TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Bilge tarihçi

Bazıları Ziya Nur Aksun'u klasik tarih öğrenimi görmediğini söyleyerek eleştirirler. Dünyanın en ünlü tarihçilerinden sayılan Momsen ve milletçe iftihar ettiğimiz Ahmet Cevdet Paşa da Aksun gibi hukukçudurlar. Pek çok büyük tarihçinin hukukçular arasından çıkması tesadüf değildir, çünkü devleti hukuk kurar ve devleti iyi tanıyabilenler onun macerası olan olayları gerektiği gibi değerlendirebilirler.

Ziya Nur'un eski kelimeleri kullanması da tenkid sebebidir. Kelimeler kültür ve medeniyetin sembolleridir; altlarında kendilerine mahsus bir dünya uzanır. Ziya Nur'un gayesi, odağında insan bulunan bir medeniyeti çağdaşlaştırmaktır. Bu da ancak sembollerini canlı hale getirmekle mümkündür.

Prof. Dr. Saadettin Ökten dostumuz kapıldığı tatlı hayalde Ziya Nur'a hitap ederek tarihi hakkında şöyle bir değerlendirmede bulunur: "I. Murad'ın Kosova'daki savaştan bir gece önce çadırında yalnız kalınca okuduğu uzun münacaatı kim dinlemiş de kayda geçirmiş, diye sorsam gülümseyerek "Melekler" dediğinizi duyar gibi oluyorum. Sonra ciddileşiyor, "Osmanlı ma'şeri vicdanı ve ma'şeri zevki" diyorsunuz." Bu sorunun cevabını elbette değerli Saadettin de biliyor. Çadırın etrafı muhafızsız kalmaz; padişahın okuduğu münacaat duyulur, nakledilir, kayda geçilir. Fakat burada Saadettin çok ciddi bir hususa işaret ediyor; ma'şeri vicdanı ve ma'şeri zevki bilinmeden bir cemiyetin tarihi yazılamaz. Yazılsa da ancak şematik ve mekanik bir tarih olur; olaylar kronolojisinden öteye geçmez; ne gerçeği ifade eder, ne de okuyana bir şey verir.

Osmanlı'nın vicdanı bilinmeden şu olayları anlamak kabil değildir. Viyana bozgunundan iki gün sonra Yanıkkale Konağı'na gelen Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa buraya ulaşan ilk beylerbeyinin Uzun İbrahim Paşa olduğunu öğrenince, ihanet ettiği zehabına kapılarak idamını emreder. Bu emrin yerine getirildiği esnada Uzun İbrahim Paşa, padişaha şu arzularının bildirilmesini vasiyet eder. Kendisinin haksız yere idam edildiğini belirttikten sonra, sonsuz hürmetlerini arz ettiği padişahtan diğer devlet ricalinin kışkırtmalarına kapılarak Kara Mustafa Paşa'yı azletmemesini ister, Devlet-i Aliye'yi içerisine düşülen muhataradan ancak onun çıkarabileceğinden kuşku duymadığını belirtir.

IV. Murad devletin buhranlı dönemlerinde tahta oturur. İsyan eden yeniçeriler on yedi devlet adamının kendilerine verilmesini isterler. Padişah vermek taraftarı değildir. Ziya Nur Bey hadisenin devamını şöyle anlatır: "Vezir-i azam Hafız Ahmed Paşa bu sırada iç kapının arkasında abdest alıyordu. Sultan'ın sözlerinin asker tarafından dinlenmediğini görünce huzura yaklaşıp "Padişahım, hezar Hafız gibi kulun yoluna fedadır. Ancak ricam şudur ki beni sen katletmeyip bırakasın şu zalimler haksız yere şehit etsinler..." der. Hafız Ahmed Paşa okuyarak yeniçerilerin üzerine yürür. Askerlerden biri öne çıkıp kendisine hücum edince paşa onu bir tokatta yere yuvarlar. Bu tokat o kadar şiddetlidir ki halk arasında uzun zaman "Hafız Paşa tokadı" tabiri dolaşır. Gerek Uzun İbrahim Paşa'nın gerekse Hafız Ahmed Paşa'nın tavırlarını onların vicdanlarına nüfuz etmeden anlamak mümkün mü? Vicdanlar gökten inmez; oluşmalarında en büyük pay cemiyete aittir.

Bugünkü sıkıntılarımızın çoğu son dönem tarihimizi yeterince bilmememizden kaynaklanmaktadır. 77-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nı gerektiği şekilde anlamamız için tarihçiler tarafından hürriyet kahramanı ilan edilen, caddelere adı verilen Mithad Paşa ve arkadaşlarını derinliğine tanımalıyız. Resmi görüş haline gelmiş konuları doğru olarak sadece dünyevi bir kaygıya kapılmayanlar yazabilir. Mithad Paşa'yı biz Ziya Nur'dan öğrendik ama iş Mithad Paşa ile bitmiyor. Ortalıkta Ziya Nur'un bir benzerini göremediğimiz gibi onun da hastalığı giderek ağırlaşıyor; Rabb'imden onun için şifa dilerken gözkapaklarımın altına bir sıcaklık yayılıyor.

Mehmed Niyazi
(Zaman, 30.08.2010)

İstanbul: Tarihi Yarımada

Constantinople. 1566 yılında basılmış olan haritanın orjinalinden yeni baskısı. 49x69 cm, siyah-beyaz.

*Odamda puzzle'ı bulunmaktadır ve gerçekten çok hoştur.

İstanbul direnmek demektir

Bundan 1600 sene önce İtalya’nın ve bütün dünyanın parlak başkenti Roma, Vizigot başbuğu Alaric’in yağmacı askerlerinin eline geçti (410 yılının 24 Ağustos). Vakıa buradan 70 yıl evvel Nea-Roma (Konstantinopolis) bugünkü İstanbul ebedi imparatorluğunun başkenti olarak ilan edilmişti. Roma’yı Vizigot sürüleri altüst etti; bu dönem sonunda klasik parlak Roma’dan pek az eser kaldı. Batıdaki Roma artık haraptı ama ebedi şehir olduğunu kanıtladı. Eskinin harabeleri, eski Roma’nın soyluları ile daha dokuz asır sefalet ve derbederlik içinde yaşasa da günün birinde tekrar abideleri, kiliseleri kütüphaneleri ile dirilmeye başlayacaktır.

Öte yandan 1000 yıllık durgunluğa mahkûm olan İtalya’nın Roma’sına nispet yapar gibi Marmara kıyısındaki NeaRoma büyümeye, serpilmeye başladı. Balkanlardan akıp gelen barbar sürülere karşı o direndi. Konstantin’in bugünkü Yenikapı ile Haliç arasında inşa ettiği kalın surlar Trakya’dan gelen istilacıları durdurdu.

Nihayet imparator Theodosius artık Konstantin’in ismini taşıyan şehri savunmak için bugünkü muhteşem surları inşa etti. Ta Fatih Sultan Mehmed’e kadar kimse bu surları askeri bir başarı ile geçemedi; 1204’te Haçlı sürüleri şehri askerce değil dalavere ile ele geçirdiler. Bir ölçüde 50 yıl sonra şehre geri dönen İznik’teki imparatorluğun generali Paleolog çürüyen bir Haçlı hâkimiyetini tarihin adaleti ile silmiş sayılır.

Su sıkıntısı her zaman vardı
1600 sene önce ağustos ayı bildiğimiz Roma’nın çöküntüsünün başlangıcı sayılır. Ta ki Rönesans devrinde İtalya’nın cihanı aydınlatan günleri içinde yerini alana kadar. İstanbul ise o tarihten beri önce üniversitesi, sonra Ayasofya’sı bütün Balkanları ve Rusya’yı etkileyen dini ve kültürel propagandasıyla orta şark dünyasının yeni Roma’sı oldu ve 15’inci asrın ortasında da bu saltanatını Osmanlılara devretti.

Şehrin su sıkıntısı her zaman olmuştu. Havası o kadar cazip değildir ama dünyanın en güzel şehriydi. Dantel gibi bir coğrafyada deniz ve toprak en cömert gıdaları sunuyordu. İnsanlığın sanayi çağına geçtiği dönemde İstanbul geri bir şark başkenti gibi görüldü, kendini toparladı, sanayileşen bir dünyanın değerlerine uymak için adımlar attı. Bu sefer de artan nüfus ve göç onu sarstı ve o her şeye rağmen Güney Amerika’nın Afrika ve Hindiçin’in büyük sefil metropollerinin derecesine düşmedi.

İstanbul demek direnç demektir, ümit demektir, gelecek demektir. O soylu bir şehirdir. Her zaman da soyluluğu ile kendisini yıkmaya çalışanları durduracak kitleleri bulur.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 29.08.2010)

Üstadın mirası

Reşad Ekrem Koçu’nun basılamayan notları acilen mirasçılarının ve “iş bitiricilerin” elinden kurtarılmalı, gerekirse kanun çıkarılmalı..

Eski bir bürokrat aileden gelir; İstanbul çocuklarının çoğu önüne konan tahsili tamamlayıp baba mesleğine devam ederken, Reşat Ekrem yurdunun tarihine ve yaşadığı toplumun yapısına merakla yöneldi. Ona merak ettiği şeyleri öğretecek bir kurum yoktu. Tıpkı zamanının bir başka mütebahhiri Osman Nuri (Ergin) gibi zekası ve yönelimiyle yolunu buldu. Bu gençlerin merak ettikleri konular üzerinde daha evvel kaleme alınmış bir el kitabı veya telif eser yoktu. Mesela Mehmet Süreyya Bey mezarlıkları kendi gezdi. Hatta bazen oralarda gecelediği oldu ve de on binlerce mezar taşı içinden imparatorluk halkının geçmişini sergilemeye (“Sicill-i Osmanî”) adlı devasa kütükte çalıştı.

Darülfünun’da okudu; ünlü tarihçimiz Ahmet Refik’in (Altınay) asistanıydı. Ahmet Refik üniversiteden uzaklaştırılınca yeni gelen zümreyle tabiatlarının uyuşamadığı söylenir, doğrudur. Edip tarihçinin üslubu ve merakları dönemin tarihçileriyle uyumlu değildi. Lisede öğretmenliğe geçti. Vefa Lisesi’nde tarih öğretmeniydi. O dönemin gazetelerinin tarih ve edebiyat öğretimi gibi bir işlevi de vardı.

Reşat Ekrem bey Babıali’nin ünlü simalarından biri haline geldi. Bu imparatorluğun sadece padişahlarını, vezirlerini ve yüksek ricalini değil; esnafını, serserisini hatta hırsız ve fahişesini dahi merak etti. Hem de sırf 16’ncı asırdakiler değil; yaşadığı çağdakileri bile defter etti. 1950’li yılların insan manzaraları bugün için bulunmaz bir tarihi manzara; hem de Türk tarihinin akışı içindeki en ilginç tipler. Ansiklopedinin yazarları içinde Semavi Eyice hoca, Kevork Pamukçuyan gibi muhteremler var.

Hiçbir şehrin nüfus kütüğü İstanbul kadar ilginç olamaz
Ömrü boyunca bir İstanbul Ansiklopedisi meydana getirmek için didindi. Hiçbir şehrin kütüğü bu kadar ilginç olamaz. Büyük abideler yanında küçükleri, mezar taşları, güzel sokaklar, önemsiz sokaklar, ekabir ve zenginlerin yanı başında fakirler, haneberduşlar bir arada. Marjinal insanın hakkındaki kayıtlar ilk defa onun tarafından mahkeme kayıtlarından çıkartıldı, yetmedi; bazı polislerin özel defteri bile ele geçirilip bakıldı. Bunu gerçi bir Alman ve Fransız şehir tarihçisi de yapabilir, o daha fazlasını yaptı. O muhitlerdeki halk şairlerinin destanlarını ve şiirlerini topladı, hatta dedikodulara başvurdu. Üsküdarlı Razi veya Vasıf gibilerini bize tanıttı.

Bir gün Kumkapı’da bir meyhanede bir kocaman zarf unutmuş. Zarfı bulup getiren çocuk (Erhan Eskici) bugün artık rastlamadığımız bir tip, sokakta gazete satanlardan; getirdiği zarf tamamıyla “K” maddesiymiş. Sevinen üstat bu mühim dosyayı bulup muhafaza eden ve kendine kadar getiren küçüğün ismini büyük şehrin kütüğüne kaydediyor. Sonraki yıllarda da Almanya’ya işçi olarak gittiğini ilave ediyor.

Bilinen dedikodunun aksine üstadın ansiklopedisi yarım kalmadı, tamamdı; “K” maddesi de hazırdı, başka maddeler de. Sevgili Murat Bardakçı’nın pazartesi günkü yazısında hüzünlü bir tasvirle belirttiği gibi “Para istemez, yeter ki şunu kaybolmadan basın” diye çaldığı kapılardan ret cevabı geldiği için ansiklopedi G’ye kadar basılabilmiş.

Murat Bardakçı’nın ikazları mutlaka göz önüne alınmalı
11 cildin hepsini tek tek okumuştum. Basılı olsa öbür ciltleri de okurdum. Şahsen çok şey öğrendiğim ve yeni alanlara yöneldiğim bir eserdir; herkes için bu geçerlidir. Reşad Ekrem Koçu eşi bulunmaz bir tarihçi tipidir. Dar bilgili veya amatör değildir, yazdıklarına da güvenilir. Hiç kuşkusuz hata yapmak veya noksanı olmak bütün tarihçilere özgüdür.

Murat Bardakçı’nın ikazını göze alınız. Basılamayan koliler bir akraba kalabalığının elinden birilerine geçmiş. Boğaz’ın en eski yalısı olan Amcazade Yalısı gibi Reşad Ekrem’in ansiklopedisini de veresesinin elinden kurtarmak dert olmalıdır. Bu gibi haller için hükümetin kanun dahilinde müdahaleci tedbirler alması şarttır.

Şimdi ise Murat’ın bahsettiği bir başka kalabalık var; her işten anlayanlar (!) ve iş bitiriciler... Bunlar eseri basması söz konusu olan kurumdan para koparmak için güya değişiklikler yaparlar. Bazısı üstelik alimane cevherler yumurtlar, dili ve üslubu değiştirir, olur olmaz resimler koyar. Oysa Reşat Ekrem mesela fotoğraf pek sevmezdi. Sabiha Bozcalı gibi ressamlara ve rölövelere müracaat etmişti. Redaksiyon heyetinin gerçekten ciddi ve iş bilir adamlar olması gerekir.

Görelim bakalım, üstadın köşelere tıkılıp kalan dosyalarını bunca yıldan sonra toparlayıp basabilecek miyiz? Bunun başarıldığını görürsek İstanbul için umutlarımız tazelenir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 29.08.2010)

26 Ağustos 2010 Perşembe

Haliçte Gezinti

Tristam, James Ellis, karton üstüne suluboya ve tempera; 39.5x72cm, (1888).

Düğün Ertesi: Paça Günü

Ressamı belirsiz, (Kuzey Avrupa), tuval üstüne yağlıboya, 53.5x76cm. (18.yüzyılın ortaları).

Charles Gravier, Türk giysileri içinde

Fransız Büyükelçisi Vergennes Kontu Charles Gravier'nin Türk Giysileri İçinde Portresi, Antoine de Favray; tuval üstüne yağlı boya, 141.5x11cm. (1766).

Kahve Keyfi

Ressamı belirsiz (Fransız Okulu), tuval üstüne yağlı boya, 112x101.5cm (18.yüzyılın ilk yarısı).

288 yıl önceki Türk kadınlarının sırları

Lady Montagu, dönemin Türkiyesi'ni tanımak ve tanıtmak için ülkeye gelen yabancılar arasında önemli bir isimdi. Çünkü kendisi hem yazar hem de İngiliz sefiresiydi.

Lady Mary Wortley Montagu, 1689 yılında doğdu. Kingston dükü olan babası onu gayet sağlam bir eğitim verilmesini sağlayıp, yetiştirdikten sonra Edward Wortley Montagu'ya verdi. Bu kişi çeşitli görevlerden sonra İstanbul'a büyükelçi olarak gönderildi. Londra sosyetesinin en gözde isimlerinden olan eşini de beraberinde Türkiye'ye getirdi. Üçüncü Ahmet zamanında Nevşehirli İbrahim Paşa'nın sadareti başlangıcında Türkiye'de bir sene bulunduktan sonra Londra'ya dönen Lady Montagu, o dönemin Türkiyesi'ni gayet canlı bir şekilde anlattı. "Türkiye'den Mektuplar" adlı eserinde, o dönemdeki Türk-Avrupalı farkını çarpıcı bir şekilde aktardı.

Lady Montagu, Edirne'den Lady Rich adındaki bir İngiliz asilzadesi arkadaşına 1 Nisan 1717 tarihinde şunları yazıyordu: "…Yepyeni bir dünyadayım. Türk imparatorluğunun en güzel şehirlerinden biri olan Sofya'da gördüklerini size anlatmadan geçemeyeceğim. Burasının ılıcalarıyla meşhur olduğunu ve suyunun sağlığa pek fayda verdiğini öğrenmiştim. Hamam daima kalabalık. Burasını bir nevi eğlence yeri haline getirmişler. Sırf görmek maksadıyla Sofya'da bir gün kaldım. Tanınmayayım diye bir Türk arabasıyla dolaşıyordum. Bu arabalar bizimkilerinden tamamıyla başka türlüdür. Fakat burada seyahate çok daha elverişlidirler. Zira memleket o kadar sıcak ki güneşin ışıkları gözlere zarar verir. Türk arabaları daha ziyade Alman arabalarına benziyor, boyalı, yahut yaldızlı tahtalardan kafesleri var. İçlerinde de renk renk çiçeklerle beyitler birbirine karışmış. Döşemeleri zengin nakışlarla süslü ipek. Arabanın içindekiler, saçaklı perdelerle de gizlenebiliyorlar. İçerideki ise saçağı kaldırıp dışarısını arzu ettiği gibi ve kendi görünmeksizin seyredebiliyor. Bunlarda, dört kişi yastıklara dayanarak rahat oturabiliyor.

Saat ona doğru, bu arabalardan biriyle hamama, kaplıcaya gittim. Kadınlar burasını çoktan doldurmuşlardı. Kibar hanımlar yarım İngiliz altını verirlermiş. Ben de o kadar verdim.

Hamam üç kubbeli bir kagir bina. İçeriye ışık kubbelerden giriyordu ve her yer kafi derecede aydınlıktı. İlk kısım nispeten küçük. Burada kapıcı gibi bir kadın bekliyor, parayı ona verdik. Ondan sonraki kısım mermer döşeli. Çevresinde gene mermerden iki set var. Burası soyunma yeri. Daha içeride, sular, dört çeşmeden mermer kurnalara dökülüyor, kurnalardan da yere akıyor, kanalları takiben kaybolup gidiyor.

Hamamın diğer küçük kısımları mevcuttur. Buraları kükürtlü sularla o kadar ısınıyor ki elbiseyle durulamaz. Soyunma dairesine girdiğimiz zaman sırtımda at elbisem vardı. Bu kılıkta muhakkak ki garip görünüyordum. Hamamda iki yüz kadar kadın vardı. Bizim memlekette olsa, yabancı kılıktaki bir insanı görünce alay ederler, kulaktan kulağa fısıldaşırlar. Lakin bunlar hiç öyle çirkin bir harekette bulunmadı. Benim hakkımda birçok defalar, "Güzel! Pek güzel!" dediklerini duydum.

Soyunma kısmının ilk sıraları üzerinde şilteler, yastıklar, halılar vardı. Kadınlar buralara cariyeleri de arka setlere oturmuştu. Hiçbir kıyafet ve tuvalet farkı onlara imtiyaz vermiyordu. Hepsi de güzellikleri ya da çirkinlikleri meydanda çırılçıplaktılar. Fakat terbiye ve namusu tecavüz ettiren bir gülümseyiş bir tavır yoktu.

Bazıları ilahe kadar güzeldi ve Milton'un Hazreti Havva'da tasvir ettiği ihtişamlı eda ile dolaşıyorlardı. Hepsinin tenleri göz kamaştırıcı şekilde beyazdı. Saçları küçük örgülerle örülmüş, kurdela yahut incilerle sarılmış omuzlarına dökülüyordu. Burada şu düşüncenin gerçek olduğuna inandım: Eğer çıplak gezmek moda olsaydı, çehre ikinci planda kalırdı" Çünkü ben de bu kadınların vücutlarına hayran kaldım. Doğrusunu isterseniz, içimden, "Mr. Jervas da burada olsaydı da gizlice bunları seyretseydi" diyecek kadar hainlik duydum. Tahmin ediyorum ki, eğer ressam bu kadar güzel çıplak kadını bir arada görseydi, kimbilir sanatını ne kadar ilerletirdi? Bunların bazıları birbiriyle konuşuyor, bazıları iş görüyor, bazıları kahve veya şerbet içiyordu. Bazıları da sere serpe peykelerin üzerine uzanmıştı. Böylece hepsi değişik şekilde hareket halindeydiler.

Genellikle 17-18 yaşındaki cariyeleri de hanımlarının saçlarını örmekle meşguldüler. Kısacası, bu hamam şehre ait bütün haberlerin verildiği, dedikoduların yapıldığı bir kadın kahvehanesiydi. Hanımlar, genellikle buraya haftada bir kere geliyor ve en aşağı dört beş saat kalıyorlar. Halvetten çıkar çıkmaz da hemen soğukluk denen bölüme girdikleri halde üşümüyorlar. Bu beni çok şaşırttı. Aralarında en önemli olduğu anlaşılan bir hanım, yanına oturmam için bana ısrar etti ve soyunmama yardım etmek istedi. Bu teklifi zorla reddettim. Fakat, hepsinin ciddi olarak beni razı etmeye uğraştığını görünce, bluzumu çıkardım ve korsemi gösterdim. Bunu görür, görmez, üstüme düşmekten vazgeçtiler. Eminim korsemi bir çeşit bekaret kemeri sanarak, kocamın buluşu bu aleti, kendi başıma açamayacağımı sandılar. Gösterdikleri nezakete ve güzelliklerine hayran kaldım. Onlarla daha çok zaman geçirmeyi pek isterdim. Fakat Mr. Wortley, ertesi sabah erkenden yola çıkma kararlı olduğu için Justinien Kilisesi'nin kalıntılarını görmek için acele ediyordum. Halbuki burası bir taş yığınından başka bir şey değilmiş. Bu bana hüzün verdi. Allahaısmarladık madam, eminim ki hiç görmediğiniz ve bir erkeğin buralara girmesi görülmemiş bir şey olduğu için, hiçbir seyahat kitabında okumadığınız bir şeyi anlatarak sizi eğlendirdim.
"

Kadınlar erkeklerden özgür
Lady Montagu, bir başka mektubunda ise Türk kadınları ile İngiliz kadınlarını karşılaştırıyordu. 1 Nisan 1717 tarihini taşıyan bu ilgi çekici bu mektup ise yine Edirne'den Mar Kontesi'ne gönderilmişti. Uzun mektubun son bölümlerinde özellikle kadınlarla ilgili ilginç tespitlerde bulunuyor ve şunları yazıyordu: "…Bugüne kadar böyle güzel saçlı bir baş görmedim. Bir hanımın başında, tam yüz örgü saydım. Bunların hiçbirisi, takma saç değildi. Doğrusunu söylemek gerekirse, burada bizdekinden çok güzellik var, pek güzel olmayan kadın görünce insan şaşırıyor. Genel olarak dünyanın en çok yüz güzelliği burada. Gözleri de iri ve siyah. Size kesin olarak söyleyebilirim ki İngiliz sarayındaki güzel kadınların sayısı, buradakiler kadar çok değil. Genellikle siyah kaşlarını alarak güzel biçim veriyorlar. Gerek Türk, gerek Rum kadınları gözlerinin kenarlarına bir boya sürüyorlar. Bunlara uzaktan veyahut da mum ışığı ile bakılınca, gözler daha kara gözüküyor. Tahmin ediyorum ki bizim hanımlarımız bu sırrı öğrenseler, herhalde çok sevinirler. Fakat gün ışığında çok fark ediliyor. Tırnaklarını kırmızı renge boyuyorlar. Doğrusunu ararsanız, ben bu modada bir güzellik göremedim.

Ahlak durumlarına ve davranışlarına gelince: Harlekin'in fikrine kapılarak diyebilirim ki: "Sizinkiler nasılsa, bunlar da öyle…
" Türk hanımları da Hıristiyan kadınları kadar dine aykırı işler yapıyorlar. Şimdi onların alışkanlıklarını biraz öğrendiğim için bunları anlatan yazarların gösterdikleri örnek derecedeki sıkı ağızlılığa, yahut da son derece budalalığa şaşıp kalıyorum. Türk kadınları gerçekten çok özgürlüğe sahipler. Bunu anlatmak çok kolay. Hangi sınıftan olursa olsun, burada bir kadın yaşmaksız sokağa çıkamaz. Bu, iki örtüden ibarettir. Biri, gözden başka, yüzün her yanını kapatır. Öteki örtü de başının bütün süslerini örter ve arkadan bele kadar sarkar. Vücutlarının bütün biçimi de ferace denilen bir giysi ile saklanıyor. Hiçbir kadın, bunsuz sokağa çıkamıyor. Kolları dar olduğu gibi, parmaklarının ucuna değecek kadar da uzun. Böylece, vücudunun her yanı örtünmüş oluyor.

Feraceler, kışın kalınca bir kumaştan, yazın da ince ipekli kumaşlardan yapılıyor. Bir ferace, kadınların vücudunu öyle sıkı tutar ki, hanımefendi ile cariye ayırt edilemez. En kıskanç bir kocanın bile¸ karısı ile karşılaştığı zaman, onu tanıması çok zordur. Hiçbir erkek, sokakta giden bir kadına ne dokunabilir ne de onun arkasından gidebilir. İşte bu değişmez, tanınmaz kılıkta olmak hali, bu kadınların kim olduklarının anlaşılması tehlikesini ortadan kaldırmıştır. Onlar da bundan yararlanarak, tam bir serbestliğe kavuşmuşlardır. En çok çevrilen entrikalardan biri, belirli bir Yahudi dükkânında buluşmak için, sevgiliye haber göndermektir. Zira, Yahudi dükkanlarının bizdeki Hintlilerin dükkanları gibi bu çeşit işlere elverişli olmakla adları çıkmıştır. Erkekler, ufak tefek bir şeyler almak bahanesiyle, bu dükkânlara giderek kadın avcılığı yaparlar. Böyle kadınlar da buralarda bulunurlar. Kibar hanımların, seviştikleri kişilere kimliklerini bildirmeleri, pek seyrek olur. Hatta bir erkeğin, altı aydan fazla bir süre ile bir hanımla mektuplaştığı halde, onun adını bilmemesi, şaşılacak bir şey değildir. Sevgilisinin suçunu ortaya çıkarmasından korkmayan, ahrette de suç yüzünden ceza göreceği hakkında bir bilgisi olmayan kadınların yaşadığı bir ülkede, kocasına bağlılık gösterenlerin ne kadar az olacağını, pek iyi tahmin edebilirsiniz. Oysa bizde birçok kadınlar vardır ki, bunlar, kocalarına karşı olan bağsızlıklarının ortaya çıkacağını bilseler bile, ne dünyada ne de ahrette ceza göreceklerinden korkarlar ve pervasızca her istediklerini yaparlar. Öte yandan Türk kadınları, kocalarının şikayetlerine de pek aldırış etmezler. Zira, kendi paralarına, kendileri hakimdirler.

Genel olarak, bu ülkenin serbest insanları, bence yalnız kadınları…Divan bile bunlara saygı gösterir. Bir paşa öldürüldüğü zaman, padişah hareme yani kadınlar dairesine verilmiş olan hakları geri almaz. Burası aranmaz. Ne varsa, paşanın dul karısına kalır. Harem hanımları, cariyelerinin üzerinde kesin otoriteye sahiptir. Yaşlanmış yahut da hanımefendi tarafından seçilmiş bir iki cariye dışında, kocası bunlardan hiçbirisinin yüzüne bakamaz. Bu erkeklerin, yasalar gereğince, dört kadın aldıkları doğrudur. Fakat kibar bir erkeğin, bu haktan faydalandığı görülmediği gibi kibar bir hanımın da buna katlandığına rastlanmamıştır. Şayet bir erkek, karısından başka bir kadını severse, ona ayrı bir ev tutar kendisine, bizdeki erkeklerin yaptığı gibi, mümkün olduğu kadar gizli gider.

Burada ileri gelen adamların arasında, yalnız Defterdarı tanıyorum. Bu kişinin emrinde pek çok cariyesi var. Yani konağın kendisine ait olan bölümünde. Bir cariye bir kere hanımın emrine verildi mi, artık hep onun emrinde kalır. Defterdarın çapkın bir adam olduğu söyleniyor. Hanımı, konaktan ayrılmadığı halde, kocasıyla dargın. İşte görüyorsunuz ya kardeşim, insanların davranışları arasında, bizim seyahat yazarlarının bizi inandırmak istedikleri kadar fark yok. Birkaç uydurma alışkanlıktan söz etsem, belki daha hoş olur. Fakat, benim, gerçek kadar hiçbir şey hoşuma gitmez. Eminim ki size de her şeyden çok gerçekten söz etmek gerek. Bundan ötürü¸benim sizin sevgili kardeşiniz olduğum gerçeğini tekrarlayarak mektubuma son veriyorum."

Kaynak

Veliahtın yüzünü kızartan tesadüf

Padişah Sultan Abdülaziz, 1867'de 47 gün süren bir Avrupa seyahati gerçekleştirmişti. 21 Haziran 1867'de bir cuma günü, öğle namazından sonra yola çıkan Padişah; veliahd şehzade Murad Efendi, oğlu şehzade Yusuf İzzettin Efendi ve şehzade Hamid Efendi'yi "Hanedanına mensup kişiler" olarak yanına almıştı: Bunlardan veliaht Murad Efendi geleceğin Beşinci Sultan Murad'ı, Hamid Efendi İkinci Sultan Abdülhamid'i, oğlu Yusuf İzzettin Efendi ise, Sultan Reşad'ın veliahdı iken intihar eden zattı. Sultan Abdülaziz, ilk durağı Fransa'da 13 gün kaldıktan sonra, 12 Temmuz'da deniz yoluyla İngiltere'nin Duvr kentine varmıştı. Burada yapılan muhteşem karşılama töreni, Abdülaziz'i pek mutlu etmişti. Kraliçe Viktorya, veliahd Prens dö Gal'ı karşılama ile bizzat görevlendirmişti. Cambridge Dükü, Lord Sidney ve Dük do Sutherland da Prens dö Gal'le beraber karşılamak için limanda hazır beklemişlerdi. Yemek bittikten biraz sonra Duvr'dan özel hazırlanan trenle Londra'ya gidilmişti.

13 Temmuz Cumartesi Kraliçe Viktorya, Sultan Aziz'i Windsor Şatosu'nda kabul etti. Kraliçe Sultan Abdülaziz'i merdiven başında karşılamış ve White Draming Room denilen özel görüşme odasına götürmüştü. Padişah, burada şehzadeler Murat ve Abdülhamid ile Fuat, Mustafa Fazıl ve Halim Paşaları Kraliçe Viktorya'ya takdim etmişti. Kraliçe, kendisine tanıtılan şehzadeleri dikkatle süzerken, bakışları, o tarihte yirmi altı yaşında olan veliahd Murad Efendi'ye takılmıştı. Kraliçe, Fuad Paşa'ya veliahdın yaşını sorunca, Murad Efendi, Hariciye Nazırı'na cevap imkanı bırakmadan, mükemmel Fransızcasıyla cevap vermiş ve o andan itibaren İngiltere Sarayı'nın çok sıkı olan kurallarının da dışına çıkan ani bir samimiyetle Kraliçe ile Osmanlı veliahdı arasında görüşme başlamıştı. Bu karşılıklı konuşma, Tille'deki, İngilizlerin meşhur saat beş çayında da devam etmiş, Murat Efendi, nezaketi, kibarlığı bilhassa musiki ve güzel sanatların diğer dallarındaki bilgisiyle Kraliçe'yi hayran bırakmıştı. Bu konuşma sırasında Prens dö Gal'de Kraliçe'nin yanındaydı. Padişahın yaklaşması üzerine amcasından korku derecesinde çekinen Murat Efendi, izin isteyerek Kraliçe'nin yanından uzaklaşırken, Viktorya Prens dö Gal'e dönmüş ve "Bu mükemmel delikanlıya hayran kaldım" demişti. Abdülaziz'in Londra seyahatinde perde arkasında kalan ve belki de tarihin seyrini değiştirebilecek bir teklifin nasıl reddedildiği konusu ise pek bilinmez. Kraliçenin genç şehzade Murat Efendi'ye karşı sevgisi, Hariciye Nazırı yani dönemin Dışişleri Bakanı Keçecizade Fuad Paşa'yı daha sonra bizzat Mustafa Fazıl Paşa'ya söylediği üzere "hayatında en derin hayrete sürükleyen bir teklif" karşısında bırakmıştı.

Kraliçe damat yapmak istedi
Padişahın şerefine donanmanın hazırladığı şenliklerin ayrıntıları görüşülürken Prens dö Gal, Fuad Paşa'ya şunları söylemişti: "Size gayri resmi olarak bir hâdiseden bahsedeceğim. Biliyorsunuz ki İngiltere Sarayı'nda aralarında bizzat Kraliçe'nin kerimeleri de olan çok prenses vardır. Bunları, prenslerine alarak akrabalık tesis edebilmek, bütün dünya saraylarının en büyük arzusu ve gayeleridir. Emin olunuz, şimdiye kadar İngiltere Sarayı, hiçbir zaman böyle bir arzuyu kendisi açığa vurmamıştır. Fakat Kraliçemizin ihsas ettiği arzu budur ki, veliahdınız için İngiltere sarayından bir prenses verilebilir. Benim şahsi kanaatime ve tercihime göne, böyle bir izdivaç için yetişmiş birçok prensesler, meselâ Prenses Marie of Mountbatten vardır."

Fuad Paşa, hiç beklemediği bu teklif karşısında şaşırmış, ancak Sultan Aziz'in asabi mizacını ve Osmanlı tahtındaki veraset ve saltanat rekabetlerini hatırlattıktan sonra, kendisine kısa bir zaman verilmesini, İngiltere'den ayrılmadan önce bir netice alabilirse, özel olarak kendisini bilgilendireceğini bildirmişti. Sultan Aziz, teklifi öğrenince bu haberden bir hayli rahatsız olmuştu ve seyahatin süresini kısaltmıştı.

Olay kısa sürede yabancı kaynaklarca da duyulmuştu. Osmanlı devletini kendi siyaseti çevresinde görmek için aralarında mücadele olan İngiltere, Fransa ve Avusturya Macaristan devletleri Padişah'ın memleketlerine yaptığı ziyaretin değerlendirmesini yaparken, Kraliçe Viktorya'nın teşebbüsünü, "En cesaretli ve kestirmeden netice verecek olay" olarak karşılamışlardı. Kraliçe'nin Murad Efendi'yi İngiliz Sarayı'na "damat" yapmak arzusu sadece siyasi bir maksat mıydı, yoksa genç şehzadenin cidden nazik ve kibar kişiliğinin, bilgi ve irfanının bunda bir etkisi olmuş muydu, bu sorunun cevabı tarihin sisli perdesi ardında kaldı. Bilinen bir şey, meseleyi Fuad Paşa'ya açan Prens dö Gal'in şu sözlerle meseleyi kapatmasını da bildiğiydi: "Türkler bir fırsat daha kaçırdılar."

Alacaksan İngiliz kadın almalısın
Abdülaziz'in Avrupa seyahati sonradan tahta geçecek olan Veliaht Abdülhamid için de büyük tecrübe olmuştu. İkinci Abdülhamid 1867 İngiltere'sinde gördüklerini hatıralarında anlatmıştı. Abdülhamid'i Londra şehrinin gelişmişliği kadar, İngiliz kadınları da oldukça etkilemişti. Bununla ilgili hatıralarında, şunları yazmıştı: "Dünyada İngiliz kadını kadar güzel, kibar, vakarlı kadın yoktur, insan ecnebi kadın alacak mı İngiliz kadını almalıdır."

Kızın babası Türkçe biliyordu
Genç şehzade, İngiltere'de davetlerde güzel kadınlarla karşılaşmadan duyduğu heyecanları ise şöyle anlatıyordu: "Londra'da bir zengin kızı bir gece bize bir konser verdi. Eve girdiğimiz vakit kızın güzelliğine hayran kaldık. Büyük birader Murad bana genç ve güzel kızı işaret ederek 'Nasıl beğendin mi?' dedi, ben de 'Eh fena değil' diye cevap verdim, derken kızın babası olan zengin Londralı yanımıza yaklaşıp, bize Türkçe olarak 'Ben Sakızlıyım, hemşeriyiz, çoktan buraya geldik demez mi? Biz kıpkırmızı olduk. Lakin onlar bizim söylediğimiz sözlere gücenmediler, Öyle alışmışlarsa da biz gene mahcup olduk."

Kaynak

Borca batan Padişah kahrından ölmüştü

Borç her dönem her kesimden insanın derdi olmuştur. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Osmanlı Padişahı Üçüncü Mustafa'nın durumuydu.

İktisada çok önem veren bir hükümdar olan Sultan Üçüncü Mustafa, hazineyi her zaman dolu tutmayı bir politika olarak benimsemişti. Paranın ayarı onun devrinde düzelmiş, hazine rahatlamıştı. Ancak Ruslar'ın genişleme isteğinin farkında olan Padişah, Rusya'yla savaş planları yapmaya başlamıştı. Padişah, niyetini Sadrazam Koca Ragıp Paşa'ya anlatmış ve "Ecdadımızın devrinde bile böyle kuvvetli hazine görülmüş müdür? Lüzum akça ise Edirne Kapısı'ndan Rusçuğa kadar iki keçeli altın dizerim" diyerek kararlılığını ortaya koymuştu. Koca Ragıp Paşa'ysa "Yeniçerilerin durumu ortada, mazaallah bir mağlubiyet olursa, halimiz ne olur" endişesini dile getirmiş ve zaman istemişti. Ragıp Paşa istediği zamanı bulamadan öldü. Yerine gelen Muhsinzade Mehmet Paşa da aynı oyalama yolunu tuttu, ancak padişaha aradığı sebebi bizzat Ruslar verdi. Lehistan Krallığı meselesinden çıkan ihtilaf üzerine 3 Ekim 1768'de Ruslara karşı harp ilan edildi. Ancak savaşın beşinci yılına girildiğinde, cephelerde hep bozgunlar yaşanıyordu. Üçüncü Mustafa'nın ağzına kadar doldurduğu hazine, Yeniçerilerin, eyalet beylerinin, tımar sahiplerinin kayıtsızlığı içinde eriyip gitmişti. Savaşın sonlarına doğru devlet Yeniçerilerin aylıklarının veremeyecek duruma gelmişti. Padişah büyük bir üzüntü içindeydi. Bir isyan çıkmasından da korkuyordu. İşte 1773 yılında Üçüncü Mustafa tarihte eşine rastlanır bir şey yaptı. Oğlu Üçünçü Sultan Selim'in annesi Mihrişah Valde Sultan'dan 237 kese, 55 kuruş ve kızı Şah Sultan'dan 340 kese borç aldı. Karşılığında ise özel mühürünü bastığı bir senet vermişti:

Elde hiç akçe kalmadı
Karısından aldığı senette aynen şunları yazdı: "Yüce devletimizi korumak ve Osmanlı Saltanatı ile ulu dinimizin gayreti uğruna yaptığımız savaşın zaferle sonuçlanması için gerek şahsıma ait olan, gerek devletin hazinesindeki bütün paraları harcadım. Elde hiç akçe kalmadı. Harbin devamı için şart olan parayı, oğlumun ve kızlarımın annelerinden borç olarak almak zorunda kaldım. Bu arada oğlum Sultan Selim'in doğumunda, annesine armağan edilen parayı da aldım. 237 kese ve 55 küsuru da bulunan bu borcum, savaş sonunda devlete bağışladığım vakıflarımdan fazlasıyla ödensin ve bu senedim o zaman yırtılsın. Vasiyet ederim."

Senet yırtılamadı
Üçüncü Mustafa, borcunu ödeyemedi hatta açtığı savaşın sonunu göremedi. Borç senedini imzaladığı tarihten yaklaşık bir yıl sonra, Ozi Kalesi'nin düşman eline geçtiğini öğrendiğinde fenalaşarak öldü. Borç senedindeki vasiyeti ise yerine getirilemedi. Yerine geçen kardeşi I.Abdülhamid devrinde de karışıklıklar devam etti. Onun yerine geçen oğlu III. Selim ise değil annesinin alacağını vermek, sarayındaki en küçük değere kadar nesi var nesi yoksa yeni ordu Nizam-ı Cedid için harcamış hatta hayatını da bu yolda feda etmişti. Üçüncü Mustafa'nın bu borç senetleri bugün Topkapı Sarayı Arşivi'nde 1785 ve 1001 numaralarla kayıtlı olarak tarihi bir ibret vesikası olarak durmaktadır.

Kaynak

Padişah iftarın ardından tebdili kıyafet halkın arasında dolaşırdı

Osmanlı padişahları arasında kılık değiştirerek halkın arasında gezmeyi sevenler vardı. Dördüncü Murad, Üçüncü Osman, Üçüncü Mustafa, Birinci Abdülhamid bunlardan birkaçıdır. İkinci Mahmud'da bazı Ramazan akşamları tebdili kıyafet Dolmabahçe Sarayı'ndan ayrılır, İstanbul tarafına geçer çarşıda Kalpakçılarbaşı'ndaki bir tuhafiyeci dükkânında veya Beyazid'da Mürekkebciler Kapısı'ndaki tütüncü dükkanında oturarak, gizlice halkı seyrederdi. Bazen de gündüzleri camileri dolaşıp, hafız ve vaazları dinlerdi. İkinci Mahmud genellikle kâtip kıyafetiyle dolaşırdı.

Kahveyi ilk kez Halepli bir Arap sayesinde tanıdık

*İstanbul'a ilk kahveyi 1551 veya 1552'de Halep'ten bir Arap getirmiştir. Kahve Türkler tarafından Avrupa'ya taşınmıştır.

* İstanbul içinde ata sadece padişah ve bir de sadrâzam binerdi. Bunun haricinde hiç kimse hünkârdan izin almadan binemezdi.

* İkinci Bayezid'in padişahlığı döneminde Amasya'da bir kişi, işlediği bir günahın Allah tarafından azledilmesi için 41 yıl evinden dışarı çıkmamış ve gece gündüz ibadet etmişti.

* Yine İkinci Bayezid'in devrinde yaşayan ve fazla titiz bir şahıs, namaz kılmadan evvel yirmi kova su ile abdest alırmış, bir gün üstünü fazla ıslatınca kuruması için ateşe tutmuş dalgınlıkla elbiselerini kendisi tutuşturup kendisini yakmıştı.

* Padişah 3. Mehmed, çok düşkün olduğu eşi Venedikli Safiye Sultan'ın bir dediğini iki etmezdi. Bir gün Safiye Sultan, 3. Mehmed'in başından kavuğunu ayağıyla iterek düşürmüş ve bu hale padişah hiç kızmamış hattâ "Emreyle sultanım senin için her şeyi yaparım" demişti.

Kaynak

Büyük İslam aliminin 133 yıl önceki mutlu evlilik formülü

Osmanlı tarihinin en büyük hukukçu, tarihçi, bilim adamlarından biri olan Ahmed Cevdet Paşa, İslam dinini merak eden iki Alman'a günümüzden 133 yıl önce 1876'da yazdığı mektuplarda, İslam dininde evliliği anlatırken, kadına karşı şiddetin büyük günah olduğundan bahsetmiş, çiftlerin mutluluğu için yapılması gerekenleri sıralamıştı.

Ahmed Cevdet Paşa, 1822'de Lofça'da doğmuştu. 17 yaşındayken yani 1839'da İstanbul'a gelen Ahmed Cevdet, ilk derslerine Fatih Camii'nde başladı. Hem dini yönden hem de bilim adamı olarak kendisini yetiştirdi. 1848'de kürsüden ders verebilecek güce erişmişti. O sıralarda, Mustafa Reşid Paşa sadrazam olmuştu. Tanzimat Fermanı'nın gerektirdiği yeni kanunları hazırlayıp, yürürlüğe koymak için aydın düşünceli, çağın gereklerini fark edebilen değerli bilim adamlarıyla çalışmak istiyordu. Şeyhülislâm Dairesi'nden Cevdet Efendi, Mustafa Reşid Paşa'nın bu yolda en önemli yardımcılarından biri oldu. Tanzimat döneminin bu büyük devlet adamı, daha sonraki yıllarda en önemli görevlerde bulundu; bayındırlık, adliye, eğitim bakanlıklarını kudretle yönetti. Sadrazam olacağı düşünülürken, 1895'te 73 yaşında hayata gözlerini yumdu.

Ruhban sınıf yoktur
Hukuk alanında Mecelle, tarih alanında 12 ciltlik Tarih-i Cevdet gibi dev eserler bırakılan Cevdet Paşa, Tanzimat devri tarihimizin belki en önemli kaynağı olan Tezakir yani Tezkereler adlı büyük eserinin 40. ve sonuncu bölümünde, İslam dininin esaslarını açıklayan, iki önemli mektuba yer vermişti. Bu mektuplardan ilki Almanya İmparatorluğu'nun Bavyera krallığının Augsburg şehrinde gazeteci olan Dr. Vanmarhayden'e, ikincisi de Müslüman olmak isteyen "Schumann" adındaki diğer bir Alman'a yazılmıştı. Cevdet Paşa, mektuplarında Müslümanlığın önemli hususlarına değiniyor, örneğin ruhban sınıfı olmadığından, günahların affedilmesi için bir rahibe ihtiyaç duyulmadığından bahsediyordu. Ahmet Cevdet Paşa, mektubunun bir bölümünde din ulemasının borcunun ancak nasihat etmek ve dini meseleleri bildirmek olduğunu anlatıyordu.
İslam'ın belkemiği ve dört direği
Ahmed Cevdet Paşa, İslam'ın belkemiğinin kelime-i şehadet, dört direğinin de namaz, oruç, zekât ve hac olduğunu anlattıktan sonra temizliğin İslâm'da ne kadar önemli olduğunu aktarmıştı. İslâm dininin hikmet ve maslahat üzerine kurulmuş bir düzen getirdiğini söyleyen Ahmed Cevdet Paşa, buna karşın bazı kimselerin, bazı İslâm kaidelerine itiraz ettiklerini ya da yanlış bilgi yüzünden en doğal şeyleri, doğaya aykırı göstermek istediklerinden bahsetmiş ve konuyu özellikle evlilik konusuna getirmişti.

Kadına karşı şiddet büyük günahtır
Nikâhın erkek ile kadın arasında bir anlaşma olduğunu söyleyen Ahmed Cevdet Paşa, bunun iki şahit huzurunda yapılması gerektiğini anlattıktan sonra, "Nikâh, basit bir muamelâttan sayılırsa da, diğer yönüyle bir ibadettir. Nefsini haramdan uzak tutmak ve çocuk büyütüp, terbiye etmek niyetiyle nikâh, nafile ibadetlerden hayırlıdır ve sünnettir. Bedeni ve mâli kudreti olan kimseye bekar durmak caiz değildir. Hele şehvet galebesi (önüne geçilemeyen azgınlık) ile zinâ gibi büyük bir günaha girmek korkusu olursa, nikâh vacip olur" diyordu. Evlilik hukukuna uymanın, evlenilen kadını dövmekten sakınmanın şart olduğunu, bu noktada kendinden emin olmayan kişilere nikâhın asla caiz olmadığını söyleyen Ahmed Cevdet Paşa, "Zira zulüm kula ait bir günahtır. Allah affetmez, cezalandırır. Zinâ ise Allah'a karşı işlenmiş bir suçtur. Allah affedebilir. Bu iki hak taâruz ederse, kulun hakkı, Allah'a karşı işlenmiş günahtan üstündür. Her halde kadınlara iyi muamele etmek lâzımdır" diyordu.

Nikâh akdi ile erkeğin eşinin üzerinde hakkı olduğundan bahseden Ahmed Cevdet Paşa, ancak bu durumun kadının hürriyetine engel olamayacağını savunur ve şunları aktarır: "Zevce kendi malını dilediği gibi tasarruf eder, alır, satar. Zevci ona müdahale edemez. Zevc ise zevcesi için lâzım olan mesken, yiyecek ve elbiseyi tedarike mecburdur. Hattâ uzak bir diyara gidecek olsa, birlikte gitmek için karısını zorlayamaz. Uzak diyara gittiği ve zevcesini, rızası dışında bile yerinde bıraktığı halde, nafakasını kesemez. (…) Allah indinde boşanma, beğenilmeyecek bir haldir. Lâkin bazı tabii sebepler vardır ki boşanmayı icab ettirir ve dinen onay verilir. Meselâ nikâhtan iki maksat, nefsini haramdan korumak ve çocuk sahibi olmaktır. Bu iki maksattan biri yerine gelemezse, boşanmak caizdir. (…) Koca kudretsiz olduğu takdirde, kadı tarafından ona bir sene süre verilir. Bu müddet zarfında gene karısıyla cinsel ilişkiye giremezse, kadı tarafından nikâh fesh olunur. Zevceye, hayatının sonuna kadar kocası yanında, kocasız durmak için mecburiyet yüklenemez. Hattâ dünyadan el etek çeken dervişler bile, zevcesiyle cinsel ilişkiye girmeye mecburdur. Böyle târik-i dünyâlar bile, hiç olmazsa dört gecede bir gece zevcesiyle musahaset (sohbet etme, görüşme) etmelidir. Bu kadının hakkıdır. Bilakis erkek, fazla ilişki düşkünü olup da karısı bundan rahatsız olursa, kadının dayanacağından ziyade cimâ etmemek için kocasına kadı tarafından emir ve ilişkiye bir sınır tayin edilir."

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Avrupalılar kurutulmuş Türk kafalarını şehitlerin rütbelerine göre satarlardı

Siyasette kafatası tartışmaları başladı. Türk kafatasları 16 ve 17. Yüzyıllar'da aslında Avrupalılar'ın gündemindeydi. Türkler'den o kadar korkuyorlardı ki kaleleri sağlam olsun diye temeline Türk kafataslarını atıyorlar, Türkler'in kemiklerini muska diye yanlarında taşıyorlardı. Türk kafatasları ise şehidin rütbesine göre fiyatlandırılarak satılıyordu.

MERZİFONLU'NUN KAFATASINI MÜZEDE SERGİLEDİLER
1683'te İkinci Viyana Kuşatması ve sonrasında yaşanılan bozgunda önemli suçu olmasına rağmen Sadrazam Kara Mustafa Paşa, orduyu tekrar toplayarak düşman saldırılarını püskürtür umuduyla görevinde bırakılmış, cezalandırılmamıştı. Ancak İstanbul'da bulunan rakiplerinin aleyhinde çalışması sonu­cunda, dönemin padişahı Dördüncü Mehmed sadrazam hakkında ölüm emrini verdi. 25 Ara­lık 1683 günü, İstanbul'dan gönderilen görevliler İkinci Viyana Seferi'nin ihtişamlı serdarı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'yı boğdular. Cenaze namazı kılındık­tan sonra başı kesilip, kafa derisi yüzüldü ve içi doldurularak İstanbul'a gönderildi.

Merzifonlu'nun cesedi Belgrad'da sarayın karşısındaki caminin avlusuna defnedilmişti. Belgrad 1688'de Avusturyalılar'ın eline geçince, cami kiliseye dönüştürüldü. Mezarı iki Cizvit keşişi tarafından açılarak kafatası alınıp Kardinal Leopold Graf Kollonitsch'e götürüldü. Leopold Graf Kollonitsch, gümüş işçiliği ile ünlü Augsburg'da gümüş bir kutu yaptırarak kafatasını içine koydurup, silah deposuna hediye etti. Uzun süre Viyana Belediyesi'nde saklanan kafatası daha sonra Viyana Şehir Müzesi'ne nakledildi. Yıllarca müzede ve çeşitli yerlerde sergilenen kafatası, ahlak kurallarına uygun olmadığı için son yıllarda artık sergilenmiyor.

Avusturyalılar, Merzifonlu'nun yalnız kafatasını alıp götürmemiş, kaburga kemiklerini de mezarından almışlardı. Avusturyalı araştırmacı Kertsin Tomenendal'in araştırmaları sonucunda paşanın kaburga kemiklerinin Kremsmünster Benedikten Manastırı'nın mahzenlerinde olduğu ortaya çıktı.

TÜRK KEMİKLERİNDEN MUSKA
Avusturyalı askerler, yalnız Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın değil birçok Türk'ün de mezarını açarak kafatası ve kemikleri ganimet olarak almışlardı. Tüccarlar Viyana önlerinde şehit edilen Türkler'in kafalarını varillerle taşıyarak sattılar. Haçlı zaferinin anısına çok sayıda kurum bu kafaları satın aldı. 1684'te Leipzig'de kurutulmuş Türk kafaları, şehit askerin rütbesine göre fiyatlandırılarak satılmıştı.

İstanbul'un 1453'te Türkler tarafından fethi ve daha sonra Kanunî Sultan Süleyman devrinde Almanya içlerine kadar ilerlenmesi, Avrupa'da büyük bir korkuya sebep olduğu gibi "Yenilmez Türk imajını" da oluşturmuştu. Avrupalılar, ilerlemesi bir türlü durdurulamayan Türkler'den çok korktukları için yanlarında Türkler'in kemik parçalarını, derilerini ve kafataslarını muska olarak taşırlardı. Saraylarda Türk kemiklerinin bulunduğu "Turkenpopanz" adı verilen koleksiyonlar mevcuttu. Ayrıca kaleleri Türkler'e karşı dayansın, kuvvetli olsun diye kale temellerine Türk kafataslarını gömerlerdi. Tarihçi Karl Teply, Karlstadt Kalesi'nin inşası sırasında kalenin temeline 900 Türk'ün kafatasının atıldığını söyler.

KAFATASI TARTIŞMALARI
Avusturyalılar'ın, senelerce Merzifonlu'nun kafatası diye sergiledikleri kafatası iddiasının doğru olmadığı da iddia edilir. Bu iddiaya göre, Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın kafa derisi değil kesik kafası içi bal dolu bir keçeye konularak Dördüncü Mehmed'e gönderilmişti.

Merzifonlu'nun kafatası meselesi bu yüzden yıllardır tartışılıyor. Ancak Tarihçi Richard Kreutel'in o yılların görgü şahitlerine, yani Kardinal Leopold Graf Kollonitsch'e, İstanbul'da bulunan Avusturya Tercümanı Georgio Cleronome ve Osmanlılar'ın eline esir düşüp sadrazamın sarayında hizmet eden Claudio Angelo di Martelli'ye ve Türk kaynaklarına dayanarak yaptığı araştırmalar Merzifonlu'nun kafasının değil, kafa derisinin yüzülerek Dördüncü Mehmed'e götürüldüğü sonucunu ortaya çıkardı. Kara Mustafa Paşa ile birlikte seferde bulunan Teşrifatçı'nın kaleme aldığı sefer günlüğünde cellatların boğduktan sonra sadrazamın kafasını kesmeyip, kellesini yüzdükleri yazılıdır. Ayrıca Kertsin Tomenendal'in zikrettiği bir belgede 1764'te Papaz Laurenz Doberschiz, "Merzifonlu'nun kafası boğdurulduğu ipek halatla birlikte Viyana'da sivil halk silahhanesinde bulunmaktadır. Bunu gözümle gördüm" demekteydi.

Merzifonlu'nun kafa derisi de sultana gösterildikten sonra, Edirne'ye gömülmüş ve bir mezar yapılmıştı.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 22.08.2010)

İkinci Mahmud, Genelkurmay Başkanlığı işini camide bağlamıştı

(II.Mahmud Han)

İkinci Mahmud tarafından kurulan modern ordunun ilk seraskeri, yani Genelkurmay Başkanı Ağa Hüseyin Paşa idi. Ancak seraskerin yeni ordunun gelişmesi için yeterli olmadığı görülünce yerine Hüsrev Paşa'nın tayini gündeme geldi. Yeni seraskerin tayini için eski seraskerle sadrazam arasındaki görüşmeler Beyazıt Camii'nde yapılmıştı.

İLK GENELKURMAY BAŞKANI
Yeniçeri Ocağı'nın 1826'da ortadan kaldırılmasından sonra yerine halkın ve ulemanın sempatisini ve desteğini kazanmak amacıyla, Hz. Muhammed'in ismine izafeten "Asâkir-i Mansure-i Muhammediye", yani Hazret-i Muhammed'in Muzaffer Askerleri adıyla yeni bir ordu kuruldu.
Yeni kurulan ordunun başarılı olması için birçok Avrupalı uzman getirtildi. Özellikle Prusya, yani Almanya'dan gelen Moltke ile Mülbach gibi uzmanlar sayesinde, yeni ordu modern standartlara kavuşturuldu. Avrupa'da askerlik alanında neşredilen önemli eserler, özellikle Serasker Hüsrev Paşa'nın çabalarıyla Türkçe'ye çevirtilip askerî literatür zenginleştirilerek, bu bilgiler doğrultusunda ordunun modernizasyonuna çalışıldı.

Yeniçeri Ocağı'nın ortadan kaldırılmasıyla yeniçeri ağalığı tarihe karıştığından yerine 1826'da "Seraskerlik Kurumu", yani Genelkurmay Başkanlığı kurulmuştu. Başlangıçta seraskerlik makamı Mansure Ordusu'nun komutanı olarak teşkil edilse de kısa sürede bütün kara ordularının komutanı hâline geldi. İlk serasker olan Ağa Hüseyin Paşa tayin edildi. Ancak Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasında büyük katkısı olan Ağa Hüseyin Paşa yeni ordunun geliştirilmesi hususunda yeterli değildi.

Bu sırada yeni ordunun askeri talimi konusundaki katkıları, Hüsrev Paşa'yı seraskerlik bahsinde öne çıkardı. Modern ordu hususunda yaptığı çalışmalar ile Hüsrev Paşa, 1827 Şubatı'ndan itibaren çoktan gölge serasker konumuna gelmişti. Son dönem Osmanlı tarihçiliğinin en çalışkan ve kabiliyetli isimlerinden Dr. Yüksel Çelik'in baskıda olan Hüsrev Paşa konusundaki kitabı bu dönemde yapılan çalışmaları teferruatlı olarak anlatır.

BEYAZIT CAMİİ GÖRÜŞMESİ
Bâbıâlî'de, yani Osmanlı hükümetinde askeri talimin geliştirilmesi ve seraskerlik makamında yapılacak değişiklik enine boyuna müzakere edildi. Sadrazam Mehmed Selim Paşa toplantıdan sonra padişahın huzuruna çıkarak Hüsrev Paşa'nın seraskerliğe tayininin çok isabetli olacağını söyledi. Sultan da sadrazamla aynı fikirde olmakla birlikte, sadakati ve özellikle de Yeniçeri Ocağı'nın ortadan kaldırılmasındaki hizmetlerinden dolayı Ağa Hüseyin Paşa'yı gücendirmek istemiyordu. İkinci Mahmud, bu yüzden serasker paşanın fikrinin alınmasını emredince, sadrazam herhangi bir dedikodunun çıkmasına mahal vermemek için tebdil-i kıyafet, yani kılık değiştirerek Hüseyin Paşa'yla görüşmek için Beyazıt Camii'ne gitti.

Sadrazam, yapılan görüşmede seraskerin hizmetlerini sayıp padişah nezdindeki itibarının yüksekliğini söyleyip, İkinci Mahmud'un övgü dolu sözlerini aktardı. Ardından sözü asıl meseleye getiren Mehmed Selim Paşa, Hüseyin Paşa'ya:"Bu ana kadar verilebilen nizam ve intizamda istediğimiz gibi bir suret verilemedi" diyerek, seraskerin isteneni veremediğini açıkça ifade etti. Ardından Hüsrev Paşa'nın bu konudaki kabiliyetine temas eden sadrazam, Ağa Hüseyin Paşa'nın gönlünü almak için önceki gün huzura çıktığında yaşananları şu sözlerle aktardı: Seraskerlikten azledildikten sonra yeni görev yeriniz olan Bursa'ya gitmenizi teklif ettim, padişahımız ise "Hüseyin Paşa'nın yanımdan ayrıldığını istemem seraskerlikten ayrıldıktan sonra da yine yeni görevleri üzerinde olarak Boğaziçi'nde oturması lazımdır" dedi.

Hüseyin Paşa bu sözleri duyunca gözlerinden yaşlar boşaldı, padişaha şükranlarını ifade ederek söz konusu görev değişikliğine hiçbir itirazı olmayacağını beyan etti. Ağa Hüseyin Paşa'nın da onayı alındıktan sonra Hüsrev Paşa 1 Mayıs 1827'de seraskerliğe tayin edildi.

OSMANLI GENELKURMAYI
İlk serasker olan Ağa Hüseyin Paşa, yeniçeriliğin ortadan kaldırılmasından sonraki günlerde Süleymaniye Camii avlusunda görev yaptıktan sonra Ağa Kapısı'na taşındı. Ancak askerî çevreler ve özellikle de halk arasında yeni seraskerlik makamının eskiden olduğu gibi "Ağa Kapısı" adıyla anılmaya devam edilmesi sultanı hayli rahatsız etmişti. Bunun üzerine, burası "Fetvahâne" ismiyle şeyhülislâmlara tahsis edildi. Beyazıt'taki Eski Saray, yani bugün İstanbul Üniversitesi'nin bulunduğu yer de seraskerlik makamı olarak kullanılmaya başlandı.
Rıza Paşa'nın 1843 ile 1845 yılları arasındaki seraskerliği döneminde seraskerlik makamı Üsküdar'a taşındı. Ancak Koca Hüsrev Paşa'nın 1846 Ocak'ında ikinci defa göreve tayini üzerine seraskerlik tekrar Beyazıt'a döndü.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 08.08.2010)

22 Ağustos 2010 Pazar

Tarihimize yabancılığımız

Tarih emperyalizmin anahtarıdır. Bir milletin mazisini ele geçiren geleceğine de hükmedebilir. Rahmetli Cengiz Aytmatov'un tasvir ve tavsif ettiği Mankurt bunun fert planındaki güzel bir örneğidir.

Ayakta durmak, büyük inkılaplar gerçekleştirmek isteyen milletlerin kendilerine güven duymaları şarttır. Milletler bu güveni tarihteki muvaffakiyetlerinden alırlar. Bu yüzdendir ki milletler arasındaki mücadelenin gerçekleştiği mühim sahalardan biri tarihtir. Bizler nasıl fizikte, kimyada, matematikte geri kalmışsak tarih ilminde de geri kaldık. Üstelik bunun yol açtığı felaketlerden bihaber kendi tarihimizi başkalarından öğrendik.

Her milletin tarihinde inişler ve çıkışlar, ihtişamlı ve bazen de dramatik sahneler vardır. Tarihte pek az millet yere düştükten sonra tekrar ayağa kalkmaya muvaffak olmuştur. Düşülen yerden kalkmanın birinci şartı yıkılış sebebini bilmektir. Tarihi rakipleri tarafından yazılıp tanzim edilmiş bir millet bu hakikati nasıl bilebilir?

Osmanlı'nın yıkılışıyla alakalı şu dahiyane izahı sıkça işitiyoruz: "Hürrem'in tesiriyle Kanuni, Türk hanımından olan oğlu Mustafa'yı öldürtmüş, yerine sarhoş Sarı Selim tahta geçmiş..." Koca bir devletin istikbalini sarhoş ya da beceriksiz dahi olsa bir idarecisinin acziyetine bağlamak ne kadar akıl kârıdır? Tarih sağlam sosyal bünyeye sahip devletlerin aciz ve yetersiz hükümdarlar döneminde dahi tekamül ettiğini ispat eden misallerle doludur. Nitekim, IV. Mehmed yedi yaşında tahta çıkmış ve fütuhat devam etmemiş midir?

Tarih kitaplarımız inanılmaz hatalarla doludur ve bunların ekserisi de masum hatalar değildir. Hatta bu çarpıklıklar bizi tarihimizden uzaklaştırmak için özenle düzenlenmiş gibidir. Bu yanlışlıkların en barizlerinden biri ilk dönem, özellikle ilk üç Osmanlı padişahının cehaletiyle ilgili olanıdır. Çeşitli kaynaklarda alperen tabiatlı, kendilerinden sonra yüzlerce yıl yaşayacak koca bir devletin banisi olan ilk üç Osmanlı padişahının okur yazar olmadığı zikrediliyor. Anadolu Selçuklularının sağ uç beyi olan Ertuğrul Gazi'nin oğlu Osman, Amasya'daki Selçuklu Sarayı'nda büyümüştür. O zamanki töreye göre uç beylerinin veliahtları hem babalarının itaatini temin için merkezde alıkonur hem de gelecekte elde etmeleri muhtemel mevkiler için yetiştirilirdi. Selçuklu Sarayı'nda dönemin en meşhur alimleri tarafından eğitilen Osman Gazi'nin okuma yazma bilmemesi nasıl mümkün olabilir?

Osman Gazi, Bilecik Beyliği'ni yönetmesi için görevlendirmeyi düşündüğü mahdumu Alaaddin'i eğitmesi için Şeyh Edebali'ye tekke yaptırır. Bilecik beyi olmasını istediği oğlunun eğitimini dert edinen Osman Gazi'nin tahta geçirmeyi düşündüğü Orhan'ı eğitimsiz bırakması nasıl düşünülebilir? Keza, Kosova Savaşı'nın yapıldığı günden evvelki geceyi sabaha kadar gözyaşlarıyla Kur'an tilavet ederek geçiren Murad Hüdavendigâr, Kur'an'ı ezbere okuyor da okuma yazma bilmiyor mu? İlk üç padişahın okuma yazma bilmediklerinin söylenmesinden maksat, onları birer haydut yahut töre tanımaz eşkıya gibi göstermek, kurdukları devletin de yalnızca şansın ve yıkıcılığın yardımıyla başarıya ulaştığını iddia etmektir. Benzer bir iddia Timur için de ileri sürülmüştür. Halbuki Timur'un yedi yaşında iken okuma yazma öğrendiği, on iki yaşına girdiğinde Kur'an'ı hıfzettiği biliniyor.

Popüler kaynaklara bakarsak İstanbul'un fethi Macaristan'dan getirilen Urban Usta'nın döktüğü toplar sayesinde mümkün olmuştur. Bu bilgi müfredatımıza da girmiş, yıllar yılı çocuklarımıza ezberletilmiştir. Oysa topları döken ustaların başında Saruca Muslihiddin Efendi vardır. Topların birçoğu onun bilgisi ve gözetimi dahilinde dökülmüştür. Urban Usta'nın bugün bile hatırlanıyor olmasının sebebi, döktüğü topun henüz tecrübe aşamasındayken patlayıp kendisini öldürmesidir. Milletimiz gayretine mükâfat olarak adını yaşatmıştır, fakat topların mimarı yahut ustası o değildir.

Avrupa, Rönesans'ını tarihini keşfederek başlattı. Tarih, geçmişi bildirirken geleceğin teklif ve modellerini çizer. Bu bilgilerin nasıl kullanılacağına milli şuur rehberlik eder fakat biricik kaynağı doğru tarih bilgisi olmalıdır.

Mehmed Niyazi
(Zaman, 22.10.2010)

Roma-Germen İmparatorluğu denen bilmece

Tarihin en karmaşık yapılı devleti ve hükümetinin unvanlarının en kalabalık olduğu imparatorluk Mukaddes Roma-Germen’di.

800 yılı Noel’inde Papa III. Leon, Frankların ve Lombardların kralı Charlemagne’a Roma İmparatorluk tacını giydirdi. Herhalde Roma’ya kadar Papa’nın elini öpmeye gelen, Po Ovası’nı ele geçiren, Lombard demir tacını giyen Charlemagne, uzun müzakereler sonucu bu unvanı almasının her iki tarafın da hayrına olacağı konusunda Papa’yı ikna etmişti. Bugünün Avrupa tarihçiliği bu olayı dünya tarihinin dönüm noktası olarak gösterir; tartışılmalıdır.

Napolyon sona erdirdi
Charlemagne bugünkü Fransa’yı, Almanya’yı, Benelüks ülkelerini, dahası Bohemya’da Avarları dize getirdi. Saksonya’daki Cermen tanrılarına tapan kabileleri gaddarca kılıçtan geçirdi, uzun yıllar soydu. Kuzey İtalya’nın Lombardlarına aynı şeyi yaptı. Papalık ona boyun eğdikçe o Papa’nın eteğini öptü. Bir bakıma Avrupa Birliği’nin ilk kurucusu sayılır.

Ne var ki ölümünden sonra imparatorluğu dağıldı. İmparatorluğunun başkenti Aachen idi (Aix-la-Chapelle). Haleflerinden I. Otto 962’de Mukaddes Roma İmparatoru olarak taç giydi. “Roma” da “mukaddes” de boş laflardı, sözü geçen bugünkü Almanya’ydı. O da kuruluşu ve yapısı itibariyla parça parça unsurların birbirine kontrat zinciriyle bağlanmasından oluşuyordu. Arada Macaristan kralı Sigidmund bile bu imparatorluğun başına geçti. Fakat yabancı imparatorlar bir istisnadır.

15’inci asırdan beri Avusturya Habsburg hanedanının Büyük Dükaları imparatorluk tacını giyerlerdi. Yalnız burada da bir tuhaflık vardır. Bugünkü Küçük Avusturya’nın toprakları bu imparatorluğa dahildi ama o günkü Avusturya’nın sonradan ele geçirdiği Bohemya, Slovakya, Slovenya gibi ülkeler hiçbir zaman bu birliğe girmedi. Onlar Avusturya’nın çeyiz sandığında tuttuğu zenginliklerdi.

1806’da Napolyon Avusturya’yı hayatta bırakmaya kararlıydı. İmparatorun kızını da yani Marie-Louise’i de kendine imparatoriçe olarak seçecekti. Tabii ki Fransa imparatoriçesi değil, Fransızların imparatoriçesi olarak. Charlemagne’ın Roma’da taç giymesinden tam 1004 sene sonra, öbürü gibi Papa’nın ayağına giderek değil de Papa’yı ayağına çağırarak taç giydi. Böylece Voltaire’in alaylarına hedef olan- 1000 yıllık, ismi var cismi farazi Roma İmparatorluğu’nu sona erdirdi.

Kaçınılmaz bir yanlış
1806’nın 6 Ağustos’unda “Alman milletinin Mukaddes Roma İmparatorluğu” tarihin arşivine kaldırıldı ve Viyana’daki İmaparator II. Franz da yeni kurulan Avusturya İmparatorluğu’nun I. Franz’ı oldu. Bugün Viyana’da Ring Caddesi’nden Holfsburg’a girerken altından geçilen takın üzerinde “İmparetor Austriae Francikus Premus” yazar. Avusturya imparatorlarının bazıları Roma İmparator unvanını kullanmışlardı. Osmanlı Viyana ile yazışmalarında bu unvanı genelde kullanmamış, zaman zaman Roma Çezarı demiştir.

Okul kitaplarımızda hep Avusturya İmparatorluğu’ndan bahsediyoruz. Bu bir yerde kaçınılmaz bir yanlış. Ama onca muharebe yaptığımız, başkentleri Viyana’larını kuşattığımız Avusturyalıların aslında Almanya İmparatorluğu’na ait olduğunu bilelim. Kendileriyle 1792 Ziştovi Barışı’ndan beri bir daha harp yapmadık. Avusturya İmparatorluğu’nun ömrü ise 204 sene evvel bu ağustos ayında başladı. Kültürel ilişkilerimiz vardı. Ama ruhsal yakınlığımız olduğu söylenemez.

Kıbrıs-Bosna pazarlığı
Birinci Büyük Savaş’ta müteffiklerimiz olduklarında adı Avusturya-Macaristan’dı. 1878 Berlin Kongresi’nde; Bismark ve AndrassiKıbrıs’ı İngiliz’e bırakırsanız, Bosnayı’da bize bırakın” sloganı ile bölgeyi işgal ettirme kararı aldırdılar. 2. Meşrutiyet yıllarında da ilhak edildi.

Tarihin en karmaşık yapılı devleti ve hükümetinin unvanlarının en kalabalık olduğu imparatorluk Mukaddes Roman Germendi
. Maiyetinde onlarca kral ve grand dük gezerdi. Çok uzun zaman gezinen bu krallardan birisi de 12’nci asırdan beri ellerinde bulunmayan Kudüs’ün kralı idi. Bir bakıma 19’uncu yüzyılının başında daha tutarlı devlet yapılarının sahneye çıkmasıyla Roma-Germen İmparatorluğu denen gürültülü kuruluş ortadan kalkmıştır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 22.08.2010)

Topkapı’da mücevherden daha kıymetli şeyler var

Celal Şengör, İstanbul depremi sonrasında Topkapı Sarayı’nın hasar göreceğini, o kargaşada birinin Kaşıkçı Elması’nı alıp götürse kimsenin bulamayacağını söylemiş. Giden sadece mücevher olmaz. Daha kıymetli şeyler var, mesela arşiv...

Celal Şengör sahasında uluslararası bir kıymetlimizdir. Binaenaleyh kendisinin İstanbul depremleri, Topkapı Sarayı’nın fay hattına yakınlığı ve Allah korusun muhtemel depremdeki uğrayacağı tahribat konusunda yaptığı ikazlara kulak vermek zorundayız.

Ciddi çatlaklar ve yıpranma alametleri gösteriyor
Daha evvel yapılan tetkikler ve bizzat Şengör’ün de değerlendirmeleriyle bu milli abidemizin deprem tehdidi altında olduğu açıktır. Aksini söyleyen yok. Özellikle sarayın güneydoğu cephesini teşkil eden, yani Selimiye’ye ve Marmara’ya bakan yöndeki yüksek sur zamanın getirdiği tahribat dolayısıyla tehdit altındadır. Daha evvel 16’ncı yüzyıldaki depremde yıkılan bu duvarın şimdi ciddi çatlaklar ve yıpranma alametleri gösterdiği açıktır.

16’ncı asırdaki bir darbede bugün Elbise-i Hümayun dediğimiz, o zaman evlerin hamamı olan kısım tamamen yıkılmıştır. Bugün ise Fatih Köşkü yani Hazine Teşhir Dairesi’ne ve mutfaklara 1940’larda yapılan, taş kubbe ve beyaz çimento kullanılan yanlış restorasyon
bu tehlikelerin nedenidir.

Bir kere bu taş kubbelerin değiştirilmesi, Fatih ve Kanuni devrindeki gibi hatta daha sonraya kadar devam eden ahşap kubbeye çevrilmesi gerekir. Bu gayet dayanıklı bir ağaçtan yapılmaktadır. Örnekleri Harem’de vardır. Ağaçlar muhtemelen Kanada’dan getirilecektir. İhracı yasaktır o ülkede ama Topkapı’ya verilir. Bununla hem binanın havalandırılması sağlanır hem de alt duvarlara, surlara verilen ağırlık azalır.

Hocayı 17 Ağustos sabahı buraya koşturan nedir?
Gene aynı şekilde Harem dairesinde de doğal çimentoyu ayıklama muamelesine girişilmesi gerekir. Bunlar tabii bizim bütçemizi aşan ağır restorasyonlardır. Bütün devlet teşkilatımızın himmetine, anlayışına ve vatandaşların da bağışına bakar. Tabii Topkapı’ya bağış yapılmadığını büyük ölçüde söylemek gerekir. O bilinç henüz bizde gelişmemiştir.

Üzerinde önemle durmak istediğim bir şey: Surlar yıkıldığı zaman gidenler sadece mücevher olmaz. Mücevherden daha kıymetli şeyler var. Arşiv buradadır. Topkapı arşivinin bir an evvel bugünkü bölümünden daha emin bir yere ve bu civarda daha fenni yapılan bir arşiv binasına nakli gerekir. Biz bu arşivi Başbakanlık’a devretmek istedik fakat malzemeyi ta İkitelli’deki arşiv depolarına götürmeye kalktılar. Bunu kabul etmemiz mümkün değil.

Celal Şengör’ün dışında bugün Kandilli Rasathanesi Müdürü olan hocamız Prof. Dr. Mustafa Erdik bu binaların statik bakımdan tetkikini yapmıştır. Gayet ciddi emareler üzerinde durmuştur. O kadar ki 17 Ağustos sabahı yemeden içmeden bu saraya koşup gelmiş ve bakmış. Bir hocayı 17 Ağustos deprem sabahı buraya kadar koşturan endişeyi herhalde hepimizin paylaşması gerekir. Çünkü bunlar değerli insanlardır ve ciddi adamlardır. O zaman Filiz Çağman hanım müdürdü burada, biz de bu olaya şahit olduk ve duyduk. Mustafa bey bugün de yine yetkili yerdedir. Kendisine sorunuz.

Bu iş şu veya bu hükümetin şu veya bu bakanlığın sorunu değildir. Hepimizin meselesidir. Hepimizin ciddiyetle üzerine eğilmesi gerekiyor. Celal Şengör hocanın ve Mustafa beyin ikazlarını dikkate almalıyız.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 22.08.2010)

Tunceli halkı Dersim kıyımına rağmen neden CHP'yi tutar?

(28.6.1937 Ulus: Dersim'e bombalar yağdırılırken, İnönü deniz banyosunu ihmal etmiyordu.)

Şaşırmak düşünmektir, tamam da, artık başımız dönmeye başladı. Osman Baydemir'in Kürtlere özerklik verilmeden bu işin çözülemeyeceğine dair açıklaması ve bunu basındaki bazı önde gelen kalemlerin normal karşılamaları yeterince ağır bir 'şok' değilmiş gibi, PKK'nın "eylemsizlik" kararı, üstelik bu kararın hükümetle görüşmek suretiyle alındığı yolundaki bilgiler ve BDP'nin referandumda "hayır"dan "evet"e çark etme manevraları sökün etti peşinden.

Bu arada Başbakan Erdoğan ile Kemal Kılıçdaroğlu arasında "ikinci Dersim polemiği" yaşandı. (Birincisi malum Onur Öymen'in kasım ayındaki gafıyla başlamıştı.) Böylece tarih de güncel hesaplaşmaların önemli ayaklarından biri haline geldi.

Tartışmalar Dersim'i İsmet Paşa'nın mı yoksa Celal Bayar'ın mı bombalattığı üzerinden devam ediyordu ki, 19 Ağustos'ta HEPAR Genel Başkanı Osman Pamukoğlu'nun açıklamaları bomba gibi düştü gündeme. Emekli General Pamukoğlu'na göre lafı evirip çevirmenin anlamı yoktu: Dersim'in imha emrini bizzat Atatürk vermişti.

Bundan sonrasını Osman Pamukoğlu'nun ağzından dinleyelim:

"Atatürk, Dersim isyanında Karadeniz Bölgesi'ndeydi, bizzat haritaya kırmızı ve mavi, kendisi işaretlemiştir 'Bizim kuvvetlerimiz ve isyancıların kuvvetleri' diye. Harekâtın nasıl yapılacağını ve ortadan kaldırılacağını bizzat kendisi eliyle yazmış ve şekillendirmiştir. Harita Trabzon'dadır. Hatta doğuda görevliyken, isyanlarda bulunan çok yaşlı bir Kürt vatandaş ile sohbet ettim. O isyanları bana anlattı. Söylediği söz, 'Mustafa Kemal Paşa başımıza taş yağdırdı'. İsyanları [başka] devletler nasıl bastırdıysa, Atatürk de öyle bastırdı. Bundan sonra olacaksa yine aynı şekilde bastırılacaktır."

Emekli bir askerin ve bir parti başkanının bu sözlerini nasıl yorumlamak gerekir? 'Sıkıysa Atatürk'e de laf edin', diye cepheyi genişletmek ve Dersim'i Atatürk'ün icraatına dahil ederek yeniden dokunulmaz kılmak mıdır gayesi?

Dersim dersini iyi çalışmamız gerektiği açık. Bir kere 'Dersim olayı'nın, en başta CHP'nin tabanını bir bıçak gibi iyiye böldüğünü görelim. Zira bugünkü adıyla Tunceli olan Dersim halkının katı bir şekilde CHP'yi desteklediğini seçim sonuçlarından biliyoruz. Normal şartlarda halkın, 1937-38 katliamını yaptıran CHP iktidarından nefret etmesi ve tek bir oy dahi vermemesi gerekmez miydi? Yani Dersimlilik kimliği ile CHP'lilik kimliğinin aynı kapta yer alması çok tuhaf. Ama mevcut durum tam tersini gösteriyor. Üstelik bugün CHP Genel Başkanlığı koltuğunda bir Dersimli oturuyor (her ne kadar 'Akşehirliyim' diyorsa da).

Bunun sebebi ne olabilir? "Kurbanlık psikolojisi" mi? Yoksa 'Düşmanımın düşmanı dostumdur" ilkesi mi?

Bu pek açık değil. Açık olan, 1936'dan itibaren Dersim'de bir "sömürge yönetimi"nin kurulmuş olmasıdır. Şaşırdınız belki ama dönemin basınını taradığınız zaman yöre insanının sık sık "haydut", "vahşi" ve "sergerde" olarak nitelendirildiğini görürsünüz. Cumhuriyet'in bölgeyi yeniden fetih stratejisi, orayı medenileştirmeyi amaçlamıştır. (Resmî dilde "ıslah" veya "reform" projesi denilir.)
(Yakalanan Dersimli aşiret liderleri (önde sağdan 2. ve 3.) Kamer ve Cebrail Ağalara Elazığ'daki Atatürk heykeli önünde böyle poz verdirilmişti [Altan, Sayı: 27, 22.6.1937].)

1937'den önce Türkiye'nin en az okulu olan ili, 1940'lı yılların sonlarında kişi başına en fazla okul düşen ili haline gelir. Bu yatırımların amacı, bölgeyi eğitim yoluyla ıslah etmek, Cumhuriyet değerlerine sahip yeni bir nesil yetiştirmek ve Dersimli kimliklerini unutturmak, hatta ondan utanmalarını sağlamaktır. Böylece Dersim/Tunceli'de eskisiyle münasebeti bulunmayan yeni bir neslin yetişmesi amaçlanır. Dersimli kalmak, geriliği kabul etmektir çünkü. Aşağılanmamak için bütün acı hatıralar unutulur ve yeni ve ileri bir kimlik edinilir. Bu geçmişi örten kimlik, o zamandan başlayarak CHP'li kimliği olmuştur.

İşte Tuncelililerin yaşadığı kimlik bunalımı bundan kaynaklanır. Dersim'in acılarını gündeme getirseler CHP'li kimliklerine çarpıyorlar, CHP'nin (ve Atatürk ile İnönü'nün) 1937-38'deki rolünü savunsalar bu defa kurbanları oldukları bir faciaya ses çıkarmamaları gerekiyor. Bir başka deyişle, Dersimli olmak ile CHP'li olmak şeklinde ikiye kesilmiş bir kimlikleri var Tunceli halkının.

Osman Pamukoğlu'nun sözlerine henüz bir yorum getirmediğimin farkındasınızdır. İşte orada da bir bakış bölünmesi yaşandığını görüyoruz. Kendi sağlığında yapılan her şeyi Atatürk'e mal eden bir tarih eğitiminden geliyoruz. Tek kişinin haklılaştırılması üzerine oturtulmuş bu tarih anlayışının önündeki tuzaklardan birisi de, Dersim faciasıdır. Dersim'e gelince, Atatürk sisli bir bölmeye alınır ve ön plana nedense başbakanlar geçer. Halbuki mesela Montrö Antlaşması'nı İnönü yaptı denilmez, Atatürk'ün bir başarısı olarak anlatılır. Öyleyse Dersim'de neden Atatürk geri plana itilir?

Bakın inkılap tarihi kitaplarına, aynı günlere rastlayan Hatay'ın bağımsızlığını kazanması üzerinde genişçe durulur ama Dersim'den tek kelime bahis yoktur. Neden? Dersim'in kendi deyişleriyle "medeniyete açılması" Cumhuriyet'in bir başarısı, bir "kazanımı" ise bu önemli olay neden bahse değer görülmez? Ve Atatürk'ün icraatı arasında sayılmaz?

Efendim, Atatürk'ün Dersim'de olan bitenden haberi yoktu. Zaten çok hastaydı, operasyonları ona sormadan yaptılar. Seyyid Rıza'yı da Elazığ'a gelmeden çabucak astılar. O, duysa asılmasına izin vermezdi vs. vs.

Peki aynı yıl Nyon Konferansı'na gönderdiği bakan Aras'la bizzat telgraflaşarak dış politikayı güdümüne almaya çalışan ve bu yüzden İnönü'yü devreden çıkaran Atatürk'ün Dersim gibi bir olaydan haberdar olmaması mümkün olabilir mi?

Adına ister "katliam" deyin, ister "medeniye açma", gerçekten de Dersim'de Atatürk'ün rolü neydi? Cevabı haftaya...

Mustafa Armağan
(Zaman, 22.10.2010)

15 Ağustos 2010 Pazar

Tarihi çarpıtmak zordur

Ahmet Turan Alkan hem kıymetli bir dostumuz hem de yazılarını lezzet duyarak, zevk alarak okuduğumuz birkaç yazardan biridir. Üslup sahibi bir muharrir olarak meselelerin en mizahi vechelerini dikkate sunarken bile sahibi olduğu ilmi birikimi ve terbiyeyi elden bırakmaz. Onu gündelik kısır tartışmaların geveze taraflarından biri olarak göremezsiniz. Her yazısından payınıza bir hikmet düşer, mutlaka bir şeyler öğrenirsiniz.

Sayın Alkan yakınlarda Levon Panos Debboğyan'ın 'Tarihin Işığında Ermeni Meselesi ve 1915 Kaosu' adlı eserini değerlendirdi ve şöyle yazdı: "Sinan devşirildiğinde etnik manada Türk olmadı; Müslüman oldu. Ermeni vatandaşlar, eğer istiyorlarsa Sinan'ın etnik köküyle iftihar edebilirler, en tabii haklarıdır. Biz ise Sinan'ın yaptıklarıyla gurur duyuyoruz; bu da bizim en tabii hakkımızdır." Alkan'ın sözünü ettiği Sinan, klasik Osmanlı mimarisinin en güzide eserlerini inşa eden gözbebeğimiz Mimar Sinan'dır. Çok doğru bir bakış açısını ortaya koyduğu yazısında sevgili dostumuz son derece İslami, insani ve haliyle medeni bir ölçüye istinad ediyor: "Etnik köken bir kaderdir; oysa bir insan daha çok tercihleriyle değerlendirilmelidir."

Ahmet Turan'ın vizyonunu yeterince anlayabilsek, yıllardan beri içinde bulunduğumuz felaketten de kurtulabiliriz. Bir düşünelim: Bu dünyadan gelip geçen sayısız Ermeni varken neden tek bir Sinan vardır? Ahmet Turan Alkan'ın yürüttüğü muhakemeye, kendisinden güç aldığı kaidelere ve kuşatıcı düşüncesine iştirak ediyoruz fakat onun da müsaadesiyle mevzunun gençlerimizin zihninde karışıklık husule getirmesi muhtemel bir boyutuna değinmek istiyoruz.

Tarihimizin muhtelif muvaffakiyetlerle nam salmış meşhur şahsiyetlerinin etnik kökenleriyle alakalı tartışmalar başlatmak günümüzün bir modası haline geldi. Bunların başında da Mimar Sinan geliyor. Öyle ki tarihî meseleler hakkında kalem ve dudak oynatan hemen herkes kulaktan dolma bilgilerle Sinan'ın Ermeni kökenli olduğunu peşinen kabul etmiş görünüyor. Bu iddiayı ortaya atanların iki dayanağı var. Birincisi: Şair ve Nakkaş Sai'nin Tezkiretü'l Ebniye adlı eserinde Sinan'ın babasının adının 'Abdülmennan' olduğunun belirtilmesi. İkincisi: Sinan'ın o dönemde Ermeni nüfusun yoğun olarak yaşadığı Kayseri Ağırnas'ta doğması.

Osmanlı döneminde ihtida edenlerin 'Abdülmennan', 'Abdullah' gibi isimler aldığı doğrudur; fakat bu isimlerin sadece onlara mahsus olduğunu düşünmek komik olur. Yüzyıllardan beri Müslüman olduğu bilinen pek çok mütedeyyin aileler de çocuklarına bu adları vermişlerdir. Bu kişiler zahmet edip Sinan'ın dedesinin ismini araştırırlarsa aydınlanmaları kolay olur; çünkü Yusuf Doğan'dır. Doğan, Türkçe ve Türklere has olan bir addır. Dedesinin adı Yusuf Doğan olan bir insanın babasının adı Abdülmennan olunca nasıl ihtida etmiş olur? İkinci iddiaya gelince, arşiv belgelerini inceleyenler, Ağırnas'ta o dönemde yalnızca Ermenilerin yaşamadığını görürler. Ayrıca unutmamak lazımdır ki özellikle ilk dönemlerde ihtiyaca binaen Türk çocukları da devşirilmiş ya da eğitilmiştir.

Bir başka hakikat ise şudur: Osmanlılar zimmilik ve mevlalık hususunda İmam-ı Şafii'nin içtihadını benimsemişlerdir. Buna göre Osmanlılar İslamiyet gelmeden önce Hıristiyanlığı benimsemiş olan topluluklarla, İslamiyet geldikten sonra Hıristiyanlığı benimsemiş olan tebaaları arasında hukuki bakımdan bir farklılık görmüş ve bunlardan birinci gruba girenlerin çocuklarından devşirme almamışlardır. Yahudiler ve Rumlar gibi Ermeniler de zimmilik hakkından yararlandırılmış ve Ermeni çocukları kesinlikle devşirilmemiştir. Bu gerçek apaçık ortada iken Sinan'ın Ermeni kökenli olduğu nasıl iddia edilebilir? İddiamızı ispat eden bir başka misal de şudur: Kıbrıs fethedilince uygulanan iskân politikasının tezahürü olarak adaya Anadolu'nun Müslüman Türklerinden bir grup gönderilir. Sinan'ın amcasının oğlu gönderilenlerden biridir. Bunun üzerine Sinan, II. Selim Han'a; "Dünyada bir amcamın oğlu var, onu bana bağışlayamaz mısınız?" diye mektup bile yazar.

Bunları yazmaktaki hassasiyetimiz, tarihin ideolojiye feda edilmesini istemememizdendir. Velev ki Sinan Ermeni asıllı olsaydı bile bu onun Osmanlı olduğu, medeniyetimizin mimar ve banilerinden biri olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir yani Ahmet Turan dostumuzun değer ve muhakemesi meselenin özüne izan ve insafla işaret etmektedir.

Mehmed Niyazi
(Zaman, 09.08.2010)

İsmet İnönü, Amerikan mandasını savunmuş muydu?

İsmet İnönü yakın tarihimizin kilit taşıdır. Onu yerinden çekip aldığınızda ardından hangi dağların yıkılabileceğini tasavvur edemezsiniz kolay kolay.

Yaklaşık 50 yıl boyunca Türkiye Cumhuriyeti'nin ya bir numarasıydı, ya iki numarası. Kendi başına bir partiydi neredeyse. Öyle bir 'parti' ki, kökleri devletin temellerine kadar inmekteydi. Ancak uzun zaman başında bulunduğu siyasi organın adı Halk Partisi olsa da halkla arası pek iyi olmadı. Halkın da onu sevmediğini, demokrasiyle bir alakası bulunmayan Tek Parti döneminden sonra girdiği bütün seçimleri (buna, sonuçlarını kapalı kapılar ardında değiştirttiği 1946 seçimlerini ekleyebilirsiniz) kaybetmiş olmasından da anlayabilirsiniz.

Allah insana uzun ömür versin ama uzun siyasi ömür vermesin. Neden mi? Bu sürede performans ve saygınlığınızı beraberce koruyabilmek büyük bir hünerdir de ondan. Ve bu hüneri gösterene de pek rastlanmaz. (Herkesin Churchill ve Adenauer kadar talihli olamayacağı açık.) Rastlandığında ise şartların gereği olarak bir çelişkiler yumağına dönüşmüş görürsünüz onu.

Ne ki, İnönü dar alanda bile en büyük çelişkileri yaşamış bir zattır. Mesela Kasım 1922'de Lozan'a giderken 'Halife için gerekirse kanımızı dökmeye hazırız' diyecek, ama dönüşte Halifeliğe karşı en sert tavır alanlardan biri olacaktır. Lozan'da 'Mümkün değil, imzalamayacağım' diye reddettiği bir anlaşmayı, sadece 15 dakika sonra, 'Getirin, imzalayacağım' diyerek Avrupalı diplomatların bile akıllarını durdurmuş ilginç bir "diplomat"tır.

Bu yüzden İsmet Paşa'nın eleştirilecek yanlarını bulup çıkarmak, çelişkilerini yakalamak marifet sayılmaz. Ancak zor olan, ardında bıraktığı süprüntüyü hafıza mezarlığımıza gömmesine izin vermemektir. (Malum, 1941'de bütün ders kitaplarını elden geçirtmişti.) Hatırlatma işini de en şık bir şekilde yakın arkadaşı ve meslektaşı Kâzım Karabekir yapmıştır.

Karabekir'in yazdıklarından yola çıkarak yazılmış bir yakın tarih (inkılap tarihi) kitabı kim bilir ne kadar renkli olurdu! Her ne kadar bütün yazdıkları doğru olmayacaksa da, tarihimizin farklı bir resmini elde edeceğimiz kesindir. Karabekir'e bakılırsa, İsmet Bey daha Anadolu'ya geçmeden önce kendisine bir mektup yazmış ve Amerikan mandasına taraftar olduğunu dile getirmiştir. Sonradan Garp Cephesi komutanı olacak İsmet Paşa, 27 Ağustos 1919'da Erzurum'daki Karabekir'e şöyle içini dökmektedir (metni kısmen sadeleştirdim):

"Şimdi İstanbul'da belli başlı iki akım vardır. Amerikan ve İngiliz taraftarlığı.. Eğer Amerika'nın gelmesi suya düşerse İngilizlerin topraklarımızın bugünkü bölüşümünü genişletmekten başka yapacakları bir şey kalmıyor ki, Fransızlar ve İtalyanlar ona bu konuda yardımcı olacaklar, karşı çıkmayacaklardır. Eğer Anadolu'da halkın Amerikalıları herkese tercih ettikleri zemininde Amerika milletine başvurulsa çok faydası dokunacaktır deniliyor ki, ben de tamamiyle bu kanaatteyim. Ülkenin bütünlüğünü parçalamadan Amerika'nın kontrolüne emanet etmek, yaşayabilmek için tek katlanılabilir çare gibidir. Bu pazarlığın sürdüğü zamanda Amerika lehine ağırlık koymak gerekir" ("İstiklâl Harbimiz", c. I, YKY: 2008, s. 193-195).

İsmet Bey aynı mektubunda Askerî Şura'dan ihraç edilmesinin sebebini, hükümetin kendisini İstanbul'a silah ve cephane gönderiyor zannetmesine bağlıyor; bu işle zinhar hiçbir alakası bulunmadığını söylüyor ve şu sözü ekliyor: "Tam tersine Anadolu'da tutulan hatalı yolun inat ve ısrarla takibinden doğan sonuçlar bakalım ne olacaktır?"

Yani 1) ABD mandasına taraftar ve 2) Milli Mücadele'ye inanmayan bir İsmet Paşa portresi çıkıyor bu mektuptan. Kitabının sonuna İnönü'nün el yazısıyla yazılmış mektubun orijinalini koyan Karabekir Paşa, altına şu yorumu yapmış:
"İsmet Bey'in bu mektubunda Anadolu'daki hareket hakkındaki görüşünde hiç isabet yok. Anadolu'da asayişsizlikten, anarşiden ve sonucu büyük olacak bir felaketten söz ediyor. Oysa o tarihte vaziyet iyiye doğru gidiyor, belki de her zamankinden daha iyi haldedir."

İşin peşini bırakmayan Karabekir, hemen oracığa bir dipnot daha düşerek İnönü'nün Amerikan mandası taraftarlığının ve Anadolu'daki harekete inanmayışının yalnız Ağustos 1919 tarihli mektubuyla sınırlı kalmadığını, 1920 başlarına kadar devam ettiğini de kaydetmiştir. İstanbul'da kalıp orada kurulacak olan yeni hükümete girmeyi planlamış, bu yüzden Milli Mücadele'ye geç katılmıştır.

Ancak inkılap tarihi kitaplarında bu önemli belgeye nedense hiç yer verilmez, es geçilir. Israrla görmezden gelinir.

Hoş, diyeceksiniz ki, tek görmezden gelinen belge bu olsa iyi. Haklısınız, hele Milli Mücadele yıllarında Konya'da çıkan "Öğüt" gazetesinin 10 Ekim 1920 tarihli nüshasında şunları yazdığını öğrendikten sonra diyecek bir şey bulamıyorum doğrusu:

'Kuva-yı Milliye ve Büyük Millet Meclisi sevgili Padişahımızın (Vahdettin'in) gizli emirleriyle kurulmuştur.'

Tabii "Öğüt" gazetesinin hiçbir kütüphanemizde eksiksiz bir koleksiyonunun bulunmadığını, bu tür önemli ipuçlarının bu yüzden çoğu araştırmacının gözünden kaçtığını söylememe gerek yok. Prof. Sina Akşin gibi görenler de bu tür haberleri "şirinlikler" yapmak şeklinde yorumlayarak ciddiye almamışlardır.

Ne yapalım: Türkiye'de tarih böyle yazılıyor maalesef.

Mustafa Armağan
(Zaman, 15.08.2010)

Oktay Ekşi Lozan'dan ne anlar?

Lozan'dan az bilinen bir sahne: 25 Temmuz 1923 günü bu defa Amerika ile masaya oturulmuş. Ayakta konuşan kişi, daha sonra Türkiye büyükelçiliğine atanacak olan Joseph C. Grew, İsmet Paşa ve Dr. Rıza Nur onu dikkatle dinliyorlar. Beau-Rivage Oteli'ndeki görüşmeler sonunda imzalanacak olan ticaret antlaşması Senato tarafından onaylanmayacaktır. ABD Lozan'ı onaylamadı denilir, halbuki onaylamadığı antlaşma asıl Lozan değil, bu ikili ticaret antlaşmasıdır.

25 Nisan 1998 günü "Hürriyet"teki köşenizden andıca dayanarak meslektaşlarınız Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar'ı "PKK işbirlikçisi" ve "alçak" ilan etmemiş miydiniz? Ama çok geçmeden o yazıyı emir-komuta zinciri dahilinde yazmaya memur edildiğiniz anlaşılmıştı.

Aynı yayın grubunda çalıştığı arkadaşlarına bile iftira atabilen birisinden iltifat bekleyecek halim yoktu elbette ama tanımadığı birisinden, üstelik de cahili olduğu bir konuda yazarken daha dikkatli kullanacağını sanıyordum kalemini. Kaç patrona kiralandığını bilmiyorum ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Oktay Ekşi'nin olduğu söylenen kalem çoktan çöp tenekesini boylamayı hak etmiş durumdadır.

Beni isim verme lûtfunda bulunmadan eleştiren Oktay Ekşi (25 Temmuz 2010), küstah bir edayla birilerinin (bu herhalde çok kızdığı hükümet canibi oluyor) bana bu Sevr hakkındaki yazıları yazdırdığını ileri sürmüş ve şecaat arz eden Kıpti gibi hırsızlığını beyan etmiş. Güya ben iktidarın konuşturduğu bir tetikçiymişim, kendisi de bu kirli oyunu bozan bir Promete. Üstelik bu işi birileri adına yaptığını itiraf ediyor. Diyor ki: "Bu defa o işi biz üstleniyoruz."

Hayrola beyefendi, bu defa kimin adına çalışıyorsunuz? Kendileriyle aynı düşündüğünüzü ilan ettiğiniz Ergenekoncular adına olmasın?

Öyle ya, üstlenmek, şanınızdandır. Hem 25 Nisan 1998 günü "Hürriyet"teki köşenizden andıca dayanarak meslektaşlarınız Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar'ı "PKK işbirlikçisi" ve "alçak" ilan etmemiş miydiniz? Ama çok geçmeden o yazıyı emir-komuta zinciri dahilinde yazmaya memur edildiğiniz anlaşılmıştı.

Oktay Ekşi bu defa da fakiri andıçlama işini üstlenmiş anlaşılan. Ben demiyorum bunu, kendisi açıkça "Bu defa o işi biz üstleniyoruz." diyor. Daha ne desin?

Yalnız bir noktayı vurgulamadan edemeyeceğim. Ekşi'nin benim iktidarın tetikçiliğini yaptığımı iddia ettiği yazı, bugün yazılmış değildir, bundan tam 3 yıl önceye aittir. Haberi olsun, beni fişleyenler kendisine bayat dosya sunmuşlar.

Lozan'dan az bilinen bir sahne: 25 Temmuz 1923 günü bu defa Amerika ile masaya oturulmuş. Ayakta konuşan kişi, daha sonra Türkiye büyükelçiliğine atanacak olan Joseph C. Grew, İsmet Paşa ve Dr. Rıza Nur onu dikkatle dinliyorlar. Beau-Rivage Oteli'ndeki görüşmeler sonunda imzalanacak olan ticaret antlaşması Senato tarafından onaylanmayacaktır. ABD Lozan'ı onaylamadı denilir, halbuki onaylamadığı antlaşma asıl Lozan değil, bu ikili ticaret antlaşmasıdır.

Yeni zannettiği "Lozan, Sevr'in hafifletilmişi miydi?" başlıklı yazım, 26 Ağustos 2007 tarihli "Zaman Pazar"da çıkmıştı. Kendisini, haklarında tutuklama kararı çıkartılan 102 general ve komutanla özdeşleştiren anlı şanlı yazarın dalgınlığına şaşmamak elde mi? İhbar taze ama yazı bayat. Yani ben o kadar öngörülüymüşüm ki, 3 yıl önce bir yazı patlatmış, tam da Balyoz tutuklamaları ve referandum sırasında iktidar bunu kullansın diye geleceğe dair müthiş planlar yapmışım. Bunların arşivciliği de bu kadar işte...

Yazısının sonuna saklamış altın vuruşunu yazarımız. Ben "Türk" olduğum halde Lozan'ı eleştiriyormuşum, elin "Amerikalısı" ise övüyormuş. O zaman ben de bir başka Amerikalı bulurum, o da eleştiriyordur Lozan'ı. O zaman Lozan kötü mü olacak?

İyi de buradan nereye varacağız? Bir zamanlar yapıldığı gibi yabancı yazarlara bizi öven kitaplar yazmaları için çuvalla para verip onları yayımlamak ve sonra içeriye dönüp 'Bakın, ne kadar gelişmiş bir ülkeyiz' diye propaganda yapmak kendimizi kandırmaktan başka hangi işe yaradı?

Hem benimle kıyaslamak için Amerikalı bir neo-con bulmasına ne demeli? Michael Rubin adlı Ergenekon dostu arkadaşı, "Commentary Magazine" adlı dergide AK Parti'yi eleştirmiş ve Türkiye'nin bir İslamî devrim geçirdiğini yazmış. Oktay Ekşi de hemen almış önüne o yazıyı ve bu öfkeli Yahudi'nin söylediklerini sözüm ona suratıma çarpmış! (Yazar, "Amerikan Enterprise Institute öğretim üyelerinden" diyor. Oysa ya "Amerikan Girişim Enstitüsü" demeliydi, ya da "American Enterprise Institute". Yarısı Türkçe, yarısı İngilizce bir çorba olmuş. Bu da fakire "müptedi" diyen 80'ine merdiven dayamış yazarın ne denli "usta" olduğunu gösteren örneklerden sadece biri.)

Ne var ki, 1) İngilizceden yaptığı çeviri eksik ve yanlıştır, 2) Ergenekoncu neo-conun maksadını tam olarak ifade etmesine izin vermemiştir, 3) Rubin gibi Çekiç Güç'ten tutun da, Irak'ın sömürge danışmanlığına kadar bir sürü karanlık işe bulaşmış birisini şahit olarak göstermesi, bozacımızın bağlantılarını deşifre etmiştir, 4) Ergenekoncuların akıl hocası Rubin, demek onlarla 'aynı' düşünen Ekşi'nin de mutemetlerindenmiş. Öğrenmiş olduk.

Yanlış çeviri dedim de, bir örnek vereyim. Rubin diyor ki: "(Atatürk) Türkiye'yi Batılı bir ülkeye dönüştürecek bazı reformları zorla uyguladı (imposed)." Ekşi, bu ifadeyi sert bulmuş olmalı ki, çevirisinde biraz yumuşatmak ihtiyacını hissetmiş. Şöyle demiş: "Ülkesini Batılı yapmayı amaçlayan reformlar gerçekleştirdi." Böylece Atatürk'ün 'neo-concu sertliği' metinden hızla buharlaşmış. (Bu arada çevirirken kestiği kısımlar da ayrı bir yazı konusu olacak kadar çok.)

Bir de kılıcını sallayarak üzerime saldırıyor ki, evlere şenlik. Yazımda demişim ki, Misak-ı Milli hedeflerine ulaşmadan masaya oturmak hataydı. Lozan'da Misak-ı Milli'yi bu yüzden gerçekleştiremedik.

Efendim Büyük Zafer'den sonra ordumuzun adım atacak takati mi kalmışmış? Cevap bu. Böyle sudan bir gerekçe olur mu? Üstelik Mustafa Kemal Paşa'nın Çanakkale ve Trakya'ya geçmek için çırpınan orduyu İzmir'de zor bela yerinde tuttuğu, lise öğrencileri tarafından bile bilinirken bunu söyleyebilmek büyük bir keşif sayılmalıdır! Oysa herkes biliyor ki, İngiltere'nin de tek bir kurşun sıkacak hali ve parası kalmamıştır o sırada.

Fakat daha ilginci, benim söylediklerimi, yandaş bazı yazarların da söylemiş olmasıdır. Lozan'ın bir zafer olmadığını, orada İngiltere'yle mücadele edilmediğini bakın Prof. Mümtaz Soysal nasıl açık seçik anlatıyor:

"Türk tarafı savaş kazanmış olarak masaya oturduğu halde meyvelerini tam olarak toplayamıyor. Bir güç dengesizliği var. Nitekim bu, Çanakkale üzerine yürüyememekten başlayıp İstanbul konusunda tereddütlere yol açan bir zayıflığın belirtisidir. Türkiye alması gerekeni bu zayıflık, mecalsizlik dolayısıyla alamıyor. İman bakımından çok güçlü, fakat askerî dengeler bakımından artık büyük bir mücadeleyi göze alamayacak olan bir Ankara Hükümeti vardır. İngiltere'yle mücadeleyi pek göze alamayan bir Ankara Hükümeti vardır." (İstanbul Barosu Yay., 2008.)

Mümtaz Soysal'dan bir alıntı daha yaparak noktalayalım:

"Lozan'da Türkiye, Osmanlı'nın Sevr'de azınlıklar konusunda kabul ettiği maddeleri aşağı yukarı aynen kabul etmek zorunda kalmıştır."

Ben başka bir şey mi söylüyorum sanki?

Mustafa Armağan
(Zaman, 01.08.2010)

Troçki’nin Büyükada’daki köşkü müzeye dönüştürülmeli

Sürgün edilen sosyalist lider Troçki’nin Büyükada’da oturduğu şahane ev hem Bolşevizm’i daha iyi tanımamızı sağlar hem de ciddi turizm geliri getirir.

Devrim evlatlarını yer; Fransız Devrimi’nin kanlı iç çatışmalarını Bolşevik devrimi de tekrarladı. Troçki, yani asıl adıyla Lev Bronştayn Ukrayna Yahudilerindendi. Kuşkusuz Yahudiliği reddeden komünistlerdendi. Bir dönem Lenin’e karşı Menşevik denen kanatta yer aldı. Ama Rus ihtilali fiiliyata geçtikçe Troçki de Menşeviklerin aksine uyumlu ve legal davranışlı bir devrimden uzak kalması gerektiğine inandı ve ikisi birbirine tutundular.

Zekiydi, yetenekliydi, en büyük özelliği hapiste İncil metinlerinden öğrendiği yabancı dilleri dışarıda kullanabilmesiydi. Almanya’ya kaçtığında bu dille kitlelere hitap edebildi. Komünist ihtilale dost veya düşman olan herkesin tekrarladığı bir kanaat vardı; Kızıl Ordu’nun silahları sınırlıydı, yiyeceği yoktu, askerler ceplerinde ayçiçeği ve kulaklarında Troçki’nin nutuklarıyla savaşıyordu.

Savaş işleri başkanıydı (yani harbiye nazırı).
Yeni Ekonomi Politikası denen ve geçici liberal ekonomili dönemde Lenin’le çatışmaya düştüğü söylenemez ama partide ve merkez komitede Stalin hakim oldukça onun tek ülkede sosyalizm stratejisinin gülünçlüğüne (!) ve kurduğu bürokratik parti hakimiyetine karşı durdu.

İki soru var: Troçki değişik bir uygulama yapabilir miydi? Ülkede sosyalizm bugünün gözüyle muvaffak olmadı ama onun dünya devrimi stratejisi başarılı olabilir miydi? Stalin diğer muhalif komünistleri düzmece mahkemelerle idama götürdü, Troçki’yi ise yurtdışına sürdü, daha fazlasına ilk anda cesaret edemedi.

Polisin despotluğu sayesinde Troçki’nin başına iş gelmedi
Troçki sürgünün önemli bir bölümünü İstanbul’da geçirdi. 1932 ve 1933 yıllarında Türkiye Stalin’le soğuk bir savaş içinde, hele cepheleşmede değildi. Onu kovan ülkeye karşı aşırı Troçkist bir misafirperverlik göstermedi. Önce Kadıköy’de Moda’da Mahmud Ata burnunda bir evde kaldı. Söylenene göre Nazım Hikmet’in ailesine komşuydu ama hiç görüşmemişlerdi.

Söylenenlere göre Nazım Hikmet’in ailesi ile komşuydu
Türkiye Troçki’nin temaslarını kontrol altında tuttu. Zaten onun etrafında toplanacak Stalinizm veya Troçkizm tercihi yapacak sayıda yerli komünist olmadığı da açıktı. Polisin bir-iki denemesinden sonra Büyükada’daki eve eşiyle birlikte adeta kapatıldı. Gezme alanı son derece sınırlıydı. Adalılar ve balıkçılar sonraki yıllarda da onu hatırlıyorlardı. Burada bol bol yazdı. Büyükada notları gönderdiği yerlere ulaştı.

Devletimizin ona sansür uygulamadığı görülüyor ama kitle ile temas etmemesine dikkat edildiği ve Şükrü Kaya’nın paralel polis yöntemlerine başvurulduğu da açık. Bu yüzden Belçika’daki durum gibi, ama asıl önemlisi eve giren sözde ahbabın baltayla kafa yarması gibi bir Meksika faciası burada yaşanmadı. Şükrü Kaya döneminin despot Dâhiliye Vekâleti ve polisi bu tip bir canavarlığın burada meydana gelmesine başarıyla mani olmuştur.

Bugünlerde Hürriyet gazetesindeki bir ilandan ve bizim gazetenin Cadde ilavesinin perşembe günkü yayınından Troçki’nin oturduğu şahane evin satışa çıkarıldığı görülüyor. Tarihi evlere ve yalılara bir prestij aracı olarak bakan seçkinlerimiz, buraya da gereken ilgiyi gösterir mi? Yoksa olmadık birinin eline geçen yapı kuşa mı döner? Göreceğiz. Ama görmesek de, şu evi Belçika ve Meksika’daki gibi bir Troçki müzesine dönüştürseler daha iyi olur. Komşu memleketteki Bolşevizm’in tarihini hazırlanan sergilerle gençler hazırlop el kitaplarının dışında daha derin boyutlarıyla tanırlar ve hiç şüpheniz olmasın, ada turizmi de bundan kazanır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 15.08.2010)