29 Nisan 2011

Evliya Çelebi'nin kaleminden: İstanbul Boğazı nasıl açıldı?

İstanbul Boğazı, daha meşhur ismiyle Boğaziçi nasıl oluştu?” Bu soru yüzyıllardır bilim dünyasını meşgul etmiştir. Günümüzde uzmanlar, İstanbul Boğazı açılmadan önce Karadeniz’in küçük bir tatlı su gölü olduğunu belirtmektedirler. Ama İstanbul Boğazı’nın insan gücüyle mi yoksa kendiliğinden mi oluştuğu sorusuna henüz bir cevap verilememiştir. İnsan gücüyle açılan Süveyş Kanalı ve Panama Kanalı, uzun mesafeleri kısaltmıştır; ancak İstanbul ve Cebelitarık boğazının açılması daha eski çağlarda olduğundan bunlar hakkında arkeolojik çalışmalar yapılmaktadır.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde, İstanbul Boğazı’nı ve Cebelitarık Boğazı’nı İskender-i Zülkarneyn ve onun ordusunda bulunan Hızır Aleyhisselam’ın açtırdıkları anlatılmaktadır. Ayrıca, Üsküdar ile Sarayburnu arasında çok mamur bir şehrin olduğu ve bu şehrin İstanbul Boğazı’nın patlamasıyla sular altında kaldığı da aktarılır. Evliya Çelebi, İstanbul ve Cebelitarık boğazlarının açılışını şu şekilde anlatmaktadır:

“Allahü Teâlâ, yeryüzünü bu­günkü şekline koymak için İskender-i Zülkarneyn'i yarattı. Zira “Cenâb-ı Al­lah bir şey murad ederse, sebebini hazır eder.” âyeti üzere, Âdem (a.s.)'ın dünyaya gelişinden 5079 yıl sonra yeryüzünde İskender-i Kübra pa­dişah oldu. Bütün hükümdarlar ona itaat ettiler. Fakat Yunanlı­ların Makedonya ve İzmirne sahibi Kaydâfe, İskender'e itaat etmeyip, kuvvetli bir hasım oldu. İskender, Kaydâfe'ye bir türlü galip gelemiyordu. Sonunda İskender, seyahat maksadıyla gizlice Kaydâfe'nin ülkesine ayakbastı. Kaydâfe’nin divanına girdi. Onun hal ve hareketini araştırırken, Allah'ın hikme­ti, Kaydâfe’nin askerleri İskender'i tanıdılar. Onu yakalayıp Kaydâfe’nin huzuruna getirdiler. Kaydâfe, daha önce İskender'in res­mini yaptırmış olduğundan, onu hemen tanıdı ve hapse attırdı. İs­kender, uzun zaman hapiste kaldı. Sonra Kaydâfe, İskender’i ha­pisten çıkarttı. Kendisi ile savaş etmeyeceğine ve kılıç çekmeyece­ğine dair İskender’e yemin ettirip onu serbest bıraktı.

“İskender, oradan Elburz Dağı eteğinde hükümet merkezi olan Irak Daviyân'a geldi. Bütün bilginleri toplayıp bir görüşme yaptı. Vezirleri: ‘Pâdişâhım, Kaydâfe denilen o kadının ne haysiyeti ola! Denizler gibi asker ile üzerine gidip vilâyetini harab edip, halkını kılıçtan geçirip, ciğerlerini kebap edelim’ dediler. İskender onlara: ‘Kerim olan verdiği sözünde durur. Kaydâfe beni hapisten çıkar­dığında, üzerine asker göndermemeye ve kılıç çekmemeye söz verip yemin ettim. Buna bir çare verin ki, Kaydâfe’den intikam alalım.’ diye cevap verdi. O anda hemen Hızır (a.s.): ‘Ey İsken­der! Eğer Kaydâfe’den intikam alalım dersen, savaş yapmaya bile lüzum yok. Hemen Karadeniz'i Makedonya yakınından kesip, Akdeniz'e akıtalım. Kaydâfe’nin bütün ülkesini suya boğar ve intika­mını alırsın. Böylece ettiğin yemin ve verdiğin sözünde de durmuş olursun.’ dedi. İskender'in bütün bilginleri: ‘Allah mübarek eyleye, Allah'ın ilhamı ile en güzel çare bu ola.’ diyerek karar verdi­ler. Derhal bilginler, hocalar ve mühendisler Karadeniz ile Akde­niz'in yüksekliğini ölçtüler. Karadeniz daha yüksek idi. Yedi yüz bin, dağ deviren işçi toplandı. Karadeniz'in suyunun kesilmesine baş­landı. Bütün bu işlere Hazret-i Hızır bakıyordu. Zira Hazret-i Hızır, İskender-i Zülkarneyn’in ordusu­nda asker idi.

“İskender ile karanlıklara varıp, âb-ı hayatı (Hayat suyu = ölümsüzlük) içmek Hızır'a nasib oldu. Hâlâ zinde durumdadır. Hazret-i Musa ile arkadaş olduğuna dair Kur'an-ı Kerim'de âyet var­dır. Hâlâ deniz işlerinde memurdur. Karadeniz'in Akdeniz'e karıştırılmasına sebep, Hızır Ne­bî olmuştur. Bu çalışma, üç sene sürdü. Neticede boğaz açıldı ve Kaydâfe'nin şehirlerinden Makedonya'yı, Es­ki İstanbul'u, Yoruz Kalesi’ni ve yedi yüz kadar şehri su basıp askerinden bir kişi bile kurtulamadı. Bu meşhur kıssa daha sonraları bir beyitte şöyle yer almış: Fırsatında düşmana veren amân / Kaydâfe gibi olıser bî-güman

“O asırda Karadeniz ile Akdeniz arasında binlerce köy ve kasaba ve büyük şehirler vardı. İstanbul'un Sarayburnu ile Üs­küdar arasında Makedonya şehri vardı. Yedi yüz ılıcalı büyük bir şehir idi. Suda kaybolmuş, İskender-i Kübra da böylece Kaydâfe’den intikam almıştı. Sarayburnu'nda Makedonya şehrini hemen onarmaya başladı. O zamandan beri Macar ülkeleri Sirem ve Semendire sahraları, Leh, Çeh, Kırım, Kamer el-Kam, Kıpçak ve Heyhat vadileri denizden uzaklaştı. Hepsi İrem bahçeleri gibi gönül açıcı yerler oldu. İnsanoğlu ve hayvanlar için otluk ve ekilir yerler oldu.

Büyük İskender, Makedonya'yı hükümet merkezi yaptı. Sonra yine Allah'ın emri ile Akdeniz'in Septe Boğazı (Cebelitarık) olan yeri de açıp, Akdeniz'i okyanusa akıttı. Yunanca'da Okyanus Denizi derler. Arap dilinde Muhit Denizi (Bahr-i Muhit) denir.”

Yedikıta Dergisi
(9.sayı, Mayıs 2009)

28 Nisan 2011

57. Alay'a vefa

Çanakkale limanından kalkan feribot, karşı yakadaki Eceabat iskelesine yöneldiğinde Gelibolu Yarımadası'nın Boğaz'a bakan yamacında "Dur yolcu, bilmeden gelip bastığın, Bu toprak, bir devrin battığı yerdir" dizesi selamlıyor sizi.

Evet burası, bir devrin battığı, bir milletin yeniden şahlandığı, bir "hilal" uğruna destanlar yazdığı yer.

Bundan tam 96 yıl önce, milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un, "Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela... Hani tauna da zuldür bu rezil istila..." diye tarif ettiği Çanakkale savaşları başlamıştı.

Dün Anzak Koyu'nda, binlerce Anzak torunu, dedelerinin 96 yıl önce aynı gün aynı saatlerde yaptığı çıkarmayı anmak için "Şafak Ayini"nde buluştu. Aynı dakikalarda, şehitlerimiz anısına düzenlenen, 54 üniversite, 3 harp okulu ve askerî liselerin öğrencileri ile sivil toplum kuruluşlarından 10 bine yakın kişinin katıldığı "Ata'nın Yolunda 57. Alay Yürüyüşü" (Bigalı köyünden Conkbayırı'na) vardı.

25 Nisan 1915'te, şafak vakti Arıburnu'ndan başlayan düşman çıkarmasına ilk karşı koyan kuvvet, 27. Alay ile çıkarmayı haber alır almaz bulunduğu Bigalı köyünden harekete geçen 57. Alay'dır. 57. Alay'ın tamamı şehit düşmüş ama sancağı yere düşürmemiştir.

57. Alay Şehitliği'ni geçen yaz ziyaret etmiştim. Şehitler anısına yapılan anıt, dökülmeye yüz tutmuştu. Şimdi o anıt yenilenmiş. 24 Nisan günü Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından açıldı.

Şehitliğin yenilenmesini üstlenen şirket, "Tarihe Saygı" projesi çerçevesinde 2006 yılından bu yana Gelibolu Yarımadası'ndaki köylerde ve Eceabat ilçesinde sosyal sorumluluk projeleri gerçekleştiren Opet. Şirketin Yönetim Kurulu Üyesi Nurten Öztürk, "Yenilemeye aralık ayında karar verildi. Ocakta protokol imzaladık. 25 Nisan'a yetiştirmek için kış şartlarında, çok hızlı çalışmamız gerekiyordu. Ve yetiştirdik." diyor. Öztürk, 2005 yılında geldiği Çanakkale'de bir vatandaşın, "Opet'in örnek köy projesini neden Gelibolu'da da yapmıyorsunuz?" sorusu üzerine, "örnek köy" için geldiklerini ve projenin zaman içinde "Yarımada Projesi"ne dönüştüğünü belirtiyor.

Öztürk'ün verdiği bilgiye göre, anıt için yapılan harcamalar dahil Gelibolu için toplam 10 milyon dolar harcamışlar "Tarihe Saygı" kapsamında.

Yenileme çalışmalarının tarih danışmanı olan 18 Mart Üniversitesi'nden Yardımcı Doç. Dr. Burhan Sayılır, mezar taşlarındaki yanlış isimlerin ve eksikliklerin düzeltildiğini, 322'si mezar taşlarında, 1.495'i anıtta olmak üzere 1.817 şehidimizin adının şehitliğe yazıldığını söylüyor. Sayılır'ın söylediğine göre, yarımadada 56 Türk, 36 da yabancı anıt ve mezarlığı bulunuyor. İşgal güçleri, Mondros'tan hemen sonra yapmışlar anıtlarını, şehitliklerini. Biz de yapmışız ama Mondros Mütarekesi'yle Gelibolu'ya çıkan işgalciler, yapılan üç anıtı dinamitlemiş. Bu bilgileri veren Doç. Dr. Sayılır, "Dinamitlenen anıtlar Anafartalar, Kanlısırt ve Seddülbahir'de yapılmıştı. Bu üç anıt aslına uygun olarak yeniden yapılmalı." diyor.

Eceabat Kaymakamı Bülent Uygur ise önümüzdeki birkaç yıl içinde 9 tane daha şehitlik yapılacağını, Çevre Bakanlığı'nın 80 milyon TL'ye mal olacak milli park simülasyon merkezinin de yakında bitirileceğini söylüyor. Kaymakamlık, Çanakkale Savaşı'nı anlatan bir de kısa film yarışması düzenleyecek.

Çanakkale deyince, Türkiye'nin neresinde olursa olsun insanların içi "cız" ediyor. Onun içindir ki, her yıl 2,5 milyon insanın ziyaret ettiği bir mekân burası. İnsana huzur veren bir havası var. Tepelerin sert rüzgârı bile içinizi ısıtıyor.

Böyle bir mekânda, hem buraya gelen ziyaretçilerin ihtiyaçlarına cevap verecek tesislerin olması hem de tarihi ve tabii dokunun titiz bir şekilde korunması, şehitlerimizin ruhunu rahatsız edecek uygulamalara izin verilmemesi gerekiyor.

Kadir Dikbaş
(Zaman, 26.04.2011)

24 Nisan 2011

Tavsiye kitap: Tarihi Değiştiren Mektuplar

Enver Paşa Dergisi'ni okuyanlar ve takipçileri onu iyi bilir. Değerli ağabeyim Hakan Boz, gerek Enver Paşa konusundaki hassasiyeti gerekse samimi ve cesur üslubuyla bana daima örnek teşkil eden araştırmacı yazarlardan biridir. Kendisinin, geçtiğimiz hafta Yediveren Yayınları'ndan bir kitabı çıktı: Tarihi Değiştiren Mektuplar. İçerisinde son derece önemli konuların yer aldığı bu kitap şimdiden çok ses getirdi ve tarihseverlerin ilgisin çekti. Kitap hakkındaki detaylı yazıyı şuradan okuyabilirsiniz. Hakan Boz ağabeyimi tebrik ediyor, kitabının ezbere yetişen neslin beynindeki dinamitleri teker teker patlatmasını temenni ediyorum.

Yağız Gönüler

İlk heykel Atatürk zamanında yıktırılmıştı

(1937'de yıktırılan Osman Gazi heykelinden geride bir tek bu soluk resim kaldı.)

Kars'taki heykel yıkımı iyi güzel de, acaba 'ucube' sadece Kars'a mı özgü? Peki Bursa'da Osman Gazi Türbesi'nin baş ucuna dikilen o ucubeyi kim temizleyecek?

Üstelik Çağlayan'da yaptırılan adalet sarayında bir değil, iki ucube birden var. Ayrıca Harvard'da Osmanlı tarihi okutan Prof. Cemal Kafadar'ın Cumhurbaşkanlığı ödül töreninde dikkatimizi çektiği Haliç Köprüsü'nde yapılması düşünülen "altın boynuz" ucubesine kim mani olacak?

"Avrupa'nın en büyük adalet sarayı" diye tanıtılan binanın girişine bakın lütfen. İki kara ucube sizi bekliyor. Bu zebellah gibi kadın heykelleri putperest Yunanlıların Zeus'un eşi dedikleri Themis'e ait. Hadi diyelim hukuku Avrupalılaştırdık, heykelini de alalım dediniz, iyi de, birbirinin benzeri iki adalet tanrıçası ne anlama geliyor, söyler misiniz? Heykel bir şeyi simgeler. Peki iki adalet tanrıçası neyi simgeliyor? Yoksa adalet düzenimizin biri askerî, diğeri sivil olmak üzere çift başlı olduğunu mu? Heykel vazo değildir ki, simetrik olsun diye şuraya da bir tane lütfen diyelim.
(İki Adalet Tanrıçası heykeli dünyada bir ilki başardığımızın fotoğrafıdır.)

Prof. Sami Selçuk'la bu garabeti konuşmak istedim. Bana hemen 'Heykelin gözleri bağlı mı?' diye sordu. Evet deyince, bunun eskimiş bir adalet anlayışını yansıttığını ve heykelin gözlerinin açık olması gerektiğini söyledi. Gözlerin kapalı olması, 'Ben suçlunun kişiliğiyle değil, suçla ilgileniyorum' demekti. Oysa hukuk 'suçluyu tanımadan hüküm verilemez' noktasına gelmiştir diye de ekledi.

Bence Çağlayan'daki 'ucube'lerden hiç değilse birinin (soldakinin) yıkılması şart. Aksi halde bir müteahhit işgüzarlığının bedelini on yıllar boyunca dünyaya rezil olarak ödeyeceğiz demektir.

Peki Osman Gazi türbesinin başına dikilen ucubeyi ne yapacağız? Güya Bursa'nın kurtuluşu anısına 1925'te dikilen anıtta "Türk" askerinin Bursa'yı ikinci defa fethettiği ve "Osmanlı" hükümetinin bu sayede yıkıldığı yazılı. Vur Osmanlı'ya! Şehir Yunanlılardan kurtarılmış ama onların aleyhine tek kelime yok. Anıtta bir de hilali delen ok motifi var. Hilal İslam'ın ve dolayısıyla Osmanlı'nın simgesi. Ok İslam'ı ve Osmanlı'yı öldürüyor yani. Üstelik dikildiği yer de çok anlamlı. Adeta Osman Gazi'nin böğrüne mızrak saplamışlar. Bu mızrağı onun böğründen kim çıkaracak, bu ucubeyi oradan kim kaldıracaktır?

Gelelim asıl konumuza. Bizde açık bir alana dikilen ilk heykelin çok şaşırtıcı bir macerası ve hafızamızı tarumar eden bir yanı var. Şöyle ki:

1) İlk heykel zannettiğiniz gibi Cumhuriyet döneminde değil, Osmanlı zamanında dikilmişti.

2) İstanbul veya Ankara'ya değil, Sivas-Erzurum yoluna dikilmişti.

3) Atatürk heykeli değil, Osman Gazi'nin büst şeklinde bir heykeliydi.

4) Açılışını vali değil, müftü efendi yapmıştı.

Nasıl? Şaşırılacak kadar varmış değil mi? Şimdi isterseniz ayrıntılara geçelim.

Osman Ergin'in "Tarih Dünyası" dergisinde yazdığına göre bizde ilk heykel dikme niyeti 1910 yılında Basra'da doğmuş. Basralılar şehirlerine Mithat Paşa'nın heykelinin dikilmesini istemişler ama Şeyhülislamlık karşı çıkmış. Ancak muhtemelen 1914-1918 yıllarında ilk heykelin dikilmesi Anadolu topraklarında gerçekleşmiş. (Mustafa Kemal Paşa'nın 1923'te Bursa'da yaptığı konuşmada bu "güzel heykeli" örnek verdiğini biliyoruz.)

Hafik ile Zara arasında yaptırılan Osman Gazi'nin büst şeklindeki heykeli 8-10 metre yüksekliğindeki bir sütunun üzerine dikilmişti. Yaptıran, zamanın Sivas Valisi Muammer Bey, yapımına nezaret eden de Zara Kaymakamı Nabi Bey'di. İyi de Vali Bey heykele o kadar meraklı idiyse bunu neden Sivas'ta yaptırmadı? Bilmiyoruz. Muhtemelen halkın tepkisinden çekinerek nispeten ıssız bir yere yaptırmış olmalı; anlaşılan, bir tür kamuflaj yoluna gitmiş.

Daha da garibi, Vali'nin bu ilk heykeli açma işini Sivas müftüsüne havale etmesi. Belki de tepkileri kırmak için açılış bir din adamına yaptırılmıştı. Sarıhatip oğullarından Rauf Efendi adlı müftü açılışı yapıp dönüşte Çarşı Caddesi'nden geçiyormuş. Halk "Taş dikenler geliyor!" sözleriyle karşılamış kendisini. (Osman Ergin'e göre Sivas folklorunda "taş diken" tabiri iyi bir manaya gelmez, kinaye ve tariz yoluyla söylenirmiş.)

Bu 'ilk' heykelin yıkımının Türkiye'de heykel yapımını başlatmak için gayret sarf eden Atatürk'ün iktidarında gerçekleşmiş olması da çok ilginçtir. Heykeli yıktıran da Nazmi Toker adlı bir validir. Emekli jandarma subaylığından valiliğe sıçrayan Toker, yıkıcılığıyla meşhurmuş. Heykeli 1937'de yıktırmış.

Peki neden? Osman Ergin, ilk heykeli dikilen kişinin Osman Gazi olmasını hazmedemeyenlerce yıktırıldığına inanır. Aynı gayretkeşler güzelim tuğraları kırmadılar mı? İzmir'in sembolü olan Saat Kulesi'ndeki Abdülhamid'in tuğraları ile Osmanlı armaları bugün niye yok? Tabii ki, Cumhuriyet işe sıfırdan başladı dedirtmek için. Nitekim kitaplarda 1926'da Sarayburnu'na dikilen Atatürk heykeli "Türkiye'deki ilk heykel" diye geçer.

Şaşırmaya devam. Ne de olsa şaşırmak düşünmektir.

Bir Atatürk heykeli de imha edilmiştir Türkiye'de. Hem de 2005'te.

1980'de Emirdağ'daki askerî garnizon bir ere alçıdan bir Atatürk heykeli yaptırıp belediyeye hediye eder. Heykel Cumhuriyet Meydanı'na dikilir. Ancak Atatürk karikatürü denilebilecek bu heykelin estetik çirkinliği fark edilse de kimse dokunmaya cesaret edemez. Günün birinde tesadüfen ilçeden geçmekte olan "bilirkişiler" bu çirkinliği fark edip heykelin değiştirilmesini isterler. Sonuçta yeni bir heykel yaptırılır.

Buraya kadar pek bir sorun yok. Ancak kaldırılan eski (kötü) heykele kimse dokunmaya cesaret edemez. Köylere teklif edilir, almazlar. Sağda solda bir süre gezdikten sonra belediye, heykele biri zarar verir de başlarına iş açılır korkusuyla 'imha'sına karar verir. Kırılır mı? Hayır tabii ki. Atatürk'ü Koruma Kanunu varken kim cesaret edebilir ki buna? Sonuçta heykel meçhul bir yerde her aşaması fotoğraflanıp belgelenerek ve saygıda katiyen kusur edilmeden 'toprağa verilir'. (Aylin Tekiner, "Atatürk Heykelleri", İletişim: 2010, s. 214-19) Bizde heykelin "ucube"yle akrabalığı epeyce eski anlayacağınız.


Mustafa Armağan
(Zaman, 24.04.2011)

Şeyhülislam'ın cennet fetvası

Osmanlı şeyhülislamlarının büyük bir bölümü alim oldukları kadar da nüktedandırlar. Dolayısıyla suale göre cevap vermekten, taşı gediğine koymaktan son derece hoşlanıyorlardı. Fetva mecmualarını karıştıranlar ilgi çekici latifelere, hicivlere rastlayabilirler.

İşte, Yavuz Sultan Selim döneminin ünlü şeyhülislamı İbn-i Kemal'den böyle bir fetva örneği:

Sual: Zeyd, ben kadınların girdiği cennete girmem dese, şer'an ne gerekir?
El-cevap: Girmezse cehenneme!..

Soruya göre cevap işte buna derler.


Dursun Gürlek
(Maziye Bir Bakıver/Kültür Sohbetleri, Timaş Yayınları,
Ağustos 2010, İstanbul, Sayfa:295-296)

Beşiktaş, adını nasıl almıştır?

Beşiktaş, İstanbul'un en sevdiğim semtlerinden biridir. Mutlaka her hafta sonunun belli bir kısmını veya tamamını orada geçirmekten keyif alırım. Gerek tarihi dokusu -her ne kadar yozlaşmakta olsa da- gerekse arkadaş meclisimizin sürekli orada toplanmasından olsa gerek, Beşiktaş'a olan hislerim daima tamdır. Semtin tarihi geçmişini çokça okumuş bilhassa mimari yapılarının geçmişten günümüze seyrini iyice öğrenmeye çalışmışımdır.

Bu vesileyle konu Beşiktaş olunca, meraklıları için semtin günümüzde "Beşiktaş" olan adını nasıl aldığını aktarayım. Birçok tarihçinin ortak görüşüne göre Beşiktaş, adını aşağıda anlatacağım olay sebebiyle almıştır.

Kanuni Sultan Süleyman döneminin başarılı ve efsane amirali Barbaros Hayreddin Paşa, gemilerini Beşiktaş açıklarında demirler. Deniz seferlerine çıkacağı zamanlarda da gerekli hazırlıklarını yine burada yapar. Barbaros Hayreddin Paşa, gemilerini halatlar yoluyla rıhtıma bağlamak için, buraya beş tane taş diktirir. Gemilerin sürekli olarak rıhtımdaki bu taş direklere bağlanması, zamanla adet haline gelir. Adı geçen "beş taş", ilerleyen zamanlarla ve halkın konuşma dilinin de katkısıyla "Beşiktaş" halini alır.

İşte "Beşiktaş" adının kısa ve kabul görmüş hikayesi budur.


Yağız Gönüler

22 Nisan 2011

Osmanlı'ya ihanet eden aileyi saran lanet çemberi

Kimi İslam ülkelerindeki hareketlilikler uzmanların dilini sonunda çözmüş görünüyor. Yerlisi yabancısı aynı şeyi vurguluyor: Bu olaylar, Osmanlı'nın arkasında bıraktığı büyük boşluğun hâlâ doldurulamadığını gösteriyor.

Peki Osmanlı Devleti 90 küsur yıl önce tarih sahnesine veda etmemiş miydi? 21. yüzyılda hâlâ Osmanlı'nın tasfiyesinden nasıl söz edilebilir? Yoksa bir hayalet midir karşımıza ikide bir çıkan?

Çağdaş Fransız filozofu Jacques Derrida'nın sözünü ettiği türden bir hayalet belki. Filmlerden biliyoruz: Cenazesi kurallara uygun defnedilmemişse ölünün ruhu vârislerine musallat olur. Ta ki usulüne uygun olarak defnedilinceye ve rahatsızlık duyduğu unsur ortadan kaldırılıncaya kadar.

Osmanlı'nın hayaleti de benzer bir sıkıntı içerisinde olmalı ki, terk ettiği evin çeşitli odalarında sık sık karşımıza çıkmakta.

En iyisi, siz 'İslam'da hayalet var mı?' sorusunu sormadan ben asıl konuma geçeyim. Size anlatacağım, Osmanlı'ya ihanet etmiş bir ailenin, son kalıntısı Ürdün'de yaşayan Haşimîlerin başında esen lanet fırtınası.

1916 yılında Arap isyanını, yakınlarda Suudiler tarafından yıktırılan Ecyad Kalesi'ne ilk kurşunu sıkarak başlatan Mekke Şerifi Hüseyin'in oğlu Kral Abdullah'ın hatıratında Sultan II. Abdülhamid'i şu çarpıcı satırlarla anması ilginç olmanın ötesinde çarpıcıdır:

"Bence Abdülhamid'in tahttan indirilmesinden sonra meydana gelen olaylar, Kufe ve Mısırlıların Hz. Osman'a yaptıklarından sonra meydana gelenlere benzer. Hz. Osman nasıl fitneyle Müslümanlar arasındaki sınır idiyse, Abdülhamid de bu çağda insanlarla fitne arasındaki perdeydi. Bu perde yırtılınca fitneler ortaya çıktı." (Çeviren: Halit Özkan, Klasik: 2006, s. 19).

Sultan Abdülhamid'in tarih karşısında acımasız bir şekilde haklı çıkmasındaki inceliğe bir başka yazımızda değiniriz. Biz şimdi Osmanlı'nın yıkılmasından sonraki 30 yılda Haşimî sülalesinin başında esen lanet fırtınasına gelelim.

Abdülhamid'in gözünün tutmadığı adamlardan biriydi Şerif Hüseyin. Onu ailesiyle birlikte İstanbul'a getirip Boğaz'da bir yalıda gözaltına aldırır. İttihatçılar ise Abdülhamid'in "ak" dediğine "kara" demeyi marifet bildiklerinden onu serbest bırakırlar. Hüseyin de Hicaz'a döner ve İngilizlerle anlaşarak Arap isyanının pimini çeker.

İngilizler onu sözde Büyük Arap Krallığı'nın başına geçireceklerdir. Casus Lawrence de danışmanı olacaktır. Güya artık Arap dünyasında Osmanlı'nın değil, Arapların ve tabii Haşimîlerin sözü geçecektir. Siz öyle sanın. İngiliz oyununun kaç perde sürdüğünü bilmeyen Şerif Hüseyin, sadece Hicaz bölgesine Kral yapılır ama tahtı garantide değildir. İngilizler onu çoktan gözden çıkarıp Suud ailesiyle anlaşmışlardır. Nitekim Eylül 1924'te Abdülaziz b. Suud'un develerle hücumu üzerine krallığını oğlu Ali'ye devretmek zorunda kalacaktır. (1958'de parçalanarak öldürülecek olan Ali'nin oğlu Abdülilah bu defa Irak'ta karşımıza çıkacaktır) Ali'nin krallığı da ancak bir yıl sürecek, sonra Hicaz-Necid bölgesi Suudîlere teslim edilecektir.

Muazzam Arap Krallığı'nın başına getirildiğini zanneden Şerif Hüseyin ise uyandığında soluğu Kıbrıs'ta almıştır. Çocukluğunda bayramlarda babasıyla birlikte Şerif'i ziyaret ettiğini anlatan Rauf Denktaş, emekli kralın kendilerini görür görmez Osmanlı'yı hatırladığını ve "Ah ben Osmanlı'ya nasıl ihanet ettim? Şimdi ihanetimin cezasını çekiyorum" diye iki gözü iki çeşme ağladığını anlatır. Nitekim 1931'de Amman'da ölürken bin pişmandır. (Ziyaret ettiği Yemen'de Osmanlı marşlarıyla karşılanmasına ise tarihin istihzası demek gerekiyor.)

Ancak Şerif Hüseyin'in Osmanlı'ya ihanetinin laneti kendisiyle sınırlı kalmayacak, oğullarına, hatta torunlarına da bir hastalık gibi geçecektir.

Oğullarından Faysal önce Suriye Kralı yapılmıştı. Ancak Fransızlar istemeyince İngilizler tarafından mecburen Irak kralı ilan edildi. Tabii İngiliz danışmanlarla birlikte. Ne var ki, Faysal'ın mutluluğu da uzun sürmeyecekti. Devasız bir hastalığa tutulacak ve bir mum gibi eriyerek babasından 2 yıl sonra ölecektir.

Yerine oğlu Gazi'yi kral ilan ettiler. Ancak Gazi İngilizlerin ülkesinin kaynaklarını nasıl soyduğunu görmüş ve Türk yanlısı bir politika izlemeye kalkmıştı. Tabii cezasını çok geçmeden görecek, Bağdat'ta bomboş bir yolda giderken otomobili bir direğe toslayacak ve hayatını kaybedecekti. (1939)

İngilizler onun yerine çocuk yaştaki oğlunu II. Faysal adıyla tahta geçirdiler. Amca oğlu Abdülilah da onun "nâib"i yapıldı. İkisi birlikte Irak'ta yapmadıkları rezalet bırakmayınca 1958'deki halk ayaklanmasında parçalanarak öldürüldüler.

Şerif Hüseyin'in öbür oğlu Abdullah'ın nasibine ise Ürdün düşmüştü. Önce Emir, sonra kral oldu. Hatıratını yazacak kadar uzun yaşadığına bakılırsa en şanslıları sayılabilir. Ne var ki, o da İsrail'in kurulmasından 3 yıl sonra bir Filistinli tarafından öldürülecektir. İşin garibi, Şerif Hüseyin'in Zeyd adlı oğlu, kendisine münhal (boş) bir taht bulunamadığı için en uzun ömürlüleri olmuş ve 1970'te eceliyle ölmüştür.

Baba, tahtını kaybedip sürgüne gönderiliyor. Bir oğlu hastalıktan, diğeri suikastta ölüyor, üçüncüsü tahtını kaybedip köşesine çekiliyor. Torunlarından ikisi parçalanarak öldürülüyor, biri de sözde trafik kazasına kurban gidiyor.

Osmanlı'ya ihanet eden bir ailenin 30 yıl içinde ne hale geldiğinin ibretlik hikâyesi böyle.


Az kalsın casus Lawrence'i unutuyorduk. O da görevini yaptıktan sonra gözden düşmüştü. Londra'da unutulmuş biri olarak yaşarken 1935 yılında bir motosiklet kazasında ölmüştü.

Böylece lanet halkası tamamlanmış oluyor. Şimdilerde Başbakan David Cameron'un, vaktiyle işlediği suçlardan dolayı dünyadan özür dilemek zorunda kaldığı emperyalist İngiltere'nin "kullan, at" çarkı bütün acımasızlık ve kusursuzluğuyla işlemiş görünüyor.

Öte yandan Kral Abdullah'ın feryadı hâlâ kulaklarda çınlamaya devam ediyor:

"Eğer Arap isyanının bu şekilde sona ereceğini bilseydik hiçbir şekilde Osmanlı'ya isyana kalkışmazdık."

Mısırlı Dr. Fehmi Şinnavi ise o gür sesiyle şöyle haykırıyor:

"Günümüz Arap zirvelerinde temel mesele, İsrail'e ne kadar boyun eğileceği. Eğer Osmanlı'ya bunun binde biri kadar boyun eğebilseydik, şimdiye kadar elimize geçenlerin milyon katını kazanırdık."

Mustafa Armağan
(Zaman, 17.04.2011)

Prizren’de yaşayan Osmanlı

Kosova’daki Prizren, ülkenin asıl tarihi merkezidir. Osmanlı’yı da en çok yaşatan şehirlerden...

Dünyada küçük devletler vardır ve bu küçük devletlerin özellikle etnik problemleri, kendi hacimlerinin on hatta yüz misli olanlarınkiyle mukayese edilemeyecek kadar devasadır. Eski Yugoslavya’dan kopan muhtar cumhuriyet değil fahri bölge Kosova bunun en tipik örneğidir. Bir bakıma sorunu Kıbrıs gibi iki etnik grup arasındaki çatışmadan ibaret de değildir. Kosova eski Yugoslavya’nın Arnavutluk’uydu. Kosova’da Arnavutlar büyük çoğunluğu oluşturuyor. İki milyon dense de daha az görünen toplam nüfusun yüzde 90’a yakını Arnavutlar; başkent Priştine Osmanlı devrinin en önemli merkezi değildi, asıl tarihi merkez Kosova’nın güneyinde kalan Prizren.

Kosova şu sıralar BM ve Avrupa Konseyi’nin gözetiminde nüfus sayımına hazırlanıyor. 11 bin km2 yüzölçümü üzerindeki Sırplar nüfuslarının 200 bin olduğunu iddia ediyor; muhtemelen “idi” demek lazım. Çünkü Kosova’da mesken ve toprak çok pahalı, huzuru kaçan Sırplar satıp savıp gitmişler. Bugünkü nüfusları bunun çok altında ve o yüzden de sayıma katılmıyorlar.

1389’da Kosova Savaşı olduğunda tarihin nasıl değişeceğini Sultan Murad-ı Hüdavendigar biliyor muydu acaba? Arnavut nüfusu dağlara itilen ve Slavlaşan Kosova o tarihten sonra tekrar ve hızla Arnavutlaştı. 1911’de Sultan Reşad Han isyan halindeki Arnavutları teskin için ünlü Rumeli seyahatini yaptığında; Kosova sahrasında Sultan Murad’ın türbesinin olduğu yerde cuma namazı tertiplendi. Bu olayın fotoğrafları sergileniyor. Bütün ova binlerce Arnavutla dolu, isyanı bu ziyaret durdurmaya yetmiş.

Modern Arnavutluk tarihi bilinmez bilinenlerle dolu; 1878’de Prizren’de şehrin ortasında Bayraktar Camii’nin yanındaki küçük binada bağımsızlık bildirgesi okunduğunda etrafta kaç yüz kişi vardı, bilinmiyor. Arnavut bağımsızlığı, 1878’de Rumeli’yi kaybetme tehlikesi olan imparatorlukta, Arnavutların Slav ve Helen denizi ortasında ezilmemek için başvurdukları bir politikaydı. Bazı tarihçilerin bulgusuna göre Sultan Abdülhamid böyle bir harekete Slavların baskısına karşı destek olmayı bile tercih etmiştir. Ve o sayede de durumun çıkmazını anlayan Bismark, Ayastefanos’u canıgönülden reddederek yeni bir anlaşma için Berlin Kongresi’ni toplamıştır. 1912-13’te de aynı şey oldu. Arnavutluk, etrafındaki dünyadan Osmanlı Türkü çekilince kurtuluşu bağımsızlığını ilan etmekte buldu.

20’yi aşkın tekke, cami ve hamam kalıntısı var

Prizren Balkanlar’da Osmanlı dönemini en çok yaşatan şehirlerden. Bir köşede Sırpların Syyeti Yorgi Katedrali var; son çatışmada Arnavutlar onu yıktı ve şimdi Milletlerarası Lig onu tekrar inşa ettirdi, tabii masraf Kosova hükümetinden. Şadırvan meydanının etrafındaki bir diğer önemli anıt, Sinan Paşa Camii, TİKA restore ediyor. Müteahhit işi bitirmeden gitmiş. Binanın kapalı kalması hiç de hoş dedikodulara sebep vermiyor. Bilhassa Balkanlar’da bu gibi işler sözde bildiklerimize değil ehline verilmeli.

Prizren’in bir köşesinde de Katolik kilisesi var. Şadırvan meydanı Prizren’in (Osmanlı’nın deyişiyle Pürzerrin) hep ana meydanı. Şehir 20’yi aşkın cami, tekke ve hamam kalıntılarıyla ve laik Müslüman tarzıyla devam ediyor.

Kosnik ve Pastrik dağları eteklerindeki Prizren yakınındaki İpek ile Osmanlı tarihinin bir ifadesi. Sokullu Mehmed Paşa kardeşini Sırp kilisesinin başına patrik tayin ederek makamı için de İpek’i seçmiş, mümin bir Müslüman olmuştu. 18’inci yüzyılda İpek Sırpların dini merkezi olmaktan çıktı çünkü bağımsız Sırp kilisesi tekrar lağvedilip Rum Patrikhanesi’ne bağlandı. Zaten şehir İslamlaşmıştı. Milli şairimiz Mehmet Akif ’in de doğum yeridir.

Kosova’da Türkolojinin iki hizmetkarı var; Prof. Tacida ve Prof. Nimettullah Hafız. 10 yıldır faaliyette bulunan bir Türkoloji merkezi var ve beşinci kongrelerini topladılar. Bölgede Türk nüfus yüzde 1,5; Prizren civarındaki Mamuşa şehri 5 bin kadar Türkün yaşadığı tek Türk belediyesi. Lise binasını Küçükçekmece Belediyesi yaptırmış. Bu tip küçük Balkan belediyeleri için kardeş şehir uygulaması yararlı.

Barış Balkanlar için tek çıkış yol çünkü ekonomik ilişkileri ve zenginliği de beraberinde getiriyor.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 17.04.2011)

13 Nisan 2011

Tarihçi Kitabevi 50.Söyleşi: "Savaş, Türkiye, Varlık Vergisi"

Cahit Kayra, “Savaş, Türkiye, Varlık Vergisi” konulu söyleşisiyle, 16 Nisan 2011 Cumartesi saat 15.00’de Tarihçi Kitabevi’nde bizlerle buluşacak.

Cahit Kayra, 1917’de İstanbul’da doğdu. Tüccar Ali Lütfi Kayra'nın oğlu olan Kayra, 1935'de Özel Boğaziçi Lisesi'nden, 1938'de

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun oldu. Maliye Müfettiş Muavini olarak 1939 yılında Maliye Teftiş Kurulu'na girdi ve Maliye Müfettişi olduktan sonra 1948 yılında staj için bir yıl süreyle Londra'ya gönderildi.

1950 yılında Gelirler Genel Müdürlüğü Müşavirliği’ne atandı. Daha sonra; Ticaret Vekâleti Tetkik Kurulu Üyeliği ile Dış Ticaret Dairesi Başkanlığı (1959-1960), Hazine Genel Müdürlüğü ve Milletlerarası İktisadi İşbirliği Teşkilatı (MİİT) Genel Sekreterliği, Dış Temsilcilikler Delegeliği (Heyet Başkanı) (1960-1964), OECD Daimi Temsilciliği ve Heyet Başkanlığı (1964-1967), Maliye Tetkik Kurulu Başkanlığı (1967-1972) yaptı.

1972 yılında emekli olan Cahit Kayra, T.İş Bankası Yönetim Kurulu Üyeliği’ne getirildi. Aynı yıl politikaya atıldı ve 1973 yılında Ankara Milletvekili seçildi.

1974 yılında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı oldu.

1978 yılında tekrar Türkiye İş Bankası A.Ş. Yönetim Kurulu Üyesi, 1980 yılında da İş Bankası'nın yan kuruluşu olan Yatırım ve Finansman A.Ş.'nin Yönetim Kurulu Üyesi oldu. 1990 yılında bu görevinden ayrıldı.

Çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yazan Cahit Kayra’nın farklı konularda birçok kitabı yayınlandı. Yeni basılacak kitaplar üzerinde çalışmaları devam etmektedir.

İngilizce, Fransızca bilen Cahit Kayra "Fahri Maliye Müfettişi" ünvanına sahip bulunmaktadır.

Cahit Kayra’nın basılmış kitapları şunlardır;
Yakın Doğu ve Irak Petrolleri (Araştırma), 1953.
A Guide to the Turkish System of Taxation (Araştırma), 1957.
Türkiye'nin İthalât Politikası (Araştırma), 1964.
Maliye Bakanlığı Yüksek Basamaklar Hizmetlilerinin Çalışma Modelleri Hakkında Bir Anket (Araştırma),1968.
Türkiye'de Serbest Piyasada Altın Ticareti (Araştırma), 1970.
Türkiye'nin Gerçek Ödemeler Dengesi (Araştırma), 1972.
Dış Finansman Teknikleri (Araştırma), 1972.
Bodrum Üzerine Çeşitlemeler, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1983.
Romantik Bir Karga, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1984.
Turan Güneş'in Siyaset Şiirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1985.
Tarih-i Enderun (Çeviri), 1987.
Edâ Hanım'ın Kırmızı Kedileri – Bodrum Masalları, M.E.Y., 1989.
İstanbul Zamanlar ve Mekânlar, 1990.
İstanbul Haritaları, 1990.
Eski İstanbul'un Eski Haritaları, 1990.
İkinci Mahmut'un İstanbul’u. Bostancı Sicilleri (Ortak Çalışma), 1992.
Bebek Mekânlar ve Zamanlar, Akbank Kültür Yayınları, İstanbul, 1991.
Mekânlar ve Zamanlar, Kandilli-Vaniköy-Çengelköy, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), 1993.
Büyük Efendi'nin Sarayı (Çeviri) (1996)
Hoşçakal Bodrum, Boyut Yayın Grubu, İstanbul, 1997.
Kadıköy Rüzgarları, Boyut Yayın Grubu, İstanbul, 1997.
Sevr Dosyası, Boyut Yayın Grubu, 1.Basım, İstanbul 1997; 2. Basım,Büke Yayınları, İstanbul 2004.
Çiçekleri Unuttular, Boyut Yayın Grubu, İstanbul, 1999.
Bir Osmanlı Doktoru'nun Anıları (Çeviri), 2001.
Bir Mavi Yolculuk Seyir Defteri, Büke Yayınları, İstanbul, 2001.
38 Kuşağı Anılar, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2002.
Dicle'de Kelek İle Yolculuk, (Günümüz Diline Uyarlayan : Cahit Kayra), Büke Yayınları, İstanbul, 2003.
Bilgeler ve Balıklar, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004.
Dünya Erkekleri Birleşiniz, Erciyaş Yayınları, İstanbul, 2005.
Telefon Defteri, 1.Basım Erciyaş Yayınları, İstanbul, 2006; 2. Basım, Boyut Yayın Grubu, İstanbul, 2008.
Yorgunluk Gideren Hikayeler, Erciyaş Yayınları, İstanbul, 2007.
Osmanlı'da Fetvalar ve Günlük Yaşam, Boyut yayın Grubu, İstanbul, 2008.
İstanbul’un Yokuş ve Merdivenleri, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2009.
Savaş Türkiye Varlık Vergisi, Tarihçi Kitabevi, İstanbul, 2011.
Kadıköy Anı Kitabı, Celal Esad Arseven, (Transkript: Cahit Kayra), Kadıköy Belediyesi, İstanbul, 2011.

TARİHÇİ KİTABEVİ
MODA CADDESİ 104/A
MODA-KADIKÖY
TEL: 0216 418 68 86 GSM: 0 530 370 74 11
info@tarihcikitabevi.com
www.tarihcikitabevi.com

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.