TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

30 Kasım 2010 Salı

Haydarpaşa Garı’nda 93 yıl arayla ikinci facia

Haydarpaşa Garı’nda başlayan ve çatısını kül eden yangın hepimizi üzüntüye boğarken, benzeri bir olayın bundan 93 önce de yaşandığı ortaya çıktı. 6 Eylül 1917 günü meydana gelen bir patlamanın ardından Gar binasında yangın çıkmış ve bina ağır hasar görmüştü. Ancak patlamanın gerçek sebebi yıllar sonra anlaşılabilmişti.

Bundan 93 yıl önce, 6 Eylül 1917 günü meydana gelen Haydarpaşa Garı patlaması, kalın bir sır perdesinin arkasına gömülmüştür. Olay, iki satırlık bir resmi tebliğle geçiştirilmiş, millet, patlamanın, bir işçinin elindeki cephane sandıklarından birini yere hızlıca atması yüzünden meydana geldiği masalıyla uyutulmuştu.

Ancak gerçeklerin günün birinde ortaya çıkmak gibi garip bir huyu vardır.

İttihatçılar istedikleri kadar bu yalanı cilalamaya çalışsınlar, hatıralarını 1919′da kaleme alan Liman Von Sanders, sabotajın daha kuvvetli bir ihtimal olduğunu yazmıştır bile. Almanlar bizi bunun bir İngiliz operasyonu olduğuna inandırmaya çalışmışlar, kuş uçurtmadığı söylenen Alman istihbaratının nasıl olup da İngilizlerin sabotajını haber alamadıklarını açıklamamışlardı.

Haydarpaşa Garı, Berlin’den Filistin’e gönderilecek asker, silah ve cephanenin toplandığı ve trenlerle sevk edildiği merkezdi. Yığınla silah ve cephane Haydarpaşa Garı’nda toplanmış, sevk edileceği günü beklemekteydi.

Aslında İstanbul 1917-1918 yıllarında bir “Alman işgali” altındaydı. Her tarafta Alman subayların sözü geçiyor, Alman Genelkurmayı adeta İstanbul’a hükmediyordu. Hatta kimi mahfillerde savaş kazanılırsa İstanbul’un Almanya’nın banliyösü olacağı bile konuşuluyordu.

Tam da sakınılan göze çöp batar misali, Almanların ana karargâhı olan Haydarpaşa Garı’nda o korkunç patlama gerçekleşecek, ölenler, yaralananlar olacak, peş peşe infilaklar İstanbulluların yüreklerini ağızlarına getirecek, tahrip olan Gar binası, aylarca o harap yüzüyle vapur yolcularının yüreklerini dağlayacaktı.
İyi de kimin işiydi bu patlama? İstanbul’un göbeğindeki bu saldırı, İngilizler tarafından yapıldıysa bile mantıklı bir açıklaması olmalı değil miydi? Hedefi saptırmak isteyenler bir İngiliz uçağının bomba atığını söylüyordu ama uçağı gören eden yoktu. Filistin’de cephane bekleyen Mehmetçiğin umutları biraz daha kararırken, basına sansür uygulanması kimin işine yarayacaktı?

Nihayet bir gün olay aydınlandı. Patlama, İngilizler tarafından değil, Fransızlar tarafından gerçekleştirilmişti. Ama nasıl? Dışarıdan bir sabotajla değil, içeriden bir ihanetle.

Fransız istihbaratı, baştan beri İstanbul’dan Doğu’ya sevk edilen silah, cephane ve askerleri sıkı sıkıya takibe almıştı. “Nasıl olur?” demeyin, çünkü Almanların içine sızmış olan bir Fransız casusu, Georg Mann adlı Alsacelı deniz askeri, Haydarpaşa’daki karargâhta kritik bir mevkide çalışmakta, olan biteni, ara sıra yaptığı Berlin yolculuklarında şefine gizlice aktarmaktaydı.
Böylece Alman karargâhının faaliyeti İtilaf güçlerine ispiyonlanıyor, onlar da özellikle İngilizlerin Filistin cephesinde ellerini rahatlatacak bir tedbiri İstanbul’da almanın çaresine bakıyorlardı. Casus Georg Mann, ekibiyle çalışarak patlayıcıların ateşlenmesini sağlamıştı.

Gün gelmiş, bir tanık hatıralarını bir dergiye anlatarak olayın içyüzünü deşifre etmişti.

A. Baha Özler, Georg Mann ile beraber çalışan görevlilerdendir. Patlamanın duyulduğu dakikalarda Cağaloğlu yokuşundan aşağıya doğru koştururken görür arkadaşı Mann’ı. Beraberce bir motora binip Haydarpaşa’ya doğru yola çıkarlar. Garip şey; Mann’ın elinde nereden bulduysa bir fotoğraf makinesi vardır ve patlamanın fotoğraflarını nefes almadan çekmektedir. Tanığımız şüphelenir durumdan ama susar. İstanbul İtilaf kuvvetlerinin işgaline uğrayıncaya kadar kafasında taşır bu muammayı.

Artık Alman subaylar İstanbul’u terk etmişlerdir ya, Baha Bey bir gün Kohut birahanesinde garip giyimli biriyle karşılaşır. Adam kendisini eski arkadaşı George Mann olarak tanıtırsa da, o sırada Alman subaylara yaklaşmak İngilizlerce cezalandırıldığı için çekinir. Bunun üzerine Mann cebinden bir karne çıkartıp uzatır. Baha Bey hayret dolu bakışlarla göz atar karneye. Eski arkadaşının adı, “Georges Mann” olmuştur ve altında Fransızca “Bizim adamımızdır” yazılıdır. Mann, patlamayı kendilerinin gerçekleştirdiklerini göğsünü gere gere anlatmaktadır. Baha Bey şaşkındır. Yıllar yılı düşman hesabına çalışan bir istihbaratçı ile birlikte çalışmıştır da haberi olmamıştır. “Derin bir üzüntü duyuyor ve vicdan azabı çekiyordum” diyor ve ekliyor: “Müttefik ve dost bildiğim bu haine kim bilir ne yardımlar yapmış, ne potlar kırmış ve ne haltlar işlemiştim!

İşte İstanbul’un ve Osmanlı’nın tarihindeki o kara gün, belki de Filistin’in elimizden kayıp gidişini hızlandıran o uğursuz olay, Almanların içine düşman istihbaratçıların sızmasının eseriydi.

Nitekim dost ve müttefik bildiğimiz Almanlar, çok değil, 3 ay sonra Kudüs İngilizlerin eline düşer düşmez sanki şehre savaştıkları İngilizler değil de, kendileri girmiş gibi sokaklara dökülecek ve bu kutsal şehrin Müslümanların elinden kurtarılışını çılgınca kutlayacaklardı.

Peki kim dost, kim düşmandı? Yoksa o sözde dost, bizi düşmanın tahribatından daha derinden ve daha içeriden mi yıkmıştı?

Mustafa Armağan
(Zaman, 28.11.2010)

28 Kasım 2010 Pazar

Menderes, kendi lehine yapılacak askerî darbeye onay vermemişti

Ne yalan söyleyeyim, hükümetin bu kadar yakın takibinde olduğunu bilmiyordum. Geçen pazar (21 Kasım) Menderes'in 16 generali birden görevden aldığını yazdım.

3 gün geçmeden İçişleri ve Milli Savunma bakanlarının 3 generali açığa aldıkları haberi düştü ajanslara. Doğrusu bu rastlaşmadan pek hoşlanmadım, zira benim "hükümetin tetikçisi" olduğumu düşünenlerin ekmeğine yağ sürülmüş oldu. Neyse ki, hiçbir siyasetçinin "Bizim Mustafa"sı olmadığımı bilenler biliyor.

En iyisi biz Voltaire'in Candide'i gibi "bahçemize bakalım", yani tarihin aynasına. Tarih, bakmasını bilene ışık tutmakta mahirdir çünkü.

27 Mayısçılara göre Türkiye'de A'dan Z'ye her şey bozuktu. Ve ihtilalcilerimizin alınlarında birer deha ışığı parlıyordu. Her işten anlıyorlardı, kalpleri vatana hizmet aşkıyla doluydu. Anayasa açıklandığında gördük ki, hepsi yalanmış. Baktık, kendilerini "tabii senatör", yani ömür boyu "milletvekili" konumuna layık görmüşlerdi.

Enkaz devralmışlardı, her şeyi tepeden tırnağa düzeltmeleri gerekiyordu. Türkçe ezanı, Türkçe Kur'an'ı geri getirmek için çırpındılar, sonra halktan ve Diyanet İşleri Başkanı'ndan destek bulamayınca vazgeçtiler. Ciddi ciddi İstiklal Marşı'nın sözlerini bile değiştirmek istediler. Kasım 1961'de Milli Eğitim Bakanlığı'nda kurulan Güzel Sanatlar Komisyonu'nda güftesini değiştirmek için bir oylama bile yapıldı. Güya Akif'in güftesi, marşa uymuyormuş.

Böylece iktidarı, emekliliği gelmiş Cemal Aga ile demokratlığıyla dünyaya nam salmış İsmet Paşa'ya devrettiler ve Türkiye'nin sorunlarını arapsaçına çevirip bıraktılar. Bir de kanlı miras daha bıraktılar: TSK'nın damarlarına darbecilik zehrini zerk ettiler ki, nesillerdir temizlemeye uğraşıyoruz.

Demokrat Parti, zorunlu 1950 müdahalesi hariç, orduyla uğraşmamak prensibini takip ediyor, ordu ise tersine, her fırsatta hükümeti sıkıştırıyordu. Celâl Bayar darbe karşısındaki tavırlarını şöyle netleştiriyordu:

"Ben ve Başvekil (Menderes), Atatürk ordusunu da, Atatürk ekolünden gelen muhalefet liderini (İnönü) de bir ordu darbesi içinde düşünmeye razı değildik. Toplumumuzun, ordu darbesi çağlarını geride bıraktığına, dünya yüzünde elde ettiğimiz siyasî seviyenin buna elverişli olmadığına inanıyorduk."

Türk ordusu sömürge ordusu mu idi ki, kendi hükümetine karşı darbe yapsın? Menderes'in düşüncesi buydu.

Bu konuda Bayar'ın ağzından aktarılmış çok özel bir not var, gazeteci Cüneyt Arcayürek'in bir kitabında. Onu okuyunca gerek Bayar'ın, gerekse Menderes'in, en sıkıntılı zamanlarında bile bir askerî müdahaleye razı olmadıklarını göreceksiniz.

Arcayürek'e göre Bayar'ın hiçbir zaman resmen açıklamayacağını sandığı değerli bir anısı vardı. 27 Mayıs'tan kısa bir süre önce sokak gösterileri gemi azıya almış, iktidarı sarsıyordu. Buna Harp Okulu öğrencilerinin sessiz yürüyüşü de eklenmişti.

İşte bu aşamada Çankaya Köşkü'nde Bayar başkanlığında düzenlenen toplantılarda kontrolden çıkmakta olan olaylara hal çareleri araştırılıyordu. Bir toplantıda zamanın Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun şaşırtıcı bir teklifte bulunmuştu. Bu teklif kabul edilmiş olsaydı, belki de, DP yeniden duruma hakim olabilir, bir süre sonra sivil hayat geri gelebilir, 27 Mayıs darbesi yaşanmaz ve mevcut darbeciler de bizzat ordu eliyle, emir-komuta zinciri içinde tasfiye edilirdi.

Peki neydi o teklif?

Hükümetle iyi geçindiği için suçlanan ve bu yüzden Yassıada'da idama mahkûm edilen Org. Erdelhun, geçici bir "askerî müdahale" önermişti. "Geçici olarak Başbakanlığı ben alırım. Orduyla birlikte bu 'pisliği' temizleriz, sonra gene sivil döneme geçeriz." demişti.

Başbakan Menderes önce bu öneriyi makul karşılamış, ancak bir süre sonra Arcayürek'in deyişiyle, "ulusal egemenlik görüşü ve inancı ağır basmış olmalı, öneriyi reddettiğini" bildirmişti.

Bu, nedense, üzerinde durulmamış çarpıcı ayrıntının Bayar'dan başka tanığı yok. Menderes anlatamazdı, Erdelhun da anlatmadı. Ancak bazı karineler, Erdelhun'un ordu içindeki darbeci yapılanmalardan fena halde rahatsız olduğunu, kendisinden izinsiz Harbiye öğrencilerinin sokağa dökülmesi üzerine harekete geçtiğini, darbeci ekibin de çoktandır diş biledikleri Paşa'nın üzerini çizdiklerini gösteriyor. Yani Erdelhun, orduya hakim olamamaktan muzdariptir ve mevcut kaynaşmaları bastırmak niyetindedir.

Yazmadan önce iki canlı kaynaktan teyid etmek istedim. Birisi, Bayar'ın kızı Dr. Nilüfer Gürsoy, diğeri Menderes'in oğlu Aydın Menderes. Dr. Gürsoy olayı doğrulamakla birlikte bir "teklif" değil de, bir "fikir" olarak tartışıldığı kanısında. Aydın Bey ise babasının o gün Çankaya'da Erdelhun'la ertesi gün Başbakanlık'ta buluşmak üzere sözleştiklerini ama Menderes'in kararını değiştirerek randevuya gitmediğini, böylece konunun kapandığını ifade etti. Nitekim Celâl Bayar da gazeteci Taylan Sorgun'a 1986'da konuyu anlatmış ve kayıtlara geçmişti. (Öte yandan Süleyman Yeşilyurt, Erdelhun'un milletvekili olmadığı için başbakan olamayacağını hatırlatıyor.)

Bu ayrıntı gibi görünen olay, Bayar ve Menderes'in, ellerine darbe fırsatı geçtiğinde bile "ulusal egemenliğe" olan inançlarından ötürü buna kalkışmadıklarını, her şeye rağmen "silahların gölgesine sığınmayı" inançlarına aykırı gördüklerini göstermesi bakımından çok önemlidir. Demokrasimiz adına bugün de canlı tutulması gereken damar budur zira.

Mustafa Armağan
(Zaman, 28.11.2010)

İstanbul’daki Rum mimarlar

Pera Palas da bir Rum mimarın eseri.

Batılılaşan İstanbul’un Rum Mimarları” sergisi, İstanbul 2010’un en anlamlı işlerinden biri.

2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı son faaliyetlerini yapıyor. Sonuncuların arasında çok anlamlı bir proje; Zoğrafyon Lisesi Mezunları Derneği, 2010 Ajansı ve Ioannis Latsis Vakfı’ndan aldığı destekle bu şehirdeki Rum mimarların eserlerini sergiliyor. Yayına hazırlayanlar Hasan Kuruyazıcı ve Eva Şarlak.

Hiç kuşkusuz ki Pera (Beyoğlu), Boğaziçi, Kadıköy ve suriçi İstanbul’da birçok yerde Rum kalfaların ve mimarların eserleri var. Ahşap ve kagir ve betonarme teknolojisi ile İstanbul’un dört bucağında yapılan eski imparatorluğun kalfalarının ve modern mimarlarının eserleri arasında; mesela ünlü Çiçek Pasajı veya Suriye Pasajı yer alır.

Kiliseler arasında Dolapdere’deki Panaia Evangelista kilisesi, Kumpapı’daki Panaia Elpida ve Aya Kiryaki kiliseleri, Taksim’deki Aya Triada ve Kadıköy’deki Aya Triada gibi 19’uncu yüzyılda yeni bir mimari anlayışı getiren ve mimarlarının Avrupa’da yetiştiği eserler de göze çarpıyor. Hiç şüphesiz ki geleneksel Osmanlı mimarisinin etkisinde kalanlar da var. Mesela Nikolaos Celepis gibi Yıldız Hamidiye Camii’ni inşa eden biri.

Serginin katalogu klasik Osmanlı dönemi mimarları hakkında bilgi verdiği gibi modernleşen mimarinin öncüleri ve eserlerine de yer veriyor. Daha sistematik hazırlanabilirdi. Dimadis Kostantinos, Dimadis Nikolaos, Suriye Pasajı’nı yapan Vasiliyos Dimitiros, Ruhban okulunun mimari Fotiadis Periklis (Zoğrafyon Lisesi de bu mimarındır) gibi modernler yanında Hacı Stefanus Gaytanakis, Gırgırcı Nikola, Kapatinakis gibi klasik mimarlar da var.

Bugün Galata bölgesinin en ilginç binaları Konstantinidos Kiryakidis’in tersiminden çıkmadır. Hiç şüphesiz ki bu serginin Fındıklı’daki eski Güzel Sanatlar Akademisi, şimdiki Mimar Sinan Üniversitesi’nde açılması bir isabet. Yılın sonunda bütün yılın faaliyetlerini taçlandıracak bir faaliyet.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 28.11.2010)

26 Kasım 2010 Cuma

22 Kasım 2010 Pazartesi

Sultan Avrupa'da

TRT'nin hazırladığı ve DVD olarak satışa sunduğu "Sultan Avrupa'da" isimli yapım, 24 Kasım Çarşamba gecesi 23:30'da TRT'de.

21 Kasım 2010 Pazar

Menderes'in ilk işi orduyu temizlemek olmuştu

Bundan 60 yıl önce Adnan Menderes hükümeti, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde darbe yanlısı oldukları tespit edilenleri bir çırpıda temizleme cesaretini göstermiş, adeta "darbe gibi" bir operasyonla bütün kuvvet ve ordu komutanları ile 150 albayı görevden almıştı.

Bu çarpıcı tasfiye, TSK'da gerçekleştirilen en geniş kapsamlı ve en hızlı operasyon olarak tarihe geçmiştir. Öte yandan iktidar, 10 yıl sonraki 27 Mayıs darbesinin pimini de çekmiş oluyordu.

Genellikle Menderes hükümetinin 1950'de güvenoyu alır almaz ilk "işi"nin ezanı "Arapçaya çevirmek" olduğu söylenirse de, bu pek doğru değildir. Belki kanun değişikliği anlamında doğru ama "icraat" planında sadece 10 gün önce, radikalliği bakımından ezandan aşağı kalmayan bir iş başarılmıştır.

Birileri haklı olarak soruyordu: Çiçeği burnunda Başbakan bu deli cesaretini nereden buluyordu? Hangi akla hizmeten ordunun harcamalarını kısıyor, üstelik Genelkurmay Başkanı'ndan tutun da terfi bekleyen albaylara kadar yüzlerce subayı ordudan atıyordu? Emekli Org. Sabri Yirmibeşoğlu, hatıralarında harcamalardaki kısıntının ordu üzerinde "soğuk duş etkisi" yaptığını, tasfiyenin ise memnuniyetsizlik doğurduğunu açıkça yazmaktadır.

Bazı mahfillerin gözünde Adnan Menderes'in mimlenmesinin gerçek sebebi, orduyu siyasî otoriteye tâbi kılma girişimiydi. Başbakan bu cesareti kendisinde bir daha bulamayacak olsa da, yıllar sonra ödeyeceği cezayı daha o günden hak etmişti.

Peki olay nasıl gelişmişti?

DP seçimi yeni kazanmıştı ki, birkaç gün sonra birkaç üst düzey komutan toplanıp Cumhurbaşkanı İnönü'yü ziyarete gittiler. Ona, iktidarı devretmemesini söylediler ve bir işaret verdiği takdirde seçimleri iptal ettirip yeniden Tek Parti dönemine dönmeye kararlı olduklarını bildirdiler.

Öte yandan 5 Haziran günü ihbarcı bir albay, Menderes'i Başbakanlık konutunda ziyaret ederek İnönü'ye bağlı generallerin 8 Haziran'ı 9'una bağlayan gece bir darbe yapacaklarını bildirdi. Bunun üzerine harekete geçen Başbakan, önce Milli Savunma Bakanı ve bazı milletvekilleriyle durumu değerlendirdikten sonra bilgiyi Cumhurbaşkanı Celâl Bayar'la paylaşır. Aynı gece Çankaya Köşkü'nde tasfiye operasyonunun düğmesine basılır.

İhbarın bir albaydan gelmiş olması, ordu içinde bir ayrışma olduğunu gösterir. Genç subaylar DP'yi tutarken, yaşlılar cephesi, CHP yandaşıdır.

6 Haziran 1950 günü tasfiye başlar. Genelkurmay Başkanı Abdurrahman Nafiz Gürman ile Genelkurmay İkinci Başkanı, Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanları ile üç ordu komutanı (toplam 16 general) görevden alınmış, Genelkurmay Başkanlığı'na Kara Kuvvetleri Komutanı Nuri Yamut getirilmiş, diğerlerinin yerlerine de atamalar yapılmıştır. Ayrıca birkaç ay içinde 150 albay daha emekliye sevk edilecektir.

Dikkat çeken nokta ise tasfiyenin özellikle CHP çevrelerinde ve yayın organı olan "Ulus"ta üzüntüyle karşılanmış olmasıdır. Nitekim muhalefet partisi, iktidara karşı ağır bir dille hücuma geçmiştir. "Ulus" 10 Haziran günü manşetten "Komutanlarımıza iftira atmayalım" diye bir haber girmiş ve hükümeti bir açıklama yapmaya davet etmiştir. CHP'liler ise orduyu tahrik edici konuşmalar yapıyorlardı. Bunun üzerine Menderes DP grubuna yaptığı açıklamada orduyu hükümetin üzerine sürmek için tahrik eden CHP'ye fena yüklenmişti. Söyledikleri şuydu:

"Bütün çalışmalarımız demokrasiyi perçinlemek içindir. Esefle bildirmek isterim ki, iktidarımız henüz bir ayı bulmadığı halde bazı zorunlu değişiklikleri mesele haline getiren CHP, başarılı olmak istiyorsa "iktidar hastaları"nı başlarından atmalıdır. Bu "iktidar hastaları", ortalığı karıştırmak istemektedirler."
Şevket Süreyya Aydemir'in "Menderes'in Dramı"nda söylediği gibi Menderes'in suçlaması gerçekten ağırdır. "İktidar hastaları" dediği elbette İnönü ve yakın çevresidir. Bunlar orduyu ele alarak bir darbe hazırlamışlardır ve bu yüzden partiden atılmalıdırlar.

Ancak bu iddia büsbütün asıldan esastan yoksun mudur?

Pek değil. Zira o sırada olmasa bile ileriki yıllarda "CHP artı ordu = İktidar" sloganı duyulacaktır. Paşa damadı Metin Toker'in muhteşem formülasyonu ile bunun "CHP eksi ordu = İhtilal" şekline büründüğünü de biliyoruz.

Öte yandan Menderes tarafından tasfiye edilen generallerin bizzat İnönü'nün silah arkadaşları olup açıktan CHP'yi tuttuklarını hatırlatalım. İnönü bu iddiayı hiç kabul etmemiş, darbeye kimin gücünün yetebileceğini sormuştur. Kimin gücünün yetebildiğini 10 yıl sonra gördüğümüze göre bu sözden, o sırada ihtilal ortamının henüz hazır olmadığını, şartlar hazır olunca gereğinin yerine getirileceğini çıkarmak zor olmasa gerektir.

Nitekim 2 Haziran'da güven oylaması yapılırken CHP'liler son sözü bize vermediniz gibi sudan bir gerekçeyle Meclis'i terk etmişlerdi. DP iktidarının ilk krizi böyle çıkmış, bu yapay kriz, haklı olarak Demokratları kaygılandırmıştı. Demek ki, demişlerdi, CHP, devlet güçlerini ve orduyu kullanarak yeniden iktidara gelmek niyetinde.

Hakikatte bu kanaat hiç de temelsiz değildi. Nitekim Prof. Ali Fuat Başgil, "27 Mayıs İhtilali ve Sebepleri" adlı kitabında bu noktayı şöyle açıklıyor (özetliyorum):

Halkın tepkisinden çekinen İnönü, subayların bu teklifini reddetmişti. Ancak Menderes'in tasfiye operasyonu üzerine hemen ülkenin her tarafından huzursuzluk hüküm sürdüğünü, kimsenin güvenliğinin bulunmadığını ilan edecekti. Gerçekte bu beyanat, hiçbir esasa dayanmıyordu. İnönü böylece, ziyaretine gelen ve darbe yaparak iktidarı kendisine vermek isteyen subaylara bir tür şükranlarını bildiriyordu. Bundan böyle yüksek rütbeli komutanlar arasında memnuniyetsizlik giderek artacaktı.

Prof. Başgil'e göre, 1950 sonlarına doğru Ankara ile Erzurum arasında uçan bir grup askeri uçak şehir ve köylere "milletin biricik ümidi olan İnönü"nün etrafında birleşmek gerektiğini bildiren beyannameler atmışlardı.

Son cümleleri yazarken aniden tarih uykusundan uyandığımı fark ettim. Yoksa farkına varmadan son birkaç yıldır yaşadıklarımızı mı yazmaya başlamıştım? Balyoz harekâtı filan...

"Tarihte bu kadar şaşırmamızın nedeni, onu yeterince incelemeyişimizdir." diyen Jean-Paul Roux muydu?

Mustafa Armağan
(Zaman, 21.11.2010)

İstanbul’daki misafir

Pyotr Nikolayevich Wrangel (1878 - 1928)

Rusya’daki iç savaş 16 Kasım 1920’de bitince, General Baron Wrangel’in komutasındaki Beyaz Ordu da İngiliz işgali altındaki İstanbul’a demirlemişti.

Çarlık yıkılmıştı; Lenin’in hemşehrisi Kerensky’nin başı çektiği Rusya burjuva devrimini yaşıyordu. Bir müddet sonra Rürikler hanedanından gelen Prens Lvov başbakan tayin edildi. Rusya, devrimini “Marseilles” denen Fransız milli marşıyla kutluyordu. Olayları biliyoruz. Rusya savaştan çekilmedi, ekmek ve barış isteyen kitleleri Lenin’in Bolşevikleri ele geçirdi. Komünist rejimin kendinden çok, Bolşeviklerin yaptıkları Brest-Litovsk Antlaşması’nda verilen topraklara karşı doğan tepki iç savaş sürecini körükledi.

Monarşi taraftarları, liberal cumhuriyetçiler, hatta mutedil sosyalistler bile Bolşevik hakimiyetine karşı iç savaşa başladı. Kızıl Ordu’nun karşısında Beyaz Ordu kuvvetleri romantik Amiral Kolçak, General Denikin ve General Wrangel’in etrafında toplanmıştı. Bu daha başlangıçtan bir zaaftı. Beyazlar birbiriyle irtibatı olmayan, aynı fikir etrafında olsa da aynı politikaları izleyemeyen, komuta birliği olmayan üç cephe halindelerdi.

Kırım Yarımadası birkaç kere el değiştirmesine rağmen sonunda General Baron Wrangel’in (1878-1928) idaresi altındaydı. Kozmopolit yapılı, ilginç bir bakanlar kurulu vardı. Ama “Kara Baron” denen Piotr Wrangel’in belirgin bağnazlıkları malum; iç savaş bugünlerde 1920’nin 16 Kasım’ında Sivastopol’de bitti sayılıyor. Wrangel ordusunun kalıntıları ve kendilerine katılan kaçak sivillerle savaşma gücü olmayan koca bir filo limandan ayrıldı.

Yeni Rusya sahip çıkıyor
Mültecilerin içinde bazıları ikinci sefer bu macerayı yaşıyorlardı. Anti-komünist Rusya yıllar boyu komünistlerin tutunamayacağına inandı; ilk kaçışlarında geride kalan topraklarını ucuz fiyata da olsa satışa çıkaranlar ve bunu alan safdiller vardı. Kızıl Ordu, savaş komiseri Troçki’nin nutukları ve ayçekirdeği yiyerek savaşan askerlerin sayesinde tutunuyordu. Wrangel’in ise savaş donanımı abartıldığı kadar olmasa da iyiydi, talimli subaylar onun etrafındaydı. Ama politikaları ve stratejisi acemiceydi. Hayatından bezgin kitlelerin, beyazları şevkle desteklemesi için bir sebep yoktu.

Üç sene evvel İstanbul’da Rusya Başkonsolosluğu’nda Wrangel ordusundaki subayların çocuklarının ve torunlarının katıldığı bir tören ve ziyafette bulundum. Şunu açık söylemek gerekir, eski Rusya’nın yaşadığını gördüm. İnsanlar ana-babalarından duydukları ama artık bulamadıkları Rusya’nın hasretini çekiyorlardı.

Eski kuşaktan Prens Orlov gibileri sürgünün ilk yıllarını daha iyi biliyordu. Maceranın acı tarafı Sivastopol’den sonra başlamıştı. Wrangel ordusu işgal altındaki İstanbul’da demirledi. İngiliz işgal komutanlığı bu başa dert (!) eski müttefik kalıntılarını ne yapacağını bilemedi. Lakayıt, hatta gaddar bir karar verdi. Kaçan askerleri ve aileleri Gelibolu yarımadasına yerleştirdi. Açlık, yokluk ve hastalık yüzünden birbiri ardına telef oluyorlardı. Memleketin sahipleri olan Türk köylüleri, eski düşmanın kendilerininkine benzer acı kaderine seyirci kalmaktan başka bir şey yapamadı.

Hayatta kalabilenler zaman içinde Avrupa’ya, Amerika’ya, Kanada’ya, Avusturalya’ya ve hatta Mısır ve Lübnan’a göç ettiler. Wrangel ordusunun Gelibolu’daki serencamını bugünün tarih ilmi iyi tespit edemiyor. Arşivler ortada yok, bu konudaki herhangi bir katkı ve bilgiyi yeni Rusya’nın şükranla karşılayacağı açık. Yeni Rusya Wrangel, Denikin ve Kolçak ordularının mirasına sahip çıkıyor.

Emanet altınları iç etti mi?
General Baron Wrangel’in İstanbul limanında demirlemiş, karargah olarak kullandığı gemisi bir gün infilak etti; bu sabotajı Bolşevikler mi tertipledi yoksa generalin ve etrafının kendi komplosu muydu? Dedikodu hâlâ sürüyor. Yerli bankalara, hatta müttefik yabancı rehin sandıklarına itimat etmeyen ve generalin gemisine daha fazla saygı duyan bir takım Ruslar kıymetli mücevherat ve altınlarını geminin kasalarında saklamak için ikna edilmişlerdi. Kara Baron’un bu infilak tertibiyle mevcut emaneti gelecekteki mücadelesi (!) için iç ettiği tartışılıyor.

Wrangel sonunda göç ettiği daha doğrusu Britanya ile birlikte çekilmek zorunda kaldığı Belçika’da mücadelesini yürüteceğine inandı. Kurduğu örgütün Bolşevik hükümetini rahatsız ettiği açık. Sovyet gizli polisinin tertibine kurban gitti, uşağı veya kardeşi tarafından zehirlendi ve vasiyeti gereği Belgrad’da gömüldü. Mezarlıkta diğer silah arkadaşları için de dikilmiş bir anıt var, üstündeki yazı ise; “Kovulmuş, hakları gaspedilmiş evlatlarından Büyük Vatan’a” ibaresidir.

Rus ruhu pek değişmez, II. Cihan Harbi’nde Rusya Hitler Almanya’sının istilasına uğrayınca Beyaz Ordu mültecileri vatanı desteklemekte pek tereddüt etmediler ve eskilerle yeniler arasında yeni bir hava doğdu. Tabii ardından yeni sorunlar, yeni hayal kırıklıkları geldi ama şurası bir gerçek; Ruslar tarihle barışmayı sever.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 21.11.2010)

20 Kasım 2010 Cumartesi

Osmanlılar döneminde Beyrut

Cebel-i Lübnan'da üretilen ipeği Fransa'nın Marsilya'ya ihraç etmesiyle gelişen ve Ortadoğu'nun Paris'i olarak hitap edilen Beyrut şehrinin panoramik görünümü. 1876'da Beyrut'a taşınmış Fransız fotoğrafçı Félix Bonfils tarafından çekilen dört fotoğrafın birleştirilmesiyle yapılmıştır.

(Beyrut Vilayeti, Osmanlı Devleti, 1867-1899).

Kuzey Afrika ve Türkler

"Kuzey Afrika'daki uzun süreli Türk varlığından geriye ne kalmıştır? Arşivler. Birkaç aile Osmanlı atalarını anmaktadır ve etkisini ne abartmamız ne de küçümsememiz gereken Osmanlı geleneklerinin bir kısmı hala varlığını sürdürmektedir. Mağrip şehirlerini gezdiğinizde bunlar bir bir karşınıza çıkarlar: camilerin kubbeli salonları, silindir biçimli minareler, saraylar. Tüm bu yapılar bizi başka bir gökyüzünün altında Boğaziçi'ne götürmektedir. Çarşılarda hala pazarlığı yapılan az bulunur çiniler ve yün halılar, yerel özelliklerine karşın doğunun imparatorluk ihtişamını yansıtıyorlar."

Jean-Paul Roux
(Türklerin Tarihi - Pasifik'ten Akdeniz'e 2000 Yıl,
Kabalcı Yayınevi, 2004, Sayfa: 440-441.)

17 Kasım 2010 Çarşamba

Şeyhülislamlar Osmanlı döneminde protokolde 2. sıradaydılar

Ebussuud Efendi (1490 - 1574)
Fotoğraf Kaynağı: DED

Diyanet İşleri Başkanı'nın protokolde 52. sıradaki yeri tartışılıyor. Osmanlı döneminde şeyhülislam protokolde 2. sıradaydı.

Diyanet'ten Sorumlu Devlet Bakanı Faruk Çelik, Atatürk döneminde protokolde 3. sırada bulunan Diyanet İşleri Başkanı'nın şimdi 52. sırada olduğunu anımsatarak, bu yanlışın telafi edilmesi gerektiğini söyledi. Osmanlı döneminde şeyhülislamlar protokolde 2. sıradaydılar. Padişah hocası olup olmamalarına göre zaman zaman da 1. sırada yer alırlardı.

FETVA MAKAMI

Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk yıllarında ilmiye sınıfı içindeki en büyük memuriyet kazaskerlikti. İkinci Murad döneminde müftü diye adlandırılan şeyhülislâmlık makamı ortaya çıktı. Fatih Kanunnamesi'nde şeyhülislâmlık bütün ulemanın reisi ve bütün müderrisler, yani üniversite hocaları arasında en büyük mevki olarak zikredilir.

Şeyhülislamlık Kanuni devrinde Ebussuud Efendi'yle birlikte zirveye çıktı. Osmanlı İmparatorluğu'nda dinî meseleleri yürütmekle görevli en üst düzey devlet görevlisi oldu. Ebussuud Efendi'den itibaren şeyhülislamlar, kadı ve müderrislerin tayinlerinde yetkili oldular.

Yargılama işlerini Rumeli ve Anadolu kazaskerleri yaparlarken, şeyhülislâmlar dini konular hakkında halkın sorduğu soruları cevaplarlardı. Fetva bir meselenin dini-hukuki durumuna açıklık getirirdi. Müftülerin verdiği fetva bir bakıma, Kur'an ve Peygamber'in sünnetinde yer alan dini bir hükmün açıklanması ve kapsamının belirlenmesidir. Dini bir konudaki görüş olan, fetva hüküm yerine geçmez. Bir konuda kesin kararı, yani hükmü ise kadı verirdi. Fetva yetkili bir müftüden alınabileceği gibi Osmanlı İmparatorluğu'nda en büyük dini yetkili olan şeyhülislâmdan da alınabilirdi. Müftüler verdikleri fetvalarında genellikle kaynak gösterirlerdi. Şeyhülislâmlar ise istisnai durumlar dışında kaynak göstermek mecburiyetinde değillerdi.

Halk, aklına gelen her konuyu İstanbul'da şeyhülislâma, taşrada da müftülere sorardı. Kanuni Sultan Süleyman'ın meşhur şeyhülislâmı Ebussuud Efendi, bir gün sabah namazından ikindi namazına kadar, adamlarıyla birlikte ne kadar fetva yazdıklarını hesapladığında, ortaya 1413 rakamı çıkmıştı. En ilginç fetva yöntemi Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde 23 yıl şeyhülislâmlık yapan Zenbilli Ali Efendi'ye aitti. Şeyhülislâm Ali Efendi, fetva isteyenlerin sorularını yazdıkları kâğıtları koyabilmeleri için evinin penceresinden devamlı olarak bir zembil denilen bir sepet sarkıtırdı. Soruları sepete koyanlar, cevaplarını da zembilin içerisinden alırlardı. Şeyhülislâm bu alışkanlığından dolayı, halk tarafından "Zembilli Müftü" olarak adlandırılmıştı.

PADİŞAHLARA KAFA TUTAN ŞEYHÜLİSLAMLAR

Osmanlı İmparatorluğu'nda herhangi bir devlete savaş açılacağı zaman şeyhülislâmdan fetva alınırdı. Padişahlar yaptıkları işlere dini bir meşruiyet kazandırmak için mutlaka şeyhülislamdan fetva almaya çalışırlardı. Eğer şeyhülislâm zayıf kişilikli biri olursa sultanın istediği her konuda fetva verirdi. Tam tersine sağlam iradeli olanlar da padişahların yanlış yapmalarını engellerlerdi. Şeyhülislâm Zembilli Ali Efendi, Yavuz Sultan Selim gibi sertliğiyle meşhur bir padişahın haksız yere birçok kişiyi öldürtmesini defalarca önlemişti.

Osmanlı döneminde şeyhülislam veziriazamdan sonra protokolde ikinci sıradaydı. Törenlerde veziriazam, kazasker gibi görevliler etek öperken şeyhülislam ise padişahın önünde eğilir ve elini öperdi. Şeyhülislam padişah hocası ise protokolde veziriazamın önüne geçer ve 1. sırada olurdu.

İkinci Mahmud döneminde askeri sistemdeki değişim ve dönüşüm süreci seraskerliğin statüsünü ve önemini artırdı. 1836'daki teşrifat, yani protokol düzenlemesiyle serasker, protokol bakımından şeyhülislam ve sadrazamla denk hale geldi. 19. yüzyılın ortalarından itibaren devlet teşkilatının yeniden düzenlenmesinden sonra şeyhülislamlar Meclis-i Vükela, yani Bakanlar Kurulu üyesi oldular.

29 YIL GÖREV YAPAN ŞEYHÜLİSLAMLAR

Eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu'nun 8 yıl görev yaptığı, bu sürenin uzun olduğunu söyleyenler oldu. Osmanlı İmparatorluğu'nun bütün kurumlarının saat nizamı içerisinde işlediği dönemde şeyhülislamlar kayd-ı hayat şartıyla, yani ölene kadar görevde kalırlardı. İstifa edenler haricinde ilk 19 şeyhülislam ömür boyu görev yapmışlardı. İlk defa azledilen şeyhülislam 1587-1589 yılları arasında yaklaşık iki sene görev yapan Müeyyedzâde Abdülkadir Şeyhi Efendi'dir. Beylerbeyi Vak'ası adı verilen isyan sırasında 2 Nisan 1589'da diğer devlet adamlarıyla birlikte azledilmişti.

Osmanlı İmparatorluğu'nda 131 şeyhülislâm görev yaptı. Osmanlı tarihinde en uzun süre görev yapan şeyhülislâm 29 yılla Kanuni ve İkinci Selim dönemlerinin şeyhülislâmı Ebussuud Efendi'dir. İkinci Murad ve Fatih dönemi şeyhülislamı Molla Fahreddin Acemi 24, Zembilli Ali Efendi ise 23 yıl görev yapmıştı. En kısa süre görev yapan şeyhülislam ise 5 Mart 1656'da bir isyan sırasında şeyhülislamlığa tayin olunan ve sadece 13 saat görevde kalan Memekzâde Mustafa Efendi'dir.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 14.11.2010)

100 yıl önceki Kosova ziyaretimiz başarısız olmuştu

100 yıl önce Sultan Reşad Kosova'yı ziyareti sırasında götürdüğümüz mütercimin Arnavutça bilmemesi yüzünden sultanın beyannamesini halka tercüme ettirememiştik.

Başbakanımızın Kosova'yı ziyareti bölgedeki Müslümanlar'ın büyük coşkusuyla karşılandı. Balkanlar'daki Müslümanlar'ın tek umut kaynağı Türkiye'dir. Buralarla ne kadar ilgilenirsek bölgedeki Müslümanlar geleceğe o kadar umutla bakabilirler.

Bundan yaklaşık 100 yıl önce Müslüman Arnavutlar'ı bağımsızlıktan vazgeçirmek için büyük hazırlıklar yapılarak Sultan Reşad bölgeye gitmiş ancak ziyaretin en can alıcı yeri olan Sultan Murad Meşhedi'nde kılınan cuma namazından sonra Müslüman Arnavutlar'a yapılan konuşmaları tercüme etmesi için götürülen mütercimin Arnavutça bilmemesi yüzünden büyük bir hüsran yaşanmıştı.

REFORM DİYE AYRILIKÇILIĞI ARTIRDILAR

14 ve 15. yüzyıldaki Osmanlı fetihlerinden sonra Kosova bölgesi halkı zamanla Müslümanlığı seçti. Kosova, imparatorluğun son günlerine kadar Osmanlı'nın bir parçası oldu. Doksan üç harbi öncesinde Priştine, Üsküp, Prizren, Yenipazar ve Debre sancaklarından meydana gelen Kosova Vilayeti teşkil edildi.

İkinci Abdülhamid döneminde padişahın izlediği siyaset sayesinde Müslüman Arnavutlar arasında bağımsızlık hareketleri fazla yayılmamıştı. İkinci Meşrutiyet döneminin başlaması ve Sultan Abdülhamid'in tahttan indirilmesinden sonra Müslüman Arnavutlar arasında ayrılıkçı hareketler çoğaldı.

Sultan İkinci Abdülhamid'i tahtan indiren İttihadçılar, Arnavutluk'ta reform yapalım derken her şeyi birbirine sokup halkın neredeyse tamamını karşılarına aldılar. Kosova Valisi Mazhar Bey'in yanlış siyaseti sonucunda başlayan protesto mitingleri 1910'da isyana dönüştü. Askeri önlemlerle isyan bastırıldı ancak bölge kaynamaya devam ediyordu.

RUMELİ'DE SON OSMANLI PADİŞAHI

Halkı sakinleştirmek için Sultan Reşad'ın Kosova'yı ziyaretine karar verildi. Sultan, hasta olmasına rağmen halkı sakinleştirmek için 5 Haziran 1911'de Barbaros zırhlısıyla yola çıktı. Selanik'te karaya çıktıktan sonra Sultan Reşad her yerde törenlerle ve halkın sevgi gösterileriyle karşılandı. Üsküp'te Arnavutlar padişahı "Padişahımız efendimiz imreti (yaşa)" diye karşıladılar. Üsküp'ten 14 Haziran'da ayrılan sultan Priştine'ye doğru yola çıktı.

Seyahat planında Rumeli Müslümanları'nın gözünde büyük bir manevi değeri olan Sultan Murad Meşhedi'nde cuma namazı kılınması karalaştırılmıştı. Rumeli'nin fethi uğruna şehit düşen bir sultanın türbesinin bulunduğu yerde kılınacak cuma namazı o toprakların sahiplenildiğini gösterecekti.

Sultan Reşad 16 Haziran'da Sultan Murad'ın şehit edildiği yerde 100 bin kişiyle cuma namazı kıldı. Namazdan önce halifenin vekil tayin ettiği Manastırlı İsmail Hakkı Efendi bir vaaz vermişti. Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa ise namazdan sonra genel af ilan edildiğini ve kan gütme davasından vazgeçilmesi için padişahın 30 bin lira ihsanda bulunduğunu padişahın beyannamesini okuyarak duyurdu. Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa daha sonra padişah adına halka hitap ederek ''Bölünmeyelim, birleşelim. Bölünmeye dinimiz de karşıdır'' dedi. Sadrazam yaptığı konuşmada Arnavutlar'ı överek fesatçıların söz lerine kanmamalarını ve tahriklere kapılmamalarını tavsiye etti.

Her şey bu ana kadar iyi gitmişti. Ancak padişahın beyannamesini ve sadrazamın konuşmasını tercüme etmesi için getirilen Manastırlı İsmail Hakkı Bey, Arnavutça bilmiyordu. Bu yüzden konuşmalar boşa gitmişti.

Manastırı da ziyaret eden Sultan Reşad Selanik'ten tekrar Barbaros zırhlısına binip, 26 Haziran'da İstanbul'a döndü. Sultan Reşad'ın Rumeli Seyahati olumlu bir hava estirdiyse de Sultanın hasta hasta bölgeye gitmesi bir işe yaramadı.

İktidardaki İttihatçılar ziyaretin yarattığı yumuşamadan faydalanmayı beceremeyince isyan daha da büyüdü ve Balkan Savaşı'ndan sonra öteki Balkan ülkeleriyle beraber Kosova ve Arnavutluk da elimizden gitti. 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması ile Kosova vilâyeti Sırbistan'a terk edildi.

SULTAN MURAD TÜRBESİ

Artık bir bağımsız devlet olan Kosova Türk tarihi açısından Balkanlar'daki en önemli bölgelerden biridir. Osmanlılar'ın Balkanlar'a yerleşmesindeki en önemli dönüm noktası 1389'daki Birinci Kosova Muharebesi'ydi. Sırplar'a büyük bir darbe vurarak tarih sahnesinden silen muharebede Osmanlılar galip gelmiş, ancak savaş sahrasında hükümdarları Birinci Murad'ı kaybetmişlerdi. Kosova sahrasında Sultan Murad'ın iç organlarının gömüldüğü türbe Rumeli Türkleri için kutsal bir ziyaretgâh hâline geldi.

Türk tarihi açısından önemli bir diğer savaşta 1448'de yine bu ovada cereyan etti. İkinci Murad'ın kazandığı İkinci Kosova Muharebesi, Balkanlar'dan gelebilecek Haçlı tehlikelerini sona erdirip, İstanbul'un fethine zemin hazırladı.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 07.11.2010)

Cumhuriyet kelimesini biz bulduk ama cumhuriyet olamadık

Cumhuriyetin 87. yıldönümüne geldik. Ancak cumhuriyet kelimesinin kökü olan cumhurun, yani halkın üzerindeki baskılar devam ediyor. Elitler yönetimi halka devretmek yerine halkı kendi kafalarındaki şekle sokmak için ellerinden geleni yapmaya devam ediyorlar.

DEMOKRASİ TERİMİ CUMHURİYETTEN ÖNCE TÜRKÇE'YE GİRDİ

Cumhuriyetten önce demokrasi terimi Türkçe'ye girmiştir. Kâtip Çelebi, 17. yüzyılın ortalarında kaleme aldığı "İrşâdü'l-Hayârâ..." isimli eserinde Avrupalılar'ın dinleri, hükümdarları, idare tarzları, seçim usulleri, âdet ve kanunları çerçevesinde bilgiler verir. Demokrasi kelimesi de ilk kez bu eserle Türkçe literatüre girmiştir. Daha sonra İbrahim Müteferrika 1731'de Birinci Mahmud'a takdim ettiği ve 1732'de bastığı "Usûlü'1-hikem.." isimli eserinde demokrasiden bahseder.

Cumhuriyet kelimesinin kökü Cumhur, yani halk kelimesi Arapça kökenlidir. Ancak klasik Arapça'da yoktur. Türkler tarafından türetilmiştir. Bu konuda bir araştırma yapan Bernard Lewis kelimenin 18. yüzyılın sonlarında "Cumhuriyya", yani Cumhuriyetçilik şeklinde ortaya çıktığını söyler. Bu dönemde Fransız İhtilali'nden dolayı cumhuriyetle ilgili terimler Türkçe'de sıkça kullanılmaya başlanmıştı.

CUMHURİYETİN 100 YILLIK ALTYAPISI

İkinci Mahmud döneminde 1830'lardan itibaren muhtar seçimleriyle halkın yönetim mekanizmalarında yer almaya başlaması vilayet meclisi seçimleriyle devam etti. Kısa süreli de olsa 1876'da ilk meclisin açılması demokrasi kültürü alanında bir dönüm noktasıydı. 1908'de meclisin ikinci defa açılması meclis ve halkın yönetim mekanizmalarına katılması fikrini geliştirdi.

Son iki Osmanlı padişahı Mehmed Reşad ve Sultan Vahdettin görünürde iktidardaydılar. Devlet yönetiminde karar organı artık meclis ile İttihat ve terakki Cemiyeti olmuştu.

Milli mücadeleyi dünyada çok nadir görülecek bir şekilde meclisle yürüttük. Bütün bu gelişmeler cumhuriyetin alt yapısını hazırlamıştı. Nitekim 29 Ekim'de cumhuriyet bu şartlar altında ilan edildi. Cumhuriyeti ilan ettik. Ancak çok partili dönemlerde bile siyasete müdahaleler yapılarak halkın inanışından düşünüşüne kadar her şeyini tanzim etmeye çalışan toplum mühendisleri bir türlü cumhuriyet olmamıza izin vermediler.

Rahmetli Durmuş Hocaoğlu ağabeyim, 13 yıl önce cumhuriyetin 75. yıldönümünde Aksiyon Dergisi'nde en esaslı hükmü vermişti. Cumhuriyetin meşruiyet senedi halktır. Devlet halkın emrine girmedikçe hakiki manada cumhuriyet olmaz.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 31.10.2010)

14 Kasım 2010 Pazar

Atatürk'ün tuttuğu takım yoktur

Bir 10 Kasım daha geçti ve Atatürk törenlerle, saygı duruşlarıyla, konferanslarla, konserlerle anıldı.

Anmalara "Atatürk bizim takımı tutardı" diyerek futbol kulüpleri de iştirak ettiler. İstanbul'un eski ve büyük kulüplerinin Atatürk'ü kendi taraftarları gibi göstermeleri zâten âdettendir. Özelliklede Fenerbahçe ile Galatasaray, Atatürk'ün şeref defterine yazdığı satırları, gönderdiği tebrikleri veya iyi niyet mesajlarını yahut imzaladığı fotoğrafları senelerden buyana kanıt diye kullanıp "Taraftarımızdı" derler.

Beşiktaş ise, bu 10 Kasım'da internet sitesine bazı ilâveler yapmış ama elinde Atatürk tarafından bizzat kaleme alınmış veya imzalanmış böyle bir belge bulunmadığı için taraftarlık meselesini üçüncü şahısların anlattıklarına dayandırmış...

Birçok kişiye, meselâ İttihad ve Terakki'nin uzun seneler kâtib-i umumîliğini yani genel sekreterliğini yapan Midhat Şükrü Bey'in (Bleda) söylediklerine dayanarak, Atatürk'ün Beşiktaş taraftarı olduğunu iddia ediyorlar...

HATIRALARDA BULAMADIM
Dün, Beşiktaş Kulübü'nün bu konudaki açıklamasını okuyunca Midhat Şükrü Bleda'nın "İmparatorluğun Çöküşü" ismiyle seneler önce yayınlanan hatıralarını yeniden bir elden geçirdim ama Beşiktaşlılar'ın naklettikleri ifadeleri hatıralarda bulamadım. Acaba gözümden mi kaçtı, yoksa Midhat Şükrü Bey kendisine mâledilen bu sözleri başka bir yerde mi söylemişti, bilmiyorum...

Meselenin aslı, şudur: Atatürk'ün herhangi bir takımın taraftarı olduğu konusunda elimizde hiçbir ciddî kayıt yahut bilgi yoktur ve bu konuda tek bilinen değil futbola, sporun hiçbir dalına pek alâka göstermediğidir! Birkaç defa güreş seyretmiş olması da, onu güreş fanatiği yapmaz. Hattâ, hayatı boyunca bir futbol maçına gidip müsabakayı heyecan içerisinde başından sonuna kadar izlediği konusunda da herhangi bir bilgi yoktur.

Fenerbahçeliler, Atatürk'ün "taraftarları" olduğunu, 1918 Mayıs'ında kulüplerini ziyareti sırasında hatıra defterlerine yazmış olduğu şu satırlara dayanarak iddia ederler:
"Fenerbahçe Kulübü'nün her tarafta mazhar-ı takdir olmuş bulunan âsâr-ı mesâisini işitmiş ve bu kulübü ziyaret ve erbab-ı himmetini tebrik etmeyi vazife edinmiştim. Bu vazifemin ifâsı ancak bugün müyesser olabilmiştir. Takdirat ve tebrikatımı buraya kayd ile mübâhîyim."
Yazdıklarını bugünün Türkçesi'ne nakledeyim:

"Fenerbahçe Kulübü'nün her tarafta takdir kazanmış olan çalışmalarından ortaya çıkan eserleri işitmiş ve kulübü ziyaret ederek bu işte himmet gösterenleri tebriki vazife edinmiştim. Bu görevin yerine getirilmesi ancak bugün olabilmiştir. Takdirlerimi ve tebriklerimi buraya kaydetmekle iftihar ediyorum."

BAŞKA NE YAZACAKTI Kİ?
Bu satırlar bir kulübe verilen "destek" ifadeleri değil, sadece nezaket sözleridir ve şeref defterlerine böyle ifadeler yazmak da âdettendir.

Böyle bir deftere başka ne yazılmasını bekliyordunuz ki? "Kulübünüzün artık ayyuka çıkmış olan beceriksizliklerini her taraftan işitmiş ve bu rezaletlere sebep olanlardan hesap sormak üzere buraya gelmiş bulunuyorum. Şu elimdeki odunu görüyor musunuz? Bu size son ihtarımdır, ona göre!" denmesini mi?

Meselenin bana en tuhaf gelen tarafı ise, Atatürk'ün kendi taraftarları olduğunu iddia eden kulüplerin, kendilerine ait stadlardaki herhangi bir tribüne şimdiye kadar onun ismini vermemiş olmalarıdır... Telefon şirketlerinin, marketlerin, bazı özel havayollarının yahut inşaat firmalarının ismini taşıyan tribün sayısı hayli fazladır ama bir "Atatürk tribünü" yoktur!

Murat Bardakçı
(Habertürk, 12.11.2010)

NTV Tarih'in tarihî rötarı

Meşhur fıkradır, bilirsiniz:

Yeniçeri yoldan geçen Yahudi'yi çevirip "Bre!" diye kükremiş... "Sizler, Hazreti İsa'yı öldürmüşsünüz!".

Yahudi boynunu bükmüş, "Aman ağam" demiş, "O dediğin iş 1500 sene önce oldu..."
Yeniçeri tınmamış: "Bana ne? Ben yeni öğrendim!"...

NTV Tarih Dergisi, son sayısında işte bu yeniçeriye özeniyor...

Dergi, benim Sadrazam Talât Paşa'nın evrakı arasında bulup bundan seneler önce yayınladığım ve 1915'te tehcir edilen Ermeniler'in toplam sayısını gösteren belgenin bir kopyasını elde etmiş ve yepyeni bir buluşmuş gibi yayınlayıp gûya yorumlamış. Yazının arasında bir yerlerde lütfedilip "Talât Paşa'nın Evrak-ı Metrukesi" isimli kitabıma atıf yapılıyor, sözkonusu belgeye bu kitabımda yer verdiğim söyleniyor.

Sonra, bir cümle: "Belgeyi, ucuz polemiklerde harcamak istemediğimiz için beklemeyi tercih ettik" deniyor.

Bu ifadenin Türkçesi "Cesaret edemedik, biraz da üşendik, aklımız başımıza ancak şimdi, seneler sonra geldi" demektir!

ARADA YILLAR VAR!
NTV Tarih'in yönetmenlerine, yazı işleri müdürlerine, yayın kurulu üyelerine, danışmanlarına, vesairelerine müsaadeleriyle birkaç hususu hatırlatayım:

Dergide sözü edilen ve içerisinde mâlûm belgenin de bulunduğu kitabım 2008 Aralık'ının son haftasında çıktı ama ben bu belgeyi kitaptan çok daha önce yayınladım: Hürriyet Gazetesi'nde 2005'in 25 Nisan'ında, yani bundan 5,5 sene önce, hem de manşetten!

Belgedeki tehcir sayıları, kitabımın yayınının üzerinden geçen iki yıldan buyana değil, 5,5 senedir tartışılıyor. Üstelik, belgeyi bundan 5,5 sene önce "Tehcir edilen Ermeniler 924 bin 158 kişiydi" başlığı ile yayınlamıştım; NTV Tarih aynı belgeyi şimdi "924.158 Ermeni zorunlu göçe tâbi tutuldu" diye veriyor.

"İlham" denen şey, herhalde bu olsa gerektir!

NTV Tarih, yayınımdan 5,5 sene sonra tekrar keşfettiği bu belge hakkında "...normal olarak gizlilik damgası taşımaktadır ve isteyen yetkililer aslına uygun tasdikli bir kopyasını alabilmektedirler" diyor... "Gizli belgenin isteyen yetkiliye verilen tasdikli kopyası"
her ne demekse...

Ben, NTV Tarih'in yayınladığı belgede "gizlilik" ile alâkalı kayıt, mühür, yahut başka bir ibare görmedim. Bu "gizlilik" iddiası acaba yazıyı uzatmak için mi ortaya atıldı, yoksa toplam tehcir sayısının üzerine kurşun kalemle yazılmış olan "muharrerdir" sözü "mahremdir" diye mi okundu, bilmiyorum...

BİRKAÇ KONU ÖNERİSİ
Daha önce bir başkası tarafından yayınlanmış olan bir belgenin başka bir nüshasını yeniden gündeme getirmek hata mıdır? Tabii ki değildir ve önceki yayında verilen bilgileri doğrulayacağı için yayınlanması da gerekir. Ama bir şartla: Yepyeni bir buluş edasıyla ortaya çıkarak ve belgenin daha önce yayınlanmış olduğunu yazının ortalarında bir yerlerde fısıldayarak değil, başlıkta dürüstçe ifade ederek!

Sokaktan geçmekte olan Yahudi'den hesap soran yeniçeriye özenmek, kalite bakımından aslında pek de fena sayılmayacak bir dergi olan NTV Tarih'e hiç yakışmamıştır.

Ama, böyle bir rötarı kendilerine şayet yakıştırıyor iseler, artık hemen her sayılarında bize ve Erhan Afyoncu'ya saplantı haline gelmiş şekilde lâf etmeyi bir tarafa bırakarak "Amerika'yı Christofer Colombus adında bir denizci keşfetmişti", "Fatih Sultan Mehmed meğerse hayatta değilmiş", "Bilinmeyen bir belge: Tanzimat Fermanı" yahut "Kanunî'nin Fransa Kralı'na yazdığı mektup" gibisinden hiç bilinmeyen konuları ele almaları gerekir...

Murat Bardakçı
(Habertürk, 10.10.2010)

7 Kasım 2010 Pazar

"Bizim battığımız, çürüdüğümüz, çöktüğümüz yoktur"

II.Abdülhamid Han eğer I.Abdülhamid'in dönemimde olsaydı Osmanlı İmparatorluğu'nun Şark dünyasında kaderi değişmiş olurdu. Bu, onun kişiliğiyle ilgilidir. Çünkü tarihte eğer kişilerin, şahısların rolü var ise, içtimai şartların ve dünya şartlarının dışında kişilerin rolü var ise, II.Abdülhamid Han bu bakımdan en kayda değer şahsiyettir.
..

İtiraf etmek gerekir ki, İslam dünyası ilmi üstünlüğünü 15.asırda tamamlamıştı; yani 15.asırdan sonra İslam dünyası tıpta, astronomide, matematikte, kimyada öncü rolünü terk etmişti. Daha da açık konuşmak gerekirse, aslında milletimizin, yani Türklerin devleti olmasa, İslam dünyası askeri ve idari vasıflarını da kaybedecek ve çoktan gerilemeye başlayacaktı. Hıristiyan dünyasının dirildiği, toparlandığı, organize olduğu, teşkilatlandığı, ilerlemeler kaydetmeye başladığı bir devirde bu üstünlüğü onlara kaptırmayan, onları geciktiren, onları bir kaç asır için durduran, doğrudan doğruya Türklerin kurduğu Osmanlı İmparatorluğu'dur.

..

Bizim bilmediğimiz konular vardır... 19.asırda ve 20.asrın başında Hilafet müessesesini oldukça iyi kullanan (ki çok hazin bir tablodur, yeryüzü Müslümanlarının yüzde 80'e yakını yabancı bayrak altında yaşamaktadır) II.Abdülhamid'dir. İçine doğduğu dünya, iç açıcı değildir. İngiltere İmparatorluğu kalabalık sayıda Müslümana sahiptir. Bizimkini kat be kat geçer. Ardından Fransız Cumhuriyeti gelir. O da bir sömürge imparatorluğudur.

Mekteplerde böyle öğretiliyor ama bunlar imparatorluk değildir. Bunlar milli değildir ve deniz aşırı sömürgeleri vardır; yani asla Roma gibi, Sasani gibi, İslam Abbasi İmparatorluğu gibi bir imparatorluk değillerdir. Bunlar, tebaalarında "eşit insanlar" diye bakmazlar. Bunların ana vatan halkı vardır. Bir de sömürge ötesi ülkeler vardır. Bu bakımdan imparatorluk değillerdir; ama böyle deniyor; yani Sirkeci'deki otellere "palace" denmesi gibi bir şeydir bu. İmparatorluk, 19.asırda bir tane vardır. O da Osmanlı İmparatorluğu'dur.
..

Şimdi burada tarih ve şuur olarak değişmemiz lazımdır. Bizim battığımız, çürüdüğümüz, çöktüğümüz yoktur. Senelerdir bu memlekette hem sağda, hem solda insanlara tarihte bu öğretiliyor. Batmak... Bunun kadar manasız, bunun kadar gerçekle teması olmayan, indi bir yorum, üstelik de tahripkar bir yorum yoktur. İnsanların bir kısmı bunu safdilliğinden, üzüntüsünden söyler. Bir kısmı da cehaletinden ve siyasi amacından söyler. Siyasi bir programı vardır. Hiçbir şekilde battığımız falan yoktur. Biz diriyiz. Daima değişiyoruz, daime değişen dünya şartlarına kendimizi uydurmaya çalışıyoruz ve daima öncü olmak için kavga ediyoruz; ve önümüzde model de yoktur. İslam aleminde Türkler için model yoktur; çünkü biz modern bir dünyada muasır medeniyeti hem benimsemek, hem de onunla kavga ederek tarihimizi ve kimliğimizi korumak zorunda olan bir milletiz. Bunu yaparken çok büyük kahramanlar, çok asil manzaralar çizdiğimiz gibi çok büyük sersemlikler, şaşkınlıklar da sergiliyoruz. Hepsi kendi çizdiğimiz tarihi senaryoya, hepsi yazdığımız maceranın muhtevasına dahildir. Bunu böyle bilesiniz.

İlber Ortaylı
(II.Abdülhamid ve İmparatorluğun Sonu,
Hazırlayan: Mehmet Tosun, 21.Yüzyılda Sultan II.Abdülhamid'e Bakış,
İstanbul, 2003, s.115-119.)

Dipnot: Makaleden çeşitli başlıkları yazdım. Makaleye ulaştığım kitap ise: "Mustafa Armağan - Osmanlı Geriledi Mi?" Kitapta Halil İnalcık, Cemal Kafadar, Mehmet Genç, Bernard Lewis, Linda Darling, Jane Hathaway, Jonathan Grant, Kemal Karpat, Mustafa Armağan, Douglas Howard, Uğur Tanyeli, İlber Ortaylı ve Rhoads Murpgy gibi çok değerli tarihçilerin, "Osmanlı Devleti ve Gerileme Dönemi" konusundaki makaleleri bulunuyor.

Protestanlık yeni bir Avrupa yarattı

Martin Luther (10 Kasım 1483 – 18 Şubat 1546)

Yaklaşık 500 yıl önce ortaya çıkan Martin Luther’in Doksan Beş Tez’i ve ona karşı alınan tedbirler, ortaya yeni bir Avrupa çıkardı.

31 Ekim 1517’de yani Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethettiği yılda Katolik kilisesi ve inancı en büyük darbeyi yedi. Martin Luther -ki St. Augustin tarikatından bir keşişti-; Wittenberg’de Schlosskirche’nin kapısına ünlü Doksan Beş Tez’ini astı. Kendisi Roma kilisesine bağlı bir tarikatın mensubu bir keşişti, teologdu (ilahiyatçı). İncil metinleri ve tercümesiyle uğraştığı biliniyordu, nitekim bir müddet sonra Saksonya elektörü Akil Friedrich’in sarayına kapanarak Almancaya İncil çevirisini tamamlayacaktır. Ama bu tarihte öyle bir eseri yoktur.

Onun İncil çevirisi daha yoktu ama zaten İncil’i ilk çeviren adam da Martin Luther değildi, “Birisi İncil’i çevirdi, anında basıldı, okundu, çeviri ve matbaa ile beşeriyet aydınlandı” tezi bizim okulların müfredatına has bir saf yorumdur. Resmi İncil (yani İsa’nın hayatını anlatan yeni Ahid) çok daha evvel Yunancaya, Yunancadan Latinceye çevrilmişti. Hele İbranca asıllı eski Ahid yani Tevrat çevirisi vahim hatalar da içeriyordu.

Sakat düzeni tenkit ettiler
Luther’den iki asır evvel bu gibi yanlışlar üzerinde hep durulmuştur ve nihayet ondan evvel Rönesans’ın büyük aydını Rotterdamlı Erasmus İncil metnini eski metinlerle karşılaştırıp düzelterek (yani yeniden inşa ederek) çevirmişti. Tabii o kiliseyi eleştirmesine rağmen ne Roma kilisesini inkar etti ama ne de kendisine teklif edilen kardinallık görevini kabul etti.

Martin Luther Doksan Beş Tez’de Roma kilisesinin israfını, akraba kayırmacılığına (nepotizm) dayanan sakat hiyerarşik düzenini, tayinleri ve mutaassıp bir kafayla Rönesans’ın büyük sanat eserlerine yapılan masrafları tenkit ediyordu. Özellikle 1506-1626 arasında inşaatı ancak tamamlanan, 60 bin kişi alan, 42 metre kubbeli ünlü San Pietro kilisesi Ayasofya’dan bin sene sonra ortaya çıkmak için kaç tane ünlü Rönesans sanatçısının (Bramente, Michelangelo, Bernini gibileri) elinden geçmişti ve nihayet aşırı masrafları karşılamak için Papa X. Leo endülüjans denen af ve cennette yer edinme beratlarını satmaya başlamıştı. Bunun bir rezalet olduğu açıktı.

Malla mülkle, feodal lordların hakimiyetiyle dertleri yoktu
Luther ve etrafı haklı olarak kilisedeki ahlak düşüklüğünden ve irtikâptan bahsediyorlardı ama rahatsız olanlar daha çok ülkenin birikimlerinin kendilerine değil, Roma’ya akmasından şikayet eden Alman prensleri özellikle Saksonyalı Friedrich’ti. Nitekim Luther’i daha çok o desteklemiştir.

Hiç kimse bu Doksan Beş Tez’de Protestan itikadının, hele kilisesinin nasıl teşekkül edeceğinin ana prensiplerini aramasın. Mesela başta Martin Luther olmak üzere birtakım rahiplerin evlenmesi işi zamanla ortaya çıktı. Gene ne Martin Luther’in ne Reuchelin’in veya Melanchton’un veya İsviçre’de Calvin’in mal mülkle veya feodal lordların hakimiyetiyle fazla bir derdi yoktu. Tabii Fugger gibi bankerlere de bir şey demiyorlardı. Hatta zamanla kilisenin yortu ve tatillerinin kalabalığından şikayet eder oldular; çalışmak lazımdı...

Özgür bir düşünce, laik bir din olarak düşünmemek gerek
Protestanlığın esasları ve bölünmeleri bir mantar gibi çoğaldı. Dokuz sene sonra Mohaç seferi ile en güçlü Katolik krallığın yani Macaristan’ın ortadan kalkışı hem Protestanlara hak verdirdi hem de onlara karşı husumeti arttırdı. Kanuni Sultan Süleyman Han ve halefleri İspanya kralı ve Avusturya Habsburglarının Katolikliğine karşı Protestanlığı kullanmakta tereddüt etmediler.

Diğer taraftan kimse Protestanlığı din bakımından özgür düşünce, laik bir din olarak düşünmesin; o bizim okul kitaplarının yorumudur. Avrupa tarihi daha çok uzun zaman iki inancın etrafındaki bağnazlıklar, cinayet ve katliamları yaşadı. Doğrusu Wittenberg tezlerinin ilan edilişinin ardından imparator Şarlken’in karşı tedbirleriyle devam eden gelişmelerin şekillendirdiği çatışma yeni bir Avrupa yarattı. 500’üncü yılındaki Avrupa Hıristiyanlığının görünümü halen tartışmaya açıktır. Din düşüncesi ve politikaları ne olacak, Hıristiyanlık ve İslam çatışması daha nerelere gidecek? Bunların düşünülmesi lazım.

İlber Ortaylı
(07.11.2010)

6 Kasım 2010 Cumartesi

Azl-i Abdülhamid Han

Dünya barış bebeğini kucağında senelerce taşıyan
kutlu ecdadım Ulu hakan Abdülhamid Han hazretlerine;

Geçerken sultanım Yıldız’ın önünden,
Gözüm gözlerini arar pencerede
.
Sonra rüzgar eser Balkan yönünden,
Eritir ruhumu kanlı cenderede..

Hicran postasının kan yüklü mektubu,
Hakikat vehmeder eserken seraba.
Bu değildir, lakin elçilik üslubu,
Postacı güvercin değil de akbaba
..

Oynaşır tahtında zulmetin gölgesi,
Dört renkten mürekkep, zifiri ihanet.
Böyle olmamalı barışın ölmesi,
Musalla edecek hukuku işaret..

Bosna’nın tecvitsiz selaları gelir,
Secdesiz rükusuz namaza başlarım.
Bilmem başkaları seni nasıl bilir,
İsmin anıldı mı dökülür yaşlarım
..

Mehmet Vehbi Dervişoğlu

Kaynak

3 Kasım 2010 Çarşamba

Süleymani Kürsüsü Konuşmaları


Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı'ndan gelen maili sizlerle paylaşıyorum:

Saygıdeğer Dostumuz,

Vakıf olarak, geleneksel Süleymaniye Kürsüsü Konuşmalarımız vasıtasıyla, Türk Dünyasının meselelerini, kültürel değerlerimizi, Türklük bilimini sizlerin gündemine taşımaya, sizlerle paylaşmaya ve tartışmaya, devam ediyoruz.

Bu çerçevede, Prof. Dr. İlber ORTAYLI'nın vereceği, " Türk Devlet Yapısı " başlıklı konferansımızda, sizlerle birlikte olmaktan mutluluk duyarız.
Saygılarımızla.

TÜRK DÜNYASI ARAŞTIRMALARI VAKFI

Yer: İstanbul Üniversitesi Avrasya Enstitüsü Konferans Salonu
Kimyager Derviş Paşa Sok. Nu. 6, Vezneciler - Fatih - İSTANBUL
Tarih: 06 Kasım 2010 Cumartesi
Saat: 14.00
E-posta: tdav@turan.org - egitim@turan.org
Tel: 0212 511 10 06

1 Kasım 2010 Pazartesi

"Osmanlı Gerilemesi Masaldır"

Düşünen Siyaset Dergisi’nin “Osmanlı ve İdeolojisi – 2” başlıklı 8. sayısı için Havva Yılmaz, Mustafa Armağan ile “Osmanlı Gerilemesi” temalı bir söyleşi yapmış. Şuradan okuyabilirsiniz.

Beyaz Türkler neden gri?

Bizim seçkinlerin tüketim alışkanlığı henüz kültürel birikime ve yaratıcılığa dayanmıyor. Dünyaya açılım ve uyumları da sınırlı.

"Beyaz Türk” tabirini matbuatta Ufuk Güldemir, Serdar Turgut, Sedat Ergin, Ertuğrul Özkök gibi dostlar yaygınlaştırdı. Deyimi Amerikan “beyaz ve siyahi” ayrımına dayandırdıkları açıktır. Zeynep Göğüş işaret ediyordu, haklıdır; İslamiyet öncesi Türk kavimlerinde “akbudun- karabudun” ayrımı geçerliydi. Hatta akbudun, karabudunu bazen besler. Şölenlerde de kesinlikle yemek artıklarını karabuduna dağıtırlar.

Bugünün Beyaz Türkleri kolej tahsili gören, tercihan varlıklı beynelmilel ölçüde iyi giyindiğine şüphe olmayan, tatil yaşam biçimini hemen her yerde ve her zaman da sürdüren tipler olarak algılanıyor. Bir İtalyan genç meslektaşımız arasının bozulduğu Türk erkek arkadaşından “Beyaz Türk” diye şikâyet etti. Medyadaki tartışmalara bakarsak, kavram bu genç hatunun kullandığından daha fazla oturmuş gibi görünmüyor.

Türk tarihinde hiç şüphesiz ki ulus beyleri ve ulus mirzaları olmuştur. Bunların unvanları vardır ve statüleri irsidir. Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk dünyasında yarattığı radikal değişiklik -ki bütün şark ve İslam dünyasını da kapsar- bu gibi kan aristokrasisini ve irsiyeti ortadan kaldırmak, daha doğrusu çok zayıflatmak olmuştur.

Aristokrasinin yokluğu kurumlaşma açısından kötü
Bu biçimlenme mesela Mısır Memluklarında olduğu gibi çok aşırı değildir. Mısır’da yönetimi elinde tutanlar dahi, adı üzerinde “memlûk” yani satın alınmış kul veya kiralanmış asker demekti. Çerkezlerden, uzak Orta Asya’dan, Volga boyundan getirilirlerdi. Zamanla bu beyler de hanedanlaşmıştır ama Mısırlı topluma yabancı kaldıkları bir gerçektir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda yönetici Osmanlı hanedanı kesinlikle soyludur. Ancak bilhassa 16’ncı asırdan itibaren bu soyluluğa evlilik yoluyla kadınları sokarak başka hanedanlara güç kazandırmaktan çekinmişlerdir. Devlet devşirmeden çıkartılan iyi eğitim görmüş, liyakatli bir sınıfa terk edilmiştir. Kuşkusuz ki bu sınıfın sahip olduğu meziyetler yanında önemli kusurları da vardır. Bir aristokrasinin var olamayışı bugün bize çok demokratik bir gelenek gibi görünse de, toplumdaki kurumlaşmalar açısından mahzurludur.

Osmanlı seçkinleri nedir, kimlerden oluşur? Kaleler fetheden kudretli vezirin çocukları zamanla halkın içinde kaybolup gidebilirler. Hatta bu gibi bir paşayla evlenen padişah kızlarının (yani prenseslerin) torunları bile aynı akıbete uğrar. Benzer gelenek Osmanlı’dan Kırım Hanlığı’na da geçmiştir ve Mısır hidivleri tarafından da benimsenmiştir.

Osmanlı’nın dışında hanedan teşekkülü pek mümkün değildir ve doğrusu pek de istenmez. 19’uncu yüzyılda bile bir yerin muteberanı demek, belirgin miktarda emlak vergisi ödeyen ve II. Abdülhamid devrindeki bir uygulama ile ahlaklı ve ölçülü davranışı mahalli memurlarca tasdik edilip ona göre tasnif edilen adamlar demektir. Bu toplumun seçkinleri kesinlikle devlet kapısında talim ve tedris görüp yükselenlerdir. Bir ticaret ve sanayi burjuvazisi yaratmak faaliyeti, herkesin bildiği gibi bizim tarihimizde ancak İttihatçıların “milli iktisat politikası” deyimi ile ifade edilmiştir.

Ciddi örgütlenme ve eğitim “beyaz” olanlara da lazım
Bugünün Türkiye seçkinleri doğrusu hızlı bir değişimle ortaya çıkmıştır; bunda devlet desteğinin payı kadar insanların atılım ve teşebbüs kabiliyetinin de payı vardır. Bununla birlikte bir yerde beyaz Fransızdan, beyaz Türkten, beyaz İtalyandan bahsederken başka tiplemelere de dikkat etmek gerekir; Türkiye seçkinlerinin tüketim alışkanlığı henüz kültürel birikime ve kültürel yaratıcılığa dayanmıyor. Bu konudaki pırıltılar pek azdır. Çoğu kere toplumun ulusal birikimini temsil edecek temsilcilerle karşılaşmıyorsunuz. Hatta iktisadi ve sınai kalkınması Türkiye’nin çok gerisinde olan İran gibi ülkelerde bu anlamda daha seçkin bir zümre vardır. Bundan başka üç-dört nesil devam edecek zenginlikler ve yaşayış biçimi henüz tam teşekkül etmiş değildir. Tırmanıcı gruplar; alüvyonu götüren bir nehir gibi sık sık devreye girmekte ve muhtevasız bir yaşam tarzı sunmaktadır.

Orta sınıfların sorunu üst sınıfları da içeriyor. Dahası var, Anglo-Sakson üst sınıf gençliğinin atılım ve uyum yeteneği bizim üst sınıf gençliğinde daha azdır. Bulundukları coğrafyayı ve ülkenin şartlarını kavramak ve uyum sağlamak konusunda beceriksizdirler. Yeniköy’de yetişen bir gencin herhangi bir varoşta simit bile alamayacağını söyleyenler pek haksız sayılmaz. Dünyaya açılım ve uyumları sınırlı sayıdadır. Bizim Beyaz Türklerin henüz “gri” olduğunu bunun için ifade ettik. Ciddi örgütlenme ve eğitim “beyaz” denenlere de herkes kadar gereklidir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 31.10.2010)

29.İstanbul Kitap Fuarı başladı!

29.İstanbul Kitap Fuarı 30 Ekim 2010'da başladı. 7 Kasım 2010'da sona erecek. Tüm kitap ve tarihseverler hem uygun fiyatlı kitapları hem de sevdikleri yazarlardan imza alma fırsatını kaçırmadan bu fuara mutlaka gitmeli. Arşivler genişlemeli, kütüphaneler dolup taşmalı..