04 Temmuz 2011

Hayat kurtarana Osmanlı'dan madalya

Bir fedakârlık, bir muvaffakiyet veya yararlık karşılığında devletin tebaasına verdiği altın, gümüş, nikel, bakır gibi madenlerden yapılmış mükâfat ve şeref alameti olarak tarif edilen madalyanın, Osmanlılarda ilk ihdası 1730 yılına kadar gider. Bu tarihten itibaren de devletin yıkılışına kadar 60’a yakın madalya çıkarılmıştır.

Ekseriyetle belli bir hadisenin; bir savaşın, tamirin, açılışın vs. hatırasına çıkarılıp verildiğini gördüğümüz madalyaların, daha genel maksatlarla verilenleri de vardı. Bunlar arasında en dikkat çekici olanlardan biri, Sultan Abdülmecid (1839-1861) döneminde çıkarılan ve “tahlîsiye” yahut “tahlîs-i cân” isimleriyle anılan madalyadır. İlk defa 1859’da çıkarıldığı kaynaklarda belirtilen bu madalyanın, bundan birkaç yıl önce ihdas edilmiş olduğu ortaya konmuştur.

Tahlîs”; halâs etmek, kurtarmak manasına gelir. “Tahlîsiye” de kurtarmayla alakalı anlamını ifade eder. Tahlisiye madalyasına “cankurtaran madalyası” ismi de verilmekte ve vesikalarda bu isimle de anılmaktadır. Madalyamız; yangın, sel, deprem gibi türlü felaketler veya birdenbire vuku bulan tehlikeler karşısında ölümle burun buruna gelenleri canını hiçe sayarak, varlığını ortaya koyarak kurtaranlara Osmanlı Devleti tarafından verilen bir madalya idi.

Tahlisiye madalyası her ne kadar Sultan Abdülmecid zamanında ihdas edilmişse de esas itibariyle Sultan İkinci Abdülhamid (1876-1909) devrinde yaygınlık kazanmıştır. Bu padişahın hükümdarlığıyla beraber çokça verilmeye başlanan madalyanın, daha geç bir tarihte, 16 Kasım 1892 tarihinde nizamnamesi de yayınlanmıştır. Tahlisiye madalyası nizamnamesi, madalyanın niçin ve kimlere verildiği, kaç çeşidi olduğu, hangi madenden imal edilmiş olduğu gibi sorulara ışık tutuyor.

Tahlisiye Madalyası Nizamnamesi

Madde 1: Can kurtarmak hususunda bilfiil gayret ve insaniyet gösterenlere mahsus olarak ihdas buyrulmuş olan tahlisiye madalyası, gümüşten imal edilmiş olup sahipleri, istedikleri zaman göğüslerine takabilirler.

Madde 2: Bu madalyanın yeşil, kırmızı ve beyaz ve bu üç renkten mamul, dört nevi kurdelesi vardır. Tekraren can kurtaranlara her defası için başka başka madalya verilmeyip aşağıda yazılı resmi muameleler yapıldıktan ve izin alınarak padişahın irade-i seniyyesi çıktıktan sonra gereğince yalnız beratı yazılıp verilecek ve kurdelesi değiştirilecektir. Şöyle ki birinci defa için yeşil kurdele ile bir madalya verilecek, ikinci defa için kırmızı, üçüncüsünde beyaz ve dördüncüsünde bu üç renkten imal edilmiş yalnız bir kurdele verilecektir.

Madde 3: Yangın sırasında nefislerini kurtarmayı başaramayıp ateş içinde kalanların, kaza ile deniz, nehir ve göllere düşüp tehlikede bulunanların, ansızın yıkılan bina ve duvarların altında kalıp bizzat kurtulamayanların ve bu türden sair afetler meydana geldiğinde tehlikeye maruz kalanların canını kurtarmak maksadıyla kendilerini tehlikeye atarak gayret ve başarı gösterenler tahlisiye madalyasıyla taltif edilirler.

Madde 4: Yukarıda beyan edilen tehlikelerden kurtarılanlar tedaviye muhtaç ise, kurtaranlar tarafından en yakın mevkide bulunan belediye veya zabıta memurlarına durumun haber verilmesi mecburidir. Ayrıca can kurtarmayı başaranlar; isim, şöhret ve sıfatlarını o esnada mezkûr memurlara bildireceklerdir.

Madde 5: Gerek belediye memurları ve gerek polis komiserleri tarafından bu gibi vukuatı beyan eden bir zabıt kâğıdı düzenlenip devlet hizmetinde bulunanlar bunu mensup oldukları dairelere, halktan bulunanlar İstanbul’da ise Şehremaneti’ne veya Zaptiye Nezareti’ne; taşrada ise mahallî hükümete (valilik, mutasarrıflık, kaymakamlık) vereceklerdir. Şehremaneti ve Zaptiye Nezareti ile vilayetler ve müstakil mutasarrıflıklar tarafından gerekli tahkikat icra edilerek can kurtarmayı başarıp madalya almaya hak kazandıkları anlaşılanların isim, şöhret ve sıfatları her defasında Dâhiliye Nezareti’ne ve oradan Sadaret makamına bildirilir. Askerî dairelere mensup olanlar için de Seraskerlik, Bahriye Nezareti ve Tophane Müşirliği taraflarından yine Sadaret makamına bildirilerek usulü üzere izin istenildiğinde padişahın iradesi çıkarsa can kurtaranın ortaya koyduğu fedakârlık derç edilerek beratı yazılıp verdirilir.

Sadeleştirerek tamamını verdiğimiz nizamnamede, tahlisiye madalyasıyla ilgili hemen her husus açık seçik ifade ediliyor. Burada dikkat çekmek istediğimiz nokta, beşinci maddede belirtildiği üzere madalyaya öyle kolayca sahip olunamayacağı hususudur. Aşağıda vesikaları takip ederek çok yakından göreceğimiz üzere bu madalya ufak tefek hadiseler için verilmemektedir. Gerçekten hayatî bir tehlikenin vuku bulmuş olmasına ve bir canın o tehlikeden kahramanca kurtarılmasına dikkat edilmektedir. Yani bu madalyayla, hak edenler mükâfatlandırılmaktadır. Diğer taraftan madalya, uzun bir bürokratik süreç sonunda sahibine ulaşmaktadır.

Madalyanın Özellikleri

Nizamnamesinde belirtildiği ve örneklerinde görüldüğü üzere tahlisiye madalyası gümüşten imal edilmiştir. 36 mm. kalınlığında, 24 gram ağırlığındadır. Yazısını Naif Efendi yazmış, tuğrasını Hüsrev Efendi çekmiş, nakışlarını James Robertson yapmıştır.

Ön yüzünde çiçekli bir daire deseninin ortasında Sultan Abdülmecid’in tuğrası (Abdülmecîd Hân bin Mahmûd el-muzaffer dâimâ), arka yüzünde ise yine bir kenar süslemesinin çevrelediği, yazımızın başına da derç etmiş olduğumuz şu güzel beyit yer almaktadır:

Halka düşdükçe edenler imdâd
Olunur midhat ü tahsîn ile yâd

(İnsanlara tehlikeye düştüğü zaman yardım edenler, övgü ve takdirle anılırlar)


Hayat Kurtarma Hikâyeleri

Kahramanlık sadece savaşlarda gösterilmez. Dünyanın bin bir türlü hali, afeti, felaketi; yangını, zelzelesi, tufanı, seli; insanları savaşlardan daha beter, daha güç durumlarla karşı karşıya bırakabilir. İşte böyle zamanlarda tehlikeye maruz kalanların, hayatla ölüm arasındaki hassas sınırda bulunanların canlarını kurtararak kahramanlık gösterenler vardır. Elbette bu kahramanların ve kahramanlıkların birer hikâyesi de bulunmaktadır.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde tahlisiye madalyasıyla ilgili yüzlerce vesika bulunuyor. Bu vesikalar aracılığıyla, türlü felaketler karşısında gösterilen yüzlerce kahramanlık hikâyesinden birkaçına mercek tutmak istiyoruz.

Denize Düşen Adamı Son Anda Bir Bahriyeli Kurtardı

28 Ağustos 1904 Pazar günü sabahı, İdare-i Mahsusa’nın 20 numaralı Haydarpaşa Vapuru, Pendik’ten İstanbul’a gitmek üzere hareket etmişti. Vapur alaturka saatle sabah 1’de (aşağı yukarı 09:30) güzergâhında bulunan Kartal iskelesine ulaşmış ve burada yolcu alıyordu. Bu esnada iskele üzerindeki yolculardan Edirnekapı civarında Salmatomruk semtinde tavukçuluk yapan Rum milletinden Nikola oğlu Yanko, vapura bineceği sırada her nasılsa dengesini kaybederek denize düşmüş ve boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı.

Yanko’nun denize düştüğü yer, iskele ile vapur arasında bulunan daracık alandı ve ilk anda kimse ona yardım edememişti. Bu sebeple zavallı Yanko biraz çırpınıp çabaladıktan sonra yavaş yavaş gücü tükenerek denizin derinliğine doğru batmaya başlamıştı.

İşte tam bu sırada o civarda bulunan ve durumu haber alan bir bahriye neferi, Fethiye Kalyon-ı Hümayunu mürettebatından Samsunlu Hâmid bin Paşa, koşup yetişmiş ve elbiseleri üzerinde olduğu halde derhal denize atlamıştı. Hâmid, cansiperane bir gayretle “ka‘r-ı deryâya” dalmış, fevkalade bir fedakârlık göstererek denizin dibine doğru batmakta olan Yanko’yu yakalamış, yukarıya getirmiş ve beraberinde karaya çıkarmayı başarmıştı. Çok su yutması sebebiyle bayılıp artık can çekişme durumuna gelmiş olan Yanko, güçlükle kendine getirilmiş ve muhakkak bir ölümden kurtulmuştu.

Bahriyeli Hâmid’in bu kahramanlığı herkesin hayranlığını çekmiş ve onun mükâfatlandırılması icap ettiğine dair herkeste tam bir kanaat hâsıl olmuştu. Görgü şahitlerinden Haydarpaşa Vapuru’nun kaptanı Mehmed Râif, lostromosu Hacı Mehmed, çarkçıbaşısı Ali Rıza ile Kartal iskelesi bilet memuru Halil tarafından aynı gün yazılan raporda, hadise anlatıldıktan sonra kendileri tarafından vakaya şahit olunduğu, bu neferin göstermiş olduğu gayretin “şâyân-ı mükâfât” bulunduğu ifade ediliyor ve gerekenin yapılması isteniyordu.

Üç gün sonra 31 Ağustos’ta Kartal zabıta memuru tarafından Kartal Kaymakamlığı’na yazılan tezkirede, Samsunlu Hâmid’in can kurtarmak hususunda ifa ettiği fevkalade hizmetin takdire şâyân olduğu, bu gibi canını feda edercesine hayatını tehlikeye koyan kişilerin nişanla (madalya) taltifinin “şân-ı âlîden” bulunduğu, bu sebeple nefer-i merkûmun bir adet tahlisiye madalyasıyla mükâfatlandırılması icap ettiği belirtiliyordu.

Kartal Kaymakamı Mehmed Râsih, 6 Eylül 1904’te meseleyi Şehremaneti’ne ilettiği yazısında “ta ka‘r-ı deryâdan (deniz dibinden) âdem çıkarmak doğrusu her yüzmek bilenlerin kârı olmamasına göre” ifadeleriyle bu bahriye neferinin şu insaniyetli ve cansiperane hareketiyle tahlisiye madalyasıyla taltif olunmayı hak ettiğini söylüyordu. Şehremini Rıdvan Paşa tarafından 24 Eylül 1904 tarihinde mesele Dâhiliye Nezareti’ne iletildi. Nezaret on gün sonra bir tezkire ile durumu Sadaret’e yazdı. Sadaret Divan-ı Hümayun Kalemi, meseleyi müzakere etmiş, Hâmid’in hakikaten madalyayı hak etmiş olduğunu tesbit etmişti. Ayrıca kayıtlardan daha önce madalya almamış olduğu da anlaşılmıştı. 1904 yılı Kasım ayı sonlarında kahraman bahriye neferi Paşa oğlu Hâmid tahlisiye madalyasıyla ödüllendirildi.

Tren Az Kalsın Bir Çocuğu Eziyordu

İstanbul-Sirkeci’den Edirne istikametine giden tren yolunun Osmanlı devrindeki bir ismi de Rumeli Şimendifer Hattı idi. 4 Haziran 1895 günü alaturka saat altı buçuk (aşağı yukarı 15:00) civarında, bu hat üzerinde altı yaşlarında haylaz bir çocuk oyun oynuyordu. O civarda ikamet eden Rıfat Beyefendi’nin akrabalarından olan Behzad isimli bu çocuk, trenlerin gelip geçtiği bu yola çıktığı için aslında her an büyük bir tehlike ile karşılaşabilirdi. Behzad’ın oyun oynadığı yer, Ahırkapı ile Akbıyık Mahallesi arasında ve 3 numaralı tren kulübesinin hizasındaydı.

Korkulan işte olmuştu. Rumeli Şimendiferi büyük bir süratle ve korkunç bir gürültüyle yaklaşıyordu. Behzad o kadar dalmıştı ki ilk anda trenin geldiğini fark edemedi, sonrasında ise kaçmak için hiçbir şey yapamadı; donmuş kalmıştı. Artık koca trenin küçük Behzad’ı altına alıp çiğnemesine ramak kalmıştı.

Bu esnada 3 numaralı kulübenin bekçisi Vanlı Hasan Ağa, trenin sesini duymuş, kulübesinden çıkmış ve yolu kontrol ediyordu. Bir anda küçük bir çocuğun tren yolunun üzerinde bulunduğunu fark etti. Fakat vaziyet son derece tehlikeliydi. Tren müthiş bir süratle geliyor, küçük çocuk ise kaçmak için hiçbir şey yapmıyordu. Hasan Ağa’nın kan başına sıçradı. Bütün hızıyla koşmaya başladı. Durum o kadar tehlikeliydi ki, Bekçi Hasan çocuğu kurtarayım derken kendisi de ölebilirdi. Anlık bir tereddütten sonra tehlikeyi göze aldı, canını feda edercesine ilerledi…
Küçük Behzad, Vanlı Hasan Ağa’nın inanılmaz fedakârlığı sayesinde muhakkak bir ölümden kurtulmuştu.

Hadiseye şahit olan mahalleliden, aralarında Akbıyık Mahallesi’nin birinci muhtarı Hasan, ikinci muhtarı Hafız Ahmed, imamı Hafız Mehmed İzzet’in de bulunduğu on üç kişi düzenledikleri şahadetnamede, Bekçi Hasan’ın bu hizmetinin cidden takdire şâyân olduğunu, taltif edilmesi icap ettiğini belirtiyorlar ve yazılanların hakikat olduğunu ifade ediyorlardı.

Fakat ne hikmetse Bekçi Hasan’ın ödüllendirilmesi işi unutulmuş, aradan bir seneye yakın zaman geçmişti. Vanlı Bekçi Hasan, 7 Nisan 1896 tarihinde Ticaret ve Nafia Nezareti’ne yazdığı dilekçede, trenin süratle geçişi sırasında bir çocuğun hayatını kurtarmasına mükâfat olarak tahlisiye madalyasıyla taltifini istid‘â ettiğini fakat aradan hayli müddet geçtiği halde hiçbir şeye nail olamadığını söylüyordu.

Ticaret ve Nafia nazırı 13 Nisan tarihinde meseleyi bir üst makama iletmiş ve Bekçi Hasan’ın tahlisiye madalyasıyla taltifi icap ettiğini ifade etmişti. 1 Mayıs 1896 tarihinde çıkan irade-i seniyye Bekçi Hasan’ın bir adet tahlisiye madalyasıyla ödüllendirilmesine müsaade ediyordu.

Üsküdar Gülfem Hatun Mahallesi’nde Çıkan Yangın

1896 yılı Mart ayında İstanbul-Üsküdar’da Gülfem Hatun Mahallesi’nde bir evde yangın çıkmıştı. Rüzgârın da etkisiyle kısa sürede bütün evi saran yangının şiddeti karşısında, evin içinde kalan iki kadın dışarı çıkmayı başaramamışlardı. Henüz itfaiye kuvvetleri yetişmeden o civarda bulunan polis ve jandarmalar hadiseye el attılar.

Üsküdar Mutasarrıflığı Polis Meclisi azasından ve ikinci sınıf polis komiserlerinden Mustafa Şevki, üçüncü sınıf komiserlerinden Nezih, polis çavuşu Kazım, Mehmed Mevlüd ve Mehmed Ali, polis neferlerinden Şevki efendilerle jandarma onbaşılarından Tahir ve Mustafa vaka mahalline yetişmişler, hayatlarını tehlikeye atmış ve ateş içine girmişlerdi. Onların fevkalade gayretleri ve fedakârlıkları sayesinde ateşler içinde kalan iki kadıncağız kurtarılmıştı.

28 Mart 1896 tarihinde Zabtiye Nazırı, Dâhiliye Nezareti’ne yazdığı tezkirede hadiseyi kısaca anlatıp isimleri geçen polislerin hizmetlerinin takdir edilmesi gerektiğini ifade ederek bunlardan polis çavuşu olan Mehmed Mevlüd ve Mehmed Ali’nin zaten tahlisiye madalyasına sahip olduklarından kurdelelerinin değiştirilmesi, diğerlerinin birer tahlisiye madalyasıyla taltif edilmesi gerektiğini ifade etti.

Dâhiliye Nezareti meseleyi 8 Nisan’da Sadaret’e iletti. On gün sonra, Sadaret Divan-ı Hümayun Kalemi durumu inceleyerek polis çavuşları Mehmed Mevlüd ve Mehmed Ali’nin 19 Ağustos 1892 tarihinde başka bir fedakârlıklarından ötürü tahlisiye madalyasıyla mükâfatlandırılmış olduklarını, bu sebeple ikinci defa can kurtarma hizmetinde bulunanların taşıdıkları madalya kurdelesinin kırmızıya çevrilmesi nizamı icabından olduğundan bunların madalya kurdelelerinin kırmızıya çevrileceğini, diğerlerinin ise birer tahlisiye madalyası ile taltif olunacaklarını belirtiyordu. 1 Mayıs 1896 tarihinde çıkan irade-i seniyye ile de madalyalar sahiplerine verildi.

Seyhan’ın Elinden Bir Can Kurtuldu

Adana’nın içinden akan Seyhan Nehri şehirle adeta bütünleşmiş gibidir. Fakat ne yazık ki bu nehir, tarih boyunca nice canlar almış ve hâlâ da almaktadır. 31 Temmuz 1906 Salı günü, saat altı sıralarında (aşağı yukarı 14:30) bu nehrin kenarında yine sonu ölüme doğru giden bir hadise vuku bulmuştu.

Seyhan Nehri kenarında yıkanmak isteyen Harputlu Ermeni Kasbar oğlu Bağdasar, Hacı Yunus Ağa’nın kahvesi önünden nehir kenarına inmiş ve suya girerek yıkanmaya başlamıştı. Bağdasar esasında yüzme bilmiyordu, bu yüzden fazla açılmamaya dikkat ediyordu. Fakat ne olduysa oldu ve bir anda ayakları yerden kesildi. Çırpınmaya başlayan Bağdasar, suyun derinliği yüzünden bir görünüp bir kayboluyor, akıntının tesiriyle de nehrin biraz daha derin yerlerine doğru sürükleniyordu. Harputlu Bağdasar’ın boğulması neredeyse an meselesiydi. Seyhan, bir kurbanının daha canını almak üzereydi.

Bu sırada hadiseyi nehrin hemen kenarında bulunan Hacı Yunus Ağa’nın kahvesindeki müşteriler de görmüşler ve bir uğultudur kopmuştu. Buranın garsonlarından (çırak) Eski Tabakhane Mahallesi’nden Şekerci Mahmud’un oğlu Musa, bir şeyler olduğunu anlamış ve hemen dışarı çıkmıştı. Garson Musa, nehirde birinin boğulmak üzere olduğunu görür görmez derhal suya atladı. Cansiperane bir gayretle Bağdasar’ın yanına ulaşan Musa onu yakaladı ve karaya çıkarmayı başardı.

Boğulmasına ramak kalmış olan Bağdasar, yarı baygın bir haldeydi, üstelik çok su yutmuştu. Bunun üzerine belediye doktoru Abdurrahman Efendi çağırıldı. Suyun bir miktarını çıkarmayı başaran doktorun çabaları sonucu Bağdasar kendine gelmiş, tekrar hayata tutunmuştu.
Garson Musa bir can kurtarmıştı. Elbette onun bu kahramanlığının, fedakârlığının, cesaretinin karşılıksız bırakılması düşünülemezdi. Hadiseye şahit olanlardan Kahveci Naki, yine Kahveci Hacı Feyzi, Vera-yı Cisr Mahallesi Muhtarı Said, Eski Hamam Mahallesi’nden Mehmed oğlu Ali, Cami-i Cedid Mahallesi’nden Hocazade Hasib, keresteci esnafından Hacı İbrahim; polis merkez komiserinin nezaretinde aynı gün yazıp imzaladıkları zabıt varakasında hadiseye şahit olduklarını, merkûm Musa’nın “hayâtını tehlikeye ilkâ ederek Bağdasar’ı hayyen sudan” çıkardığını, onun bu “sa‘y u gayreti”nin takdire değer bulunduğunu ifade ediyorlardı.

Adana Valisi Süleyman Bahri Paşa, 29 Ağustos 1906 tarihinde durumu Dâhiliye Nezareti’ne yazdı ve Musa’nın tahlisiye madalyasıyla taltifi icap ettiğini bildirdi. Nezaretin meseleyi Sadaret’e arz etmesinin ardından yapılan yazışmalar sonucu Garson Musa’nın madalya ile taltifi Aralık ayı sonlarına doğru gerçekleşmişti.

Başka Kahramanlıklar Başka Madalyalar

Tahlisiye madalyası yukarıda verdiğimiz misallerin dışında başka durumlarda da veriliyordu. İlginç örneklerden birisi, ısırdığı hayvanlara hastalık geçiren kudurmuş bir kurdu öldürmeyi başaran çobana madalya verilmesine dair. Nizamnamenin neşrinden önce, 1888 yılı Aralık ayında vuku bulan hadisede, Çatalca’da zuhur eden hayvan hastalığının ortadan kalkmasında hizmetleri geçen yetkililere gümüş imtiyaz madalyası verildiği sırada, bu hastalığın çıkmasına sebep olan kuduz kurdu öldüren çobana da bir adet cankurtaran madalyasıyla beraber atiyye-i seniyye olarak bin kuruş verilmesine dair padişah iradesi sadır olmuştu.

14 Nisan 1888 tarihli bir vesikaya göre, İstanbul-Beyoğlu’nda Balıkpazarı semtinde, gece vakti Fransa Devleti tebaasından Auguste’ün barakasıyla altındaki ecza deposu yıkılmış ve adı geçenin dokuz-on yaşlarındaki iki çocuğunun ölümüne yol açmıştı. Bölgeye ulaşan ekipler, enkaz altında Hamal Soğman isimli bir şahsın sağ olarak bulunduğunu tespit edip kurtarma faaliyetine başlamışlardı. Bu can kurtarma operasyonunu başarıyla gerçekleştiren polis üçüncü sınıf komiserlerinden Sâlim, çavuşlar Süleyman ve Karabet, neferlerden Lofçalı Mustafa ve Ömer Faruk, Çankırılı Ali ve Arapkirli Hasan’ın şahit olunan gayretlerinden dolayı tahlisiye madalyasıyla taltifleri Zaptiye Nezareti tarafından gerekli mercilere yazılmıştı.

12 Mart 1891 tarihinde İstanbul’da Terkos nahiyesine bağlı Karaköy altındaki çayırları su basmıştı. Bu esnada o civarda bulunan bazı kişiler sele tutulup hayati bir tehlikeye maruz kalmışlardı. Bu kişilerin kurtarılması hususunda fevkalade mesai ve gayret göstermiş olan Karacaköylü Yanko’nun bir adet tahlisiye madalyasıyla ödüllendirilmesine dair irade-i seniyye sadır olmuştu.

1893 yılı Nisan ayı ortalarında, İstanbul’da Irgatpazarı’ndan Beyazıt istikametine gitmekte olan tramvay, oradan geçmekte olan bir arabayla çarpışmıştı. Çarpmanın etkisiyle arabanın tekerlek ve dingili kırıldığı gibi o sırada hayvanların da ürkmesiyle araba içinde bulunan kadınlar muhakkak bir ölümle karşı karşıya kalmışlardı. Bu esnada orada bulunup hadiseye şahit olan belediye çavuşlarından Tevfik Çavuş’la parçalanan arabanın sahibi Arabacı Erzurumlu Şükrü’nün gayret ve fedakârlıkları sonucu kadınlar hayatî tehlikeden kurtarıldılar. Bu iki şahsın tahlisiye madalyasıyla taltif edilmeleri, Hassa Ordu-yı Hümayunu Baştabibi Mirliva Mehmed Emin Paşa tarafından ilgililere bildirildi.

Madalya Kolayca Verilmezdi!

Kastamonu Vilayeti’nden Dâhiliye Nezareti’ne 26 Eylül ve 3 Ekim 1907 tarihlerinde yazılan iki mektupta, Ereğli limanında karaya oturan kayıktaki kişileri ve Düzce’de Asar Nehri’ne14 düşenleri kurtaranların tahlisiye madalyasıyla taltifleri arz edilmişti. Nezaret, Kastamonu’ya verdiği cevapta madalya nizamnamesinden bahisle, üçüncü madde gereği, tehlikeye düşmüş olanların kurtarılması maksadıyla kendilerini tehlikeye atıp gayret ve başarı gösterenlerin madalyayla taltif olunacaklarından, beşinci madde icabı olarak da gerek belediye ve gerekse zabıta memurları tarafından bir zabıt varakasının (şehadetname) düzenlenip gönderilmesi lüzumundan bahsetmiş; bu kurtarma faaliyetleri hakkında nizamnameye uygun olarak ve daha etraflıca bilgi verilmesini istemişti.

Bunun üzerine Kastamonu Vilayeti’nin, nezaretin isteği üzerine Düzce’de vukua gelen hadiseyi tekraren yazdığı görülmektedir. 30 Haziran 1908 tarihli vesikaya göre, Düzce’nin içinden geçmekte olan Asar Nehri’ne düşen bir çocuğu kurtaran jandarma teğmeniyle Zâbıta Katibi İdris Efendi’nin madalya ile taltifleri usulü dairesinde talep edilmiş, nezaret de durumu Sadaret’e iletmişti.

Diğer bir örnek Vardar Nehri’ne düşen bir çocuğun kurtarılmasıyla ilgili. 24 Nisan 1893 tarihinde Dâhiliye Nezareti’nden Sadaret’e gönderilen tezkirede, Niş muhacirlerinden Süleyman oğlu Hüseyin’in Vardar Nehri’ne düşen bir çocuğu kurtarmaya muvaffak olmasından dolayı bir adet tahlisiye madalyasıyla mükâfatlandırılması hususunda Selanik Vilayeti’nden 4 Nisan’da gönderilen mektubun ekte takdim kılındığı belirtiliyor ve gereğinin yapılması talep ediliyordu.
Bizzat Sadrazam Cevad Paşa tarafından, üç gün sonra Dâhiliye Nezareti’ne yazılan cevapta, nehre düşen bu çocuğu mezkûr Hüseyin’in ne şekilde “sâhil-i selâmete” ulaştırdığı, çocuğun düştüğü yerde nehrin derinliğinin ne kadar olduğu, bu adamın çocuğu kurtarmak için hakikaten hayatını tehlikeye koyup koymadığı gibi hususlarda mahallinden bilgi alınması istendi. Dâhiliye Nezareti de bir hafta sonra, 4 Mayıs 1893’te Selanik Vilayeti’ne yazdığı mektupta durumu aynen bildirmiş ve sorulan meseleler hakkında bilgi verilmesini istemişti.

Görüldüğü gibi yapılan müracaatlar hemen kabul edilip de madalya verilmesi için işlem başlatılmamaktadır. Kaldı ki madalya almak da öyle hemen birkaç gün içinde bitmemekte, aylar sürmektedir.

Bir Gazete Haberi

Adana’da 1908 yılında neşredilmeye başlanan İtidal gazetesinin bir haberi, Garson Musa’nın hikâyesinde olduğu gibi yine Seyhan Nehri’nde geçiyor. Sözü fazla uzatmadan haberi sadeleştirmek suretiyle aynen dercediyoruz:

Tahlisiye Madalyasına İstihkak

“Mayısın üçüncü pazar akşamı saat on bir sularında (16 Mayıs 1909, aşağı yukarı 19:30) Komiser Hasan Efendi’nin hizmetçisi olduğu ifadesinden anlaşılan on beş yaşlarında bir çocuk, arkasında komiser efendinin yedi-sekiz yaşlarındaki kızı olduğu halde, nehir kenarındaki bahçeden karşıdaki değirmene kurulu ince iskeleden geçerlerken nehre düşmüşlerdir. Vuku bulan feryatları üzerine, bütün bahçe halkının yardım istenilen yere koşmakta oldukları sırada Değirmenci Durmuş elbisesiyle nehre atılarak boğulmalarına ramak kalmış olan bu iki zavallı çocuğu muhakkak bir ölümden kurtarmıştır. Durmuş iki genç sıbyanı birden kurtarmak suretiyle tahlisiye madalyasına hakikaten hak kazanmıştır. Artık taltifine vesile olmak vilayetin inayetine bağlıdır.”

Sonuç

Yazımızın baş taraflarında da ifade etmeye çalıştığımız gibi kahramanlık sadece savaşlarda gösterilmez. Hayatın hemen her anında, bilhassa felaket ve afet zamanlarında insanlar türlü hayati tehlikelere maruz kalabilirler. Tarihimiz bu türden yazılmamış nice kahramanlık hikâyeleriyle dolu. İşin enteresanı bu kahramanların daha ziyade halkın içinden çıkması…
Ne dersiniz kıymetli okuyucular, Fethiye Kalyonu mürettebatından deniz askeri Hâmid, Vanlı Bekçi Hasan, kahvehane garsonu Musa, polisler, arabacı, çoban vs. sizce göğüslerine taktıkları tahlisiye madalyasının üzerinde yazan

Halka düştükçe edenler imdâd
Olunur midhat ü tahsîn ile yâd


beytinin mana ve mefhumuna layık olarak bugün bizim tarafımızdan da övgü ve takdirle anılmıyorlar mı?

Ecdadımızın, canlarını tehlikeye atarak hayat kurtaranlara ihsan buyurduğu böyle mükâfatlandırmaları devlet adamlarımızın da örnek almalarını ve günümüzde benzerleri çokça yaşanan bu gibi hadiselerin kahramanlarına teşvik ve takdir edici ödüller vermelerini umuyoruz.

Tarihten örnek ve ibret almamız temennisiyle…

Selman Soydemir
(Yedikıta Dergisi, 35.Sayı, Temmuz 2011)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.