TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

30 Mart 2011 Çarşamba

Sarıkamış yenilgisi Enver'in, Çanakkale zaferi Mustafa Kemal'in mi?

Bir devlet okulunun besbelli özenle hazırladığı "Çanakkale Sergisi"ni gezerken hayretler içinde kalıyorum: Duvarlara asılı onlarca tablo içinde Çanakkale Zaferi'nin üst rütbeli komutanları sırra kadem basmış durumda. Şurada kocaman bir Seyit Onbaşı posteri var, 275 kiloluk mermiyi kaldırırken. Burada siperlerden delici bakışlarıyla selam gönderen garip Mehmetçikler, orada süngü hücumuna geçmiş gaziler.

'Onlar boşuna ölmedi' sözleri sık sık tekrarlanıyor. Bir tabloya göre Çanakkale Zaferi "Cumhuriyet'in Önsözü"ymüş. Öte yandan o tarihte Yarbay rütbesinde bulunan Mustafa Kemal Bey'in belki 10'dan fazla ilgili ilgisiz fotoğrafıyla karşılaşıyorsunuz. Aklınızda bu savaşı Yarbay rütbesindeki bir subay ile komutansız bir ordunun kazandığı kalıyor ister istemez.

Sordum müdür beye: Bu zafer komutansız mı kazanılmıştı? Şaşırdı. Hadi Liman Von Sanders'i Alman olduğu için saymıyorsunuz, peki ordularımızın fiilî Başkomutanı Enver Paşa neden görünmüyor ortalıkta? Tabii cevabı olmayan bir soruydu bu.

İsterseniz İstiklal Savaşı'nı anlatırken Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşlarının unutulduğunu ve savaşın adeta Yarbay düzeyinde bir subay, mesela Atıf Bey isimli biri tarafından kazanılmış gibi gösterildiğini düşünmeye çalışalım. Ne kadar tuhafımıza giderdi, değil mi? 'Bu savaşın komutanları yok muydu?' diye sorardık ister istemez.

Resmi ideoloji tarihi işte böyle eğip büküyor; işine gelen tarafını ballandıra ballandıra anlatıp gelmeyen tarafını ise koyu bir karanlığa mahkûm ediyor.

Enver Paşa'nın eleştirilecek yönü yok mu, var. Ama yiğidi öldür, hakkını da ver. Çanakkale Savaşları onun Başkomutanlığı altında kazanıldı. Hatta şunu da iddia ederim rahatlıkla: Çanakkale zaferi bugün coşkuyla anılıyorsa, tarihimizin bir şeref sayfası olarak kutlanıyorsa bu büyük ölçüde Enver Paşa sayesindedir (bir de o ruhlar aleminde şehitlerle konuştuktan sonra yazıldığına inandığım anıt-şiiriyle Mehmed Akif sayesinde). Zamanın duyarsız edebiyatçılarını bir emirle Çanakkale siperlerine kadar getirip cephede kanla yazılan destanı eserleriyle ölümsüzleştirmeleri için çırpınan da Enver Paşa'dan başkası değildir. Dolayısıyla şahsen heykele karşı olsam da, Çanakkale'ye bir Enver Paşa heykelinin çok yakışacağını söyleyebilirim. Dikilemez, o ayrı; ama benden söylemesi.

Çanakkale'nin bir de gizli kahramanları vardır. 18 Mart 1915 günü savaş gemilerinden açılan korkunç ateşe göğsünü siper eden Müstahkem Mevkimizin komutanı Cevad Paşa'ydı ama kendisi o gün Kirte'ye birlikleri denetlemeye gitmişti. Yerine kurmay başkanı Selahaddin Adil Bey'i vekil bırakmış ve ancak saat 14'te görevinin başına dönebilmişti. Yani o gün o korkunç bombardıman altındaki Müstahkem Mevki'nin şanlı zaferi, komutan Selahattin Adil Bey'in imzasını taşır.

Zaferi müteakip yapılan yayınlara baktığınızda Tuğgeneral Cevad Paşa'nın "18 Mart Kahramanı" ilan edildiğini, Sultan Reşad'ın ise "Gazi" sıfatı verilerek onurlandırıldığını, Enver ve diğer İttihatçıların bu başarıyı ordunun moral gücünü yükseltmek ve ne yalan söyleyelim, muhaliflerini sindirmek için kullandıklarını görürsünüz. Buradan Mustafa Kemal Bey'e düşen hisse, "Anafartalar Kahramanlığı"dır ki, zafer sonrasında gittiği Edirne'de bu sıfatla törenler düzenlenerek karşılandığını biliyoruz.

Ancak Cumhuriyet kurulduktan sonra Çanakkale Savaşları'nın tarihi yeniden yazılmıştır. Özellikle İttihatçılara yakınlığıyla bilinenler sahneden birer birer silinmek ve yeni devletin kurucularına yakın kişilikler ön plana alınmak suretiyle tarihin yüzü yenilenmiştir. Yalnız Enver Paşa unutturulmakla kalsa iyi, ona yakınlığı olanlar da aynı akıbeti paylaşmışlardır. İşte Selahattin Adil Bey de bu unutulmuş Çanakkale kahramanlarından biridir.

Selahattin Adil Bey, Milli Mücadele'ye de önemli hizmetlerde bulunmuş olmasına rağmen Enver Paşa'ya yakın olduğu ve en önemlisi de Tek Parti rejimine muhalif bir duruş sergilediği için Cumhuriyet devrinde dışlanmış, bu yüzden de "yeni yazılan tarih"in sayfalarına alınmamıştı. Oysa Çanakkale, hele de 18 Mart zaferi konuşulurken onun adının anılmaması izahı güç bir ayıptır. Bu ayıbın en kısa zamanda temizlenmesi gerekir.

Keza Yanyalı iki kardeş, Vehib Paşa ile Esad Paşa'nın da kolordu komutanları olarak neden hatırlanmadığını sormak gerekir. Fevzi Çakmak da, Cevad Paşa da, Fahreddin Altay Paşa da aynı şekilde.

Öte yandan Enver Paşa'nın Mustafa Kemal Bey'i "Paşa" yapan, yani onu generalliğe yükselten Başkomutan Vekili olduğu da unutulmamalı. Üstelik Orgeneral Fahrettin Altay'ın dediği gibi Mustafa Kemal daha 8 aylık bir Albayken, henüz süresi dolmadan generalliğe terfi ettirmiş olması da Enver Paşa'nın takdir edilmesine ve tarih kitaplarımızın sayfalarına teşrif etmesine yetmiyor.

Ama öte yandan Sarıkamış'taki faciadan Enver'siz bahsedilmez. Onun '90 bin askerimizi kara gömdüğü' sık sık söylenir. Gerçi o harekâtın başında bizzat Enver Paşa vardır ama aynı zamanda Başkomutan Vekili'dir. Sarıkamış'tan sonra Meclis Başkanı Halil Menteşe'ye söylediği bir sözü (bu yazıda açıklamam uygun değildir) ben hiç mi hiç tasvip etmedim ama Enver Paşa'nın Sarıkamış'taki yenilgiden hemen sonra Çanakkale savunması için yaptığı muazzam çalışmaların hakkını da teslim etmemiz lazım.

Diyeceğim o ki, Sarıkamış harekâtı ile Çanakkale savunması aynı sürecin adımlarıdır. Yenilginin sorumluluğunu üzerine attığınız insanı zaferin şanından uzak tutmanız yakışık almaz. Ve tarihte herkesi ait olduğu yere oturtmak, herkese hakkını vermek ve Çanakkale gibi muazzam bir savaşı, 1930'lardan beri yapageldiğimiz gibi bir Yarbay'ın iki kritik direnişine indirgeme yanılgısına düşmemek önemlidir.

Sarıkamış'ın faturasını Enver'e kesiyorsanız Çanakkale'yi de onun kazandığını itiraf etmeniz gerekir. Unutmayalım ki, tarih bir haksızlıklar galerisi olmaktan ancak böyle hakkaniyetli adımlarla kurtulabilir.

Mustafa Armağan
(Zaman, 20.03.2011)

20 Mart 2011 Pazar

Beşiktaş’ın stadyumu başka yere taşınmalı

Beşiktaş’ın stadyumunun daha iyi bir yere, daha geniş bir şekilde ve bu müstesna kulübe daha çok gelir getirecek bir biçimde yeniden inşası gerekir.

Şahsen Beşiktaş takımını tutarım, 100’üncü yılda kilometrelerce uzunluktaki bayrağı taşıyanlardanım. Kızım da Beşiktaş’ın maçlarına gider. Bu nedenle açıkça söylüyorum; Galatasaray’a tahsis edilen büyüklükteki ve konumdaki bir arazinin Beşiktaş’a da verilmesi gerekir. Belki bugünkü stadın olduğu yerde de düşük profilli, gelir getiren, otopark gibi bir tesis bu takıma tahsis edilebilir. Ama mevcut stadyumun büyütülerek orada tutulması bu şehre, bu tarihe, bu çevreye karşı vahim bir saygısızlık hatta cinayettir.

Şükrü Saracoğlu’nun hükümeti zamanında bu stadın buraya yapılmasında ben bilgisizlik değil her şeyden önce bir “kasıt” görürüm. Kültür Bakanımız Ertuğrul Günay bu konuda haklıdır. “Boşver adamların sarayını” zihniyeti hakimdir.

Dolmabahçe sarayı bizim 19’uncu yüzyılımızın tarihidir. Büyük Atatürk’ün ikametgahıdır. Avrupa’nın en büyük ve en mutantan sarayı değildir ama dönemin hükümdar evleri içinde Boğaz’ın kenarındaki konumuyla en güzel örneklerden biridir. 1980’lerde üstteki koruya Swissotel’in inşa edilmesi (ki hiç tartışmasız gayet çirkin bir yapıdır) sarayın havalandırma kanallarını tıkamıştı. Daha önce bu stadın oraya yapılması da bütün mühendislerin ifade ettiği gibi, dolma bir zemin üzerinde inşa edilen sarayın denize doğru kaymasına sebep olacaktır. Yetmemiş gibi Ritz-Carlton’u da o bölgeye inşa ettiler.

Sultanahmet de rastgele bina yapılacak yer değil
Bunların hepsinin tabii tazmin edilerek tarihimizin en önemli anıtlarından biri olan Dolmabahçe Sarayı’nın üstünden kaldırılması lazım. Çünkü acı tatlı hatıraları, üslubundaki güzel ve uyduruk yönleriyle Dolmabahçe Sarayı yakın tarihimizin önemli bir parçası, İstanbul’un vazgeçilmez bir güzelliğidir. Onun etrafını heyulalarla kuşatmak bir toplumun görgü ve zevki için iyi bir intiba bırakmaz. Beşiktaş’ın stadyumunun daha iyi bir yere, daha geniş bir şekilde ve bu müstesna kulübe daha çok gelir getirecek bir biçimde yeniden inşası gerekir. Niçin küçük düşünülüyor ve bu küçük düşünmenin bedelini niçin 19’uncu asır tarihimizin bu temel eseri ödüyor?
İstanbul’un bağrına maalesef bazı çirkinlikler inşa edildi, bunlar son 50 yılın marifetlerdir. Bizzat Sedad Hakkı Eldem’in eseri olmasına rağmen özensiz bir yapı olan ve Sultanahmet Meydanı ve alttaki Roma sarnıcının üstüne lenduha gibi oturan Sultanahmet Adliyesi de bunlardan biridir. Bu bina inşallah yıkılacak, çevresi ona göre tanzim edilecek ve altına gömülen tarih arkeolojik kazılarla tekrar ortaya çıkarılacaktır.

Sultanahmet civarı rastgele eser inşa edilecek bir yer değildir. Buradaki kaçak yapıların da seddi (yani yıkılması) gerekir. Adliye sarayından kent müzesi falan olmaz, o binayı kent müzesi olarak düşünenlerin kentten ve İstanbul’dan bir şey anladığını zannetmiyorum. Başka bina, daha geniş bir alan aranmalıdır. Tarih Vakfı’nın saray avlusundaki Darphane’de şehir müzesi açma teranesinden sonra bu da ikinci doğaçlama... Lütfen İstanbul’a saygı duyalım, zira nefes alacağımız başka şehir yok.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 13.02.2011)