26 Haziran 2011

Yeni Osmanlıcılık

Bazı ülkelerde Türkiye’nin abartılı şekilde “neo Osmanlı” diye tanımlanması anlaşılabilir ama imparatorluk hülyaları kurabilecek durumda değiliz.

Yeni Osmanlıcılık bir müddettir Türkiye dış siyaset değerlendirmelerinde, daha çok orta şekerli vatandaşın ruhunu okşayan bir kavram olarak geziniyor. Azınlıkta kalan ve tarihi radikal bir biçimde “laik ve cumhuriyetçi” olarak niteleyenler bu gibi eğilimlerden pek hazzetmezdi. Şimdi ise etnik milliyetçiler de bu gibi kavramlardan rahatsız olduklarını söylüyorlar. Ama şurası bir gerçek, yeni-Osmanlıcılık sözü bu çevrelerde dahi bir endişe ve heyecandan çok laklakiyat konusudur.

Türkiye halkı henüz yaşam standartları itibarıyla imparatorluk hülyası kurabilecek bir kitle değildir. Kaldı ki, bu gibi hülyaların karşısında engel teşkil edenler bazılarının zannettiği gibi alışılmış klasik sol ve laik çevrelere girenler değildir çünkü muhafazakâr çevreler imparatorluk hülyası kuranların gereksinim duyacağı kurumları herkesten daha süratle yıpratmaktadırlar. Üstelik Türkiye coğrafyası şu anda tarihte en çok tartışıldığı bir döneme girmiştir. Tartışmayı yapan grupların, kavramları ne kadar bilinçle ve hatta samimiyetle ele aldıkları malum değildir.

Fakat Yeni Osmanlıcılık kavramı Batı Avrupa’nın basın çevrelerinde sık sık ele alınmaktadır. Hiç şüphesiz ki büyüyen Türkiye’nin büyümeyen yönleri ve sıkıntıları, dışarıdan bakanlara içindekiler kadar açık değildir. Bugünün Türkiye’sini değerlendiren yabancı uzmanlar 19’uncu asır uzmanları gibi değildir. İçlerinde Alman Karl Krüger yoktur, Avusturyalı askeri ateşe von Pomiakowski yoktur, başkonsolos August von Kral yoktur. Sonraların büyük tarihçisi Arnold Toynbee ve hatta zamanımızın Britanyalı gazeteci tarihçisi David Bartchard müteveffa Jan Pier Tec gibileri de bulunmaz. Maalesef beynelmilel medya bazı arkadaşlardan aldığı bilgilere dayanmaktadır.

Sert etnik yapılanmalar
Yeni Osmanlıcılık safdil bir milliyetçiliğin değil, tahakküm kurmak isteyen dar bir muhalefetin kullandığı mızmız bir ifadedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun eski topraklarının böyle bir gelişimi kaldırması mümkün değildir. Bir kere “maşrık” dediğimiz doğu Akdeniz’deki Arap âlemi ve İsrail’in konumu, çatışmaların buzdolabına girip dondurulacağı bir yapıda değildir. Gelecekte Arap alemi ve İsrail arasında ancak yorgunluktan ileri gelen bir uzlaşma dönemi söz konusu olabilir.

Balkanlar ise II. Dünya Savaşı’ndan sonra, Soğuk Savaş döneminde buzdolabına konmuştur. Kutuplaşan dünyanın yarattığı sözde dinginlik bugün çözülmüştür. Gerçi Arap Ortadoğu’sunun ve İsrail’in aksine nüfusu ihtiyarlayan, iktisaden üretim ve tüketim eğrileri düşüş gösteren bu dünyanın aynı şiddette ve kronik bir çatışma ortamına girmesi beklenemez. Ama değil sözde dirilecek Osmanlı, hiçbir kuvvet Balkanları bir iktisadi, siyasi ve askeri çatı altında monolit güçlünün nüfuz alanına çeviremez. Yunanistan’ın içine düştüğü iktisadi kriz geçici değildir. Hele temelden çözümlenebilir gibi hiç değildir ve durumun bir göstergesi olmalıdır.

Arap Ortadoğu’su birincisinden çok farklı bir yapıdadır. Nüfus gençtir ama öbürü ile karşılaştırılamayacak derecede eğitimsizdir. Etnik yapılanmalar çok serttir. Bu ülkelerin aydın sınıfları Balkanlardakinden daha renklidir ama kurumsal etkileri çok zayıftır. Yanı başlarındaki İsrail ile mukayese edilemeyecek bir nitelikli çalışan grup, açık toplum kurumlaşması, hukuki yapılanma farkı içerisindedirler. Üstelik İsrail üretir, Arap Ortadoğu’su üretemeyen bir dünyadır; sorunlar bundan ileri gelir.

Olaylı bir dünyada yaşıyoruz
Türkiye olaylı bir dünyada yaşıyor. Güney sınırlarımızda kısa bir süre önce Saddam rejimi Kürtleri katletti, binlercesi bize sığındı. İranlı göçmenlerin buraya sığınması gerekiyor. Şimdi ise iyi ilişkiler kurmak için gayret ettiğimiz ve hatta müşterek iktisadi projeler üretmeye başladığımız Suriye halkı bir felaket yaşıyor, bütün bunlar şimdilik bir göçmen dalgası getiriyor. Gelecekte bir zaaf anında nasıl müdahalelerin geleceği de bilinemez.

Üreten, yapısı değişen ve demokratik açılımları bazı iddiaların aksine sadece son sekiz yılla sınırlı olmayan Türkiye’nin hem siyasi konumu hem de yerküreye açılan iktisadi yatırımlarının yeryüzünde bazı noktalarda “neo Osmanlıcılık” olarak abartılması anlaşılır. Ama galiba böyle bir geleceği program olarak benimseyen grupların dahi mevcudiyetinden söz edilemez. Türkiye’nin kendini eriten bazı sorunları var. Bu sorunları, imparatorluğumuzu dağıtan 19’uncu asır ulusalcı akımlarıyla da kaba bir şekilde mukayese edemeyiz.

Panzehir Niall Ferguson

Batı Avrupa ve özellikle Britanya düşüncesinde Osmanlı gücünün Ortadoğu dünyasında bir üstünlük sahibi olduğu sıkça tekrarlandı. 1962’de ortalığı sarsan “Arabistanlı Lawrence” filmi çarpıcı ve üstelik de yer yer Arapları küçültücü bir biçimde emperyal bir kuvvet olarak Türk imparatorluğunun çöküş ve çekilişini anlatır. Bence yönetmen David Lean filminde bizdeki bazı çevrelerin düşündüğünün aksine Türkü değil Arabı küçümsüyordu. Britanya tarihçilerinin en seçkinleri Marksist ve sosyalisttir. Rodney Hilton ve Eric Hobsbawm gibi anıtsal adamlarla bugün aykırı duran ama hiç de küçümseyemeyeceğimiz tarihçiler adeta panzehir olarak ortaya çıkmıştır. Niall Ferguson bunların başında geliyor. İngiltere’nin seçkin kurumlarında okumuş bu tarihçi okuldan beri Thatcher’cı ve muhafazakâr tutumlu gruplar içindedir. Yeni muhafazakâr tarihçi ve Osmanlı imparatorluk sistemini beynelmilel bir muhafazakârlığın parçası olarak düşünüyor. İncelenmesi ve bilinmesi gerekli ama tatbik ve hayali lüzumsuz ve imkansız.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 26.06.2011)

Gerçek bir Türk düşmanı

Prof. Dr. Taha Niyazi Karaca’nın kitabında günümüzdeki birçok siyasi sorunun 19. yüzyıldaki köklerini ve Gladston’un uğursuz rolünü görüyorsunuz.

19. yüzyıldaki Liberal Partili İngiliz Başbakanı William Ewart Gladston, sadece Britanya emperyalizminin değil, Osmanlı’da yaşanan Bulgar ve Ermeni isyanlarının da en etkili aktörlerinden biri olduğu halde maalesef hakkında bizde ciddi bir akademik araştırma yapılmamıştı. İlk defa Prof. Dr. Taha Niyazi Karaca, Türk ve İngiliz arşiv belgelerine dayalı mükemmel eseriyle bu boşluğu doldurdu.

Karaca’nın eseri “Büyük Oyun: İngiltere Başbakanı Gladston’un Osmanlı’yı Yıkma Planı” adını taşıyor. Beş yüz sayfalık eserin kaynakçasında çok sayıda arşiv belgelerinden başka Türkçe ve İngilizce 425 kitap ve 209 makalenin bulunması ve beş bine yakın dipnot gösterilmesi, akademik değerinin bir kanıtıdır.

Prof. Karaca, kitabında “Gladston’u anlamadan 19. yüzyılı ve sorunlarını anlamak mümkün değildir; 19. yüzyılı anlamadan da günümüzü ve sorunlarını anlamak imkânsızdır” diyor. Gerçekten, kitabı okurken günümüzdeki birçok siyasi sorunun 19. yüzyıldaki köklerini ve Gladston’un uğursuz rolünü görüyorsunuz.

İlk Neo-Con: Gladston
Gladston’un azgın ve saldırgan bir Evanjelik olduğunu, yürüyeceği siyasi yolun “Tanrı tarafından çizildiğine” iman ettiğini, kendisini “Tanrı’nın adamı” olarak nitelediği kitabın ilk bölümünde okuyoruz.

Bütün varlığımın kutup yıldızı Hıristiyanlıktır” sözü Gladston’undur. İngiliz kaynaklarına göre, Gladston “kendisinin dünyaya özel bir görevle gönderildiğini ve amacının dünyada Tanrı devleti kurmak olduğunu” düşünüyordu. (Sf. 77)

Muhafazakâr olarak siyaset yoluna çıkmış, 1868 yılında Liberal Parti’nin Başbakanı olmuştu fakat inanç sisteminde temel bir değişiklik olmamıştı:

Örneğin muhafazakâr iken köleliği savunuyordu. Liberalizme inandığı dönemde de sömürgeciliği savunuyordu. İkisinde de kullandığı temel düşünce ‘medeni olmayanların medenileştirilmesi’ idi. Muhafazakârken dünyanın Hıristiyan imparatorluğuna dönüştürülmesinde kendisini Tanrı’nın bir savaşçısı olarak görüyordu. Liberal iken de Hıristiyanlara ait topraklardan Müslümanların çıkarılması gerektiğine inanıyordu...Bu itikatla “yüzünü Balkanlara ve Türklere çevirmişti.” (Sf. 101)

Bulgar ve Ermeni komiteciliğinin baş tahrikçisi olacaktı. İngiliz sömürgeciliğinin kanlı işgallerle yükseldiği bir dönemde ‘Ne-Con’ bir başbakan!

Gladston politikaları
Gladston’a göre “Türkler medeniyetsiz bir ırktır... Kötülüklerini alıp gitmelidirler!” (Sf.172-173) Eline bir Kuran nüshası alarak Avam Kamarası’nda konuşan Gladston’un ünlü cümlesi:

Bu lanet kitabın takipçileri oldukça Avrupa’ya barış gelmeyecektir!” (As long as there were the followers of that accursed book, Europe would know no peace.) (Sf. 302)

Gladston bu konuşmayı Ermenilerin Sason isyanı için yapıyordu. Bu konuyu Karaca “Sason Ermeni Ayaklanması ve Gladston’un Büyük Ajitasyonu” bölümünde inceliyor. (Sf. 291 vd.) Gladston, bu olaylarda Müslümanların da nasıl katliamlara maruz kaldığını gösteren uluslararası komisyon raporlarını bile görmeyi reddeden kör bir fanatikti. (Mesela sf. 295 vd.)

Prof. Karaca kitabında, Bulgar ve Ermeni isyanlarını “bütün milletlere özgürlük” sloganıyla tahrik eden Gladston’un gaddar İrlanda siyasetini anlatıyor... Sudan’da İngiliz sömürgeciliğine karşı Ahmet Mehdi liderliği’nde çıkan isyanı Gladston’un nasıl kanlı bir şekilde bastırdığını...

Gladston İskenderiye şehrinde sivillere bomba yağdırarak Mısır’ı işgal edecek ve bunu Avam Kamarası’nda “medenilikle barbarlık arasındaki bir mücadele” diye niteleyecek, amacının “Mısır’ı özgürleştirmek” olduğunu söyleyecekti! (Sf. 461 vd.)

Karaca’nın bu kitabını okumadan İngiliz sömürgeciliği ve bizim son yüzyıllık tarihimizi yeterince anlamak mümkün değildir. Kutluyorum Prof. Karaca’yı.

Taha Akyol
(Milliyet, 13.05.2011)

25 Haziran 2011

Hollandalılar lale yüzünden intihar bile etmişlerdi

Hollandalılar 17. yüzyılın başlarında lale çılgını olmuşlar, bu yüzden intiharlar ve iflaslar yaşanmıştı.

Sadece Erzurum Karayazı'da yetişen bir tür ters lale olan çiçeğin son kalan 57 adet soğanını sökerek yurtdışına götürmeye çalışan 2 Hollandalı birkaç gün önce sınırda yakalandı. İşin ilginç tarafı bugün dünyanın en büyük lale üreticisi olan Hollanda'ya lale 16. yüzyılda İstanbul'dan gitmişti.

Her yerde lale kullanıldı

Lale ilk olarak Asya'da ortaya çıktı. Kervanlarla ticaret yolları boyunca Batı'ya doğru yayıldı. Selçuklular'la birlikte Anadolu'ya geldi. Osmanlı Devleti'nin kurulmasından sonra lale hayatın her safhasını süslemeye devam etti. Padişahların kaftanlarında, gömleklerinde, askerlerin miğferlerinde, at başlıklarında lale motifleri kullanıldı. Lale yalnız bahçeleri değil Osmanlı sanatının her türünü süsledi. Çinileriyle ünlü Rüstem Paşa Camii'nde 40'tan fazla lale motifi kullanılmıştı.

1453'te fetihten sonra lalenin yeni gözde mekânı İstanbul'du. İstanbul'un her tarafında padişahlar için düzenlenmiş hasbahçeler vardı. Avrupa'da bahçe nedir bilinmezken padişahlar göz alıcı hasbahçelerde devlet işlerinin yorgunluğunu üzerlerinden atarlardı.

Laleyi pişirip yediler

1562'de lale Avrupa topraklarına çok ilginç bir şekilde ayakbastı. İstanbul'dan kumaş getiren bir gemi Anvers limanına yanaştığında şehrin tüccarlarından birine gelen kumaş balyaları arasında lale soğanları da vardı. Anversli tüccar, kumaşların yanındaki lale soğanlarını Osmanlı soğanı zannetti. Soğanların çoğunu kızartıp, zeytinyağı ve sirke dökerek yedi. Kalanlarını da bahçesindeki lahana ve kabakların yanına ekti. 1563'te bahar geldiğinde bahçedeki sebzelerin arasında göz alıcı laleler fışkırmıştı. Lale'nin ilginç hikâyesi Mike Dash'ın Lale Çılgınlığı isimli kitabı ve Kültür A.Ş'nin hazırlattığı "Lale, Doğu'nun Işığı" isimli DVD'den teferruatlı olarak öğrenilebilir.
Laleyi Avusturya Elçisi Busbecq götürdü

Flaman kökenli Ogier Ghiselin de Busbecq, 1554-1555, 1555-1562 tarihlerinde Avusturya elçisi olarak Osmanlı ülkesinde bulundu. Viyana'ya dönerken yanında götürdüğü birçok bitkinin arasında lale soğanları da vardı. Busbecq, bu soğanları imparatorluk bahçeleri sorumlusu arkadaşı Carolus Clusius'e verip, Türkler'in yetiştirdiği laleleri ona anlattı. Clusius, Busbecq'in getirdiği soğanlarla Avusturya'da lale üretmeye başladı.

Clusius, Protestan'dı. Katolik baskısının artması üzerine 1593'te lale soğanlarını da yanına alarak Leiden'e gitti. Üniversitenin bahçesinde lale yetiştirdi. Bu dönemde Hollanda siyasi ve ekonomik olarak büyümekteydi. Doğu ticaretinden zenginleşen Hollandalılar lüks evlerini bahçelerle süslediler.

Lale çılgınlığı

17. yüzyılın ilk çeyreğinde Hollanda'yı lale çılgınlığı sardı. Nadir bulunan laleler inanılmaz fiyatlara satılıyordu. 1629'da bir lale Amsterdam'da bir malikânenin fiyatına 12 bin guldene satılınca herkesin gözü bu çiçeğe çevrildi. Fakir insanlar bile lale yetiştirmeye başladı. Yetiştirilen laleler satılınca, daha pahalı lale soğanlar alınıyor ve ticaret hayatın her tarafını sarıyordu.

1636 sonbaharında çılgınlık iyice hat safhaya vardı ve lale ticareti kumara dönüştü. Laleler, bar ve batakhanelerde kendisinin yerine kime ait olduğunu belirten kâğıtlarla alınıp satılıyor, bir lale bir günde 10 kez el değiştiriyordu. Bu yüzden sıradan laleler bile inanılmaz fiyatlara ulaştı. Laleler açtığında fiyatların inanılmaz yüksekliği yüzünden tüccarlarda laleyi alacak para yoktu. Hollandalılar, artık lale almak yerine satmaya başladılar. Fiyatlar bir haftada yüzde 95 düştü. Büyük paralar kazananların yanı sıra battıkları için Amsterdam kanallarına atlayarak intihar edenler bile oldu. 1637'de devlet bu duruma el koyarak yeni bir düzenleme yapıp, lale ticaretini daha küçük ölçekli ve kontrol edilebilir bir duruma getirdi.

Gül yapraklarının Hz. Muhammed'in terinden olduğuna inanırlar

Yıllar önce bir köşe yazarı, Fatih'in Hristiyan olduğunu iddia etmiş, buna delil olarak da minyatürlerinde İkinci Mehmed'in elinde gül olmasını göstermişti. Bizim köşe yazarlarımızın bir kısmı milletimizi tanımadıkları ve Müslümanlığı da bilmedikleri için gülün Peygamberimiz'in simgesi olduğundan da haberleri yoktur.

Avusturya Elçisi Busbecq, 16. yüzyılda Türkler'in gülde Hz. Muhammed'i gördüklerini şöyle anlatır: "Edirne'den geçerken nergis, sümbül ve lale gibi çiçekleri gördük. Bunların kış ortasında açmış olduğunu görmek bizi hayretler içinde bıraktı. Lalenin kokusu çok azdır ya da hiç yoktur. Fakat güzelliği ve renginin çeşitliliği insanı hayran bırakır. Türkler çiçeğe çok düşkündürler. Ayrıca gül yapraklarının da yere düşmesine hiç razı olmazlar. Bunların Hz. Muhammed'in terinden olduğuna inanırlar."

Türk mektupları

Kanunî Sultan Süleyman döneminde, 16. yüzyılın ortalarında Avusturya elçisi olarak İstanbul'a gelen Ogier Ghiselin de Busbecq, Flaman asıllı bir diplomattır. İstanbul'daki iki elçiliği 1562'ye kadar yaklaşık sekiz yıl sürdü. Busbecq, Alman İmparatorluğu ile Osmanlı Devleti arasındaki bozuk siyasî ilişkileri tekrar düzeltmek amacıyla gönderilmişti. Türkiye'ye geldiği sırada İran seferinde olan Kanunî ile görüşmek için Amasya'ya gitti. Hem bu seyahatinde, hem de İstanbul'da gördüklerini dostu Nikolaus Michault'ya yazdığı dört Latince mektupta anlattı. Sekiz yıl içinde, bir taraftan elçilik vazifesini yerine getirirken bir taraftan da bazı bitkilerle, eski sikke ve özellikle nadir 200'den fazla elyazması kitabı götürmüştü.

Busbecq, İstanbul'u, Türkler'in örf ve âdetlerini, Osmanlı devlet ve ordu düzenini, saray hakkında gördüklerini, duyduklarını mektuplarında anlatır. Özellikle Şehzade Mustafa'nın öldürülmesi ve Şehzade Bâyezid vak'ası hakkında geniş malumat verir.

Latince olarak yazdığı mektupları günümüze kadar başta İngilizce olmak üzere birçok Batı diline çevrilmiş, Türkçe'ye ilk tercümesi 1939'da Hüseyin Cahit Yalçın tarafından "Türk Mektupları" adıyla yapılmıştır.
Lale Devri

Hollanda'da 17. yüzyıl başlarında yaşanan lale çılgınlığı yaklaşık bir asır sonra İstanbul'da canlanıp, bir döneme adını verdi. 1703'te Osmanlı tahtına çıkan Üçüncü Ahmed tam bir lale tutkunuydu. Hükümdarlığı döneminde lale ön plana çıktı. 1718-1730 yılları arasına bu yüzden "Lale Devri" denildi.

Lale fiyatları arttı

Lale Devri'nde süslü bahçeler ön plana çıktı. Bu devirde bahçecilikle ilgili bilgiler bir sır gibi saklanırdı. Bu dönemde lale hakkında birçok kitap yazıldı. Şairler, yeni ortaya çıkan laleleri methettiler. Lale yetiştirme bir hastalık haline gelmişti. Laleye talebin aşırı artması fiyatları da yükseltti. Bunun üzerine devlet lalelerin türlerine göre fiyatlarını belirledi.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 22.06.2011)

20 Haziran 2011

Kanuni'nin fermanı

İspanya Kralı Şarlken, Fransa Kralı Fransuva'yı 24 Şubat 1525'te Kuzey İtalya'da Pavia Muharebesi'nde mağlup edip, esir almıştı. Fransızlar, Şarlken karşısında aciz kalınca Osmanlılar'dan yardım istediler. Kanunî, 1526 Ocak'ında Fransuva'nın yardım isteğine gönderdiği fermanında kendi haşmetini belirtip, imparatorluğunun vilayetlerini sayarken Fransa'yı sıradan bir vilayet, kralını da hiç ünvan zikretmeden sıradan bir hükümdar olarak nitelendiriyordu:

"Ben ki sultanlar sultanı, hakanlar hakanı, hükümdarlara taç veren Allah'ın yeryüzündeki gölgesi Akdeniz'in ve Karadeniz'in ve Rumeli'nin ve Anadolu'nun ve Karaman'ın ve Rum'un (Sivas ve civarı) ve Dulkadir Vilayeti'nin (Maraş ve civarı), Diyarbekr'in ve Kürdistan'ın ve Azerbaycan'ın ve Şam'ın ve Halep'in ve Mısır'ın ve Medine'nin ve Kudüs'ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen'in ve büyük babalarım ecdadımın kahredici kuvvetleriyle fethettikleri, büyüklüğün sığınağı olan zatımın ateş yağdıran ve zafer nakşeden kılıcıyla fethettiği nice memleketlerin sultanı ve padişahı Sultan Bâyezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han'ım..."


Fransa'nın yardım isteği

Fransa'nın yardım isteyen mektubunu getiren elçi Almanlar'ı doğudan sıkışması için Kanunî'yi Macaristan üzerine bir sefer açmasını rica etmişti. Macaristan Kralı İkinci Layoş, Kutsal Roma-Cermen İmparatoru Şarlken ile Avusturya Kralı Ferdinand'ın kızkardeşleri Anna ile evliydi.

Macar Krallığı yıkıldı

Osmanlı yönetimi bu gelişmelerle birlikte Macaristan seferini gündeme aldı. Kanunî, Macaristan'a sefer yaparak Şarlken'e bir mesaj vermek istiyordu. 1526'daki Mohaç Savaşı'nda Macar Kralı Layoş öldü ve Macar Krallığı yıkıldı. Birinci Dünya Savaşı'na kadar önce Osmanlı, sonra da Avusturya yönetiminde kaldı.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 19.06.2011)

Osmanlı nereye Kürdistan derdi?

Tarihi kayıtlarda Kürdistan denilen asıl bölge Güneybatı İran, Osmanlı döneminde ise Güneydoğu Anadolu'nun çok az bir kısmıdır.

Osmanlı idare sisteminde eyaletler (beylerbeyilikler), sancaklara; sancaklar da kazalara ayrılmıştı. Eyaletlere merkezden beylerbeyi adıyla bir yönetici tayin edilirdi. Osmanlı yönetimi beylerbeyi eyalette tam hakim konumda olmasın diye bölgenin mali işlerine bakan vilayet defterdarları ile yargılamaya bakan kadıları beylerbeyinin emri altına vermemişti. Kadılar, İstanbul'daki Anadolu veya Rumeli kadıaskerine; eyalet defterdarları da merkezdeki başdefterdara tabiydiler.

YURTLUK-OCAKLIK SİSTEMİ

Osmanlı döneminde bunlardan farklı olarak bir de yurtluk-ocaklık adı verilen bir idari sistem vardı. Bu sancakların diğerlerinden farkı yönetimin ırsi olarak bir ailenin elinde olmasıydı. Arap bölgelerinde, Gürcü topraklarında ve Güneydoğu Anadolu'daki bazı sancaklarda idare bu şekildeydi. Bu şekilde yönetimin tercih edilmesinin en önemli sebebi bu bölgelerde bulunan büyük aşiret beylerinin nüfuzlarından faydalanılmak istenmesiydi. Ancak bu sancaklar muhtar bir idare tarzına sahip değillerdi. Herhangi bir disiplinsizlikte sancakbeyi azledilir, yerine başkası tayin edilirdi. Ahaliye kötü davranan, devlete sadakatten ayrılan, uygunsuz davranışlarda bulunan yöneticiler görevden uzaklaştırılırlardı. Eğer devlete sadakatten ayrılmazlar ve kanunlara uyarlarsa, kayd-ı hayat şartıyla, yani ömür boyu o sancağın yöneticiliğini yaparlardı.

KÜRDİSTAN BEYLERİ

Osmanlı döneminde Kürdistan beyleri diye anılan aşiret reislerinin bölgeleri çok geniş bir coğrafya değildir. Kanunî'nin içinde Kürdistan ifadesi geçen fermanından bir yıl sonraya ait imparatorluğun idari taksimatını gösteren arşiv kayıtları elimizdedir. Metin Kunt tarafından yayınlanan ve Kanunî Sultan Süleyman zamanında 1527'de Osmanlı İmparatorluğu'nun idari taksimatını gösteren defterde (Topkapı Sarayı Arşivi, D 5246) Vilayet-i Kürdistan denilen ve Kürt aşiret reisleri tarafından yönetilen sancaklar şunlardı: Cizre, Bitlis Hısnkeyf (Hasankeyf), Siverek, Çemişgezek, İmadiye, Mir Zahid Bey tarafından yönetilen sancak, Hizan, Sason, Palu, Çapakçur (Bingöl), Eğil, Sincar, Atak (Silvan'ın kuzeyi), Çermik, Hazzo, Zirkî (Metin Kunt, Sancak'tan Eyalete, s. 130-131.).

Bu beylerden Cizre, Bitlis Hısnkeyf, Siverek, Çemişgezek, İmadiye beyleri ile Mir Zahid Bey'in Kürdistan beylerinin büyükleri olduğu zikredilir. Vilayet-i Kürdistan diye kastedilen yer de tek bir idari bölgeyi değil Kürd beyleri tarafından yönetilen sancakları ifade etmek için kullanılmıştır.

Osmanlı'nın Kürdistan diye nitelendirdiği coğrafya görüldüğü gibi daha ziyade bir kalesi olan aşiret beylerinin yönetimindeki bölgelerdir. Osmanlı döneminde Diyarbekir, Urfa, Mardin gibi bölgeler merkezden gönderilen valiler tarafından yönetilmiştir.

KÜRDİSTAN

Kürdistan'ın Sultan Sencer döneminde idarî bölge olduğu söylenir. Bu bilgiyi veren 14. yüzyılda yaşayan Hamdullah Müstevfî'dir. Ancak Müstevfî, Sultan Sencer'den yaklaşık iki asır sonra yaşamıştır. Sultan Sencer dönemine ait kaynaklarda ise Kürdistan idarî bir bölge olarak geçmez.

Kürdistan ismi Arapça "Arz-ı Ekrad" olarak ilk defa 10. yüzyılın ikinci yarısında İbn Havkal'ın "Suretül-Arz" isimli eserinde geçer. İbn Havkal'ın Kürtler'in yaşadığı yer olarak zikrettiği bölge ise İran'ın Cibal bölgesidir. Yani Hemedan'ın doğusu, Urumiye'nin güneyidir. Bugünkü Irak sınırındaki İran Kürdistan'ından Süleymaniye'ye kadar uzanan bir bölgedir. Kürdistan isimlendirmesi idarî bir ad değil, coğrafî bir isimlendirmedir. Bu konuda Adnan Çevik geniş bir araştırma hazırlamaktadır.

İbn Havkal'dan sonra 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud'un haritasında da "Arz-ı Ekrad" isminin geçtiği görülür. Kastedilen yine İran'dır.

OSMANLI DÖNEMİNDE KÜRD BEYLERİ MERKEZİN KONTROLÜ ALTINDA DEĞİL MİYDİ?

Osmanlı döneminde ocaklık terimi çeşitli şekillerde geçer. En yaygın şekilde idari teşkilat içerisinde rastlanan ocaklık statüsündeki sancakları ifade eder. Ocaklık sancaklar hükümet ve yurtluk-ocaklık sancaklar olmak üzere iki çeşittir. Fetih sırasında hizmeti görülen aşiret reislerine, beylere çoğunlukla kendi toprakları olmak üzere bırakılan yerlerdir. Orhan Kılıç'ın bu konuda araştırmaları vardır.

Hükümet sancaklarda timar sistemi uygulanmaz. Sancak gelirinin tamamı idareci olan beylere aittir. Yurtluk-Ocaklık sancaklarda ise timar sistemi uygulanabilir.

Ocaklık sancaklar, Bosna, Anadolu, Çıldır, Şam, Rakka, Bağdat, Basra, Tunus ve Şehrizor gibi bölgelerde görülür. Bu sistem görüldüğü gibi sadece Güneydoğu Anadolu'daki Kürd beylerine mahsus değildir. Ocaklık sancakların sayısı zamana göre değişmektedir. Özellikle savaş dönemlerinde aşiretlerin devlete bağlılığını artırmak için ocaklık sancakların sayısı artırılmıştır.

Orhan Kılıç, araştırmalarında ocaklık veya hükümet tipi sancakların devletin merkezi kontrolünden uzak müstakil birimler olduğu kanaatinin yanlış olduğunu söyler. Merkezi idare imparatorluğun diğer kısımlarında olduğu gibi burada da ağırlığını her zaman hissettirmiştir. Bu sancakların her biri merkezden atanan bir beylerbeyinin emri altındadır.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 19.06.2011)

19 Haziran 2011

Bu da padişahın özel odası

Reuters Ajansı'ndan dünyaya yayılan bir dizi fotoğraf, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Çalışma Odası'nı kamuoyunun gözleri önüne sermiş oldu. Sadelik hakimdi odaya.

Besbelli itinayla döşenmişti. Padişah fermanlarından Selçuklu geometrisine geleneksel unsurlar ihmal edilmemişti. Bu arada Başbakan'ın arkasında asılı kalpaklı Gazi Mustafa Kemal portresi nazar-ı dikkatimi çekti: Başbakan neden Cumhurbaşkanı "Atatürk"ün değil de, "Gazi Mustafa Kemal"in bir fotoğrafını tercih etmişti?

1922-23 yıllarına ait Mustafa Kemal Paşa resimleri, sadece kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti'nin değil, aynı zamanda işgal altındaki İslam dünyasının ve mazlum milletlerin de ortak kahramanını temsil eder. Bu bakımdan kalpaklı Mustafa Kemal fotoğrafı, yolların henüz ayrışmadığı bir dönemin sembolüdür ve Başbakan'ın 12 Haziran 2011 tarihli "balkon konuşması"ndaki tavrıyla da örtüşmektedir. Zira Erdoğan Türkiye'deki seçim zaferinin sadece Türkiye'nin değil, dünyada yaşayan Müslümanların da başarısı olduğunu ilan etmişti: "Bugün İstanbul kadar Saraybosna kazanmıştır, İzmir kadar Beyrut kazanmıştır, Ankara kadar Şam kazanmıştır, Diyarbakır kadar Ramallah, Kudüs, Gazze kazanmıştır..."

Bu fotoğraf ve balkon konuşmasını yan yana koyduğunuzda Erdoğan'ın ayağını, 1922'nin Gazi'siyle aynı zemine bastığı sonucunu çıkartmakta zorlanmıyoruz.

Bu konuyu ileriye bırakarak Başbakan'ın odasını gösteren fotoğrafa geri dönmek ve onu tarihimizdeki bir başka yöneticinin odasında yapılmış bir resimle karşılaştırmak istiyorum.
Bir odanın şifreleri

Sultan 3. Selim Osmanlı devlet geleneğinde pek çok ilke imza atmış bir padişahtır. Hepsini başarıya ulaştıramasa da, askeriyeden teknik okullara, denizcilikten yönetim, ekonomi ve sosyal konulara kadar giriştiği yeniliklerin etki ve sonuçlarının günümüze kadar sürdüğünü söyleyebiliriz. 200 küsur yıl sonra dahi 3. Selim'in vaktiyle attığı cesur adımların izinde yürüyoruz.

1789-1807 yıllarında hüküm süren 3. Selim, Stanford Shaw'un isabetli deyişiyle, "eski ile yeni arasında" gidip geliyordu. Gelenekte bir kırılma ama aynı zamanda gelenekten güçlü bir beslenme paralel bir şekilde yürüyordu onda. İşte ünlü resminde bu iki dünya arasında duran padişahın mahrem dünyasını tanımış oluyoruz.

Gerçi o tarihte Reuters Ajansı henüz yoktu ama Padişahın Has Odası'nı açtığı bir "fotoğrafçı" vardı: Ressam Konstantin Kapıdağlı. Harem'deki Has Oda'da ressamına poz vermiş ama resmine öyle ilginç nesneleri ve mesajları yerleştirmişti ki, adeta tabloya bakanlar onun mahrem dünyasını başka bir tasvire ihtiyaç duymadan tanıyabilirler.

Topkapı Sarayı Müzesi Resim Galerisi'nde 17/30 numarayla kayıtlı bulunan 1803 tarihli bu tablo, 3. Selim'i sedirde otururken gösterir ve genellikle törenlerde tahtta otururken tasvir edilen padişah portrelerinden bir kopuşu temsil eder. Bir padişahı Haremdeki haliyle, yani resmi kıyafetlerinin dışında gündelik kıyafetiyle resmeden tablo, boyutları itibariyle de (110 x 88 cm) benzerlerinden büyüktür.

Çok gerçekçi olarak çalışılmış olan tabloda göze çarpanlar şöyledir:

Sol üstte murassa (mücevherli) kılıç ve bir çift murassa piştov (tabanca) asılıdır. Yanında Sultanın tuğrası vardır ve altında 1803 tarihi okunur. Yalnız tuğranın sağına, bayrağımızdaki ay yıldızın konulmuş olması dikkat çeker (o devirde yıldızımız 8 köşeliydi). Duvarda Avrupaî desenli lacivert örtü, Padişahın dayandığı turkuaz üzerine işlemeli, inci püsküllü sırt minderleriyle uyum içindedir. Sol uçtaki minderin üzerinde elmaslarla süslü bir cep saati durmakta ve kordonu aşağıya doğru sarkmaktadır. Padişahın elinde tuttuğu inci tespihin imamesi, üç parça zümrüt ve iki iri inciden oluşmaktadır. Püsküllerinin ucu ise damla şeklinde incilerle sonlanır.

Padişahın üzerinde mücevher olarak sadece parmağındaki elmas yüzük ile kuşağında sadece başı görünen elmaslı hançer bulunur. Sarığında törende olmadığı için sorguç yoktur, sadece sarığın düğümü ortada süs haline getirilmiştir. Omuzlarında kürk kaftanı, gayet rahat bir oturuş düzeninde (bir ayağını altına almış ve sağ dizini kırmıştır) gösterilen 3. Selim, günlük hayatında nasıl yaşıyorsa öyle resmedilmiştir.

Ancak gözlerimizi resmin sağ tarafına kaydırdığımızda bir dolaptaki ilginç nesneler dikkatimizi üzerinde toplayacaktır. Alt katta açılmış bir kutu ve içinden sanki kamış bir kalem gibi bir cisim yükselmektedir. Kutunun solunda bir teleskop veya gemici dürbünü durur. Bu, muhtemelen Padişahın denizciliğe merakını gösterir. Kutunun üzerinde 14. Louis tarzında bir "İskelet Saati" olanca ayrıntısıyla çizilmiştir. Büyük tutulmuş çarklar, zemberek kutusu, salyangoz ve zincirden oluşmuş mekanizması ve bir sarkacı vardır. Ancak saatin sadeliği, kaidesinde görülen Barok süslemeler yüzünden kaybolmuştur.

Kitapsız padişah olmaz

Sizi bir resmin labirentlerinde dolaştırarak sıktığımı biliyorum ama tarih bazen küçücük nesnelerden bize göz kırpar. Seçim atmosferinden yeni uzaklaştığımız bu günlerde bir tablonun derinlere gömülü mesajını ortaya çıkarmak için biraz daha sabır istiyorum.

Dolabın üst katına geldiğimizde ortada küçük bir yerküreye rastlarız. Bu küre, teleskopla birlikte padişahın bilim ve araştırmaya verdiği önemi vurgular. Kürenin iki yanında iki sıra halinde üst üste dizili 12 adet kitaba bakışlarımızı çevirdiğimizde kitapsız padişah olunamayacağı vurgusunun ön planda olduğu anlaşılır. Ancak tabloda kitapların üzerinde isimleri de yazılıdır. Sağda coğrafya, tarih ve edebiyatla ilgili kitaplar ("Atlas", "Tarih-i Raşid", "Tarih-i Naima", Kâtib Çelebi'nin "Cihânnümâ"sı, "Divan-ı Nâbi" ve "Siyer-i Veysî") var. Sol sırada ise iktisadî, askerî, dinî ve hukukî kitaplar yer almış: "Vauban", "Montekukuli", "Kanunname", "Fetava", "Şifa-i Şerif", en üstte de "Mushaf-ı Şerif".

Bir padişahın özel dünyasını deşifre eden bu tabloyla 3. Selim'in dağınık portresi netleşiyor:

Batı'dan gelecek yeniliklere daima açık ama Osmanlılığın temellerine sahip çıkmaya ısrarla devam eden bir padişah karşımızdaki. Yerkürede dünyaya, teleskopta ve saatte Batı'ya bakıyor, kitaplarda ise tam bir Osmanlı. Zaten oturuşundan belli değil mi?

Not: Gül İrepoğlu'nun "P" (sayı: 17, 2000), Aysel Tuzcular'ın "Kültür ve Sanat" (Sayı: 5, 1977) dergilerindeki, Günsel Renda'nın "Padişahın Portresi" (2000) adlı kitaptaki yazılarından yararlanıldı. Kitap isimlerini okumama yardımcı olan İSAM'dan Seyfi Kenan'a teşekkür.

Mustafa Armağan
(Zaman, 19 Haziran 2011)

Seçimin bilmecesi MHP

Seçimlerde yüzde 13 oy alan MHP’nin bugünkü toplumsal tabanı tam bir bilmece, bu bilmeceyi de ancak partinin kendi çözebilir.

Milliyetçi Hareket Partisi’nin son devir Osmanlı tarihindeki İttihat ve Terakki gibi Türkçü bir parti ile doğrudan ilişkisini kurmak mümkün müdür? Hemen cevap verelim; Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti, İttihatçıların son dönemdeki Türkçülüğü ile ne kadar ilgili ise MHP’ninki de o kadar olabilir. MHP dün ve bugün İttihat ve Terakki mirası ile kadrolarının oluşumu ve devraldığı kişilerle değil, ancak bu tarihi mirası bilincine yerleştirerek bağ kurmuştur. Ama 1944 yılı 3 Mayıs olayları ve ardından gelen tutuklamalar, 20’nci yüzyılın ikinci yarısında MHP’yi oluşturan kadroların doğduğu bir ortam olarak nitelendirilebilir.

Türkeş partiyi ele geçirdi
1950’lerde Türkçü kadroların CHP ile soğukluğu hatta husumeti malumdur. Ama DP iktidarı ve zihniyetine de çok yakın oldukları söylenemez. 27 Mayıs darbesini hazırlayan Milli Birlik Komitesi içinde Alpaslan Türkeş, Dündar Taşer, Muzaffer Özdağ gibi subayların konumu da bu durumu belirler. Sivil ve akademik çevrede bu biganelik (aldırmazlık) daha barizdi.
İstanbul ve Ankara muhitinin gelecekteki MHP’yi oluşturacak okumuş kadroları DP’den uzaktı. Onlar 1950’lerde iktidara uzak, kendilerini kenara itilmiş okumuşlar olarak görürlerdi. 1946 seçimlerinden sonra TBMM’de oluşan Demokrat Parti grubu içinde bazı huzursuz milletvekilleri Millet Partisi’ni teşkil ettiler. Bunların içinde göze batan, DP listesinden bağımsız giren Mareşal Fevzi Çakmak ve Osman Bölükbaşı’ydı. Millet Partisi, CHP-DP çizgisinin yarattığı yabancılaşmaya karşı çıkan, muhafazakar bir kuvvetti. Ama cılız kaldı. Bir ara Remzi Oğuz Arık’ın Köylü Partisi ile birleşerek Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi adını aldı. Bu partinin 1960’lı yılların başında önce aralarına davet ettiği, sonra çığ gibi bendini aşarak teşkilatı ele geçiren MHP’lilerle birebir kimlik aynileşmesi de olamaz.

Milli Birlik Komitesi’nin sürgündeki 14’leri, başta Alpaslan Türkeş olmak üzere partiyi ele geçirdiler. Arkalarındaki kadrolar onları oraya taşıdı. 8-9 Şubat 1969’da Adana’da yapılan büyük kongrede partinin adı MHP oldu. Türk siyasi tarihinde ilk defa görülen bir niteliği vardı, gençlik kolları çok ağırlıklıydı. Parti hiyerarşisi çağdaşı olan Adalet Partisi hatta CHP’ye bile benzemeyecek kadar katıydı.

Demirel’i rahatlattılar
Buna rağmen partinin gördüğü siyasi ilgi hep sınırlı kaldı. Milli bakiye sisteminin getirdiği destekle 1965 seçimlerinde 11 kişi parlamentoya girerek grup kurmuştu ama etkili bir politika yapamadılar ve 1969 seçimlerinde lider Alpaslan Türkeş tek başına Meclis’e girebildi. Bu dönemde çok etkin oldukları söylenemezdi.

Lakin 14 Ekim 1973 seçimlerinde yüzde 3,5 oyla meclise üç kişi girdiler. Türkiye demokrasisinin bu çalkantılı döneminde üç milletvekilinin ikisi Süleyman Demirel’in Milliyetçi Cephe koalisyonunda yer aldı. Doğrusu Milli Selamet Partililerin ve hatta Güven Partililerin aksine, Demirel’i çok rahatlatan ılımlı bir ortaklık sergilediler. MHP bu dönemde bürokrasiye yerleşti. Bunu zamanın yorumcuları çok aşırı betimlemelerle ortaya koyarlar. Oysa tipik Adalet Partili bürokratla MHP taraftarı olanın farkı neydi? Türkiye bürokrasisi MHP kanadından sunulan üyelerini de fazla sorun çıkarmadan kabul etmeye hazırdı.

1970’li yıllar boyunca çatışma CHP ile MHP arasında geçti. Aslında CHP’nin arkasındakiler de bir ölçüde CHP’ye sığınan çeşitli politik gruplardı. 1980 darbesi solcuları da MHP’lileri de cezalandırdı. Bu müşterek mağdurluk ileride kısmen bir uzlaşma ve sulh ortamı yaratabildi mi? Belki evet ama onu da fazla abartmamak gerekir.
Sözde liberal gruplar
Türkeş’in ölümünden sonra MHP kadrolarından ülkücüleri atmasa da kenara iteledi. Karşılıklı şüphelere rağmen Ecevit’in son başbakanlığı döneminde MHP münafereti oldukça azaldı. Hatta bazıları çoktandır MHP seçmenini de ele alan Ecevit’i MHP başkanı olarak görmek istediklerini fısıldıyorlardı. Türkiye’nin eski genç kadroları şiddeti bir kenara koymuşlardı.

Bugün ise o zamanki kadrolar, bazı AKPliler ve solcularla da bir araya gelerek sözde “liberal” gruplar bile kuruyorlar. Bunun niteliği üzerinde durmak gerekir. Hırs her şeyi yaptırır. Son seçimlerde bazı protestocu gruplar hayatları boyu uzlaşma belirtisi göstermedikleri hatta nefret ettikleri MHP’ye rey verdiler. MHP yüzde 13 oranındaki oyla TBMM’de grubunu kuracak. Nasıl bir muhalefet yapacağını ve başarısını kadrolaşma, söylem ve planlama faaliyeti gösterecek. Şu anda toplumsal tabanı itibarıyla hâlâ bir bilmece, bu bilmeceyi ise bu parti ancak kendi çözer ve rengini ortaya koyar.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 19.06.2011)

Mohaç Zaferi'nden sonra Kanuni Sultan Süleyman

Sultan Suleiman after the Battle of Mohács, Hungary (1526) which opened him the way to Europe (Istanbul, Topkapı Sarayı).

Dürrüşehvar Sultan

Hatice Hayriye Ayşe Dürrüşehvar Sultan (26 Ocak 1914- 7 Şubat 2006). Son Osmanlı halifesi Abdülmecid'in kızı. Berar Prensesi (1931-1954). Üstteki fotoğraf 1946 yılında Hindistan-Haydarabad'da Margaret Bourke-White tarafından çekilmiş. Alttaki fotoğraf ise Hatice Hayriye Ayşe Dürrüşehvar Sultan'ın 9 yaşındaki hali. Fotoğraf 1923'te çekilmiş.

15 Haziran 2011

Tarihte bugün: 15 Haziran 1826

(IV. Murat'ın yeniçerileri)

Vaka-i Hayriye
Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması hâdisesi için kullanılan tabir.

Yeniçeri Ocağı'nın, kuruluş yılları sonrasında, Osmanlı Devleti'nin Yükselme Devrinde seferde ve hazarda pek çok hizmetleri görüldü. Büyük zaferlerin kazanılmasında hizmeti geçti. Fakat, hizmeti devamlılık arz etmedi. On beşinci yüzyılda Fatih’e itaatsizlikleriyle başlayan disiplin bozukluğu 16. yüzyılda daha açık görüldü. Sultan Üçüncü Murad Han (1574-1595) zamanında genel olarak bozulmaya başladı. Devşirme Kanunu bütünüyle tatbik edilmeyince, Yeniçerilerle hiç alâkası olmayanlar, Ocağa kaydedilmeye başlandı. Disiplin bozuldu. Hâdise çıkarma âdet hâline geldi. Seferden kaçma, muharebeye katılmama, kumandanları, devlet adamlarını ve hattâ sultanı dahi azl, katl etmek fiillerinde bulundular. Islah teşebbüsleri kâr etmediği gibi, bunu kabul de etmiyorlardı. Tâlime yanaşmadıklarından devrin silahlarını kullanmıyor, muharebe taktiklerini kabul etmiyorlardı. Zamanla aslî vazifelerinden tamamen uzaklaştılar. Esnaflık ve ticaretle meşgul olmaya başladılar. Osmanlının yüzyıllarca üç kıtada hâkim kılmaya çalıştığı İslâm ahlâkını terk ettiler. Kadın ve erkeklere sarkıntılık, birbirleriyle kavga, odaları arasında mücadele, tüccar, esnaf ve diğer çalışanları haraca bağlama veya kazançlarına ortak olma, tüccar gemilerine balta asma gibi kanunsuz hareketler önü alınmaz hâle geldi. Harpten kaçma, ağalarını öldürme, reâyaya her türlü zulüm ve işkence gibi zorbalıkları da, ahâlinin Yeniçeriler aleyhine dönmesine sebep oldu.

Yeniçerilerin katlettiği büyük ıslahatçı Sultan Üçüncü Selim Han'ın şehadeti günü, 28 Temmuz 1808 tarihinde, padişah olan Sultan İkinci Mahmud Han, Yeniçeri Ocağı kalkmadıkça zamanın ihtiyaçlarına uygun askerî teşkilâtın ve diğer ıslahatların yapılamayacağını açıkça görmüştü. Yeniçeri Ocağı mensuplarını şüphelendirmeden uzun vadeli plânlar yaptı. Güvenilir adamlarını devlet ve askerî teşkilât kadrolarına tayin etti. Benderli Mehmed Selim Sırrı Paşa'yı sadrâzamlığa, Kadızâde Tâhir Efendi'yi Meşihat makamına getirdi. Sultan Mahmud Han'ın, âlimlere hürmet ve iltifatları bunların da halîfenin safında yer almasına sebep oldu. Topçu Ocağı mensuplarına rütbe verip, kıymetlendirdi; onlarla gizli müzakerelerde bulunup, bazı tedbirler aldı. Sultanın emri üzerine, yüksek devlet memurları uzun süren müzakereler sonunda muntazam ordu teşkiline karar verdiler. Eski Yeniçeri ağalarından Boğazlar Muhâfızı Ağa Hüseyin Paşa'nın teklifiyle, isteyen Yeniçerilerin de girebileceği “Eşkinci” adıyla bir teşkilât kuruldu. Yeniçeri Ağası Celâleddîn Ağa vasıtasıyla, Kul Kethüdâsı Hasan ve Ocağın ileri gelenlerine rütbe ve diğer makamlar verilmesi vaadiyle tasvipleri alındı. Şeyhülislâm Kadızâde Mehmed Tâhir Efendinin konağında, 25 Mayıs 1826 tarihinde; Sadrâzam Mehmed Selim Paşa, Rumeli Kazaskeri, İstanbul Müftüsü, Sadâret Kethüdâsı, Defterdar, Darphâne Nâzırı, Tophâne Nâzırı, Yeniçeri Ağası ve Ocağın ileri gelenleri toplandı. Yüksek devlet ricâli ve âlimlerin katıldığı bu toplantıda, devletin iç ve dış durumu müzakere edildi. Burada talimli asker yetiştirilmesi hususunda ittifakla fikir birliğine varıldı. Âlimler, harp talimi yapılmasının gerekli olduğuna dair fetva verdiler. Toplantıdan sonra, vezirler, âlimler ve ocağın ileri gelenleri, Ağa Kapısında toplanarak verilen kararlar gereğince çalışacağını belirten senet imzaladılar. Eşkinci Lâyihası denilen bu senede göre; İstanbul’da bulunan elli bir Yeniçeri Ortasından her biri asker olmaya müsait yüz elli kişi çıkaracak, Eşkinci Sınıfının her odasında, Yeniçeri Odasındaki kadar subay bulunacak, yani, birer tane Çorbacı, Odabaşı, Vekilharç, Bayraktar, Usta Başkarakullukçu, Saka bulunacaktı. Subaylar, tayinlerinde Yeniçeri Ağasına câize vermeyeceklerdir. Yeniçeri Ağası, vazifesine başlarken, sadrâzama hiçbir para vermeyecekti. Eşkincilerin eğitimlerine itina edilecekti. Talim, subayların nezaretinde Etmeydanı’nda, atış Kâğıthâne yahut Davutpaşa’da yapılacaktı. Eşkinci nezaretine, Matbah ve Gümrük Emini Hacı Sâib Efendi tayin edildi.

Eşkinci Lâyihasının yayınlanmasıyla, Yeniçerilerin taahhüdü altında, projenin tatbikatına başlandı. Eşkinci Ocağına birkaç gün içinde beş yüz kişi müracaat etti. Eşkincilere üniforma ve silâhları dağıtılıp, 11 Haziran 1826 tarihinde Etmeydanı’nda talim başladı. Fakat, padişah ve devlet ricâli, Yeniçerilerden emin olmadıklarından ihtiyatî tedbir aldılar. Topçu, Humbaracı, Lâğımcı ve Tersane Ocaklarının ileri gelenleri hükümet safına alındı. Boğaziçi’nin Rumeli Sâhil Muhâfızı Ağa Hüseyin Paşa ve Anadolu Sâhil Muhâfızı İzzet Mehmed Paşa'nın maiyetlerindeki üç bin kadar sekban askeri, lüzumunda derhal müdahale için hazır kuvvet olarak ayrıldı. Devlet ricâli, her ihtimale karşı Boğaziçi’ndeki yalılara çekildi.

Yeniçeriler, Eşkinci Ocağının talime başladığı gün, aleyhte propagandaya başladılar. Yeniçeri Ocağının kaldırılacağı etrafa yayıldı. Yeniçeriler, Eşkinci Ocağını istikballeri için zararlı görerek, isyan bayrağını açtılar. 15 Haziran 1826 tarihinde kazanları alıp, Etmeydanı’nda toplandılar. Âsiler, etrafa tellâllarını gönderip, “Sadrâzamın, Yeniçeri Ağasının, Ağa Hüseyin Paşanın öldürüldüğünü” ilan ederek, halka “Etmeydanı’nda toplanma” daveti yaptılar. Serseriler, Yeniçeri menfaatkârları, davete katıldılar. Yağma, soygun, halka tecavüz, anarşi başladı. Harp talimine fetva veren âlimler hakarete uğrayıp, tehdit edildi.

Yeniçerilerin isyanı üzerine Sadrâzam, Şeyhülislâm ve diğer devlet adamları, Topkapı Sarayı'na gittiler. Sadrâzam, Topçu, Humbaracı, Top Arabacı, Tersâne Ocaklarına, Şeyhülislâm ise müderrislere, şeyhlere ve talebelere, saraya gelmeleri için haber gönderdi. Sultan Mahmud Han da, Beşiktaş Sarayından Topkapı Sarayına geldi. Padişah, önce Sadrâzam ile Şeyhülislâmı, sonra da devlet ricâli ve âlimleri kabul etti. Onlara, Yeniçerilerin dayanılmaz hâle gelen isyan hareketlerinden bahsetti. İsyanın dinî hükmünü sorunca âlimler, isyancıların katlinin meşrûluğuna cevaz (izin) verdiler. Sultanahmed Camii harekât üssü kabul edildi. Sancak-ı şerîf çıkarıldı. Müslümanlar Sancak-ı şerîf altında Sultanahmed Camiinde toplandılar. Sancak-ı şerîf, tekbirlerle minbere dikildi. Silâhsızlara içcebehâne açılarak, silâh dağıtıldı. Âsiler, Sancak-ı şerîf altında toplanılmasını engellemek için, Sultanahmed ve Beyazıt meydanlarında cana tecavüz ederek, terör havası estirdilerse de muvaffak olamadılar. Âsiler, Divanyolu ile Beyazıt çevresini, Uzunçarşı ile o tarafın yollarını tutmuşlardı. Devlete sadık kuvvetlerin kumandanlarından Ağa Hüseyin Paşa, Topçu askeriyle Divanyolu’ndan, İzzet Mehmed Paşa, Humbaracı, Lâğımcı, Tersâne askerleriyle Saraçhâne tarafından, Etmeydanı istikametine hareket ettiler. Silâhlandırılmış ahaliyse askerin gerisinden geliyordu. Âsiler, tahminlerinin üstünde mukavemetle karşılaşınca geri çekildiler. Ağa Hüseyin Paşa kuvvetleri, Horhor Çeşmesi yakınlarında âsi müdâfîlerin mukavemetiyle karşılaştı. Topçu Yüzbaşı İbrahim Ağa'nın gayretiyle mukavemet kırıldı. Âsiler devamlı gerileyip, Etmeydanı’nda Yeni Odalar denilen Yeniçeri kışlalarına çekildiler. Âsilerin kışlası çembere alındı. İbrahim Ağa, topçu ateşiyle, kışla kapısını tahrip etti. Topçu İmamı Hacı Hafız Ahmed Efendi önde olmak üzere askerlerle kışlaya girdi.

Kışla yakıldı. Şiddetli bir taarruzla âsilerin çoğu kılıçtan geçirildi. Kaçıp da yakalananlar idam edildi. Yeni Odalardan sonra Eski Odalar denilen kışlaya kaçanlar da yakalandı. Kaçaklardan yakalananlar idam edildi. Serseriler ve zararlı fiillerde bulunan şahıslar, İstanbul’dan uzaklaştırıldı. İsyanın bastırılmasıyla Sadrâzam ve Şeyhülislâm, Sancak-ı şerîfi Sultanahmed Camiinden alarak tekbir ve tehlîl ile Topkapı Sarayına getirdiler. Sultan Mahmud Han, Sancak-ı şerîfi karşıladı. Sancak-ı şerîfi Bâbüssaâde çatısı altında kurulan taht yerine dikti. Muhteşem merasim yapıldı. Sancak-ı şerîf yerine konduktan sonra, Sultan Mahmud Han, harekâtı muvaffakiyete götürenlere, merasime katılanların huzurunda teşekkür etti. Devlet ricâli, meseleleri görüşmek üzere sarayda kalıp, diğerleri dağıldı.

Yeniçeri Ocağının imha edildiği 15 Haziran 1826 tarihine Osmanlılar ve tarihçiler “Vak’a-i Hayriyye” (hayırlı vaka) dediler. Yeniçerilerin imha edilişi, her tarafta sevinçle karşılandı. Yeniçeri Ocağı, resmen, 17 Haziran 1826 tarihinde kaldırıldı. Sultan Mahmud Han, bir Hatt-ı Hümâyun yayınlayarak, Yeniçerilerin devlet ve millete yaptıkları kötülükleri saydı ve ocağın kaldırıldığını belirtti. Sadrâzam, valilere özel talimat göndererek, vilâyetlerdeki Yeniçeri Ocaklarının söndürülmesini istedi. Yeniçeri Ocağı kurulurken dua eden Hacı Bektaş-ı Velî hazretlerinin yolundan ayrılan sapık Hurufîlerin tekkeleri kapatıldı; Hurufî babaları sürüldü.

Yeniçeri Ocağının kaldırılmasıyla, “Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye” adıyla devrin usulüne göre yeni bir ordu teşkilâtı kuruldu. Seraskerliğine Ağa Hüseyin Paşa tayin edildi. Osmanlı şairleri geleneğe uyarak Vak’a-i Hayriyye için tarih düşürdüler. En meşhuru Keçecizâde İzzet Molla’nın şu mısralarıdır:

“Tecemmü' eyledi meydân-ı lahme,
İdüb küfrân-ı ni’met nice bâğî,
Koyup kaldırmada ikide birde,
Kazan devrildi söndürdü ocağı.”

Kaynak

12 Haziran 2011

İsmet Paşa Suriye'den kimin atıyla kaçmıştı?

Geçenlerde gençleri, 27 Mayıs'ın bir zamanlar bayram ve tatil günü olduğuna inandırmakta epey zorlandım. Nasıl yani? diyorlardı saf saf (ah bu gençlerin saflığı!).

Darbe ve bayram, öyle mi? Öyle, hem de caddelerde rap rap askerler yürürdü. Acıyarak baktıklarını hissettim. Galiba ilk defa Ahmet Haşim'in "Melâli anlamayan nesle aşina değiliz" yakınışı boşlukta yüzüyordu. Bu nesil hakikaten "melali" anlamıyor. Hem "melal" kelimesini bilmiyor, hem de bizim gibi "melalleri" yaşamamış.

Zaten yaşamasın da. Yalnız bu günlere nasıl geldiğimizi iyi öğrensin. Bu günlerin kıymetini bilmek için kayıp yılları tarihin aynasında seyretmeleri şart.

Ancak aynamızı puslandıranlar var, bunları tanımaları gerekiyor. Adam kalkıyor, Hasan Tahsin'den kahraman inşa ediyor. Nasıl oluyor da iri kıyım bir "Türk Devrim Tarihi" kitabının 80. sayfasında "Hukuk-ı Beşer" gazetesinin "sahibi" (ki sahibi değil, başyazarıdır) Hasan Tahsin adlı "yurtsever"in Yunanlılara ateş açtığı yazılırken, 81. sayfasında aynı gazeteyi çıkaran Sulh ve Selamet Cephesi'nin "bölücü" olduğundan söz edilebiliyor?

İnkılap ya da Devrim tarihlerimiz maalesef akıldan yoksun bir üslupla yazılmakta.

Örnekler çok. Mesela 1918 Filistin-Suriye bozgunumuz. Resmi tarihin avukatları Filistin cephesinden çekilen kuvvetler içinde Mersinli Cemal Paşa'nın başında olduğu 4. ve Cevad Çobanlı Paşa'nın komutasındaki 8. orduların hatalarına çok sık değinirler; gelgelelim Mustafa Kemal Paşa'nın komutasındaki 7. Ordu'nun İngilizlerce imha edildiğini yazmazlar. Acar bir Kemalist, 1204 sayfalık bir "Gazi" kitabı yazıyor ama nedense 7. Ordu bozgununu atlıyor (Dersim'i atladığı gibi). Sadece başarılı olduğu yerleri yaz, başarısızlığa tahammül edeme, buna da tarih de.

Öbür tarafta General Allenby 7. ve 8. orduların çekilme yollarını süvari birlikleriyle tıkayarak her iki orduyu da büyük ölçüde imha veya esir ettiğini (ki bunu, Gen. Fahri Belen "20. Yüzyılda Osmanlı Devleti" adlı kitabında nasılsa itiraf etmiştir) savaş raporuna yazmıştır. İşte 19-20 Eylül günleri için yazdıkları:

"36 saat zarfında 8. Ordu'nun büyük kısmı mağlup edildi. 7. Ordu kıtaları da Samariye tepelerinden geri çekilmeye zorlandı. Piyadelerimiz geri çekilen düşmanı süratle takip ederek süvari kıtalarımızın arasına sürdü. Bunun sonucunda 7. ve 8. Türk orduları bütün silah ve malzemeleriyle elimize düştü."

Allenby 24 Eylül'de kalan son birliklerin de esir alınarak her iki ordunun varlığına son verildiğini yazıyor. Toplam 57 bin esir alınmış, bunların 5.500'ü subaymış. Raporda 360 top ve üç Türk ordusunun (4., 7. ve 8. orduların) silah ve malzemelerinin ele geçirildiği de belirtiliyor.

Suskunluğun sebebini anladınız mı?

Amcası Vacid Asena I. Dünya Savaşı'nda İnönü'nün emir subayı olarak görev yapan Duygu Asena'nın vaktiyle şu yazdıkları da çok ilginçtir:

"Suriye cephesinde İnönü'nün atı vuruluyor ve esir düşme tehlikesi doğuyor. Onun üzerine İsmet İnönü, amcamın atına binerek kaçmayı başarıyor. Ama atsız kalan amcam esir düşüyor, acı günler yaşıyor." (Milliyet, 10 Nisan 1993).

Vay efendim, İnönü kaçar mıymış? Bu yazı üzerine kızılca kıyamet kopmuş, merhume Asena neredeyse lince maruz kalmıştı. İnönü'nün Biruseba savaşında sorumluluk almayarak nasıl feci hatalar yaptığını, bu yüzden General Von Kress tarafından suçlanıp Genelkurmay'a şikayet edildiğini ve kendini savunduğunu günün birinde yazarım inşallah.


(Sultan Abdülaziz'i 30 Mayıs'ta tahttan indirildikten sonra iki hizmetkârının arasında gösteren bu fotoğrafı,
ölümünden önceki son görüntüsüdür. Gözlerindeki dehşet ifadesi fark edilmeyecek gibi değil.)

Gördüğünüz gibi Cihan Harbi'ndeki hezimetlerin hesabı henüz sorulmamıştır. Tarihî gerçeklerin üzeri kapatılarak, belgeler karartılarak sil baştan bir tarih uydurulmuştur. Sonradan siyaset sahnesine egemen olanlar, tarih kitaplarını kendilerini merkeze koyarak yeniden yazdırdıkları için yakın tarihimizin altüst olduğunu, at izinin it izine karıştığını bilmeden mesafe almamız mümkün değil.

Bizim "melal"imiz bundandır sevgili gençler. 27 Mayıs yerine 30 Mayıs'ın "darbecileri lanetleme bayramı" ilan edilmesini ve 4 Haziran'ın da bir Osmanlı padişahının, Abdülaziz'in kanlı sonunu hatırlatan gün olarak Zorlu, Polatkan ve Menderes'in idam fotoğraflarının sergilendiği gün olmasını istememizin esas sebebi de budur.

Bundan 135 yıl önce, 30 Mayıs 1876'da Abdülaziz'e karşı başlayan uğursuz darbecilik geleneği, Ayışığı'ydı, Balyoz'du, şuydu buydu derken neyse ki, ensemizi sıyırarak geçti ve günümüzde sönmeye yüz tutmuş durumda. Bunda 27 Nisan Muhtırası'na karşı dik bir duruş sergilenmesinin büyük payı olduğu kuşkusuz ama yetmez. Bu duruş devam etmeli. Ta ki, sivil bir demokrasinin, insan haklarının, özgürlüklerin önünü kapatacak gelişmelere son verecek bir anayasal mekanizma ve toplumsal direnç oluşturulabilsin.

Baksanıza, 1 Haziran 2011 günkü "Aydınlık" gazetesinde Yalçın Küçük, Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner'in 19 Mayıs'ta fakir gibi alternatif tarih yazarlarına verdiği "muhtıra"nın yeni bir 27 Mayıs olduğunu iddia edebiliyor. Küçük, "Işık Paşa Hazretlerinin mühim 19 Mayıs Harbiye Nutku ile Deniz Tatbikatına İnen Balyozu biliyoruz" diye el çırpıyor ve "Başta Işık Paşa hazretleri, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 27 Mayıs'ını tebrik ediyorum. İyi olmuştur ve devrim'dir ve bayram'dır. Silivri'de zinde İttihat ve Terakki yelleri var." diye ekliyordu.

Şifreler yerli yerinde: İttihat ve Terakki, 27 Mayıs, TSK, zinde güçler, Balyoz, Harbiye Nutku vs. Unutmuyorlar ve unutturmuyorlar velhasıl.

Fakat şunu da sormadan edemiyor insan: Org. Koşaner acaba kitaplarını okursa Yalçın Küçük'ün yüzü kızaracak mıdır? Sadece birkaç cümlesini yazmama izin verin:

"Kemal Paşa Tarihi, tutarlığını ölümle sağlayan bir yazımdır./ Kemal bir abartma ve Kemalizm bir yabancılaşmadır./ Kemal, kendine güveni olmayan bir kişiliğe sahip görünüyor. / Annesini sevmediği izlenimini veren işaretler var. / Kemal askerler arasında pek az İngiliz yanlısından birisidir. / Kemal ancak güçlü olduğuna kesinkes inandığı zamanda hücuma geçebilen ve acımasız olabilendir." ("Türkiye Üzerine Tezler", c. 5, 1992, s. 15-655.)

Atatürk'e 'abartma kahraman' diyenleri baş tacı edenler iyi düşünsünler derim. Bir de kimse hafızamızla alay etmeye kalkmasın. Artık yutmuyoruz.

Mustafa Armağan
(Zaman, 05.06.2011)

10 Haziran 2011

Kâzım Karabekir'in Gözüyle Yakın Tarihimiz #2

"Resmi tarihin bilinmesini istemediği bir General: Kazım Karabekir Paşa"
Tarih Aynası’nda bu hafta Mustafa Armağan, Milli Mücadele’nin başlatılmasında ve kazanılmasında anahtar rol oynayan Kazım Karabekir’in resmi tarih yazıcıları tarafından neden üzerinin karartıldığını yorumluyor.
Milli Mücadele’nin başlatılmasında Kazım Karabekir ve silah bırakmamış ordusunun rolü nedir?
Mustafa Kemal Paşa Milli Mücadele öncesi hangi düşüncelere sahipti?
Kazım Karabekir mücadele için kendisini nasıl ikna etti?
İsmet Paşa Milli Mücadeleye neden karşıydı?
Kazım Karabekir’in Milli Mücadele planı uygulansaydı Cumhuriyet’in ilanı 1 yıl önce mi olacaktı?
Atatürk Cumhuriyet’in ilanından sonra Kazım Karabekir’i neden yıllarca ev hapsinde tutturdu?

9 Haziran 2011

Kâzım Karabekir'in Gözüyle Yakın Tarihimiz


Mustafa Armağan, Kazım Karabekir Paşa üzerindeki perdeleri açmaya devam ediyor…
Milli Mücadele’yi başlatıp sonuca ulaştıran paşalar Cumhuriyetin ilanından sonra neden tasfiye edildiler?
Cumhuriyet’in ilanına meclisteki milletvekillerinin yarısı neden katılmamıştı?
Cumhuriyet’in ilk muhalefet partisi kim tarafından kuruldu ve nasıl kapatıldı?
Halkın ve ordunun çok sevdiği Kazım Karabekir Paşa neden ve nasıl önemsizleştirildi?
Kazım Karabekir Paşa İstiklal mahkemelerinde idamla neden yargılandı; davası beraatle neden sonuçlandı?
1926’dan 1939’a kadar ev hapsinde neden tutuldu?
İstiklal Harbimizin Esasları adlı kitabı baskıya girdiği anda toplatılarak neden yakıldı?

7 Haziran 2011

"Tarih ideoloji otlağı değil, demokrasinin öğretmenidir"

Tarih, ideolojilerin otlağı haline gelirse ‘herkesin tarihi kendine’ gibi bir absürtlük ortaya çıkmaz mı? Mustafa Armağan’a göre haksız kutuplaşmalar demokratik terbiyemizi yarım bırakıyor.

Mustafa Armağan’ın yeni kitabı “Kâzım Karabekir’in Gözüyle Yakın Tarihimiz”in yayınlandığı günlere paralel olarak Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in “resmi tarih dışında alternatif bir tarih” yazıldığını söylemesi pek çok tartışmaya sebep oldu. Armağan ile hem yeni kitabını hem de bu tartışmaları konuştuk.

1. Resmi-gayrı resmi tarih tartışmalarına sizin bakışınız nedir? “Alternatif tarih” üretilmeye çalışılıyor eleştirisinin anlamı ve hedefi ne olabilir?
Bir kere şunu bilmeliyiz ki, anormal olan, yani kuralı bozup diğerlerine egemen olan tarih, gayri resmi tarih değil, resmi tarihtir. Kaldı ki, her ülkenin bir resmi tarihi olur ve buna da alternatiflerin çıkması asla yadırganmaz. Ancak totaliter devletlerde –galiba son totaliter ideoloji bizde yaşıyor- resmi tarih diğerlerini yok ederek var olmayaı kafasına koyar. Ya onlar, ya ben! Başka türlüsü mümkün değildir ona göre. Bu yüzden alternatif tarihler tekneyi sallayan birilerinin fesatlıklarını hatırlatır totaliter düşüncelilere. Ancak demokratik veya açık toplumlarda tarih, egemen olmak için yarışan, sürtüşen ve bu dinamizmden beslenen bir çok anlatıların yarış sahasıdır. Bunların rekabeti, mücadelesi sürtüşmesi arzu edilir bir şeydir. Totaliter resmi tarih ise hem diğerlerini bastırır, hem de tek tarih ve tek doğru olmak arzusundadır. Tarih eğer bir bilim olacaksa daima yeniliklere açık olmak zorundadır, her organizma gibi o da değişimi kendini yenileme fırsatı olarak görmeli ve bu farklı girdiler olmazsa taşlaşıp fosilleşeceğinin farkına varmalıdır. Bugün maalesef “İnkılap” veya “Devrim” tarihi disiplininin geldiği nokta, bilimsel açıdan hiç iç açıcı değildir ve giderek ideolojik bir fosile dönüşmektedir. Tehlike buradadır.

Şimdi Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in 19 Mayıs 2011 tarihli benim gibi alternatif tarihçilere “muhtırası” –ki biliyorsunuz Aydınlık’ta Yalçın Küçük tarafından yeni 27 Mayıs olarak alkışlandı- iki bakımdan anlamsız gözüktü bana. 1) Tarihin nereye gittiğinin sorumluluğu Genelkurmay Başkanı’nın görevleri arasında yok; 2) Her Allahın günü Aydınlanma devriminden söz edenlerin, tarihe narh koymaya, yani bilimin önüne engel koyarak davulcuya veya zurnacıya kaçmasına mani olmaya kalkmalarını “esefle ve ibretle” izliyorum. Tarih ancak tarihle fethedilebilir. Muhtıra belki siyasette geçerli olabilir ama tarihte bir süreliğine müsekkin etkisi yapar ama geçince acısı daha feci olur.

Biz Takrir-i Sükun’un, 27 Mayıs’ın, 12 Eylül’ün bu anlamda tarihte hangi tahribatlara sebebiyet verdiğini biliyoruz. Arzuya göre tarih imal etmenin bedeli, gerçeğin kendini gizlemesi veya sizi dışlamasıdır. Ermeni meselesini düşünün. 1915’ten bu yana 96 yıl geçti, hiç değilse dünya çapında 9 tane sözüne itibar edilir Ermeni uzmanımız olmalı değil miydi? Bugün Ermenice bilen hiçbir tarihçimiz yok diye övünenler var. Ermenice bilmeyen tarihçilerle Ermeni meselesini yazmanın geldiği sefil nokta ortadayken, hala Latife Hanım’ın mektupları üzerindeki yasağı kaldırmayışımızı nasıl yorumlamalıyız? Bu, bir yandan dünyaya ‘bütün arşivlerimiz açık, gelin inceleyin’ derken, öbür yandan kendi ayağımıza kurşun sıkmak değil de nedir?

Onun için naçizane tavsiyem, alternatif tarihçilere gözdağı vereceklerine, onları ödüllendirsin Genelkurmay Başkanlığı. Çünkü tarih alanındaki dinamizmi onlara borçluyuz. Hatta PKK’yı kendi eliyle ürettiği gibi alternatif tarihi de kendi eliyle teşvik etmelidir bence. Yani kendi alternatif tarihini kendisi oluşturmalıdır. Tabii bu, Atatürk’ün kurdurduğu Komünist Parti gibi danışıklı bir dövüş olacaktır ama en azından rakip fikirler geliştirilebileceği (senaryo, manevra vs.) görülecektir.

Bu sözlerimden sakın birilerinden ödül beklediğim anlaşılmasın. Kimseden ödül beklediğim filan yok. Benim ödülümü zaten okurlarım yeterince veriyor. Onlar için yazıyorum ve kim ne derse desin, tek bir okurum kalıncaya kadar da yazmaya devam edeceğim.

2. Sadece Nutuk okuyan biri İstiklal Savaşı hakkında ne kadar fikir sahibi olabilir?
Bir kere 19 Mayıs 1919’dan öncesi hakkında hiçbir bilgi alamaz. İkincisi, 1919-1926 dönemi hakkında tek yanlı ve tek bir kişiyi haklı çıkarmaya dayalı bir fikir edinir . Öyle ki, bu sürece nice ferakârlıklarla giren öncüler sonunda hainliğe kadar varan ifadelerle damgalanırlar, öte yandan mücadeleye geç katılanların nasıl yüceltildiğne tanık olurlar. Bir dil sürçmesi mi diyelim? Kazım Karabekir’in uyardığı üzere Mustafa Kemal Paşa, İsmet İnönü’den da Paşa olmadan “Paşa” diye söz etmiştir Nutuk’ta. Hem de sık sık. Neden? Zira Bir Albayı Genelkurmay Başkanlığına getirmişsin, halbuki onun altında bir sürü general çalışıyor. Generallerden “Paşa” diye bahsedilirken onların komutanının “Bey" diye anılması tuhaf kaçacağı için İsmet’i erkenden “Paşa” yaptığına tanık oluyoruz. Öte yandan Sakallı Nureddin Paşa gibi değerli bir komutana verip veriştiriyor. Onu bırakın, Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuad Cebesoy gibi Milli Mücadele’nin “İlk Beşler”i Nutuk’un sonlarına doğru iyice hırpalanır. Sebep, bir muhalefet partisi kurmaları ve tüzüğüne “İtikadat-ı diniyeye hürmetkârız” diye yazmaları.
Ben Karabekir kitabını yazmadan önce bu kadar farkında değildim. Biliyorsunuz bir cildi belgelerde oluşur Nutuk’un. Aslında belgelerin de asıllarıya karşılaştırılması gerekiyormuş. Çünkü onlarda çeşitli kesip biçmeler ve değişiklikler yapılmış. Karabekir bir telgrafının Nutuk’a alınırken içeriğin nasıl değiştirildiğine dair örnek de veriyor. Nitekim Erzurum Kongresi tutanaklarında Mustafa Kemal Paşa, Sultan Vahdettin’le arasındaki “sırlar”dan bahsediyor. Bu sırların şimdi açıklanması uygun değildir. Zaferden sonra açıklayacağım diyor. Oysa bundan bahseden kısmı Nutuk’ta yok, zaten bu sırlar da hiçbir zaman açıklanmadı.

Öyleyse Nutuk da diğer hatıratlar gibi eleştiriye tabi tutulmadan kullanılmamalı. Hiçir hatırat gerçeği olduğu gibi veremez; bu iddiada olsa bile. Nutuk da kutsal bir kitap değilse tartışılabilmeli. Yok kutsal kitapsa o zaman da onu tarihin içine sokarak kirletmeyelim.

3. Tarih güncel bir kutuplaşma vesilesi olmaktan çıkartılabilir mi?
Normalleşirse çıkabilir tabii. Ancak normalleşmesine izin verilmeli öncelikle. Yoksa tarih, giderek ideolojilerin otlağı haline geliyor. Sonuçta “Herkesin tarihi kendine” gibi eksantrik bir durum çıkıyor ortaya. Böylece demokratik terbiyemiz de yarım kalıyor.

Tarih demokrasinin öğretmenidir. Farklılıklarımızı tarih tartışmalarında görecek ve gerçekten farklı kalarak tartışmanın güzelliğini yaşayarak bir arada ama farklı olmanın önemine ikna olacağız. Biz fikirlerimizi tarihe yükleyerek tartışmayı seviyoruz, çünkü fikrimiz zayıf. Belli bir fikir ekolünden gelmediğimiz ve kamplaşarak tartışmayıa seçtiğimiz için fikirlerimiz temelde zayıf kalıyor ve bu zayıflığı tarihle telafi etmeye çalışıyoruz. O zaman hepimiz ideolojimizin fırınına odun taşıyan fedailere dönüyoruz. Ne oluyoruz? Tarihteki bir olayı şu veya bu şekilde anlamlandırmakla meşgulüz sonuçta.

Diyelim ki, Milli Mücadele’nin başlangıcını araştıracağız. Hemen gözlerimiz parlıyor: Karşı tarafın kalesine nasıl gol atacağım? Resmi tarihçi isem hemen Vahdettin’i hain ilan ediyorum, karşı isem kahraman. Oysa tarihte tarafgirlik elbette var ama olgusal düzeyde değil, buluş bağlamında, yani işe başlarken. Sonrasında olayın mantığı, belgeler, hatıralar vs. ile anlattıklarımızı delillendireceğiz. Ancak öyle olmuyor. Hükmü baştan veriyoruz, sonuca oradan gidiyoruz. İşte bunun için de kutuplaşıyoruz. Bakın bu kutuplaşma Genelkurmaydan başlıyor, bir kitap fuarındaki salona kadar iniyor. Yani derin bir kutuplaşma var.

Bunu aşmanın yolu, tarihi rahatlatacak ve alternatif bakışların önünü açacak ciddi bir adım olabilir. Herkes kendi tarihini kendi kampında değil, ortak bir platformda tartışsın. Görsün ki, karşısındakiler de en az kendisi kadar vatansever, kendisi kadar “düşünebiliyor”, dinleyebiliyor. Bunu görerek tarihi bizi birbirimize tahammüllü kılmanın anahtarı kılabiliriz.

4. Kazım Karabekir’le ilgili kitabınızın bir de ikinci cildi gelecek. Niçin önemli Kazım Karabekir?
Karabekir iki bakımdan önemi gözüküyor bana. Birincisi hakikaten vatansever, çalışkan ve kahraman, kısaca iyi bir insan. İkincisi, kahramanlığını sadece savaş alanlarında değil, elinden silahı bıraktığı zaman da devam ettirebilmesi ve bu defa kalemle mücadalesini sürdürmesi. Belki üçücünsü de hakkının yenmiş olması, mağduriyeti.

Gerçekten de 1918 Kafkas harekâtında Erzurum, Kars ve Erzincan’ı kurtarması, sınır ötesi harekata girişmesi, İstanbul’a diğer komutanlar gibi yenik değil de galip ve moralli olarak dönmesi çok önemli. İstanbul’da dilinden düşünmediği slogan “Ya İstiklal, ya ölüm”. (İddiası, bu sloganı Mustafa Kemal’in kendisinden çaldığı yönünde.) Bir an önce Anadolu’ya gidelim diyor ve paşaları teşvik ediyor. Nitekim tayini çıkıyor, 19 Nisan 1919’da Trabzon’a çıkıyor. Böylece Milli Mücadele fiilen başlamış oluyor, zira elimizdeki en kuvvetli birlikler onun emrinde. 1920 sonlarında Milli Mücadele’nin ilk zaferini Ermenilere karşı kazanıyor. İlk diplomatik zaferi olan Gümrü Antlaşması’nı da imzalayan o. Şark Cephesi komutanı.

Ancak zaferden sonra giderek gözden düşecek ve gün gelecek idam sehpalarının gölgesine yargılanacak, gün gelecek partisi kapatılacak, gün gelecek eve kapatılıp gözaltına alınacak. Ancak o bunlardan yılmadan yoluna devam edecek ve gerçekleri yazarak var kalacak. Bize onlarca kitaplık bir kütüphane bırakacak. Resmi tarihin yazmadıklarını yazacak. Kitabı toplatılıp yakılacak. Yılmayacak.

Bütün bunlar dışında Kazım Karabekir’in sevmemi sağlayan bir yönü de sımsıcak insani yönü. Gerçekten halis bir Anadolu kilimi kadar lekesiz bir hayat geçirmiş. Yardımlaşmanın önemini kavmış. Kalkınmanın dayanışmadan geçtiğini farkedip örgütlenmelere gitmiş. Doğudaki öksüzü ve yetimlere gözü gibi bakmış. Hatta bir bayram günü yolda Erzurum’daki askerlerinden biri kendini görüp elini öpüyor. Üstü başı dökülen askere üzerindeki yeşil kazağını çıkarıp giydiriyor ve yetkililere telefon ediyor: “Ben askerlerimi size böyle mi teslim ettim?” diye. Güzel bir insan bence. Bu güzellikleri daha geniş kitleler bilsin, tanısın istedim.

5. Kazım Karabekir’in Gözüyle Yakın Tarihimiz’de önceki kitaplarınızdan çok farklı bir anlatım ve üslup kaygısı var. Bu farklılık neden kaynaklanıyor?
Kitabın rahat okunması benim için önemliydi. İstedim ki, okur kitabı eline alınca bir, iki oturuşta okuyup bitirebilsin. Bunun için de bölüm başlarına, yine Karabekir’in günlük veya anılarından kimi kesitler yerleştirerek onun gündelik hayatına, öznel alanına odaklandım ve kitabı öznelden nesnele ve nesnelden öznele gidip gelerek canlı bir tempoda okunacak hale getirmeye çalıştım. Demek istediğim, “kurgu” var, evet, bu kitabı okutmak için merdiven trabzanları gibi aralara yerleştirildi ama onlar bile Karabekir’in anlattığı “gerçekler”den oluşuyor. Konuluş gayesi, bizim merdiveni çıkmamızı fark etmeden kolaylaştırmaktan ibaret.

Kaynak

Çay, II.Abdülhamid zamanında Türkiye'ye gelmişti

Sayın Kılıçdaroğlu çayı Rize'ye İsmet İnönü'nün getirdiğini iddia etti. Ancak çay Türkiye'ye İkinci Abdülhamid zamanında İsmet Paşa hayata gözlerini açmadan önce gelmişti.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Rize mitinginde "Rusya'dan şemsiyesinin içinde çayı getiren rahmetli İsmet İnönü'dür" dedi. Bu ifade tartışma başlattı. Ancak bu meselenin tartışılacak bir yanı yoktur. Çay İsmet Paşa'nın doğumundan önce Türkiye'ye gelmiştir.

Doç. Dr. Kemalettin Kuzucu
çayın Türkiye'ye girişi üzerine arşivlere dayalı yaptığı araştırmalarıyla bu konuyu aydınlatmış ve Türkiye'de çayın tarihiyle ilgili bilinenleri değiştirmiştir. Kuzucu'nun araştırmalarından çayın Türkiye'ye geliş hikâyesini naklediyoruz.

İlk çayımız Artvin'de yetiştirildi

Osmanlı döneminde 16. yüzyıldan itibaren çay yaprağına rastlanıyor. Ancak çay bu dönemlerde çok az kişi tarafından ve ıtriyat olarak kullanılmıştı. 1839'da Tanzimat'ın ilanından sonra başlayan dönemde çay yavaş yavaş kahvaltılarda boy gösterdi. Çay tarımı ise Sultan İkinci Abdülhamid döneminde başladı.

Her alanda modernleşmenin başladığı İkinci Abdülhamid döneminde tarımda da Avrupai tarza geçilmeye çalışılmıştı. Bir taraftan asırlardır ekilen ürünlerin rekoltesi artırılmaya çalışıldı. Diğer taraftan ise Osmanlı topraklarında bulunmayan ürünler yetiştirilmeye çalışıldı. Çay da bu ürünlerden biriydi. Uzakdoğu'dan ithal edilen çay tohum ve fidanları İstanbul, Bursa ve Selanik gibi yerlerde tarlalara ekilerek yetiştirilmeye çalışıldı.

Türkiye'de çay ilk defa çiftçiler tarafından 1870'lerin sonlarında Artvin bölgesinde yetiştirildi. Kemalettin Kuzucu'nun araştırmalarına göre 1878'de, Hopa'da ve Arhavi'de çay ekimi başarılı olmuştu. Çalışmak için Rusya'ya giden yöre erkekleri, oradan getirdikleri çay fidanlarını evlerinin bahçelerine ekmeleri sonucu çay Türkiye'ye girmişti.

Çay kısa bir süre sonra kazanç kapısı haline gelince, devlet çaya vergi koydu. Çiftçilerin bu durumdan şikâyetçi olmaları üzerine Trabzon Valisi Yusuf Ziya Paşa vergi koymak yerine çay üretiminin teşvik edilmesi gerektiğini hükümete bildirdi. Valinin bu müracaatı üzerine vergiler kaldırıldı.

Çay ekmediğimiz yer kalmadı

Doğu Karadeniz'de bu gelişmeler yaşanırken Osmanlı yönetimi Uzakdoğu'dan çay tohum ve fidanı ithal edip, çay ekimini geliştirmeye çalıştı. 1880'li yılların sonunda Bursa Valisi İsmail Hakkı Paşa zamanında Japonya'dan getirtilen çay fidanları Bursa'da dikildi. Ancak Bursa ikliminin çay ziraatına elverişli olmaması yüzünden netice alınamadı.

1894'te İstanbul'da çay yetiştirilmeye çalışıldı. Bu teşebbüs de neticesiz kaldı. Bu teşebbüslerin neticesiz kalması üzerine Osmanlı yönetimi vilayetlere ziraat müfettişleri göndererek arazi yapısı ve iklim özelliklerinin incelenmesini istedi.
Hazırlanan raporlar incelendikten sonra İkinci Abdülhamid'in emriyle 1894'te çay ekimi için yeniden teşebbüse geçildi. Japonya'ya çay fidan ve tohumları sipariş edildi. Türkiye'de yetiştirilen çaylar inceletildi.


Çayın ekimi ve bakımı için bir talimat hazırlandı. Ardından imparatorluğun dört bir tarafında çay yetiştirilmesi için faaliyete geçildi. Erzurum, Sivas, Ankara, Bursa, Aydın, Adana, Halep ve Suriye'nin değişik bölgeleri ve İstanbul'da çay ekimine başlandı. Ancak bu teşebbüs çay ekimi için seçilen şehirlerin ikliminin elverişsizliğinden dolayı bir netice vermedi. İşin ilginç tarafı Doğu Karadeniz'de çay yetiştiği bilinmesine rağmen bölgede üretimin artırılması yoluna gidilmemesiydi.

İkinci Abdülhamid çayın üretimine önem verip, konuyla ilgili her türlü gelişmeyi yakından takip etti. 1896'da Buharalı Yusuf Trabzon'da yetişen çay yapraklarını henüz genç filizler halinde iken ağaçtan toplayarak işlemiş ve beyaz çay elde etmişti. Padişaha bir paket çay hediye etti. Bundan memnun olan İkinci Abdülhamid, Trabzon ve çevresinde çay ekimini inceletti. Çay ve kahve ziraatı hakkında bir kitap yazan Hollandalı Hobbis'i de saraya çağırıp, ödüllendirmişti.
Kahvenin Türkiye'deki macerası

Kahve ilk olarak Habeşistan'da ortaya çıktı. Başlangıçta içecek olarak değil, yiyecek olarak kullanılıyordu. 15. yüzyılda Yemen'e geldi. 16. yüzyılın başlarında Arabistan Yarımadası'nda ve Mısır'da tanındı. Kahve Müslüman toplumlarda kahvehane isimli yeni bir toplanma mekânını da ortaya çıkardı. İlk kahvehane 1511'de Mekke'de bir caminin yanında kuruldu.

İstanbul'a 16. yüzyılın ortalarında gelen kahve de kısa sürede benimsendi ve İstanbul'da birçok kahvehane açıldı. İstanbul'da tüketilen kahve Mısır üzerinden Yemen'den geliyordu. Kahvenin yoğun ilgi görmesi ticaretini de cazip kılıyordu. Bir süre sonra İstanbul'da 100 kadar kahve toptancısı 55 civarında dükkânda satış yapar hale geldi.

17. yüzyılın başlarında kahve Avrupa'da tanınmaya başladı. Kahve Avrupa'da ilk olarak Venedik'te tanındı. İkinci Viyana kuşatmasından sonra önce Viyana'da Mavi Şişe isimli kahvehane açıldı. Ardından bütün Avrupa'da kahvehaneler açılmaya başlandı. Kahve Avrupa'da Türk kahvesi adıyla tanındı.

Rize'ye çayı 1912'de Hulusi Karadeniz getirdi

Rize'ye çayı getiren kişi 1910'larda Rize Ziraat Odası reisliğini yürüten Hulusi Karadeniz'dir. Hulusi Bey, Rusya'nın işgali altında olan Batum ile Rize'nin iklim şartlarının benzediğinden hareket ederek, 1912'de oradan Rize'ye tohum getirdi. Bahçesine ektiği çay tohumları kısa bir süre sonra netice verdi ve çay filizleri yükseldi. Ancak Birinci Dünya Savaşı'nın çıkması ve Osmanlı İmparatorluğu'nun savaşa girmesi çay tarımı teşebbüsünü akim bıraktı. Rize'nin Ruslar tarafından işgali üzerine Hulusi Bey göç etti. Rize'nin işgalden kurtulmasından bir süre sonra 1919'da Rize'ye geri döndüğünde çay meselesine tekrar el attı.

Cumhuriyetten sonra Karadeniz soyadını alan Hulusi Bey, çay ile ilgili tecrübelerini Dışişleri Bakanlığı'na ve Halkalı Ziraat Mektebi hocalarından Ali Rıza Bey'e (Erten) bildirdi. Ali Rıza Bey çay konusunda inceleme yaptı ve bu konuda raporlar hazırladı. Hulusi Karadeniz ve Ali Rıza Erten'in gayretleri modern çaycılığın kurucusu Zihni Derin ile cumhuriyet hükümetinin çay politikasının ilham kaynağı oldu.

İmparatorun fincanı

Çayın bulunuşunun ilginç bir hikâyesi vardır. Milattan Önce 2737'de Çin İmparatoru Shen Nung, sarayının bahçesinde su içerken, iki yeşil yaprak imparatorun fincanının içine düştü. Suyun tadının değişmesi üzerine bu durum araştırıldı ve çay vazgeçemediğimiz bir içecek oldu.

Çinliler'den sonra Japonlar

Çinliler'den sonra 9. yüzyılda Japonlar çay yetiştirdi. 1800'lü yıllarda Hollandalılar'ın sömürgeleştirdiği Cava adası ile İngilizler'in sömürgesi Kuzey Hindistan'da çay ekimine başlandı. Seylan'da 1870'de Batum'da ise 1897'de çay yetiştirildi.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 01.06.2011)

6 Haziran 2011

NTV Tarih Haziran Sayısı

NTV Tarih gündemi meşgul eden konuları kapağına taşımasıyla ünlü bir dergimiz. Bu kez de Pargalı İbrahim Paşa konusu masaya yatırılmış. Kapakta keşke bir dizi oyuncusu kullanılmasaydı. Ayrıca Baltacı Mehmed Paşa hakkındaki bir konu ve yakın geçmişimizdeki seçim manzaralarına dair yazılar da ilgi çekeceğe benziyor.

5 Haziran 2011

"19 Nisan 1919'da Trabzon'a çıktım"

Bundan tam 22 yıl önce "Zaman" gazetesinin manşeti gündemi sarsıyordu: "Atatürk, Samsun'a İngiliz vizesiyle gitti."

Nezih Uzel'in haberine göre, 1972 yılında görüştüğü İngilizlerin istihbarat dairesi başkanı Yüzbaşı Bennett, İngilizlerin, "millî hareketi" başlatmak üzere Anadolu'ya gittiğinin farkına varmalarına rağmen Mustafa Kemal'e engel olmadıklarını söylemiştir. Hemen itirazlar gelir: Madem İngilizler vize verdi, öyleyse belgesi nerede?

Bunun cevabını Türkiye 2 yıl sonra yine gazetemizden öğrenecektir. 19 Mayıs 1991 tarihli "Zaman"ın manşeti bu defa "Samsun'a İngiliz vizesi" şeklindedir ve tam 6 belge ilk kez görücüye çıkmaktadır. (Sonradan bazı hokkabazlar kitaplarında bu belgeleri ilk defa kendilerinin yayınladığını yazarak pay kapmaya çalışacaktır ama nafile.) Haberi yapan Vehbi Vakkasoğlu, belgelerin kendisine, kimliğini bilmediği "Bir dost"un gönderdiğini yazmıştır. Bu benim de tanıma şansına eriştiğim "dost"un kimliğini 20 yıl sonra açıklıyorum: Kâzım Karabekir'in damadı merhum Prof. Faruk Özerengin.

Böylece Türkiye, o zamana kadar dümeni kırık, pusulası bozuk, eski bir vapurla İstanbul'dan kaçarak Samsun'a çıktığını söyledikleri Mustafa Kemal Paşa'nın, aslında resmi bir görevlendirmeyle ve en önemlisi de, İngilizlerin onayıyla Anadolu'ya gönderildiğini öğrenmiş oldu.

Bu arada başka şaşırtıcı ayrıntılar da çıktı karşımıza. Genelkurmay ATASE Arşivi'ndeki bir belge bize Mustafa Kemal Paşa'nın yanında hiç de azımsanmayacak büyüklükte bir "karargâh" götürdüğünü göstermektedir. Bu belgeye göre Bandırma vapuruna 20 subay, 5 memur, 50 küçük subay ve 51 de silahsız küçük subay bindirilecek, yanlarına 17 binek hayvanı, 49 katır vs. ile 4 tane de otomobil verilecektir. (Aktaran: Z. Türkmen, "Mütarekeden Milli Mücadele'ye Mustafa Kemal Paşa", Bengisu Yay., 2010, s. 146.)

Lakin bütün bunlar ortaya çıksa da, Türkiye'de İnkılap tarihlerinin zırhını delip içine giremez. Giremez, çünkü İnkılap tarihleri bu tavırlarıyla bilim olma niteliklerini yitirmişler, bir retoriğe, coşkulu nutuklar atma tavrına gömülmüşlerdir. Bütün bu çalışmalarda anlı şanlı profesörlerin, "Ulu Önder Atatürk'ün dediği gibi..." diye başlayan makalelerini okuyunca tarih bilimi adına hüzünlenmemek elde değil. Bir kişiyi tarih üstü bir şahsiyet yapmaya, onu her bakımdan haklı çıkarmaya çalışmaya çalışan bir anlayışın, 1945 öncesi İtalya ve Almanya'sındaki tarihçilikten pek farkı kalmıyor.

İşte Şark Fatihi Kâzım Karabekir Paşa'nın kitapları, 1933'ten beri resmi tarihe bayrak açmasına, Ali Fuat Cebesoy'un hatıraları 1950'lerden itibaren yayınlanmasına, onca belgeye rağmen geldiğimiz nokta 1927'deki anlayışı aşabilmiş değil.

Kâzım Karabekir, yakın tarihi deşifre ettiği kitaplarında bize Milli Mücadele'nin farklı bir anlatısını veriyor. Lakin kimsenin tındığı yok. Peki bu adam hain mi? Değil. Hırsız mı? Asla. Namussuz mu? Haşa. Genelkurmay Başkanlığı anma toplantısı düzenlediğine göre resmen benimseniyor da. Öyleyse neden söyledikleri kaale alınmıyor?

Mesela Karabekir, Milli Mücadele'nin farklı bir öyküsünü anlatmaya şöyle başlıyor:

"19 Nisan 1919'da Trabzon'a çıktım. Doğu'daki askeri vaziyet şöyleydi..."
Bu sert cümle, Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın "Nutuk"una başlarken kullandığı "19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktım" cümlesine bir tür meydan okumadır. Arkasından da özetle şunları der:

İstanbul'a döndüğümde herkesi çok umutsuz gördüm. Arkadaşım İsmet (İnönü) "Bu iş bitti Kâzım, gidip çiftlik satın alalım, sen Kâzım Ağa ol, ben İsmet Ağa olayım." diyordu. Mustafa Kemal'le Şişli'deki evinde görüştük. Hastaydı. İstanbul'da kalmanın tehlikeli olduğunu ve bir an önce Doğu'ya gidip oranın hırpalanmamış kolordusuyla ve mert halkıyla el ele verip istiklal mücadelesini başlatalım dedim. Fakat o sırada Paşa'nın aklı İstanbul'da kalıp kabineye bakan olarak girmekteydi. Bana "Bu da bir fikirdir" dedi. Ben de ona "Fikir değil, karardır" dedim. Ve en kısa zamanda bir yolunu bulup Doğu'ya gideceğimi, gelmesi halinde kendisini başkomutan olarak karşılayacağımı söyledim. Bana "İyi olayım, düşünürüz" diye cevap verdi. Ben de tayinimi Erzurum'a çıkartarak 12 Nisan 1919 günü "Gülcemal" vapuruyla İstanbul'dan vapurla yola çıktım. 17 Nisan'da Samsun'a, 19 Nisan'da da Trabzon'a çıktım. Oradaki Muhafaza-i Hukuk ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyeleriyle görüşerek Erzurum Kongresi'nin yapılmasına karar verdik ve Mustafa Kemal Paşa'yı davet ettik. Başlangıçta Erzurumlular Mustafa Kemal'e güvenmedikleri için onu kongreye almak istemediler ve benden güvence istediler. Ben de hem kendilerine güvence verdim hem de huzurumda Paşa'ya yemin ettirdim. M.Kemal Paşa'nın Erzurum Kongresi'ne katılmasının önünü açtım.

Karabekir Paşa'nın sözleri bu şekilde sürüyor. Ancak anlattıklarının bizi çok farklı bir yakın tarih resmiyle karşı karşıya getirdiği kesin.

Şöyle de düşünebilirsiniz:

Eğer Karabekir Paşa savaştan sonra iktidarı ele geçirmiş olsaydı belki de biz 19 Mayıs yerine 19 Nisan'ı İstiklal Savaşı'nın başlangıç tarihi olarak okuyacak, Bandırma vapuru yerine Gülcemal'i hatırlayacak, kutlamaları ise Samsun yerine Trabzon'da yapacaktık. Ya da Ali Fuat Cebesoy'un hatıralarını esas alsaydık onu Milli Mücadele'nin başlatıcısı olarak görecektik.

Ne demek istediğimi şöyle netleştireyim:

Tek odaklı bir tarih, tarihin ancak bir kısmını aydınlatabilir. Bir konak düşünün. Biz sadece bir odasını aydınlatmışız, diğerleri karanlık. Elektrik bağlatmıyoruz, bağlatılmasına da karşı çıkıyoruz. Bu durumda o konağın tamamını temsil ettiğimizi nasıl iddia edebiliriz?

Biz de diyoruz ki, konağın bütün odalarına elektrik bağlansın, herkes konuşsun, içini döksün. Çocuklarımız da bu farklı tarih anlatılarını okuyup tartışarak tarihin aynı zamanda demokrasinin de öğretmeni olduğunu öğrensinler. Zaten ne geldiyse tartışamamaktan gelmedi mi başımıza? "19 Nisan 1919'da Trabzon'a çıktım" sözünü bir de bu ışık altında okumaya ne dersiniz?

Mustafa Armağan
(Zaman, 15.05.2011)

Mustafa Kemal ve Fevzi Çakmak, Vahdettin'i işte böyle savunmuşlardı

27 Nisan 2007 muhtırasından birkaç saat sonra "tsk.mil.tr" uzantılı bir siteden bana hem muhtıranın metni gönderiliyor, hem de "Ne mutlu Türküm diyene" demeyenin Cumhuriyetin en büyük düşmanı olduğu hatırlatılıyordu.

Düşündüm: Bu e-mail bana neden gönderilmişti? Seni fişledik, diyorlar ve rahatsızlık duydukları konularda yazmamamı istiyorlardı. Evet, tehdit!

Herşeyden önce tarih muhtırayla yazılmaz veya engellenemez. Bir tarihçiyi susturmanın yolu, muhtıra vermekten değil, karşı belge sunmaktan geçer.

Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner'in 19 Mayıs 2011 günü alternatif tarih yazılmasından duyduğu rahatsızlığı dile getirdiğini ve yazdıklarımızı 'ibret' ve 'esef'le izlediğini öğrendik. İşin ilginç boyutu, bir çok kaynaktan muhtıranın şahsıma karşı verildiği dedikodusunu işitmem oldu. (Hatta Hilal Kaplan "Yeni Şafak"taki köşesinde bunu açıkça yazdı.)

Yine düşündüm: Nedendi bu korku? Sonuçta bir araştırmacı, belgeleri kullanarak bir yoruma varıyor. Diyor ki: Vahdettin'in hain olduğu tezi bir iftiradır. (Üstelik bunu birazdan göreceğimiz gibi Mustafa Kemal Paşa da dile getirmiştir.) Peki bu, yüksek askerî bürokrasiyi niye tedirgin eder? Vahdettin'in hain olmadığı ortaya çıkarsa meşruiyetlerini mi yitirirler?

Genelkurmay bu çıkışı yapınca sivil uzantıları devreye girdi ve "Vahdettin'in hain olmadığını söylemek zor görünüyor" türünden yazılar döktürdüler. Aşağıda resmi belgelere dayanarak TBMM açıldıktan sonra dahi Mustafa Kemal ve Fevzi Paşaların, Vahdettin ve İstanbul hükümetinin şimdi hainlik olarak görülen karar ve eylemlerini nasıl normal karşıladıklarını göreceğiz.

Bakın, 24 Nisan 1920 tarihli gizli oturumda Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşa ne demiş (sadeleştirip kısaltıyorum, tam metni "Gizli Celse Zabıtları", c. I, s. 9'da):

"Kutsal Halifemiz efendimiz hazretleri namazı eda etmek için camiye gittikleri zaman dahi İngiliz askeri tarafından götürülüyor. Bu acı şartlara düşmüş olan Padişahımızla özel temas da mümkün olamaz. Bu temastan millet bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü, hilafet ve saltanat makamının bağımsız ve korunmuş olmasını vicdani bir emel saymıştır. Bunun için burada çalışıyoruz ve çalışacağız. Müslümanların Halifesinin bundan başka bir şey düşünmesine imkân tasavvur ediyor musunuz? Ben şahsen hiçbir şey düşünmem. Zat-ı şahanenin ağzından işitsem bunun zorlama ve baskı altında olduğuna hükmederim."

Ne deniliyor bu konuşmada? 1) Padişah İngilizler tarafından sıkı sıkıya kontrol ediliyor; 2) Onunla özel temas kurmak mümkün değil; 3) Millet bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve Halife ve Padişahın bağımsızlığını istiyor; 4) Padişahın da bunları istediğinden şüphemiz yok; 5) Padişah kendi ağzıyla bana bunun aksini söylese dahi bunun ona baskı ve zorla söylettirildiğine inanırım.


Devam edelim M. Kemal'in sözlerini okumaya:

"Daha dün okuduğumuz iftiradan ibaret olan fetva hepinizin malumudur. Özgürlüğüne sahip olan bir Halife böyle fetva verdirir mi? Hepinizin bildiği gibi, hükümetin gönderdiği emirler yoruma muhtaçtır. Savaş Bakanı Fevzi Paşa namus, şeref ve haysiyetinden şüphe etmeyeceğimiz bir arkadaşımızdır. Bize gönderdiği bir emirde "İngilizlere saygı göstereceksiniz, emirlerini dinleyeceksiniz, böyle hareket etmezseniz mahvolacağız" diyordu. Bazı zayıf düşünceli kişiler muhtemelen tereddüde düşüyorlardı. Fakat biz bunun düşman tarafından not edildiğine hükmettik. Yaveriyle haber gönderdi, "Aman, Fevzi Paşa süngü altında, o emre önem vermeyin" diye. İstanbul'un acı baskısı altında biz dahi olsak, insanız, işitildiği takdirde mahvımıza sebep olacak bir sözü nasıl söyleyebiliriz?"

Bu paragraf bize şunları söylüyor: 1) Şeyhülislam Dürrizade'nin 10 Nisan tarihli fetvası için Mustafa Kemal "iftira" diyor, bağımsızlığı olan bir padişah böyle fetva verdirir mi diye de ekliyor; 2) İstanbul hükümetinin gönderdiği emirler yoruma muhtaçtır. Zira baskı altındadır; 3) Fevzi Çakmak'ın Milli Mücadele aleyhindeki emirleri İngiliz süngüsü altında yazılmıştır; 4) Biz de İstanbul'da bulunmuş olsak, başka türlü davranamazdık.

Güzel. Demek Dürrizade fetvasına Atatürk "iftira" diyormuş. İyi ama aynı fetva İstanbul'un hain kaynadığının resmi diye sunulmuyor mu bize? Peki "Ben dahi olsam İstanbul'da farklı davranamazdım" diyen bir Mustafa Kemal'i bu resmin neresine oturtacağız?

Bunları düşünedurun, Fevzi Paşa'nın Ankara'ya gelişi üzerine Meclis'te Mustafa Kemal'in ısrarıyla yaptığı konuşmayı açıyorum. Dikkat edin, Mustafa Kemal, Fevzi Paşa'yı Vahdettin'in zatından, çevresinden, yakınından bilgi vermek üzere Meclis kürsüsüne çağırır. O da Padişahın "fevkalade heyecanlı" göründüğünü, İngilizlerin işgali üzerine Cuma namazına gelmek istemediğini, ancak dinî bir görevi bırakmak uygun olmayacağı için geldiğini, "Enkazın altında ezildik" diye yüreğinin kan dolduğunu söylediğini aktarır.

Sultan Vahdettin ertesi günkü buluşmalarında Fevzi Paşa'ya birkaç defa ısrarla "Aman, Anadolu ile irtibatı temin ediniz" emrini vermiş, bunun üzerine Fevzi Paşa, Mustafa Kemal'in konuşmasında adı geçen yaverini Anadolu'ya gönderip "kolordularla irtibatı temin edince" Padişahın "fevkalade memnun oldu"ğunu sözlerine eklemiştir. Fevzi Paşa, Padişahın baskı altında olduğunu vurguladıktan sonra sözü şu meşhur fetvaya getirir:

"İngilizler "Fetvayı veriniz" diye tazyik ettiler. Nihayet o fetvayı aldılar. Bildiğiniz gibi o fetva İngiliz süngüsüyle alınmış, İslamı sinesinden birbirine düşürmek için. Milletin gerçeği görme duygusu, ümid ederim ki, bu fetvadaki fecaati görecek ve bunun önemini sıfıra indirecektir."

Bu sözün ardından Meclisten yükselen "Şüphesiz" sesleri, 1920 Nisan'ında Ankara'da Dürrizade Fetvasının kimse tarafından ciddiye alınmadığını gösteren en büyük delildir. Ancak zaman gelecek, o tarihte ciddiye alınmayan fetva yüzünden Vahdettin de, Şeyhülislam da, bütün İstanbul hükümetleri de hain ilan edilecekti. Öbür yandan, Mustafa Kemal'in "Ben de İstanbul'da olsam farklı davranamazdım" sözleri o gün bu gündür tutanaklardan ucu yanmış bir mektup gibi tütmektedir.

Ne dersiniz, Fevzi Çakmak'ın "milletin gerçeği görme duygusu" bu fetvayı sonunda sıfıra indirebilecek mi?

Mustafa Armağan
(Zaman, 29.05.2011)

3 Haziran 2011

Baloda bir yeniçeri:
Mustafa Kemal Atatürk

Mustafa Kemal Atatürk; Sofya Ataşemiliteri'yken, bir kıyafet balosu düzenlenmiş. Katılımcılar üzerinde hayvan figürleri olan, korkutmaya yönelik ögelerle süslenmiş kıyafetleriyle gelmişler baloya. Mustafa Kemal Atatürk ise baloya davet edildiğini öğrenir öğrenmez İstanbul'a verdiği acil bir haberle Yeniçeri kıyafeti istemiş. 2 güne hazırlanıp gelmiş kıyafet. Paşa, üzerine bu yeniçeri kıyafetini giyip gitmiş baloya. Salondan girmesiyle birlikte tüm gözler üzerine çevrilmiş, herkes şaşkınlıkla bakmış üzerindekine. Kolay değil. Avrupa çok çekmedi yeniçerilerden. Muhtemelen epey iştahları kaçmıştır ki birçok kaynakta bu husustan da bahsedilmektedir. Bu yazıyla birlikte aklıma gelen şu haberi de mutlaka okumanızı öneririm. "Fark var", güzel bir laf.

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.