tarafından benimsenmiş olup onun üzerinde bir tartışma yoktur. Ancak bu tür çocuksu mukayeselerle de bir yere varılamayacağını birilerinin kızıp köpürmeden önce bilmesi lazımdır.

Baskın Oran'ın yıllar önce yazdığı bir makale bu bakımdan önemlidir. Prof. Oran, 1997'de "Çağdaş Türk Diplomasisi Sempozyumu"na sunduğu tebliğinde sarsıcı bir belgeye yer vermişti. Pek bilinmez ama Osmanlı yönetimi Sevr tasarısına 16 Temmuz 1920'de müthiş bir cevap vermiştir. Bu belge, çok sağlam bir hukuk mantığıyla yazılmış olup üslubunda "zerre kadar eziklik" havası yoktur. Bu bakımlardan Lozan'ın bir öncüsüdür. Dahası, özü bakımından dopdoludur. Batı hukuk literatürüne çok sayıda göndermede bulunmakta ve çarpıcı analizler yapmaktadır.

Bilin bakalım bu başı dik ve Lozan'ın öncüsü olan Sevr çıkışını İtilaf devletlerine kim sunmuştur? Cevap: Damat Ferid Paşa!

Meraklısına notlar:
Atatürk'ün Bütün Eserleri, c. 8, Kaynak: 2004, s. 393; Nutuk, c. 1, 1927, s. 453-465;
Mustafa Budak, İdealden Gerçeğe, Küre: 2003, s. 199 vd;
Teoman Alparslan, Sevr ve Lozan'ın Ortak Hükümleri, Kum Saati: 2008, s. 136 vd.;
Sevr Antlaşması (Haz.: İ. S. Öztürk), Fark: 2007;
Tolga Ersoy, Sevr: Bir Öcü Masalı, Özgür Üni.: 2009;
http://www.hri.org/docs/sevres/
Baskın Oran, "Lozan'ın öncülü bir onur anıtı", Çağdaş Türk Diplomasisi, TTK: 1999, s. 257 vd.

Mustafa Armağan
(Zaman, 25.07.2010)

Kudüs’te Haçlılar

911 sene evvel bugün için pek kalabalık sayılamayacak ama ortaçağ açısından hiç de küçümsenmeyecek bir sayı, 20 bine yakın askerden oluşan Haçlı ordusu Kudüs’ü aldı. Clermont konsilinde Papa II. Urban, Hıristiyanları kutsal Haçlı seferine çağırmıştı. Ama asıl propagandayı yapanlar yalınayak, başı kabak ekmek suyla yahut en rahatı bir eşek üzerinde kasaba kasaba gezinen Pierre l’Ermite gibi cezbe halindeki keşişlerdi.

Kalabalık bir ordu oluştu. Her yerde topraksız şövalyeler vardı... Taç ve taht arayan, rütbeli fakat ülkesiz soylular vardı... Topraksız serf (toprağa bağlı yarı köle) durumundaki köylü kitleleri vardı... Komutanlarla dövüşmeye hazır, üst tabakaların dışladığı soylular vardı... Nitekim Haçlı ordusu büyüdü.

İaşe sistemi berbattı, geçtikleri şehirleri çekirge sürüsü gibi kuruttular. Hastalıktan ve açlıktan kırılanlar bir yana, öbürlerinin hırsı yağmacılığa dönüştü. Geçtikleri yerlerde Yahudi ghettolarını yağmalamaya, yakıp yıkmaya, insanları öldürmeye başladılar. 1099’un temmuz ayı, Hıristiyan dünyanın hiç umulmadık ve beklenmedik mesafelerden Müslüman doğunun kalbine ulaştığı tarihtir. Yola çıkan sürü epey telef olmuştu ama ona karşı koyacak bir kuvvet yoktu.

Haçlılar doğrusu Kudüs’e de, etrafına da pek gaddarca girdiler. Yağma için insanları vahşice katlettiler. Müslümanlar gibi Yahudiler de aynı akıbete uğradı. Doğulu Hıristiyanlara da çok iyi muamele edilmediği belli. Toprakları kendi sistemlerine göre taksim ettiler. Bu kötü hukuki ve işletme sistemini verimsizlik takip etti. Ünlü İsrailli Haçlı dönemi tarihçisi Joshua Prower’in eserinde belirttiği üzere doğunun idari sistemini, arazi kullanımını benimseyemediler.

Şehirlerdeki medeni kurumları taklit edemediler veya etmediler. Kıyafetleri bile pek değişmedi. Çocuklarını okutmak için Avrupa’daki okullara yolladılar. Hıristiyan, Yahudi, Müslüman yerli gruplarla geçinemediler, doğudan fazla bir şey almaları mümkün olmadı. Gene de nadir Arapça bilenlerden Tireli Hıristiyan Haçlı tarihçi William’ın belirttiği gibi yerli Ortadoğulularla olan alışverişini iyimser bir ifade olarak almak lazım.

Haçlı seferleri 200 sene kadar sürdü. Ünlü komutan Selahaddin-i Eyyubi ve halefleriyle bu dönem bitti. Geride, Ehl-i salib (Haçlı) heyulasının doğuda bıraktığı izler kaldı. Kudüs elden çıksa da Alman imparatorları Kudüs kralı veya hamisi unvanını asırlarca taşıdı. Hatta uzun müddet imparatorun maiyetinde Kudüs krallarının soyundan gelen bir fukara düşük tahsisatla kral olarak gezdirildi.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 25.07.2010)

Bağımsızlığın tadına varıyor

17 Temmuz Cumartesi günü Karadağ Cumhuriyeti’nin Çetinye şehrinde iki katlı bir binanın açılışı yapıldı. Şehir 1918’de Sırbistan tarafından Yugoslav krallığına ilhak edilene dek Karadağ krallığının merkeziydi. Krallık 1910 yılında bu unvanı almıştı, o vakte kadar prenslikti.

1880’lerde dahi nüfusu 1500 olan şehir bugün 15 bin nüfusa sahip. Payitaht olduğu zaman da nüfusunun pek kalabalık olduğu söylenemez.

Açılışı takiben şehrin sempatik tiyatrosunda soprano Leyla Çolak oğlu ve piyanoda Erol Erdinç’in verdiği bir konser dinlendi. 20’nci yüzyılın başındaki küçük Karadağ krallığının küçük başkentinde bizim Ankara’daki Üçüncü Tiyatro’ya benzeyen bir tiyatro binası yapılmış. Çünkü Karadağ’ın 58 yıllık önce prensi, sonra kralı olan Nikola iki şeyiyle meşhurdur: Biri tiyatro yazarlığı (ki eserleri beş-altı dile çevrilmiş); diğeri de kızlarını evlendirerek Rusya, İtalya, Sırbistan ve Alman Hesse Battenberg hanedanlarıyla akraba olmasıdır. Bir üçüncü özelliği şudur; Karadağ İtilaf Devletleri safındaydı ama bu ittifak onu zafere götürse de yok olmaktan kurtaramadı. Yugoslavya’ya ilhak edildi. Şimdi bağımsızlığın tadına yeni varıyor ve iyi ilişki kurduğu ülkelerden biri Türkiye.

Bugünkü Karadağ nüfusu 600 bin kadar, başkenti Podgoriçe. Nüfusu 150 bin kadar, sanayi Allah’a şükür gelişmediği için başkentin ortasından bile berrak bir nehir akıyor. Dağlar ve derin kanyonlar yemyeşil, deniz kıyıları temiz. Türk turistlerin Karadağ’a bile ulaştığı görülüyor. Türkler son 20 yılda dünyanın her yerine iş ve tatil için girdiler. Kitapların öğretemediği tarihleri, gezi rehberleri öğretiyor ve Osmanlı’nın Balkanları geze geze benimseniyor.

Bir şeyin üzerinde durmak lazım. Karadağ Sırbistan’dan bilhassa son olaylarda koptu diye bilinir. Aslında Balkanlar’ı Avrupa Birliği yönetiyor. Bunu Brüksel istese de istemese de, bilincinde olsa da olmasa da önlemek mümkün değil. Karadağlılar kendiliklerinden avro banknotlarını taşıdılar ve Karadağ daha Sırbistan’dan ayrılmadan bu sınırların içinde bu para dolaşıma girdi, dinar ortadan kalktı.

Karadağlılar dışında görünürde üç etnisite var: Boşnak, Arnavut ve Sırp kimliğini koruyan bir grup. Sırp kilisesine mensuplar ve Karadağlıların vladikası ile gerilim içinde. Ortada görünmese de hissedilen, dilini başka grupların da kullandığı az miktarda Türk var. Türkiye bu ülkeyi ilk tanıyanlardan ve isabetli bir karar; büyükelçimiz Birgen Keşoğlu da bu hassas dengeyi gözeterek dış politikamızı takip edenlerden... Balkanlar’da diplomatlar her şeyden evvel kültürel kimlik ve hareketlere dikkat etmeli.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 25.07.2010)

24 Temmuz 2010 Cumartesi

Bir Enver Paşa Kitabı: "Şu İngilizler Canımı Çok Sıkıyor"dan Notlar #2

"Mustafa Kemal ile Enver Paşa arasında husumetten bahsetmek, tipik bir İngiliz oyunudur. Tarihe nifak sokmaktır. Saygın iki Türk subayına, Türk kahramanına gölge düşürmek, onları küçültmeye çalışmaktır.

Aralarında hiç mi sorun yok? Elbette ki vardır. Ama bu onların sandığı gibi bir sorun değildir.

Her iki paşayı da buluşturan ortak bir payda vardır. Bu ortak payda askerlik mesleğidir. Onlar mesleklerine taparcasına aşık adamlardır. Askerlik mesleğinin hakkını vermekle yükümlü sayarlar ve kılarlar kendilerini. Bu nedenle her ikisi de kahramandır ve bir bakıma da şövalyedirler.

Mesleklerinde iddialı askerlerin ve şövalyelerin arasında mesleki rekabet bulunmasından daha doğal ne olabilir? İşte Mustafa Kemal ile Enver Paşa arasındaki sorun budur. Bu sorun keşke bugün de olsa. Paşalarımız keşke mesleki rekabet içinde birbirleriyle kahramanlık ve şövalyelik yarışı içinde bulunsalar.

Enver ve Mustafa Kemal Paşalar, tarihimizin iki kahramanıdır ve günümüz paşalarının örnek alması gereken "altın kuşağın" iki şerefli üyesidirler."

Murat Çulcu
(Şu İngilizler Canımı Çok Sıkıyor - Bir Enver Paşa Kitabı,
Destek Yayınları, 2009, İstanbul, Sayfa: 31-32.)

Bir Enver Paşa Kitabı: "Şu İngilizler Canımı Çok Sıkıyor"dan Notlar #1

"Kim ne derse desin Enver Paşa çok önemli bir devlet adamıdır. Çok ciddi ve iyi bir askerdir. Ödünsüz, disiplinli, tam bir Prusya subayı eğitimi almış, tam bir Prusya subayıdır. Ve belki de bu aşırı disipnlin nedeniyle de Almanların etkisi altına çok kolay girmiştir. Emri altına girmiştir demeye dilim varmıyor, etkisi altına girmiştir demeyi tercih ediyorum.

Enver Paşa, Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yeniden kurmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri'nde çok büyük bir gençleştirme hareketi yapmıştır. Bu gençleştirme hareketi sonunda 1912 yılında Bulgarların önünden kaçan, Bulgarların önünde bayraklarını terk eden o o ordu, 1914'ten itibaren aynı anda beş cephede savaşma kabiliyeti göstermiştir. Bu çok büyük bir başarıdır. Bu yapılanmayı tesis ederken Enver Paşa, çok ciddi bir uğraşla Teşkilat-ı Mahsusa örgütlenmesini de gerçekleştirmiştir. Teşkilat-ı Mahsusa çalışması, aslında bir bakıma İttihat ve Terakki çalışmasıdır. Yani Teşkilat-ı Mahsusa'nın yereldeki bütün unsurları, İttihat Terakki unsurlarıdır. Teşkilat-ı Mahsusa, İttihat ve Terakki'yi hem istihbarat örgütü hem de bir direniş örgütü olarak kullanmıştır. Müdafaa-i Milliye cemiyetleri teşkil edilmiştir. Bu cemiyetler savaş sırasında asker toplamıştır. Bu cemiyetler savaş sırasında cepheye yatak yorgan götürmüştür, göndermiştir. Askerler için para toplayıp, onların sülüslerini vermiştir. Yani bütün savaşın geri hizmetlerini bu teşikatlar üstlenmiştir. Gerçi Osmanlı Devleti savaştan yenik çıkmıştır. İttihat ve Terakki yerle bir olmuş, önderleri memleketi terk etmiştir ama o söylemiş olduğum altyapı, capcanlı vaziyette yerinde durmaktadır. Kimdir bunlar? Anadolu orta sınıfıdır, Anadolu esnafıdır, Anadolu'daki zahirecidir, nalburdur, toptancıdır. Köylüyle beraber yaşayan insanlardır. Bunu yapan da bu örgütün içinde en önemli adamlardan biri olan ve Esnaf Teşkilatı'nın da başında bulunan Kara Kemal'dir. Bu örgütlenmeyi bütün Anadolu'ya yaymışlardır. Milli Mücadele'nin hem askeri cephelerinde hem de cephe gerisinde İttihat ve Terakki vardır."

Murat Çulcu
(Şu İngilizler Canımı Çok Sıkıyor - Bir Enver Paşa Kitabı,
Destek Yayınları, 2009, İstanbul, Sayfa: 25-26.)

22 Temmuz 2010 Perşembe

Osmanlı mı Roma mı olmalı? Yoksa böyle mi kalmalı?

2009 yılında Friedman şöyle buyurmuştu; "Türkiye, dünyanın gelecekteki dört süper gücünden biri olacak!"... Ben de arkasından şunu sormuştum; "süper güç olacağımız kesin" hatta 2003'ten beri iddia ediyorum peki "biz" olarak kalabilecek miyiz?

Sevgili dostlar, 2001 Eylül saldırısı sonrası "ortaya çıkan düzeni" ve "Türkiye'nin gelebileceği" noktayı 2003 yılından itibaren analiz etmiş ve ortaya "konuşulan" iki farklı tez atmıştım...
Bunlardan biri "gelişimi kabul eden" fakat "biz olarak kalamayacağımızı" vurgulayan tezdi ve aynen şöyleydi: "...buraya, değişime-dönüşüme para geliyor, her şey-her yer satılıyor ama olan bitenin adı ekonomik gelişim değil. Topraklarımız üstünde dilsiz, dinsiz, ırksız yeni bir Roma tesis ediliyor"...

Diğeri ise "gelişimi kabul eden" daha yumuşak bir kurguydu: Yeni Osmanlı doğuyor! Bu dönüşüm sürecinin sonunda var olan yapıdan uzaklaşmış ama kopmamış "tek devlet-çoklu kültürel yapıya" dayanan bir model çıkabilir...

Bugün bu tezlere baktığımda "gelişimi çok net olarak" görüyor ve hâlâ aynı soruyu soruyorum; hangi tez hayata geçiyor?

Siz de aynı soruyu soruyorsanız, "iki teze dair detayları", öngörüleri aktarayım, birlikte "karar vermeye" çalışalım...

Tez 1: "Türk topraklarından yeni açılım Roma" diyenlerin "dayandıkları" ve benim "çekincelerim":

■ Anadolu toprakları bir zamanlar Roma eyaletiydi ve özellikle Araplar Anadolu halkına, Roma diyarından anlamına gelen Rumi derlerdi. Mevlânâ Celaleddin Rumi, örnek olarak tespit edebileceğimiz en tanınmış isim...
■ Bugün bazı yazarlar, Türkiye Cumhuriyeti toprakları merkezli yeni bir Roma kurulduğunu dile getiriyorlar ve bu tez Avrupa ve Amerika'da ciddi şekilde tartışılıyor.
■ Son günlerde gerek Türkiye'de, gerekse yurtdışında, Türk ve yabancı işadamları, diplomatlar, bürokratlar İstanbul ve Anadolu topraklarının tarihte bütün dillerin, dinlerin ve ırkların en sorunsuz şekilde yaşadığı yerler olduğu tespitini, altını çizerek tekrarlıyorlar.
■ Türkiye ekonomik olarak büyüyor ama soru ortada kalıyor: "Büyüyen Türkiye Cumhuriyeti mi yoksa Türkiye Cumhuriyeti kontrolü haricinde kalma hedefinde olan sermaye mi?"
■ Türkiye'deki kamu varlıklarının, bankaların, şirketlerin, otellerin, toprakların süratle yabancı birikim eline geçtiğini görünce ve IMF'nin "Türkiye'de yerleşik bankalara ve şirketlere yabancı denetimi kabul görsün" dayatmasını da bu gerçeğe ekleyince, aklıma şu soru geliyor: Burada ekonomik bir aktivite var ama bu acaba var olanın büyümesi mi yoksa dedikleri gibi
"Roma yeniden mi tesis ediliyor?"

Tez 2: "Osmanlı tesis ediliyor" diyenlerin detayları ve çekincelerim:

■ Cumhuriyet kalıbı gevşiyor ve çevre ülkeleri de içine alacak "yeni bir yapı" doğuyor.
■ Bölgenin parası "buraya alınıyor" ama aynen "Roma tezi" gibi soru yerinde duruyor; akan para nasıl bir ekonomik yapıyı zorunlu kılıyor? Büyüyen egemen Türkiye Cumhuriyeti mi, tam tersi Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenliği zayıflaması pahasına büyüyen bir "yapı mı"?
■ Akan para "kültürel değerlerimizi de" zamanla devşiriyor mu yoksa "kültürel olarak devşirip, içimize aldığımız" bölgelerin mi parası akıyor?

Sevgili dostlar, "Türkiye'nin genleştiğine, emperyal bir hale dönüştüğüne" inanan biri olarak "çekincelerimi de" paylaşmak zorundayım ve paylaştım da! Detaylar ortada, olumlu görüşler ve çekinceler açık! Siz ne düşünüyorsunuz, paylaşın tartışmaya devam edelim...

Yiğit Bulut
(Habertürk, 22.07.2010)

1913 yılından 40 paralık bir Osmanlı posta pulunda Selimiye Camii

1913 yılına ait 40 paralık bir Osmanlı posta pulunda Selimiye Camii. Daha önceki posta pulları üzerinde padişah tuğraları yer alıyordu ve bu pullar belirgin bir Osmanlı tarzına sahipti. 1913'te Edirne'nin Bulgarlardan geri alınması anısına Oskan Efendi tarafından tasarlanıp İngiltere'de bastırılan bu pulun da içinde yer aldığı seri ise, ortadaki bir vinyet etrafındaki çerçeve ile dönemin uluslararası kullanımdaki pullarına daha yakın bir tasarıma sahipti. Bu seri ile Osmanlı pulları üzerinde ilk defa illüstrasyonlar yer almış oldu.

Üreten: Osmanlı posta idaresi

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Evliya Çelebi üniversitesi niçin yok?

Dünyanın en önemli seyyahı Evliya Çelebi bir Türk olmasına rağmen ne seyahatnamesinin ne de kendisinin kıymetini bildik.

Evliya Çelebi ve Evliya Çelebi Seyahatnamesi gündemde. Ancak bir kişi de kalkıp, dünyada yazılmış en büyük ve en önemli seyahatnamenin yazarı adına niçin bir üniversite kurmadık diye sormuyor. Marko Polo ve İbn Battuta seyahatnameleri en önemli gezi kitaplarıdır ancak bu ikisi bile Evliya Çelebi Seyahatnamesi ile kıyaslanamaz.

BİR RÜYA GÖRDÜ HAYATI DEĞİŞTİ

Evliya Çelebi, 1611'de İstanbul'da Unkapanı'nda doğdu. Babası Derviş Mehmed Zıllî Saray kuyumcubaşısıydı. Evliya muhtemelen hocasına izafeten aldığı lakabıdır. Gerçek adını bilmiyoruz.

Evliya Çelebi, seyahatlerine başlamasını latif bir hikâyeyle anlatır: Evliya Çelebi, evlerinin yakınında bulunan Ahi Çelebi Camii'ne zaman zaman giderdi. Bir gece evinde iken rüyasında kendini Ahi Çelebi Camii'nde gördü ve rüyada yaşadıkları geleceğini şekillendirdi. Rüyasını şöyle anlatır: "İstanbul'da evimde bir gece uykuya dalmıştım. Birden kendimi Yemiş İskelesi yakınında bulunan Ahi Çelebi Camii'nin içinde gördüm. Caminin içi nur yüzlü bir cemaatle dolup taşmıştı. Ben de bu caminin içine girerek minberin yanına diz çökerek oturdum. Nur yüzlü kişileri hayranlıkla seyre daldım. Bunların kim olduklarını anlayamadığımdan yanımda bulunan zata dayanamayarak sordum. "A Sultanım mübarek isminizi buyurur musunuz?' O zat okçuların piri Ebu Vakkas oğlu Sa'd olduğunu söyledi. Derhal elini öptüm.Yine "Sizin yanınızdaki zatlar kimdir" diye sual ettiğimde "Onlar Sahabe-i Kiram ve Ensar Hazretleridir' dedi. Bu zatlar sıra ile Hazreti Ebubekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali idi. Bunları doya doya seyredip taze can buldum. Mihrapta ise kâinatın efendisi Hazreti Peygamberimiz oturmakta idi. Biraz sonra yanımda oturmakta olan Ebu Vakkas oğlu Sa'd hazretleri elimden tutup beni Peygamber Efendimiz'in huzuruna götürdü ve dedi ki "Sadık aşığın, Evliya kulun şefaatini diler." Ben de derhal Hazreti Peygamber'in mübarek ellerinden öptüm. Fakat heybetlerinden çok korkarak titredim ve heyecandan kendilerine "Şefaat ya Resulallah" diyeceğim yerde "Seyahat ya Resulallah" deyiverdim. Efendimizin yüzünde tatlı bir tebessüm belirdi. "O zaman seyahatlerimin hayırlı olması için Fatiha" buyurdular. Bundan sonra sıra ile Ashab-ı Kiram'ın ellerini öptüm ve onlar da bana "Alemlerin seyyahı ve mübarek bir kul olasın" diye dua ettiler. Ben de sonrasında Ahi Çelebi Camii'nden çıktım."

MISIR'DAN VİYANA'YA HER YERİ GEZDİ

Evliya Çelebi sabah olunca rüyasını Kasım Paşa'da İbrahim Efendi adında bir zata tabir ettirdi. Rüya tabircisinden "Sen büyük bir seyyah olacaksın. Sana seyahat buyrulmuş" sözlerini işitince de seyahatlerine başladı.

Hz. Peygam­ber'in şefaati, seyahati ve ziyareti ona müjdelediği, Evliya Çelebi İstanbul'u gezip dolaştıktan sonra şehir dışına ilk se­yahatini 1640'ta Bursa'ya yaptı. Ardından değişik devlet adamlarının maiyetinde hiç durmadan Osmanlı İmparatorluğu'nun dört bir yanını gezip, gördüklerini kaleme aldı.

Evliya Çelebi, gezip do­laştığı yerlerde kendisinden iz bırakmak ve latife yapmak için birçok yere "Evliya ruhiyçün el-Fâtiha" yazmıştı. 1684 yılında hayattaydı. Ancak, gerçek adını bilmediğimiz Evliya Çelebi'nin ölüm tarihini ve nerede öldüğünü de bilmiyoruz.

RAHMETLİ YÜCEL DAĞLI'NIN GAYRETLERİYLE EVLİYA ÇELEBİ SEYAHATNAMESİ'NE KAVUŞTUK

Evliya Çelebi'nin bir tür hatırat olan 10 ciltlik seyahatnamesi Türk kültür tarihi için vazgeçilmez bir kaynak olduğu kadar Osmanlı hakimiyetinde yaşayan milletler için de vazgeçilmez bir eserdir. Seyahatnamede Mısır'dan Viyana'ya kadar birçok yeri anlatır.

Seyahatname, 1840'lı yıllardan itibaren yayınlanmaya çalışıldı. Necip Asım Bey ve Ahmed Cevdet Bey'in gayretleriyle 1896'dan itibaren yayınlanmaya başladı. Ancak 1938'de yayını tamamlanabildi. Ancak Evliya Çelebi'nin dili ile oynanmış, birçok ifade yanlış okunmuş ve seyahatname yer yer sansürlenmişti.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi yıllarca okunuş hataları ve birçok eksiği olan bu neşirden kullanıldı. 1996'da rahmetli Yücel Dağlı'nın gayretleriyle Yapı Kredi Yayınları tarafından seyahatnamenin yeni bir neşri yapılmaya başlandı. Ancak rahmetli Yücel Dağlı yaptığı işin kıymetini anlamayan ve yıllarca Evliya Çelebi'yi tekellerine almalarına rağmen, hiçbir iş yapmayan kişilerin tenkitleriyle karşılaştı. Evliya Çelebi'nin yayınlanmasını önlemek için kendisine yapılan bu saldırılar karşısında yılmadı. Rahmetli Yücel Dağlı, sanki ömrünün uzun sürmeyeceğinin farkında olmuş gibi tenkitlerden yılmadan Seyit Ali Kahraman ve Robert Dankoff başta olmak üzere birçok bilim adamıyla birlikte seyahatnameyi yayınlamaya devam etti ve seyahatnamenin son cildi olan 10. cildi 2007'nin sonlarında neşretti. Kısa bir süre sonra da 12 Ağustos 2009 Çarşamba günü Hakk'ın rahmetine kavuştu Yücel Dağlı kardeşimi rahmetle anıyorum.OSMANLI-İRAN İLİŞKİLERİNE IŞIK TUTAN KAYNAK BİR ESER

Çamlıca Basım Yayın, bir süredir Osmanlı tarihinin kaynakları olan ve çoğu günümüze kadar yazma halde kalmış olan tarihleri yayınlıyor. En son Rahimizâde İbrahim Çavuş'un 1583-1590 yılları arasında Osmanlı-İran Savaşları'nı ve Gence'nin fethini anlattığı Kitab-ı Gencîne-i Feth-i Gence isimli eserini yayınladı. Eser Günay Karaağaç ve Adnan Eskikurt tarafından çeviri yazısı ve tıpkı basımı ile birlikte neşredildi. Eserde ayrıca bahsi geçen hadiselerle ilgili 20 tane minyatür de bulunmaktadır.

Osmanlı-Safevi ilişkileri ve Kafkasya tarihi açısından önemli bir kaynak olan bu eseri yayınladıkları için Çamlıca Basım Yayın ile Günay Karaağaç ve Adnan Eskikurt'u tebrik ediyoruz.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 04.07.2010)

18 Temmuz 2010 Pazar

Sultanahmet ancak elektrikle işleyen çevreci araçlarla kurtulur

Senelerdir, iki bin yıllık meydanı ve civarındaki büyük eserleri; turist otobüslerinin, ağır vasıtaların, kamyonların tahakkümünden kurtarmak için mücadele verildi. Topkapı Sarayı surlarının içindeki arsaları İstanbul vilayeti otopark haline getirmişti. Ayasofya, Sultanahmet Camii gibi muhteşem eserlerin önünde her gün yüzlerce otobüs park yapıyordu. Ayasofya ve Topkapı arasındaki III. Ahmed Çeşmesi’nin etrafı Eminönü Belediyesi’nin bilet kestiği bir otopark yeriydi. Padişahın elinden çıkan nefis hat eseri müzeyyen levhalar egsoz dumanı içinde boğuluyordu. Topkapı Sarayı’nın Bab-ı Humayun denen mermer kapısından otobüsler yüzünden kimse geçemiyordu. Kapının mermeri aşınıyor, kırılıyor, siyah sürtünme izleriyle çirkin bir görünüm gösteriyordu. Çünkü surun içindeki Milli Eğitim matbaasına kağıt bobinleri taşıyan, burada basılan eserleri dışarı nakleden kocaman damperli kamyonlar kapıyı çizip, aşındırıp girip çıkmakta mahzur görmüyorlardı.

Belediyenin aldığı tedbirler desteklenmeli
Benim de dahil olduğum uzun kavgalar sonunda Kültür Bakanı Atilla Koç zamanında önce sarayın kapısı kurtuldu, buradan otobüs ve kamyon geçmez oldu. Sonra şimdiki bakan Ertuğrul Günay, Milli Eğitim matbaasını Topkapı arazisinden çıkarttırdı. Kapının önündeki 18’inci asır harikası III. Ahmed Çeşmesi ise şimdiki Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir sayesinde otopark olmaktan çıktı. Sultanahmet Meydanı’ndan Topkapı’ya kadar otobüs ve araba trafiği yasaklandı. Bab-ı Humayun motorlu taşıtlara kapatıldı. Buna garip itiraz sesleri yükseldi; “Yürüyemiyoruz, yürümeyiz” deyü... Bu sene Fatih Belediyesi bütün Sultanahmet Meydanı’nı motorlu taşıt trafiğine kapatıyor. Bu İstanbul’u sevenlerin ve medeni dünyanın bir hayalidir. Turist otobüslerine giriş-çıkış için para ödetiyorlar ve alan içinde park ettirmiyorlar. Önceden otobüsler, Sultanahmet ya da Ayasofya’yı gezdirtmek için indirme bindirme yeri olarak Sultanahmet ve Ayasofya arasındaki parkın önünü kullanırdı. Oraya turist rehberleri “Ayasofya duraklar” diyordu. Meydanın trafiğe kapatılması gibi alkışlanacak bir karar ileride mutlaka Malta adasında olduğu gibi elektrikle çalışan küçük taşıtlar tarafından desteklenmelidir. Aksi takdirde bugünkü problem ortaya çıkar. Sultanahmet trafiğini tamamen temizlemek için otobüsler, indirme-bindirme yeri olarak Yerebatan Sarnıcı girişinin önünü kullanıyor. Bunun yarattığı karışıklık bir yana herkesin şikayetçi olduğu şey yolda çökmelerin başladığıdır. Bu çökmelerin görülmesi hayra alamet değil; otobüsler ve ağır vasıtaların her biri orada en az 10 dakika bekliyor, 1600 yıllık Yerebatan Sarnıcı’nın kolonları bu yüke ne kadar dayanabilir? Belediye her noktaya zabıtalar dikti; ne var ki özellikle Ankara ve İzmir’den gelen otobüsler kuralı bilmiyor ve zabıtalarla çatışma çıkıyor.

Bu yasağın çok daha yaygınca ilan edilmesi gerekir ve otobüsler için de bir müddet eski “Ayasofya durakları” indirme-bindirme yeri olarak kullanılmalıdır. Ancak şunun üzerinde ısrarla durmak lazım, bir an evvel ihtiyacı karşılayacak sayıda elektrikle işleyen çevreci araçlar getirilmelidir. Sultanahmet ve çevresi böyle kurtulur.

İsabetli bir karardı, bu bölgenin tramvay trafiğine açılması 1980’lere aittir; isabetli bir karardı ama kullanılan araçlar çok ağırdır, hem bölgedeki geniş Roma devri sarnıçlarına hem de cami ve eski eserlere zararı dokunur. Sultanahmet hepimizin ve dünyanın... Fatih Belediyesi’nin Sultanahmet için aldığı tedbirleri desteklemeli.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 18.07.2010)

Osman Nami Osmanoğlu iki dedesinin yanına defnedildi

II. Abdülhamid’in kızı, “Babam Abdülhamid” adlı hatıratın yazarı Ayşe Sultan ile II. Abdülhamid Han’ın yaverlerinden Ahmet Nami Bey’in oğludur. Ahmet Nami Bey Suriye devletinin cumhurbaşkanı seçilmiştir. Müteakip yıllarda Ayşe Sultan, Ahmet Nami Bey’den ayrılmış ve Paris’te maddi ve manevi bakımdan çok ağır bir sürgün hayatı geçirmek zorunda kalmıştır. Osmanlı Hanedanı’na mensup sultanlar (İmparatorluk prensesleri için) çıkarılan 1952 affından sonra Türkiye’de kalan annesi Müşfika Kadınefendi’nin yanına dönen Ayşe Sultan 30 yıla yaklaşan bu sürgün hayatı boyunca çocuklarını Paris’te tamamiyle kendi emeği ile yetiştirmiştir. Osman Nami Bey harp yıllarının sıkıntıları da dahil olmak üzere Montpellier de iyi bir tahsil ile madenci olmuştur. Kendisini 1970’lerde tanıdığımda zekası, mizah yeteneği ve filozofça tevazuunu gözledim. Bütün yetişme yılları boyunca uzak kaldığı ülkesi ve halkı ile kaynaşma kabiliyeti hayranlık uyandıracak düzeydeydi. Padişah torunu ve Reisicumhur oğluydu. Ama kendi gibiydi. Dışarıda büyümesine rağmen Türkçeyi iyi öğrenen ve muhafaza eden Osmanlılardandı. Cumartesi günü dedeleri II. Mahmud ve II. Abdülhamid’in yanına defnedilmiştir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 18.07.2010)

17 Temmuz 2010 Cumartesi

"Pazarlık" adlı kitaptan notlar

"..İşte gerek yerli halkın bir kısmının elindeki araziyi satma eğiliminde olması, gerekse aldıkları rüşvetlerle her türlü usulsüzlüğü kolayca yapabilen yerel görevliler, Osmanlı Devleti'nin Yahudilerin Filistin'e yerleşmesini engellemek için sarf ettiği büyük çabayı baltalamış oluyorlardı."

"..Bu arada bölgedeki boş miri arazilerden bir kısmını da II.Abdülhamid şahsi mal varlığı olarak satın almıştı. Çünkü burada alım satımda esas gündeme gelen bu tür arazilerdi. Yerli Arapların Yahudilere sattıkları şahsi malların el değiştirmesini takip etmek her zaman mümkün olamayabiliyordu. O yüzden asıl denetlenmesi gereken bu miri arazilerin satışı idi. Bunun için de II.Abdülhamid Hazine-i Hassa kaynaklarını kullanarak Filistin'den çok sayıda arazi satın almıştı."
"1904'te 44 yaşındayken Avusturya'da ölen Dr.Theodore Herzl, İsrail devletinin kuruluşunu göremedi. Hayali seneler sonra gerçek oldu ve İsrail'in kuruluş bildiri 14 Mayıs 1948 günü, ülkenin ilk devlet başkanı olan David Ben Gurion tarafından Theodore Herzl'in büyük boy bir fotoğrafının altında okundu. Kemikleri, 1949'da Avusturya'daki mezarından alınarak İsrail'e getirildi ve büyük bir askeri törenle Kudüs'te kendi adının verildiği tepeye defnedildi."

Özel Not: Kitabın sonunda yer alan belgelerden en önemlisi, cumhuriyet döneminde yapılmış olan bir tercümenin ne büyük olumsuz sonuçlara yer açtığıdır. 25 Temmuz 1902'te Herzl, II.Abdülhamid'in Yahudilerin Mezopotamya'da dağınık bir şekilde yerleşmelerine izin verdiğinden söz ederek, bunun yeterli olmadığını Filistin ve Hayfa'yı da istediklerini belirtiyor. Karşılığında Osmanlı dış borçlarının %80'ini ödemeyi öneriyor. Bu mektubun cumhuriyet döneminde yapılan Türkçe tercümesinde, belgenin ikinci sayfasındaki hatalı kısım çok önemlidir. Bu tercümeye göre II.Abdülhamid'in Yahudilere Mezopotamya'nın yanında Filistin ve Hayfa'yı da önerdiği izlenimi doğmaktadır ki böyle birşey mümkün değildir, asılsızdır.

16 Temmuz 2010 Cuma

Osmanlı Sikkeleri Tarihi'nin 2.cildi yayınlandı!

Nilüfer Damalı Vakfı’nın başlatmış olduğu çalışmayla, tüm Osmanlı sikkeleri tek bir eser altında toplanıyor. Ocak 2010’da yayımlanan ilk cildin ardından 2. Cilt de raflarda yerini aldı. Toplam 8 ciltten oluşacak bu dev çalışmanın, 2011’in sonunda tamamlanması planlanıyor. Bu proje ülkemizde bir ilk olma özelliği taşıyor.

Osmanlı Sikkeleri Tarihi’nin 2. Cildi’nde, tamamıyla Kanuni Sultan Süleyman dönemine yer veriliyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun en çok para basan padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın sikkeleri ile para sistemindeki tüm değişiklikler ve yenilikler 2. Cilt’le gözler önüne seriliyor.

2. Cilt Künye:
ISBN: 978-975-93279-4-1
344 Sayfa
Yayıncı : Nilüfer Damalı Eğitim Vakfı

15 Temmuz 2010 Perşembe

II.Abdülhamid'in torunu vefat etti

Osman Nami Osmanoğlu, kalp yetmezliği nedeniyle bir süredir yoğun bakım ünitesinde tedavi gördüğü Dr. Siyami Ersek Göğüs, Kalp ve Damar Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde, bu sabah saatlerinde vefat etti.

1918 İsviçre doğumlu olan, 4'ü yurt dışında yaşayan 5 kızı bulunan Osman Nami Osmanoğlu, 17 Temmuz Cumartesi günü, Sultanahmet Camisi'nde öğlen vakti kılınacak cenaze namazının ardından, Çemberlitaş'taki 2. Mahmud Türbesi Haziresi'ne defnedilecek.

Osman Nami Osmanoğlu, uzun zamandır yaşadığı Marmaris'te kalp yetmezliği şikayetiyle hastaneye kaldırılmış, yapılan ilk müdahalenin ardından özel ambulans helikopteriyle 10 Haziranda İstanbul'a getirilmişti. Osman Nami Osmanoğlu'nun tedavisi, o tarihten bu yana, Dr. Siyami Ersek Göğüs, Kalp ve Damar Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde, yoğun bakımda sürüyordu.

Kaynak

Murat Menteş'in Erhan Afyoncu ile Fatih ve Fetih üzerine röportajı

Doğu ve Batı’nın fetihleri arasında ne fark var? Batılılar hala İstanbul’u mu düşünüyor? Fatih, fetih konusunu kitaplardan mı öğrendi? İstanbul’u fetheden orduda Hıristiyanların ne işi vardı? Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmekten bile daha önemli özelliği nedir? Fethin 557’nci yıldönümünde tarihçi, yazar Erhan Afyoncu ile konuştuk..

• İstanbul’un fethiyle Ortaçağ kapanıp Yeniçağ açılmadı mı? Batılı kaynaklarda bu geçmiyor mu?

Zamanında Batılı kaynaklarda da belirtilmiş bu. Çünkü İstanbul’dan kaçan bilginlerin Rönesansı başlattığı görüşü vardı. Sonradan bu argüman terk ediliyor. Fakat bizim tarihimiz açısından bakıldığında, yeniçağın başlangıcı elbette İstanbul’un fethidir.

• Tarih uluslara göre farklı olabiliyor mu?

Tabii ki. Nasıl ki hayat kişiden kişiye değişiyorsa, tarih de milletten millete değişir. İstanbul fethedilmeseydi, tarihin en büyük Türk imparatorluğu olmayacaktı. Osmanlı, bölgesel bir güç olarak kalacaktı.

• Fetih ruhu diye bir şey var. Bazen eleştiriliyor da. Fetih ruhu nedir, Haçlı ruhundan farkı nedir?

Osmanlı’nın yıkılmasından sonra, Türk-İslam dünyasının geçmişe sığınması şeklinde bir fetih ruhu türedi. Fatih döneminde ise fetih ruhu, bir işi yapabilme azim ve kabiliyetiydi. İstanbul’un fethi, kolay bir iş değildi. Fatih, bu işe çok büyük bir hazırlıkla girişmiştir. Fetih ruhu, bu ön hazırlıktır aslında.

• Günümüzde bazı tarihçiler, fethin övülmesine itiraz ediyor, “Çok insan öldürüldü, savaşın nesi güzel?” diyorlar...

Salaklıktan başka bir şey değil. Tarihteki olayları ‘İnsanlar öldürüldü’ diye yorumlamak cidden şapşalca. O dönemin mantığı içinde bakmak lazım. Tarihte insanlar birbirinin topraklarını fetheder. Doğuluların fetihleri daha insancıldır, fethettikleri toprağı vatan olarak benimserler. Batılılar ise aldıkları toprağı sömürgeleştirir.

• Fethin evrensel anlamı ile bizim için taşıdığı anlam arasında ne fark var?

Batılılar için İstanbul’un fethi kaybedilmiş bir davadır. Hala son Roma’nın başkenti Müslümanların, Türklerin elindedir. Bizim açımızdan ise dünyanın en güzel şehri, bir Türk şehridir. Yuzo Nagata adlı bir Japon tarihçi, bir Amerikalı tarihçiyle Galata Köprüsü’nden denize bakarken demiş ki ‘İstanbul ne güzel, değil mi?’ Amerikalı ‘Bir de Türklerin elinde olmasa!’ demiş.

• Şeyhler ve dervişler, moral vermek için orduya katılmışlar?

Evet, çok sayıda var. Akşemsettin mesela. Savaşların bir de manevi yönü vardır. Batılı ordularda papazlar vardı, bizde mollalar vardı.

• Fethedilen İstanbul, bugünkü İstanbul’a göre çok küçük bir alan. Bugün Tuzla’dan İkitelli’ye, Silivri’ye kadar her yer İstanbul?

Yakın zamana kadar İstanbul Eminönü ve Fatih idi. Fethedilen İstanbul burasıdır.

• İstanbul’un büyümesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben olumlu buluyorum. İstanbul’da bir avuç beyaz Türk yaşayacak da, Anadolu’dan gelen insanlar yaşayamayacak mı? Teşvikiye’de, Nişantaşı’nda birileri rahat edecek diye kimse İstanbul’a gelmesin mi? Tabii ki gelecek.

• Fethi biz 29 Mayıs’ta kutluyoruz fakat tam olarak günü belli değil. Neden böyle?

Eğer Türkler dışında hiç kimse fetihle ilgili bir şey yazmasaydı, Latinler, Bizanslılar mesela, biz İstanbul’un fethi hakkında bugün bildiklerimizin çoğunu öğrenemeyecektik. Bizimkiler genellikle yarım sayfa anlatıp geçmiş. Batılı kaynaklar hep 29 Mayıs diyor.

• Bizim tarihçilerimiz neden fetih hakkında ayrıntılı ve tutarlı bilgi vermemiş?

Osmanlı tarih kitaplarının çoğu II. Beyazıt devrinde yazılmış. O dönemde, Fatih’e karşı bir tepki var. Çünkü Fatih döneminde büyük başarılar kadar büyük mağduriyetler de var. Milletin zenginliği gitmiş. Ayasofya’nın inşaatını 15-20 sayfa anlatan tarihçiler, İstanbul’un fethini bir sayfada anlatıp geçiyor.

• Ulubatlı Hasan diye biri yokmuş, gemiler karadan yürütülmemiş... İstanbul’un fethi denince aklımıza gelen müthiş sahneler yaşanmadı mı yani?

Bunların çoğu 20’nci yüzyıl kurgusu. Osmanlı döneminde, kaleye ilk sancağı diken Ulubatlı Hasan diye bir isim geçmiyor. Fakat teknik olarak bakarsanız, ordu içinde binlerce Ulubatlı Hasan tipinde asker var. İstanbul’un Fethi çok kanlı bir savaştır. Toplar surları tamamen yıkamamıştır. O yüzden çok şehit vererek surlardan içeri girdik. Mesela Mustafa Bey, Karıştıran Süleyman Bey gibi yiğit figürler göze çarpıyor.

• İstanbul’u fetheden orduda Hıristiyanlar da varmış, öyle yazmışsınız. Bu biraz tuhaf değil mi?

Evet. Tam sayı bilinmiyor ama 16’ıncı yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı ordusunda Alman, Rum, Sırp gibi değişik milletlerden Hıristiyan askerler vardı. Bunlardan bir kısmı, Osmanlı ordusuna tabi olduğu için gelen askerler. Mesela Sırbistan’dan gelenler... Bir kısmını Fatih özel olarak çağırıyor. Din değiştirme şartı aranmadan hizmet ediyorlar. Çünkü fethedilen yerlerdeki askerleri bırakırlarsa başka bir iş bilmediklerinden Osmanlı’ya karşı savaşacaklar. Devlet bunları kendi ordusuna alıyor, tımar veriyor, savaştırıyor.

• Fatih için ‘Bütün Türk tarihinin en büyük devlet adamı’ diyorsunuz. Böyle bir sıralama var mı gerçekten?

Bana göre öyle. Bu kişiden kişiye değişebilir. Cumhuriyet Türkiyesi açısından en büyük devlet adamı Atatürk’tür çünkü devleti o kuruyor. Fakat bütün Türk tarihine bakıldığında, Fatih en üsttedir.

• 340 yılında Makedonya Kralı’nın kuşatmasından itibaren İstanbul 1100 seneyi aşkın bir süre defalarca kuşatılıyor. Nasıl oluyor da 1453’e kadar alınamıyor?

1204’te İstanbul’u Latinler alıyor, 4. Haçlı Seferi sırasında. 1261’e kadar İstanbul’a hükmediyorlar. Sonra Bizans, yani İznik’te kurdukları Rum devleti, geri alıyor. Şehir o dönemde çok tahrip oluyor. Fatih’in en büyük problemi de iki asır boyunca toparlanamamış şehre canlılık kazandırmak olmuştu.

• Fatih, kuşatma teknikleri hakkında yabancı kitaplar okumuş... Kitaptan yemek yapmayı, judoyu bile öğrenemiyoruz biz!

Fatih’in kitap okuması, yaptığı büyük hazırlığın bir parçası. İlk gençlik yıllarından itibaren müthiş bir plan kuruyor. Hep bu mevzuyu düşünüyor. Hangi silahları kullanacak, nasıl bir ordu kuracak, ordunun ve şehir halkının psikolojisi... Mesela top o döneme kadar hantal ve verimsiz bir silah. Fakat Fatih, surları yıkabilmek için Macar asıllı top ustası Urban’a özel toplar yaptırıyor. Böylece dünya savaş tarihi değişiyor. Artık düz surlar toplara dayanamaz hale geliyor, yıldız biçimli yeni tür kaleler inşa edilmeye başlıyor.

• Fatih 1446’da evlenmiş. 13-14 yaşında. Toplam dört evlilik yapmış... Çok genç ölmüş.

O dönemde erken evlenmek çok normal kabul ediliyordu çünkü zaten insan ömrü ortalama 40-50 yıldı. Fatih’in başka eşleri olduğu da söyleniyor fakat biz dördünden eminiz. Hızlı yaşamış, yapacağını yapmış ve 49 yaşında vefat etmiş. Ölümü bir sır. Zehirlendi mi, zehirlenmedi mi net bir bilgi yok. Cenazesinin 19 gün beklemesi ise skandal! Cem mi tahta geçecek, Beyazıt mı diye öyle tartışmaya tutuşmuşlar ki Fatih’in naaşını mayıs ayında sarayda unutmuşlar. Bu, siyasetin, aklın nasıl önüne geçtiğinin üzücü bir göstergesi.

• Fatih’in kişisel özelliklerine gelelim. Son derece entelektüel birine benziyor. Öyle miydi?

Evet. Zaten onun Türk tarihindeki değeri bundan kaynaklanıyor. Yavuz, Fatih’ten daha büyük bir komutandı. Doğuştan askerdi. Kanuni de önemli bir devlet adamı fakat Fatih bambaşka. Felsefe tartışmalarına, bilimsel konuşmalara, Batıda olup bitenlere çok ilgi gösteriyor. Kitaplar çevirtiyor, çok büyük paralar vererek Ali Kuşçu’yu Orta Asya’dan getirtiyor, Batı’dan ressamları davet ediyor... Fatih’ten sonra iki Fatih daha gelseydi, biz şu anda en büyük Batı devletlerinden biriydik.

Murat Menteş
(Star, 30.05.2010)

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Şehzade Selim'in Seferleri

(Şah Selim)

Yavuz Sultan Selim babası Bayezid’in sancakbeyi olduğu Amasya’da 1470’te dünyaya gelmiş, 1512’de 42 yaşında çıktığı tahtta 8 sene hüküm sürmüş 1520 yılında “Şirpençe” denilen şarbon hastalığı dolayısı ile hayata gözlerini yummuştur.

O, 8 senelik kısa hükümdarlığı esnasında Çaldıran, Mercidabık ve Ridaniye gibi üç büyük meydan savaşı sonrasında Orta Doğu’ya 4 asır sürecek bir düzen getirmiştir. Bu yazıda Sultan Selim’in seferlerinden ziyade Şehzade Selim’in seferlerinden bahsedeceğiz.

Fatih Sultan Mehmed 1461’de Trabzon’u alarak bölgeyi Osmanlı idaresine katmıştı. Trabzon sancağına ilk olarak Şehzade Bayezid’in büyük oğlu Şehzade Abdullah tayin edilmişti. Şehzade Abdullah, Fatih Sultan Mehmed’in vefat tarihi olan 1481’e kadar bu görevde kalmıştır. Şehzâde Abdullah’tan sonra Trabzon sancak beyliğine bu görevde 29 yıl kalacak olan Bayezid’in oğullarından Şehzade Selim atanmıştır.
Yavuz Selim’in şehzâdelik devri seferlerinin en meşhurları Gürcistan taraflarına yaptığı 3 sefer ve bunlardan özellikle 1508 yılında çıktığı Kutayis seferidir. Trabzon ile Kutayis mevkisinin kuş uçuşu mesafesi 280 kilometre olup sarp dağlar arasından geçen karayolu ile bu mesafe neredeyse ikiye katlanmaktadır ki bu rakamlar seferin ciddiyetini göstermek açısından mühimdir. Gürcistan seferleri oldukça çetin şartlar altında gerçekleşmiştir.
(İsmail Şah)

Bölgenin ne derece zorlu olduğunu Yavuz Selim devrinin tanınmış âlimlerinden Kemalpaşazade’den dinleyelim; “Trabzon civarında olan küffar diyarına Gürcistan derler. İçi çalılık ve ormanlık, kenarı dağlık, yolları ve geçitleri zor ve dardır. Diğer bir kenarı ise geçilmesi pek güç dağlarıdır. Üzerinden kuş uçmaz, kolan yürümez. Tepelerden duman eksik olmaz. Bir tarafı da âdem zindanı gibi derin derelerdir ki içine cin peri giremez. Derinliğinden kimse haber veremez. Yakın zamanda oraya kimse saldıramamıştır. Eski çağlarda saldıranlar da bir iş elde edememişlerdir.

Kemalpaşazade ilerleyen satırlarda bölgedeki Gürcü halkın savaşçılığından ve civar ahalilere korku saçtığından, Şah İsmail’in dahi “diş bilemesine rağmen” bölgede tutunamadığından bahsederek Şehzâde Selim’in giriştiği seferin ciddiyetinden dem vurmaktadır.
(İsmail Şah)

Şehzâde Selim, Trabzon’dan yaptığı üç Gürcistan Seferi ile Gürcistan’ın bir kısmını hâkimiyeti altına almıştı. 1499 yılında Acem diyarında yepyeni bir şahsiyet ortaya çıktı; Şah İsmail. İsmail 1499’da başladığı mücadele neticesinde İran’da Safevi devletini kurmuştu. Artık en mühim hedefi Osmanlı Türkiyesiydi. Bunun için II. Bâyezid’den çekinmeden Şiîliği “halife” adı verilen dâileri vasıtası ile Anadolu Türkleri arasında büyük isyanlara ve göçlere sebep olacak derece de yaymaya çalışıyordu. Osmanlı Padişahı II. Bâyezid karşısında yumuşak ve ılımlı bir politika izleyerek, O’na mektuplarında “baba” diye hitâbederek, Osmanlı ülkesinde bütün siyasi emellerini gerçekleştirmek isteyen ve adetâ riyakâr bir tavır sergileyen Şah İsmail’in yegâne endişesi ve kaygısı, başına bir kaç defa da problem açan, Trabzon Sancak Beyi Şehzâde Selim idi.
Nitekim Şehzâde Selim Trabzon’da valiyken, İran’daki meydana gelen saltanat değişimini, Şah İsmail’in, karakter ve şahsiyetini, emellerini çok iyi biliyordu. Şehzâde Selim, Trabzon’dan yaptığı üç Gürcistan Seferi ile Gürcistan’ın büyük bir kısmını hâkimiyeti altına almıştı.

Ayrıca Anadolu’da Akkoyunlu Türkmen Devleti’nden Safevîlere geçen topraklarında bir kısmını ele geçirmişti. Bayburt, Erzincan, Kemah, İspir, Çemişgezek, gibi yerleri idaresi altına almıştı. Şah İsmail’in Dulkadırlu Alaüddevle Bozkurt Bey’in üzerine giderken, yanında ağır olduğu için taşıyamayıp Erzincan’da toprağa gömdürmüş olduğu top ve cephanelere de el koymuştu. Bu duruma da çok sinirlenen İsmail, kardeşi İbrahim Mirza’nın yanına asker katarak, Trabzon’a Selim üzerine gönderdi. Şehzâde Selim’de İbrahim Mirza’yı mağlup ederek, onu Trabzon’da hapsetti.

Şah İsmail, kardeşi İbrahim Mirza’nın esareti üzerine, Erzincan’a kadar gelerek Erzincan Kalesini almak istemiş, fakat Şehzâde Selim, daha Safevî ordusu yolda iken haber alarak, yanında oğlu Şehzâde Süleyman ile birlikte güneye inerek, Trabzon’dan Erzincan’a gelmiş ve ansızın yaptığı bir gece baskını ile 1508 yılında, Şah İsmail’i bozguna uğrattı. Safevî Devleti hükümdarı Şah İsmail, Taşkent ile Diyarbakır arasında hükmederken, Trabzon Valisi Şehzâde Selim’e kardeşini esir verdiği gibi, kendisi de mağlup olmuştuBu gelişmelerden şaşkına dönen Şah İsmail, II. Bâyezid’e tehditler içeren bir mektup göndermiş ve kendisini, Akkoyunlular’ın meşru vârisi sayarak, Şehzâde Selim’in aldığı toprakları geri vermesini, Osmanlı Devleti ile Safevî Devleti arasında bir savaş bulunmadığını, Şehzâde Selim’in Trabzon’dan alınarak cezalandırılmasını talep etmiştir. Şehzâde Selim, başta Erzincan olmak üzere, bu toprakların büyük dedesi Yıldırım Bâyezid Han devrinden beri, meşru Osmanlı toprakları olduğunu ileri sürmüş ise de, Divân-ı Hümâyun, Bayburt, Kemah, Erzincan ve İspir’in Safevîlere geri verilmesini Şehzade Selim’e emretmiştir.Müneccimbaşı bu durumu Sahâifu’l-Ahbar isimli eserinde şöyle anlatır; “Şehzâdelerden Sultan Selim Trabzon Eyaletine mutasarrıflar olub ekser-i evkaatda Gürcistânı gâret ü tahrîb ve Kızılbaşlar [Şahismail mensubu] ile ceng ü pürhâşdan hâlî değil idi. Hattâ Erzincan ve Bayburdu anlarun elinden aldı

Sultan Selim Hanı itaatten hurûc ve dâ’vây-ı istiklâl etmek töhmeti ile ithâm ve bu dâ’vây-ı kâzibeyi müşârun ileyhi bilâ izin Gürcistâna etdüğü seferler ve Devlet-i Aliyye ile musâlaha üzere olan Kızılbaş tâifesi ile etdüğü cengler ile istişhâd etdüler. Osmanlı Sultanı (II. Bâyezid Han) Sultan Selim tarafına müekked “Emr-i âlî” ısdâr buyurdular ki “ancak Sancağunu muhâfazaya meşgul olub ziyâde tecâvüz eylemeye”.

Şehzade Selim Gürcistan seferlerinden sonra elde edilen ganimeti 5’te 1’i hükümdarın hakkı olması usülden iken almamış ve tamamını askere dağıtmıştır. Daha sonra bir kısım askerine çok etkili bir konuşma yapmış ve onları Anadolu ile Rumeli’nin dört bir yanına dağıtmıştır. Selim Şah Göstermiş olduğu bu muvaffakiyetler halk arasında sarsılmaz bir itibar ve askeri zümrede büyük bir destek kazandı.

Gürcistan taraflarına yaptığı kuvvetli akınlarda elde edilen başarılar halk nazarında geniş yankı bulmuş, Hopa’nın üzerindeki ve kuzeydoğusundaki 1441 metre yükseklikte bulunan dağa da, öteden beri halk arasında “Sultanselim Dağı”, denilmekteydi. Halk şehzadenin başarılarından ötürü “Yürü bre Sultan Selim devran senindir” diye türküler söylemeye başlamıştı.
Kısa zaman sonra şehzadeler arasında şiddetli bir taht mücadelesi başladı. Şehzade Selim’in Yeniçerilerin yoğun desteğiyle ve uzun uğraşlar neticesinde tahta çıkmasında Gürcistan taraflarında yaptığı fetihlerin ve Şah İsmail tehdidini erken fark edip onu engellemeye yönelik yaptığı girişimlerin büyük etkisi vardır. Şehzade Selim, Sultan Selim olmuş ve 8 sene süren kısa saltanatında şaşırtıcı işler yapmış, adeta dünya tarihini yeniden yazmıştır.

Kaynak: Tarih ve Medeniyet

Haftanın Tarih Sahasındaki Sosyal Medya Ürünü: Gizlenen Tarihimiz

Liberalses.com adlı websayfasında, Teyfur Erdoğdu imzasıyla yazılan "Tarih Bilim midir? (XIV): Tarihin Toplumsal Bilimlerden Farkı" adlı makalede, "Haftanın Tarih Sahasındaki Sosyal Medya Ürünü" olarak Gizlenen Tarihimiz yer aldı. Bu güzel haber için öncelikle Teyfur Erdoğdu'ya, sonra da blogumuzdan kendisini haberdar eden Çiğdem Yavuz'a teşekkür ederiz.

Dahi Breguet'nin Osmanlı Saat Şaheserleri Topkapı Sarayı'nda

Topkapı Sarayı Müzesi ve Breguet müzesi koleksiyonları Kültür Başkenti İstanbul'da ilk kez buluşuyor. Osmanlı ve Avrupa Saraylarını süsleyen efsanevi Breguet saatlerinin ''Osmanlı Koleksiyonu'' ilk kez Topkapı Sarayı'nda sergileniyor. Serginin başyapıtları arasında Breguet'in Sultan II. Mahmud'a özel yaptığı, dünya saat şaheseri olarak bilinen ''Pendule Sympathique'' bulunuyor. Sergide ayrıca, dönemin padişah portreleri ve Paris ilk Türk Büyükelçisi Seyid Ali Efendi ile Breguet arasında yazılan mektuplarda yer alıyor.

02 Haziran'da Topkapı Sarayı Divit odasında açılacak olan sergi 30 Ağustos'a kadar devam edecek.

Saatçilik alanında çok önemli icatlarının yanı sıra sanatsal tekniği ve kurmalı saatleriyle tanınan A.L.Breguet'nin en önemli buluşları arasında 1801 yılında gerçekleştirdiği Tourbillon isimli mekanizma yer almaktadır. Bu mekanizma değişik pozisyonlarda oluşan saatlerdeki ayar hatalarını yok ederek (yerçekimi nedeniyle) mekanik saatlerdeki en yüksek ayar hassasiyetini garantilemektedir.

19. Yüzyıldan beri Osmanlı Saraylarını süsleyen 250 yıllık geçmişe sahip Breguet saatleri, olağanüstü bir yaratıcılık dehasının, lüks ve incelik içinde birleştirilmesi ile tarihe damgasını vurmuştur.

Osmanlı Padişahı III. Selim, Osmanlı Padişahı II. Mahmud, Napoleon Bonarparte, Fransız kraliçesi Marie-Antoinette, Rus Çarı Alexander, İngiltere Kraliçesi Victoria, Sir Winston Churchill gibi birçok önmeli şahsiyetle tarihte buluşan Breguet saatleri, Balzac, Puşkin gibi yazarların kitaplarında o devri yansıtan eserlere konu olmuştur.

Sergi, Breguet'nin Türkiye distribütörü Tektaş A.Ş.'nin katkılarıyla düzenlenmektedir.

Kaynak

İmparatorluk Başkentinden Cumhuriyet'in Modern Kentine: Henri Prost'un İstanbul Planlaması (1936-1951)

1936 yılında İstanbul'a davet edilen ve kentin Nazım Planı'nı oluşturmakla görevlendirilen, dönemin önde gelen şehircilerinden Henri Prost'un İstanbul planlamasına yönelik çalışmalarından oluşan sergi, Fransız Mimarlık Enstitüsü XX. Yüzyıl Mimarlık Arşivleri'nden özgün belgeleri ve dönemin fotoğraflarını içeriyor.1936'dan 1951'e kadar onbeş yıllık bir döneme yayılan Prost planlaması üzerine bugün de süren tartışmalara, Henri Prost'un mesleki kariyerindeki az bilinen bir döneme ve İstanbul'un şehircilik tarihine ışık tutacak serginin küratörlüğünü, İstanbul'un kentsel dokusu ve mimarisi üstüne çalışmalarıyla tanınan Pierre Pinon ve şehircilik tarihi, kentsel tasarım ve kent mimarlığı çalışmalarıyla bilinen Cânâ Bilsel yapıyor.20. yüzyıl şehircilik tarihi için son derece önemli bir planlamacı olan Prost, öğrenciliğinden itibaren tanıdığı ve çok etkilendiği İstanbul'u ele alırken, bir yandan kentin özgün topografyası, dokusu ve mimari anıtlarını korumayı, diğer yandan da çağdaş altyapılarla donatmayı hedeflemiş, hijyen koşullarının sağlanması, ulaşımın rahatlatılması, rekreasyon alanlarının düzenlenmesi, tarihi - kültürel açıdan önemli yapıların ortaya çıkarılması gibi pek çok soruna birbiriyle uyumlu çözümler getirmeye çalışmıştır. Tarihi Yarımada başta olmak üzere, Galata-Beyoğlu ve Eyüp bölgeleri için Prost'un geliştirdiği önerilerin bir kısmı, uygulamaya konulmuş, bazıları ise rafa kaldırılmıştır. Tarihi Yarımada ile Beyoğlu yakasını birbirine bağlayan ve Haliç üzerinden köprüyle geçen metro hattı ya da Yenikapı'da deniz, metro ve kara ulaşımının birbirine eklemlenmesi gibi bazı önerileri ise hâlâ güncelliğini korumaktadır.Aradan geçen yarım yüzyılda, İstanbul gibi tarihsel bir metropolün çağdaş planlamasına ilişkin pek çok farklı yaklaşım gündeme gelmiş olmasına rağmen Prost'un 20. yüzyıl İstanbulu'nu biçimlendiren mimar-şehircilerin başında geldiği ve günümüz kentine damgasını vurduğu inkar edilemez.

3 Mayıs - 18 Temmuz 2010 tarihlerinde İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nde açık kalacak İmparatorluk Başkentinden Cumhuriyet'in Modern Kentine: Henri Prost'un İstanbul Planlaması sergisi, İstanbul'da 1936'dan 1951'e kadar onbeş yıllık bir döneme yayılan Prost planlaması üzerine bugün de süren tartışmalara, Henri Prost'un mesleki kariyerindeki az bilinen bir döneme ve İstanbul'un şehircilik tarihine ışık tutacak.

8 Temmuz 2010 Perşembe

Tarih ilmi

"Tarih ilmi, halka mazinin vaka ve izlerini, seçkinlere de icap eden sırlarını öğretir. Bu ilmin menfaati bütün aleme aittir ve bu pek çok faydası olan bir ilimdir. "

Ahmed Cevdet Paşa

4 Temmuz 2010 Pazar

Tahrip etmeye ne hakkınız var?

Türkiye’de her görüşten militanın gayet kötü bir huyu vardır. Mermer kitabe ve kaidesi olan eski eserlere slogan yazarlar, sembollerini çizerler. Çoğu sefer de çıkmaz ve tahripkar kimyevi maddeler kullanırlar. Tophane’de 15’inci asra ait Karabaş Veli Hz.’nin türbe duvarına Filistin bayrağını çizmişler. Bu bayrak BAAS’ın alametlerini taşır. Özgür Kudüs’ü anladık ama 15’inci asırdan kalma bir eseri böyle tahrip etme hakkını ve lüksünü nereden aldıklarını sormak gerekir. Yurttaşlarımız ecdat yadigarını böyle vandallara karşı müdafaa etmedikçe boşuna konuşuyoruz demektir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 04.07.2010)

Modern Mısır’ı kuran diktatör

Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Mısır’ın merkezi idare kurmasını ve çağdaş medeniyete adım atmasını sağladı.

3 Temmuz 1805’de yani bundan tam 205 sene önce, Mehmet Ali Paşa Mısır valisi tayin edildi. 35 yaşındaydı, Kavala’da doğmuştu. Arnavut olduğunu başta Yunanlı tarihçiler ve Mısırlılar hep tekrarlar. Son zamanlarda kendisinin Konyalı hatta Bayburtlu olduğunu ileri sürenler de vardır. Çocukları İbrahim Paşa ve Tosun Paşa ve torunları Mehmet Ali’nin hanedanı olarak Mısır’ı Cemal Abdülnasır’ın diktatörlüğüne kadar idare etti.

Hep Türkçe konuştular, bazıları Arapçayı çok iyi öğrendi. Ama Mısır’ı modernleştirdiler ve Türkçenin yanında Arapça kayda girdi. O kadar ki Türkçe matbaanın alâsı dahi o zaman Kahire yakınlarındaki şimdi şehrin içinde kalan Bulak semtinde bulunurdu. Arap harfli Türkçe eserlerin en güzelleri burada basıldı.

Mısır’ı Fransızlar işgal etmişti, General Bonaparte bir âlim ve ressam birliği ile Mısır’ın eski eserlerini, bitkilerini gravürlere aktardı. Mehmet Ali’nin Fransız işgaline karşı Mehmet Hüsrev Paşa komutasında başarıyla çarpışan komutanlardan olduğu açık. Fransız işgalinden sonra hırslarına kapılan yerli Memluk beylerini, Mısır ayan eşraf ve ulemasını birbirine kırdırdı. Mısır’a hâkim oldu. Onun valiliğiyle de bu ülke merkezi idare ve çağdaş medeniyete adım attı.

Osmanlı’yı “bitiren” sefer
Arazilerin idaresini tek elde toplattı ve sonra kendi komutanlarına ve akrabalarına dağıttı. Bereketli Mısır ülkesinde nadir ellerde toplanan geniş arazilerle gelir arttı. Altyapıya ve asıl önemlisi eğitime önem verdi... Kendi eğitimsizdi ama Mısır için eğitimli bir bürokrasi yarattı. Torunları zamanında Mısır müzesi, operası ve üniversitesiyle modern dünyaya açıldı.

Birkaç yıl içinde Mısır’daki Çerkez ve Türk asıllı Memluk beylerini adamakıllı etkisizleştirdi. Mısır’ın Hicaz üzerindeki kontrolünü kurdu, yani isyan halindeki Vahabileri bastırdı. Navarin’de 1827’de uğradığı kayıpları bahane ederek Babıali’den Suriye ve Filistin’in vilayetini istemişti, verilmeyince oğlu İbrahim Paşa’yı Osmanlı’ya karşı sefere yolladı. Devlet-i aliyyenin Batılı büyük devletlerin kontrolüne girmesine neden olan olaydır. Sonunda 15 Temmuz 1840 Londra Antlaşması ile Mısır’ın idaresi irsi olarak bu hanedana verildi.

Bazı yanlışlar var; Mısır’ın böylece Osmanlı’dan koptuğu tekrarlanır, özerkti ama koptuğu söylenemez. Hidiv hanedanı üyelerinin yaşamları ve yaptırdıkları eserlerle Tanzimat medeniyetinin yayılmasındaki önemli rolleri inkar edilemez. Nihayet Birinci Cihan Harbi başladığı zaman Türk taraftarı olduğu ve İstanbul’u kayıtsız şartsız desteklediği için İngilizler tarafından tahtından edilen Hidiv Abbas Hilmi Paşa'yı unutmamak gerekir. Hem İstanbul hem de Dalaman gibi zirai merkezlerde önemli yatırımları vardı.

Servet farkı sorunu çözülmedi
Birinci Cihan Savaşı başladığında İngilizler hanedanın öbür kolundan olan Fuat’ı iş başına getirdiler (Bu arada tahta geçirdikleri Sultan Hüseyin Kamil bu makamı ve tahtı reddetmiştir). Fuat’ın oğlu da malum Kral Faruk’tu. Ancak 1952’deki darbeden sonra General Necib, Abbas Hilmi’nin oğlu olan Prens Abdülmunim’i saltanat naibi olarak ilan ettirmiştir. Bu durumda naibe de onun eşi olan son padişah Vahdettin ve Halife Abdülmecid’in torunu Neslişah Sultan’dır. Bir müddet sonra Cemal Abdülnasır ile çatışmaya düştüler, hatta hapsedildi ve Mısır’ı terk etti.

Mehmet Ali Paşa Mısır’ı kalkındırdı, hanedanı kendini Mısırlı olarak gördü. Mısırlı Arap milliyetçileri bu konuda aşırı ve haksız değerlendirmelerde bulunmuş olabilirler ama Hidiv hanedanının Mısır’ın çağdaşlaşmasında ve seçkin zümre yaratmakta önemli katkıları da olmuştur. Kuşkusuz Osmanlı hanedan üyeleri gibi mütevazı şartlarda yaşamadılar. Zaten Mısır büyük servet farklarının olduğu bir ülkeydi. Bu yapının köklü değişikliğe uğradığı söylenemez.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 04.07.2010)

Temmuz: Darbe ve suikast ayı

Hanedan üyeleri arasında cinayet ve entrika Osmanlı tarihine özgü bir durum değildir. Özellikle temmuz bu tür girişimlerin zirveye çıktığı aydır.

Osmanlı tarihi Türkiye’de yanlış öğretilir; daha da kötüsü abartmalarla... Bu tarihin ayırıcı niteliği olarak; birbirini katleden kardeşler ve hanedanın kadın üyelerinin entrikaları anlatılır. Şurasını belirtmek gerek: Britanya gibi anayasal monarşinin anayasa metni olmadan temel kurumlarına 18’inci yüzyılda sahip olanı ve 19’uncu asırdan itibaren de Batı Avrupa ve Orta Avrupa’nın monarşileri hariç; hanedan üyeleri arasında katl, cinayet ve ortadan kaldırma ve kadın hanedan üyelerinin siyasi entrikaya karışması umumi bir tarihi gerçektir. İçinde bulunduğumuz temmuz ayı darbeler ve saray suikastlarının ayıdır.

Osmanlı’da sistem ancak 19’uncu yüzyılda oturdu
1762’de Rusya çariçesi, geleceğin ünlü II. Katherina’sı, Gregory ve Aleksey Orlov kardeşlerin örgütlediği bir saray darbesiyle kocası Çar III. Petro’yu önce hapsettirdi ve zavallı çar birkaç gün sonra hücresinde insan azmanı Aleksey Orlov’un pençeleriyle boğuldu. III. Petro’nun akıbetini oğlu Çar I. Pavel de aynıyla yaşayacaktır. Çar IV. İvan’ın (Korkunç) her gün cellat veya suikast bekleyen çocukluğu, Ivan’ın oğlu ve Rurikler hanedanının son temsilcisi küçük Çar Dimitri’nin Moskova civarında Ugliç’te Boris Godunov tarafından öldürtülmesi, 17’nci asrın sonunda ablaları Sofya’nın naibeliği altında sözde çarlık yapan Petro (Büyük) ve V. Ivan’ın hangisinin daha erken telef edileceğini bekleyerek yaşamaları gibi örnekler malum. VIII. Henry’nin çocukları Kraliçe Mary ve Elizabeth’in aynı şekilde gerilimli hayatları bir başka örnektir.

Örnekler hem garpta hem de şarkta çok yaygın. Monarşilerde cinayet ve suikastı önleyen iki unsur var; birisi sağlam bir veraset hukukudur. Nitekim Osmanlı bunu I. Ahmed’in saltanat veraseti sistemini değiştirerek denemiştir.

Ama veraset sistemi tek başına bir güvence sayılmaz. Asıl olan ordu, kilise, dini kurumlar, gelişen kapitalizmin yarattığı işadamları ve tüccarların haklı olarak bekledikleri güvenceli saltanat sistemidir. Dünyanın hatta Avrupa’nın bile bu seviyeye çok geç ulaştığı açıktır. Osmanlı İmparatorluğu’nda her şeye rağmen sistemin oturması ancak 19’uncu yüzyılda görülmeye başlamıştır. Bu asırda bile darbelerin önlenemediği açıktır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 04.07.2010)

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Sultan & Şah

(Çaldıran Muharebesi - 1525 yılından bir resim)

O kayıp şairin, zamanlar öncesinde "Bir hadise var cân ile cânân arasında" dediğini sık sık hatırlar, hayıflanırım. Çünkü güneş, can ile canan arasındakinden ziyade rakipler arasındaki hadiselere, kardeşler arasındaki hadiselere şahit olmuş durmadan.

İşte Habil ile Kabil arasındaki hadise, işte Timur ile Yıldırım arasındaki hadise, işte Uzun Hasan ile Fatih arasındaki hadise ve diğerleri. Benim yaşımda olanların 12 Eylül öncesinin anarşi ortamında sık karşılaştığı da aynı hadise idi. Hepsi kardeşi kardeşten ayıran veya kardeşi kardeşe kırdıran hadiseler... Bir de Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki hadise. Biz bu hadisenin adını Çaldıran koymuşuz. Sünnilik veya Alevilik koymuşuz. Türk ile Türkmen, Safevi ile Osmanlı, Sultan ile Şah, Oğuz ile Kayı koymuşuz. Biz bu hadisenin adını İstanbul ile Tebriz koymuşuz.

Bu hadisede dolu iki testi birbiriyle tokuşur ve biri kırılır. Peki ya kırılan ile kıran yer değiştirse ne olurdu dersiniz?!.. Şah ile Sultan arasındaki hadisenin beni etkileyen pek çok yönleri var elbette.[1] Ama araştırmalarım bana öyle yürek yakıcı bir tavır öğretti ki izini sürseniz insanlık macerasını devşirirsiniz. Önce Köroğlu'ya kulak verelim: "Benden selam olsun Bolu Bey'ine / Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır / Ok gıcırtısından, kalkan sesinden / Dağlar sada verip seslenmelidir// Düşman geldi tabur tabur dizildi / Alnımıza kara yazı yazıldı / Tüfek icat oldu mertlik bozuldu / Eğri kılıç kında paslanmalıdır."

Bu koçaklamanın gür sadasını Bolu dağlarından Çaldıran sahrasına taşırsanız aynı sesi binlerce Türkmen'in ağzından duyar gibi olursunuz. Çaldıran sahrasının yaslandığı dağlardan esip gelen yakıcı rüzgârların yaladığı bedenler o alev gününde yere düşerken sahrada yalnızca ok gıcırtısı ve kalkan sesi yoktu. Orada ilk defa Türkmen süvarileri top ve tüfek sesi işitip öldüler. Bu ölüm bedenlerden ziyade kimliklerin ölümüydü. Törenin, geleneğin, yol yordamın ölümüydü. Çünkü tüfek icad olmuş, mertlik bozulmuş, eğri kılıç kınında paslanmaya durmuştu.

Çaldıran'da ordu millet olan Türk'ün düzenli ordusuyla aşiret süvarisi çarpışmıştı. Birincisi moderniteyi ve teknolojiyi, ikincisi göçebe gururunu temsil ediyordu. Türkmen süvarilerinin göçebe asabiyeti top ve tüfeklerin gümbürtüsüne uymuyordu. O herc ü merc arasında psikolojileri bozulmuş, at sırtında bile olmayan sefil (!) piyadelerle savaşmak gibi bir tenezzülsüzlük veya onursuzluk içinde şevkleri kırılmıştı. Elbette Çaldıran sahrasındaki savaşı sırf bu yüzden kaybetmediler, ama çoğu sırf bu yüzden öldüler. Kaç yüz yıldır ömrü ırmak boylarında ve at sırtında geçen Ötüken çocukları, savaşmak için hantal top ve tüfekleri taşımaya hiç niyetlenmediler ve diğer kardeşlerinin piyadelik ederek sahiplendikleri namlular önünde can verdiler. Bu namluların sahipleri zamanın gereğince davranıyorlardı, ama karşısındakiler onlardan insana fırlatılan kurşunların hayatı alıp götürmesine içten içe güceniyorlardı. Onlara göre ok, düşmanı yaralayıp etkisiz bırakır ve ölüm yerine civanmertçe bir zaferi getirirdi. Bu yüzdendir ki bir süvarinin, kurşun atan ölümcül bir silahı kullanması cengaverlik ruhuna aykırı düşüyordu. O güne kadar ateşli silahlarla hiç karşılaşmamış göçebe süvarinin Çaldıran'daki kahramanlığı işte bu psikoloji ve hayal kırıklığı ile yere serilmişti. Üstelik bu namluların gümbürtülü seslerine atları da tepki göstermiş, kılıç ve kalkan sesi duyarak şahlanmayı beklerken ilk defa duydukları bu korkunç sadalarla Çaldıran sahrasını birbirine katmışlar, süvarilerine itaatten kalmışlardı.

Tüfeğin icadı ile bozulan mertliğe isyan edenler yalnızca Çaldıran'da görülmemiştir. II. Viyana kuşatması uzayıp da asker sıkıntısı çekildiğinde Osmanlı yeni birliklere ihtiyaç duydu ve Boz-Ulus, Yeni-il, Dul Kadırlı gibi Türkmen boylarından asker istedi. 1691 Ağustosu'nda Salankamen harbine katılan bu askerler ordudaki Kürtler ile birlikte top ateşine dayanamayıp meydandan dönmüşlerdi. Yaptıkları bir korkaklık değildi; hayır, farklı bir algılama biçimiydi. Onlara göre insan savaşacaksa şöyle bir at sırtında, elinde yayı ve okuyla, kılıcı ve kalkanıyla şahlanarak düşman üstüne atılmalıydı.

Asyalı feodal toplumların pek çoğu, modern zamanların savaş teknolojisine bir türlü uyum sağlayamamışlar, üstelik uzun asırlar boyunca düşmanının ateşli silahlarına gerekli önemi de vermemişlerdir. Oysa savaşmak için lenduha silahlar taşımanın "Bir süvari için pratik olmadığı" bahanesi, yalnızca bir bahane idi. Onlara göre at kişnemesinden, ok gıcırtısından, kalkan sesinden dağlar sada verip seslenmeliydi. Süvari birlikleriyle ünlü Memluk ordusu bu yüzden yok olmuş, İran'ın Zaferlü Kürt boyu, Rusya'nın destanlar yazan asilzadeleri veya Japonların onur abidesi samurayları bu yüzden hazin bir son ile yüzleşmişti. Onlara göre savaşmak bir cinayet değil bir sanat olmalıydı ve ateşli silahlar cinayetin başlangıcı oluyordu. Onlar bu yüzden öldüler. Öldüler ve tarih oldular. Öldüler, ama şerefli gözyaşlarıyla öldüler, civanmert yiğitler olarak öldüler.

Çaldıran'da Osmanlı'nın cihangirleri için de destanlar yazıldı. Orada Selim ile İsmail, Hüseyin ile Ömer birbirine denk idi. Her ikisi de birer deha olarak birbirleri üstüne atıldılar. Biri mağlup olacaktı. Oldu.

Gelin biz yine şaire kulak verelim ve hadisenin özünü rakipler üzerinden değil canan üzerinden terennüm edelim, rakipleri canan eyleyelim. O vakit "hadise" de bize gülümseyecektir.

"Bir hadise var can ile canan arasında"

[1] Bugünlerde Şah ile Sultan'ı anlatan bir romanın sonuna geldim. 24 Ağustos'ta Çaldıran sahrasına gidip, Tebriz'de son cümlesini yazacağım inşallah. Güzeller güzeli Taçlı'nın hikâyesi etrafında tarihî hakikatlerin bilinmesi ve açılıma bir katkı niyetine...

İskender Pala
(Zaman, 04.05.2010)