18 Aralık 2011

Sonraki nesiller bizi nefretle anmasın


Son yıllarda ilerleme kaydetse de, İstanbul’un müzecilik anlamında alması gereken çok yolu var. En basitinden, bir şehir müzesi yok; hatta bunu projesi bile yok.

İstanbul’un müzeleri çok kişinin dikkatini çekmiyor ama son 15 yıl içerisinde bu müzeler Türkiye’ye ve dünyaya açılmaya başladı. Bu gelişmenin açıkça üzerinde durmalıyız. Alışılmış müze müdürlerinin dışında gayretli bir şekilde çalışan, ayrıntılarla uğraşan, adeta kendi evinde göstereceği titizliği müzesi içinde gösteren müdürler ortaya çıktı. İslam Eserleri Müzesi, Genel Müdür Cüneyt Ölçer’in ve Dr. Nazan Ölçer’in sayesinde yer değiştirdi. Müze eşyasının Süleymaniye Külliyesi’nden nakledildiği İbrahim Paşa Sarayı, modern anlamda bir Osmanlı etnografya müzesine dönüştü. Sadece kendi koleksiyonlarını teşhir değil, daha önemli bir safhaya geçildi. İlk defadır ki bir Türk müzesi yurtdışından koleksiyonlar getirmeye başladı. Bu bence Türk müzeciliğinin üçüncü dünyacılıktan kurtulmaya başlama dönemiydi. Bir çerçi dükkanı gibi dışarıya eşya göndermektense biraz da biz dış dünyayı tanımaya, tanıtmaya başlamıştık.

Dış müzelerle ve müze otoriteleriyle kurulan yakın ilişki bir başka atılımı getirdi. Londra’da Royal Gallery’de kurulan “The Turks” sergisi buradan gönderilen, ama asıl önemlisi Avrupa’nın muhtelif müzelerinden toplanan, daha da önemlisi Rusya’da Hermitage gibi bize açılması tasavvur edilemeyen koleksiyonlardan nadide parçaların bir araya getirilmesi ile oluştu. “The Turks” sergisi Ölçer-Çağman ikilisinin başarısıdır. Birçok büyük müze ve sergi kuruluşları halen bu serginin kataloglarını kullanarak benzer sergiler yapmaya çalışıyor.

Son 20 yılda İstanbul arkeoloji müzelerinde de önemli teşhir yeniliklerine başvuruldu. Ne var ki yetersizdir. İstanbul hiç tartışmasız yeni bir arkeoloji müzesi istiyor. Bu saha Zeytinburnu ve Yedikule mıntıkasında olmalıydı.

Topkapı Sarayı Müzesi’nin ise çini, kumaş, madeni eşya gibi zenginliklerini sergileyen yeni müze binaları kurulmalıdır ve saraydaki 200 bin evraklık imparatorluk arşivini ve sayısı 17 bine ulaşan şark ve garp menşeli yazma eserler için ayrı bir kütüphane teşkil edilmelidir. Saray bu işe yetmiyor. İstanbul Valiliği arkasındaki, Tanzimat döneminde Fossati biraderlerin tersim ettiği arşiv binasının kendi de yeri de bu iş için uygundur. Saray ve Bab-ı Ali’nin yanındadır.

Terk edilmiş binalar müze haline getirilmeli
Bu ay Has Ahırlar’da açılan “Venedik Kumaşları” sergisi gösterdi ki Topkapı Sarayı kumaş koleksiyonları bakımından her yerden gelen koleksiyonlarla boy ölçüşecek, hatta katkı yapacak zenginliktedir. Halen gündemde olan bir konu var; Halit Narin beyin başkanı olduğu Türkiye Tekstil İşverenleri Sendikası bir kumaş müzesi meydana getirecekmiş. Seçilen müze binasında pekala Topkapı eserleri için de ayrı bir bölüm meydana getirilebilir.

İstanbul’un mutena eski binalarının arasında atıl vaziyette veya terk edilmiş olanların müzelerimiz için kullanılması düşünülmelidir. Fatih’teki Darüşşafaka Lisesi veya Maçka Sanat Okulu bunlardandır. Topkapı Sarayı’nın kumaş seksiyonu daha önce bir sponsorun vaadine rağmen sözünü yerine getirmemesi dolayısıyla restore edilemedi. İkinci bağışçı kuruluşun da aynı şeyi yaptığını söylemeliyiz. Türkiye seçkinleri bağış yapmayı sevmiyor.

Gelecek nesillerin bugünkü halimizi ibret ve hatta nefretle anacaklarından korkarız. Nihayet İstanbul hâlâ bir şehir müzesine sahip değil. Bu konuda ciddi projeler de yok; Tarih Vakfı’nın Şehir Müzesi projesi gayriciddi idi. Sadece Topkapı Sarayı’nın önemli bir bölümünün, yani atölyeler bölümünün 16 yıl müddetle müzenin elinden alınıp fuzuli olarak işgal edilmesiyle sonuçlandı. Müzelerin bilhassa eski sarayların arazi ve binalarındaki bu gibi işgaller son yedi-sekiz yılın içinde bir hayli temizlenmişse de halen devam ediyor. Sür’atle bu sorunun çözülmesi gerekir.

2000 yılın metropolü İstanbul rastgele teşekkül etmiş perişan müze taslaklarının değil, malzemeyi iyi sunan, gerçek ve özgün nitelikli müzelerin şehri olmalıdır. Bazı müzeler var ki, heyecanla kuruluyor ama bütçesi ve personeli olmadığı için atıl ve bakımsız bir bina haline dönüşüyor. Buralardaki koleksiyonlar ve yapılan bağışlara da yazık oluyor. Sorunun çözülmesi geciktikçe de hakiki anlamda milli serveti eritiyoruz. Bazı müzelere, özellikle şahıs müzelerine mali destek isteyen yok ama hiç değilse takdir lazımdır. İstanbul Belediyesi’nin kurduğu Miniatürk, Panorama 1453 Fetih Müzesi’nin yanı sıra tabii ki Rahmi Koç Müzesi, Pera Müzesi gibi kuruluşlar için böyle bir yaklaşım söz konusu olmalıdır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 18.12.2011)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.