TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

30 Ocak 2011 Pazar

Üstad Halil İnalcık'a dair birkaç fotoğraf - 1

Üstad Halil İnalcık'a dair birkaç fotoğraf paylaşmak geldi içimden. O, ülkemizin ve dünyanın Osmanlı Tarihi konusundaki yaşayan en büyük değeri. Hiç şüphesiz..

Genelkurmay bu yıl Karabekir Paşa'yı unuttu

Masaya yumruk vurdu, bağırdı, çağırdı ama İlker Başbuğ zamanında Genelkurmay Başkanlığı bir ilke imza atarak 62 yıllık ayıbı temizlemeye soyunmuştu.

1. Kâzım Karabekir Paşa'yı anma günü düzenlemiş olan Başbuğ, konuşmasında Karabekir'le birlikte Fevzi Çakmak'ı da kucaklayacaklarını söylemiş ve 10 Nisan 2010'da Mareşal'i anma günü de düzenlemişti.

Gelin görün ki, Işık Koşaner döneminde Genelkurmay Başkanlığı garip bir sükûnete bürünmüş durumda. Şikayet ediyor değilim. Elbette olması gereken bu. Ancak bu suskunluk, Karabekir'i anmaya mani değildi. Sonuçta bugün bu bayrak dalgalanıyorsa ve o makam ayaktaysa bunda Karabekir'in emeğini görmezden gelmek en basit ifadesiyle kadirbilmezliktir.

Ne var ki, bu kadirbilmezliği daha sağlığındayken yaşamıştı Paşa. İsminin ders kitaplarından nasıl itinayla temizlendiğine, Mustafa Kemal'le yan yana göründükleri pozlardan suretinin nasıl makaslandığına, daha da kötüsü, "Nutuk"un sonunda nasıl haksız yere suçlandığına tanık olmuştu.

Karabekir'in farkı, mücadeleci bir ruha sahip olmasıydı. Nasıl cephede başarılı bir asker olmuşsa, fikir mücadelesinde de, kitabının yakılmasına, yazı ve belgelerine 4 defa polisçe el konulmasına rağmen yılmamış, adeta bir "gerilla" gibi tek başına savaşmıştı. Ne mutlu ki, o savaştan bize, alternatif yakın tarih hazinesi diyebileceğimiz eserler kalmıştır.

Cephelerde sırtı yere getirilemeyen Karabekir, yazı sahasında da susturulamamış nadir kalemlerden biri olarak inkılap tarihimizin "yalan yanlış" yazılmasına, gerçeklerin tersine çevrilmesine, dürüst şahsiyetlerine dil uzatılmasına, gençliğin hipnotize edilmesine karşı çıkmayı bilmişti. Kısaca Karabekir'in kılavuzluğunda yakın tarihin bulanık sularında yüzme imkânına sahibiz.

Karabekir'in 1918'de Erzurum ile Kars'ın kurtarılmasını takip eden "sınır ötesi" Kafkas harekâtı Azerbaycan'a kadar uzanmış, nitekim Mondros Mütarekesi haberini Tebriz'deki karargâhında almıştır. Öte yandan çağrıldığı İstanbul'a bir umutsuzluk havasının çöktüğünü görmüştür. Mustafa Kemal Paşa dahil birçok komutan cephede yenildikleri için kurtuluşa dair umutlarını kaybetmişlerdi. Karabekir ise İngilizleri püskürtmüş, Rusya'nın bıraktığı boşluğu iyi değerlendirerek Ermeniler ve Gürcülerin üzerine yürümüş, İran Azerbaycanı'na hakim olmasına ramak kalmıştır.

Bu diri psikolojiyle İstanbul'a dönen Karabekir, İsmet (İnönü) ile konuştuğunda onun askerliği bırakıp çiftçi olma planları yaptığını öğreniyor, Mustafa Kemal'i ise Anadolu'ya geçmek yerine, Harbiye Nazırı olmak için kulis yaparken buluyordu.

Tam bir hayal kırıklığına uğrayan Paşa, derhal "siyasî ve askerî planlar" yapar; İstanbul'daki komutanlara Anadolu'ya geçip "tek dağ başı mezar oluncaya kadar mücadele" etme kararını anlatır; daha sonra Mustafa Kemal'e atfedilen ünlü parolayı kendisinin icat ettiğini yazar: "Ya istiklal ya ölüm!"
(Zaferden sonra Kâzım Karabekir için çıkarılan taşbaskı poster.
Üzerinde şöyle yazılı: "Ermenistan fatihi ve yetimler babası,
muzaffer Şark ordularımızın kumandanı Kâzım Karabekir Paşa hazretleri."

Karabekir Paşa'nın eserlerinde üzerinde durduğu bazı noktalar, tarih algımızı kökünden sarsacak niteliktedir. Mesela Mustafa Kemal'e Şişli'deki evinde teklif ettiğini söylediği "kurtuluş planı"na göre, 1) Erzurum'da geçici bir hükümet çekirdeği hazırlanacak (siyasî plan), 2) M. Kemal Paşa Konya'daki, kendisi de Erzurum'daki Ordu Müfettişliği'ne geçecek, 3) Bir tehlike vukuunda geçici bir hükümet kurulacak, M. Kemal "Anadolu Komutanı" namını alıp Batı cephesini, kendisi de Doğu cephesini üstlenecektir (askerî plan).

Karabekir istiklalin bu planla kazanılacağına inanmıştı. Oysa Mustafa Kemal'in o sıradaki fikri, askerî değil, siyasî bir kurtuluştan yanaydı. Milli Mücadele'yi diplomasi yoluyla kazanmaya önem vermesinin sebebi buydu. Nitekim Karabekir, M. Kemal'in bizzat ordunun başına geçmeyişini bir zaaf olarak görür. O, derhal Başkomutan olmalı ve İnönü'nün geçimsizlik ve beceriksizlikleri yüzünden zaman, asker ve savaş kaybetmeyi göze almamalıydı. Hatta Yunan işgali Sakarya'dan hemen sonra bitirilebilecekken, işin savaşla değil, siyasetle halledileceği takıntısı yüzünden bir yıl kadar uzamış ve düşmana gereksiz yere Anadolu'yu yakma ve binlerce sivili öldürme fırsatı tanınmıştır.

Keza İstanbul'un başkentlikten çıkarılmasının İngilizlerin zorlamasıyla olduğu iddiası. İngilizler Boğazlar'a yerleşmek istedikleri için hükümetin İstanbul'dan çıkmasını istemişler, hatta zorlamışlar, bunun için Hilafetin saltanattan ayrılıp saltanatın kaldırılmasını istemişlerdi. Böylece saltanatın kaldırılması ve başkentin Ankara'ya naklinin Lozan'ın hemen öncesine denk gelmesindeki sırrı tartışmaya açıyor Paşa.

Kâzım Karabekir 1920 sonlarındaki Doğu harekâtında hem doğu sınırlarımızı güvenceye alarak, hem de Gümrü Antlaşması'yla Ermenilere Sevr'deki imzalarını geri aldırarak (böylece Sevr'i ilk "parçalayan"ın kim olduğunu öğreniyoruz) hayatî önemdeki başarılara imza attığı halde kitaplarımızda neden ısrarla görmezden gelinir? Bu sık sorulan sorunun cevabını, yukarıda yazdıklarımdan çıkarmış olmalısınız. Resmi tarihe itiraz eden Karabekir, elbisenin içine girmiş, sürekli rahatsız eden bir "diken" gibidir.

Nitekim 19 Ekim 1922 tarihli günlüğüne M. Kemal Paşa'ya neden kendisini Lozan'a göndermediğini sorduğunda şu çarpıcı cevabı aldığını kaydetmiştir: "Çünkü sen kafanla hareket edersin. İsmet Paşa'yı göndereceğim. Çünkü sözümden çıkmaz."

Bana sık sık hiçbir savaşı kazanamayan İsmet Paşa'nın nasıl olup da bu kadar hızla yükselebildiğini soranlar bu cevabı iyi okusunlar. Sır söz dinlemekte gizli.

Ancak tarih dede, gerçek yükselişin halkın gönlünde gerçekleştiğini öğrenecek kadar uzun yaşamıştır. Kitaplar unutturmaya yeminli olduğu halde halkın Karabekir'i tereddütsüz bağrına basmış olması yeterince ibret-âmiz değil midir?

Geçen yıl "Genelkurmay Karabekir'i kucaklamaya hazır mı?" diye sormuştum, bu yıl cevabını almış oldum.

Mustafa Armağan
(Zaman, 30.01.2011)

Düello ve intihar sonucu ölüm

(Aleksandr Sergeyeviç Puşkin. 26 Mayıs 1799 - 10 Şubat 1837.)

Rus şair Puşkin’in ve veliaht prens Rudolf’un ölümleri bugün bile konuşuluyor.

27 Ocak 1837 Rusya’nın en büyük şairi, dramaturgu, romancısı ve tarih yazımına bilimsel yöntemiyle değil ama üslubuyla yön veren Aleksandr Sergeyeviç Puşkin düelloda öldürüldü. Rakibi Dantes çarın muhafız alaylarında görevliydi. Fransız İhtilali’nden kaçan bir ailenin çocuğuydu ve Moskova asillerinden biri tarafından evlat edinilmişti. Bir müddetten beri Puşkin’in güzel karısı Natalya’nın etrafında dolanıyordu.

Natalya gerçekten çok güzeldi, Moskova’daki yüksek cemiyetin en şık giyimlilerindendi ve daha da beteri, kendi güzelliğine aşık olacak kadar eksik akıllıydı. Puşkin bu evlilikte mutlu sayılmazdı. Çarın etrafındaki baskıcı çevreye karşı kendini dinginleştirecek insan, herkesten evvel yanı başındaki hayat arkadaşı olmalıydı. Bu evlilikten doğan kız çocuğu ileride anasını aratmayan güzelliği ve babasından aldığı esmerliği ile Lev Tolstoy’u etkiledi. Ünlü romanın kahramanı Anna Karenina gerçekte Puşkin’in kızının tasviridir.

Taptığı şair ile aynı akıbete uğradı
Puşkin’den I. Nikola devrinin despot bürokratları rahatsız oluyordu. Aydın ve ilerici Ruslarsa onu fazlasıyla kışkırtıyorlardı. Fransız asıllı Rus Dantes’in münasebetsizlikleri, etrafın kışkırtmasıyla Puşkin’i çileden çıkarttı. Puşkin yaralandı ve birkaç gün sonra öldü. Malum, o devirde penisilin yoktu.

Evinin önünü, cenaze ayininin yapılacağı kiliseyi ve sokakları kalabalıklar doldurdu. Seçkin aristokratlar, Puşkin okuyan diplomatlar, askerler, öğrenciler ve basit halk... Kapıcının biri “hakiki Rus öldü” diye ağlıyordu. Genç bir subay kışkırtıcılıkla suçladığı despot yönetimi lanetleyen bir şiir okudu. Tutuklanan ve Kafkasya’ya sürgüne yollanan bu şair subay Mikhail Lermontov’du. Kafkasları anlatan bu büyük şair ve “Zamanımızın Kahramanı”nın yazarı, taptığı şair ile aynı akıbete uğradı, birkaç yıl sonra o da düelloda öldü.

Düello merakı Rusya’nın iki büyük adamını; biri 40’ını, diğeri öbürü 30’unu bulmadan bu dünyadan ayırmıştı. Herkes infial halindeydi. Bir müddet sonra Fransa’nın filolojik dahisi Prosper Merimee, Puşkin’i çevirince Fransızlar da ayaklanan Ruslara katıldı. Düellodan sonra Fransa’ya sığınan Dantes’in kızı, tercümeleri okuyunca Puşkin’in katili olan babasını lanetledi ve bir daha görüşmedi.
(Rudolf. 21 Ağustos 1858 - 30 Ocak 1889.)

Yoksa siyasi cinayet mi?

1889’un 30 Ocak günü herkesin romantik bir drama olarak nitelediği Viyana civarında imparatorun Mayerling av köşkünde bir intihar olayı daha gerçekleşti. Rudolf kendinden genç Barones Maria Vetzera ile ümitsiz bir aşk hayatı yaşıyordu. Bu aile Osmanlı’daki Baltazzilerin soyundan geliyordu. Aslında Rudolf bir türlü ölmeyi bilmeyen babası Avusturya imparatoru ve Macaristan kralı I. Franz Joseph’in talihsiz veliahtıydı. Yaşadığı sayısız aşklar Viyana’nın, Hotel Sachar gibi lüks mahfellerindeki ufak skandallarıyla tanınıyordu. Eşi Belçikalı Prenses Stefani’den boşanması düşünülemezdi bile...

İlk anda gizlenen intihar zamanla öğrenilince Mayerling de bir turistik ziyaretgaha dönüştü. Ama 20-30 yıldır başka belgeler ortaya çıkıyor. Avusturya-Macaristan tahtına geçmeye sabrı olmayan Rudolf galiba sadece Macar tahtına razı olarak kendisine bunu vaat eden bazı Macar milliyetçisi radikal gruplarla temasa geçmişti. Romantik görünümlü intiharın arkasında imparatorluk cihetinden gelen bir siyasi cinayetin de kokusu var. Bazen yakın tarih uzak tarihten daha da karanlık olabiliyor.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 30.01.2011)

Atlas Tarih'in 5.sayısı dopdolu

Derginin bu sayısı muhteşem. Dolu dolu. Bitsin istemiyorsunuz. Yedikıta'dan sonra en sevdiğim tarih dergisi olduğunu söyleyebilirim Atlas Tarih için. Her ne kadar henüz 5.sayısı olsada. Tanıtım yazısını paylaşıyorum.

***

İlk sayısından başlayarak okurların büyük beğeniyle karşıladığı Atlas Tarih'in 5. sayısı çıktı. Dergi son günlerde çok tartışılan, Osmanlı sarayındaki günlük hayatı 'Harem ve Hürrem' başlığıyla kapağına taşıyor.

Bu sayının iki söyleşi konuğu var. Tarihçi Reha Çamuroğlu, Aleviliğin doğuşu ve Yavuz-Şah İsmail mücadelesini anlatıyor. Duayen gazeteci Altan Öymen ise anılarıyla Türkiye'den Almanya'ya işgücü göçünün 50. yılını gündeme taşıyor. Öymen, göçün ilk yıllarına Almanya'da basın ataşesi olarak tanıklık etti.

Atlas Tarih okurlarının ilgisini, tarihin merak uyandıran olaylarını uzman kadrosunun titiz araştırmalarıyla diri tutarken güncel tartışmaları da sayfalarına taşıyor. Son haftaların geniş yankı uyandıran iki popüler konusu; internet sitesi 'WikiLeaks' ve televizyon dizisi 'Muhteşem Yüzyıl' çevresinde kopan tartışmalar özgün bir bakışla değerlendiriliyor. Osmanlı elçilerinin WikiLeaks'e yansıyanları aratmayan raporları ile Hürrem ve Kanuni ilişkisi bağlamında Harem-i Hümayun ilgiyle okunacak sayfaların başında geliyor.

Atlas Tarih saymakla bitmeyecek daha birçok başlıkla 5. sayısında da dopdolu. Okurlarının iki aylık periyoduna rağmen okuyup bitirememekten yakındıkları dergi bu sayısında, doğumunun 400. yılında Evliya Çelebi'yi İlber Ortaylı'nın usta kalemiyle okurlarına hatırlatıyor.

Cumhuriyet kurulurken yaşanan büyük nüfus değişiminin yarattığı trajediyi 'Mariya Hala, Despina Teyze… Karamanlılar Gidiyor!' başlığıyla sayfalarına taşıyan derginin ilgi uyandıracak bir başka konusu ise 'Kelebek' adlı roman ve filmle dünya ölçeğinde popülerleşen Fransız Guyanası zindanlarına kürek mahkûmu olarak gönderilen ilk Türk; Mehmet Cemil Efendi'nin öyküsü.

Atlas Tarih 5. sayısıyla birlikte okurlarına 2011 Ajandası armağan ediyor.


http://www.kesfetmekicinbak.com/kultur/tarih/10647/

28 Ocak 2011 Cuma

Batı Trakya Türk Cumhuriyeti ve Kuşçubaşı Eşref

Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı'ndan gelen bir maili sizlerle paylaşmak isteriz:

Saygıdeğer Dostumuz,

Vakıf olarak, geleneksel Süleymaniye Kürsüsü Konuşmalarımız vasıtasıyla, Türk Dünyasının meselelerini, kültürel değerlerimizi, Türklük bilimini sizlerin gündemine taşımaya, sizlerle paylaşmaya ve tartışmaya, devam ediyoruz.

Bu çerçevede, Em. Alb. Dr. Yaşar ERTÜRK`ün vereceği, Batı Trakya Türk Cumhuriyeti ve Kuşçubaşı Eşref başlıklı konferansımızda, sizlerle birlikte olmaktan mutluluk duyarız.

Saygılarımızla.

TÜRK DÜNYASI ARAŞTIRMALARI VAKFI

Yer: İstanbul Üniversitesi Avrasya Enstitüsü Konferans Salonu
Kimyager Derviş Paşa Sok. Nu. 6, Vezneciler - Fatih - İSTANBUL
Tarih: 29 Ocak 2011 Cumartesi
Saat: 14.00
E-posta: tdav@turan.org - egitim@turan.org
Tel: 0212 511 10 06
Konferans salonunun yerini gösteren haritayı görmek için buraya tıklayınız.

23 Ocak 2011 Pazar

Kanunî Nuh'un gemisini aramış mıydı?

Kanuni genç yaşında kral atayacak kadar güçlü bir hükümdardı. Minyatürde Macar Kralı tacını Kanuni'ye teslim ediyor.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu bir görüşmemizde imkân bulabilseydi "Stratejik Derinlik"ten sonra bir de "Tarihî Derinlik" kitabı yazmak istediğini söylemişti.

Sayın Davutoğlu eminim yazacağı kitapta Kanuni Sultan Süleyman'dan da sık sık bahsedecektir. Mesela kendi Sadrazamı ve damadı Lütfi Paşa, Kanuni'nin "Uçar bir kadırgası vardı ki", der, "Nuh'un gemisinden idi tahtası". Bu, Osmanlı'daki "tarihî derinliğin" Kanuni'nin dünyasına yansıması değil midir?

Yorulmak bilmeyen o ateşîn ruhun nasıl yatak odasından çıkmayan bir sefihe dönüştürüldüğünü görüyoruz. Necip Fazıl'ın deyişiyle, insanın maymundan geldiğini bir türlü ispatlayamadılar ama bir filden nasıl fare çıkabileceğini mahut diziyle görmüş olduk.

Bugün Kanuni'nin sadece bir tek seferinden bile ne cevherler edinilebileceğini göstereceğim.

Genç Süleyman 25 yaşında tahta çıktığında kendine iki hedef koymuştu. Büyük dedesi Fatih, sadece 2 seferinden eli boş dönmüştü: Belgrad (1456) ve Rodos (1480) seferleri. Onun başaramadıklarını başarmak için yola çıkacak ve ilk amacına tahta oturduğu yıl ulaşacaktı.

1522 yılının Haziran'ında görkemli bir donanma Rodos'a çıkarma yaparken, kendisi karadan Marmaris'e ilerleyecek ve Ramazan'ın 4'ünde oruç ağız adaya ayak basacaktı. İlginçtir, "Şeytan Kulesi"yle meşhur adaya padişahı "Yeşil Melek" adlı bir gemi götürüyordu.

Peki kimdi düşman? Selahaddin-i Eyyubi Kudüs'ü geri alınca Kıbrıs'a kaçan iki Hıristiyan askerî tarikatı vardı. Bunlardan birisi, Tapınak (Templar) Şövalyeleri tarikatıydı, diğeri Hospitaller ya da St. John Şövalyeleri tarikatı. Kurulma amaçları, Kudüs'ü yeniden fethetmekti.

Hospitaller Şövalyeleri Kudüs'ten kaçınca önce Kıbrıs'ta mekân tutmuşlar, 1309 yılında ise Rodos'a egemen olmuşlardı. Hatta bir ara İzmir'i de ele geçirmişlerdi. Onları İzmir'den söküp atmak, o sırada Anadolu'da bulunan Timur'a nasip olacaktı.

1312'de Tapınak Şövalyeleri tarikatı Papalık tarafından yasaklandı, malı mülkü de Rodoslu kardeşlerine kaldı. Böylece Kanuni'nin 2. seferini düzenlediği Rodos adası, yeraltına çekilen Tapınakçıların da sığınaklarından biriydi. İngiliz, Fransız, İtalyan, Alman, İspanyol, Portekizli seçkin savaşçılar Akdeniz'de korsanlık yapıyor, rehineler alıyor, ticarete giriyor, ciddi bir para trafiğini yönlendiriyor, hatta bankerlik yapıyorlardı.

Nitekim Cem Sultan da vaktiyle onlara elini verip kolunu kaptıranlardan olmuştu. Kendisini Selanik'e çıkarmaları için anlaşmışlardı ama onlar götürüp Fransa Kralı'na, ardından Papa'ya kiralamışlar, bir yandan da kardeşi Sultan Bayezid'den her yıl yüklü bir meblağ koparmışlardı.

Bu sırada Bizans'tan Topkapı Sarayı'na intikal eden ve Hz. Yahya'nın eli olduğuna inanılan bir kemiği de istemişler, Bayezid de vermek zorunda kalmıştı. Ne var ki, Kanuni bunu unutmamış, dedesinin verdiği "emaneti", şövalyelerin komutanıyla pazarlık yaparken istemişse de alamamıştı. Bugün Topkapı Sarayı'nda bulunan bu el, muhtemelen Rodos'tan Kıbrıs'a gitmiş, III. Murad zamanında orada bir kilisede bulunmuş, bir asırlık aradan sonra yeniden İstanbul'a getirilmişti. (Macarlar, Mohaç'ın kaybedildiği 29 Ağustos günü için takvime baktıklarında o günün Hz. Yahya'nın başının kesildiği gün olduğunu dehşetle görmüşlerdi!)

Kanuni Rodos'u almak için tam 6 ay uğraşmıştı, gerekirse kışı da bu Akdeniz adasında geçirmeye hazırdı. Binlerce şehit verilmişti, daha da verilebilirdi. Akdeniz'in ortasındaki bu fesat yuvası ne pahasına olursa olsun temizlenmeliydi. Yalnız fesat yuvası mı? Aynı zamanda büyücülük, gizli ilimler ve Papa'nın bile tahammül edemediği kimi sapkın inançlar da yaşıyordu orada. Bir kaynakta şehrin surlarına konulan aynalardan bahsedilir. Bunlar neyin nesiydi? Öte yandan şövalyelerin başındaki Villiers de L'Isle-Adam'ın unvanı, Üstad-ı Azam'dı, yani Büyük Usta. Bu, Masonların 33 dereceli Üstadlarına verdikleri unvanın aynısıydı.

Gerçi Masonlukla bağlarını inkâr edegelmişlerdi. Zaten Fransız devriminden önce bildiğimiz manada serbest Masonluk (Farmasonluk) da yoktu. Tarikat mensupları arasında Masonik ritüel ve idealler bir sır gibi gizleniyordu. Nitekim Rodos'tan kovulup da Malta'ya gittiklerinde orada Masonluğu kuranlar da Kanuni'nin yendiği şövalyeler olmamış mıydı?

6 aylık bir kuşatmadan sonra Kanuni'den kurtuluş olmadığını anlayan Şövalyeler teslim olmaya karar verdi. 20 Aralık'ta anlaşma imzalandı. 1.500 kadar Müslüman esir serbest bırakılacak, buna mukabil şövalyeler eşya ve silahlarını yanlarına alarak 10-12 gün içinde adayı terk edecekler, halktan isteyenler kalacak, kimsenin dinine karışılmayacaktı vs.

L'Isle-Adam anlaşmayı imzaladıktan sonra Kanuni'yi ziyaret etmek istedi. Ancak o sırada Divan-ı Hümayun toplanmıştı, kapının önünde yağmur altında bir hayli bekledi, ıslandı. Toplantı bittikten sonra sırtına bir hilat giydirilerek ("gala" kelimesinin nasıl "hil'at"ten geldiğini bir gün anlatırım nasipse) huzura sokuldu. Avrupa tarihleri Üstad-ı Azam'ın, padişahın ayaklarına kapanmak istediğini yazar. 27 yaşındaki Kanuni, babası yaşındaki şövalyeyi kolundan tutarak ayağa kaldırmış ve elini öpmesine izin vermiş, yanındakilere de onu bu yaşında evinden barkından uzaklaştırdığı için "yüreğinin sızladığını" söylemiştir.

Rodos seferindeki ilginçliklere şununla son verelim: Hıristiyan St. John Şövalyeleri tam Noel günü (1 Ocak) adayı terk etmişler ve Müslümanlar da aynı gün şehre girmişlerdi. Nasıl girdikleri bence daha önemli. "Hıristiyanları bile kendilerine hayran bıraktıran bir sessizlik içinde" diyor Romanyalı tarihçi Jorga ve ekliyor: "Sanki savaşçı değil de en katı disiplin altında yetişmiş Fransisken keşişlerdi."

Nuh'un gemisinin peşinde olan Kanuni'nin tarihî derinliği üzerinde düşünmeye değmez mi sizce de?

Mustafa Armağan
(Zaman, 23.01.2011)

Modern Türkiye’nin ilk anayasası

1921 Anayasası, Anadolu’daki kurtuluş mücadelesinin hukuka saygısını ve saltanatın sona ereceğini gösteriyordu.

Bundan tam 90 yıl önce, 20 Ocak 1921 tarihinde modern Türkiye’nin ilk anayasası Ankara’daki TBMM tarafından yürürlüğe sokuldu. Nadir ve o derecede garip bir uzlaşı ile 1293 (M. 1876) Aralık tarihli imparatorluk anayasası ile bir arada yürürlükte olacaktı.

Uygulamaya bakıldığında meşruti monarşinin temel kanunu olan 1876 Kanun-i Esasi’ye riayet artık mümkün değildi. Bu daha ziyade manevi bir bağlılığı ifade ediyordu. Zira Ankara’daki sistem konvansiyonel denen meclis sistemiydi. Bakanları meclis yani milletvekillerinin oyu belirliyor, hükümetin reisi de TBMM reisi (yani Mustafa Kemal Paşa) oluyordu. Ordu gene TBMM hükümetinin ordusuydu. Bununla birlikte 1921 Anayasası’ndaki birtakım temel hükümlerin de tümüyle yürürlüğe girdiğini söylemek mümkün değildir.

Her şeye rağmen Türkiye milli mücadelesini kanuna ve meşru olmaya dikkat ederek yürütüyordu ve tarihin şartları içinde bu mücadele zafere ulaştıktan sonra da 1876 Kanun-i Esasisi hukuken 1922 Kasım’ında saltanatın lağvıyla ortadan kalkacak; 1921 Anayasası da yerini 1924 Teşkilat-ı Esasi kanununa bırakacaktır. Şu ana kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin en uzun ömürlü anayasası da bu olacaktır.

Bu anayasa aslında radikal bir beyanname idi. Saltanatın biteceğini hissettiriyordu. Cumhuriyetin adeta örtülü bir ilanıydı. 24 maddelik kanunun ikinci maddesi Hakimiyet-i Milliye’nin esas olduğunu belirtir. Daha da önemlisi devletin adı kesindir; “Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur” deniyordu. 1910’da Süleyman Hayri Bolay hocanın dirayet tefsiri yapan bir öncü diye selamladığı Elmalılı Hamdi Hoca, bugünlerde Taha Akyol’un da vurguladığı gibi Hakimiyeti Milliye’nin hilafette üstün olduğunu belirtmiştir. Yeni düzeni kabul edenler arasında bu gibi medreseliler de vardı.

Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun hemen hiç uygulanamayan çok ileri hükümleri de vardır. İl ve bucak düzeyinde eğitim, sağlık gibi işleri ve bütçelerini dahi “şura”lar yapacaktır. Oysa bu şuralar hiçbir zaman kurulamadı. Daha ilginç bir hüküm vardı; başkentte devamlı yasama yapan organ bütün meclis değil, her ilden seçilen birer mebusun oluşturduğu devamlı bir şura olacaktı. Batı demokrasilerine yabancı bu hüküm Sovyetler Birliği’ndeki “presidium” gibi bir organ olabilirdi, hiçbir zaman tatbik edilmedi.

Cumhuriyete bir geçiş belgesi olan 1921 Esas Teşkilat Kanunu hiç şüphesiz meclis üstünlüğünü yansıtmaktadır. Saltanatın kaldırılması, Lozan Antlaşması’nın onaylanması ve cumhuriyetin ilanı ile bu belge artık yetersiz kaldı. Cumhuriyete geçiş beyannamesi yerini 1924 Anayasası’na terk edecektir. Tabii meclis üstünlüğü sistemi de yerini yürütme ve yasama arasındaki ayrılığa bırakmıştır.

1921 Anayasası aslında Anadolu mücadelesinin ne kadar hukuka dikkat eden ama cumhuriyetçi fikirlerini de açıklamaktan çekinmeyen bir hareket olduğunu gösterir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 23.01.2011)

Ek olarak bkz:
TEŞKİLATI ESASİYE KANUNU
http://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa21.htm

“Ne Türkler ne de Batılılar Fatih’in kıymetini biliyor”

“Fatih Sultan Mehmed gerçek bir Rönesans adamı. Mesela Atina’yı fethettiğinde diyor ki ‘Tek sorun şu: Agamemnon Truva’yı ele geçirdiğinde onu meşhur edecek bir Homeros vardı. Benim ise bir Homeros’um yok.”

Bugünlerde herkes Kanuni dizisini izliyor. Ama 50 yıldır Türkiye’de yaşayan Amerikalı üniversite hocası John Freely, Fatih Sultan Mehmed’i anlatan bir kitap çıkardı: “Fatih çok daha ilginç ve politik olarak önemli biri”. John Freely, Kanuni Sultan Süleyman sayesinde “meşhur oldu”. Tamam, bu biraz abartılı bir tespit. Ama “Muhteşem Yüzyıl” dizisi ve hakkındaki tartışmalar başladığından beri birçok gazete onun Osmanlı tarihi hakkındaki kitaplarından alıntılara ve görüşlerine yer veriyor. Aslında Freely fizik profesörü, yıllarca Boğaziçi Üniversitesi’nde fizik tarihi dersleri verdi. Ve yazdı. Çoğu İstanbul ve Osmanlı tarihi üzerine tam 50 kitap yazdı hem de! Sabetay Sevi’den tutun da Cem Sultan’a kadar bu toprakların netameli konularını, portrelerini araştırdı ve bir kaynak yarattı. Geçtiğimiz hafta ise yeni kitabı piyasaya çıktı: Fatih Sultan Mehmed biyografisi “Büyük Türk”.
Doğan Kitap etiketiyle yayımlanan kitabında, Fatih’e olan büyük hayranlığını aktarıyor Freely. Ona göre Fatih bir “Rönesans adamı”. Yazmaya devam ediyor 85 yaşındaki John Freely. İlk kez 50 yıl önce geldiği İstanbul’daki evinde, önünde laptop’uyla araştırıyor, okuyor, yazıyor. Kısa süre önce belinden geçirdiği rahatsızlık nedeniyle şu sıralar ders veremiyor. Boğaziçi Üniversitesi kampüsünün içinde, sanki ABD’de bir sokağa girmişsiniz hissine kapıldığınız lojmanlarda dört bir yanı kitap, evrak, resim dolu evinde dört ayrı kitap projesi üzerinde çalışıyor şu anda. Osmanlı mimarisi üzerine yazdığı kitap ise önümüzdeki günlerde yayımlanacak.

* Kitabınızın ilk cümlelerinde Bellini’nin Fatih Sultan Mehmet portresinden söz ediyorsunuz. Fatih’e ilginiz bu portreyi görmenizle mi başladı?
Evet, tam da böyle oldu. Bu resmi ilk kez 1962’de Londra National Gallery’de gördüm.
O sırada İstanbul’a geleli iki yıl olmuştu. Daha sonra 1999’da yeniden karşılaştık, bu kez İstanbul’da. Yakın arkadaşım Selçuk Altun, Yapı Kredi Bankası’nın yönetim kurulu üyesiydi ve banka, portreyi İstanbul’a getirip sergiledi. Böylece Fatih’in o resmi, 100 yıl sonra İstanbul’a geri dönmüş oldu. Sergi için bir kokteyl yapıldı ve kimse o portreye bakmadı bile. Yanımda iki koruma görevlisiyle ben bakakaldım sadece.

* Bu portrede sizi bu kitabı yazmaya kadar götüren ne gördünüz?
İlginç bir kişilik bir kere. Sultanların, kralların portrelerinde genelde gücün simgesini görürsünüz. Ama burada Fatih’in yüzü, ifadesi farklı. Bir de hikayesini biliyordum tabii. Birini sevmek için onu tanımalısınız. Ama bu Osmanlı sultanları için çok zor. Mektup yazmıyorlar bir kere. Şiirleri var hiç değilse... Benden 600 yıl önce yaşamış birinin zihninin içine girmeye çalıştım.

“Muhteşem bir savaşçı ve olağanüstü bir entelektüel”
* Neler keşfettiniz?
Bir insanın kütüphanesine bakarak onun nasıl biri olduğunu anlayabilirsiniz bence. Fatih’in kitaplarına bakın. Bir sultanın Aristoteles’le, St. Thomas Aquinas’la ne işi olabilir? Fatih Sultan Mehmed, muhteşem bir savaşçıyla olağanüstü bir entelektüelin birleşimi. Öğrenme aşkı var bir kere. Gerçek bir Rönesans adamı. Büyük İskender’de benzer bir kişilik görebilirsiniz. Mesela Atina’yı fethettiğinde diyor ki “Tek sorun şu: Agamemnon Truva’yı ele geçirdiğinde onu meşhur edecek bir Homeros vardı. Benim ise bir Homeros’um yok.” Çok etkileyici değil mi?

* Sanırım siz Fatih Sultan Mehmed’in Türkiye’de hak ettiği değeri görmediğini düşünüyorsunuz.
Evet. Hem Türkiye’de hem de batıda. Kanuni Sultan Süleyman’a çok daha fazla önem veriliyor. Halbuki Fatih çok çok daha ilginç ve politik olarak çok daha önemli biri. Sultan Süleyman’ın zamanında imparatorluk kurulmuş, her şey tıkır tıkır çalışıyordu. Ben onun bir stratejist olduğunu düşünmüyorum. Herkes kurulu bir orduyu yönetebilir. Oysa Fatih babasından sonra o orduyu düzenleyen kişi. “Kanuni ortalıkta Brad Pitt gibi dolaşmıyordu, Hürrem’e aitti”.

* Peki “Muhteşem Yüzyıl” dizisiyle ilgili fikriniz nedir? Seyrettiniz mi?
Hayır, o kadar çok şey duydum ki artık seyretmesem de olur. Süleyman haliyle çok meşgul bir adamdı, hayatı seferlerde geçti. Sıradan bir haremi vardı ve sonra Hürrem’e aşık oldu. Herkesi bir kenara itti ve kendini Hürrem’e adadı. Sultan Süleyman ortada Brad Pitt gibi gezmiyordu, Hürrem’e aitti. O öldüğünde oğlu Sarhoş Selim tahta geçti. Diğer şehzadelerin öldürülüp onun tahta geçmesi, Osmanlı’nın kırılma noktasıdır. Selim beceriksiz bir yöneticiydi. Aslında onun da ilginç şiirleri vardır ama benim favorim Deli İbrahim.
“Fatih kilisede ayin izliyordu ama Hıristiyan değildi”
* Fatih Sultan Mehmed’le ilgili en çok tartışılan konu, Hıristiyan olup olmadığıdır. Siz nasıl bir bilgiye ulaştınız dini konusunda?
Fatih’in pek dindar olduğu söylenemez. Galata’da St. Pietro Kilisesi’ne gidip ayinleri izlediği, komünyon ekmeğinden yediği biliniyor.

* Ama kitabınızdan şu sonucu çıkardım: Ne Müslüman ne de Hıristiyandı.
Evet, öyle görünüyor. Seremoni seven bir padişah değildi. St. Pietro Kilisesi’ne genelde yalnız gidiyordu. Sultan Süleyman gibi kalabalıklarla dolaşmıyordu.

* Hakkındaki kaynaklar tatmin edici miydi?
ABD’de, İngiltere’de, Almanya’da bu işi yapmaya kalksanız işiniz çok kolay. Ama Türkiye’de daha zor. O dönemler üzerine çalışan çok az tarihçi var. Fatih üzerine belgeler epeyce kısıtlı.

* Türkçe okuyabiliyor musunuz?
Hayır. Türkçem Tarzanca seviyesinde. İhtiyacım olan her şey çevrilmiş, Boğaziçi Üniversitesi’nin harika bir kütüphanesi var. Kampüs içindeyken İngilizce yetiyor ama sokağa çıktığımda, Çiçek Pasajı’na gittiğimde Türkçe konuşuyorum.

* Kitabı ne kadar sürede yazdınız?
Bir yıl. O sırada üniversitede ders vermeye devam ediyordum çünkü. Şimdi dersim yok, aynı anda dört kitap yazıyorum. Ben işçi sınıfından geliyorum, hayatım hep böyle geçti. Gençken gündüzleri çalışıyor, geceleri okula gidiyordum. Sonra da gündüzleri okula gidip akşamları yazmaya başladım. Karım Dolores harika biri, her şeyi o yapıyor. Onun sayesinde...

* Fatih Sultan Mehmed hakkında pek fazla kitap yazılmayan bir padişah. Siz bu biyografiyi yazarken bunun nedenini keşfettiniz mi?
Büyük Türk”, Fatih hakkında genel okura hitaben yazılmış ilk kitap. Hem Türk araştırmacılar hem de Batılılar Süleyman’ın daha görkemli olduğunu düşünüyorlar. Fatih çok daha kompleks bir kişilik, kolay değil.

* Bir gün kendi hayatınızı da yazacak mısınız?
Sekiz yıl önce yazdım bile. Ama hiçbir yayıncı ilgilenmedi. Ünlü değilim ki, sıradan insanların hayatlarıyla kimse ilgilenmiyor. Beni bu kampüste bile tanımıyorlar. Birkaç yıl önce karlı bir günde damadım beni arabasıyla kütüphanenin oraya bıraktı. Genç bir adam bana “Nereye gidiyorsun baba?” diye sordu.

Lise diploması olmayan fizik profesörü
1926 yılında, İrlanda kökenli bir ailenin oğlu olarak New York’ta doğdu. Babası mezarcı, annesi temizlikçiydi. 17 yaşında, henüz lisede okurken II. Dünya Savaşı’na katıldı. Döndüğünde Roosevelt yönetimi, savaşa katılanlara -lise mezunu olmasalar da- üniversite bursu verileceğini söyledi.

Böylece fizik okudu. 1951’de üniversiteden mezun olduktan sonra, dokuz yıl boyunca gündüzleri farklı işlerde çalıştı. Geceleri de New York ve Princeton üniversitelerine devam ederek mastır ve doktorasını tamamladı.

Bu sırada eşi Dolores’le evlendi, üç çocuğu oldu.

1960 yılında İstanbul’a ilk defa Robert Kolej’de fizik öğretmenliği yapmak üzere geldi. 1976’da ayrıldı, 1988’de bu kez Koç Lisesi’ne geldi. 1991-1993 arasında Venedik’ye yaşadıktan sonra Boğaziçi Üniversitesi’ne geri döndü. Çocukları bugün farklı ülkelerde yaşıyor. Orhan Pamuk romanlarının İngilizce çevirmeni olan kızı Maureen Freely İstanbul’u sık sık ziyaret ediyor.

“ABD’nin insanları aptal. Sarah Palin’e baksanıza!”
* İlk geldiğiniz 1960’tan bu yana İstanbul nasıl değişti?
Biz buraya geldiğimizde 1,5 milyonluk, çok romantik, çok güzel bir şehirdi. Şimdi ise bir şey güzelse diğeri çirkin.

* Türkiye ana hedefi olan Batılılaşmayı ne oranda başardı sizce?
Batılılaşma burada çok abartılıyor bana kalırsa. ABD’nin insanları aptal, Sarah Palin’e baksanıza! Umuyorum Türkiye onlara benzemek istemiyordur. Bu modernleşme ve batılılaşma sözcükleri Türklere büyüklük taslamak için kullanılıyor. Türkiye’de karanlık güçler var, evet. Ama ABD’de de var.

* İstanbul hakkındaki en iyi gezi kitaplarından biri sizi Hillary Sumner Boyd ile birlikte yazdığınız “Strolling Through İstanbul”dur. Sumner Boyd’un CIA ajanı olduğu söylenir, bu konuda ne biliyorsunuz?
Bu bir hurafe. Hillary ajan olacak son kişiydi herhalde. Oxford’da okurken, okulun Troçki kulübünün başındaydı, komünistti. ABD’den gelen herkes için böyle düşünülüyor. Eğer yabancıysan ajansındır.

* Siz ajan mısınız?
Benimle ilgili de bu hurafe çok çıktı. Hatta birisi benim Einstein’in laboratuar asistanı olduğumu bile uydurmuştu. Halbuki en fazla Princeton kampüsünde bir kez karşılaşmışızdır.

Miraç Zeynep Özkartal zeynep.ozkartal@milliyet.com.tr
Fotoğraflar: ERCAN ARSLAN
(Milliyet, 23.01.2011)

Kanuni Sultan Süleyman'ın Kırım Hanı'nı kabulü

(Hünername)

Yemen'e türkü boşuna yakılmadı

Yemen, hakimiyetimiz altında kaldığı 400 yıllık dönemde Osmanlı Devleti'ne en fazla isyan eden ve bu yüzden defalarca yeniden fethedilen bir bölge olmuştu.

Cumhurbaşkanı ve bakanlarımızın Yemen'de Yemen türküsü söylenirken gözlerinin dolması bana yaklaşık 400 yıl süren zorlu Yemen hakimiyetimizi hatırlattı. Yemen Osmanlı Devleti'nin en zor hakim olduğu, devamlı isyanlarla mücadele ettiği ve defalarca yeniden fethettiği bir bölgeydi. Hulusi Yavuz ve İhsan Süreyya Sırma, eserlerinde Yemen'deki hakimiyetimizi teferruatıyla anlatırlar.

DEFALARCA FETHEDİLDİ

15. yüzyılın sonlarında Ümit Burnu'nu dolaşan Portekizliler Yemen ve civarını tehdit etmeye başladılar. Yemenliler, Portekizliler'e karşı koyamayınca Memlük Devleti'nden yardım istediler. Memlüklüler, Portekizliler'in ilerleyişini durduramadılar. Osmanlı Devleti de kendisinden yardım istenince Selman Reis'i bölgeye gönderdi.

Yavuz'un Memlük Devleti'ni ortadan kaldırması üzerine Yemen'de hutbe Osmanlı padişahı adına okundu. Ancak daha sonra bölge hakimiyetimizden çıktı. Hadım Süleyman Paşa, 1538'de Yemen'i bizzat Osmanlı Devleti'ne bağladı.

İkinci Selim döneminde Osmanlı valilerinin birbirleriyle çekişmesi yüzünden Yemen'de isyan çıktı. Özdemir ve Sinan paşaların gayretleriyle Yemen'de Osmanlı hakimiyeti tekrar kuruldu.

MİSYONERLER YEMEN'DE

İmam Kasım'ın 1598'den başlayıp 1635'e kadar süren ayaklanma­sı sonucunda bölgede hakimiyet Zeydî şeyhlerin idaresine geçti. Osmanlı hakimiyeti tekrar kurulduktan sonra 1848'e kadar olan dönemde Yemen'de fazla bir problem çıkmadı.

19. yüzyılın ortalarında bölge tekrar karıştı. Osmanlı yönetiminin gönderdiği askerler 1849'da Yemen'e tekrar hakim oldular. Ancak bölgede karışıklık bitmedi. Ahmed Muhtar Paşa, 1872'de San'a'yı alabildi.

19. yüzyıl Avrupalılar'ın Yemen'le ilgilendikleri bir dönemdi. Arapça bilen casus ve misyonerler bölgede faaliyet göstererek halkı Osmanlı'dan soğutmaya çalıştılar. Özellikle İngiltere, Zeydî imamlarla iyi geçinerek, onlara para ve hediye göndererek bölgeye yavaş yavaş yerleşti. Osmanlı yönetimi İngiliz yayılmasını engellemeye çalıştıysa da başarılı olamadı.

1889'da çıkan isyan zorlukla bastırıldı. Ancak 1895'te yeni bir isyan çıktı. İki yıl sonra bastırıldı. İmam Yahya 1902'de isyan ederek, halifeliğini ilân etti. Bu Osmanlı'nın karşılaştığı en büyük isyanlardan biriydi. İmam Yahya bir türlü ele geçirilemedi. 1906'da İstanbul'dan gönderilen İmam Yahya'nın 20 gün içinde mutlaka yakalanması yönündeki telgrafa sinirlenen Ahmed Feyzi Paşa, "Sizin İmam Yahya dediğiniz Kasımpaşa İmamı değil ki kulağından yakalayıp getireyim" diye sert bir cevap vermişti.

1911'de İmam Yahya arasında yapılan antlaşma, Yemen'de senelerce süren isyanı sona erdirdi. Ancak Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra 1918'de Yemen'i tamamen terk ettik.

Osmanlılar fethettikleri yerleri birer vatan parçası olarak görmüşler, bu yüzden de her karış toprağını binlerce şehidin kanı ile yıkamadan terk etmemişlerdi. Yemen'in kaybedilmesi kesinleşmişken bile son kurşununa kadar savaşmamızın sebebi de buydu.

YEMEN VE ZEYDÎLİK

Yemenliler'in önemli bir kısmı Zeydî oldukları ve Osmanlı hilafetini kabul etmedikleri için sık sık isyan çıkmıştı. Yemen şeyhleri, imam unvanıyla kabileleri yönetirlerdi. Şeyhler vergi toplar, halkı istedikleri gibi çalış­tırırlardı. Zeydîler, kendi imamlarına sıkı bir şekilde bağlı oldukları için, onun her dediğini yaparlardı. Bu yüzden de Osmanlı Devleti bölgede istediği şekilde bir hakimiyet kuramamıştı.

MUHTEŞEM YÜZYIL'A DAİR

Muhteşem Yüzyıl fragmanları dönmeye başladığından beri tartışılıyor. Bana gelen tenkitler genellikle senin orada ne işin var yönünde. Mart ayında böyle bir dizi çekileceği, danışmanlık yapıp yapamayacağım sorulduğunda bir süre düşündüm. Çünkü Türkiye'de tarihle ilgili bir dizi her zaman tepki toplar. Ben olsam da olmasam da bu dizi çekilecekti. Bu yüzden televizyonda yayınlanacak ve milyonların seyredeceği bir dizide birkaç sahneyi bile düzeltsem faydalıdır diye düşündüm.

Üstelik daha önce tarihle ilgili çekilen filmlerde padişahların elinden içki kadehi düşmez, eşcinsel ilişkiler yer alırdı. Kanuni içki içmediği gibi, herhangi gayriahlaki bir ilişkisi de yoktu. Bunlar benim en önem verdiğim noktalardı ve dizide böyle sahneler yer almadı. Kanuni ileriki bölümlerde içebilir mi diye soruyorlar. Kanuni içki içmeyen bir padişahtı ben danışmanlık yaptığım sürece böyle bir durum söz konusu olamaz.

Ben dizinin yapımcısı veya senaristi değilim. Tarih danışmanıyım. Benim dışımda bir alan olmasına rağmen müdahale edebildiğim ölçüde kurgu sahnelerine de karışmaya çalışıyorum. Bu yüzden adım ahlak polisine çıktı.

Dizide haremin ön planda olduğu söyleniyor. Bu bir kurgu çerçevesinde ilerliyor. Dizinin yapımcısı ben olsaydım daha farklı bir kurgu olurdu. Ancak kurgu benim işim değil. Dizideki olay ve karakterler benim için daha ön planda olan konular. Tepki gösteren arkadaşlar şunu açıkça bilsinler: Danışman ben değil de bir başkası olsaydı, çok daha fazla sahneye tepki göstereceklerdi.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 16.01.2011)

22 Ocak 2011 Cumartesi

İki kitap tanıtımı

Taha Akyol, İlber Ortaylı ve Ahmet Davutoğlu... Türkiye'nin birikimi bu kitapta!

Yahudi Tarihi ve sonrasında İsrail'in kuruluşu nasıl okunmalı?

Türklerle Yahudiler arasında tarihi ilişkiler nasıl seyretti?

Avrupa'daki Yahudi düşmanlığı ve Osmanlılar'ın Yahudi siyaseti neydi?

Vaat edilmiş topraklar kime, neyi vaat ediyor. Tevrat'ta Yahudiler'e bir vaat var mı?

Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkilerde Yahudi Lobisi'nin rolü nedir?

2008'den itibaren bozulan Türkiye-İsrail ilişkilerin perde arkasında hangi sebepler var?

NATO, Türkiye için ne ifade ediyor? Türkiye'nin yeni dış politikasında hangi değişimler yaşanıyor?

Türkiye'nin entelektüel birikimi, yakın dönem tarihimizi ve geleceği Tarihin Dönüşü'nde anlatıyor.

Taha Akyol
YAKIN PLAN YAYINLARI

Belgelere Göre Yazılmış Cumhuriyet Döneminin İlk Hürrem Romanı

Yavuz Sultan Selim’in hayatta kalan tek oğlu olarak genç yaşında koca bir imparatorluğun başına geçen Sultan Süleyman… Hükümdarın tahtına ortak olmak için çırpınan nedimi, İbrahim… Sultan’ın gönlünü fethetmeyi başarmış Rus esir, Roxelana…

Tarihi belgeler esas alınarak kurgulanan bu romanda Muhteşem Süleyman namıyla tarihe geçen, büyük bir savaşçı olduğu kadar duygusal bir şair de olan Süleyman’ın, saltanatı boyunca aşkı, dostu ve devleti arasında kurmaya çalıştığı dengeyi, içeriden, Harem’den bakan bir gözle okuyoruz. Onu bir sultan, bir evlat, bir baba, bir şair ve karısına delice âşık bir eş olarak zamanın ve mekanın ötesine uzanan soluksuz bir serüvenin içinde tanıyoruz.

Sarayında üç yüz kadın bulunduran ve binlercesini daha bulundurmaya da kadir olan genç Hükümdarın, Rusya’dan getirilmiş esir bir kıza ilk görüşte bu kadar bağlanması, başkalarını hayrete düşürse bile Hasodabaşı İbrahim’e şaşkınlık vermezdi. Zira o, Padişahın hudutsuz bir kudretten, her dilediğine ermekten, her istediğini yapmaktan, her aradığını bulmaktan bıkarak acze, ıstıraba susuz kaldığını, kolaylıklardan usanıp güçlükler aradığını çoktan sezmişti. Zeki gencin kanaatine göre, Padişahın Hürrem’e yanıp yakılması ve hele onu hemen kendine mal etmeyerek uzakta bulundurmak suretiyle ortaya suni bir ayrılık acısı koyması hep o ruhi sebepten, acı duymak ve güçlüklerle pençeleşmek ihtiyacından ileri geliyordu. Şu halde kendisine düşen vazife, Padişahın bu ruhi durumunu okşamak, hayali acılarını körüklemek, şimdilik uydurma olan aşkını beslemekti.”

Mehmet Samih Fethi
YAKIN PLAN YAYINLARI

20 Ocak 2011 Perşembe

Abdülhamid’in izniyle yaptırılan kilisenin 10 yıl önce çalınan kitabesi geri getirildi

Kayseri Vakıflar Bölge Müdürlüğü mülkiyetinde bulunan Talas Kilise Cami'nin kitabesi, çalındığı yere 10 yıl sonra geri bırakıldı. Hırsız ya da hırsızların bu davranışı herkesi şaşırttı. Yaklaşık 10 yıl önce çalınan kitabe, kimliği belirsiz kişi veya kişilerce caminin önüne bırakıldı. Görgü tanıklarının bilgisi doğrultusunda soruşturmaya devam eden polis, kitabenin tekrar yerine takılabilmesi amacıyla Vakıflar Kayseri Bölge Müdürlüğü'ne teslim etti.

Talas Anayurt Polis Merkezi, kitabenin bulunduğu Vakıflar Bölge Müdürlüğü'ne bildirmesi üzerine müdürlüğün müze araştırma görevlileri Astem Köselerli ve Emrah Eroğlu tarafından teslim alındı. Kitabenin orijinal olduğu ifade edilirken, koruma altına alındığı ve tekrar yerine yerleştirileceği belirtildi. 50 X 40 santimetre ebatlarındaki mermer kitabenin üzerinde yazan yazılar, Vakıflar Bölge Müdürlüğü Sanat tarihçileri tarafından okunarak tercümesi yapılmıştı. Yapılan tercümeye göre “Panaya Kapusu Zirasaldır Yapusı Şehr-i mayıs birinde Şevketlu Sultan Hamid ve Erfa Mitropolid lonnis devrinde Aopst st. 4.D 1886” olarak okunmuş ve bu kitabeye göre de “kilise Sultan Abdülhamid zamanında onun izni ile Metropolit İonnis zamanında 1886 yılında yapılmıştır.” diye belirtildi.

Kitabenin en kısa zamanda yerine yerleştirileceğini belirten Vakıflar Bölge Müdürü Ali Veral, “Ecdadımızdan miras olarak kalan vakıflarımızın ve vakıf eserlerimizin korunması amacıyla gece gündüz demeden çalışmaktayız. Bu tür çalınan vakıf mallarının bulunması için güvenlik kuvvetleri ile işbirliği içerisindeyiz. Bu işbirliği sonucunda tedirgin olduğuna inandığımız hırsızların, 125 yıllık kitabeyi eski yerine tekrar bıraktıklarına inanmaktayız. Yaklaşık 10 yıl önce çalınan kitabenin yeniden bulunması bizleri oldukça memnun etmiştir.” diye konuştu.

Talas ilçesinde 1886 yılında yapılan kilise taş işlemeleriyle göz doldururken, günümüzde cami olarak kullanılıyor.

Kaynak: CİHAN

Uzakdoğu'da bir varoluş mücadelesi: Türk Tatarlarının Bilinmeyen Hikayesi


Rus inkılâbının ardından uzun süredir Rus işgali altındaki Asya topraklarında yaşayan İdil-Ural Türkleri Uzakdoğu’ya göç etmişlerdir. Mançurya bölgesindeki Harbin şehri göçmen İdil-Ural Türkleri için bir buluşma noktası haline gelmiş, 1919’dan sonra da Japonya’ya özellikle de Yokohama, Tokyo, Nagoya ve Kobe’ye taşınmışlardır… 19. yüzyıldan itibaren Tatar aydınlar tarafından temsil edilen ve gurbette birbirlerine sımsıkı sarılan İdil Ural Türkleri gittikleri yerlerde okullar, camiler ve matbaalar kurmuşlar; kültürel faaliyetlerde bulunarak bir varoluş mücadelesi ortaya koymuşlardır…

Bir mezar taşı, bitmiş bir hayat hikâyesinin sonundaki noktadır çok zaman. Bir mezar taşının üzerine işlenmiş üç beş kelimelik bir cümle, yaşanılanların tarihe vasiyetidir aslında. Ve şimdi tarih, er ya da geç kendisine miras bırakılan bütün hayatları anlamak gibi bir sorumluluğun prangasında, Uzakdoğu’da; dalgalarla dövülmüş okyanus kıyılarının, kalabalık şehirlerin, gürültülü otobanların, ormanlarla çevrili sakin kasabaların kenarındaki mezarlıklarda dolaşıyor. Güneydeki okyanuslarda yaşanan sancılı yılları, Batı’daki bloklaşmaların sebep olduğu kanlı savaşların takip ettiği bir devrin uğultusu duyuluyor.

Tokyo’nun Fuchu semtinde bulunan Türk-Tatar mezarlığındaki mezar taşları; Seul Belediyesi’nin arka sokağındaki binaların ketumluğu, Türklerin Uzakdoğu’daki geçmişlerinin bilinmeyen sayfalarını mırıldanıyor. “Hayatı nerde başladı, ömrü nerde bitti!” cümlesinden koparak yayılan hüzün, Türklerin başladığı yerden çok uzaklarda, Uzakdoğu’da biten yaşanmışlıklarını anlatan sayfaları açıyor...

Türklerin Uzakdoğu’daki geçmişleri güvertesinde Halife-i Müslimin Sultan İkinci Abdülhamid’in Güney Asya halklarına gönderdiği selamı dalgalandıran Ertuğrul gemisinin Japonya’ya ulaştığı 1889 yılı ya da Güney Kore’de dünya güçlerinin siyasi hesapları uğruna savaşan Türk askerlerinin Pusan limanından ülkeye ayak bastıkları 1950 yılı ile sınırlı zannedilir. Oysa Türklerin, Uzakdoğu’yla ilk münasebetleri 13. yüzyılda Japonya’yı istila etmek isteyen Moğol ordularının saflarında bulunan Türklerin Japonya’ya gelişleri sırasındaydı. Moğolların Japonya siyasetinden vazgeçerek Çin’e yönelmesiyle Japonya’daki Türk varlığının ortaya çıkışı 19. yüzyıla kadar ertelenmiş olsa da Moğol hâkimiyetine giren Kore’deki Türk varlığı 200 yıl sürmüş, Moğolların ardından bölgede kalan Türk soyları zamanla Korelileşmişti. Türklerin asırlar sonra ikinci defa Uzakdoğu’ya gelişleri ilk önce Ertuğrul gemisinin Yokohama limanına demirlemesiyle gerçekleşecek, ardından Rusya sömürgesi altında yaşayan Orta Asya Türkleri de kalabalık gruplar halinde Uzakdoğu’ya göç etmeye başlayacaklardı. Uzakdoğu’nun birçok ülkesine yerleşen Türklerin Mançurya, Kore ve Japonya gibi ülkelerdeki varlıkları bu defa uzun sürmemiş, bölgedeki siyasi çekişmeler yüzünden dünyanın farklı ülkelerine dağılmışlardı.
Neden “Türk-Tatarlar”?
Bu makaledeki “Türk-Tatarlar” ifadesi Türkiye’deki mevcut milliyetçi algılarla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir içeriğe sahiptir.

“Tatar” kelimesinin ihtiva ettiği halkların kimler olduğu netlik kazanmamış olsa da, Tatarların Cengiz Han’ın soyundan gelen Moğol kabilelerinden biri olduğu şeklinde ortak bir kabul söz konusudur. Bütün Moğol kabilelerini kendi hükümdarlığına bağlayarak büyük Moğol imparatorluğunu kuran Cengiz Han’ın, Moğol imparatorluğuna dâhil edilen bütün kabilelere “Tatar” adının verilmesini emrettiği bilinmektedir.

“Türk” olduklarına ve aslen Moğol soyundan olmayıp Ural Dağları’nın batı yakasında yaşadıklarına dair öne sürülen tezlere göre Tatarlar, aynı zamanda Moğol saldırılarından da olumsuz etkilenen Türk kabilelerinden biridir.

Moğol adının asırlar boyunca korkunç istilacıları hatırlatması sebebiyle olsa gerek, sonraları Uzakdoğu’ya göç edecek olan Tatarların ataları olan İdil Tatarları, “Tatar” ismini sahiplenmek konusunda isteksizlerdi. Zira tarihî süreçte Tatar kelimesi, Moğol kelimesiyle eş anlamlı kullanılır hale gelmişti.

Son olarak, Tatarların, kim olduklarına dair bir başka yaygın görüş olan ve aslında bir Türk kabilesi olduklarını iddia eden tezi, Moğol olarak anılmaya tercih etmiş oldukları da savunulabilir. Aynı zamanda, “Türk” kelimesinin bir zamanlar Müslüman manasıyla eşanlamlı kullanıldığı düşünülürse “Türk” kelimesini Müslüman Tatarlar manasına kullandıkları da düşünülebilir.

Bu zemin üzerinde “Türk-Tatarlar” ifadesine etnik saplantılardan sıyrılarak bakıldığında 19. yüzyılın sonlarından itibaren Uzakdoğu’ya göç etmek zorunda bırakılan ve anavatanlarından ayrıldıktan sonra dünyanın çeşitli yerlerine dağılan Tatarların neden kendilerini tanımlarken Tatar isminin önüne “Türk” şeklinde bir aidiyet ekledikleri daha iyi anlaşılacaktır.

İlk Göç Dalgası Başlıyor
Dünyanın farklı ülkelerine dağılan İdil-Ural Türklerinin (Türk-Tatarlar) Rus yayılmacılığı sebebiyle 19. yüzyıl sonlarında başlayan Uzakdoğu’ya göçler Türk tarihinde yeni bir sayfa açmış, pek bilinmiyor olsa da, Uzakdoğu’yu Türklerin 20. yüzyıl ortalarına kadar yaşadıkları bir yer haline getirmişti. İdil-Ural Türklerinin Uzakdoğu’nun ışıltılı şehirlerindeki sokakların uğultusuna ve yüksek binaların temellerine gömülen hikâyesi, Rusya’nın 16. yüzyılda Kazan’ı işgaliyle başlıyordu. Asırlardır sürmekte olan Orta Asya’daki Rus yayılmacılığının devam ettiği 19. yüzyıla gelindiğinde Rusya, Batı Türkistan’ın hemen hemen tamamını ele geçirmiş durumdaydı. Kuzeyde devam eden Rus yayılmacılığı Asya’daki Türk toplulukları üzerine doğru inerken, Doğu Türkistan da 1878 yılında Çin’in işgaline uğrayacaktı.

Orta Asya’da Çin ve Rusya’nın esareti altında yaşayan Türk halkları, bir araya gelerek ortak bir bağımsızlık hareketi başlatamamışlardı. Arada sırada baş gösteren direniş hareketleri, küçük ayaklanmalardan öteye gidemiyor, halkın yaşadığı ekonomik sıkıntılardan dolayı kısa sürede bastırılabiliyordu. Aynı yüzyılın başlarında Mançurya ve Kore üzerinde hâkimiyet kurmak isteyen Rusya, 1891 yılında başlattıkları Trans-Sibirya demiryolunu 1904’te ikmal ederek Port-Arthur limanına dayanmış, nüfuz alanlarını buralara kadar genişletmişti.

Trans-Sibirya ve Doğu Çin demiryollarının inşasına başlandığı sıralarda İdil-Ural coğrafyasında yaşayan binlerce Tatar da, demiryolu inşaatında çalışmaya başlamıştı. Tatar işçileri, demiryolunun geçtiği güzergâhta bulunan Mançurya topraklarında özellikle Harbin şehri ve civarındaki köy, kasaba ve şehirlere yerleşiyorlardı. Söz konusu yerleşmelerin artmasıyla birlikte ticari ihtiyaçların ortaya çıkması, Türk tüccarların da demiryolunun tamamlandığı yerlere göç etmesini sağlayacaktı.

Tüccar Tatarlar, demiryolu hattı boyunca kasaba ve şehirlerde küçük dükkânlar açarak ticarete başlamışlardı. Belirli bir pazar oluşturduktan sonra ailelerini de yanlarına alarak bölgeye yerleşen Tatarlar çeşitli şehirlerde cemiyetler kurarak zamanla cami, mescit ve mektepler inşa ettiler. Ancak Rusya Türklerinin Çin’e, oradan da Kore ve Japonya’ya geçtikleri asıl devir, ikinci ve daha büyük çaplı göç dalgası, Rusya’daki Bolşevik ihtilalinden sonra başlayacaktı.
Avrupa’daki siyasi rejimlerden farklı, mutlakıyetçi bir yapısı olan Rusya’nın nüfusunun büyük bir bölümü taşradaki yoksul köylülerden ve işçilerden oluşuyordu. 1905 yılında yaşanan ayaklanmanın sonucunda Petersburg ve Moskova’da İşçi Sovyetleri kurulmuş, ancak ayaklanma kanlı bir şekilde bastırılmıştı. 1905 ihtilali sırasında yaşanan kısa süreli özgürlük döneminde İdil-Ural Türkleri, Rusya topraklarında yaşayan diğer Türkler arasında öne çıkmış; Tatar aydınlar dini, ekonomik ve siyasi konularda Rus işgalindeki topraklarda yaşayan Türklerin önderliğini yapmaya başlamıştı.

1916 yılının sert kışında yaşanan kıtlık, 1917 Mart’ında Petersburg’da yapılan gösterilerin ardından Rus Çarı’nı tahtından etmişti. Yönetimi devralan Lenin, bir süre sonra baş gösteren ayaklanmalar üzerine ülkeden kaçmak zorunda kalacak, Rusya’da Cumhuriyet ilan edilecekti. Ancak patlak veren yeni bir köylü isyanı sırasında ihtilali yapan Bolşevikler, iktidarı yeniden ele geçirdiler. Bolşevik İhtilali, Çarlık rejiminin yıkılmasını ve Rus olmayan diğer milletler için özgürlük umudunun doğmasını sağlamıştı.

Başarısız Bir Teşebbüs
Mayıs 1917’de toplanan Umumi Rusya Müslümanları Kongresi, iştirakçi Türk boyları ortak bir bağımsızlık arayışı etrafında toplanamadıkları için neticesiz kalmıştı. Zira söz konusu kongrede ortak düşmana karşı milli bir bağımsızlık hareketine girişmek yerine her boy kendi menfaatleri için gayret göstermişti. Bolşevik yönetimi, İç Rusya’da ekonomik sıkıntılar içindeki Rus köylüleri ve işçilerinin kendi istekleriyle Türklerin yaşadığı bölgelere göç etmelerini teşvik etmeye başlamıştı.

Ve Göç Başlıyor
Bolşevik ihtilali Rus sömürgesindeki Türk halkları için fevkalade kötü sonuçlar doğurmuş, gayri resmi bağımsızlık toplantılarında ateşlenmeye çalışılan direniş kıvılcımı, alevlenmeden söndürülmüştü. Başlayan iç savaş sırasında ortada kalan Türk halklarından bazıları Bolşeviklerin saflarına katılırken, bazıları da Çarlık taraftarlarının saflarına dâhil olmuştu. Ancak Sibirya’da Bolşeviklere karşı savaşan Çarlık taraftarları büyük bir hezimete uğratıldı. Kaybeden tarafta, Bolşeviklere karşı savaşan ve topraklarından edilen Türk-Tatarlar, Japonya’nın kontrolündeki Mançurya ve dünyanın çeşitli yerlerine göç etmek zorunda kalacaktı.

İlki 1919’da gerçekleşen bu göçler, takip eden yıllarda -geride bırakılan topraklardaki hayat şartlarının giderek daha da kötüleşmesi üzerine- dalga dalga devam edecekti. 1920’li yılların başında özellikle Rusya’dan başlayarak Çin’e kadar uzanan bölgedeki liman şehirlerinde binlerce Türk-Tatar ailesi yerleşmiş durumdaydı. Uzakdoğu’daki Türk-Tatar topluluğunun öncüleri olan bu ilk kafileler, Doğu Çin Demiryolu İnşaatı için Mançurya bölgesine gelen işçi ve teknisyenlerden oluşuyordu.

Terk etmek zorunda bırakıldıkları topraklarda tüccar, zanaatkâr, hoca ve muallim olan yüzlerce Tatar’ın Uzakdoğu’nun çeşitli yerlerine yaptıkları göçler giderek yoğunlaşacaktı. Tatarlar, kendilerinden önce 19. yüzyılın sonlarında Trans-Sibirya ve Doğu Çin demiryollarının inşası sırasında işçi olarak Uzakdoğu’ya gelen diğer Tatarların yaşadıkları şehirlere yerleşiyorlardı.

Seul’de Bir Türk Mahallesi
Doğu Çin Demiryolu İnşaat Anlaşması’nın ardından artık Mançurya bölgesine yüzlerce işçi ve teknisyen Türk-Tatar yerleşmiş durumdaydı. 1920’li yıllara gelindiğinde Japon Hükümeti, Mançurya’da bulunan Tatarların Japonya’nın sömürgesi olan Kore’ye yerleşmelerine izin veriyordu. Japon hükümetinin kararı üzerine Mançurya’dan gelen 600 kişilik bir Türk-Tatar topluluğu Japonya’ya iltica ederken 200 kişilik bir başka grup da Kore’ye yerleşecekti.
Mançurya bölgesinde pazar bulmak isteyen Türk-Tatar tüccarlar, bölgeye yakın olan Kore’yle de ticarî ilişkiler kurarak zamanla Kore’nin çeşitli şehirlerine yerleşmeye başlamışlardı. Türk-Tatarlar başlangıçta az sermayelerle seyyar satıcı olarak Kore’deki köy, kasaba ve şehirleri dolaşarak kıyafet, battaniye gibi manifatura eşyaları satıyorlardı.

Türk-Tatar tüccarların arasında Avrupalı şirketler adına ticaret yapanlar olduğu gibi kendi hesabına çalışarak dükkan açanlar da bulunuyordu. Kore’de Türk-Tatar dükkânları açıldığı yıllarda, Birinci Dünya Savaşı sırasında zorla Rus ordusuna alınan ya da esir düşerek sürgüne gönderilen bazı Osmanlı askerlerinin de Sibirya’daki esaretten kurtulduktan sonra Mançurya üzerinden Kore’nin kuzeyindeki Pyongyang, Siniyju, Konan ve diğer şehirlerine yerleştikleri sanılmaktadır. Sonraki dönemlerde Japonya ve Mançurya’da yaşayan birçok Türk-Tatar ailesi de Kore’ye gelerek ülkenin çeşitli yerlerine yerleşeceklerdi.

Kore’nin çeşitli şehirlerine yerleşen Türk-Tatarlar, öncelikle sosyal haklarını koruyarak kültür bakımından statülerini yükseltebilmek için ülkedeki bürokratlarla yakın ilişkiler kurmuşlar; zamanla, Kore’yi kontrol altında tutan Japon hükümetine ambulans gibi pahalı hediyeler verebilecek kadar zenginleşmişlerdi.

Seul’de “Dini ve Milli Müslüman Cemiyeti”
1926 yılının Ramazan Bayramı namazı sonrasında Seul’de açılan “Seul Dinî ve Milli Müslüman Cemiyeti”, Müslümanların dinî ve kültürel ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için kurulmuştu. Söz konusu cemiyetin kurulmasıyla Türk milli meselelerinin yanı sıra sosyal ve kültürel işlerin organizasyonuyla ilgilenilmesi hedefleniyordu. Bu meyanda Seul, Taegu ve Pusan şehirlerinde Mahalle-i İslâmiye toplulukları oluşturulmuştu.

Seul Mahalle-i İslâmiye cemaatinin çabaları ve Uzakdoğu Türk-Tatarlarının desteğiyle günümüzde yerinde yüksek binalar inşa edilmiş olan iki katlı bir bina, Türk-Tatar cemaatinin Seul’daki toplantı merkezi haline getirilmişti. İkinci katında mescit ve mektep bulunan binanın giriş katındaki kabul solonu aynı zamanda cemaatin topluca katıldığı düğün, bayram gibi toplantılar için kullanılıyordu. Söz konusu bina, cemiyetin kendisine yeni bir bina bulmasının ardından 1928 yılından itibaren Mekteb-i İslam olarak kullanılmaya başlandı.
Seul Mekteb-i İslam binası Müslüman Türk çocuklarının, dinî ve kültür dersleri yanında çeşitli fen dersleri de aldıkları bir mekân haline gelecekti. Kore’deki Müslüman çocuklarının altı yıllık eğitimleri boyunca ihtiyaç duydukları ders kitapları, 1931 yılında Kurbanali tarafından Tokyo’da kurulan Matbaa-i İslamiye’den temin ediliyordu. “Seul Türk Müslüman Cemiyeti”yle “Tokyo Türk Müslüman Cemiyeti” arasındaki dayanışmanın bir sonucu olarak Matbaa-i İslamiye’de Kur’ân-ı Kerîm ve Kur’ân tefsirlerinin de basılması sağlanmış, ilki Arapça yapılan bu baskıdan bütün Uzak Doğu Türk Tatarları ve Müslümanlarına gönderilmişti.

Seul’un dış mahallelerinde bulunan boş bir araziyi mezarlık haline getiren Müslümanlar, diğer Kore şehirlerindeki cenazelerinin de buraya gömülmesini sağlamışlardı. Kurulduğu yıllarda Seul dışında kalan Kore Türk-Tatar mezarlığı geçen yarım asrı aşkın sürede büyüyen şehirdeki yüksek binaların ve uğultulu otobanların arasında kaybolacaktı.

Az Kâr, Çok Satış
Güney Kore’nin Seul, Pusan, Taegu, İnchôn, Taejôn, Mokpo gibi şehirlerine aileleriyle birlikte yerleşen Türk-Tatarlar, bu şehirlerde dükkânlar açmışlar; hazır giyim, yünlü dokumacılık, terzilik gibi meslekler edinerek zamanla bölge ticaretinde güvenilir bir kimlik kazanmışlardı.
Mançurya-Kore ve Japonya güzergâhındaki ticareti ellerinde tutan Müslümanlar, mallarını genellikle Japonya’nın Osaka ve Tokyo şehirlerindeki büyük toptancılardan satın alarak, gemilerle Japonya’dan Kore’nin güneyindeki Pusan limanına, Kore Savaşı’na katılan Türk askerlerinin de kullandığı güzergâhta, trenlerle Seul ve diğer şehirlere taşıyorlardı.
Seul’de bulunan ve sabahın erken saatlerinden gece 11-12’ye kadar açık olan büyük dükkânlarında genellikle aile fertleriyle birlikte çalışan Türk-Tatarlar iş hacmine göre yanlarında 3-4 Koreli de çalıştırırdı.

Japonların da yaygın bir şekilde ticaretle uğraştığı Kore şehirlerinde yerli halkın pazarlık alışkanlığına rağmen pazarlığa yanaşmayan Japon tüccarların aksine Türk-Tatarlar az bir kâr karşılığında -pazarlıkla- satış yaptıkları için yerli halkın Türk-Tatar mallarına rağbet etmesini sağlamışlardı. Türklerin, Kore şehirlerinde, 69 dükkânı olduğu sanılmaktadır.

Resmî rakamlara göre 1930’lu yıllardaki sayıları 70 civarında kaydedilen, ancak bu sayının 200-300 dolaylarında olduğu tahmin edilen, Türk-Tatarlarına ait dükkânlar, çoğu zaman -Baykal, Altay, Nur, Kama, Kazan gibi- dükkân sahibinin adını taşırdı.
Merkezden uzak yerlerde de şubeler açan Türk-Tatarlar buralarda genellikle yerli halktan bir Koreliyi dükkânın başında bulundururdu.

1940’lı yıllara gelindiğinde bağımsızlığını yeniden kazanan Kore’nin siyasi ve sosyal hayatında değişiklikler yaşanmış, Türk-Tatar halkı dışlanmaya başlamıştı. 1950’li yıllara gelindiğinde ise Türk-Tatarlar giderek tehdide dönüşen gerginlik sebebiyle başta Türkiye olmak üzere ABD, Kanada ve Avustralya’ya göç etmiş durumdaydı.

Japonya Türk-Tatar Topluluğu
Müslüman-Türk halklarının bağımsızlık mücadelesinde mühim rol oynayan Abdürreşid İbrahim Efendi’nin ortaya çıkışı, Uzakdoğu’daki Türk-Tatar topluluğunun mücadelesinde çeşitli hadiselerin ortaya çıkmasına sebep olmuştu.

Abdürreşid İbrahim Efendi, mezhep olarak karışık bir kimliğe sahipti ve Rusya Müslüman-Türklerinin kurtuluşunda alternatif bir müttefik olarak, 1904-1905 Rus Savaşı’nı kazanan Japonya’yı görüyordu. İbrahim Efendi’ye yeşil ışık yakan Japonya’nın asıl maksadı Müslümanlarla siyasi bir rekabet oluşturmaktı. Bu politikasıyla Rusya Müslümanları ve dünya Müslümanlarının lideri konumundaki Osmanlı Devleti ile de yakın ilişkiler kurabilmeyi amaçlıyor, ayrıca verilen destekle İbrahim Efendi’nin Türk ve Müslüman dünyasındaki yazıları ve sözleriyle Japonya’nın propagandasını yapması sağlanıyordu. Abdürreşid İbrahim, aslında Osmanlı Devleti’nin temsil ettiği İslam anlayışını kabul etmiyordu. Osmanlı ulemasına karşı ağır ithamlarda da bulunmaktaydı.

Meiji restorasyonuyla siyasî, ekonomik ve askerî alanlarda yenilikler yaparak Rusya’nın bir rakibi hâline gelen Japonya’da yaşanan bu köklü dönüşme sırasında İbrahim Efendi, ilki 1902 yılında olmak üzere birçok defa Japonya’ya giderek devlet adamları, üst rütbeli subaylar ve aşırı milliyetçi grupların liderleriyle ilişkiler kurarak mücadelesine destek toplamaya çalışıyordu.
Mançurya’dan bilitibar bütün Asya’nın Batılılardan temizlenerek bölgedeki Asyalıların Japonya liderliğinde birleşmesini amaçlayan Genyousha Cemiyeti’nin kurucusu Kokuryuukai Derneği’nin de manevi lideri, Japon milliyetçiliği ve Asyacılığının fikir babalarından Toyama Mitsuru’yla da dostluk kuran İbrahim Efendi, 1909 yılında Mitsuru ve bazı Japon önderleriyle Tokyo’da, Asya Meclisi adlı bir cemiyet kurmuştu.

Cemiyetin kurulmasından çok kısa bir süre önce Müslüman olan birçok üst düzey Japon’un iştirakiyle kurulan cemiyet, Asya Müslümanlarının bağımsızlık hareketlerine destek bularak yönlendirmeye çalışmıştı. Bu mücadelede aktif rol oynayan İbrahim Efendi, Müslümanların sıkıntılarını giderici kalıcı çözümler yerine günübirlik politikalarla vakit geçirmelerine ve nihayetinde bir hedefe varamamalarına sebep olmuştu.

Nihayetinde 1933’te Japonya’ya giderek hayatının sonuna kadar Tokyo’da kalmış ve orada ölmüştü.

Daha sonra İdil-Ural Türkleri Japonya’nın gösterdiği tölerans sebebiyle Japonya’ya gelmiş ve buraya yerleşerek Türk-Japon ilişkilerinin fazlaca bilinmeyen bir yönünü oluşturmuşlardı. Tokyo’da, sonradan Türk hükümetince yeniden yaptırılan Tokyo Camii’nin bitişiğindeki tozlu bir odada bulunan dikiş makinesi ve daha niceleri 1930’lu yılların Tokyo modasını ilmek ilmek dokumuştu.

Türk-Tatarları, bazı kaynaklarda yıkıldığı söylense de hâlâ ayakta olan Matbaa-i İslamiye’nin tozlu sandıklarında paslanmaya yüz tutan ve kalıpları Türkiye’den gönderilen bir matbaa makinesinde basılan Kur’ân-ı Kerîm ve diğer kitapları Uzakdoğu’daki Müslümanlara dağıtıyorlardı.

Tokyo, Trans-Sibirya demiryollarının inşaatı sırasında ya da Rus yayılmacılığından kaçarken Uzakdoğu’ya göç eden Türk-Tatarların yoğun olarak yerleştikleri şehirlerin başında geliyordu. Bürokratların, yüksek rütbeli askerlerin ve yabancı temsilciliklerin yoğun olduğu şehir, pazar potansiyeli açısından da Türk-Tatar tüccarlar tarafından rağbet görüyordu.

Türk-Tatarların 1921’den itibaren buluşma yeri olarak kullandıkları Tokyo Oteli’nde, özellikle dinî gün ve bayramlarda toplantılar yapılıyor, otelin salonlarında Cuma namazları kılınıyordu. Bir süre sonra Tokyo’daki az sayıda Müslüman ailenin yaşadığı Shibuya semtinde birbirlerine yakın evler kiralayan Türk-Tatarlar, zamanla bu semtte baskın duruma geleceklerdi.

Tokyo’daki Türk-Tatarların bazıları kasaplık, zahirecilik gibi daha çok Müslüman ailelerin ihtiyaçlarına yönelik işler yaparken, çoğunluğu kumaş ve hazır elbise ticaretiyle uğraşıyordu. 1930’lu yıllarda Japon bürokratlar, Avrupai kıyafetlerinin çoğunu Tokyo erkek modasını yönlendiren Türk-Tatar terzilere diktiriyorlar ya da onlara ait mağazalardan satın alıyorlardı. Zengin Türk-Tatar tüccarların yanında çalışan seyyar giysi ve kumaş satıcıları, tek başlarına ya da eşleriyle birlikte uzak köylerde mallarını satarak zamanla bu pazarda rakipsiz hale gelmişlerdi.

Tokyo’da kurulan Mahalle-i İslâmiye Cemiyeti, Türk-Tatar topluluğunun toplantı ve ibadetlerini yapabilmeleri için 1931 yılında Mekteb-i İslamiye’yi inşa ettirmişti. Sadece bir ibadethane olmayan Mekteb-i İslamiye’de eğitim-öğretim de yapılıyor, Japonya’daki Türk-Tatarların ihtiyaç duyduğu kitaplar, giriş katındaki küçük matbaada basılıyordu.

Matbaa-i İslamiye’nin eski harf kalıpları, harf inkılabı yapılan Türkiye’deki bir gazeteden satın alınmış ve Uzakdoğu’daki basın faaliyetleri Arap harfleriyle yapılmıştı.

Matbaa-i İslamiye’de Japon Muhbiri adında aylık bir mecmua basılmaktaydı. Çeşitli programlar da düzenlenen Mekteb-i İslamiye’de, Türkçe, Tatarca, İngilizce ve Rusça eğitim alan çocuklar ilkokul müfredatındaki dersleri Japonca okumaktaydılar.

Günümüzde Tokyo’daki Türk-Tatarlarının son temsilcisi ve Tokyo Camii’nin son imamının oğlu olan Ramazan Safa Bey, kaderine terk edilen Mekteb-i İslamiye binasında yaşıyor. Tokyo’nun kenar semtlerinden birinde Tokyo Camii’nin bitişiğindeki binanın bir odasında bulunan tozlu eşyalar ise Türk-Tatarların geçmişe gömülen hatıralarını mırıldanıyorlar.
Bir Devrin Sonu
Japonya’daki Türk-Tatarlardan geriye sadece siyah beyaz fotoğraflar ve tozlu eşyaların kalmasına sebep olan gelişme Ayaz İshaki’nin ortaya çıkmasıyla gerçekleşecekti. 1933’te Tokyo’ya gelen Ayaz İshaki; Kobe, Osaka, Nagoya, Yokohama ve Tokyo gibi Japon şehirlerinde yaşayan Türk-Tatarların bölünmesine sebep olmuştu.

Aynı yıllar, Japonya’nın Çin ve Rusya Müslümanlarına nüfuz edebilmek için, topraklarında yaşayan ya da nüfuz edebildiği ülkelerdeki Müslümanları el altından desteklediği yıllardı. Kurbanali ve Abdürreşid İbrahim gibi kişileri finanse eden Japonya, Müslüman Türk-Tatarları kendi saflarına çekmek için Tokyo’da büyük bir cami yaptırılmasına ön ayak olmuştu.

Uzakdoğu’daki Türk-Tatarlar Tokyo’da büyük bir cami yaptırmış olmalarından evvel ilk olarak 1924’te Mançurya’da Minyıl Mescidi’ni inşa etmişler ve ardından Japonya’nın Kobe ve Nagoya gibi şehirlerinde de camiler inşa etmişlerdi. Nagoya Camii sonradan yıkılmış olduğu için yerinde aynı isimle sonradan yaptırılan bir cami inşa edilecekse de, Kobe Camii günümüze kadar ayakta kalmayı başaracaktı. 1935 yılında hizmete açılan ve inşaatı için Hint Müslümanlarının da maddi destek verdiği Kobe Camii, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki hava saldırıları ve sonraki deprem felaketlerinde yerle bir olan Kobe’de ayakta kalmayı başaran nadir yapılardan biriydi.

Geleneksel Türk motifleri taşıyan caminin bodrumları 1939 yılında Japon Deniz Kuvvetleri tarafından depo olarak kullanılmıştı. Japonya’nın diğer şehirlerinde yaşanan bu gelişmelerin parantezinde Tokyo Camii’nin Ekim 1937’deki temel atma merasiminde hazır bulunan Türk-Tatarların her biri, temele koyulan tuğlalara adlarını kazıyarak toprağa gömmüşlerdi. Yapımı kısa sürede bitirilen Tokyo Camii’nin açılışı 12 Mayıs 1938 tarihinde gerçekleşmişti.

İkinci Dünya Savaşı’ndaki hava saldırılarında fazla hasar görmeyen Tokyo Camii, 1950’lere kadar Japonya’daki Müslümanların buluşma noktası olmaya devam etmişti. 1950’li yıllardan itibaren başta Türkiye, Amerika ve Avustralya olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerine göç eden Türk-Tatarların ardından Japonya’daki hatıraları kendi kaderlerine terk edildi.

Türkiye’ye hibe edilen ve yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Tokyo Camii, 1983 yılında ibadete kapatılmış, yenisinin inşa edilebilmesi için Şubat 1986’da yıkılmasına karar verilmişti. İlk yapıldığı yerde, Türk mimarisine uygun ve önceki camiden kalan hatıraların sergilenebildiği bir yapıda Türkiye’nin öncülüğünde inşa edilen Tokyo Camii, 2000 yılı Haziran ayında yeniden ibadete açılmıştı.

Ve Nihayet…
13. yüzyılda Kore sarayında görev alan Türklerle başlayan Uzakdoğu’daki Türk tarihi, bölgenin ilim ve sanat hayatına çeşitli katkılarda bulunan Türklerin, Ortaçağ’ın sonlarında asimile olmalarıyla sonuçlanmıştı. 19. yüzyılın sonlarında Uzakdoğu’ya göç etmek zorunda kalan Türk-Tatarların zamanla bir cemiyet oluşturmalarıyla yeniden ortaya çıkan Türk varlığı, yaklaşık yarım asır sürmüştü.

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla aynı dönemde başlayan Uzakdoğu’daki Türk-Tatar topluluğunun faaliyetleri özellikle Japonlarca desteklenmiş, Japon devlet adamları Birinci Dünya Savaşı’nın ardından çoğunlukla Tokyo’yu, toprakları Rus işgaline uğrayan Türk ve Müslümanlar için yeni bir çekim merkezi haline getirmeye çalışmışlardı.

Japonya’nın Çin ve Rusya’ya karşı bir strateji olarak gördüğü Türk-Tatar Cemiyeti’ni destekleyerek Asya’ya açılma politikası her ne kadar 20. yüzyılda tam olarak netleşmişse de geçmişi çok daha gerilere gidiyordu. 1868’de Meiji ile başlayan dönemde iktidar, feodal beylerden imparatora geçerek merkezî bir yönetim başlamış, ülkenin dışa açılmasını da sağlayan bu kanlı geçiş ayrıca ilim, teknik, ticaret ve askerlik konularında modernleşerek Japonya’nın yeni bir güç olarak tarih sahnesine çıkmasını sağlamıştı.

Özellikle ekonomik alanda gerçekleşen ilerlemenin, beraberinde hammadde-pazar ihtiyacına sebep olması Japonya’yı bölgesindeki rakipleri olan Çin ve Rusya ile karşı karşıya getirecekti. Bu gelişmelerin sebep olduğu 1894-1895 Çin-Japon savaşı ve ardından 1904-1905 Rus-Japon savaşlarından galibiyetle çıkan Japonya, bütün dünyanın ve özellikle de Rusya mağduru milletlerin -Türkler ve Müslümanlar- dikkatini çekerek sempatisini kazanmıştı.

Japonya, bu başarılarıyla ayrıca Asya kıtasında yeni topraklar ve ekonomik ayrıcalıklar da elde etmişti. 1917 Rus İhtilâli sonrasındaki iç savaşta ABD, İngiltere, İtalya, Fransa ile birlikte Sibirya’ya asker çıkararak bölgedeki Beyaz Rus yöneticilerle temasa geçen ve verdiği destekle kendine bağlamaya çalışan Japonya, bu sırada Beyaz Rus ordularının safında bulunan Müslüman Türk-Tatar gruplarıyla da ilişki kurmuştu.

Ancak bu dönemde Türk-Tatarlarla kurulan münasebetlerin asıl kökleri, bölgesinde güçlü bir devlet haline gelmeye başlayan Japonya’nın bu süreçte tıpkı Avrupa’ya gözlemciler göndermesinde olduğu gibi Asya ana karasına da gezgin ve gözlemciler göndermesiyle başlamıştı. Japon gözlemcilerin seyahat ve gözlemlerinin ardından kurulan birçok dernek aracılığıyla özellikle Çin topraklarından istihbarat akışı sağlanmıştı.

Kültürel amaçlar için çalıştıkları imajı verilmiş olmasına rağmen Çin’in etnik unsurları ve bu unsurların dinî yapılarının anlaşılmasına çalışan bu derneklerin araştırmalarından sonra Çin yönetimleriyle sürtüşme hâlinde olan Müslüman Türk-Tatarların da bölgedeki muhtemel müttefiklerden olarak Japonya’nın tarafına çekilmesi gerektiği anlaşılmıştı.

Japon derneklerinin yaptıkları propaganda, Japon hükümetinin 1917 ihtilali sonrasında bölgede alenen kurduğu resmî ilişkilerin başlamasına kadar devam edecek, hatta bu diyaloga zemin hazırlayacaktı. Japonya’nın bölgeden çekildikten sonra dahi sürdürdüğü bu ilişkilerin devamında Müslümanların potansiyel gücü de Japon dış politikasını belirleyenlerce fark edilmişti.
Türk-Tatar topluluğunun dünya siyasetinin uzağında kaldığı için gürültüsüz gerçekleştiği sanılan yükselişini Rusya’ya karşı el altından destekleyen Japonya, Osmanlı Devleti’nin ardından sahipsiz bırakılan hilafetin kendi kontrolünde yeniden dirilebilmesi için Sultan İkinci Abdülhamid’in torunu Abdülkerim Efendi’yi 1931 yılında başlayan Doğu Türkistan ayaklanmasının başına geçirmeye de çalışacaktı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan evvel İngiltere’nin sömürgesinde yaşayan Güney Asya Müslümanlarına yönelen ve Orta Asya Müslümanlarına olan ilgisini kaybeden Japonya’nın Türk-Tatar topluluğuna verdiği desteği çekmesi, 20. yüzyılın başlarında Uzakdoğu’da parlak bir çıkış yapan topluluğun, buradaki kısa ama iz bırakan varlığının da sonu olmuş, Türk-Tatarlar İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra geride siyah beyaz fotoğraflar bırakarak sessiz sedasız 20. yüzyılın hatıralarına dağılmışlardı.

Kore’den Mısır Çarşısı’na...
Türk-Tatarlar, genellikle yerli halktan birini dükkânın başında bulundururdu. Kore’deki Türk-Tatarların önde gelen isimlerinden Abdulhak Numan’ın sahip olduğu Altay Terzilik, Seul’un en popüler terzi dükkânları arasındaydı. Abdulhak Numan’ın, vefatından önce eşini ve dükkânını, yanında çalışan Pak adında bir Koreliye emanet etmesi, Kore’den İstanbul’a uzanan bir hikâyenin de başlangıcıydı.

Abdulhak Numan’ın vefatından sonra Müslüman olan Pak, Şamil adını almış ve kendisine vasiyet edildiği gibi Nur Şemseddin Hayranoba’yla bir evlilik yapmıştı. 1943’te evlendiği Nur Şemseddin Hayranoba’yla Altay Terzilik’in başına geçen Şamil Pak, diğer Türk-Tatar tüccarlar gibi Kore’deki farklı şehirlerde şubeler açmaya devam edecekti.

Göçler sırasında Kore’yi terk etmek zorunda kalanlar arasında Şamil Pak ve eşi Nur Şemseddin Hayranoba da bulunuyordu. 1949’da ailesiyle Türkiye’ye yerleşen Şamil Pak, Mısır Çarşısı’nda “PAK” adını taşıyan bir kumaş dükkanı açmış, eşi Nur Şemseddin Hayranoba iki yıl sonra İstanbul’da vefat etmişti.

Ekrem Saltık
(Yedikıta Dergisi, 29. Sayı, OCAK 2011)

Kaynaklar: AKÇORA, İnayetullah, “Mukden Şehrindeki Tatarların Dini ve Milli Cemiyeti”. Kazan, No:7-8,Yıl:2, 1972, ss. 97-99; BEASLEY, William G., The Modern History of Japan. Praeger, New York 1974; DEVLET, Nadir, 1917 Ekim İhtilali ve Türk-Tatar Millet Meclisi: İç Rusya ve Sibirya Müslüman Türk-Tatarlarının Millet Meclisi 1917-1919, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1998; DÜNDAR, Ali Merthan ve Eriş, Mahir Ünsal, Japonya Tarih-i Siyasisi, Türk Japon Kültürünü Araştırma ve Dayanışma Derneği, Ankara 2007; DÜNDAR, Ali Merthan, Japonya’da Türk İzleri:Bir Kültür Mirası Olarak Mançurya ve Japonya Türk-Tatar Camileri, Vadi Yayınları, Ankara 2008; Panislamizm’den Büyük Asyacılığa:Osmanlı İmparatorluğu, Japonya ve Orta Asya, Ötüken Yayınları, İstanbul 2006; “Japonya Türk-Tatar Diasporası”, Modern Türklük Araştırmaları Dergisi, Cilt 1, Sayı 1, Kasım 2004, ss.75-89; “Uzakdoğu’da İdil-Ural Türklerinin Yayın Faaliyetleri ve Tokyo Mahalle-i İslamiye Matbaası”, Türkoloji Dergisi, XVI., Ankara 2003, ss.103-116; ESENBEL, Selçuk and Inaba Chiharu, The Rising Sun and the Turkish Crescent: New Perspectives on the History of Japanese Turkish Relations. Boğaziçi University Press, İstanbul 2003; HUNTER, Janet E., Modern Japonya’nın Doğuşu 1853’ten Günümüze, Çev. Müfit Günay, İmge Kitabevi, Ankara 2002; İBRAHİM, Abdurreşid, Alem-i İslam ve Japonya’da İslamiyet’in Yayılması, Sadeleştiren: Ertuğrul Özalp, İşaret Yayınları, İstanbul 2003; ILGAR, İhsan, Rusya’da Birinci Müslüman Kongresi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1990;KURAT, A. Nimet,”Kazan Türklerinin Medeni Uyanış Devri”, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, XXIV(3-4), 1966, ss.96-194; KUSHNER, David, The Rise of Turkish Nationalism (1876-1908), Frank Cass, London, 1977; LANDAU, Jacob M., Pan-Turkism in Turkey: A Study of Irredentism, C. Hurst, London 1981; LEE, Hee-Soo (Cemil) ve İbrahim İlhan, Osmanlı - Japon Münasebetleri ve Japonya’da İslamiyet, Türkiye Diyanet Vakfı, Ankara 1989; Muhammed Ayaz İshaki Hayatı ve Faaliyeti, 100. Doğum Yılı Dolayısıyla, Ayyıldız Matbaası, Ankara 1979; ÖZBEK, Nadir, “Abdürreşid İbrahim: İslamcı Bir Eylem Adamı”, Toplumsal Tarih, Sayı: 4-20, Yıl: 1995, s.7; ÖZCAN, Ömer, “Uzakdoğu’da İdil-Urallıların Varlık Mücadelesi”, Toplumsal Tarih, 8 Sayı:48, Aralık 1997, ss.39-43; RORLICH, Azade-Ayşe, Volga Tatarları, İletişim Yayınları, İstanbul 2000; SARAY, Mehmet, Doğu Türkistan Tarihi. Kitabevi Yayınları, İstanbul 1988; SAALER, Sven and Koschmann, J. Victor, Pan-Asianism in Modern Japanese History, Routledge, London and New York 2007; TÜRKOĞLU, İsmail, Sibiryalı Meşhur Seyyah Abdürreşid İbrahim, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara1997; USMANOVA, Larisa, The Türk-Tatar Diaspora in Northeast Asia; Transformation of Consciousness: A Historical and Sociological Account Between 1898 and the 1950s, Rakudasha, Tokyo 2007; ZENKOVSKY, Serge A., Pan-Turkism and Islam in Russia, Harvard University Press, Cambridge, 1960.

Muhteşem Fırsat

Muhteşem Yüzyıl isimli gıllıgışlı dizinin necip milletimizin tarih bilincinde açtığı fay hattının yarattığı artçı şoklar bir süre daha devam edeceğe benziyor. Bize yabancı dramaturjik yapısı, kostümlerin dönemi yansıtmayışı, oyunculuğu ve saraydaki kimi mizansenlerin ve konuşulan dilin gerçeklik duygusunu zedeleyişi gibi noktalarda mezkur dizi pekâlâ eleştirilebilir.

Lakin bütün bunlar bir gerçeği değiştirmiyor. Muhteşem Yüzyıl bir süredir yakın geçmişiyle iyi kötü yüzleşmeye çalışan ülke insanına bir fırsat sunuyor. Hazır tarihle yüzleşme işini girişmişken, bu dizi vesilesiyle yakın tarihin biraz daha gerisine uzanıp ideolojik önyargılarımızı bir kanara bırakarak Osmanlıda ne var yoktu diye soramaz mıyız?.

Karşımızda ne göklere çıkarılacak kadar ulvi ne de yerin dibine batırılacak kadar müptezel bir devlet sistemi var. Bir yanda havada uçan kuşları bile düşünüp onlara evler yapan ince bir duyarlılık, diğer yanda saltanatın bekâsı için kardeş katline cevaz veren bir gaddarlık; bir yanda amansız rekabeti esas alan kapitalist çalışma düzenine alternatif teşkil edebilecek ahiliğin esnaf dayanışması, diğer yanda köleliliği devam ettiren bir gerilik; bütün bunlar aynı devlet ve toplum düzeni içinde nevşuneva bulmuş.

Keza rivayete göre sabah namazını kaçırdığı için “Uyan Ey Gözlerim Gafletten Uyan” isimli şahane ilahinin sözleri yazmış 3. Murad misali dindar padişahlara rastladığımız gibi, avlanmayı seven, içki içen, haremdeki gözdeleriyle cinsel münasebetler kuran padişahlara da rastlıyoruz. Şair, bestekâr, müzisyen ve hatta polisiye roman hayranı padişahlar olduğu gibi kardeşini öldürten padişahlar da sarayda cirit atıyor.

Dolayısıyla karşımızda kimi yanlarıyla insanda büyük hayranlık uyandıran, ama kimi yanlarıyla da “pes artık, bu kadarı da olmaz!” dedirten bir cihan imparatorluğu var. Gerek tarihçiler gerekse sanatçılar için keşfedilmeyi bekleyen bir imparatorluk. Bu minvalde Muhteşem Yüzyıl’ın bu terra incognita’ya adım adacak cesur ve tarafsız yapımlara önayak olmasını umuyorum.

Orhan Düz
(Afili Filintalar, 18.01.2011)

16 Ocak 2011 Pazar

Kanuni kadar romantik ve edip biri yoktur

Muhteşem Süleyman büyük bir mareşal, usta bir kuyumcu, beğenilen bir şairdi. Yaptıklarını ve yaşadıklarını, bir hükümdarın ne olduğunu anlayarak değerlendirmek gerekir. Kanuni üzerinden aleme ders vermek manasızdır.

Çağdaşı olan Türkler ve bütün imparatorluk tebaası ona Kanuni demeyi tercih etti; oysa yaptığı kanunlar kendisinden evvel yapılanların bir derlemesi gibidir. Bu kanunnameler toplumun hayatı için elzemdi. Kanuni de hepsinden daha mükemmelini yaptı. Arazi meselesinin düzenlenmesi en önde gelenidir, bu nedenledir ki tebaası onu “Kanuni” diye nitelendirdi. Ama bütün dünya ona “Muhteşem” diyordu.

Avrupa’da ulusal devletlerin oluşmaya başladığı, ortaçağ monarşilerinin yeni dünyaya intibak kavgası verdiği bir devirde tahta geçti. O padişah olduğu sıralarda Macaristan baştan ayak György Dosza (Erdelli bir küçük soylu) başkanlığındaki köylü ayaklanmaları sarsılıyordu. Almanya köylü ayaklanmalarını, İngiltere Protestan-Katolik din reformu kavgalarının yaşıyordu. Her yerde de hükümdarlar kan ve zulüm ile ayaklanmacıları yok edip güvenliği yeniden kurdular.

Yerinde duramayan bir komutandı
İspanya ve Avusturya Habsburgların elindeydi, bunlar üstelik Almanya imparatorluk tacı için de seçilirlerdi. Kendilerinden yaka silken Fransa’ydı. Kanuni devri kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa diplomasisine vakıf olduğu ve Avrupa’yı birbirine düşüren politikalar tertiplediği, güttüğü bir devir olmamıştır.

Kanuni 1495’te Trabzon’da doğdu. Babası Yavuz Selim oranın sancak beyiydi; anası aksini iddia edenler olmakla birlikte Kırım Hanı Mengli Giray’ın kızıdır deniyor. Galiba büyük Mareşal Yavuz Selim Han ona dikensiz gül bahçesi gibi bir taht hediye etmiştir.

1520’de, 25 yaşında Osmanlı tahtına oturdu. Mükemmel bir askeri eğitim almıştı. Adet olduğu üzere Enderun’da içoğlanlarıyla birlikte ve zaman zaman özel olarak eğitim gördü. Günü geldi Manisa’da Saruhan sancakbeyi oldu. O dönemde tek eşi şehzade Mustafa’nın annesi Mahidevran’dı. Bazıları nikahsız eşi diyor, padişahın nikahı bir hadise değildir. Düğün dernek olmaz, bir şehzadenin mürüvveti, onun sünneti düğünüdür.

Genç hükümdar bilgiliydi. Tahta çıktığının ertesinde 1521’de Belgrad’ı aldı. Macaristan’ı Tuna’nın güneyinden itmişti ve Fatih’in alamadığı yeri Osmanlı mülküne kazandırmıştı. Ertesi yıl Rodos’u aldı. O da Fatih kuşatması geçirmiş bir adaydı. Ortaçağ Hıristiyan dünyasının ünlü tarikatı St. John şövalyelerinin merkez üslerindendi. Kuşatmada vira ile teslim oldular. Canları ve malları bağışlandı. Aman verilmeyenler, kalenin içinde bulunan Fatih’in talihsiz şehzadesi Cem Sultan’ın torunları ve torun çocuklarıydı. İki kuşaktır Hıristiyandılar. Katledildiler.

1526’da gün boyu süren savaşla Avrupa’nın kudretli Macaristan’ı ortadan kalktı. Hünkar yerinde duramayan mareşallerdendi. O dönemin içinde başka seçenek de yoktur. 1534’te Mezopotamya seferini yaptı, Bağdat ve Tebriz’i zaptetti. Preveze Deniz Savaşı ile Akdeniz’de Osmanlı’nın ağırlığı hissedildi. Ömrü Avusturya ve İran harpleriyle geçti.

Hürrem ölene kadar ona hep sadık kaldı
Son sağlam kaleyi, Zigetvar’ı fethetmeden bir gün önce ölmüştür. Ölümü askerden gizlendi ve hünkarın tahmit edilen vücudu giydirilerek seferin başındaymış gibi ta İstanbul’a kadar ordunun başında getirildi. İç organları Zigetvar sahrasında gömüldü. Macarlar 1980’lerde o türbeyi Turgut Cansever’e restore ettirdiler ve bizim yapmadığımız bir şey yaptılar, dev bir Kanuni heykelini de Zigetvar sahasının ortasında diktiler.

Osmanlı tarihinin en büyük portreleri onun asrındaydı: Veziriazam Sokullu Mehmet Paşa, Şeyhülislam (o zaman müftü denirdi) Ebusuud efendi, Kemal Paşazade ve Taşköprülüzade gibi tarihçi ve alimler, Mimar Sinan gibi dahi sanatçılar... Ortam müsaitse dahiler birbiri ardına açılır.

Bütün askerler gibi Kanuni de ten zevkinden uzak kalamaz. Ama onun kadar romantik ve edip bir adam yoktur. Kılıç tutan eli kuyumcu eğesini de aynı maharetle kullanır. Hünkar birinci sınıf bir kuyumcudur. Dahası Muhteşem Süleyman monogamdır, tek eşin tadını çıkaracak maharette biridir. Hürrem ölene kadar Kanuni ona sadık kaldı. Hayatı boyu sadık kaldığı eşi birlikte olduğu Hürrem Sultan’dı.

Kanuni üzerinden aleme ders vermenin bir manası yoktur. Büyük dedesi, dedesi, babası gibi saray dışında seferde öldü.

1520 ile 1566 arasında dünya tarihi mareşal görmüştür, Venedik’in ustalarını bile imrendiren bir kuyumcu görmüştür, Türk milleti şairler asrında şiirleri pekala okunan ve darb-ı mesel haline gelen bir şair görmüştür.

İki şehzadesini ve torunlarını katletmek zorunda kaldı, en çok sevdiği oğlu Şehzade Mehmet’in ölümünü gördü. Uzun saltanatında bir Avrupa ve Ortadoğu imparatorluğunun sahibiydi. Çileli ömürdür, yaptıklarını ve yaşadıklarını bir hükümdarın ne olduğunu anlayarak değerlendirmek gerekir.

İki bölümde hemen kıyamet koparıldı
Romana ve sahneye getirilmesi zor bir devirdir. Türkiye’nin filmcisi ve tiyatrocusu Tudorları veya Şarlken’i çeviren İngiliz meslektaşının aksine dönemin kıyafetini ve dekorunu zor oluşturur; malzeme yeterli değil, saray protokolünün hiç kimse doğrusunu bilemez ama bu aşılmayacak bir problem de değildir. Tarihi filmde birebir gerçek aranmaz, mesela “The Tudors” dizisinde sarayın nedimesi ile baş müşavir lordun zevcesini avlayan bir Admiral Drake var. Aslında VIII. Henry’nin zamanında henüz dünyaya gelmiştir, ne yaptıysa Elizabeth devrine kalmıştır.

Tarihi gerçekliği değiştirmek mümkün ama bir atmosferi yaratmak bilgi gerektirir. Bu filmdeki danışmanlar iyi kullanılırlarsa çok şey doğru olabilir. Tarihi şahsiyetleri değiştirmenin bir dozu olur. Bugüne kadar Hollywood endüstrisi ve benzerleri Kleopatra’yı, Sezar ve Antonius’u elde eden bir çapkın kadın olarak sergilediler. Oysa Kleopatra büyükelçileri tercümansız kabul eden bir lisanlar üstadı, eczacılık tarihinde adı geçen bir hekimdir. Kadının dahisini resmetmek sanatçıların zor becereceği bir iş, fırça kalem ve kamera kudreti ister.

Daha iki parçası gösterilen bir dizi için kıyametin erken koparıldığı kanaatindeyim, hele mevki sahiplerinin bu biçimde film tenkit etmelerini pek uygun bulmayanlardanım. Filmin kusurlarını, zayıflıklarını ve maksadı aşan hücumları bir tarafa bırakalım.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 16.01.2011)

14 Ocak 2011 Cuma

Lâle Devri (1130-1143)

Tarih Vakfı Yurt YayınlarıTarihe Yolculuk” dizisi, Ahmet Refik Altınay’ın kitaplarını yayımlamaya Lâle Devri ile devam ediyor. Dizinin dokuzuncu kitabı olan Lâle Devri (1130-1143) adlı eserin ilk baskısı 1915 yılında yapılmıştır.

Altınay, Lâle Devri olarak anılan 1718-1730 dönemini anlatan bu kitabında; Karlofça Anlaşması’ndan Pasarofça Anlaşması’na kadar olan dönemi özetledikten sonra, bu dönemin önde gelen isimleri olan Padişah Üçüncü Ahmed ve damadı Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın kişiliklerini yansıtmıştır. Dönemin düşünce yapısını ve sanat alanında bu dönemde meydana gelen değişiklikleri ortaya koyan yazar, yine aynı döneme damgasını vurmuş olan sanatçılar ve eserlerini de biraz olsun tanıtmaya çalışmıştır. Lâle Devri’nin dillere destan olan Sadâbâd ve diğer sayfiye eğlenceleri ve dönemin yaşantısını edebi bir dille anlatan yazar, bundan sonraki bölümde, döneme son veren Patrona Halil İsyanı’nı ve isyanda rol oynayanların kişiliklerini ve akıbetlerini de detaylı olarak anlatmıştır.

Ahmet Refik Altınay, kitabının ilk sayfasında, bu konuları şu alt başlıklarla sunmuştur: On İkinci Asırda Osmanlılar, Ahmed-i Sâlis ve İbrahim Paşa, Matbaacılık, İstanbul Hayatı, Sadâbâd, Lâle Merakı, Şair Nedim, 1143 İsyanı, Patrona Halil, Mahmud-ı Evvel, Patrona’nın Akıbeti.

Detaylı bilgi:
http://www.tarihvakfi.org.tr/yayinlar/tanitim.asp?ID=702&DiziID=3