29 Aralık 2011

"Osmanlı Ermenilerine Ne Oldu?"dan alıntılar - 5: Tehcir Emrinin Sebepleri

Hemen hemen tüm Ermeni yazarlar, tehcirin arkasında Ermeni nüfusu yok etme niyetinin yattığını savunmaktadır. Türk tarafı, Ermenilerin devlete ihanet etmeleri ve ciddi bir askeri krizin yaşandığı o dönemde, Ermenilerin ayaklanmasının ülkenin hayat mücadelesini tehdit etmesi nedeniyle tehcirin zaruri olduğunu ileri sürmektedir. Talat Paşa'nın ölümünden sonra yayınlanan hatıralarına göre Osmanlı Ermenilerinin tehcir edilmesi, "önceden hazırlanmış bir planın" sonucu değildi; fakat Kafkasya Cephesi'nin gerisinde silah ve teçhizat tedariki Rusya tarafından yapılan "güçlü Ermeni eşkıya topluluklarının" asilik faaliyetleri nedeniyle zorunlu hale gelmişti. "Tüm bu Ermeni eşkıyalar, yerli Ermenilerin yardımını alıyordu. Türk jandarma birlikleri peşlerine düştüğünde, Ermeni köylerine sığınıp saklanıyorlardı.[1] Türk devletinin resmi bir yayınına göre, "Osmanlı hükumetinin Ermenileri tehcir etmekteki başlıca gayesi, gerilla gruplarına yardım etmelerini engellemek" ve Ermenileri demiryollarından, savaş bölgelerinden ve diğer stratejik mevkilerden uzaklaştırmaktı. "Açıkcası, Osmanlıların aynı ölçüdeki bir diğer amaçları da, Ermeni nüfusu [çeşitli bölgelere yayıp] seyrelterek [devrimci hareketlerden etkilenen] "kritik kitle"yi en aza indirgemekti.[2]" (Sf.251)
Enver Paşa, birçok defa Büyükelçi Morgenthau'ya, (muhtemelen 1908'de Jön Türklerin iktidara el koymalarına atıfta bulunarak) devrim yapmak için yirmi kişinin yeterli olduğunu ve bu sebeple hükumetin bağımsızlığını kazanma niyetinde olan Ermeni cemaatine karşı zor kullanmak zorunda kaldığını anlatmıştır.[3] (Sf.251)
...
Tehcir emrinin alınmasındaki asıl etkenin, Van kentinde çıkan ve Türk kuvvetlerinin 17 Mayıs'ta Rus birliklerine teslim olmasıyla sonuçlanan ayaklanma olduğu söylenmektedir. (Sf.252)
"Ermeni nüfusun yerini toplu halde değiştirme fikri, Van ayaklanmasının ardından doğdu.[4]" (Sf.252)

[1] Talat Paşa, "Posthumous Memoirs of Talat Pasha", s.294.
[2] McCarthy ve McCarthy, Turks and Armenians, s.52.
[3] Roderic H.Davison, Turkey, s.118.
[4] Orel ve Yüce, The Talat Pasha "Telegrams", s.115.

Yedikıta Dergisi'nin 41.Sayısı


Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi bu ay, Malezya’yı İdare Eden Osmanlı Nesli ve Çerkez Cariye Rukiye Hanım dosyasını kapağa taşıyor.

19. yüzyıl Osmanlı Haremi’ndeki Çerkez cariyelerden Rukiye Hanım’ın sultantarafından Malezya’ya gönderilişi, Johor sultanının kardeşiyle evlendirilişi, çocukları ve torunlarının Malezya Malezya Devleti’nin çeşitli kademelerinde önemli vazifeler alması masaya yatırılıyor. Dergide, Prof. Dr. Kenan Ziya Taş’ın Ortadoğu’da Bir Osmanlı Projesi: Kudüs Selahaddin Eyyubî Külliye-i İslâmiyesi makalesi de özellikle Kudüs ve Ortadoğu ile ilgilenenlerin okuması gereken önemli bir makale.

Çok gecikti bize matbaanın gelişi... Sırf bu yüzünden geri kaldık biz!” gibi basmakalıp sözler artık çok eskidi!.. Acaba gerçekten durum böyle miydi?.. "Ahh Matbaa Vahh Matbaa!" İsimli makale bu düşünce üzerine farklı bir yaklaşım getiriyor.

Yedikıta tarih ve kültür seyahatinde, Yunus Emre’nin Unutulan Dertli Dolabı ve Bir Alman Prensinin Gözüyle Osmanlı Askeri makaleleri de dikkat çekiyor.

Bu sayıda dergide ek olarak 2012 Masa Takvimi hediye ediliyor.

Birbirinden orijinal makalelerin yayınlandığı Aylık Tarih ve Kültür Dergisi Yedikıta, seçkin bayii ve kitap evlerinde...

YEDİKITA Tarih ve Kültür Dergisi
Selman Kılınç / 0 212 6578800 – 157

28 Aralık 2011

"Osmanlı Ermenilerine Ne Oldu?"dan alıntılar - 4: Ermeni Mezalimi


"1997 yılında basılmış olan bir Türk-Amerikan ortak yayınına göre, "milletler arası çatışmada hayatını kaybeden" Müslümanların sayısı bir milyondan fazladır.[1] Cemal Paşa'nın 1922 yılında yayınlanmış olan hatıralarına göre, Ermeni Mezalimi, bir buçuk milyon Türk ve Kürt'ün yaşamlarına mal olmuştur. [2] Tarihçi Mim Kemal Öke, Cemal Paşa'nın bu tahminde bulunmasının ardından ortaya çıkarılan belgelerden toplanan istatistiki bilgilerle bu sayının doğrulandığını belirtmektedir. Bununla birlikte, bu ölümlerin nedenleri arasında Ermenilerin yaptığı katliamların yanı sıra, Ermenilerin sorumlu tutulamayacağı kesin olan "göç, hastalık, savaş, açlık ve iklim koşulları" gibi etkenlerin de yer aldığını belirtmektedir.[3]" (Sf.188-189)

[1] Türk Amerikan Dernekleri Asamblesi, Armenian Atrocities and Terrorism, s.3.
[2] Cemal Paşa, Memories of a Turkish Statesman, s.281.
[3] Mim Kemal Öke, The Armenian Question 1914-1923, s.135.

27 Aralık 2011

"Osmanlı Ermenilerine Ne Oldu?"dan alıntılar - 3: Talat Paşa

Talat Paşa, Ermeni muhacirlere karşı suçlar işlendiğini bizzat kabul etmiştir. Ölümünden sonra yayınlanmış olan hatıralarında, savaş döneminin Osmanlı Dahiliye Nazırı olan Talat Paşa, aşırılıklardan ve zulümlerden şöyle söz ediyordu:

"Tehcirin her yerde kanunlara uygun şekilde gerçekleştirilmediğini kabul etmem gerekir. Bazı yerlerde, yasalara aykırı eylemler ifa edilmiştir. Ermeniler ile Müslümanlar arasında halihazırda var olan düşmanca duygular, bunlardan ilkinin barbarca faaliyetleriyle güçlenmiş ve çok üzücü sonuçlar doğurmuştur. Bazı görevliler kendilerine verilen yetkiyi kötüye kullanmıştır ve birçok yerde halk önleyici tedbirleri kendi eliyle almaya kalkışınca masum insanların haklarına tecavüz edilmiştir. Bunu itiraf ediyorum. Ayrıca bu aşırılık ve zulümleri engelleme veya en azından faillerini yakalama ve ciddi biçimde cezalandırma görevinin hükumete ait olduğunu da kabul ediyorum."* (Sf:180)

* Talat Paşa, Posthumous Memoirs of Talaat Pasha", Current History 15 (1921): 295. Berlin'de bir Ermeni'nin suikastına kurban giden Talat Paşa'nın dul kalan eşi, Talat Paşa'nın orijinal el yazısının yaklaşık elli sayfasını içeren bu makalenin yayınlanması sağlamıştır. 1946 yılında bütünüyle yayınlanan hatıraların ne kadar değiştirilerek yayınlandığı konusunda bazı sorular gündeme gelmiştir. (bkz. Dadrian, "The Armenian Genocide and the Pitfalls of a 'Balanced' Analysis", s.120-21). Suny 1921'de yayınlanan alıntı metnin doğruluğunu kabul etmektedir. Ben de (Guenter Lewy) Suny ile aynı fikirdeyim.

Rönesans’ın en ilginç papası

X. Leo bilimi ve Rönesans dönemi sanatçılarını desteklemesine rağmen hafifmeşrep ve müsrif bir papa olarak hatırlanıyor.

1475 Aralık’ın 11’inde Floransa’nın diktatörü, kültür tarihinin en ünlü patronlarından muhteşem Lorenzo diye bilinen Lorenzo Medici’nin ikinci oğlu Giovanni dünyaya geldi. 1 Aralık 1521’de, yani bundan 490 yıl önce öldü. Giovanni bir geçiş döneminin hem muhteşem işler yapan hem de kilise tarihinin en çok nefret edilen eylemlerine öncülük eden biri olmasa 500’üncü yıl anma törenlerinin yapılacağına şüphe olmazdı. Ama bu dünyada 10 yıl sonra dahi Rönesans’ın bu büyük kültür adamının yaptıklarını anacak kadar hoşgörünün gelişeceğini bekleyemeyiz.

Ağabeyi Giuliano, Floransa’nın (yeni Toscana dükalığının) başına geçti; ikinci çocuk olarak ona kiliseye geçiş kalmıştı. Servet ve Medici hanedanının İtalya’daki kudretiyle çok erkenden, rahip bile olmadan, 16 yaşında kardinal yapıldı. Genç kardinal 38 yaşında, ikinci Julyus’u takiben, 1513 yılı 9 Mart’ında papa seçildi. Kültürlüydü, derin Katolik din adamlarının çoğu gibi Yahudilerin Talmut’u ile dahi bilgilenmişti. Kur’an tercümeleri ile de ilgilendiği söyleniyor. Sanatların hepsiyle iç içeydi. Annesi prenses Clarice Orsini sayesinde Roma soyluları da onun elindeydi. Pico dello Mirandolo, Marsilio Ficcino ve sonradan kendisinin kardinal yaptığı ama ne derecede dindar olduğu şüpheli Dovizio Bibiena gibi en iyi hocaların eğitiminden geçti.

Fransızlarla anlaştıktan hemen sonra Haçlı seferi planladı
Floransa’daki yaşamını genç bir kardinal olarak bu şehrin kültürel zenginliklerini tatmak ve feci kavgalarına maruz kalmakla geçirdi. Mutaassıp ve militan Dominiken keşiş Savanorole’nin şehrin dini hayatını altüst edişini, mevcut kiliseye saldırışını gördü. Doğacak Protestanlık aslında İtalya’daydı. Pietro Pomponazzi gibi sıkı Aristocu mantıkçılar komünyonun (ekmek ve şarapla İsa’nın beden ve ruhuyla aynileşmesi) mümkün olmayacağını ileri sürüyorlardı. Ama kilisenin ve şehrin yaşadığı bu dehşet onu Katolik kilisesine bir kurum olarak daha çok bağladı ve nihayet Fransa Kralı VIII. Charles’ın İtalya’yı istilasını gördü. Kilise zaten Borgiaların hâkimiyetiyle hayli kötü bir şöhretin içine girmişti. X. Leo unvanıyla papa olan Giovanni Medici’nin kendine özgü hafif meşreplikleri ve yolsuzlukları onlar kadar yıkıcı olmadı. X. Leo yeni kral I. Fransua ile anlaşarak Fransa’yı İtalya’dan uzaklaştırmayı becerdi.

Papa üstelik Müslümanlara karşı bir haçlı seferini de planladı ama hiçbir şey yapamadı. Türklerin en esaslı müttefiklerinden biri, Almanya’dan yükselen Martin Luther ve Melanchton’un Protestan hareketi ve Thomas Münzer’in içinde olduğu köylü ayaklanmalarıydı. Neo-Rönesans İtalyası’nda sanatları tutan, ilimleri destekleyen, aslında belki de en açık fikirli papaydı ama gelişme durdurulmazdı. Katolik kilisesi yani o kiliseyi temsil eden gemi onun zamanında rotasını adamakıllı şaşırdı.

Rönesans’ın tarihini yazanlar X. Leo’yu müsrif ve ahlak düşkünü olarak gösterir. Modern Almanya’nın ün yapan tiyatro yazarı Dieter Forte “Martin Luther, Thomas Münzer veya Muhasebenin Başlangıcı” onu hafifmeşrep ve ikiyüzlü inançsız bir papa olarak resmeder. Daha aklı başında olanlar ise onun Rafael gibi, Michelangelo gibi Rönesans büyüklerini destekleyişine değinir. Ne var ki; alacaklarını talep eden bu sanatçılara haklarının verilmemesi, hatta itilip kakılmaları da yine bu papanın işidir.

Ölümünün ardından gelen çöküşü tahmin edemedi
Martin Luther 1517’de ünlü 95 tezini ilan ettiği vakit en azından Almanya’dan gelecek endülüjans (günahların affı beratı) satış paraları azalmaya başladı ve Katolik kilisesi o günden sonra hızla parçalandı. Yavaş yavaş Lutheran düşünce ve hareket Alman sınırlarını aştı. Macaristan’ın Erdel bölgesine, Danimarka, Norveç ve bütün İskandinavya’ya kadar yayıldı. Evvelki çöküntülerin bedelini muhteşem Lorenzo Medici’nin genç papa oğlu ödemiştir. Reformasyonun ilk belirtilerini Bohemya’da Ian Hus ile yaşayan Hıristiyan dünya, İncil’in metninin doğru olarak düzenlenip milli dillere tercümesini de Martin Luther’den önce Rotterdamlı Erasmus ile yaşamıştı ve bütün bu gelişmeler onun devrinde düğümlendi.

Yavuz Sultan Selim’in Ortadoğu’daki seferlerini tamamlayıp gözlerini dedesi Fatih gibi Avrupa’ya çevirdiği söylenen bir çağda papa olmuştu. Macaristan’ı desteklemeye karar verdi. Türklere karşı batıyı savunmada ümidi oydu ama doğrusu Batı Avrupa hiç de onun gibi bu işlere niyetli değildi. Nihayet muhteşem Süleyman’ın çağında önce kendisinin sadık izleyicisi Macaristan 1526’da ortadan kalkacak ve ardından Katolik dünya yani Fransızlar ve Habsburglar karşı karşıya gelecektir. X. Leo 1521 Aralık’ında öldüğü zaman bu korkunç çöküşü göremedi. Ama Roma kilisesi de artık Avrupa dünyasından kültür ve inanç bakımından değilse de, siyasi yönden çekilmeye başlamıştı.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 25.12.2011)

Fransa ile alçak sandalye krizi

(Doç. Dr. Erhan Afyoncu nun Fransa ya Osmanlı Tokadı adlı kitabı geçen hafta çıktı.)

Doç. Dr. Erhan Afyoncu’nun geçen hafta piyasaya çıkan ‘Fransa’ya Osmanlı Tokadı’ adlı kitabında ilginç bir ayrıntı dikkat çekiyor. Yaklaşık 2 yıl önce İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Ayalon Oğuz Çelikkol’u alçak koltuğa oturtmuş ve bu durum Türkiye ile İsrail arasında ‘koltuk krizi’ne neden olmuştu. Afyoncu’nun kitabına göre Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa da 1676 yılında Fransız Elçisi Marki de Nointel’i kabulünde hemen yanındaki yüksek sedire değil de kuralların aksine alçak bir sandalyeye oturttu.
O dönemde Osmanlı ile Fransa arasında ‘iskemle krizi’ne yol açan bu olay şöyle gerçekleşti:

Marki de Nointel, yeni göreve başlayan Merzifonlu’yu tebrik için saraya geldi. Diplomatik kurallar hiçe sayılarak karşılanan Nointel, Sadrazam’ın çalışma odasına alındı. Görevliler tarafından sedire değil de iskemleye oturtulmak istenen elçi, bu duruma direndi. Elçinin bağrışlarını duyan Merzifonlu, elçi yatışana kadar içeri girmedi.

Bu sırada Divan-ı Hümâyun Tercümanı Mavrokordato araya girdi ama Marki bağırmaya devam edince Mavrokordato, oturma şeklinin bizzat sadrazamın emri olduğunu söyledi. Bundan sonrasıyla ilgili tarihi belgelerde bir kayıt yok ama çeşitli rivayetler var.

Nointel’in iskemleyi sedirin üzerine koyduğu da söyleniyor, huzura haysiyet kırıcı şartlar altında kabul edilmekten vazgeçtiği de… Ancak kesin olan bir şey var ki iskemle meselesi, uzun bir süre Osmanlı İmparatorluğu ile Fransa arasında tartışmalara konu oldu.

Nasıl çözüldü?
İskemle tartışması, daha sonra çözüldü. İstanbul’da ciddi mali sıkıntılar yaşayan elçi, aracılarla sadrazamdan yeni bir randevu istedi. Elçi, Divan-ı Hümâyun’da Merzifonlu tarafından, kendisinden daha alçak bir sedirde oturtularak kabul edildi ama bu Nointel’in elçiliğinin de sonunu hazırladı. 1678’de elçinin görevine son verildi. Osmanlı ile Fransa’nın arasını açan olay ise Osmanlı yıllar önce Viyana surlarına dayandığında Fransa’nın Avusturya’ya yardım etmesiydi.

Marki o günü anlatıyor
Marki de Nointel’in 5 Mayıs 1676 tarihli raporundan:
Dar dehlizlerden geçerken beni tanımıyor gibi görünen veya kabul salonuna girmek için fazla tahallük gösteren bir kısım Türklere çarparak onları bertaraf ettim; bunlar eğer duvarlara tutunmasaydılar yere düşebilirlerdi; onlar bu tarzdaki hareketimi, mecburlarmışçasına, büyük bir müsamaha ile karşıladılar. Mavrokordato’nun ise, benim Türklere karşı olan haklı nefretimi hafifletmek istediğini bildiğimden onu kolundan tutarak durdurdum, zorla geri çekildi ve sadrazamın beni kabul edeceği yere girdim.

Kaynak: Radikal

23 Aralık 2011

Tarihçilik Mesleği: Türkiye'de Tarihçilik

İlmi Etüdler Derneği (İLEM) ilmi, siyasi, toplumsal ve iktisadi konularda özgün tez ve yaklaşım sahibi akademisyen ve araştırmacıların birikimlerini paylaşmak, daha derinlikli biçimde bu konuların tartışılmasını sağlamak amacıyla İLEM Seminerleri başlığıyla seminerler düzenlemektedir. 2011 yılının son semineri Doç. Dr. A. Teyfur Erdoğdu’ nun “Tarihçilik Mesleği: Türkiye'de Tarihçilik” başlıklı semineri ile 24 Aralık cumartesi günü saat 18:00’de dernek merkezimizde gerçekleştirilecektir.

Erdoğdu bu seminerde, Tarih kelimesini kökenbilimsel bir yaklaşım ile analiz ederek tarih metodolojisi hakkında değerlendirmelerde bulunacaktır. Tarihçinin konu seçimi ve seçtiği konuyu ele alırken ulaştığı sebep ve amillerin, seçimindeki müdahalesinin tarih yazımını nasıl etkilediğini açıkladıktan sonra Türkiye’deki tarihçilerin metodolojileri hakkında bilgiler verecektir. Teyfur Erdoğdu sunumunu, Tarihçilerin dar alanda ve tekil konularda uzmanlaşma eğilimlerinin arkasında yatan sebepler nelerdir? Tarih sizce bilim midir? Değilse tarih, bilimin neresinde durur? gibi sorulara cevap vererek bitirecektir.

İletişim Bilgileri
Onur Günaydın
Tel&Faks: 0216 310 4318 Mobil: 0537 495 6463
Web: www.ilmietudler.org E-posta: bilgi@ilmietudler.org
Adres: Halk Cad. Türbe Kapısı Sok. Hektaş İş Merkezi, No: 13/4 Üsküdar – İstanbul.

İlmi Etüdler Derneği (İLEM)

İLEM, ilmi geleneğimizi sürdüren ilim adamlarının yetişmesine zemin oluşturarak insanlığın sorunlarına çözüm üreten ilmi çalışmalar yapmak amacıyla 2002 yılında kuruldu.

İLEM’de çalışmalar lisans ve lisansüstü olarak iki farklı alanda devam etmektedir. Lisans öğrencilerine yönelik İLE Eğitim Programı’nda akademik çalışmalar yapmak isteyen lisans öğrencilerinin; insanı, toplumu ve dünyayı tanıyıp çözümleyebilmelerini sağlayacak ilmi ve fikri donanım ve bakış açısı ile ilmi çalışmalarına yön verecek ahlaki bir duruş ve anlayış kazanmaları amaçlanmaktadır. Eğitim programında katılımcılar seminerlere, haftalık okuma ve tahlil çalışmalarına, dönem arası ve yaz yoğun eğitim programlarına katılmakta, akademik danışmanlık ve dil gelişimine yönelik destek almaktadırlar.

Lisansüstü düzeyde ise İLEM’in misyonu doğrultusunda nitelikli ve özgün bilgi üretimi amacıyla oluşturulan ihtisas çalışmalarında seminerler, tez sunumları, özel eğitimler, atölye çalışmaları, okuma grupları, araştırma ve yayın faaliyetleri yer almaktadır. İLEM, araştırmacıların ve akademisyenlerin ilmî çalışmalarını kamuoyuna ulaştırmak ama­cıyla çeşitli akademik yayınları da gerçekleştirmektedir.

İLEM, lisans ve lisansüstü düzeydeki akademik programlarının yanında, bu çalışmalarda yer alma fırsatı olmayan kesimlerin de katılımına açık olarak düzenlediği önemli toplumsal meseleleri konu alan konferans, sempozyum, anma toplantısı, panel gibi akademik etkinlikler de düzenlemektedir. Akademik birikimlerin toplumla paylaşıldığı bu etkinliklere Türkiye’den ve dünyanın farklı ülkelerinden akademisyenler katılmaktadır.

Kaynak: İLEM

22 Aralık 2011

Tarihçi Kitabevi 65.Söyleşi:
Cemal Kafadar

"Harvard Üniversitesi'nde Türklük Araştırmaları'nda Profesör olan Cemal Kafadar, 24 Aralık 2011 Cumartesi günü, saat 15:00'da Tarihçi Kitabevi'nde bizlerle birlikte olacaktır. "Cemal Kafadar ile Sohbet"e hepinizi bekliyoruz."

Cemal Kafadar
1954'te İstanbul'da doğdu. McGill Üniversitesi İslami Araştırmalar Enstitüsü'nde Osmanlı Tarihi üzerine doktorasını yaptı, 1985-89 yılları arasında Princeton Üniversitesi'nde bulundu.

Cemal Kafadar Harvard Üniversitesi’nde Türklük Araştırmaları Profesörüdür. Doktorasını 1987 yılında McGill Üniversitesi İslam Araştırmaları Enstitüsü’nden alan Dr. Kafadar, Harvard’dan önce iki yıl boyunca Princeton Üniversitesi’nde Yakın Doğu Araştırmaları kürsüsünde görev yapmıştır. Kendisi Ortadoğu ve Balkan tarihinin yanı sıra popüler kültür, hagiografya ve Osmanlı Tarihçiliği konusunda da seminerler vermektedir.

Yayınlarından Bazıları:
İki Cihan Aresinde
Kim Var imiş Biz Burada Yoğ İken
Eyüp: Dün / Bugün (Kolektif)
Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak & Gerileme Paradigmasının Sonu (Kolektif)

18 Aralık 2011

"Osmanlı Ermenilerine Ne Oldu?"dan alıntılar - 2: Program

(Ermeni Hınçak alayı sekizinci bölük birinci takım kumandaları askerleri ve kızılhaç heyeti.
Kaynak: Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri.)

"Osmanlı ordusu başkomutanlığının hazırladığı rapora göre, Taşnakların Erzurum kongresinde kabul ettikleri program aşağıdaki gibiydi:

1. Savaşın ilan edilmesini sessizce beklerken [Osmanlı Devleti'ne] sadık kalmaya devam edilecek, fakat Rusya'dan getirilen ve yerel satıcılardan alınan silahlarla çatışma hazırlıklarına devam edilecek.

2. Eğer savaş ilan edilirse, Osmanlı Ordusu'ndaki Ermeni askerler silahlarını alıp Rus ordusuna katılacaklar.

3. Osmanlı orduları ilerlediği takdirde sükunet korunacak.

4. Osmanlı ordusu çekilir veya duraklama konumuna gelirse, silahlı gerilla kuvvetleri oluşturulacak ve cephe gerisinde planlanan harekatlar uygulanmaya başlanacak.
"* (Sf:165)

*Türkiye, Başbakanlık, Documents on Ottoman Armenians, cilt 2, s.44.

"Osmanlı Ermenilerine Ne Oldu?"dan bir alıntı: Van Ayaklanması

(Van ayaklanması sırasında Taşnak çetesine ait bir grup Ermeni.
Kaynak: Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures.)

Daha önce kitap hakkında bir tanıtım yazısı yayınlamıştım. Kitabı okurken bol bol not aldım ve birçok paragrafın altını çizdim. Bugüne kadar konuyla alakalı okuduğum en dolu ve en objektif kitap olarak görüyorum. Tıpkı kitabın arka kapak yazısında da tarihçilerin belirttiği gibi, bu kitabın şu sıralar konuşuluyor olmamasının sebepleri nelerdir çok merak ediyorum. Kitaptan 5 ila 10 arasında alıntı yapmayı düşünüyorum. Birincisini de hemen yayınlıyorum:

"Ermeni cemaatinin tehcir edilmesi kararının alınmasındaki en önemli etkenlerden biri, Van'da çıkan isyandı. Rus sınırında ve tarihi Ermenistan'ın merkez bölgesinde bulunan bu önemli kent, uzun süre Ermeni milliyetçi hareketinin merkezi olmuş, güçlü bir devrimci gelenek kazanmıştı ve dahası Taşnakların en güçlü kalesi olarak görünüyordu. 1915 ilkbaharında Taşnaklar Doğu Anadolu'nun içlerine doğru ilerlemeye başladıklarında, -Türklerin iddia ettiğine göre- Van'daki Ermeniler Rus saldırılarına destek olmak amacıyla isyan çıkardılar." (Sf:156)

Sonraki nesiller bizi nefretle anmasın


Son yıllarda ilerleme kaydetse de, İstanbul’un müzecilik anlamında alması gereken çok yolu var. En basitinden, bir şehir müzesi yok; hatta bunu projesi bile yok.

İstanbul’un müzeleri çok kişinin dikkatini çekmiyor ama son 15 yıl içerisinde bu müzeler Türkiye’ye ve dünyaya açılmaya başladı. Bu gelişmenin açıkça üzerinde durmalıyız. Alışılmış müze müdürlerinin dışında gayretli bir şekilde çalışan, ayrıntılarla uğraşan, adeta kendi evinde göstereceği titizliği müzesi içinde gösteren müdürler ortaya çıktı. İslam Eserleri Müzesi, Genel Müdür Cüneyt Ölçer’in ve Dr. Nazan Ölçer’in sayesinde yer değiştirdi. Müze eşyasının Süleymaniye Külliyesi’nden nakledildiği İbrahim Paşa Sarayı, modern anlamda bir Osmanlı etnografya müzesine dönüştü. Sadece kendi koleksiyonlarını teşhir değil, daha önemli bir safhaya geçildi. İlk defadır ki bir Türk müzesi yurtdışından koleksiyonlar getirmeye başladı. Bu bence Türk müzeciliğinin üçüncü dünyacılıktan kurtulmaya başlama dönemiydi. Bir çerçi dükkanı gibi dışarıya eşya göndermektense biraz da biz dış dünyayı tanımaya, tanıtmaya başlamıştık.

Dış müzelerle ve müze otoriteleriyle kurulan yakın ilişki bir başka atılımı getirdi. Londra’da Royal Gallery’de kurulan “The Turks” sergisi buradan gönderilen, ama asıl önemlisi Avrupa’nın muhtelif müzelerinden toplanan, daha da önemlisi Rusya’da Hermitage gibi bize açılması tasavvur edilemeyen koleksiyonlardan nadide parçaların bir araya getirilmesi ile oluştu. “The Turks” sergisi Ölçer-Çağman ikilisinin başarısıdır. Birçok büyük müze ve sergi kuruluşları halen bu serginin kataloglarını kullanarak benzer sergiler yapmaya çalışıyor.

Son 20 yılda İstanbul arkeoloji müzelerinde de önemli teşhir yeniliklerine başvuruldu. Ne var ki yetersizdir. İstanbul hiç tartışmasız yeni bir arkeoloji müzesi istiyor. Bu saha Zeytinburnu ve Yedikule mıntıkasında olmalıydı.

Topkapı Sarayı Müzesi’nin ise çini, kumaş, madeni eşya gibi zenginliklerini sergileyen yeni müze binaları kurulmalıdır ve saraydaki 200 bin evraklık imparatorluk arşivini ve sayısı 17 bine ulaşan şark ve garp menşeli yazma eserler için ayrı bir kütüphane teşkil edilmelidir. Saray bu işe yetmiyor. İstanbul Valiliği arkasındaki, Tanzimat döneminde Fossati biraderlerin tersim ettiği arşiv binasının kendi de yeri de bu iş için uygundur. Saray ve Bab-ı Ali’nin yanındadır.

Terk edilmiş binalar müze haline getirilmeli
Bu ay Has Ahırlar’da açılan “Venedik Kumaşları” sergisi gösterdi ki Topkapı Sarayı kumaş koleksiyonları bakımından her yerden gelen koleksiyonlarla boy ölçüşecek, hatta katkı yapacak zenginliktedir. Halen gündemde olan bir konu var; Halit Narin beyin başkanı olduğu Türkiye Tekstil İşverenleri Sendikası bir kumaş müzesi meydana getirecekmiş. Seçilen müze binasında pekala Topkapı eserleri için de ayrı bir bölüm meydana getirilebilir.

İstanbul’un mutena eski binalarının arasında atıl vaziyette veya terk edilmiş olanların müzelerimiz için kullanılması düşünülmelidir. Fatih’teki Darüşşafaka Lisesi veya Maçka Sanat Okulu bunlardandır. Topkapı Sarayı’nın kumaş seksiyonu daha önce bir sponsorun vaadine rağmen sözünü yerine getirmemesi dolayısıyla restore edilemedi. İkinci bağışçı kuruluşun da aynı şeyi yaptığını söylemeliyiz. Türkiye seçkinleri bağış yapmayı sevmiyor.

Gelecek nesillerin bugünkü halimizi ibret ve hatta nefretle anacaklarından korkarız. Nihayet İstanbul hâlâ bir şehir müzesine sahip değil. Bu konuda ciddi projeler de yok; Tarih Vakfı’nın Şehir Müzesi projesi gayriciddi idi. Sadece Topkapı Sarayı’nın önemli bir bölümünün, yani atölyeler bölümünün 16 yıl müddetle müzenin elinden alınıp fuzuli olarak işgal edilmesiyle sonuçlandı. Müzelerin bilhassa eski sarayların arazi ve binalarındaki bu gibi işgaller son yedi-sekiz yılın içinde bir hayli temizlenmişse de halen devam ediyor. Sür’atle bu sorunun çözülmesi gerekir.

2000 yılın metropolü İstanbul rastgele teşekkül etmiş perişan müze taslaklarının değil, malzemeyi iyi sunan, gerçek ve özgün nitelikli müzelerin şehri olmalıdır. Bazı müzeler var ki, heyecanla kuruluyor ama bütçesi ve personeli olmadığı için atıl ve bakımsız bir bina haline dönüşüyor. Buralardaki koleksiyonlar ve yapılan bağışlara da yazık oluyor. Sorunun çözülmesi geciktikçe de hakiki anlamda milli serveti eritiyoruz. Bazı müzelere, özellikle şahıs müzelerine mali destek isteyen yok ama hiç değilse takdir lazımdır. İstanbul Belediyesi’nin kurduğu Miniatürk, Panorama 1453 Fetih Müzesi’nin yanı sıra tabii ki Rahmi Koç Müzesi, Pera Müzesi gibi kuruluşlar için böyle bir yaklaşım söz konusu olmalıdır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 18.12.2011)

15 Aralık 2011

Muhteşem Süleyman'dan Aşk Şiirleri İngilizce'de

Nisan ayında BKG Yayınları tarafından çıkarılan Süleyman the Magnificent Poet, Türkiye’nin ilk kültür bakanı olan ve Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü başkanlığını sürdüren Talat S. Halman’ın Kanuni Sultan Süleyman’ın şiirlerinden yaptığı bir seçkiyi içeriyor. Yazarın mükemmel çevirisiyle İngilizceye aktardığı şiirler Osmanlı İmparatorluğu’na altın çağlarını yaşatan Kanuni’nin büyük bir fatih olmasının yanı sıra iyi bir şair olduğunu öğrenmemizi sağlıyor.

Döneminde imparatorluğu en geniş sınırlarına ulaştıran bu kılıç ve kalem ustası padişah, “Muhibbi” mahlasıyla yazdığı şiirlerle de diğer tüm Osmanlı padişahlarından daha çok mısra bırakmış. Süleyman the Magnificent Poet Kanuni Sultan Süleyman’ın şiirlerinin yer aldığı özgün divandan alınmış tezhipler ve padişahın yaşamını anlatan kitaplardan seçilmiş minyatürlerle kitap tasarımı açısından da dikkat çekiyor.

Kaynak: BKG

Türkler ve İbadet

Bartholomaeus Georgievic 16 yaşlarında bir delikanlı iken Mohaç seferi (29 Ağustos 1526) esnasında Türkler tarafından esir alınmış ve 13 yıl Türklerin esaretinde kalmıştır. Kurtulduktan sonra Avrupa'da Türklerle ilgili yayınlar yapmıştır. Kitabından bir parça;

...Türklerin, büyük masraflarla inşa edilen muhteşem ibadethaneleri vardır. Türkler kendi dillerinde buna "Mescit" demektedirler. Bu ibadethanelerin içinde hiç resim yoktur, sadece Arapça olan şu yazıyı gördüm: "La illah ilellah, Mehemmet İrretsul Allah, tanre bir peygamber hak" Bunun karşılığı şudur; Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur, Mehemmed onun elçisidir, Yaratan tek ve peygamberler eşittir. (Yazar manaları birbirine karıştırmış ve bazı yazıları okuyamammıştır)....

İbadethanenin yanında şaşırtıcı yükseklikte bir kule vardır. İbadet vakti geldiğinde kuleye onların imamları çıkar ve parmaklarıyla kulaklarını tıkayarak yüksek sesle "Allah Hecber" sözünü üç defa tekrar eder. Bunun anlamı tanrı tektir, gerçektir. Bunu duyanlar, eşrafdan olsun, avare avare dolaşanlar olsun, ibadetten yükümlü olan herkes bir araya gelirler. İmam kuleden aşağa iner ve onlarla birlikte dua eder. Bunu, vazifesi gereği günde beş defa gündüz v gece boyunca yapması gerekir.

Dua etmesi gereken herkes ellerini ayaklarını ve ayıp yerlerini yıkar. Sonra da üç defa başlarınıa su sıçratırlar ve şu sözleri söylerler; "Elhemdulillahi". Anlamı; Allah'a hamd olsun. Sonra ayakkabılarını -buna paşmak derler - çıkarırlar ve ibadethanenin kapısının önünde bırakıp içeri girerler. Bazıları yalınayak bazıları da temiz ayakkabılarıyla girerler. Buna "mes" denilmektedir. Bunlarla (kirli) yere basmamaktadırlar.

Kadınlar hiçbir zaman erkeklerle biraraya gelmezler. Erkeklerin onları görüp duyamayacağı, kendilerine özel yerleri vardır. Kadınlar ibadethaneye çok ender giderler; mesela Paskalya (bayram) ve "Cuma günü"...

Kaynak; Bartholomaeus Georgievic'in Türkler Hakkındaki "De turcarum Ritu Et Cearmoniis" (1544) Adlı Yazısı ve Türkçe Tercümesi N. Melek AKSULU BELLETEN, 216, Cilt: LVI - Sayı: 216 - Yıl: 1992 Ağustos(a.s)

Dersim Katliamının Belgesi

"Resmî belge, henüz Başbakan açıklamadan iki yıl önce ilk kez NTV Tarih Aralık 2009 sayısında yayınlanmıştır. Aralık 2011 sayımızda da belgenin detayı tekrar kullanılmıştır. Detaylı bilgi bu sayımızdadır."

NTV Tarih

11 Aralık 2011

Kanuni'yi ancak Taleyran anlar

Tarih milletin hafızasıdır; aynı zamanda yaşadığı sosyal zeminin ve geleceğinin düğümlendiği noktadır. Nasıl ki hafızası sağlıklı olmayan bir insan, bir horoz kesmediği halde kendisini onlarca kişinin katili zannedip polisten köşe bucak kaçabilirse, tarihini doğru dürüst bilmeyen milletlerde de aynı sosyal dengesizlik görülür. İdeolojinin karıştığı bir dönemin tarihini bilmek zaten mümkün değildir. Hiç değilse ideolojinin dışında kalmış dönemi kalın çizgileriyle muhafaza edebilirsek, gelecek nesillere ciddi bir miras bırakmış oluruz.

Geri kalmış ülkelerde unvanları, lakapları ya liderler kendileri beğenip alırlar ya da yakın çevreleri verirler. Mesela Kaddafi dört yıllık subayken darbe yaptı, kendisini albay ilan etti; nice acezelere şakşakçıları tarafından kurtarıcı olarak methiyeler düzüldü. Fakat Kanuni kendisine 'Muhteşem' unvanı vermekten haya ederdi; ona bu unvanı 'La Magnitique' kavramıyla Batılılar verdi. Ne çare ki kimileri üç kuruş kazanmak uğruna veya bazı çevrelerin hoşuna gitmek gayretiyle tarihte yerini almış bir cihangirin imajıyla rahatça oynayabiliyorlar. Aslında rüzgâr kayalardan ne alırsa, bunların gayreti de Kanuni'den onu alır. Çünkü Zigetvar'ın önlerinde fani âleme veda etmesiyle sona eren hayatı yalnız milletine değil, insanlığa mal olmuştur. Zafer üstüne zafer kazanmış, hizmetini yapmış ve gitmiştir. Artık görev tarihçilerindir; dönemini analiz edip gelecek nesillere intikal ettirmelidirler. Unutmamak lazım ki, böyle dev adamların hayatı sırlarla doludur; manevi derinlikten ve ihlastan dolayı da tarihçiler çetrefil soruların muhatabı olduklarını akıldan çıkarmamalıdırlar. Söz gelimi tarihçiler Kanuni'nin hayatında on rakamının ilginç bir yeri bulunduğunda ittifak halindedirler. Kendisi hicri onuncu yüzyılın başında gelmiş, Osmanlı'nın onuncu padişahıdır. On çocuğu vardı. Saltanatı yıllarında on sadrazam, on reisülküttap, on şeyhülislamla çalışmıştır. Döneminde on meşhur şair yaşadığı, on büyük fütuhatta bulunduğu ifade edilir. Bunları esas alarak da dönemindeki bazı eserler şöyle yorumlanıyor: Süleymaniye Camii'nde dört minarenin olması İstanbul'un fethinden sonraki dördüncü padişah Kanuni'yi, minarelerinde on şerefenin bulunması da Kanuni'nin onuncu padişah olmasını sembolize ediyor. Oysa Osmanlı'yı biraz tanıyanın kendilerini öne çıkarmayacağını bilir; çünkü onlar ne yapmışlarsa, Allah rızası, İslamiyet ve milleti için yapmışlardır. Kanuni döneminde yaşamış, onun tarihçisi olarak nitelendirilen Celalzade Mustafa Efendi kitabında Süleymaniye'nin dört minaresinin dört halifeyi, on şerefesinin de cennetle müjdelenmiş on ashabı remzettiğini belirtiyor. Bu da Osmanlı'nın en basit hareketini henüz izah edemediğimizi göstermektedir.

Mohaç Harbi başlamadan önce zırha bürünmüş Macar şövalyeleri savaşın sonucuyla ilgilenmeyip Kanuni'yi öldürmeye yemin etmişler. İlk işleri savaşı yönettiği yeri tespit olmuş. Vuruşanların arasından geçerek oraya yaklaşmaya başlamışlar. Yol alırken pek çokları ölmüş. Yeniçerilerin şiddetli bir mücadeleye giriştiği sırada Kanuni hayatta kalan üç şövalye ile kılıç kılıca gelmiş. Üç şövalyeyi tek başına öldürdüğünde rivayet birliği vardır. Bu mücadelenin olduğu yere sonradan 'Sultan Tepe' adı verilmiş, söz konusu olayın anısına da bir köşk yapılmıştır. Kanuni'yi öldürmek isteyen şövalyelerin sayıları kaynaklarda değişiktir; kimi 35, kimi 52 olduğunu belirtmektedir. Tarihçilerimiz bunu araştırma lüzumunu duymamışlar. Şövalye sayısı bir yana, yüz elli yıldan fazla bir zaman yönetimimizde kalan Macaristan'daki etkilerimiz bile hiçbir tarihçimizin zihnini ciddi bir şekilde kurcalamamıştır.

Avrupa'da gerçek ve kalıcı bir denge kurmak için toplanan Viyana Kongresi'nde Rusya'yı temsil eden Dibiyeviç, Eflak ve Boğdan diye andığımız bugünkü Romanya'nın Osmanlı yönetiminden tamamen ayrılıp Rus ve Avusturya nüfuz bölgesine girmesini savunur. Patavatsızca şunları söyler: "Türkiye'nin hayatı tamamen kaybolmuştur. Bugünkü anlamda bir devlet kuramayacakları aşikardır; komşuları ve yönettikleri kitleler için en büyük felaket haline geldiklerinin ciddi delili padişahlarına yaptıkları muamelelerdir. Dünyanın huzuru için Türk meselesinin halledilmesi şarttır. Hudutlarımızın yanıbaşında kokmaya başlayan bu cesedi bırakamayız."

III. Selim'e karşı ayaklanmayı kasteden Dibiyeviç'in konuşmasını manidar bir şekilde dinleyen kongrenin en önemli aktörü Fransız Taleyran ani bir hareketle başını kaldırır ve gözlerini kapıya diker. Bu hareketi salondaki herkesin dikkatini çeker; önce gülümser, sonra Dibiyeviç'e hitap ettiğini belli eder: "Hiç efendiler! Türklerden kokmaya başlayan bir ölü olarak söz edilmesi üzerine birden Muhteşem Süleyman'ı düşündüm ve bana kapıdan girecekmiş gibi geldi." Kanuni'yi ancak Taleyran idrakindekiler anlar; odun kafalıların harcı değil.

Mehmed Niyazi
(Zaman, 05.12.2011)

Edmondo D’Amicis çevirisi üzerine

Prof. Beynun Akyavaş A.Ü. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Fransız Filolojisi başkanıyken d’Amicis’in “İstanbul Seyahatnamesi”ni Türkçeye kazandırdı. Çok kullandığımız bir seyahatnamedir. Evvela bundan 130 sene evvel İstanbul’un uğrayacağı sanayi medeniyeti karşısındaki çevre faciasına ilk defa o değindi. Bu buruk bir kehanettir. Ve yazının şahane uslubunu Beynun Akyavaş muhtevalı bir Türkçeyle verir. İkincisi, İstanbul’un İtalyan nüfusu gibi bilinmeyen bir konuyu öğrenmek ve anlamak için bu kitabın canlı ve zeki tasvirlerine başvurulması gerektiğidir. Beynun Akyavaş’ın D’Amicis çevirisi bu yazarı bize fevkalade aktarıyor. Yeniden basmak isteyenin değerlendirmesi gereken bir metindir. Ticari tercihe karışmayız. Ama 19’uncu asra ait 5 bin adet seyahatnamenin içinde çevirtilmesi gereken daha niceleri varken; sayın Bardakçı’nın tenkitlerini göz önüne almamız gereken yeni bir çeviri fuzulidir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 11.12.2011)

İki imparatorluk eşzamanlı gerilemişti

1653’teki Pireneler ve 1699 Karlofça antlaşmalarının ardından, İspanya ve Osmanlı imparatorluklarını hakim iki kuvvet değil, savunma savaşları veren ve gerileyen iki ülke olarak saymalıyız.

Avrupa’da V. Charles ve Kanuni Sultan Süleyman arasındaki çatışma Avrupa’nın bir devrini kapladı. Bütün bu çatışma sırasında Katolik Fransa Habsburglara karşı, Charles V. ve kardeşi de Avusturya Habsburg Ferdinand’a karşı Türklerle sıkı bir ittifaka girmiştir. Bu ittifak, tarihi Fransız-Türk dostluğu olarak I. Dünya Savaşı’na kadar sürecektir.

Türk imparatorluğu İspanya’ya karşı bir başka cephe daha açtı; Protestanların desteklenmesi ve hatta kışkırtılması faaliyeti... Transilvanya krallığı Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı otonom bir krallık olarak Protestan karakteriyle Katolik Liga’ya karşıydı. Gene Habsburglarla arası iyi olmayan Polonya Cumhuriyeti de yer yer Türk desteği görüyordu. Asıl önemlisi; 16’ncı asır sonunda İspanya yüzünden İngiltere krallığı ile de yakın ilişkilere girilecek, I. Elizabeth ile Sultan III. Murad arasında ilk büyükelçi değişimi yapılacak ve ilk büyükelçinin masraflarını Levant Company karşılayacaktır. Ve İspanya’nın Akdeniz’deki ticaretine karşı önce İngiltere ve Fransa ve bağımsızlığından (1648) sonra da Hollanda ticaret gemilerine imtiyazlar verilecektir.

İspanya Türk imparatorluğu ve müttefikleri tarafından sadece askeri ve diplomatik değil, ticari bir kuşatma altına da alınıyordu. Hiç şüphesiz Habsburglar kadar Müslüman İran da Türk imparatorluğunun büyük rakipleriydi. Akdeniz dünyasının dengesini savaşlar ama daha çok diplomasi ve ticaret kuruyordu. 1683-1699 II. Viyana kuşatması ve onu izleyen savaşların, 1699’da Karlofça Antlaşması’yla Türk imparatorluğu aleyhinde sonuçlanması; İspanya ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa dengesindeki rollerini önemli derecede sarsmıştır. 1653 Pireneler Antlaşması ile İspanya, Fransa karşısında geriledi. Bundan sonra hakim iki kuvvetten değil, daha ziyade savunma savaşları veren ve iktisadi hayatları yükselişteki Atlantik ekonomileri karşısında gerileyen iki eski imparatorluktan söz etmelidir.
Fransız İhtilali Osmanlı’yı değil

İspanya’yı doğrudan etkiledi
Genelde 18’inci asrı İspanya ve daha çok Türkiye’de eski imparatorlukların gerileme dönemi diye yorumlarlar; bu çok doğru değildir. 18’inci yüzyılın İspanyol aydınlanması, idari reformlar, İspanya’yı değiştirmeye başladığı gibi Türkiye tarihinin 18’inci yüzyılına da “Osmanlı baroku” denir. Avrupa mimarisi, Avrupa dilleri, Avrupa hayatı yavaş yavaş girmeye başlamıştır. Asıl önemlisi Türk imparatorluğu 18’inci asırda Ruslar ve Avusturyalılarla devamlı savaş durumunda olduğundan orduyu ıslah etmek durumundaydı. Barok dönemin ordu ve donanma ıslahatı için teknoloji, veterinerlik, tıp, mühendislik ıslah edildi. Eğitim değişti. Mali sistem değişti. Bu, Türk toplumu için yenilikler dönemidir ve 19’uncu asrı hazırlamaktadır.

1789 Devrimi İspanya’da çok etkili olmuştur. Bu, İspanya’nın Avrupa dünyası ile olan yakınlığı ile ilgilidir. Osmanlı ise Fransız İhtilali ile doğrudan ilgilenmedi. Ancak Balkanlarda milliyetçi fikirlerin tohumlarının atıldığı söyleniyor. Aksine; Avrupa’nın ihtilal savaşlarına girmesi ve Napolyon işgalleri, Osmanlı İmparatorluğu’na askeri değişim için yeni fırsatlar verdi. 19’uncu yüzyıl Osmanlı imparatorluğu bu nedenle bir reform devrine girmiştir.
1923’ten sonra İspanya’yı zihnimizde yaşatan,

Yahya Kemal şiirleridir
18. ve 19. asırda iki ülkenin ticareti yoğun değildi, hac ziyaretleri dışında konsolosluk görevlerini gerektirecek yoğun trafik yoktu. Avrupa politikasında ve kıta içi savaşlarda artık ikisinin yan yana veya karşı karşıya gelmesini gerektirecek nedenler ortadan kalkmıştı. Kültürel ilişkilerin zayıfladığı görülüyor. İspanyolca sadece imparatorluğa sığınan İspanya Yahudilerinin kullandıkları, Kastilya lehçesine dayalı Judeo-İspanyol denen dildi.

İspanya cumhuriyet döneminde (1923’ten sonra) Madrid’de sefir olan büyük şairimiz Yahya Kemal’in şiirleriyle Türk zihninde yaşar. İç harpte bir ticari girişim dolayısıyla cumhuriyetçilere silah satmış durumdayız. Ama cumhuriyetçi gönüllüler arasında mesela bir küçük Türk birliği dahi yoktur. Kemalist Türkiye genel bir politika olarak İspanyol cumhuriyetinin ilanını kabul etmiş ve o sırada başkenti kralcılarla terk eden Yahya Kemal’i görevden almıştı. Fakat o vakit açıkça İspanyol cumhuriyetinin politik olarak desteklendiğini söylemek mümkün değildir.

Bugünün İspanya ve Türkiye’si yoğun ilişkilere girdi. Gençlik İspanyolca öğreniyor ve İspanyol kültürüne meraklı gruplar ve İspanya tarihine birinci el kaynaklardan inen, yaklaşan araştırmacılar ortaya çıktı. İş ve sanayi alemindeki işbirliği yavaş yavaş üniversitelere de geçiyor. Ama henüz kalabalık nüfuslu iki ülke için yeterli yoğunlukta bir ilişkiden bahsedilemez.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 11.12.2011)

07 Aralık 2011

II.Abdülhamid’in açtırdığı İşitme Engelliler Okulu

Osmanlılarda ilk İşitme Engelliler Okulu, II.Abdülhamid tarafından kurulan (1902) Yıldız Sağırlar Okulu'dur. Bu okulda, günümüz Türk İşaret Dili’nin muhtemel alt yapısını oluşturan Osmanlı İşaret Dili, öğretmenler tarafından okullarda sözel dille beraber kullanılıyordu. Tıpkı yazılı dilde olduğu gibi, bu okulda kullanılan işaret alfabesi de şu anda kullanılan alfabeden farklıydı. Bu okullarda batıda kullanılan işaret dillerinin kullanıldığına dair de hiçbir kanıt yoktur.

Kaynak: turkisaretdili.ku.edu.tr

Kasımpaşa Mevlevihanesi'nin Cümle Kapısı Kalıntısı

Hale bakın. Yazık günah. Ne ilgilenen var, ne koruyan kollayan. Bu ülke ve bu halk tarihinin kıymetini hiçbir zaman anlayamadığı gibi, ebediyen de anlayamayacak gibi görünüyor.

Hilâl-i Ahmer Dergisi (1921-1941)

İstanbul kurul üyeleri.

06 Aralık 2011

Yedikıta Dergisi'nin 40.Sayısı

Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi bu ay, İslâmiyet’in ilk yıllarından itibaren var olmuş ve Osmanlı devrinde hizmetlerini artırarak günümüze kadar ulaşmış olan Vakıf müesseseleri ile alakalı çarpıcı bir makaleyi kapağa taşıyor. Misyonerlerin Vakıf Avı adı altında, Ahmet Uçar’ın kaleme aldığı makale, İkinci Meşrutiyet’ten sonra misyonerlere satılan ecdat vakıflarını açığa çıkarıyor. Ahmet Uçar, Robert Kolej’den Konya Mevlana Vakfı’na uzanan, Misyonerlerin vakıf müesseselerini ele geçirme faaliyetlerine ışık tutuyor.

Dergide, tarihçi yazar Ömer Faruk Yılmaz’ın Haiti’de Osmanlı Vatandaşları makalesi de dikkat çekiyor. Dünyanın bir köşesinde, hâkim güçlerin yer altı ve yer üstü kaynaklarını ve insan gücünü ne pahasına olursa olsun gasp eden sömürgeci güçlerin faaliyetleri, günümüzde tarihin tekerrürünü göstermesi bakımından önemli…

Çanakkale’de İnsanlık ve Hukuk Dışı Davranışlar ile Selçuklularda Eğitim Faaliyetleri ve İlim Adamları makaleleri de dikkat çekiyor.

Bu sayıda dergide ek olarak 25-36. Sayılar Fihristi hediye ediliyor.

Birbirinden orijinal makalelerin yayınlandığı Aylık Tarih ve Kültür Dergisi Yedikıta, seçkin bayii ve kitap evlerinde...

Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi
Selman Kılınç / 0 212 6578800 – 157
bilgi@yedikita.com.tr

Osmanlı’da da bedelli askerlik vardı



İlk bedelliyi hangi padişah uygulamıştı?

Çukurova Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. İsmail Güneş, bedelli askerliğin ilk olarak 165 yıl önce 1846’da, Padişah II. Mahmud döneminde Yeniçeri Ocağı’nın kapatılıp düzenli orduya geçilmesinin ardından, "Bedel-i Fiahsi" adıyla "kendi yerine başkasını askere gönderme" şeklinde uygulanmaya başladığını söyledi. O dönem 5 yıl olan askerliğe gitmesi zorunlu olan kişilerin, işlerinden ayrı kalmaması ve ekonomik sıkıntılar yaşanmaması için uygulamanın yürürlüğe konulduğunu belirten Yrd. Doç. Dr. Güneş şöyle dedi: "Ancak bu bedel para olarak ödenmiyordu, yerine bir başka kişiyi askere gönderiyordu. Bedel verilecek kişinin 25- 30 yaşlarında, bulaşıcı hastalığı olmaması, ruhsal durumunun askerlik yapmaya elverişli olması, yüz kızartıcı bir suç işlememesi, çevresinde kötü tanınan biri olmaması gerekiyordu".

5 ay eğitim görüyorlardı

"Beyaz köleler bedel olarak verilebilirken, siyahi köleler bedel olarak kabul edilmiyordu". Yrd. Doç. Dr. Güneş, 1870 yılından itibaren ise bedelli askerliğin ’Bedel-i Nakdi’ adıyla para karşılığı da yapılmaya başlandığını kaydederek şunları anlattı: "1886’da yapılan değişiklikle sadece parasal usulle bedelli askerlik uygulamasına devam edildi. Sonraki yıllarda bedelli uygulamasından yararlanacaklara 50 Osmanlı altını verme zorunluluğu getirildi. Ayrıca memleketlerine en yakın askeri birlikte 5 ay süreyle eğitim görüyordu. 1911’de ise belirlenen rakam yüksek bulununca, bedel 30 Osmanlı altınına kadar düşürüldü".

Haber: Gazete Vatan

05 Aralık 2011

Osmanlı Ermenilerine Ne Oldu?

Timaş Yayınları'nın Tarih Editörü sayın Adem Koçal tarafından bana gönderilen bu kitabı henüz okumaya başlamadım. Ancak o kadar merak ediyorum ki bir an evvel sizleri de kitabın önemi hakkında bilgilendirmek istedim. Sadece tanıtım yazısını okumanız bile, sizi kitabı almaya yönlendirecektir. Özellikle Ermeni Meselesi'ne daha gerçekçi ve daha net bakabilmek için bu kitap tüm tarih severlerin yanı başında olmalı.

***

Ermeni meselesi konusunda şimdiye kadar yazılmış en tarafsız, gerçekleri olduğu gibi aksettiren önemli bir kitap ama Batı’da bu kitaptan kimse söz etmiyor.”
Kemal H. Karpat

Osmanlı Ermenilerine ne oldu? sorusu etrafındaki tartışmaların bundan böyle Lewy'nin kitabını dikkate almaksızın sürdürülebileceğini sanmıyorum. Umarım kitabı da en kısa zamanda Türkçeye çevrilir ve ilgilenen herkesin yararlanması mümkün olur.”
Şahin Alpay

"Bu tarihî olayı titizlik ve nesnellikle yeniden ele alan bu çalışma, sevindirici bir katkıdır. Lewy'nin kitabının, Ortadoğu tarihi ve siyaseti konusunda çalışan öğrenciler için okunması zorunlu bir eser sayılmaya başlaması kuvvetle muhtemeldir."
Insight Turkey

"Nihayet, 1915-1916’da Doğu Anadolu’daki Ermeni nüfusun tehcir edilmesi ile ilgili, her iki tarafın raporlarını inceleyen, dikkatli bir biçimde dengelenmiş, dürüst ve adil bir çalışma yapıldı."
Middle East Policy

Yayınlandığı günden beri Ermeni meselesi üzerine en çok tartışılan kitaplardan biri haline gelen Lewy'nin kitabı şimdiye dek yayınlanan eserlerden birçok açıdan farklı. Öncelikle 1915 ve öncesinde yaşananları kronolojik olarak ele alan yazar iki tarafı da tarafsız bir hakem gibi eleştirmekte, tarafların ileri sürdükleri kaynakları bir dedektif titizliğiyle incelemekte ve bunu yaparken her iki tarafın da duygusal deneyimlerine saygıyla yaklaşmakta. Lewy, Almanya, ABD ve İngiltere gibi devletlerine resmî arşivlerinde ve çeşitli yayınlar üzerinde yaptığı kapsamlı araştırmalardan elde ettiği bulguları bir araya getirerek 1915-16 yıllarına yeni bir bakış açısıyla yaklaşmakta. Kitapta soykırım iddialarına temel oluşturan belgeleri masaya yatıran Lewy, yaşananların önceden planlandığı iddialarını çürütürken, ölümlerin, dönemin şartları ve savaş ortamının yokluğu içerisinde gerçekleştiğini kanıtlarıyla ortaya koyuyor.

Ermeni meselesiyle ilgili akılda kalan birçok sorunun cevabının bulunabileceği eser, Osmanlı İmparatorluğu'nda neler yaşandığını merak eden okurlar için çok yönlü bir araştırma.

İncelemek ve satın almak için: Timaş Yayınları

28 Kasım 2011

Şaire tarihçi olarak başvuramayız

Necip Fazıl Kısakürek Türk dilinin hiç tartışmasız en büyük şairlerindendir. “Kaldırımlar”ı okuyup sevemeyecek bir Türk ve doğru yapılmış bir tercümesine hayran olmayacak bir gayri-Türkün tasavvuru mümkün değildir. Üslubuyla kitleleri ve bir dönemin gençliğini sürüklemiştir.

II. Abdülhamid Han ve sonra Sultan Vahdettin için yazdıklarını tefrika halinde okurdum. Derken şiirindeki ölçüyü, dengeli ağırlığı bu yazılarında bulamadığımı fark ettim.

II. Abdülhamid onun tarafından sahneye de çıkarılmıştı. Tiyatroda çizilen çığırtkan Abdülhamid Han, tarihte de edebiyatta da olmamalıydı. Her söylediğinin bir ağırlığı olan, susmayı konuşmaktan daha etkili hale getiren Avrupa’nın büyük diplomatı böyle çizilemezdi. Üstadın kendi Abdülhamid’ini yarattığını araştırmalarımda daha iyi gördüm. Pekalâ, şair ve edipten tarihçi titizliğini bekleyecek değildik ama kantarın topunu da kaçırıyordu. Maalesef tarihi drama ve tarihçilik başka bir platform. Sahip olmakla iftihar ettiğimiz bu şaire tarihçi olarak başvuramayız. Bazı konuların hassasiyetini hatırlamak zorundayız.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 27.11.2011)

Abdülaziz’in İngiltere ziyareti

Avrupa’ya devlet ziyareti yapan ilk padişah Sultan Abdülaziz Han’dır. Abdullah Gül’ün İngiltere’ye gidişi, Abdülaziz’in Londra seyahati hakkında yapılan hatalı yorumları hatırlattı.

Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül ve refikalarının Birleşik Krallık’ı ziyaretleri (yılda sadece iki devlet başkanının davet edildiği açıklandı) basında birtakım tarih spekülasyonlarına konu oldu. Bunlardan birincisi; Abdülaziz Han’ın Londra’da City Hall’da Rusya sefiresinin dansını çok beğenip kadını hususi dans ettirmesi. İkincisi ise padişahın uzun nutkuyla kraliçenin canını sıkması. Tarihi olay nakliyle menkıbeciliği birbirine karıştıran iletişim dünyamız bu gibi hataları sık yapar. Sultan Abdülaziz Han okul kitabından tutunuz, Wikipedia’ya kadar her yerde oldukça değişik ve yanlış verilen bir portredir. Bu gezinin çerçevesinde kendisini, özelliklerini betimlemek gerekir.

Daha önce Mısır’a gezi yapmıştır. Bu, Hidivlik Mısır’ında Osmanlı’nın gücünü ve hakimiyetini göstermek amacını taşır. En azından protokolde kimin üstün olduğunu Mısır halkı görmüştür. Bu bir dış gezi sayılmazdı çünkü Mısır imparatorluğa bağlı yarı özerk bir eyalet statüsündeydi. Dolayısıyla Mısır’ı alan Yavuz Sultan Selim Han’dan sonra oraya giden ilk padişah olsa da babası II. Mahmud gibi bir iç gezi yapmış sayılır.

Fakat 21 Haziran 1867’de Marsilya’ya, Paris sergisinin açılışından sonra da 11 Temmuz’da İngiliz toprağına ayak bastı. Padişahı karşılayan orkestra bizzat kendisinin bestelediği marşı çalıyordu. Şüphesiz asrın büyük eserleri arasında sayılmaz ama bugün bile yeniden icra edilen “Valse Davet” gibi parçaları vardır. Padişah üstelik iyi bir ressamdı. Fransa ve İngiltere’de başta imparatoriçe Eugenie gibi birçok zarif ve seçkin aristokratın beğenisini kazandı.

Rıhtımdaki karşılama: “Yaşasın Türk hakanı
Veliaht Murat Efendi de bu beğeniyi perçinledi. Geleceğin Sultan II. Abdülhamid’i de ikinci veliaht olarak heyetteydi. Bizzat Mehmet Emin Ali Paşa ve Keçecizade Fuat Paşa gibi bütün Avrupa’nın hayranlığını kazanan diplomatlar, tecrübeli hariciyeciler, bu arada Kraliçe Victoria’nın çok beğendiği büyükelçi Kostaki Munurus Paşa’nın bulunduğu yerde olmadık protokol hataları olmaz, olmadı da. Ali Kemali Paksüt Bey’in naklettiği gezi günlüğünde ilginç pasajlar vardır. Kraliçe Victoria torunlarından birini veliaht Murad Efendi ile (geleceğin V. Murad’ı) evlendirmek istedi. Fuat Paşa bu isteğe bayıldı, padişahın cevabı ise “tövbe estağfurullah” oldu. Sultan Abdülaziz Han’ı Budapeşte’de Macar ayanı büyük bir özlem ve hürmetle karşıladı. Vakı’a Avusturya-Macaristan’da çifte monarşi rejimine geçilmişti ama Macar soyluları ve aydınları arasında Türkler hakkında farklı ve hayırhah bir hava vardı. Onu rıhtımda “Yaşasın Türk hakanı” diye karşıladılar.

Abdülaziz Han’ın Avrupa seyahati Belçika, Hollanda, Almanya gibi ülkeleri de kapsadı. Richard Wagner’e Bayreuth opera binası için önemli bir bağışta bulundu. Bu gezi bir şark senyörünün acemice bir gezisi değildi; 46 gün içinde Osmanlı Türk hakanı üniversal protokole uygun ve kendine has bir zarafeti sergiledi. Tek noksan maalesef gerek hükümet gerekse Kostaki Muzurus Paşa dışında hükümet erkanının, devrin gereği bu geziye eşleri olmadan katılmasıdır. 19’uncu asır protokol aleminde bunun kendine göre garip bir istisna olduğunu belirtmek gerekir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 28.11.2011)

24 Kasım 2011

Tarihçiler Dersim'i nasıl yorumluyor?

Dersim'de yaşananları tarihçilere sorduk. Meselenin muhataplarının uzlaşması için arşivlerin açılması hepsinin öncelikli talebi. Başbakan'ın özrü ise, devletin bir kabahatiyle yüzleşmesi açısından bir ilk, tarihsel olarak bunun altını çiziyorlar.

Tarihçi Dr. Coşkun Yılmaz
Özür dilemek o devleti yönetenleri yüceltir
Dersim Olayı mahiyeti itibariyle, icrası itibariyle Türkiye tarihinin en dramatik olaylarından biri. Dolayısıyla bugünkü tartışma karar vericilerin, uygulayıcıların geleceğe bakışı açısından bir hatırlatmada bulunuyor. Bu hatırlatma tarih diye bir hafızanın var olduğunu, kaydettiğini ve mutlaka bir gün bununla hem muhatapların hem de onun temsilcilerinin yüzleştiği hadisesini gündeme getiriyor. Bu olayın sadece kültür, etnik ya da mezhep vakası olarak ele alınmasını doğru bulmuyorum. Bu Türkiye’nin hem idare, hem siyasal hem de toplumsal tarihi açısından birçok hadise ile ilintilidir. Başbakanın açıklamalarına gelince; bunu da devletin toplumun idarecilerin tarihle yüzleşmesi, buluşması ve tarihi bir muhasebe bir ibret, bir ders ve bir tecrübe olarak ortaya koyması açısından da umut verici bir gelişme olarak gördüğümü belirtmek isterim. Devlet neticede millet için var olan ve var olması gereken bir kurum. Burada bir adaletsizlik var ise devletin bundan özür dilemesi bir ilktir ve çok önemli bir gelişmedir. Bugün adına gelecek nesiller için tarihe not düşülecek sayfalardan birisidir. Devletin bir haksızlığı ve yanlışı karşısında bunu dile getirmesi ve geri adım atması ancak o devleti ve o devleti yönetenleri yüceltir. Devletle milletin buluşmasını, kaynaşmasının temelinin harcını oluşturur. Olayın politik ve ideolojik kavgadan da çıkarılıp tarihi bir vaka olarak açıklanması gerekiyor.

MHP Milletvekili, Eski TTK Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu
İstenmeyen bir takım nahoş şeyler de oldu
Dersim’de yaşananlar 1937-1938’in meselesi değil, ta Osmanlı’dan beri orada feodal bir yapı var. Osmanlı devleti de orada bir harekata girişmek istiyor ama Rumeli isyanı için çıktığı için Dersim’le ilgilenecek zaman bulamıyor. Ben meselenin etnik kökene dayandırılmasını yanlış buluyorum. Bir kere Alevi meselesi değil, pek çok eşkıya grubunu orada saklandığını belirtiyor Ahmet Cevdet Paşa raporlarında. Türkiye Cumhuriyeti de feodal yapıyı kabul etmiyor, devletin otoritesini o bölgelerde de kuruyor. Olaylar sırasında istenmeyen bir takım nahoş hareketler de söz konusu.

Taner Akçam/ Minnesota Üni.
1913’te başladı 2007’de bitti
Dersim, 1913’te başlayan ve tüm Cumhuriyet boyunca devam eden, Anadolu’nun Müslüman-Türk eksenli homojenleştirilmesi politikalarının son halkasıdır. Bence 1913’de başlayan süreç 2007’de Hrant Dink’in imha edilmesiyle tamamlanma aşamasına gelmiştir. 1913 Balkan yenilgisiyle başlayan, 1914 baharında Ege ve Trakya sahillerinden Rumların, Yunanistan’a sürülmesiyle sistemli hal alan süreçten söz ediyorum. Dersim, ilk defa Hristiyan olmayan ve ama Müslüman da olmayan bir etnik-din grubunun imhaya tabi tutulmasıyla öncekilerden ayrılır. Dersimlilerin 1915 Ermeni soykırımı sırasında takındıkları tutum onların imhasında ayrı bir rol oynamıştır. Başbakan Erdoğan, 1938-9 Dersim katliamını CHP’nin üstüne yıkarak işin içinden çıkamaz.

Cemal Taş/Araştırmacı
Katliamı sözlü tarih doğrular
Dersim’de bir isyanın olmadığı çok açık. 20 yıldır Dersim sözlü tarih çalışmaları yapıyorum, gerek tanıklardan dinlediklerimiz, gerek konuyla ilgili materyaller ve askerlerin anılarında açıktır ki, orada kapsamlı bir katliam yapılmıştır. 1937’de Dersim’e silahlar teslim edildi, Elazığ’da yargılamaları yapıldı. 1938’de temizlik harekatı başlatıldı. Katledilen kafileler su kenarlarında öldürülmüş. Sayısı fazla olanlar kurşunlanıp suya atılmış, küçük kafileleri de süngüyle öldürmüşler. Süngüyle öldürmenin nedeni de mermi harcamamak. Gerçekten isyan olsaydı insanlar kaçmazdı. Benim ailemden 20 kişi götürülüyor, 1 kişi yaşıyor, süngü izleri duruyor vücudunda. Toplu mezarların da yerleri belli.

Şükrü Aslan/ Mimar Sinan Üniversitesi
Genelkurmay arşivleri dönüm noktası
Başbakanın açıklamaları genel olarak olumlu. Bugün açıkladığı belgeler aslında bilinen belgelerdir ama bunların bu ülkenin başbakanı tarafından açıklaması önemlidir. Türkiye’de ilk kez bir başbakan Dersim’de yaşananların devlet tarafından gerçekleştirilen bir katliam olduğunu ve bunun çok önceden adım adım planlandığını söyledi. Bu ifadeler meselenin bundan sonraki kısımlarını tartışmak açısından olumlu bir kanal açtı. CHP ve diğer partilerin de tarihimizin önemli bir parçasını oluşturan Cumhuriyet dönemi politika ve pratikleriyle yüzleşmesi yönünde bir beklenti oluştu. Politik aktörler üzerinden bugünkü siyasi partilerle Dersim hadisesinin sorumluluğu tartışılacak, bu sorumluluk Fevzi Çakmak, Şükrü Kaya ve Celal Bayar başta olmak üzere Demokrat Parti ve sonraki siyasi partiler için de bir sorumluluk yaratmaktadır. İkincisi, arşivlerin açılması konusunda asıl beklenti Genelkurmay arşivlerinin açılmasıdır. Çünkü o devrin politikaları büyük ölçüde askeri hiyerarşi üzerinden uygulanmakta ve kayıt altına alınmaktadır. Dolayısıyla Başbakanın açıklamaları da ancak kendisine bağlı bulunan Genelkurmay Başkanlığı arşivlerinin açıklanmasını sağladığı taktirde tamamlanmış olacaktır.

Ayşe Hür/Taraf Gazetesi
Atatürk operasyonun başındaydı
Dersim’in, Kemalist elitlerinin deyimiyle Cumhuriyet için “bir çıbanbaşı olması”, Dersim’in sosyo-kültürel, etnik ve dinsel yapısından kaynaklanıyordu. Hedef Türkçe konuşan, kendini Türk hisseden, İslam’ın devlet tarafından şekillendirilmiş Sünni yorumunu esas alan, Batılı anlamda modern, merkezi yönetime tabi bir Türk ulusu yaratmaktı. Dersim’i bu resme oturtmak kısa sürede olacak iş değildi. O halde bu işi radikal biçimde ele almak –onların deyimiyle- “kesin bir ameliye yapmak” lazımdı. 1937’deki birinci harekâtta İsmet İnönü başbakandı. 1938’deki ikinci harekâtta ise Celal Bayar başbakandı. Her iki harekât sırasında da Apdullah Alpdoğan “Dersim Valisi ve Sıkıyönetim Komutanı”, Fevzi Çakmak Genelkurmay başkanı idi. Atatürk ise bu ekibi birinci elden yöneten kişiydi. Bazılarının iddia ettiği gibi Atatürk o günlerde gerek zihinsel, gerekse bedensel açıdan sağlıklıydı ve tam anlamıyla iktidara sahipti. Yani Dersim’de yaşanan korkunç olayların sorumluluğundan, ne Cumhuriyetimizin kurucu babası Atatürk, ne o yılların tek partisi CHP, ne CHP geleneğinin sembol ismi İnönü, ne sağ muhafazakâr geleneğin temsilcisi Celal Bayar, ne de İslami muhafazakârların saygıyla andığı Fevzi Çakmak kurtulamaz. Bence bugün en büyük sorumluluk AKP’ye düşüyor.

Kaynak: Radikal

22 Kasım 2011

Yeniçeri Ocağı Tarihi ve Yasaları

Yıllarca önce Türk Diplomatik adlı bir dergi vardı. Son derece kaliteli, Türk Dünyası ve uluslar arası ilişkiler konusunda uzmanlaşmış bir dergi idi. Türk Diplomatik Erol Cihangir tarafından çıkarılmaktaydı. Değerli araştırmacı Erol Cihangir, artık Turan dergisini yönetiyor. Hani Şeyh Şamil’in duasında bir sitem vardır ya, “Şamil’i bilmeyen Ata’sını ne bilir?” diye, biz de “Turan dergisini bilmeyen de Yeniçağ gazetesini ne bilir?” diyerek bu sitemi bir başka boyuta taşıyabiliriz. Çünkü Turan dergisi öyle önemli bir dergidir.

Erol Cihangir sadece Turan dergisinin genel yayın yönetmeni değil aynı zamanda Doğu Kütüphanesi adlı yayınevinin de sahibidir. Doğu Kütüphanesi, güncel konulardan çok tarihi araştırmaları yayınlayan ihtisaslaşmış bir yayınevidir. Bugünlerde Erol Cihangir, büyük bir projeye imza attı ve İsmail Hami Danişmend’in İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi adlı altı ciltten oluşan dev ansiklopedik kitabını yayınladı. Ancak bu konuya bir başka yazımda değinip, bugün Doğu Kütüphanesi’nin yayınladığı bir başka çok önemli kitaba değinmek istiyorum: Kitabın adı, Yeniçeri Ocağı-Tarihi ve Yasaları. Kitabın yazarı, değerli tarihçi Orhan Sakin.

Yeniçeri Ocağı-Tarihi ve Yasaları, kuşe kağıt, pahalı baskı gibi özel ürünler kullanılmamış olmasına rağmen, baskı kalitesi açısından bugüne değin gördüğüm en şık ve kaliteli baskıya sahip kitap. Bu tür kitaplarda alışık olmadığımız şekilde kitabın içinde onlarca büyük bir bölümü renkli olan resimler ile yeniçerilerin değişik sınıflarının ne giydiklerini görmek mümkün. Ancak kitap sadece şekil açısından mükemmel değil. Osmanlı arşivlerinde uzman olarak çalışan ve bu kitabından önce Türk tarihi ile ilgili 12 değerli esere imza atan Orhan Sakin, Yeniçeri Ocağı-Tarihi ve Yasalarıadlı kitabında 200 seneden bu yana geçerli olan ve genel kabul gören bir teze meydan okuyor, sarsıyor. Orhan Sakin’in savunduğu tezi 18 yaşında iken bir cümlede özetlenmiş şekilde rahmetli Dündar Taşer’den okuduğumu hatırlıyorum. O zaman garipsemiş, dudak bükmüştüm. Ve şimdi Dündar Taşer’in neden Dündar Taşer olduğunu bir kez daha anlıyorum. Allah rahmet eylesin.

Orhan Sakin, Osmanlı tarihi boyunca gerçekleşen Yeniçeri isyanlarını nedenlerini ortaya koyarak inceliyor. Padişah ile Yeniçeriler arasındaki ruhi birliğin 3. Murad döneminde nasıl ve neden koptuğunu ortaya koyuyor. Yeniçeri isyanlarının ekonomik sebeplerini, saray hiziplerinin etkin rollerini ortaya koyuyor. Ve nihayet, 3. Selim ve 2. Mahmud dönemine odaklanarak, genel geçerli “Yeniçeriler her türlü olumsuzluğun nedeni idi, kaldırılmaları hayırlı oldu” şeklinde 1826’dan buyana devam eden tarihsel tespit/propagandayı çok soğukkanlı ve bilimsel bir şekilde sorguluyor.

Orhan Sakin, Yeniçerileri yıpratmak amacı ile siyasetçilerin nasıl psikolojik savaş sürdürdüklerini, Yeniçerileri nasıl düşman karşısında arkadan vurduklarını, kendi askerlerine ihanet ettiklerini anlatıyor. Tabii kendi askerine ihanet eden siyasetçiler kaçınılmaz olarak kazanabilecekleri savaşları kaybediyor, bastırabilecekleri isyanlar denetim dışına çıkıyor.

1826’da Türkiye’nin devlet yapısını Avrupa’nın istekleri doğrultusunda yeniden inşa etmeye karar veriyor. Yeniçeri Ocağı ise Avrupai dönüşümün karşısında Osmanlı-Türk direnişini temsil ediyor. Yeniçerinin aşılması, devletin Avrupalılaşması için kaçınılmaz gereklilik. Yeniçerilerin tasfiye edilmesinin nedeni modern savaş usullerini öğrenmeyi reddetmeleri olarak izah edilmektedir. Orhan Sakin ise bunun bu kadar basit olmadığını ortaya koyuyor. Üstelik Yeniçeri Ocağı yok edildiği tarihte devletin başka bir ordusu yok. Yeniçeri Ocağı’nın imhasını takip eden dönemde önce 20 Ekim 1827’de Navarin’de donanmamız imha ediliyor. Böylece kara ordusundan sonra deniz kuvvetlerimiz de yok oluyor. 1828/29’da Rus Ordusu saldırıya geçiyor ve Osmanlı yeniliyor. 1829’da Yunanistan bağımsızlığını ilan ediyor. Aynı yıl Sırbistan özerkliğini kazanıyor. 1830’da Cezayir, Fransız Ordusu tarafından işgal ediliyor. Özetle, yenileşme orduyu yok edince sonuç dirençsiz teslimiyet oluyor.

Orhan Sakin kitabın ikinci bölümüne, 06’da yazılmış olan Yeniçeri Tarihi adlı bir Osmanlı eserini günümüz Türkçesine tercüme ederek koymuş. Burada yazdıklarım tabii ki kitabın özeti değil. Üstelik daha bir köşe yazısına giremeyecek o kadar şaşırtıcı bilgi var ki kitapta. Orhan Sakin’i böyle bir kitabı yazdığı, Erol Cihangir’i ise yayınladığı için tebrik ediyorum. www.haberiniz.com okuyucularına ise hem bu kitabı temin edebilmeleri hem de Turan dergisine abone olmaları için 0212 520 27 19’u aramalarını öneriyorum ya da kitapkurdu.com veya idefix.com gibi internet sitelerinden bu kitabı satın alabilirler.

Ümit Özdağ

Kaynak: Haberiniz

21 Kasım 2011

Fahreddin Paşa - Ermeni Meselesi 3

Musa Dağ Vakası ve Fahreddin Paşa’nın Raporu
Musa Dağ, Hatay’a bağlı Samandağ (Süveydiye) İlçesi’nden geçen Asi Nehri’nin Akdeniz’e karıştığı Amanos Dağları eteklerinde bin metre yüksekliğinde büyük sivri kayalık ve çalılarla kaplı bir dağdır. Bu dağın dünya çapında meşhur olması, Ermenilerin burada yaptıkları isyanı anlatan ve daha sonra sinemaya da aktarılan, Franz Werfel’in “Musa Dağ’da Kırk Gün” adlı romanı ile olmuştur. Yanlış olarak bir tarih kitabı veya belgesel olarak algılanan roman ve film, Batı’da Türk aleyhtarı bir kamuoyunun oluşmasında hayli tesirli olmuştur.

Bu roman ve film projesi daha o yıllarda Almanya, Türkiye ve ABD açısından bazı siyasî ve diplomatik gelişmelere sebep olmuştur. Biz burada 1933’te yayınlanmasından itibaren dünya kamuoyunu Türkler aleyhine etkileyen romanın dayandığı Musa Dağ Ermeni hâdiselerine kısaca temas edeceğiz.

Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra İskenderun ve Halep bölgesini işgal imkânı arayan başta Fransa olmak üzere İtilâf Devletleri İskenderun şehrini altı defa denizden bombalamakla kalmayarak Doğu Akdeniz’i de denizden abluka altına almışlardı. Yapmak istedikleri çıkarmayı kolaylaştırmak için bölgenin Hıristiyan halkını ayaklandırmaya çalışıyorlardı.

Yine bir Ermeni araştırmacı tarafından yapılan çalışmaya göre 14 Eylül 1915 tarihine kadar Fransız savaş gemileri tarafından Port Said’e getirilen Musa Dağlılar 4.088 kişidir. Bu bilgilere rağmen hâlâ Musa Dağ Ermenilerinin devlet tarafından planlı yok edildiği propagandasını yapmanın ne kadar büyük bir yanlış olduğu ortaya çıkmaktadır. Aynı gazetenin iddiasına göre Musa Dağ’da Osmanlı güvenlik kuvvetlerine direnen 5.000 kişiden 951’i ölmüştü. Bu rakamın da gerçeği yansıtmadığı rakamların tutarsızlığından anlaşılmaktadır. Mavi Kitap’ta ise Musa Dağı Ermenilerinin sayısı hakkında 4.058 ilâ 4.200 arasında çelişkili rakamlar verilmektedir.

21 Ekim 1915 tarihinde Egyptian Gazetesi bu haberi direnişçilerden aldığı bilgiye dayanarak şöyle vermektedir: “Tepe eteğindeki köylerimizi savunmanın imkânsız olduğunu düşünerek alabildiğimiz kadar yiyecek ve malzeme ile üç saat mesafedeki Musa Dağ’ın Damlacık denilen tepelerine çekildik. Altı Ermeni köyü olarak toplam 5.000 kişi idik. Hayatta kalanlar, 4 yaşının altındaki bebek ve çocuklar 413, 4-14 yaş arası kızlar 505, 4-14 yaş arası oğlanlar 606, 14 yaş üstü kadınlar 1.449, 14 yaş ve üzeri erkekler 1.076 olmak üzere toplam 4.049 kişidir”.

Amerika’da çıkan Outlook gazetesinin 1 Aralık 1915 tarihli sayısında Zeytun ve Musa Dağ isyanları hakkında bilgi veren Papaz Dikran Andreasyan ise Musa Dağ isyanının 1915 yılı baharında Osmanlı Devleti’nin 6.000 kadar askerini kasabanın yakınındaki kışlalara yerleştirmesi ve Ermeni manastırının boşaltılmasını istemeyen Ermenilerin askerlere direnmesiyle başladığını iddia etmektedir. Bu ifadeler, Ermenilerin isyan çıkarmak için suni sebepler aradıklarını göstermektedir.

Papaz Dikran’ın daha sonra anlattıkları da bu tespiti doğrulamaktadır. Çünkü İskenderun gibi düşman askerlerinin çıkarma yapması ihtimali bulunan bir yerdeki kışlaya hükümetin asker yerleştirmesi çok normal bir harekettir. Bölgede Osmanlı vatandaşı olarak yaşayan Ermenilerin kendi güvenliklerini sağlamaya da yönelik bu teşebbüsten aslında memnunluk duymaları gerekirdi. Papaz Dikran, bu direnişten sonra hükümetin 13 Temmuz 1915 tarihinde tehcir kararı aldığını ve bu karara uymak istemeyen altı Ermeni köyünün direnmek üzere Musa Dağ’a çıktıklarını belirtmektedir. Samandağ Ermenilerinin isyanlarında, İtilâf Devletleri’nin Çanakkale’de başarılı olacağı ümidi de etkili olmuştur.

İsyan eden Ermeniler yanlarına uzun süre yetecek yiyecek, içecek ve hayvan sürülerini de almışlardı. Musa Dağ’ın Damlacık mevkiine çıkan 5.000 kadar Ermeni siperler kazarak ve dağa çıkan önemli geçitleri tutarak muhkem bir savunma hattı kurmuşlardı. Ermenilerin ellerinde 120 adet son model tüfek, av tüfekleri, filinta tüfekler ve süvari tüfekleri bulunuyordu.

21 Temmuz’da Ermeniler ile Türk kuvvetleri arasında çatışmalar başladı. Bu çatışmalarda sayıca güvenlik kuvvetlerinden çok olan Ermeniler 200’den fazla askeri şehit ettiler. Kırk gün kadar devam eden direnişlerinden sonra Ermeniler, yiyecek ve cephanelerinin azalması üzerine Halep’teki Amerikan Konsolosu Mr. Jakson’a ve İskenderun kıyılarında bulunan İngiliz, Fransız, Rus ve İtalyan savaş gemilerine haber göndererek onlardan Hıristiyanlık adına kendilerini Kıbrıs’a götürmelerini, bu mümkün olmazsa yeterli silah ve cephane göndermelerini istediler. Alacakları silahlarla Türklerle savaşmaya devam ederek İtilâf Devletleri’ne yardımcı olacaklarını da söylemekten geri kalmadılar (2 Eylül 1915).

Papaz Dikran Andreasyan, direnişlerinin elli üçüncü günü Türk güvenlik kuvvetlerinin çatışmayı keserek Ermenilere teslim çağrısı yaptıkları bir sırada Guichen (Goşin) adlı bir Fransız savaş gemisinin yardımıyla Jeanne D’arc (Jandark), Desaix kruvazörü, dört Fransız ve bir de İngiliz kruvazörü ile 14 Eylül 1915 tarihinde Port Said Limanı’na rahat bir şekilde nakledildiklerini anlatmaktadır. Bu kadar çok Ermeni’nin Kıbrıs’a gönderilmesi kabul edilmeyince Fransız muhripleriyle İskenderiye’ye nakline karar verildi.

Musa Dağ Ermenileri Süveyş Kanalı’nın Asya tarafında Lazaret toplama kampına yerleştirildiler. 4. Ordu Kumandanı ve Bahriye Nazırı’nın Kudüs’ten Başkumandanlık Vekâleti’ne gönderdiği 14 Eylül 1915 tarihli şifreli yazıda bu hâdise şöyle anlatılmaktadır:

“Musa Dağ’da direnen Süveydiye Ermenileri büyük ihtimalle aldıkları davet üzerine Viktor Hugo, Hanri Fastersin, Lui ve isimleri anlaşılamayan diğer üç Fransız harp gemisinde toplanmışlar. Âsilere karşı 41. Fırka’nın iki alayı ile bir cebel takımı sevk edilmiştir. Viktor Hugo ve Dördüncü Hanri gemileri Kabaklı (Mevaklı) civarındaki kıtaların ordugâhını da bombardıman ederek asker ve ahaliden 8 şehîd, 2 yaralı ve 20 hayvanın telef olmasına sebep olmuştur. 30 Ağustos 1331 (12 Eylül 1915) gecesi âsilerin saklandıkları Damlat’a gelen müfreze hiçbir âsiye rastlayamamıştır. Bunların gece yarısı düşman gemilerine gittikleri anlaşılmıştır.”

“Fransız filosuna karşı ordugâhın gizlenmesine ehemmiyet vermeyerek boş yere kayıp verdirenlerle, Ermenilerin kaçmasına sebep olanları şiddetli cezalandırmak için Fahreddin Paşa, Bahriye Nâzırı’nın emri üzerine derhal oraya gitti. Bundan sonra İskenderun ve Antakya’daki Ermenilerin tehciri hızlandırıldı.”

Fahreddin Paşa, Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan bu hadiseleri ve kendi ilgisini, yukarıda adı geçen romanın yayınlanmasından sonra şöyle anlatmaktadır:

“Birinci Dünya Harbi sırasında İtilâf Devletleri’nin İskenderun kıyılarına bir çıkarma yapacağı sözleri etrafa yayılınca Samandağ bucağına bağlı yedi Ermeni köyü halkı hükümete olan vergi borçlarını ödememişler, Osmanlı Silahlı Kuvvetleri’nin ihtiyacı için gereken yardımı yapmamışlar ve isyan etmişlerdir. Bu isyanın hemen bastırılması için askerî kuvvetlere ihtiyaç duyulmuş, bunun üzerine bir jandarma alayı bölgeye gönderilmiştir. Daha sonra da 4. Ordu Kumandanlığı tarafından bu bölgelerde yaşayan Ermenilerin başka yerlere göç ettirilmesi Başkumandanlığa tavsiye edilmiştir. Başkumandanlıktan alınan yetkiye göre âsilere göç için yedi günlük bir süre verilmiş, fakat âsiler bu sürenin sonunda göç etmeyerek Musa Dağ’a çıkmışlardır. Bunun üzerine hükümet, emirlere uymaları için âsilere memurlar göndermişse de Ermeniler bunları dinlememiş ve silahla karşı koymuşlardır. Başka bir çıkar yol bulamayan bölge kumandanı Albay Galip jandarma alayıyla Musa Dağ’a inen yolları kontrol altına aldırmış ve bizzat kendisi Musa Dağı’na çıkarak son bir defa daha isyancılarla konuşmak istemişse de, dağ üzerinde hiç bir kimsenin kalmadığını görmüştür. Yapılan incelemede, Ermenilerin denize doğru inen bir yamaçtan Akdeniz’e indikleri anlaşılmıştır. İzleri takip ederek deniz kıyısına kadar inen Albay Galip, burada 20-30 kadar hayvan ölüsüyle karşılaşmıştır. Yapılan araştırmada İskenderun kıyılarını gözetleyen bir Fransız harp gemisinin Musa Dağı’ndan verilen işaret üzerine kıyıya bir sandal göndererek buradaki Ermeni çete başlarını ve diğer isyancıları gemiye taşıdıkları anlaşılmıştır. Bu konu Fransız hükümetinden sorularak, doğruluğu öğrenilebilir. Daha sonra Musa Dağı’nda yapılan araştırmalarda, hiçbir insan cesedine rastlanmadığı gibi, yaralı veya hasta bir kimse de bulunamamıştır. Bu bakımdan Yahudi asıllı Werfel tarafından yazılan ve bütün dillere çevrilerek dağıtılan bu kitabın konusunun tamamen hayalî ve uydurma olduğu, Türkler aleyhinde kamuoyunu yanıltmak için bir propaganda niteliği taşıdığı sonucuna varılmıştır.”

Görüldüğü gibi, bir Türk askeri olarak Fahreddin Paşa, bölgesi Suriye’de, Adana, Urfa, Zeytun (Süleymanlı) ve Haçin (Saimbeyli) Ermeni isyanlarının bastırılmasında önemli bir rol oynamıştır. Yaptığı başarılı çalışmalardan dolayı Fahreddin Paşa Başkumandanlık Vekâleti tarafından 27 Eylül 1915’de muharebe gümüş madalyası ile taltif edilmiştir.

Devlete isyan ederek asayişi bozan ve masum insanları katleden Ermenilerin isyanlarını bastırmış olması dolayısıyla İngiliz casusu Lawrence ve Fransız subayı Bremond tarafından haksız yere Ermeni düşmanı olarak suçlanmıştır. Ermeniler hakkında sadece vatanperver ve vazifeşinas bir Osmanlı subayı olarak hizmet eden Fahreddin Paşa yalnız suçlanmakla kalmamış, Ermeni Komita Merkezi tarafından kara listeye alınarak öldürülmesine karar verilmiştir. Ancak Ermeniler bu kararlarını uygulama imkânı bulamamışlardır.
Çarpıtılan Tarihî Gerçekler
Fahreddin Paşa’nın içinde bulunduğu hâdiseler incelendiğinde, tehcir uygulaması dışında bulunan Güneydoğu ve Çukurova Ermenilerinin Osmanlı Devleti’ne isyan etmek amacıyla uzun bir süredir hazırlık içinde oldukları anlaşılmaktadır. Devlet görevlileri Ermeni isyanlarını yatıştırmak için elinden geleni yapmıştır. Fakat bütün bu iyi niyetlere Ermeni direnişçiler tarafından ateşle karşılık verilmiştir. Bununla da kalınmayarak isyanların bastırılması, Türklerin Ermenileri katli şeklinde duyurulmuştur.

Fahreddin Paşa’nın sorumluluk sahasında meydana gelen Ermeni isyanlarında İtilaf Devletleri ve misyonerlerin önemli rolü olmuştur. Ermeniler hem bölgedeki misyonerler, hem de İtilaf Devletleri tarafından kışkırtılmış ve silahlandırılmıştır. Ermenilerin direnme imkânı kalmadığında ise Musa Dağ’da olduğu gibi Hıristiyan kardeşlik ve menfaatleri adına direnişçiler İtilaf Devletleri tarafından kurtarılmışlardır. Musa Dağ’da Ermeniler çok az kayıp vermelerine rağmen isyan eden herkesin öldürüldüğünü öne sürecek kadar gerçek dışı açıklamalarda bulunmuşlardır.

Bu hadiselerin ortak özelliği, mecburî göç sahası dışında olmalarına rağmen Ermenilerin isyan etmiş olmasıdır. Dolayısıyla bu isyanların tehcir edilme korkusuyla meydana geldiği iddia edilemez. Hatta bu bölge diğer yerlerden tehcir edilen Ermenilerin iskân mıntıkası olarak seçilmişti. Bu isyanlar hakkında batılı konsolos, görevli ve misyonerlerin verdiği bilgilerin çoğu taraflı, çelişkili ve yanlıştır. Urfa isyanında Alman Misyoner Kunzler, Fahreddin Paşa’yı sebepsiz yere Ermenileri öldürtmekle suçlarken, bazı Ermeni ve Halep Amerikan konsolosluk kaynaklarının Antep’te barış ve huzurun onun sayesinde sağlandığını belirtmesi bu tezada güzel bir örnektir.

Bu çalışmada tekrar görülmüştür ki tarih; onu yaşayanın veya gerçeğin değil, yazanın, hatırlayanın, anlatanın, yansıtanın, canlı tutanın ve sahip çıkanın arzu ettiği tarzda şekillenmektedir. Türk-Ermeni ilişkilerindeki kırılmada yaşananların sonuçlarından çok sebeplerini anlamaya yönelik çabalar öğretici ve yararlı olacaktır. Bütün bu vakalar olduğu şekliyle ve tarafların hepsinin ifadesiyle incelendiğinde gerçeğe yakın bir resmin ortaya çıkması; düşmanlık ve nefreti sürdürme yerine birbirini anlama, analiz ve sentez etme gibi yararlı bir yola dönüştürülebilir. Son söz olarak görevini titizlikle yapmaktan başka bir maksadı olmayan Fahreddin Paşa’yı Ermeni kasabı ve vatanını korumaktan başka bir gaye gütmeyen milletimizi soykırımla suçlamak büyük bir haksızlık, yanlışlık ve gerçeği saptırmadır.

Doğu Lejyonu
Fransızlar, Musa Dağı’ndan götürdükleri ve silahlandırdıkları 4000 kadar Ermeni’yi Türklere karşı kullanmak amacıyla 15 Kasım 1916’da Doğu Lejyonu’nu (bu birliğin adı 1918’de Ermeni Lejyonu oldu) kurma kararı aldı. Bu lejyonun kurulmasında büyük payı olan Fransız Albay Bremond kendi Dışişleri Bakanlığı’na verdiği raporda; “Musa Dağı’ndan getirdiğimiz Ermeniler için size daha önce de yazmıştım. Bunların kamp masraflarını -ayda 30.000 Frank’ın üzerinde- savaş sonunda nasıl olsa İngiltere’ye ödemek zorundayız. Hiçbir teşebbüste bulunmazsak, üstelik parasını cebimizden ödeyerek, bu Ermenilerin İngilizleşmelerine, Amerikanlaşmalarına veya Ermenileşmelerine imkân vermiş olacağız. Bunun için de, şimdiye kadar olan davranışlarımızdan derhal vazgeçip tam bir geriye dönüş yapmamız lâzımdır. Bugün süratle davranırsak bu Ermeniler her istediğimizi yapacaklardır. Bunun temini için de başlarına bir Fransız subayını kumandan tayin etmemiz ve bu subayı da doğruca Paris’e bağlamamız gereklidir. Böylece elimizin altında güvenebileceğimiz bir güç bulunacaktır. Unutmayalım ki aksi bir davranış ile bu Ermenileri kaybedeceğiz ve üstelik bunlardan faydalanacak olan İngiltere’ye de para ödeyeceğiz.” (Erdal İlter, Türkiye’de Sosyalist Ermeniler ve Silahlanma Faaliyetleri (1890-1923), İstanbul 1995, s.100-101).

Ermeni Lejyonu, her biri 200 kişi olan altı bölükten kuruldu. 160 Suriyeli gönüllüden de bir bölük teşkil edildi. Bu birliklerin en iyileri Osmanlı ordusunda asker olan Ermeniler ve Musa Dağı Ermenileri idi. Bu lejyondaki Ermeniler Kıbrıs’ta Magosa’nın Boğaztepe Ermeni Lejyoner askerî kampında eğitildiler. Ermenilerden oluşturulan üç taburluk bu lejyon kuvveti 1919 ve sonrası Fransa adına Antep, Maraş, Adana ve Urfa bölgesinde Türk İstiklâl Mücadelesine karşı savaşmıştır.

Kaynaklar: BOA, Dâhiliye Nezâreti Şifre Kalemi, nr. 54-A/220; İrâde, Taltifat 21 Zilkade 1333/36; Naci Kâşif Kıcıman, Medine Müdafaası, İstanbul 1971; Feridun Kandemir, Peygamberimiz Gölgesinde Son Türkler Medine Müdafaası, İstanbul 1974; Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, III, İstanbul 1972; İsmet Görgülü, On Yıllık Harbin Kadrosu, Ankara 1993; Cemal Paşa, Hatıralar, Haz. Behçet Cemal, İstanbul 1977; Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi IV.Cilt I. Kısım: Sina-Filistin Cephesi, Genel Kurmay Basımevi, Ankara 1979; Mekki Şebike, El-Arab ve’s-Siyasetü’l-Britaniyye Fi’l-Harbi’l-Âlemiyye El-Ûlâ, Beyrut (Lübnan) 1971; İhsan Sabis, Harb Hatıralarım, I, Ankara 1943, s. 171; Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, Ankara 1950; Mehmet Hocaoğlu, Tarihte Ermeni Mezalimi ve Ermeniler, İstanbul 1976; Kâmurân Gürün, Ermeni Dosyası, Ankara 1983; Cevdet Küçük, Ormanlı Diplomasisinde Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı, (1878-1897), İstanbul 1984; Ermeni Komitelerinin Amâl ve Harekât-ı İhtilâliyesi, Haz. Cengiz Erdoğan Ankara 1984; Azmi Süslü, Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı, Ankara 1990; Kemal Çiçek, Ermenilerin Zorunlu Göçü (1915-1917), Ankara 2005; Talat Paşa’nın Anıları, Haz. Alpay Kabacalı, İstanbul 1994; Arnold J. Toynbee, James Bryce, Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere Yönelik Muamele 1915-1916, II, Çev. Atilla Tuygan-Jülide Değirmenciler, İstanbul 2006; Ergünöz Akçora, “Talat Paşa’nın 1915 Urfa İsyanı Hakkındaki Raporu”, XI. Türk Tarih Kongresi (Eylül1990), Ankara 1994, s. 1785; Arşiv Belgeleriyle Ermeni Faaliyetleri (1914-1918), I, Ankara 2005; Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, sayı 81 (Aralık 1982), nr. 1820, nr. 1823, nr. 1824, nr. 1836, nr. 1837, nr. 1840, nr. 1841, nr. 1842, nr. 1843, nr. 2020; sayı 83 (Mart 1983), nr. 1922; sayı 85 (Ekim 1985), nr. 2017, nr. 2020; sayı 86 (Nisan 1987 ), nr. 2048, nr. 2053, nr. 2057, nr. 2058; Hans-Lukas Keiser, Iskalanmış Barış Doğu Vilayetlerinde Misyonerlik Etnik Kimlik ve Devlet 1839-1938, Çev. Atilla Dirim, İstanbul 2005; a.g.mlf., “Bir Misyoner Hastanesinin Çevresindeki Küçük Dünya: Urfa, 1897-1922”, Falih Rıfkı (Atay), “Hicaz’daki Son Türk”, Büyük Mecmua, Sayı l (6 Mart 1919), s. 4; Yenigün, 30 Teşrin-i Sani 1918; Halil Aytekin Kıbrıs’ta Monarga (Boğaztepe) Ermeni Lejyoner Kampı, Ankara 2000; Edmond Brémond, Le Hedjaz Dans La Guerre Mondiale, Paris 1931; Thomas Edwards Lawrence, Seven Pillars of The Wisdom, London 1983, Türkçe terc.: Bilgeliğin Yedi Direği: Bir Casusun Anıları, Çev. Yusuf Kaplan, İstanbul 1991; Kâzım Karabekir, İstiklal Harbimiz, İstanbul 1988; Erich Feigle, “Franz Werfel And The Forty Days Of Musa Dagh: A Bestseller Serves As A Fake Bıble”, Ermeni Araştırmaları Dergisi, Sayı 4 (Şubat 2001), s. 155-156, 243-254; Guenter Lewy, The Armenian Massacres in Ottoman Turkey, Salt Lake City 2005; Sedat Laçiner-Şenol Kantarcı, Ararat Sanatsal Ermeni Propagandası, Ankara 2002.

Prof.Dr.Süleyman Beyoğlu
(Yedikıta Dergisi, Sayı 39, Kasım 2011)

Fahreddin Paşa - Ermeni Meselesi 2

Ermenilerin Urfa İsyanı ve Fahreddin Paşa
19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Urfa ve çevresi Fransız, İtalyan, İspanyol, Alman, İsviçreli ve Amerikan misyonerlerin yoğun faaliyet sahalarından biri haline geldi. Urfa’nın misyonerlerin ilgi odağı olmasındaki en önemli sebeplerden biri şehrin kavmî etnik ve kültür yapısındaki çeşitlilikti. Osmanlı Devleti’nin birçok yerinde olduğu gibi Urfa şehrinde de Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Rum, Süryani ve Yahudi unsurlar ile birçok din ve mezhep mensubu yaşamaktaydı. Misyonerler açtıkları okullarda bu yapıya uygun olarak Türkçe, Fransızca, Arapça ve Ermenice olmak üzere dört dilde eğitim yapıyorlardı.

1914 yılına gelindiğinde misyonerler tarafından eğitilen ve desteklenen Ermeniler sistemli bir şekilde, özellikle Halep yoluyla silahlanmışlardı. Bu yıllarda Urfa Sancağı’nda 149.384 Müslüman’a karşılık 18.370 Ermeni ve 1400 kadar da Süryani nüfus bulunuyordu. Urfa Sancağı, asayişin sağlanması ve ordunun harekâtının güvenliğini temin için bulundukları mahallerden çıkarılan Ermenilere iskân mıntıkalarından biri olarak tayin edilmişti. Ancak Urfa Ermenileri Meşrûtiyet’ten bu yana isyan için hazırlanmakta idiler. İsyan için uygun bir zaman beklenirken silah toplanması ve 1894 doğumluların askere alınması sırasında Sason, Zeytun, Haçin ve Diyarbakır bölgelerinden kaçan Ermeni askerler de komitacılara katılınca, 19 Ağustos 1915 Perşembe günü Urfa’ya 7,5 km. uzakta bulunan Germüş (Dağeteği) köyünde ve Urfa’da ilk isyanlar başladı. Bu başkaldırılar üzerine Urfa’da güvenliği sağlamak için halkın elindeki silahların toplanması kararlaştırıldı. Yapılan aramalarda Urfa merkezde 720 tüfek, 406 tabanca, 74 yaralayıcı alet ile 4922 fişek ele geçirildi. Daha sonra Urfa amele taburunun bir bölüğündeki Ermeni askerler ellerindeki kazma küreklerle saldırarak yüzbaşılarını ve bazı Müslüman erlerin bir kısmını şehîd ettiler ve bir kısmını yaraladılar.

Bu sıralarda menzil nakliye kolları, amele taburları, hamal ve inşaat bölüklerinin dörtte üçü Ermeniydi. Bu güne kadar zararlı herhangi bir davranışı görülmeyen Ermeni askerlere artık güvenmek mümkün değildi. Osmanlı Devleti’nde huzur ve adalet içinde yaşarlarken bu son yıllarda bilhassa dış mihrakların kışkırtma ve maddî yardımlarıyla artık hâdiseler vahim neticelere doğru gidiyordu. Meydana gelmesi muhtemel yeni saldırılara karşı 10 Ağustos 1915 tarihinde istenen sekiz yüz tüfekten kalan altı yüz tüfeğin de fişekleriyle birlikte gönderilmesi ve Islahiye’de kırk bölük kadar askerî kuvvetin bulundurulması Başkumandanlık’tan istendi (28 Ağustos 1915).

Bu saldırılardan sonra 29 Eylül 1915 tarihine kadar sükûnet sürmüştür. Aynı gün Tarakçıoğullarının evinde toplanan Tarakçıoğullarından Bedros, Sarkis ve asker kaçağı Yedikardeşoğlu Mıgırdıç ve Sasonlu bir maceracının sebepsiz yere silah atması üzerine, bu evi aramaya giden polis ve jandarmaya ateşle karşılık verilmesiyle Urfa’da isyan başladı. Ermeni mahallesinin hâkim konumu ve evlerin gayet sağlam olması sebebiyle jandarma kuvvetleri asayişi sağlayamıyordu. Çıkan çatışmada altı jandarma yaralandı. Bu yaralılardan biri şehîd oldu.

Ermeni direnişçiler, Müslüman evlerine hücum ederek bazılarını ele geçirmişlerdi. Urfa Mutasarrıf Vekili Nazmi Bey, Başkumandanlığa çektiği şifrede bu isyanın bastırılması için şehirdeki jandarma kuvvetlerinin iki misline çıkarılmasının yetmeyeceğini; bölgeye bir topla birlikte nizamî bir kuvvetin gönderilmesini istedi. Bu arada Ermeniler, Müslümanlardan da 10 kadını daha şehîd etmişlerdi. Urfa Mutasarrıflığı’nın askerî kuvvet istemesi üzerine Başkumandanlık, 4. Ordu Kumandanlığı’na hâdiselerin daha da büyümemesi ve Ermenilerin uzaklaştırılmaları için kuvvet sevkini emretmiştir. Bu sırada jandarmadan iki şehîd, sekiz yaralı ile halktan otuz kadar ölü ve yaralı vardı (5 Ekim 1915).

Düşmanlık eden Ermeni tebaasının bulunduğu Urfa’da durum nazik olduğundan gerekli tedbirlerin derhal ve usulünce alınması için 9 Ekim 1915 tarihinde Fahreddin Paşa görevlendirilmişti. Fahreddin Paşa, Urfa’da dayanıklı binalara sığınan Ermeni eşkıyası üzerine bir piyade taburu, bir süvari bölüğü ve iki sahra topu ile takviye edilmiş bir kuvvetle harekete geçmiştir.

Bu tarihlerde Halep Amerikan Konsolosu Jackson, Urfa Ermenilerinin tehcir edilmemek için isyan ettiklerini belirttikten sonra mahallelerini tahkim ettiklerini, barikatlar kurduklarını ve diğer mahallelere geçmeye yarayan tüneller kazdıklarını anlatarak, direnmek için her türlü tedbiri aldıklarını iddia etmektedir. Konsolos, Fahreddin Paşa’nın altı bin kişilik birliğine karşı direnen Ermenilerin hepsinin tüfekli hatta mitralyözle donanmış, uzun süre yetecek yiyeceğe sahip olduklarını anlatmaktadır. İsyancıların bir kısmı Ermeni mahallesi civarında bulunan Amerikalı Misyoner Leslee’nin yetimhanesine sığınmıştı.

Bunun üzerine Fahreddin Paşa önce Ermenilere hitaben bir beyanname yayınlayarak, teslim olmalarını istedi. Ama Ermeniler “teslim ol” çağrısına uymadıkları gibi mazgallar açarak savunma vaziyeti almaya devam ettiler. Hal böyle olunca Fahreddin Paşa, Misyoner Leslee’nin yetimhanesine yedi yabancıyı çağırarak Urfa hâdiselerini aynen gördükleri gibi anlatan bir tutanak hazırlatmış ve imzalamalarını istemişse de bunlar tutanağı imzalamamışlardır. Müteakiben Leslee’ye Ermenilerin teslim olması için iki mektup daha gönderilmiştir. Amerikalı Misyoner Leslee ise bir hileye baş vurarak beyaz bir bez üzerine “Çıkmak istiyoruz, fakat bırakmıyorlar” cümlesini yazarak asmıştır.

Ermenilerin bütün çabalara rağmen direnmeye devam etmesi üzerine, âsilere karşı kullanılacak top ateşi esnasında yetimhane ile içindeki yabancıların zarar görmesi ihtimaline karşı Amerikan sefirine bilgi verilmiştir (9 Ekim 1915). Urfa’daki isyanın bir an önce bastırılması son derece önemli idi. 4. Ordu Kumandanlığı’na gönderilen 12 Ekim 1915 tarihli emirde şu maddeler öne çıkmaktadır:

1- İsyan eden Ermeniler bir an önce yola getirilmelidir.
2- İsyanın bastırılması, benzerlerine tesirli bir ders olması bakımından da önemlidir.
3- Gereken tedbirlerin tam vaktinde ve gereği gibi alınması mecburidir.
4- Halen Urfa’da bulunan kuvvetler bir an evvel yerlerine gönderilmelidir. Bunun için isyanın hemen bastırılması lüzumlu ve önemlidir.

Bu emir üzerine Fahreddin Paşa, emrindeki kuvvetlerle evvela Ermeni mahallelerinin ön kısımlarını ele geçirmiş ve sığındıkları yerlerden bütün ikazlara rağmen çıkmayarak direnmeye devam eden Ermenileri top ateşiyle teslim olmak zorunda bırakmıştır. Ancak kısa bir müddet sonra Ermeni çetelerinin elebaşları yine bir kolayını bularak başka bölgelere kaçmış ve isyan ve katliam faaliyetlerine devam etmiştir.

Urfa isyanının propaganda malzemesi yapılmasını önlemek amacıyla üç gün sonra Başkumandanlık tarafından İtilâf Devletleri ile yabancı vatandaş ve kurumlara hiçbir zarar verilmediği, elçiliklere ve basına duyurularak gerekli bilgilendirme yapılmıştır.

Âsilerin çok sağlam binalara sığınmış olmaları, onlara karşı top ateşi kullanmayı zaruri kılmış ve isyanın bastırılmasını geciktirmişti. Âsilerden, yüz yirmiyi aşkın mavzer ve martin tüfek ile yüzü aşkın revolver tabanca ele geçirilmişti.
Asker, jandarma ve ahaliden yaklaşık yirmi şehîd ve elli kadar yaralı vardı. Diğer taraftan Osmanlı hükümeti, Urfa’da isyanın başından beri üç yüz kırk dokuz Ermeni âsinin öldüğünü bildirmektedir. Sağ olarak ele geçen direnişçiler Divan-ı Harb-i Örfîlere sevk edilmiş, iki bin Urfa Ermenisi güvenlik içinde Musul’a göç ettirilmiştir.

İsyanın bastırılmasından sonra Urfa Amerikan Yetimhanesi Müdürü Leslee ile yabancı uyruklu kişiler güvenlik kuvvetlerine teslim olmuş ve koruma altına alınmıştır. Fakat bir süre sonra isyanın elebaşlarından biri olduğu anlaşılan Mr. Leslee bir not bırakarak intihar etmiştir. Misyoner Leslee’nin intihar etmeden önce bıraktığı not kısaca şöyledir: “Benim Urfa’daki eylemlerimden hiç kimse sorumlu değildir. Özellikle Kunzler ve Echart aileleri de sorumlu değildir. Bunlar yapmış olduğum hiçbir şeye karışmamışlardır. İçtiğimi önceki misyonerhâneden getirdim. Ermeni ihtilaline katılmadım. Fakat ihtilal beni de sürükledi.”

Misyoner Leslee’nin mektubu isyanda rolü olan Kunzler ve Echart’ı korumaya yöneliktir. Urfa’daki Ermeni isyanında yabancı devletlerin rolünün bulunduğu ortada idi. Bu tarihte şehirde beş yüz yirmi dokuz İtilâf Devleti vatandaşının bulunması ve isyanda kullanılan silahlar da bu ihtimali güçlendirmektedir. Bu şartlar altında Ermenilerin isyanlarına destek veren Alman Misyoner Dr. Kunzler’in, daha sonra yazdığı eserinde belki suçluluk psikolojisiyle Fahreddin Paşa’yı ve Türk kuvvetlerini suçlaması ne derece doğrudur? Dr. Kunzler anılarında hızını alamayarak Fahreddin Paşa’nın kurmay başkanı Kont Eberhard Woltskeel adlı soydaşını Ermenilere hain dediği için suçlamaktan geri durmamaktadır. Nitekim bu yıllarda Urfa’da bulunan Alman Doğu Misyonu’na bağlı olarak çalışan Jacob Kunzler ve Franz Echart da Urfa isyanını bastıran Fahreddin Paşa hakkında burada yazmaya bile gerek duymadığımız ve asılsız iddialarda bulunmaktadırlar.

Ermeni isyanından önce Urfa gibi Antep de tehcir uygulaması dışında bırakılmıştı. Van başta olmak üzere bazı Doğu vilayetlerinden gelecek Ermenilerin buraya iskânı düşünülmüştü. 1914 Osmanlı nüfus istatistiklerine göre Antep’te kazalar hariç 14.466 Gregoryen, 393 Katolik ve 4635 Protestan olmak üzere 19.494 Ermeni yaşıyordu. Müslümanların sayısı 90.000 kadardı. Buraya çok yakın olan Zeytun ve Urfa’da İtilâf Devletleri’nin desteğiyle çıkan Ermeni isyanları, Antep halkını da kötü yönde etkilemiştir. Antepliler, yaşananlardan büyük tedirginlik duymasına rağmen Ermenilerle Müslümanlar arasında herhangi bir çatışma meydana gelmemişti. Bazı Ermeni ve Halep Amerikan konsolosluk kaynakları şehirde Ermenilerle Müslümanlar arasında çatışmaların olmamasını Fahreddin Paşa’nın dirayet ve gayretine bağlamıştır. Çünkü Fahreddin Paşa, Hıristiyanların da hazır bulunduğu bir toplantıda Müslümanları da ikaz etmiş, herkesin birbirine karşı hak ve hukuka saygılı olmasını tembihlemişti. Ayrıca Fahreddin Paşa şehirde tek bir Hıristiyan öldürüldüğü takdirde, buna cüret edeni öz kardeşi bile olsa asacağını açıklamıştı. Fahreddin Paşa, şehirdeki gerginliği azaltmak için gayrimüslim ileri gelenleri ile sürekli haberleşme ve işbirliği içerisinde olmuş, Antep Koleji’ni ziyaret ederek himayesine almış, şehirde huzur ve asayişi sağlamıştı.

Prof.Dr.Süleyman Beyoğlu
(Yedikıta Dergisi, Sayı 39, Kasım 2011)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.