TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

5 Haziran 2011 Pazar

"19 Nisan 1919'da Trabzon'a çıktım"

Bundan tam 22 yıl önce "Zaman" gazetesinin manşeti gündemi sarsıyordu: "Atatürk, Samsun'a İngiliz vizesiyle gitti."

Nezih Uzel'in haberine göre, 1972 yılında görüştüğü İngilizlerin istihbarat dairesi başkanı Yüzbaşı Bennett, İngilizlerin, "millî hareketi" başlatmak üzere Anadolu'ya gittiğinin farkına varmalarına rağmen Mustafa Kemal'e engel olmadıklarını söylemiştir. Hemen itirazlar gelir: Madem İngilizler vize verdi, öyleyse belgesi nerede?

Bunun cevabını Türkiye 2 yıl sonra yine gazetemizden öğrenecektir. 19 Mayıs 1991 tarihli "Zaman"ın manşeti bu defa "Samsun'a İngiliz vizesi" şeklindedir ve tam 6 belge ilk kez görücüye çıkmaktadır. (Sonradan bazı hokkabazlar kitaplarında bu belgeleri ilk defa kendilerinin yayınladığını yazarak pay kapmaya çalışacaktır ama nafile.) Haberi yapan Vehbi Vakkasoğlu, belgelerin kendisine, kimliğini bilmediği "Bir dost"un gönderdiğini yazmıştır. Bu benim de tanıma şansına eriştiğim "dost"un kimliğini 20 yıl sonra açıklıyorum: Kâzım Karabekir'in damadı merhum Prof. Faruk Özerengin.

Böylece Türkiye, o zamana kadar dümeni kırık, pusulası bozuk, eski bir vapurla İstanbul'dan kaçarak Samsun'a çıktığını söyledikleri Mustafa Kemal Paşa'nın, aslında resmi bir görevlendirmeyle ve en önemlisi de, İngilizlerin onayıyla Anadolu'ya gönderildiğini öğrenmiş oldu.

Bu arada başka şaşırtıcı ayrıntılar da çıktı karşımıza. Genelkurmay ATASE Arşivi'ndeki bir belge bize Mustafa Kemal Paşa'nın yanında hiç de azımsanmayacak büyüklükte bir "karargâh" götürdüğünü göstermektedir. Bu belgeye göre Bandırma vapuruna 20 subay, 5 memur, 50 küçük subay ve 51 de silahsız küçük subay bindirilecek, yanlarına 17 binek hayvanı, 49 katır vs. ile 4 tane de otomobil verilecektir. (Aktaran: Z. Türkmen, "Mütarekeden Milli Mücadele'ye Mustafa Kemal Paşa", Bengisu Yay., 2010, s. 146.)

Lakin bütün bunlar ortaya çıksa da, Türkiye'de İnkılap tarihlerinin zırhını delip içine giremez. Giremez, çünkü İnkılap tarihleri bu tavırlarıyla bilim olma niteliklerini yitirmişler, bir retoriğe, coşkulu nutuklar atma tavrına gömülmüşlerdir. Bütün bu çalışmalarda anlı şanlı profesörlerin, "Ulu Önder Atatürk'ün dediği gibi..." diye başlayan makalelerini okuyunca tarih bilimi adına hüzünlenmemek elde değil. Bir kişiyi tarih üstü bir şahsiyet yapmaya, onu her bakımdan haklı çıkarmaya çalışmaya çalışan bir anlayışın, 1945 öncesi İtalya ve Almanya'sındaki tarihçilikten pek farkı kalmıyor.

İşte Şark Fatihi Kâzım Karabekir Paşa'nın kitapları, 1933'ten beri resmi tarihe bayrak açmasına, Ali Fuat Cebesoy'un hatıraları 1950'lerden itibaren yayınlanmasına, onca belgeye rağmen geldiğimiz nokta 1927'deki anlayışı aşabilmiş değil.

Kâzım Karabekir, yakın tarihi deşifre ettiği kitaplarında bize Milli Mücadele'nin farklı bir anlatısını veriyor. Lakin kimsenin tındığı yok. Peki bu adam hain mi? Değil. Hırsız mı? Asla. Namussuz mu? Haşa. Genelkurmay Başkanlığı anma toplantısı düzenlediğine göre resmen benimseniyor da. Öyleyse neden söyledikleri kaale alınmıyor?

Mesela Karabekir, Milli Mücadele'nin farklı bir öyküsünü anlatmaya şöyle başlıyor:

"19 Nisan 1919'da Trabzon'a çıktım. Doğu'daki askeri vaziyet şöyleydi..."
Bu sert cümle, Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın "Nutuk"una başlarken kullandığı "19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktım" cümlesine bir tür meydan okumadır. Arkasından da özetle şunları der:

İstanbul'a döndüğümde herkesi çok umutsuz gördüm. Arkadaşım İsmet (İnönü) "Bu iş bitti Kâzım, gidip çiftlik satın alalım, sen Kâzım Ağa ol, ben İsmet Ağa olayım." diyordu. Mustafa Kemal'le Şişli'deki evinde görüştük. Hastaydı. İstanbul'da kalmanın tehlikeli olduğunu ve bir an önce Doğu'ya gidip oranın hırpalanmamış kolordusuyla ve mert halkıyla el ele verip istiklal mücadelesini başlatalım dedim. Fakat o sırada Paşa'nın aklı İstanbul'da kalıp kabineye bakan olarak girmekteydi. Bana "Bu da bir fikirdir" dedi. Ben de ona "Fikir değil, karardır" dedim. Ve en kısa zamanda bir yolunu bulup Doğu'ya gideceğimi, gelmesi halinde kendisini başkomutan olarak karşılayacağımı söyledim. Bana "İyi olayım, düşünürüz" diye cevap verdi. Ben de tayinimi Erzurum'a çıkartarak 12 Nisan 1919 günü "Gülcemal" vapuruyla İstanbul'dan vapurla yola çıktım. 17 Nisan'da Samsun'a, 19 Nisan'da da Trabzon'a çıktım. Oradaki Muhafaza-i Hukuk ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyeleriyle görüşerek Erzurum Kongresi'nin yapılmasına karar verdik ve Mustafa Kemal Paşa'yı davet ettik. Başlangıçta Erzurumlular Mustafa Kemal'e güvenmedikleri için onu kongreye almak istemediler ve benden güvence istediler. Ben de hem kendilerine güvence verdim hem de huzurumda Paşa'ya yemin ettirdim. M.Kemal Paşa'nın Erzurum Kongresi'ne katılmasının önünü açtım.

Karabekir Paşa'nın sözleri bu şekilde sürüyor. Ancak anlattıklarının bizi çok farklı bir yakın tarih resmiyle karşı karşıya getirdiği kesin.

Şöyle de düşünebilirsiniz:

Eğer Karabekir Paşa savaştan sonra iktidarı ele geçirmiş olsaydı belki de biz 19 Mayıs yerine 19 Nisan'ı İstiklal Savaşı'nın başlangıç tarihi olarak okuyacak, Bandırma vapuru yerine Gülcemal'i hatırlayacak, kutlamaları ise Samsun yerine Trabzon'da yapacaktık. Ya da Ali Fuat Cebesoy'un hatıralarını esas alsaydık onu Milli Mücadele'nin başlatıcısı olarak görecektik.

Ne demek istediğimi şöyle netleştireyim:

Tek odaklı bir tarih, tarihin ancak bir kısmını aydınlatabilir. Bir konak düşünün. Biz sadece bir odasını aydınlatmışız, diğerleri karanlık. Elektrik bağlatmıyoruz, bağlatılmasına da karşı çıkıyoruz. Bu durumda o konağın tamamını temsil ettiğimizi nasıl iddia edebiliriz?

Biz de diyoruz ki, konağın bütün odalarına elektrik bağlansın, herkes konuşsun, içini döksün. Çocuklarımız da bu farklı tarih anlatılarını okuyup tartışarak tarihin aynı zamanda demokrasinin de öğretmeni olduğunu öğrensinler. Zaten ne geldiyse tartışamamaktan gelmedi mi başımıza? "19 Nisan 1919'da Trabzon'a çıktım" sözünü bir de bu ışık altında okumaya ne dersiniz?

Mustafa Armağan
(Zaman, 15.05.2011)

5 yorum:

  1. Tabi bu yayında Zaman'ın amacının milli tarih ezberini bozmak mı yoksa Mustafa Kemal Atatürk'e o cemaatlerinin sıkça yaptığı şekilde "İngiliz ajanıydı, masondu, dinsizdi vs." yaftalarından birini daha yapıştırmak mı olduğunu bilemiyoruz.

    Ayrıca Kazım Paşa'nın bu söylemlerinden anladığımız kadarı ile kurtuluş mücadelesini ve kongreler silsilesini kendisinin önderliğinde başlatıldığını söylediğini görüyoruz. Hatta Erzurum'da Atatürk'ün istenmediğini kendi rızası ve ricası ile kabul görebildiğini söylemiş. Peki tüm bu kongrelerin sonucu, çıktısı olarak kurulan TBMM başkanlığını neden Kazım Paşa yapmamış-yapamamıştır. Bu kısa süreç içerisinde silah arkadaşı Atatürk ile arasında ne tür bir politika yaşanmış de ibre 180 derece dönerek hareketin liderini belirlemiştir? Hadise Kurtuluş Savaşı ve akabinde Cumhuriyet'e önderlikten ibaret midir? TBMM'nin tamamen Atatürk liderliğinde ve onun tasarrufunda bir oluşum olarak savaştaki yadsınamaz payı da Zaman tarafından gözardı edilmiş bence.(Her zaman olduğu gibi)

    İngilizlerin ne tarz bir çıkar-politika sonucunda Atatürk'e bu desteği verdiğine dair bir yorum görüş yahut somut bir belge olay vs de yok sanırım. Ha konu Atatürk-İngiltere ilişkisi ise Çanakkale boğazına gömülü ingiliz zırhlıları güzel birer referans olabilir meraklıları için.

    YanıtlaSil
  2. "İngilizlerin ne tarz bir çıkar-politika sonucunda Atatürk'e bu desteği verdiğine dair" bir yorum yok. Eserler var. Kadir Mısıroğlu okunabilir. Burada yazarak lüzumsuz tepki toplamak istemiyoruz zira ezbere yetiştirilen bir nesille laf yarışına girecek vaktimiz yok takdir edersinki.

    Biz önyargıları yıkmaya çabalarken, en sevmediğimiz laflardan biri gazetelere atılan yaftalar. Biz gazeteye değil de yazarlara bakıyoruz daha çok. Mustafa Armağan da bu ülkenin en kıymetli tarihçilerinden ve araştırmacılarından biridir. Üstelik cesurdur. 60 yıldır aynı şeyleri tekrar eden tarihçilerden değildir.

    Şahsi yorumuma geçersem şuraya takıldım. Çanakkale'ye gömülü ingiliz zırhlılarını Atatürk'e bağlamak önce tarihe, sonra da şehitlere saygısızlıktır. Çok açıktır ki savaştan önce namazını kılıp saatlerce ağlayarak dua eden ve yaşları 20-30 arasındaki gençlerin, disipline edilmesindeki tek faktör Enver Paşa'dır. Ayrıca Çanakkale zaferi çok acıdır ki bir alman eseridir. Tamamen olmasa da Alman eseridir. Otto Liman von Sanders ve Helmuth Karl Bernhard von Moltke başrol oyuncularıdır. (Şiddetle tavsiye: http://www.timas.com.tr/Icerik/Kitaplar/Hatirat/Hatirat/Canakkale-Savasi-Gunlugu-Osmanli-Genelkurmayinin.aspx)

    Tarihi eğer kişilere bağlayacaksak Sarıkamışın sorumlusu Enver Paşa'ysa, Çanakkale Zaferi de onundur.

    Karabekir'in gizlide kalan ve ne hikmetse cumhuriyetin başından beri yayımlanması sürekli yasaklanan (bu korkuyu anlamış değilim) belgeleri ortaya çıktıkça dengeler değişecektir.

    Son olarak kendi yazdıklarınla bir derleme yapmak istiyorum. Çok açık ve net.

    "Peki tüm bu kongrelerin sonucu, çıktısı olarak kurulan TBMM başkanlığını neden Kazım Paşa yapmamış-yapamamıştır."

    Cevap yine kendinde: "İngilizlerin ne tarz bir çıkar-politika sonucunda Atatürk'e bu desteği verdiğine dair bir yorum görüş yahut somut bir belge olay vs de yok sanırım."

    Her şey ortada.

    YanıtlaSil
  3. Daha vakıf olduğum konudan başlamak isterim. Limon Von Sanders gibi beceriksiz ve strateji kabiliyeti o coğrafya ve herhangi bir coğrafyada çok yetersiz bir komutana Çanakkale Zaferi'nde rol biçmek bana kalırsa o şehitlere en büyük saygısızlıktır.Çanakkale Savaşı'nın İngilizler tarafından yazılmış raporlarını kaleme almış biri olarak savaş seyrinin komutanın Von Sanders'den Mustafa Kemal'e geçmesi ile ne kadar net değiştiğini okumuş öğrenmiş ve idrak etmişimdir. Hem deniz savaşı esnasında hem de kara çıkarmaları sırasında bir askeri öngörü kabiliyetini sergileyen Mustafa Kemal bu konuda Alman meslekdaşlarına ders vermiştir kanaatimce. Çanakkale'nin dönüm noktası olan bir kaç olayda kendisinin izlerini görmek mümkündür (Bkz: Conk Bayırı,1.Anafartalar,Kireçtepe Taaruzu)

    Enver Paşa ile Atatürk ideal bakımından karşılaştırıldığında göreceli farklılıklar arz edebilir fakat Atatürk karşısında askeri olarak muvaffakiyetleri konuşulmamalı dahi. Atıfta bulunduğum malum vahim olaya girmeden devam ediyorum.

    İkinci olarak da Kazım Karabekir idaresi ve tasarrufunda gelişecek bir TBMM sürecinin halk iradesi, anadolu uyanışı olarak görülebileceği, fakat ingiliz direktifi ile K.Karabekir'in ardından Samsun'a yollanan ve yine K.Karabekir'in lütfu ile kongre süreçlerine dahil edilen Atatürk önderliğinde gelişen meclisin bir İngiliz meclisi olduğu sonucu ortaya çıkar ki o dönem bu savaşın içinde hem idareci temsilci olarak hem de cephede savaşarak bulunan her anadolu insanını "ingiliz uşaklığı" ile suçlamış olmaktır. Atatürk'ün kongrelerden meclise uzanan yolda ingiliz tesirini belgeleyebilirlerse yahut sebep-sonuç ilişkisine bağlayabilirlerse bu konuda aydınlanabiliriz.

    Gazete-yazar ilişkisine bakışım da çok nettir. Sahibi bulunan her basın-yayın organı siyasetinden sporuna her alanda bu doğrultuda yazı yazmak bunları bazen körükörüne savunmak zorundadır. Bu noktada Zaman'ın cumhuriyet tarihine ve hatta cumhuriyet rejimine karşı dahi bakışı görüşü çok net olan bir cemaate ait basın-yayın organı olduğu düşünüldüğünde isimlerin sıfatların ünvanların pek ehemmiyeti kalmıyor. Tabi bu "basın görevlilerinin aidiyetliği" hususundan doğan yanlı olmak zorunda bırakılmış yazılar dizisi ne türden olursa olsun benim nazarımda "objektif" olmayı başaramayacaktır.

    Yine de dediğim gibi kurtuluş mücadelesi esnasında "Atatürk-İngiltere" ilişkisine tam manası ile ışık tutabilecekler ise takip etmeyi düşünebilirim.

    Son olarak. Yaftalama hususunda Zaman denizleri aşıp gelmiş bir gazetemizdir.Bkz: http://www.kaynamanoktasi.com/wp-content/uploads/bobi.jpg

    YanıtlaSil
  4. Yazdıklarının %80'i, kişisel görüşlerin. Limon Von Sanders'in beceriksiz olduğunu bunca yıllık tarih okuyuculuğumda hayatımda ilk defa senden duyuyor, okuyorum. Bu durumda benim artık tarih falan okumamam gerekiyor. En dar kafalı bir milliyetçi veya muhafazakar bile almanların çanakkalede yaptıklarının bilincindedir. Kaldı ki bu zaten övünülecek bir durum değil, acizliğimizin belgesidir.

    Söz konusu tarihse, önce kişisel görüşlerden sıyrılmalı, sonra da olaylara objektif gözle bakmalıyız. Tek bir adama, tek bir olaya sırt dayayıp ne tarih konuşulur ne de tarih yazılır. Cemaatlerin, kurumların, televizyonların onlarca yayınevine sahip olduğu açık. Bir tarafı okuyarak hiç bir şey elde edemeyiz dolayısıyla diğer tarafları da okumak şarttır.

    Enver Paşa konusunda ben çok konuşmak istemem çünkü kendime güvenemiyorum zira herkesin hassas olduğu insanlar vardır. Nacizane tavsiyem boş vaktinde en azından şurayı taraman, yazılar zaten kısa: http://gizlenentarihimiz.blogspot.com/search/label/Enver%20Pa%C5%9Fa

    Kitap soracak veya isteyecek olursan da seve seve, bunu zaten biliyorsun.

    Meclisle ilgili konulara bakman için biraz da II.Meşrutiyet ve öncesini bilmen gerekiyor. Vatansever olduğunu iddia eden İttihat ve Terakki (evet içerisinde Enver Paşa da var), II.meşrutiyeti ilan ettikten sonra meclis artık masonların elindeydi ancak kimse mason meclisi demedi, diyemedi. Neden? Çünkü mesliste halkların kardeşliği mevcuttu. Biraz ermeni, biraz yahudi, biraz kürt, biraz türk.

    Burada kimseye bir yaftalama olması söz konusu değil. Kazım Karabekir çok isteseydi gerekli yerlerden desteğini çekerdi, o zaman da bazı şeyler farklı gelişirdi. Atatürk, Nutuk'ta Karabekir Paşa ile ilgili yazdıklarını daha sonra değiştirmiştir. Zira Karabekir Paşa'nın yaptıklarını tarihin yazacağını adı gibi bilecek keskin bir zekaya sahiptir. Bu hususta sadece Karabekir Paşa'yı değil Çerkez Ethem'den Sütçü İmam'a, Fevzi Çakmak'tan Ali Fuat Cebesoy'a kadar herkesi anmak ve herkese hakkını teslim etmek lazımdır.

    Kurtuluş savaşını, dinine ve devletine tamamen bağlı olan Osmanlı tebaası kazanmıştır. Türküyle, kürdüyle, lazıyla, çerkeziyle, rumuyla. Savaşlar kağıt üzerinde kazanılmıyor maalesef. Zaten ne Çanakkale'de ne de diğer cephelerde kağıdımız dahi yoktu. Yukarıdaki yorumumda tavsiye ettiğim kitapta ingilizlerin harita konusundaki müthiş becerisi belgeleriyle ortaya serilmiştir. Bu acziyetimizde kolumuzu tutan almanlar, ölüme koşa koşa götüren ise manevi duygular olmuştur. Donanmanın verileri, bu durumu anlatmak için kesin kaynaktır.

    Gazete-yazar-yayınevine olayına da kısaca değineyim. Timaş yayınevi bu ülkenin tarih anlamında en zengin ve en takdir edilen yayınevidir. Gülen cemaatinindir. Ancak bu yayınevinden sağ ve solla ilişkisi dahi olmayan İlber Ortaylı'nın da, cemaatlere kafasını dahi çevirip selam vermeyen Halil İnalcık'ın da kitapları çıkmaktadır.

    At gözlüğüyle tarih okunmaz, şapka takılır diyorum.

    Son olarak; linkini yapıştırdığın görselde, savunduğun ideolojinin ve sempatizanı olduğun partinin akıl hocalarından birinin olduğunu mutlaka biliyorsundur. Bilmiyorsan, durum acı.

    YanıtlaSil
  5. çanakkale savaşlarının muzaffer kumandanı selahaddin adil paşa'yıda bilmiyorduk yakın zamana kadar,gerçekçi olursak frenk maşası chp tüm tarihimizi ve kimliğimizi yok etmeye çalıştı bütün mevzu budur...

    saçinka

    YanıtlaSil