TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

27 Şubat 2011 Pazar

Libya'da bir Osmanlı şehzadesi

(Osman Fuad Efendi. V.Murad'ın torunu.
d.24 Şubat 1895, Çırağan Sarayı, İstanbul - ö.19 Mayıs 1973, Nice, Fransa)

İslam dünyasında esmekte olan 'devrim fırtınası', tarih aynasının sık sık yer değiştirmesine sebep oluyor. Bir gün Tunus, öbür gün Mısır, şimdi de Libya var görüntüde.

Libya tarihi bir bakıma bizim tarihimiz. İster Anadolu yerlilerinin göçürülmesi ve yerli kızlarla evlenmeleriyle oluşan "Kuloğulları"yla yüzleşin, ister Malta kuşatmasında şehit düşen Trablus'taki Turgut Reis'in Beşiktaş'taki Barbaros'a gönderdiği selamı işitin. Pakistanlı Muhammed İkbal'in bir şiirinde Peygamber Efendimiz'in (sas) kendisine 'Dünyadan bana ne getirdin?' diye sorması üzerine içinde Trablusgarb'da dökülen Türk şehit kanları bulunan bir şişe takdim etmesi de, 1991'de Libya Dışişleri Bakanı Busayri'nin şu nefis sözleri de daima hatırlanacak güzelliklerdendir:

"Biz Türkiye'yi eleştiriyoruz, zira onu çok seviyoruz. Türkiye'yle özel bağımız var ve İslam'ı 6 asır savunmuş olan Türk halkına saygı duyuyoruz. Bazı ülkeler yanlış yapınca fazla ilgilenmeyiz. Fakat Türk kardeşlerimizi, uzun bir ortak tarihin getirdiği hakla eleştiriyoruz."

Aslında Osmanlı Devleti'nin 1. Dünya Savaşı'nda ilan ettiği cihada can u gönülden katılan nadir Müslüman halklardan biriydi Libyalılar. Daha birkaç yıl önce İtalyanlara karşı ortak bir cihadı beraberce yürüttükleri Türkleri desteklemeyi boyunlarının borcu olarak görmüşlerdi. İşgale uğrayan topraklarını Türkiye'den giden bir avuç subay ve erin yerli halkla el ele vererek Mondros Mütarekesi'ne kadar savunmaları, iki halk arasında kopmaz bağlar temin etmişti.

Lozan'da Libya'yı kaderine terk eden Türkiye, bağımsızlık yolunda onun en büyük destekçilerinden olmuş ve hatta Menderes döneminde resmen silah yardımında bulunmuş, hatta bir valimizi başbakan olmak üzere Libya'ya "ihraç" etmiştik. "Arap Kaymakam" lakaplı bu vali Sadullah Koloğlu'dur ve tarihçi Orhan Koloğlu'nun babasıdır. Dahası var: Ümran Yetişal adında bir generalimizi orduyu, Abdüsselam Busayri'yi de Dışişleri'ni organize etmesi için göndermiştik.
(Libya'ya giden ilk başbakan olan Adnan Menderes ile son giden (Kasım 2010)
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Turgut Reis'in türbesini ziyaretleri sırasında çekilen fotoğraflar.)

Trablusgarb mücadelesi, yakın tarihimizin dönüm noktalarından biridir. 100 yıl önce İtalyanların başlattıkları saldırı sonucunda kıyı şeridi işgal edilmiş ama iç bölgeler fazla etkilenmemişti. Sultan Abdülhamid'in depolara yığdırdığı silahları gereksiz bulup Balkanlar'a aktaran İttihatçılar, bu toprakları savunmasız bıraktıklarını geç de olsa anlayacak ve Mahmud Şevket Paşa'nın emriyle halkın çok saydığı Şeyh Sünusi'nin önderliğinde bir savunma hattı oluşturmayı deneyecekti. Libya operasyonu, Teşkilat-ı Mahsusa'nın ilk eylemi sayılır. Çaresiz kalan devlet, aczini kişisel kahramanlıklarla telafi etmeye çalışacaktır.

Mısır üzerinden gizlice girilecekti Libya'ya. Enver Paşa, Mustafa Kemal, Fethi (Okyar) gibi öncüler hemen halkı örgütlemeye giriştiler ve İtalyanlara baskınlar yapıp silah ve cephane eksiklerini giderdiler. Böylece düşman sahile saplanıp kalacak ve iç bölgelere bir türlü nüfuz edemeyecektir.

Akdeniz'de İngiliz ve İtalyan gemileri kuş uçurtmuyordu. Almanlardan yardım istemiştik. Onlar da denizaltı gemileri göndererek silah, cephane, ilaç, araç gereç ve asker çıkarmakta yardımcı olmuşlardı. Halen protestoların şiddetlendiği Mısrata, Osmanlı askerî üssüydü.

Balkan Savaşı başlayınca Genelkurmay subaylarımızın dönmesini istedi. Şeyh Sünusi ise kalmalarını istiyor, giderlerse direnişin çökeceğine inanıyordu. Ancak Ekim 1912'de Uşi Antlaşması imzalanmış ve Bingazi ile Trablusgarb İtalyanlara bırakılmıştı ama Osmanlı Devleti, Libya'dan tamamen kopmak istemiyordu. Zira halkın Osmanlı'ya sevgisi ortadayken Afrika üssünü İtalyanlara teslim etmek akılsızlık olurdu. Libya terk edilmemeliydi. Edilmedi de. Gönderilen subaylar mücadeleye devam ediyorlardı. Lakin karizmatik bir baş aranıyordu. Bu baş, V. Murad'ın torunu Osman Fuad Efendi olacaktır.

Osman Fuad Efendi, 1894'te doğmuş, askerlik mesleğini tercih ederek fahri generalliğe getirilmiş ve Libya'da görevlendirilmişti. Nisan 1918'de "icabında merkezi tanımayarak müstakil hareket etmek yetkisini haiz olmak üzere" grup komutanı sıfatıyla bir denizaltı gemisiyle Derne'ye hareket etti. 60 Türk subayıyla Trablusgarb'a ulaştı ve yaklaşık 6 ay boyunca başarılı operasyonlara imza attı.

Şehzade Osman Fuad Efendi'nin Libya'ya gidişi yerli halk üzerinde olağanüstü bir etki yaptı. Bir coşku dalgası kapladı halkı. Mücadele tekrar kızışmıştı ki, Mondros Mütarekesi'nin haberi geldi. Tabii Şehzade'den en yakın İtilaf kuvvetleri komutanlığına teslim olması istendi. Buna karşılık Osman Fuad, bizzat padişahtan emir gelmedikçe silah bırakmayacağı cevabını verdi. Subay ve ordusunu İtalyanlara teslim etmek istemeyen Tümgeneral Osman Fuad, merkezin emrini dinlemeyerek çöle doğru çekilmiş ve kuvvetlerini Tunus'a geçirmişti. Ancak merkezden gelen ikinci bir emirde Trablusgarb'ın İtalyanlara bırakıldığı belirtilince geri dönüp İtalyanlara teslim olmuş, Napoli'de 8 ay esir kaldıktan sonra Ekim 1919'da İstanbul'a dönmüştü.

Bundan sonra Süveyş cephesinde görevlendirildiğini görüyoruz. Stratejik bir görüşme yapmak üzere gittiği Almanya'dan dönüşte bindiği denizaltı gemisi İngilizlerin hücumuna uğramış, alelacele gemiye binerken demir kapağın çarpması sonucu başından ağır bir yara almıştı. 1915'te Sina cephesinde görürüz onu. Başındaki yaranın yeniden iltihaplanması üzerine ameliyat olmak üzere Almanya'ya gider. 1924'te görev icabı Roma'da bulunmaktadır. Bir gün ajanslar Osmanlı hanedanının sürgüne yollanacağı haberini geçtiler. Sürgün listesinde kendi ismini de okudu; yıkılmıştı. Memleketi için yıllarca hizmet veren ve "gâzilik" rütbesine nail olan şehzade-general, sırf hanedandan diye sınır dışı edilmiş, bir günde vatansız olmuştu. O günlerde askerî bir kurye, kendisine bir posta ulaştırdı. Mektup Mustafa Kemal Paşa'dan geliyordu. "Ana vatan dışında kalışınız için çok esef ederim. İstisna yapamadım. Kanun umumi idi." diyordu, eski silah arkadaşı için istisna getiremediğini bildiriyordu.

Bu acı kararın üzerinden 49 yıl geçmişti ki, 19 Mayıs 1973'te Nice'te sefalet içinde yaşadığı üçüncü sınıf bir otel odasında hastalanmış ve bir hastane odasında yalnız başına ölünce Paris'teki Bobini Mezarlığı'na defnedilmiştir. O günlerde TBMM, Osmanoğulları'nın Türkiye'ye girişini serbest bırakacak kanunu çıkartmakla meşguldür. Beklenen kanun Osman Fuad'ın ölümünden bir gün önce çıkmıştır ya, bu "Libya Kahramanı" haber kendisine ulaşamadan son nefesini vermiştir.

Gördüğünüz gibi Libya'nın tarihi Osmanlı tarihine lehimlenmiş gibidir.

Mustafa Armağan
(Zaman, 27.02.2011)

Baskıcı liderler ve oğulları

Arap liderlerinin oğulları genellikle yeteneksiz, mutsuz ve kendileri için yaşıyor. Bunlar yolsuzluk yapmak isteyenler için de kolay av olur.

Arap dünyasında cumhuriyetçileri sukutuhayale uğratan bir yapılanma vardır. Bir zamanların Lübnan’ı etnik gruplara dayalı, demokrasisini oldukça düzgün götüren, müreffeh bir ülkeydi. Kıyamet koptu, halen de eskiyi arayan bir yapı var. Geriye Arap dünyasının monarşi ile yönetilen bir devletler kalabalığı kaldı.

Buralarda alışılmış batı demokrasi sisteminin işlemez, siyasi partiler ya bulunmaz veya göstermeliktir. Sivil toplum kuruluşları monarşinin seçkinlerinin kontrolünde. Lakin hukuk devleti esaslarının oturmadığı monarşi toplumlarında inkar edilemeyecek bir yapılanma var: Kanun...

Kanun, dini kural ve adetlerin getirdiği mekanizmalar halinde işliyor. Suudi Arabistan’da birinin evine polis girmesi çok zor ve istisnai kararlara dayanabilir. Kabileler ve etnik gruplar arasındaki dengenin gözetildiği Ürdün’de bazı koruma mekanizmalarının ihlali söz konusu değil. Körfez şeyhliklerinde dahi dikkat edilen kurallar ve gelenekler var. Maalesef halk idaresi denen Arap devletlerinde liderlerin üzerinde hukuki ve mali hiçbir endişe yok. Fert hayatına ve hürriyetlerine, daha doğrusu temel var olma haklarına saygı göstermeleri söz konusu değil.

En olumsuz örnek Saddam’ın oğullarıydı. Kaddafi’nin oğlu Mutassım petrol idaresinden üç yıl evvel kendi adına 1,2 milyar dolar istemiş. Babası hayır dememişse alır. Zaten petrol gelirlerini lider idare eder. Büyük oğlu Seyfülislam da sınırsız para harcıyormuş ve geçenlerdeki nutkundan anlaşılıyor ki iç harbi yönetmeye hazır. Doğu Libya’ya sevk edilen Afrika’dan getirilme lejyonerleri diğer oğul Hamis idare ediyor
.

Aile üyelerinin hakimiyeti, monarşilerdeki prens ve prenseslere benzemiyor. Çünkü oralarda hükümdar çocuklarının devlet adamları ve halkla olan münasebeti, bununla ilgili protokol konumları belli. Halk cumhuriyetlerinde ise devleti yöneten bakan ve memurlar çok kere çocukların baskısına da uğruyor. Asıl hazin olan, birtakım çıkar gruplarının prensleri ve damatları ticari ilişkilerin içine kanunsuz olarak çekmeye çalışmaları...
Monarşilerde hükümdar aşiret ve oymaklara hesap verir
Mısır diktatörü Hüsnü Mübarek’in oğlu Cemal ilk anda ülkesini terk etti; anlaşılan pek ısınmadığı pozisyondan dolayı ailesinin ve kendi başının derde girmesini hiç istemiyor. Sokaktaki insanın onun için kanaat ise şu: “Babasının oğlu olmaktan başka önemli bir kusuru olduğu söylenemez.”

Turgenyev’in babaları ve oğulları arasında beşeriyetin çelişkilerinden doğan bir çatışma var. Arap liderlerinin oğulları ise genelde yeteneksiz, mutsuz ve kendileri için yaşıyor. Suriye devlet başkanı Hafız Esad’ın büyük oğlu babasının halefi olarak yetiştirildi, yetkilerine tecavüz eden istihbarat şefi amcası Rıfat ile sık sık çatışmaya düştüğü söyleniyordu. Babanın beklenmeyen ölümü ile Suriye’nin bugünkü devlet başkanı iktidara geldi. BAAS partisinin iki grubu arasındaki sürtüşme devam ediyor. İyi niyetli Beşar Esad’ın durumu bu yüzden pek zor.

Arap monarşilerinde aşiret var; aşiretin içinde de “hay”lar yani oymaklar var. Hükümdarın bunlara karşı hesap verme durumu söz konusu. Hükümdarın mutlak hakimiyetini sınırlayan unsurlardan birisi, hükümdar ailesinin genç üyeleri veliaht ve prensler için de söz konusu. Hiçbiri tahtın karşısında şımartılmış çocuk rolü oynayamaz.

Ensesi kalın bir zümre olursa satrancın kurallarına uyulur
Maalesef Arap dünyasında cumhuriyetçi diktatörler benzer bir mekanizmayı geliştirebilmiş değil. Reform için zaman gerekiyor. İşadamları ve sanayici gibi ensesi kalın bir zümre -buna isterseniz burjuvazi de diyebilirsiniz- yok. Böyle bir zümre sermayenin devletle olan ilişkilerinde herkesin satrancı kurallara göre oynamasını düzenler. Ama ortada ağırlığı olan bir sınıf yoksa herkes kendi gemisini kurtarır.

Yolsuzluğu götürenler bilhassa devrimin ilk yıllarında lidere sokulamazlar. Ama kısa zaman sonra yaşı büyüyen, aklı pek o kadar gelişemeyen liderin oğulları avlanır ve onların aracılığıyla rüşvet ve yolsuzluk olayları büyümeye başlar.

Toplumsal değişme ve hukuk düzeni kolay kurulamıyor fakat bu kurulamayacak demek değil. Dünyanın her köşesinde birbirinden farklı toplumlar var, aralarında eşitlik ve paralellik olacağını düşünmek beyhude. Ama Ortadoğu toplumlarının uzun geçmişlerine, aşiret toplumlarının kendi içindeki geleneklerine ve bir asırdır filizlenen modern aydın takımına güvenerek bazı gelişmelerin mümkün olacağını pekala ümit edebiliriz.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 27.02.2011)

26 Şubat 2011 Cumartesi

Halil İnalcık, Kral Faysal Ödülü'nün sahibi oldu

İslam Dünyasının Hicri 10-13. / Miladi 16-19. yüzyıldaki Sosyal ve ekonomik yönüne "An Economic and Social History of the Ottoman Empire: 1300-1600" adlı ve Türkçeye de "Osmanlı İmparatorluğu'nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi" başlığıyla tercüme edilen; Avrupalı bakış açısına karşı tamamiyle orijinal ve kendine has fikri ekolüyle, 60 senelik akademik araştırmalarının ürünü olan bu eser ödüle layık görüldü. Tamamen orijinal, güvenilir ve arşiv kaynaklarına dayanan eser, ekonomik ve sosyal araştırmalar yapan pek çok akademisyene ilham kaynağı oldu.

Halil İnalcık ödülünü Ürdün'den Adnan Bakhidle paylaştı. Geçen yıl İslam'a hizmet dalında Başbakan R. Tayyip Erdoğan bu ödülü almıştı. Böylece 2 Senede 2 Türk, Kral Faysal Ödülü'nü almış oldu. Ödülün detaylarına şuradan ulaşabilirsiniz.

Kaynak: inalcik.com

Evliya Çelebi yılı


2011, UNESCO tarafından Evliya Çelebi yılı ilan edildi. Her ülke kendi tarihinde ön plana çıkmış ve insanlığa fayda sağlamış veya insanlık adına kültürel miras bırakmış kişileri belirleyip UNESCO'ya bildiriyor, oradaki kurullar da uygun gördükleri takdirde o kişilerin anısına saygı olsun diye o yılı anma yılı olarak ilan ediyor.

Son yıllarda Türkiye'nin UNESCO heyetindeki arkadaşlar çok iyi çalışıyor olmalılar ki yıllardır ülkemizin adı anılmazken arka arkaya Mevlânâ, Yunus Emre, Kâtip Çelebi, Osman Hamdi Bey gibi isimler dünya mirası arasına kaydedilir oldu. Bu sıralamadan olmak üzere Evliya Çelebi de doğumunun 400. yılı münasebetiyle 2011 yılı boyunca çeşitli etkinliklerle dünyanın pek çok yerinde ve bilhassa UNESCO'nun Paris'teki merkezinde anılacak.

Evliya Çelebi, on ciltlik dev bir eser bırakıp da kendi hayatı hakkında fazla malumat bırakmayan, kendini fanî, eserini bakî gören bir adam. Biyografisini yazanlar, "Tarih-i Seyyah-ı Evliya Efendi" isimli ünlü seyahatnamesindeki gezi notlarından yola çıkarak ona bir hayat biçmişler, lakin ana hatlarıyla da olsa kesin bir hayat hikâyesini ortaya çıkaramamışlardır. Zannedilir ki o yaşamamıştır, adı da hayalî bir addır. On ciltlik koca eseri ortada olmasa neredeyse onu atalarımızdan biri olarak anmakta zorlanacak ve kimliğini tartışmaya açacağız. Sadece Çelebi'miz mi; işte Yunus Emre de, Hacı Bektaş Veli de, Gül Baba ve diğerleri de... Hangisinin hayatı hakkında bir A4 sayfasını dolduracak gerçek bilgi var ki elimizde?!.. Çoğu efsaneler, rivayetler, menkıbeler, hikâyeler...

Sözü edilen anma programlarının iyi tarafı, bu kişiler hakkında daha fazla bilgiye ulaşılabilecek araştırmalar yapılması, bu vesile onun mirasından yararlanma yollarının açılmasıdır. Buradaki amaç, sempozyumlar, toplantılar, konserler, konferanslar vs. yoluyla da olsa belli bir kesimin ilgisini çekmektir. Ne var ki bu tür durumların uygulamasında ülkemiz aydınları ile bürokratları arasında bir kopukluk yaşanır ve pek çok iyi niyetli gayretler ortaya konur da usul hatalarından dolayı yeterli sonuç elde edilemeyebilir. İşte bu yüzden korkarım ki daha önceki yıllarda Yunus'un, Mevlânâ'nın başına gelenler bu yıl da Evliya Çelebi'nin başına gelecek. Hükümet (Başbakanlık, Kültür Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Türk Tanıtma Fonu vb.), il ve ilçe belediyeleri (İstanbul, Bursa, Kütahya vb.), üniversiteler (İstanbul ve Dumlupınar başta olmak üzere hemen her üniversite), ortaöğretim kuruluşları ve kobiler (mesela adı Evliya Çelebi olan okullar, dernekler, işyerleri) sivil toplum kuruluşları, holdingler, sermaye sahipleri ve daha bir yığın özel ve tüzel kişiler kendi mikdarlarınca Evliya Çelebi'yi anmak için kolları sıvayacaklar. Allah sayılarını arttırsın, buraya kadar çok problem yok. Problem asıl bu noktada başlıyor ve bütün etkinlikler Evliya Çelebi üzerine araştırma yapan birkaç kişiyle Evliya Çelebi'yi şu veya bu nedenle sahiplenen birkaç kişi ve kurumun üzerinde dönmeye başlıyor. Adam kıtlığı sebebiyle aynı bilim insanı sekiz yerde bildiri okumaya, aynı sanatçı beş yerde icra-yı san'at etmeye, aynı araştırmacı onbeş yerin çalışmasını birden yönlendirmeye kalkınca çıta düşüyor, iş ucuzluyor. Öte yandan, her kurum bu iş için ayrı bir ödenek ve bütçe ayırıyor. Ve elbette, yapılan çalışmaların boyutu da bu bütçeyle sınırlı kalıyor. Oysa bir üst kurum tarafından (mesela hükümet veya belediyeler) her kurumun ayrı ayrı özgülediği bütçeler bir tek havuzda toplansa; ilgili bütün kurumlar ve kişiler de bir araya getirilse, belki de birbirinin tekrarı küçük işler yapmak yerine topyekün bir büyük anma gerçekleştirilir ve dünyaya şöyle gümbür gümbür bir Evliya Çelebi avazı yayılır. Bu vesileyle ele avuca gelen değerli yayınlar yapılır, özgün etkinlikler ve sanat faaliyetleri ortaya çıkarılır. Hemen aklıma geldi, mesela onun seyahatlerinden biri, belki bir gemi yolculuğu, bugünün imkânlarıyla gerçekleştirilebilir. Şöyle İstanbul'dan yola çıkıp Tuna'nın iki yakasındaki sahillerde Türk kültürünü tanıtacak özel bir gemi yolculuğu güzel olmaz mı? İçinde sergiler taşınsa bu geminin, konserler, konferanslar olsa, sanatçılar performanslarını sunsalar, devletlular ve yerel yöneticiler resmî ilişkiler ile kültür alışverişinde bulunsalar, iki ülke ilişkileri daha sıcak hale dönüştürülse yarardan hâlî midir?!.. Her varılan şehre Çelebi merhumun o şehirle ilgili satırları özel baskı kitapçıklar halinde birkaç dilde dağıtılsa, bir kopya da original baskı usulüyle şehrin valisine/belediye başkanına sunulsa yararlı olmaz mı?

Evliya Çelebi, Türk medeniyetinin dünyaya açılan pencerelerinden biridir. İngiltere'nin Şekspir üzerinden yaptığı tanıtım ve propagandayı biz bu sene Evliya Çelebi üzerinden yapabilir, hatta daha da iyi sonuç alabiliriz. Çünkü Çelebi'mizin satırları yalnızca bizi değil, bütün bir doğu ve batı dünyasını ilgilendiriyor. Kaldı ki Türkiye'nin kendini kültür ile tanıtma zamanı gelmiş de geçmektedir. Bizi yeni dönemde dünya liginin üst sıralarına, ekonomimiz ve dış siyasetimiz kadar kültür politikaları da taşıyacaktır. Artık Dışişleri ile Kültür Bakanlıkları dirsek temasında hareket etmek zorunda, yerel yönetimler, üniversite, kültür kuruluşları ve kültür adamları da onları destekleyici çalışmalar yapmak durumundadır. Aksi takdirde, korkarım 2011 yılı da gelip geçecek ve biz eli böğründe Evliya'nın ardından bir Fatiha daha okuyacağız. (Onun sık sık tekrarladığı bir mısradır): Görelim âyîne-i devrân ne suret gösterir.

İskender Pala
(Zaman, 22.02.2011)

24 Şubat 2011 Perşembe

Hürriyet Gazetesi'nden "Tek Adam" ve "İkinci Adam" Kampanyası

Hürriyet Gazetesi dün itibariyle çok değerli bir kampanyayı başlattı. 35 kupona Şevket Süreyya Aydemir'in 3'er ciltlik "Tek Adam" ve "İkinci Adam" kitaplarını alabiliyorsunuz. Kupon biriktirme süreci dün başladı ancak bugün ve bugünden sonra da bir müddet süreç uzayacaktır. Şevket Süreyya Aydemir'in daha önce 3 ciltlik "Enver Paşa" kitaplarını okumuştum. Çok objektif olmasa da kaynaklara dayalı detaylar ve bol miktarda anı bulunuyor.

21 Şubat 2011 Pazartesi

Vatan Gazetesi'nden Harem, Hürrem ve Kanuni Seti

Vatan Gazetesi kampanyaya 3 gün önce başlamıştı ancak fırsat sürüyor. Yarından itibaren başlayıp 21 gün kupon biriktirdiğinizde 3 kitaba birden sahip oluyorsunuz. Kitapların yazarı Nazım Tektaş. İlk kitap Kanuni Sultan Süleyman'ı, ikinci kitap Hürrem Sultan'ı, üçüncü kitap ise Osmanlı Padişahları'nın Kadınları'nı anlatıyor. Kitapların içeriğine ve detaylarına aşağıdaki linklerden bakabilirsiniz:

- Kanuni: Muhteşem Yüzyıl'ın Mimarı Sultan Süleyman
- Hürrem Sultan
- Harem'den Taşanlar: Osmanlı Padişahları'nın Kadınları

Savaşa giden askere oruç tutmak yasak

Seferlerde Osmanlı ordusundaki askerlerin en azından yürüyüşler ve savaş için ihtiyaç duyduğu asgari kaloriyi alabileceği gıdalarla düzenli beslenmesine çok önem verilmekte, hatta bunun için kimi zaman dini yükümlülükler bile ertelenebilmekteydi. Alman elçisi Busbecq'in gözlemlerine göre, Kanuni Sultan Süleyman'ın ordusuyla çıktığı seferlerin kutsal ramazan ayına rastlayan günlerinde, "Gazaya çıkmış İslam askerlerinin düşman karşısında güçten düşmemesi gerekir" diye fetva çıkarılırdı. Oruç tutma yükümlülüğünün kaldırıldığı ilan edilir ve padişah, alınan kararın inandırıcı olması için askerlerin karşısında çeşit çeşit yemek yerdi.

Hakan Yıldız
(Atlas Tarih, Sayı:5, Sayfa:72)

Trablusgarp 100 yıl sonra Enver'ini arıyor

Osmanlı aydınları batının Osmanlı Devleti için adlandırdığı “hasta adam”ı tedaviye yönelik çeşitli teşhis ve teşebbüslerde bulunmuşlardır. Sorunların çözümüne yönelik olarak özellikle de 20 yy.’ın başında II. Meşrutiyet’e bel bağlayanların hiç de az olmadığını söyleyebiliriz.

Meşrutiyet’in sloganlarından geriye kalan “Adalet”, “Hürriyet”, “Müsavat” ve “Uhuvvet” kavramlarının imparatorluğu ayakta tutacak tutkal görevi görmediğini millet olarak yediğimiz ölümcül dayaklar sonrasında ancak öğrenebildik. Osmanlı Devleti 1908 sonrasında kendisini ölüm döşeğine götürecek ardı sıra yapılan Trablusgarp, I. ve II. Balkan, I. Dünya ve İstiklâl Harbinin içinde bulur. Kabaca dört savaş olarak tasnif ettiğimiz bu savaşların içerisinde onlarca muharebeler olmuştur. Bu kısa ve etkili dönemle ilgili ülkemizde yayımlanan tarih araştırmaları, hatıralar, akademik tezler, tarihi romanlar vs. gibi çalışmalar her geçen gün artmaktadır.

Gel gör ki Kafkas İslam Ordusu Komutanı olarak bildiğimiz Nuri Paşa, Harbiye Nazırı ve Başkomutan vekili Enver Paşa, Genel Kurmay Başkanlarımızdan Abdurrahman Nafiz Gürman Paşa, TBMM Başkanvekillerinden Mehmet Nuri Conker, ilk Başbakanlarımızdan Ali Fethi Okyar ve Cumhuriyetimiz’in mimarı Mustafa Kemal Paşa gibi onlarca tarihi şahsiyetin özgeçmişine altın harflerle yazılan Trablusgarp Savaşı hakkında ülkemizde yok denilecek kadar az çalışma olduğunu ifade edebiliriz.

Haftanın kitabı olarak akademisyen Yusuf Gedikli’nin yayına hazırladığı, geçtiğimiz aylarda yayımlanan “Trablusgarp Cephesi Hatıraları” isimli kitabı dilimin döndüğünce, kalemimin keskin(siz)liğince anlatacağım. Kitap, Trablusgarp Savaşı ve sonrasında bahse konu olan coğrafyada görev yapan Türk subaylarından Rıfkı (Erer), Nazmi (Songar), İhsan (Aksoley) ve Alman Subay Franz Becker’in hatıraları ile yazar Yusuf Gedikli’nin bir makalesinden oluşmaktadır. Bu hatıralar daha önceki yıllarda muhtelif dergilerde yayınlanmıştır.
Tarihin “Trablusgarp Savaşı” olarak kaydettiği savaş sadece Trablusgarp’ta olmamıştır. Trablusgarp vilayetinden çok daha geniş bir alana yayılmış. Hatta Adriyatik Denizi, Kızıldeniz, Çanakkale Boğazı ve Ege Adaları gibi geniş bir alana sıçramış. Bazı Türk komutanlar gizlice ve gönüllü olarak bu savaşa katılmıştır. Mustafa Kemal Paşa da cepheye kaçak olarak Tanin gazetesi muhabiri Şerif Bey sıfatıyla gitmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın bilinen fotoğraflarının içerisinde –en azından benim bildiğim- tek sakallı fotoğrafının sadece Trablusgarp’ta olması tesadüf olmasa gerekir. Trablusgarp, Derne, Bingazi ve Tobruk’ta yerel halk, Türk asker ve subayları ile birlikte İtalyan işgaline karşı kök söktürmüşlerdir. Bu savaşta dünya tarihinde ilk kez uçaklar savaş aracı olarak kullanılmış, İtalyan uçakları halkın üzerine bomba ve bildiri yağdırmıştır. Savaşın sonunda imzalanan Uşi Antlaşması’nın şartlarına göre Osmanlı ordusu bu bölgeden çekilmiştir fakat “Osmanlı Devleti, Trablusgarp’taki Müslümanların haklarını koruyacak” maddesi gereğince buradaki nüfuzunu Mondros Ateşkes Antlaşması’na kadar kullanmaya çalışmıştır.

Kitaptaki hatıralardan Rıfkı (Erer) ile Nazmi (Songar) Trablusgarp Savaşı’na katılan subaylarındandır. Diğer ikisi de I. Dünya Savaşı’nda Afrika Gurup Komutanlığı’nda bulunmuş İhsan (Aksoley) isimli Türk subayı ile Alman Subay Franz Becker’in hatıralarından oluşur. Kitabın omurgasını emekli general, Mühendis İhsan Aksoley’in anlattıkları oluşturur. İhsan bey ile aynı dönemde Alman denizaltısında görevli olan Alman subayı Franz Becker aradan yarım asır sonra karşılaşırlar. İhsan bey ile Becker savaş dönemi hatıralarını yâd ederler.

Cephede yaşanılan askerî sıkıntılar, savaşın sosyal hayattaki izleri, hava şartlarının zorluklarına uyum sağlamada zorlanan Mehmetçiğin onurlu tavrı, her an ölümle burun buruna gelen yerli halk ile mehmetçiğin yaptığı fedakârlık, feragat ve kahramanlık dünya savaş tarihinde yerini almıştır. Savaş ve sonrasında subay ve askerlerimizden bazıları esir düşmüştür. Esirlik hâllerini sayın Aksoley ayrıntılarıyla anlatır. Esir olarak rahat yaşamak birazda esir alan ülke ve bu ülkenin esirler ile yakından ilgilenen yetkililerinin merhametine göre değişmektedir. Örneğin esir olarak Trablusgarp’ın caddelerinden geçerken İtalyan askerlerinin üzerlerine limon, soğan ve patates attıklarını belirtir.(s.108) İnsanın hele de esir bir insanın yokluk ve çaresizlik karşısında akla gelmeyecek hallerle karşılaşmasını bu tarz hatıralar gözümüzün içerisine sokarak göstermektedir. Aksoy, Tunus sınırında bulunan Nalut’ta fare yahnisi yediklerini belirtir. (s.103)

Trablusgarp Savaşı’nın komutanlardan Enver Bey Binbaşı olmasına rağmen yerli halk tarafından Paşa olarak sevildiğini, dönemi yaşayan subaylar anlatır. İhsan bey, sahrada bir çobanın veya deve kervanı güdücülerinin uzun çektiği yaleller arasında “Yaşa, yaşa, Enver Başa” nakaratlarına sık sık rastladığını, Enver Paşa’nın başına “re’sek Enver Başa” diye yemin edildiğini, bu yeminin üzerine yalan söylenmeyeceğini belirtir. Bununla ilgili bir anekdot anlatır.

Şeyh Ahmet Sunusi ve taraftarlarının İstiklâl Savaşı’ndaki katkıları, Libya’nın bağımsızlığa kavuştuğundaki ilk Başbakanını Hakkâri Valisi olan bir Türk bürokratından seçmesi gibi olay ve olgularda Kuzey Afrikalıların Türklere beslediği hüsnüniyet ve Türk kimliğinin geçer akçeliği hemen dikkat çeker. Trablusgarplıların Türklere gösterdiği yakınlık ve teveccühü Türk subaylar kitabın birçok yerinde vurgular. Yerli halk adeta Türkleri bir kurtarıcı olarak görür. Son olarak tabii Türk ordusunun da son ana kadar o topraklardan çekilmediğini, Trablusgarplıların gösterdiği teveccühe karşılıksız kalmadığını Emekli General İhsan Aksoley, şöyle ifade eder: “…Halkın büyük bir kısmı çıplak ve açtı. Almanlar gibi her çeşit medeni imkânlara sahip değildi ve bunlardan tamamen habersizdi. Kurak geçen yıllarda, pis suların döküldüğü yerlerde yeşeren otları yiyenlerin “Ya siyad Lillah” avezeleri yüreğimi parçaladı. İstiklâl için savaşan ve düşünülmeyen mezalime ve mahrumiyetlere katlanan bir milletin çocuklarının bu seslerini ve hıçkırıklarını hiç unutamam. Haysiyetli, şerefli ve kelimenin tam anlamıyla kahraman Türk sever Trablusgarplılar çok kötü şartlar altında istiklâllerini kazanabilmek için mücadele etmeye mecbur kalmışlardır.”(s.142)

Oğuzhan Saygılı
tacmahal.org
[*] Eğitimci, Eposta adresi: ikizkuyu@yahoo.com

[1] Yayına hazırlayan: Yusuf Gedikli, Trablusgarp Cephesi Hatıraları,168 sayfa, İstanbul, 2009, Bilgeoğuz Yayınları
[2] Savaşın içeriğiyle ilgili ve ilk kez dünyada uçakların savaş uçağı olarak kullanıldığı gibi bazı bilgilere İnternetteki Vikipedi Özgür Ansiklopedisi’nden ulaştım. http://tr.wikipedia.org/wiki/Trablusgarb_sava%C5%9F%C4%B1
[3] Nazmi Songar, Rahmetli Prof.Dr. Ayhan Songar’ın babasıdır.
[4] Tarihçi Orhan Koloğlu ile futbolcu ve Spor yazarı Doğan Koloğlu’nun babası Suut Sadullah Koloğlu, Türkiye’nin muhtelif yerlerinde Kaymakamlık ve Valilik yaptıktan sonra yeni kurulan Libya Krallığı’nın ilk Başbakanı olur. Orhan Koloğlu, şu kitabında babası hakkında ayrıntılı bilgi verir. (Orhan Koloğlu, Arap Kaymakam, 2001, Ayrıntı Yayınları)

20 Şubat 2011 Pazar

Yeniçerileri mezar taşlarına kadar tasfiye ettik

(Bellini'nin çizimiyle bir yeniçeri)

Yeniçeri ocağı kaldırılmasaydı Türk modernleşmesi farklı olur muydu?
Türk modernleşmesinin devlet eliyle yukarıdan aşağıya modernleşme olmak zorunda olmadığını düşünüyorum. Tam da bu nedenle Son Yeniçeri romanını yazdım. Biz geçmişi tasfiye etmek gibi meraklara sahibiz. Şimdi de "efendim Cumhuriyeti tasfiye edelim" diyenler var. İfrat ve tefrit arasında zihni çok gidip gelen bir millet Türk milleti bence. Samuraylık kurumunu japonlar tasfiye ettiler ama samurayları tasfiye etmediler. Biz tek tek yeniçerilerin taşlarına kadar tasfiye ettik, mezar taşlarını kırdık. Dolayısıyla bizim bu tür bir tasfiyecilikten kurtulmamız lazım.

Reha Çamuroğlu
(Atlas Tarih, Sayı:5, Sayfa:69)

İran ile ihtiyatlı yakınlık sürüyor

(Nakş-ı Cihan Meydanı / İran-İsfahan)

İran sıcak bir komşudur ve her an birlikte yaşamayı bilmek gerekir. Bugün de karşılıklı açılmanın yanı sıra her zamanki gibi ihtiyat da görülüyor.

İran devrimi 32’nci yaşını sürüyor. Bazı şeylerin bizim bildiğimiz eskiye göre değiştiğini kabul etmek gerekir. Daha ilk anda vizeler kalktı. 1986 eylülünde vizesiz olarak karayoluyla İran’a geçtiğim vakit, öbür tarafa gezmeye giden hoca ve talebe gibi grupların kaydedildiği bana hissettirilmişti. Yapacak bir şey yoktu; İran’a gitmemek gibi bir seçeneğim olamazdı.

O vakitler İran, Irak ile uzun bir savaşın içindeydi. Buna rağmen hayat daha canlıydı. Şah devrindeki şık hayat ortadan silinmişti. Gerçi o devirdeki kuzey Tahran yüksek toplumu görgüsüz veya sadece hırsız zenginlerden oluşuyor değildi. Yolsuzluk yaygın olsa da iktidar sahipleri ve onlara yakın olanlar eskiden beri hâkim olan zümreydi ve bir şıklık ortalıkta gezinirdi.

Bu tipleri 1979’dan sonra Avrupa ve Amerika’da da gördük. UNESCO’da küçük rütbeli çalışan mültecilerin içlerinde Rusça dahil iki-üç Avrupa dili bilenler vardı. Çok zevkli ve pahalı giyinirlerdi; güzel sanatların geliştiği bir ülkede, zengin koleksiyonlara sahiptiler. Bugün kendi ismi yeni rejim tarafından da affa uğrayan imparatoriçe Ferah Pehlevi böyle bir grupla birlikte Tahran’da “Ferc(Halı) müzesini kurmuş, zengin koleksiyonlar toplamış, Safevi ve Kaçar devri resimlerini toplayıp neşre başlamış ve kendi tarafından kurulan Pehlevi Vakfı eski yazmaları, abidelerin envanterini tespit etmeye, bunların ilmi yayınına ve ansiklopedik neşriyata girişmişti.

Şüphesiz ki güney Tahran sefalet içindeydi. Petrol zenginliği tüketime gidiyordu. Dehşet bir polis rejimi sürüyordu. Ama eğitim ve bilhassa yüksek tahsil ve doktora eğitimine verilen destek övünülecek düzeydeydi, İran bugün bile uzman malzemesi bakımından o günün mirasını yiyor. Ama öte tarafta geniş kitleler ortaçağ eğitimsizliği içindeydi.

Yatırımcılarımızın hayalleri iyi ama sonuç alamıyorlar
Yeni İran rejiminin bazı alanlarda İran’ın Ortadoğu’daki rolünü vurguladığına şüphe yok. Geniş ölçekli ilişkilere girişti. Yeni dönemde Türkiye ile ilişkileri de farklı safhalardan geçti. Hiç kimse 1979’dan bugüne kadar Türk-İran ilişkilerini aynı çizgi ve renk üzerinde yorumlayamaz. Karşılıklı açılmanın yanında her zaman çekince ve ihtiyat görünmektedir. Üstelik bu yaklaşımda tek taraf sorumlu tutulamaz.
(Şah Mescidi / İran-İsfahan)

Bugün İran ve Türk ticareti hemen hemen 10 milyar dolar civarındadır. Büyük kısmı gaz ve ham petrole dayanıyor ve tabii Türkiye için bilançoda olumsuz kapatım söz konusudur. Aşağı yukarı 25 yıldır Türk sanayici ve yatırımcıları bütün güçleriyle durumu tersine çevirmeye çabalıyor. Yatırımcılarımızın hamleleri kayda değer. Ama neticeyi değiştirmekte zorlanıyorlar.

Cumhurbaşkanımızın 13-16 Şubat’taki gezisi bir gerçeği ortaya çıkardı. Etkin politikada bazı verilerin değişmesi imkan sağlıyor. İran’la Türkiye’nin yüzde yüz beraber olduğunu söylemek hiçbir zaman mümkün değil. Fakat uluslararası alandaki yaklaşımları Türkiye’ye ister istemez söz hakkı kazandırıyor. Batı Avrupa’da ileri sürülen “Türkiye’nin eksen değiştirme politikası” İran’daki çevreler gözünde pek geçerli değil. Bu, yöneticiler kadar yönetilenler açısından da böyle. Dışişleri Bakanımız bunu önceki demeçlerinde açıkça belirtmişti. Artık dönem gerçekten de eksen politikasının değil durumu değerlendirmenin zamanıdır, galiba öyle de yapılıyor.

14 Şubat’ta Tahran, Mısır’a destek mitingi ile sarsıldı. Hükümetin düzenlediği bir gösteri değildi. Bu farklılıklar İran için önemli ve gözlemlenen oydu ki, göstericiler rahatsız edici biçimde sınırı aştılar.

Cumhurbaşkanımızın resmi gezisi sırasında kalabalık kitleler başkanı ve heyetini büyük tezahüratla karşıladılar; “Yaşasın Türkiye” sedaları bütün protokol kaidelerini alt üst etti. Kalabalık muhteşemdi. İran sıcak bir komşudur ve her an birlikte yaşamayı bilmek gerekir. Bunu siyasi ve iktisadi alanda olduğu kadar kültürel alanda da gözlemek mümkün.

Hoş görünümlü, romantik şehir
İsfahan’ı Şah zamanından hatırlayanlar bu şehre hususi önem verildiğini, hatta 1960’larda eski bir kervansarayın ve kışlanın tadiliyle inşa edilen otelin, o dönemin İran’ı ve hatta Türkiye taşrası için dahi lüks sayılacağını bilirler. Geçen dönemde şehre bir durgunluk çökmüştü, son yıllarda turizmin belirli ölçüde artmasıyla İsfahan yine canlanmaya başladı.

Bir şeyi takdir etmek lazım; İran yönetimi ve halk, İsfahan ve Yezd gibi geleneksel şehirlerin tarihi yapısını ve çevreyi korumakta son derece başarılı ve hassas hareket ediyor. İsfahan’da gökdelen yok, müsaade edilmiyor. Yapımı denendi fakat yıkıldı. Üzerinde ısrarla durulan nokta, sadece şehirdeki abidelerin değil, civardaki tepelerin dahi profiline dikkat edilmesidir.

İsfahan her zaman hoş görünümlü, romantik bir şehir. 17’nci asrın Nakş-ı Cihan meydanı ve üstündeki Mescid-i Şah, Molla Lutfullah Camii, Âli-Kapı yani (Bab-ı Âli binası), Kayseriye Çarşısı gibi yerler dışında biraz ötedeki Selçuklu döneminin ünlü Mescid-i Cuma’sı ve civarındaki eski mahalle bile mütevazı ölçüleri içinde korunuyor. Cumhurbaşkanlık heyeti bunu herhalde dikkate aldı. 17’nci asırdan beri buraya yerleşen Kayserililerin iktisadi başarıları malum, ama eski Kayseri’nin İsfahan kadar korunamadığını bizim nesil çok iyi bilir.

Ülkenin en seçkin mutfağı
Son durak Tebriz’di. Tebriz; İran İlhanlı devletinin ve İlhanlı Moğollarından sonra Türk devletlerinin başkentidir. Tebriz’den başkenti İsfahan’a nakleden Safevilerdir. Bütün bunlara rağmen kuzeydeki Azerbaycan eyaletinin başkenti hep Tebriz kaldı. Soğuk, sert iklimine rağmen Tebriz, 13’üncü asırdan beri en iyi mimarların, nakkaşların bugün de İran’ın en seçkin mutfağının bulunduğu şehirdir.

Tebriz, Azer Türkçesi konuşur. Şehriyar gibi büyük bir Türk şairinin ülkesidir ve şehirde 400 tane büyük şairin gömülü olduğu “Şairler Anıt Mezarı” vardır. Tebriz aydınlarının yani güney Azerbaycan’ın kuzey Azerbaycan’a göre bir üstün tarafı vardır. İran’a sahip çıkarlar. Farsçayı çok iyi bilirler. Ama kendi Türkçelerini de o derece de iyi kullanırlar ve kendi aralarında onu konuşurlar. Fars kültürü onlara hâkim olmuştur. Ama onlar kendi Türkçelerini de korudukları için Fars ülkesine hâkim olmuşlardır.

Azerbaycan mıntıkasında Türkiye’nin yatırımları artıyor, bu bölgenin aydınları yanında fevkalade etkin bir işadamı zümresi de vardır. İçlerinde Ali Polat gibi duayen işadamlarının İran ve Türk kültürüne de uzman derecede vâkıf oldukları görülür. Tebriz’in aydınları ile görüşmek insana haz veren bir imtiyazdır. Lakin şehirde İsfahan ve Yezd’in aksine imar düzeninde bir düzensizlik gözleniyor. Yapılaşma pahalıdır ve öbür şehirler gibi ne çağdaşlığa ne de gelenekselliğe dikkat edilmediği anlaşılıyor.

Tebriz siyasi atmosferin yüksek olduğu bir şehirdir. Başta Seyyid Ahmed Kesrevi olmak üzere çağdaş İran tarihinin bütün önemli devrimcileri bu bölgeden çıkmıştır. 1905 meşrutiyet devrimi burada başladığı gibi 1979-80 devrimi de burada patlamıştır. Bununla birlikte Tebriz’in iktisadi vaziyeti bugün diğer büyük şehirlerin gerisinde kalmış gibi görünüyor; rakamlar da bunu doğrulamaktadır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 20.02.2011)

19 Şubat 2011 Cumartesi

Osmanlı'da Kürt Alevi ile Türk Alevi arasında bir fark var mıydı?

Osmanlı Türk devletiydi. Resmi dilin, ulemanın, ordunun dilinin Türkçe olması ve basılan ilk kitabın Vankulu Lügatı olması Osmanlı'nın Türk devleti olduğunu, Türkçeyi tercih ettiğini gösteriyor ama Türk'ün tercih edildiği anlamına gelmiyor. Osmanlı sosyal ve siyasal uygulamalarda Türk ile Kürt arasına, Türk ile Arap arasına, Müslüman ile Arnavut arasına hiçbir ayrım koymadı. Dolayısıyla Alevi Kürt'e, Alevi Türk'ten daha iyi ya da daha kötü davranması için hiçbir sebebi yoktu Osmanlı'nın. Herhangi bir pozitif ya da negatif ayrımcılık için sebebi yoktu. Elbette ki Alevi Kürtlerin kültür farklarından gelen farklı uygulamaları olur zaman zaman ya da nüanslar olabilir. Ege'de Akdeniz'de Tahtacı Alevilerin Alevilik uygulamalarıyla, Sivas'taki Kürt Alevilerin ritüeli aynı şekilde sürdürdüğünü söylemek mümkün değildir. Mesela teorik olarak kadın erkek eşitliğinin pratikte kültür farklarına uğramadığını söylemek mümkün değildir. Zaten teolojik hakikat sosyal hakikate karşılık gelmez.

Reha Çamuroğlu
(Atlas Tarih, Sayı:5, Sayfa:66)

13 Şubat 2011 Pazar

Mısır'ın fethi Osmanlı'ya dünya hâkimiyetinin kapılarını açmıştı

İstanbul'un fethi kadar önemli olan Mısır'ın fethiyle Osmanlı Devleti'nin ticaret yollarına hakim olup, hazineye büyük gelirler sağlanmasıyla bir dünya gücü olmaya giden yolda önemli bir dönemeç geçilmişti.

16. yüzyılın başlarında Memlükler ile Osmanlılar'ın ilişkileri iyi durumdaydı. Ancak Memlükler, 1514'teki Çaldıran Savaşı'ndan sonra Safeviler'le antlaşma yapması ilişkiler bozuldu. Osmanlılar'ın, Maraş ve civarında hüküm sü­ren Dulkadirli Beyliği'ni ortadan kaldırmaları durumu daha da gerginleştirdi. Memlük hükümdarı Kansu Gavri'nin, Dulkadirli Beyliği'nin, son bey olan Alaüddevle Bey'in oğluna verilmesini iste­mesi ve İran üzerine yürüyen Osmanlı ordusuna karşı harekete geçmesi üzerine, Yavuz hedefini değiştirip, Memlük toprakla­rına girdi. 24 Ağustos 1516'da Halep yakınlarında Merci­dabık'ta meydana gelen savaşta hiçbir varlık göstereme­yip, hükümdarlarını kaybeden Memlük ordusu büyük bir yenil­giye uğradı. Bugün Suriye, Filistin, İsrail, Lübnan ve Ürdün bulunduğu topraklar Osmanlılar'ın eline geçti.

GEÇİLMEZ DENEN ÇÖLÜ GEÇTİLER
Yavuz, Mısır'da hükümdar seçilen Tumanbay'a, Osmanlı'ya tâbi olup, vergi vermek şartı ile Gazze'den itibaren Mısır'ı bırakmayı teklif etti ancak Tumanbay kabul etmedi. Memlükler, Yavuz'un çölü aşmaya cesaret edemeye­ceği inancındaydılar. Osmanlılar'ın çölü geçmeye teşebbüsleri hâlinde ise, ordularının büyük bir kısmı zayiata uğrayacak ve kalanı da yorgun bir halde yakalanıp yok edilecekti. Ancak Yavuz'un çölü geçmek için yaptırdığı gözlemlerden sonra, yağan yağmurların da yardımıyla Osmanlı ordusu Sina çölünü rahatlıkla geçti.

Kahire'nin kuzey doğusundaki Ridaniye mevkiinde 22 Ocak 1517'de meydana gelen savaşta Memlük kuvvetlerini bir kez daha mağlup etti. Bu mağlubiyete rağmen Tumanbay pes etmemişti. Kahire'de Sokak savaşlarıyla Osman­lı'ya karşı koymaya çalıştı. Tuman­bay'ın yakalanıp 19 Nisan 1517'de asılmasının ardından Mısır, tamamen Osmanlı hâkimiyetine girdi.

MISIR'I FETHETTİK HAZİNE DOLDU
Osmanlılar'a karşı direniş bittikten sonra, ülkede Osmanlı düzeninin kurulması için faaliyete geçildi. Mısır'da çeşitli bölge­lere Osmanlı beyleri atanmak istenmiş, ancak geçiş döneminde halkı Osmanlı idaresine alıştırmak için mahalli gelenekleri ve kanunları tanımaları sebebiyle Memlük (kölemen) unsuru idari mekanizmadaki eski yerlerinde bırakılmışlardı. Osmanlı idare­sine itaatleri daha güvenli görülen Arap şeyhlerine bazı malî ve idarî haklar verilerek, Memlük beylerine karşı bir denge oluş­turulmaya çalışıldı. Yavuz yaklaşık sekiz ay Mısır'da kalıp, Osmanlı düzenini bir ölçüde kurduktan sonra durumu şüpheli görülen bir kısım bey ve kadıları yanına alarak İstan­bul'a döndü.

Suriye ve Mısır'ın ele geçirilmesiyle Osmanlılar, Hindistan ticaret yollarının önemli bir kısmına hakim oldular. Portekizlile­r'in, Arabistan Yarımadası'nda ilerlemeleri durduruldu ve bu sa­yede Hindistan'dan mal akışının önemli bir kısmı tekrar Osmanlı ülkesi üzerinden Avrupa'ya yapılmaya başlandı. Mısır'ın fethedilmesi Osmanlılar açısından İstanbul'un fethi kadar önem­liydi. Mısır'ın alınmasıyla Hindistan ticareti dolayısıyla, buradan elde edilen gelirler Osmanlı İmparatorluğu'nu ekonomik yönden güçlendirdi. Mısır'ın vergi gelirleri direkt olarak Osmanlı hazine­sine gönderilirdi.

MISIR'DA OSMANLI DÜZENİ
Hayır Bey valiliği döneminde Memlük kanun ve gele­nekleri ile Osmanlı düzenini bir ölçüde birbirine uydurarak, fazla bir sorun çıkmadan Mısır'ı yönetti. 1522'de ölümü­nün ardından başlayan karışıklıklar bir türlü sona ermedi. Osmanlı düzeninin tam olarak kurulamaması üzerine 1524'te İs­tanbul'dan Veziriazam Makbul İbrahim Paşa bir grup devlet adamı ile beraber Mısır'a gönderildi. İbrahim Paşa du­rumu inceleyip, Mısır ileri gelenlerini ve halkı dinleyerek, son­radan çıkarılmış vergi ve angaryaları kaldırdı. Veziriazam yap­tığı araştırmalar sonucunda Mısır'ın eski kanunlarını düzeltip, Mısır için yeni bir kanunnâme hazırladı ve bu kanun padişa­hın onayından geçtikten sonra yürürlüğe girdi. İbrahim Paşa­nın bu icraatı ile Mısır'da Osmanlı düzeni kurulmuştu.

Osmanlı İmparatorluğu, Mısır'da hâkimiyetin tek bir gru­bun eline geçmemesi için bir denge siyaseti izlemeye çalıştı. Mısır'ın Osmanlılar'dan önceki hakimleri olan Memlüklere dokunulmamış, beylerbeyi ve yeniçerilerin Mısır'da tek başlarına haki­miyet sağlamalarının önüne geçebilmek için denge unsuru olarak kullanılmışlardır. Beylerbeyi, yeniçeriler, Memlükler ve Arap şeyhleri ile kadılar birbirlerine karşı kullanılarak, birisinin fazla nüfuz kazanıp, merkezi idareye karşı güçlenmesi önlen­meye çalışılmıştı.

MISIR'DA TÜRK HÂKİMİYETİ
Mısır'da çok erken tarihlerde Türk hâkimiyeti başlamıştı. Tolunoğulları (868-905), İhşîdîler (935-969), Eyyûbîler (1171-1250) ve Memlükler (1250-1517) tarihleri arasında Mısır'da hâkimiyeti ellerinde tuttular.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 13.02.2011)

İhtiyarlığa Övgü ya da Sultan Murad'dan Fatih'e Nasihat

Haftasonu bir çırpıda okuduğum bu değerli kitap için öncelikle Çamlıca Basım Yayın'da emeği geçen tüm çalışanlara teşekkür ediyorum. Gerçekten okurken bol bol not alabileceğiniz, üstelik sadece 60 sayfadan büyük öğütler çıkarabileceğiniz bir eser. II.Murad'ın, evladı Fatih'e hayatın her noktasından öğütlerini nakleden kitabı, Harun Tuncer hazırlamış. Arşivimdeki özel kitaplardan biri oldu.

***

Şimdi Ey Oğul!

Bu dünyada üç türlü insan vardır:

Biri; akıl ve fikri yerinde, tedbirli ve hiçbir mantıksızlığı olmayanlar

İkincisi; kendilerinden böyle olmayan, tuttukları yolun doğru ve eğri olduğunu kendileri bilemeyen, fakat nasihat edildiğinde bunu kabul eden akıllılar ki bunlar işitip kabul ettikleri nasihatlerle amel ederler.

Üçüncüsü ise, ne kendileri bir şeyden haberdar olan ve ne de yapılan ikazlara, nasihatlere kulak asanlar, bunlar kendi istediklerini yapar ve her şeyi bildiklerini sanırlar. Ve bunlar diğerlerinden daha alçaktırlar.
Sakın üçüncülerden olma!


- İhtiyarlığa Övgü ya da Sultan Murad'dan
Fatih'e Nasihat
- 13,5 x 19,5 cm
- ISBN: 978-9944-905-84-8
- İstanbul 2010
http://www.camlicabasim.com/index.php?sayfa=urundetay&id=126

“Türk Hava Kuvvetleri Tarih Sempozyumu”

Aslında uçuş tarihi daha önceki sayısız denemelere ve insanoğlunun bir anlamda balonla yüzyıla aşkın bir süre önce havalanmasına rağmen, Wright kardeşlerin 1903 Aralık’ındaki uçuşuyla başlar. Türkiye’de askerler Mahmut Şevket Paşa’nın Harbiye Nazırlığı zamanında 1912’de bir anlamda hava kuvvetlerini ilk ölçekte teşkil ettiler. İtalya 1911, Trablusgarp savaşı sırasında 28 uçaklık filosunun dokuzunu bugünkü Libya’ya keşif ve bomba atmak için göndermişti ama bu uçakları oradaki Türk subaylar ve yerli Libyalılardan oluşan kuvvet düşürmeyi bilmiştir, tabii ki yer savunması ile... Gerçek anlamda havacılık zaferi 1915’te Çanakkale savaşları sırasında olmuştur. Daha önce Fethi, Sadık ve Nuri beylerin yolda şehit düşmelerine rağmen; İstanbul- Kahire seferi Yüzbaşı Salim ve Erkan-ı Harp yüzbaşısı Kemal bey tarafından tamamlanmıştır. Şam’da hava şehitlerimizin Emeviye Camii yanındaki Selahattin Eyyubi’nin türbesi yanına gömüldüğünü biliyoruz. Bu tarih yani Şubat 1911 hava kuvvetlerimizin 100. yılı için önemlidir.
Bu tarihin üzerinde durmalıyız, bizim kuşak eğitimimizdeki boşluk dolayısıyla Birinci Dünya Savaşı’ndan harp eden diğer modern ordular gibi Türklerin de pilotları olduğunu ve tayyarenin savaşta kullanıldığını “Arabistanlı Lawrence” filminde öğrendik. Oysa pekala Avrupa’daki modern ordular gibi Türkler de havacılığa aynı dönemde başlamış ve Birinci Büyük Harb’e katılmışlardır.

Bu hafta salı ve perşembe günleri Harbiye Müzesi’ndeki “Türk Hava Kuvvetleri Tarih Sempozyumu”nda 2,5 gün boyu 30’u aşan bildiri ile bu konular ele alındı. Doğrusu bilinmeyenler bilinenlerin çok üstündedir. Şunu da söyleyeyim, girişte gösterilen belgesel öğreticidir; televizyonlarda gösterilmesi yararlı olur. Osmanlı ordusu 19. asırdan beri piyade ve topçu eğitiminde kurmay sınıfının teşekkülü ve bunun gerektirdiği alt yapıyı yaratmak için çağdaş ordulara teknik bakımdan uyum savaşındadır. Havacılık da bu bütünün bir parçasıdır. Nitekim imkânsızlıklara ve çok daha az sayıda tayyare olmasına rağmen pilot eğitimine erkenden başlanmıştır. Havacılık tarihi çalışmalarına bu bakımdan önem verilmesi gerekiyor.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 13.02.2011)

Osmanlı’da eğlence

Millet padişahların içki merakını yabancı gelinlere bağlamıştır. Dönemin bazı yazarlarının kaleme aldıkları bugünküleri de yanıltmaya devam ediyor. Bu bakımdan Halil İnalcık’ın eseri çok önemli ve doğru bir başlangıcı işaret ediyor.

Bir toplumda ziyafet, eğlence, dans ve zevk kaçınılmayan faaliyetlerdir. Zannetmeyin ki bu sadece belirgin düzeydeki bir topluma has istek ve hazdır. Ancak barbarlar bu eğlenceleri barbarca yapar, ortalık birbirine girer; medeni toplumlarda ve bilhassa yönetici çevrelerde ise eğlencenin, ziyafetin ve üzümün bulunduğu her yerde içildiği aşikâr şarabın; çok sıkı adap kuralları, tören, protokolla sınırlandığı açıktır. Sarhoşluk ve pespayeliğin bu meclislerde yeri yoktur. Hükümdar meclislerinde eğlence mutlaka musiki ve şiirle süslenir. Şark dünyasında ta firavunlardan beri bu gibi törenlerin kuralları vardır. Müslüman dünyada da bu kuralları ele alan kitaplar “Nasihatname” ve “Letâif” gibi eserler ve kullanılan fabller (Beydaba’nın Kelile ve Dimne’si ) İslamiyetten çok öncesine uzanan kaynaklardan gelir. Aşk edebiyatı olduğu kadar erotik edebiyata girebilecek “Binbir Gece Masalları” veya Hind’in “Kamasutrası”ndan gelen velev bozulmuş bir gelişmeyi temsil etse de “bahnameler” bu fasıldandır. Hind ve Sasani kaynakları geleneğin başında yer alır.

Osmanlı şiirini ortaya koyuyor
Bütün bu zenginlikten kim söz edecek ve kim bunları derleyip toplayacak? Tabii ki Halil İnalcık hocamız. Fars edebiyatı ve Osmanlı şiirine vukuf konusunda yeni nesillere örnek teşkil edecek bir çalışma “Has-Bağçede ‘Ayş u Tarab” İş Bankası Yayınları’ndan çıktı. Burada Halil hocanın İrani gelenek üzerinde onlarca klasik eseri ele aldığı ve İran Selçukluları ve Anadolu Selçukluları üzerinden Osmanlı dönemine uzandığı görülüyor. Hocamız hem Türk musiki tarihini, hem İran edebiyatını ve Osmanlı şiirini bütün örnekleriyle ortaya koymaktadır
.

Ta İran’da Keykaavus’un “Kaabusnamesi”nden 16. yüzyılın ironik üsluplu dahi yazarı Gelibolulu Mustafa Ali’nin “Mevaid’un nefais fi’l Kavaid’ul Mecalis/ Meclis Kaidelerinde Nefis Maddeler” başlıklı eserine kadar bir etiket ve kaide edebiyatı yorumlanıyor. Osmanlı hiç şüphe yok ki 15. yüzyılda Semerkant ve Buhara medreselerinin astronomi ile matematik ve coğrafya bilgisi gibi Timurlular dünyasının meclis kurallarını da izlemiş görünüyor. Bu tahmini delille beslemek uzun yıllar süren bir mesainin eseri olan bu kitapta görülür. Unutmayalım Hüseyin Baykara’nın meclislerindeki şiir ve edebiyat kültürü ve sıkı kurallara bağlı eğlence Osmanlı edebiyatında defaatla zikredilerek ve bir model olarak “Baykara Meclisleri” diye ele alınmıştır.

İçkiye düşkün olanlar vardı
Osmanlı padişahlarının içinde II. Bayezid gibi sofu olanlar Sultan Reşat gibi beş vakit namaz kılanlar, Sultan Abdülhamit gibi içkiye belirli bir yaştan sonra hiç iltifat etmeyenler, Kanuni Sultan Süleyman ve Yavuz Selim gibi perhizkârlar vardır. Bu bir ailedir ve insan cemiyetidir. Hiç şüphesiz ki içkiye ve işrete düşkün olanlar da vardır ama her şeyin kuralı vardır. Mesela II. Murad’ın içki ve yemek düşkünü olduğu belirtiliyor, ama emperyal etiketin en çok bu devirde Şark edebiyatından tercümeler yoluyla öğrenildiği ve dikkat edildiği de görülüyor. Bu meclislere dair pespayelik olayları pek kulağa gelmemiştir.

Halk ve dindarlar hükümdarın içki içmesinden hoşlanmazdı, Halil hocanın işaret ettiği üzere; Selçuklu devrinde Kadı Tırmızi bir ara Bizans İmparatoru Laskaris’e sığınan I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in içki meclislerini bu Bizans’a sığınma döneminde edinilen bir kötü alışkanlık olarak tenkit ederdi. Millet padişahların içki merakını yabancı gelinlere bağlamıştır. Dönemin bazı yazarlarının kaleme aldıkları bugünküleri de yanıltmaya devam ediyor. Kimse bu işin arkasındaki edebiyat ve protokol düzenini merak edip incelemiyor. Bu bakımdan Halil İnalcık hocamızın bu eseri çok önemli ve doğru bir başlangıcı işaret ediyor. Edebiyat ve idare tarihçilerinin izlemesini umut ederim.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 13.02.2011)

8 Şubat 2011 Salı

Balkan Savaşları ve I.Dünya Savaşı Döneminde Kadın

Osmanlı toplumunda ulusal kimliğin oluşumunda Balkan Savaşları önemli bir dönüm noktası olmuştur. I. Dünya Savaşı yılları savaşan diğer tüm devletlerde olduğu gibi, Osmanlı-Türk kadınlarını da ülke sorunlarıyla bütünleştirirken kadınlar, kendilerini hem cephe gerisinde hem de cephe de bulmuşlardır.

Aynı dönemde İstanbul’da Darülfünun Konferans Salonu’nda kadınların konuşmacı olarak katıldıkları iki toplantı düzenlenir. Halide Edip, Fatma Aliye, Nigar Hanım gibi meşhur isimler de vardır.

I. Dünya Savaşına Katılan tüm ülkelerin kadınları, savaş ekonomisinin dayattığı koşullar sonucunda ekonomik yaşam içinde yer alacaklardır. Batı'daki örneklerinde olduğu gibi kadınlar savaş nedeniyle silah fabrikalarında, imalathanelerde çalışmaya başlamışlardır. Osmanlı toplumunda daha önce gerekli eğitimi almış kadınlar öğretmenlik, hemşirelik gibi mesleklerde çalışırken savaş gündemi, toplumda değer yargılarının değişmesini sağlayacak olan mesleklere girişi belirleyecektir.

9 Şubat 2011 Çarşamba günü saat:18.30'da, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde.

7 Şubat 2011 Pazartesi

"Harem Osmanlı cemiyetine kadın yetiştirmiştir"

Fatih Belediyesi öncülüğünde Aya İrini Kilisesi'nde düzenlenen "Muhteşem Kanuni Asrı Sempozyumu"nda konuşan Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı, Türk sinemasının tarihi filmleri çevirirken birtakım bilgileri doğru edinmek düzeyinde olmadığını söyledi. Ortaylı, "Sinemamızda eskilerin yetişmesini beklemek mümkün değildir. Bu sadece sinemacılarımızın yeteneği ve bilgi birikimlerinin değil, doğrudan doğruya Türk tarihinin, merasimleri ve adetleri tanımayan, günlük hayatı sarayda ve dışarıda henüz tespit edemeyen Türk tarihçiliğinin kabahatidir" diye konuştu.

''Muhteşem Süleyman ve Avrupa'' konulu konuşma yapan Ortaylı, Osmanlı'nın siyasi yapısını, askeri yapısını, dünyayı değiştiren fiziki yapısını uzun Kanuni asrına borçlu olduğunu belirtti.

"TOPKAPI ARŞİVLERİ OLMAZSA AVRUPALI HİÇBİR DEVLETİN TARİHİ YAZILAMAZ"
Osmanlı'nın 46 yıl içinde bir medeniyet haline geldiğini vurgulayan Ortaylı, "Eğer Topkapı'nın arşivleri olmasa, eğer Türk imparatorluğunun kalıntıları olmasa bugün Avrupa'nın hiçbir devletinin tarihi yazılamaz. Bu bize kuru bir iftihar ve gururdan çok büyük bir mesuliyet gerektirmektedir. Kanuni Sultan Süleyman ve Fatih, asırların her arşivi Türklerin birinci derecede korumakla mükellef oldukları kalıntılardır. Bunlara gereken ihtimamı göstermezsek, sadece kendimizin değil, bütün yakın doğunun ve Avrupanın tarihine en büyük zararı vermiş oluruz" dedi.

"TÜRK SİNEMASI DOĞRU BİLGİ EDİNEMİYOR"
Türk sinemasının tarihi filmleri çevirirken birtakım bilgileri doğru edinme düzeyinde olmadığını söyleyen Ortaylı, "Sinemamızda eskilerin yetişmesini beklemek mümkün değildir. Bu sadece sinemacılarımızın yeteneği ve bilgi birikimlerinin değil, doğrudan doğruya Türk tarihinin Türk sanat tarihçiliğinin, merasimleri tanımayan, adetleri tanımayan, günlük hayatı sarayda ve dışarıda henüz tespit edemeyen Türk tarihçiliğinin de kabahatidir" diye konuştu.

Dönemin gerçeklerini anlatan tarihi kaynakların çoğunluğunun yabancılara ait olduğunu vurgulayan Ortaylı, "Büyük padişahlarımızı Harem'e kapattılar diyerek gürültü çıkartmanın bir anlamı yok. Harem büyük bir müessesedir. Sizin bildiğiniz gibi Harem değildir. Harem ön planda padişahın evidir. Harem Osmanlı cemiyetine kadın yetiştiren önemli bir kurumdur. Oradan çıkan kadınların çok azı padişahın karısı olmuştur. Onların çoğu devlet adamları için yetişen kadınlardır. Bu nedenle Harem'de önemli ve büyük bir eğitim veriliyor" dedi.

"HAREM'İ KİMSEYE TAVSİYE ETMEM"
"Muhteşem Yüzyıl" dizisindeki gibi harem ağalarının elinde kırbaçla Harem'e girmediğinin altını çizen Ortaylı, şöyle konuştu: "Harem'in inzibatı kalfalara ait. Mesela dizide padişah kadının yanağından öpüyor. Hiç gördünüz mü? Kendilerine göre tarih yazıyorlar. Buna etiket tarihi denir. Bunu tespit edebilmek için minyatür uzmanı olmak gerekir. Filmciler ezbere konuşuyor. Harem'de çok katı bir disiplin var. Harem'i kimseye tavsiye etmem. Zaman makinesiyle eskiye gitsem medresede yetişmeyi tercih ederdim."

Konuşmasında Kanuni'nin yaptığı eserlere de değinen Ortaylı şöyle konuştu:

"Keşke bu film için gösterilen hassasiyeti Süleymaniye Camisi için de gösterebilseydik. Belediye burada bir çalışma yapıyor. Ancak onları bu konuda yalnız bıraktık. Caminin tadilatını yakından görmedik. Hemşeri kitlesi belediyeye bir destek vermedi."

"ELEŞTİRENLER DAHA İYİSİNİ YAPMALI"
İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Emre Bilgili ise, sempozyumun "Muhteşem Yüzyıl" dizisinden esinlenerek düzenlendiğini söyleyerek, "Olaya pozitif yönden bakmamız gerekli. Dizi başladıktan sonra çok eleştirildi. Bu da dizinin çok seyredilmesine sebep oldu. Tepkiler tabii ki olacak. Bu olay şunu ortaya koymalı; daha iyisini eleştirenler yapmalı. Madem eleştiriyoruz, katılmadığımız hususlar var, Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan bu değilse, harem dediğimiz eğitim kurumu sadece entrikalardan ibaret değilse, bunu böyle düşünenler daha büyük bir yapımla Kanuni'nin muhteşem dönemini ortaya koymalı" dedi.

Osmanlı'nın çok zengin bir yapıya sahip olduğunu belirten Bilgili, "Önemli olan bunların tarihi gerçeklere uygun düşmesi. Ancak benim üzüldüğüm bir şey var. Kanuni'nin bu muhteşem dönemini sadece diziden öğrenenler Kanuni Sultan Süleyman, Hürrem Sultan, Valide Sultan denince akla dizideki rol gelecek. Biz biliyoruz ki gerek Kanuni Sultan Süleyman, gerek Valide Sultan, Hürrem Sultan ve harem sadece bunlardan ibaret değil. Asıl yapılacak icraat bundan daha iyisini ortaya koymaktır" diye konuştu.

Özge Eğrikar - AHT
(Habertürk, 06.02.2011)

6 Şubat 2011 Pazar

Müzeye yeni düzen şart

Çok kişi bilmez fakat Türkiye’nin ilk arkeoloji müzesi, Semavi Eyice hoca tarafından yıllar önce İstanbul Ansiklopedisi’nde yazılan “Arkeoloji Müzeleri” maddesinde betimlendi. O tarihte Tophane müşiri olan Rodoslu Fethi Ahmet Paşa (İstanbul’un sevimli yazarı Sermet Muhtar Alus’un dedesi) mehterhaneden kalma birtakım askeri silahların, sancağın, tabloların saklandığı Aya İrini kilisesini bir arkeoloji müzesine çevirmiştir. Benim de daha evvel bir makalemde bahsettiğim gibi Tanzimatçılar imparatorluğun dört bir köşesinden arkeolojik malzemeyi İstanbul’da topluyorlardı. Sonraları bu müze dar gelince aşağıda Çinili Köşk de kullanılmaya başlandı. Bilhassa Dr. Dethier’nin Maarif Nezareti tarafından müdür olarak tayin edildiği dönemde ilmi bir katalog da hazırlandı.

Şurası bir gerçek; Topkapı Sarayı’nda da bir müze fonksiyonu vardı, üstelik bu sadece sarayın kendi malzemesi değil antik sikkelerin de toplandığı bir koleksiyondu. Mesela Kırım savaşı sırasında yararlı diplomatik faaliyetlerinden dolayı Avusturya seferi Baron Prokesch von Osten’e 50 küsur parçalık Helenistik dönem sikkeleri hediye edilmişti. Ünlü arkeolog ve diplomat bunları Avusturya müzelerine devretti.

Osman Hamdi Bey’in Türk arkeoloji müzesini, daha doğrusu o zamanki adıyla Asar-ı Atika Müzesi’ni kurduğu doğru değildir. Bu kuruluşun öncülerini iyi bilmek gerekir. Ama fiziki görünümüyle bugünkü arkeoloji müzeleri onun gayretinin ve Sultan II. Abdülhamid ricalinin anlayışının bir eseridir. Mesela Arkeoloji Müzesi’ni, bir arkeoloji müzesinin ötesinde ilmi merkez haline getiren zengin kütüphane; o devrin genç sadrazamı, beynelmilel alanda tanınan bir matematikçi ve tarihçililik vasfına da sahip Mareşal Ahmet Cevat Paşa’nın hediyesidir. Üç dildeki eserler ve Osmanlıca tarih yazmalarının dahi bulunduğu müzenin kütüphanesi bugün bile beynelmilel değerini koruyor. Ancak içinde önemli eserlerin ve süreli yayın ve envanter derlemelerinin bulunduğu kütüphanenin yenilenmesi gerekir.

Darphane binası yetmez
1894’te mimar Vaullary’nin Osman Hamdi Bey’in Sayda’da bulduğu “ağlayan kadınlar” lahdini model alarak yaptığı müze binası en başta eski Lübnan ve Fenike kaynaklarını, bu bölgeye ait mumyaları, saniyen Adıyaman’da Kommagene krallığı ve Mezopotamya’daki kazılarından elde edilen eserleri içerir. Gazi Edhem Paşa’nın Yunan muharebesi sırasında Taselya’dan getirdiği Gayya başı gibi eserler de buna dahildir. Ayrıca Arkeoloji Müzesi’nin şark eserleri bölümü 10 bini aşkın çivi yazısı tablet ve önemli eserleri içerir. Marmara bölgesi dahil civarda çıkan eserler bu müzeyi doldurmuştur.

Bakan Ertuğrul Günay ve İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürü Prof. Dr. Ahmet Emre Bilgili’nin ısrarla üzerinde durdukları proje dikkate alınmalıdır. Arkeoloji Müzesi imparatorluk arkeoloji müzesi olarak bırakılmalı, bilhassa Marmaray kazısından çıkan zenginlikler ve devamlı müzeye akan buluntular yeni bir arkeoloji müzesinde toplanmalıdır. Bu kaçınılmazdır. İstanbul arkeoloji müzelerinin zengin sikke koleksiyonlarını, seramik koleksiyonlarını ve yeni buluntularını bazılarının zannettiği gibi Topkapı Sarayı’nın bahçesindeki Darphane barındırmaya yetmez. Gerekli olan yeni bina uygun bir yerde inşa edilmeli ve eski Asar-ı Atika yahut İmparatorluk Arkeoloji Müzesi, yenisi de İstanbul Arkeoloji Müzesi olarak düzenlenmelidir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 06.02.2011)

Prenseslik zor meslek

Neslişah Sultan kendi köşesinde kalan, sıkıntılarını anlatmayan bir hanedan üyesidir. Gençlerin bu saygın kişiliği tanımasını isteriz, Murat Bardakçı’nın kitabı bu açıdan önemli bir katkı olacak.

Osmanlı prenseslerinin isimlerinin sonuna “sultan” unvanı eklenir. Ancak hanedanın erkek üyelerinin, yani padişah ve şehzadelerin kız çocukları bu unvanı alır. Padişah doğuran valide sultanlar da bu unvanla anılmıştır; bir de tarihte Kanuni Sultan Süleyman’ın resmen nikah kıydığı ve bu unvanı verdiği Hürrem... İmparatorluk prensi olan şehzadelerin idam ve siyaseten katl endişesi tabii ki hanedanın sultanları için söz konusu değildi. Ama sultanların hayatı da hiç sanıldığı kadar rahat geçmemiştir. Özellikle son dönem hanedan üyelerinin geçirdiği büyük sıkıntılar malumdur.

1924 yılının 11 Mart gecesi son padişah Sultan Vahdettin’in kızı Sabiha Sultan ile son halife Abdülmecid Efendi’nin oğlu Şehzade Ömer Faruk Efendi’nin büyük kızları olan Neslişah Sultan, annesi ve iki kız kardeşiyle Çatalca istasyonundan Avrupa’ya kalkan eksprese bindirildiğinde henüz 3 yaşındaydı. Dönüşü olmayan bir pasaportla sürgüne gidiyorlardı. Küçük sultan evini ve oyuncaklarını özlemiş, bir köşede ağlamış, sonra da uykusuna dalmıştı.

Hanedan defterine yapılan son kayıt onunki oldu
Uzun ve renkli bir ömür önündeydi; bu renklerin içinde trajik olaylar, dünya tarihinin ünlü hanedanının üyelerinin Avrupa’daki sıkıntıları, ardından Mısır Hidiv hanedanından taht adayı Prens Abdülmunim ile olan evlilik ve şaşaalı bir hayat gelir. Ama bilhassa Yahya Kemal’in de söylediği gibi “İstanbul’un en iyi Türkçe bilenlerinden anne Sabiha Sultan’ın beslediği yurt özlemi dolayısıyla sultan kız kardeşlere dikkatle öğretilen bir Türkçe, Nice’teki Fransız lisesinden gelen mükemmel Fransızca” ve İngilizce ve Almanca. Mısır’da öğrenilen Arapça...

Neslişah Sultan şaşaanın içinde de zahmet çeken, öğrenen bir hanedan üyesiydi; kendisini tanıyanların tarih bilgisine, edebiyat, coğrafya, nebatat ve mutfak kültürüne olan derin vukufunu hayranlıkla gözledikleri bir aydın söz konusudur. Politikaya tabii ki ilgi duymuş hatta karışmıştır, nitekim 1952-53 onun Mısır’da Abdülnasır rejimi ile sıkıntılı zamanlar yaşadığı bir dönemdir. 1952’de hanedanın prensesleri (sultanlar) için çıkarılan af üzerine Sabiha Sultan Türkiye’ye döndü, kızları da onu izledi. Neslişah Sultan zaten Abdülmumin’in eşi ve Mısır hanedanının üyesi olduğu için Türkiye’ye daha evvel de girebiliyordu. Kayak, yüzme ve bilhassa binicilikteki mahareti herkesi hayran bırakmıştır. Soğukkanlı bir değerlendirişi vardır ve Türkiye’nin geçirdiği çağdaşlaşmaya herkesten fazla saygı duyduğu çok açıktır. Bu konuda muhtelif davranışları ve hatta demeçleri malumdur.

Şubat 1921’de doğduğu zaman hanedan defterine ismi “Fatma Neslişah” olarak kaydedildi. 4 Şubat günü Sabiha Sultan ile Ömer Faruk Efendi’nin kızlarının dünyaya geldiği, son padişahın doğum belgesini Babıali’ye göndermesi ve gereğinin yapılmasını emretmesiyle tarihe kaydoldu. Hanedan defterine yapılan son kayıt Neslişah Sultan’ın ismidir. Ondan sonra doğan hanedan üyeleri artık saltanat kalktığı için aile içinde kayıtlıdır. Neslişah Sultan’ın doğumu dolayısıyla bir sultana yapılan tebrik ziyaretleri, 121 pare top atılması ve padişah tarafından onun adına darp ettirilen beşi bir yerde ebadında çok az sayıda altın sikke ve de Faruk Nafiz’in (Çamlıbel) Neslişah Sultan’ın doğumu için düştüğü tarihle hanedan üyelerinin resmi tarihi kapandı:

“Cân ü dîlden söyledim Fâruk anın târîhini
Etdi dünyâ ıyd Sultan Neslişâh’ın nâmına”
(Neslişah Sultan kayak, yüzme ve binicilikte çok maharetliydi.)

1921’de Sabiha Sultan’ın Nişantaşı’ndaki konağında dünyaya gelen, sürgüne kadar Dolmabahçe Sarayı’nda yaşayan ve aslında pek de uzun olmayan ama dünyayı enine boyuna tanımayı sağlayan verimli bir eğitimle geçen Nice’teki yıllar, II. Cihan Harbi’nin hemen eşiğinde Mısır’a göç ve iki kız kardeşiyle birlikte Mısır prensleriyle izdivaç... Sultan henüz 18 yaşındadır ve 3 yaşında terk ettiği saray hayatına bu ülkede dönmüştür.

Mısır’daki askeri darbeden sonra zor günler geçirdi
Uzun Mısır yıllarında Kahire yüksek toplumunda hadisesiz yaşayan, Osmanlı hanedan üyesi olduğunu her tavrıyla telkin eden Neslişah Sultan, Mısır’daki askeri darbe üzerine siyasi bakımdan gene zor günler geçirdi; Avrupa ve ardından Türkiye... Herhangi bir aristokratın dahi kolay kabul göremeyeceği sanat çevrelerinde saygı gören bir kişilikti. Wilhelm Furtwaengler ve Willy Boskovski gibi büyük orkestra şefleri onunla görüşmekten zevk alırdı. Bazı kişilikler yaradılışları itibarıyle saygı ve hayranlık telkin ederler; bunun sadece iktidar, soy kütüğü, para ve hatta eğitimle bile ilgisi yoktur. Belki bütün bu unsurların bir miktar terkibi ve parlak bir zekanın dengeli ışımasıyla bu sağlanabilir. Basınımızdaki münasebetsizliklerden olacak, kendi köşesinde kalmayı tercih eden Neslişah Sultan’ı bu milletin hassaten gençlerinin tanımasını çok isteriz.

Geçtiğimiz cuma Neslişah Sultan’ın doğum günüydü. Yakınçağ tarihçiliğimize önemli bir katkı sayılması gereken Murat Bardakçı’nın “Neslişah - Cumhuriyet Devrinde Bir Osmanlı Prensesi” adlı 400 sayfayı aşkın yüzlerce arşiv belgesi ve mektuba, hatırata ve fotoğraflara dayanan kitabı Neslişah Sultan’a bir doğum günü armağanıdır.

Sultan Vahdettin dönemini betimleyen “Şahbaba”dan sonra son padişah ve son halifenin torunu Neslişah Sultan’ın hayatı etrafında bir dönemin tarihini ve asıl önemlisi son devirde Osmanlı hanedanını anlatan bu kitabın bir kazanç olduğunu belirtmek gerekir. Neslişah Sultan’a uzun ömürler dilerken, Bardakçı’nın da “Enver Paşa”sının bu yıl yazımının bitmesini ümit ederiz.
İlber Ortaylı
(Milliyet, 06.02.2011)

Üstad Halil İnalcık'a dair birkaç fotoğraf - 2

Evliya Çelebi, Nil Nehri'nin haritasını çıkarmış

Robert Dankoff ile Nuran Tezcan adlı iki araştırmacı, Vatikan Kütüphanesi'nde kimsenin bilmediği bir haritaya rastlamışlar. İnceleyince görmüşler ki, meğer bu, "Seyyah-ı Fakir" Evliya Çelebi'nin yaptığı Nil Nehri'nin haritasıymış. 6 metreye 1 metre ebadındaki harita, Müslümanlar "ilgisiz ve meraksız", "araştırarak gezmeyi sevmezler" türünden kaba oryantalist önyargılara son vermesi bakımından olduğu kadar bugünlerde gündemde olan Mısır'a bir Osmanlı aydınının nasıl baktığının çarpıcı bir göstergesi.

İşte Evliya Çelebi'nin 1672 yılında yaptığı hac yolculuğunun ardından bizzat keşfederek yaptığı Nil haritasından bir parça.

Mustafa Armağan
(Zaman, 06.02.2011)

Abdülhamid, Mısır'ı kaptırmamak için diplomasi savaşı vermişti

Öyle görünüyor ki, Mısır'da bir iktidar değişikliği kaçınılmaz. Dikkatler bundan böyle neler olacağına çevrilmiş durumda. İlginin Mısır'a odaklandığı bu dönemde bir yakın tarih gezisine çıkmaya ne dersiniz?

İngiltere'nin kudretli başbakanı Gladstone, bundan 129 yıl önce Parlamento'da konuşmaktadır. Elinde tuttuğu Kur'an-ı Kerim'i parlamenterlere göstererek şu sözleri söyler: "Bu kitap Müslümanların elinde kaldıkça ve Müslümanlar ona saygı gösterdikçe bizim bu ülkeye hakim olmamız mümkün değildir. Tek çare, onları Kur'an'dan uzaklaştırmaktır."

Gladstone'un sözleri İslam dünyasında şok etkisi yapar. Said Nursi'nin zihnî dönüşümünün de başlangıcını teşkil edecek olan bu konuşma, pek bilinmez ama özel olarak Mısır Müslümanları hakkındadır. Üstelik 1882'de başlayan Mısır'daki İngiliz işgali karşısında tepki gösteren tek kişi Said Nursi değildir. Asıl eli taşın altında olan, devrin padişahı II. Abdülhamid'in de baş düşman olarak hedefine yerleştirdiği isimlerden biridir Gladstone.

İşte Abdülhamid Han'ın, işgal edilmiş olsa bile kendi toprağı olan Mısır'ı teslim etmemek uğruna hangi yollara başvurduğunun ve emperyalizmle diplomasi kanalından nasıl mücadele ettiğinin çarpıcı hikâyesi.

Süleyman Kızıltoprak'ın "Mısır'da İngiliz İşgali: Osmanlı'nın Diplomasi Savaşı" (Tarih Vakfı: 2010) adlı kitabı, nadir rastlanan bir titizlikle Abdülhamid'in İngiltere'ye karşı Mısır'ı nasıl başarıyla savunduğunu gözler önüne seren bilimsel bir çalışma.

Öncelikle şunu teslim etmeliyiz ki, Abdülhamid'in Mısır'ın işgali karşısında verdiği diplomatik mücadele, bu ülkenin sömürgeleştirilmesine yönelik İngiliz politikalarını engellemiş ve geciktirmiştir. İngiltere, Abdülhamid'i anlaşma yapmaya zorlamış, hatta anlaşmanın eşiğine kadar gelinmiş ama Sultan'ın direnişini kırmak mümkün olamamıştı.

Mısır'ın İngiliz egemenliğine geçişinde Urabi Paşa isyanının önemli bir yeri vardır. Abdülhamid bu isyanı engellemek için uğraşıp didinmiş, üst üste heyetler göndermişse de engel olamamıştı. İngiltere ve Fransa, Osmanlı Devleti'ni isyanı bastırmaya çağırdı. Ne var ki, burada bir bubi tuzağı gizliydi. Eğer Osmanlı ordusu isyanı bastırırsa emperyalist ülkelerin çıkarları için Osmanlı askeri Müslüman kanı dökmüş olacaktı. Bastıramazsa bu defa da Mısır'daki egemenliği sona ermiş olacaktı. Abdülhamid müdahale etmemeyi tercih edecektir.

Bunun üzerine toplanan İstanbul Konferansı, Abdülhamid'in Mısır siyasetinin ipuçlarını verecektir. Bir kere Abdülhamid, Osmanlı Devleti'nin sorunlarının uluslararası platformlarda tartışılmasına karşıdır. Konferanslar yerine birebir diplomatik ilişkilere önem veren Abdülhamid, 1) Olayı zamana yaymak, 2) Ortaya çıkacak fırsatları yakalamak şeklinde özetlenebilecek bir dış politika izlemeye kararlıdır.

Bunun için de Avrupa dengelerini gözetmek ve bu arada kendisine bir manevra sahası bulmak peşindedir. Ahmet Davutoğlu'nun "Stratejik Derinlik"te tespit ettiği gibi elindeki imkânları ile hedefleri arasında gerçekçi bir ilişki kuran Abdülhamid, kısıtlı imkânlarla büyük idealler peşinde koşmanın bizi evdeki bulgurdan da edeceğine inanır. Bu yüzden Mısır sorununda gerçekçi davranmış, İslam Birliği siyasetini İngiltere'ye karşı sadece caydırıcı bir baskı aracı olarak kullanmaktan ileri gitmemiş, İngiltere'nin müdahale teklifinin bir tuzak olduğunu önceden görmüş ve bir maceraya girmekten kaçınmıştır.

Öte yandan Urabi Paşa'yı isyandan vazgeçirerek gelecekte Hıdiv yapmayı ve böylece Mısır'da Osmanlı nüfuzunu artırmayı da düşünmüş ve ona bir nişan göndererek ödüllendirmiş olan Abdülhamid'in bütün bu çabaları İngilizlerin Mısır'ı işgalini önlemeye yetmedi. İşgalden sonra bu defa Gazi Ahmed Muhtar Paşa "Mısır Yüksek Komiseri" olarak tayin edilmiş ve 24 yıl boyunca bu görevde kalmış, Osmanlı Devleti'nin haklarını Mısır'da savunmuştur.

Nihayet 1887'de İngiltere ile Osmanlı Devleti arasında bir anlaşma yapılma noktasına varılmıştır. Abdülhamid'in de onayladığı 4 maddelik anlaşmaya göre İngiltere Mısır'ı 1,5 yıl içinde boşaltacak, Mısır ordusunda çok az İngiliz subayı kalacak, bir isyan çıkarsa Osmanlı Devleti'nin müdahale hakkı olacak, dışarıdan bir tecavüze İngiltere ile Osmanlı ittifakı karşı koyacaktı. Nihayet Sudan ve Mısır'ın Osmanlı toprağı olduğu kabul edilecekti. İngiltere bu şartlara itiraz etti ve nihayet bazı maddelerin değiştirilmesini istedi. Buna göre Süveyş Kanalı açık bulundurulacak, İngiltere, bir miktar askeri Mısır'da bırakacak, gerektiğinde yeniden asker gönderme hakkına sahip olacak, askerlerini 3 yıl içinde geri çekecektir.

Osmanlı tarafı Mısır'ın tahliyesini bir takvime bağlamak istedikçe İngiltere ayak diriyor, müdahale hakkının sadece kendilerinde bulunmasını istiyordu. Anlaşma İngiltere'nin aslında Mısır'ı boşaltmaya niyetli olmadığını gösteriyordu. Sultan Abdülhamid anlaşmayı inceledi, yine diplomatik kanallardan anlaşmanın değiştirilmesini sağlamaya çalıştıysa da olumlu bir sonuç alamadı. Mısır'ın resmen İngiltere'nin insafına terk edileceğini gören Abdülhamid, anlaşmayı imzalamayı reddetti.

Sonuç olarak Osmanlı Devleti'nin İngilizlerin Mısır'ı işgalini tanımalarını getirecek olan anlaşmayı reddederek Mısır'ın tamamen İngiliz işgaline girmesine izin vermediğini görüyoruz. Böylece İngiltere'nin Mısır'ı ele geçirip sömürgeleştirmesinin önüne geçilmiş oldu. S. Kızıltoprak'ın tespitiyle söylersek: "Osmanlı Devleti, Mısır'daki egemenliğinden vazgeçmeyerek Mısır hükümetini ve Hıdiv'i İngiltere'ye karşı savunmasız bırakmamış, en azından kolay lokma yapmamıştır."

Abdülhamid'in bu diplomatik direnişiyle Mısır'da Osmanlı egemenliği savaşın çıktığı 1914'e kadar devam etmiş, bu tarihte İngiltere Mısır'ı himayesine almış, 1922'de ise tek taraflı olarak Mısır'ın bağımsızlığını ilan etmiştir.

Pek bilinmez ama Mısır'ın resmen elimizden çıkması, Lozan'la olmuş, Abdülhamid'in 36 yıl önce atmadığı imza Lozan'da atılmıştır. Lozan'ın 17. maddesi şöyle der: "Türkiye'nin Mısır ve Sudan üzerindeki bütün hak ve dayanaklarından feragatinin hükmü 5 Kasım 1914 tarihinden geçerlidir."

Yorum yok.

Mustafa Armağan
(Zaman, 06.02.2011)

5 Şubat 2011 Cumartesi

Yedikıta Dergisi'nin 30.Sayısı

"Doğru bilgi doğru kaynaktan alınır" düsturu ile 2005 yılından beri titiz yayıncılığına devam eden Çamlıca Basım Yayın, kültürümüze, tarihimize ve tarihimizin kaynaklarına dair yayınlarıyla ilgiyle takip ediliyor.

Çamlıca Basım Yayın bünyesinde çıkarılan Yedikıta Dergisi de Şubat 30. Sayısı'yla bayilerde yerini aldı. Yedikıta, tarihî ve kültürel konularda temel kaynaklar ve tarihî belgeler ışığında hazırlanan araştırmacı ve titiz bir yayıncılık ürünü...

Yedikıta’da Bu Ay
Yedikıta’da bu ay, “Bir Zamanlar Boğaziçi-1851” başlığıyla, Tophane’den Arnavutköy’e uzanan ve Boğaziçi’nin Rumeli yakasının büyük bir kısmını gösteren bir çizim kapağa taşınıyor. 160 yıl önce Beşiktaş ve çevresindeki kasırlar, köşkler, yalılar, camiler, askerî kışlalar, hastaneler, mezarlıklar, korular ve çiçek bahçeleriyle dalgalanan bir masal şehri bütün ihtişamıyla resmedilmiş… Beşiktaş önlerinde filo usulüne göre sıralanan Osmanlı donanmasına ait 19 parça gemiyi göstermek maksadıyla çizilerek padişaha sunulan tablo hem yelkenli ve kürekli gemilerden buharlı gemilere geçişi ortaya koyması açısından hem de Boğaziçi sahilinin büyük bölümünü tasvir edilmesi bakımından çok kıymetli. Boğaziçi’nin Rumeli yakası hakkında 1851 senesinin fiziki ve sosyo-kültürel yapısı hakkında fikir veren bu çizim, şehrin bugün çoğu şekil değiştirmiş veya kaybolmuş eşsiz güzelliklerini hatırlamamıza da imkân sağlıyor.

Her ay birbirinden original makalelere yer veren Yedikıta’da, ilk defa ortaya çıkardığı Van Gölü Canavarı hadisesine farklı bir yaklaşımla yer veriliyor. Bu kez, canavar haberinin devrin gazetelerinde nasıl yankı bulduğu üzerinde duruluyor.

Yedikıta, Bir Zamanlar Boğaziçi posteri hediyesiyle seçkin bayii ve kitap evlerinde...

Detaylı bilgi için:
http://www.yedikita.com.tr
http://www.camlicabasim.com

Yeditepe'nin İstanbul'u

Etrafı surlarla çevrili İstanbul, yedi tepe üzerine kuruludur. Mimari eserlerin en önemli kimlik olduğunu çok iyi bilen devletler, şehrin kimliğini yedi tepede ortaya koymuşlardır. Acaba, İstanbul’u “İstanbul” yapan bu meşhur tepeler ve burada bulunan en önemli yapılar hangileri?..

Osmanlı’dan önce de, Osmanlılar zamanında da gerçek İstanbul, sur içi İstanbul’udur. Ve etrafı surlarla çevrili bu şehir, yedi tepe üzerine kuruludur. Mimari eserlerin en önemli kimlik olduğunu çok iyi bilen devletler, bu şehri ele geçirmelerinin ardından bu yedi tepeyi şehrin vitrini olarak kullandılar.

Osmanlılar, bu yedi tepeye dini mimarinin en güzel örneklerini inşa ettiler ve Peygamberimizin övgülerine mazhar olarak sahip oldukları bu şehri benimsemekte hiç zorlanmadılar. Daha Fatih Sultan Mehmed Han’dan itibaren padişahlar, hanım ve valide sultanlar, sadrazamlar, devlet adamları Osmanlı mimarisinin en güzellerini, dünyada eşi benzeri olmayan bu şehre hediye etmek için birbirleriyle yarıştılar. Böylece şehir vitrininde görüldüğü üzere siluetiyle tam bir Osmanlı şehri ortaya çıktı. Çok değil, bir asır sonra Üsküdar’dan, Beyoğlu’ndan İstanbul’a bakanlar, karşılarında bir Osmanlı şehri buldular. Peki, şehrin vitrini bu yedi tepe nereler ve üzerlerinde neler var.1
İlk tepe, Sarayburnu’ndan Sultanahmet Meydanı’na doğru uzanan ve üzerinde Topkapı Sarayı’nı, Ayasofya ve Sultanahmet Camilerini ve İbrahim Paşa Sarayı’nı bulunduran tepedir. Osmanlı öncesi at yarışlarının, gladyatör dövüşlerinin ve çeşitli törenlerin yapıldığı Hipodrom denen geniş meydan da bu tepe üzerindeydi. Bu meydana Osmanlılar “Atmeydanı” derlerdi. Günümüzde ise “Sultanahmet Meydanı” olarak biliniyor. Osmanlı şehzadelerinin sünnet merasimlerini konu edinen ve Osmanlı nakkaşlarının elinden çıkan minyatürlerle süslü surname türü eserlerde Sultanahmet Meydanı’nı bolca görmek mümkün. Meydan, bu törenlerde sahne görevi görürmüş Osmanlılarda.

Sultanahmet Camii, Sultan Birinci Ahmed tarafından 1609-17 yılları arasında dönemin mimarı Sedefkâr Mehmet Ağa’ya yaptırılmış. Tek altı minareli cami olan Sultanahmet Camii’nde altı minarede toplam on altı şerefe bulunur.
Ayasofya ve Topkapı Sarayı, tepenin en köklü ve en eski yapıları. Bu ikisi hiç şüphesiz bu tepeyi diğer tepeler arasında en değerli kılıyor. Ayasofya; Bizans’ın kilisesi, Osmanlı’nın camisi, Cumhuriyet Türkiye’sinin ise müzesi. Bin yıl kadar Hıristiyan yapısı olan Ayasofya, 1 Haziran 1453 tarihinde Fatih Sultan Mehmed ve ordusunun ilk cuma namazlarının ardından 5 yüz yıla yakın bir süre cami olarak kaldı. 1 Şubat 1935 tarihinde ise resmen müze oldu. Daha da ilginci, yedi tepeli bu şehrin fatihi bu diyarı bir ilim deryası yapmak gayesindeydi. Bu amaçla da fetihten sonra ilk medreselerden birini Ayasofya avlusuna kurdurdu. Bu medrese ve hemen yakınındaki imaret, altlarında arkeolojik kazı yapmak bahanesiyle 1935 yılında Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından yıktırıldı. Neyse ki medrese bugünlerde -idari bina olarak kullanılmak üzere de olsa- yeniden inşa ediliyor.

Topkapı Sarayı ise Osmanlıların yeni sarayıydı. Zira ilk saray, fetihten sonra, şimdi İstanbul Üniversitesi’nin bulunduğu yerde inşa edilmişti. Fatih Sultan Mehmed döneminde yapımına bağlanan Topkapı Sarayı, Sultan Abdülmecid devrinde Dolmabahçe Sarayı yaptırılıp oraya taşınıncaya kadar 25 padişah tarafından dört asır boyunca kullanıldı.
2
Şehrin ikinci tepesi ise Nuruosmaniye Camii ve Çemberlitaş’ın bulunduğu tepedir. Sultan Birinci Mahmud tarafından 1748 yılında inşasına bağlanan Nuruosmaniye Camii, sultanın vefatı üzerine Üçüncü Osman Han tarafından bitirilmiştir. Barok üslûbunda, ikişer şerefeli iki minaresi olan cami, “Osman’ın nuru” anlamında Nuruosmaniye ismini almıştır.

Çemberlitaş ise Roma İmparatoru I. Constantinus’in diktirdiği 6 büyük kırmızı blok taş üzerine düzenli örülmüş birkaç sıra taştan ibaret, 34,80 m. yüksekliğindeki bir sütundur. Yangın ve depremler sırasında yıkılmaması için 1700’lü yıllarda etrafına demir çemberler sarılmıştır. Sütun, ismini bu çemberlerden alsa gerek.

3

Şehrin siluetinde en fazla söz sahibi olan ikinci tepe bu tepedir. Haliç kıyılarından yukarı doğru çıkıldıkça varılan, Mimar Sinan’ın muhteşem eseri Süleymaniye’nin, eskinin Harbiye Nezareti şimdinin İstanbul Üniversitesi olan yapı topluluğunun ve Beyazıt Camii’nin üzerinde yükseldiği tepe…

Tepenin en muhteşem eseri, tartışmasız Süleymaniye Camii. Kütüphane, mektep, medrese, imaret vb. yapılardan meydana gelen külliyenin ana parçası olarak 1549-1557 yılları arasında Kanuni Sultan Süleyman için Mimar Sinan tarafından inşa edilen cami, Sinan’ın kalfalık eseridir. Sultanın türbesi de camiinin kıble yönünde, ziyaretçilerini beklemektedir. İstanbul Üniversitesi’nin ana binalarının bulunduğu bahçe ise Osmanlı klasik döneminin Eski Saray’ı. Tanzimat sonrası ise Birinci Dünya Savaşı türünden savaşların dahi kararlarının alındığı Harbiye Nezareti yani Genelkurmay Başkanlığı. Kapısının üstünde yer alan “Dâire-i Umûr-ı Askeriye” ibaresi o günlerden kalmadır.

Tepedeki en eski yapı ise 1500’lü yılların başlarında Sultan İkinci Bayezid Han tarafından Mimar Hayreddin’e yaptırılan Beyazıt Camii’dir.4
Üçüncü tepe, dördüncü tepeye Bozdoğan Kemeri ile bağlıdır. Bu tepe üstünde yer alan en mühim eser ise Fatih Külliyesi’dir. Ortada Fatih Camii ile sağda ve solda dörder medreseden müteşekkil külliye, sistematik olarak inşa edilen ilk külliyelerden biri. Bu şehrin fatihi tarafından inşa edilen cami, 1766 zelzelesinde yıkılmış ve aynı yere Sultan Üçüncü Mustafa, günümüzdeki Fatih Camii’ni inşa etmiştir. Bu ecdat yadigârı eser 29 Ocak 1932 tarihinde ilk Türkçe ezanın okunmasına bizzat şahit olmuştur.

5
Beşinci tepe, Mısır Fatihi Yavuz Sultan Selim’in o güzel hayır eserinin gölgesinde, son istirahatgâhında dinlendiği tepedir.
Bu tepedeki en güzel eser, Yavuz Sultan Selim tarafından yapımına başlanan ancak ömrü vefa etmeyince oğlu Kanuni Sultan Süleyman tarafından tamamlatılan Yavuz Sultan Selim Camii’dir. Caminin mimarı, Acem Ali’dir. Yavuz Sultan Selim, caminin kıble yönündeki türbesinde, İbn-i Kemal’in atının ayağından sıçrayan çamur ile kirlenen kaftanının altında ziyaretçilerini beklemektedir.

6
Edirnekapı tarafında yer alan bu tepe ise şehri üzerinde taşıyan en yüksek tepedir. Bu tepenin en önemli yapısı ise yine bir Mimar Sinan yapısı olan Mihrimah Sultan Camii’dir. Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan, kızlarına “Mihrimah” yani “Mihr ü Mah” ismini vermişlerdir ki “güneş ve ay” manasına gelir.

Sürekli farklı arayışlar içinde olan Mimar Sinan, bu eserde de çok fazla pencere açmış ve camiyi İstanbul’un en aydınlık camisi haline getirmiştir.

7
Bu tepe de, İstanbul’un Trakya tarafına doğru olan tek tepesidir. Üzerinde yer alan en önemli yapı ise Sadrazam Cerrah Mehmed Paşa tarafından 1593 yılında Mimar Koca Sinan’ın kalfalarından Davud Ağa’ya yaptırdığı Cerrahpaşa Camii’dir.

Son olarak, görülüyor ki Osmanlı’nın en güzel mimari örnekleri bu tepeler üzerinde yer almaktadır. En köklü tarihe sahip tepe birinci tepe. En fazla Mimar Sinan’a ait tepe ise onun kalfalık eseri Süleymaniye’nin kurulu olduğu tepe. Aslında her tepede Mimar Sinan’ın esintilerini görmek mümkün. Bizans yapısı olan Ayasofya dahi bugün ayakta kalmasını ona borçlu. Zira onun takviye mahiyetinde destek payandaları olmasa Ayasofya çoktan enkaz olurdu. Velhasıl, İstanbul’a sahip milletler daima miraslarının kıymetini bilmişler, tepelerin sırrının farkında olmuşlardır.

Kaynaklar: Reşat Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi; Diyanet İslam Ansiklopedisi; Tahsin Öz, İstanbul Camileri; Murat Belge, İstanbul Gezi Rehberi; Adım Adım İstanbul; M. Orhan Bayrak, İstanbul Sözlüğü; Dursun Gürlek, Karınca Huzura Varınca; Süleyman Faruk Göncüoğlu, İstanbul’un İlkleri, Enleri; Harun Hürel, İstanbul’un Alfabetik Öyküsü

Ahmet Apaydın
(Yedikıta Dergisi, 29.Sayı, Ocak 2011)