30 Mayıs 2011

Büyük Constantin ve İstanbul

558 yıl önce bugün Fatih’in fethettiği İstanbul’un kurucusu Constantin, kısa ömrüne çok şey sığdıran bir dahi imparatordu.

Miladın 280’inci yılının şubat ayında Naissos yani bugünkü Sırbistan’ın Nis kentinde doğdu. Constansius ile Helena’nın oğluydu. Annesi kendinden evvel Hıristiyan oldu. Bu çok yaygın bir oluşumdur. Birçok pagan hükümdarın anneleri veya eşleri kendilerinden evvel vaftiz edilmiştir. Flavius Valerius Constantinus’un annesi Helena, azize mertebesine çıkarılan ve Hıristiyanlığın mesela Bethlehem’de İsa’nın doğduğu kabul edilen kilise, onun çivilendiği söylenen haç gibi birçok kutsal buluntularını keşfeden kadındı.

Constantin iyi bir asker olarak yetişti. Hayatı doğuda ve Tuna bölgesinde geçmiş demektir. Ren bölgesinde savaştı. İtalya’da Roma’yı 326’da sadece ziyaret etti. Gözüne kestirdiği ve parçalanmakta olan imparatorluk için birleştirici bir merkez olacağını umduğu yer, eski Bizantion’un etrafında gelişen Nea Roma’ydı. Bugünün Sultanahmet Meydanı yani Hippodrom, Mese denen Divanyolu ortaya çıkmıştı. Nea Roma’yı ıslah etti ve Mese üzerinde bugün Çemberlitaş dediğimiz Apollon heykelinin bulunduğu sütuna kendi heykelini diktirtti. O zaman buraya Forum Constantin denirdi. Bugünkü Yenikapı ile Fener arasında kara surlarını çekti ve bölgeyi tamamen surlarla kuşattı. Marmaray kazıları ile bu surlar ortaya çıkıyor.

Eski Roma İmparatorluğu’nun getirdiği barış düzeni yani “Pax Romana” sona ermişti. Roma’nın muhtemel başkentinin savunması çok sağlam kuruldu. Adetler ve törenler hâlâ çoktanrılı Roma düzenindeydi. Şehir 330 yılı mayısının ortalarında resmen açılışını yaptı. İdus Maiae (mayıs ortaları) tanrı Merkür’ün kutsal günleriydi, açılış ve kuruluş günü olarak o gün seçilmişti. Constantin’in vaftizi ve Hıristiyanlığı resmen kabul edilmiş bir söylentidir; 337 yılı 22 Mayıs’ında ölürken vaftiz olduğu tekrarlanır; bunu Hıristiyanlar kadar Müslümanlar da böyle kabul ederler.

Onun döneminde Hıristiyanlık toplumda özellikle de orduda üstün konuma geldi

330’dan itibaren şehir Konstantinopolis olarak anıldı. İleride şark dünyası, Müslümanlar ve Türkler de onu Konstantiniyye diye telaffuz edecektir. İyi bir askerin ve Allah inancına ulaşmış bir hükümdarın adı kimseyi rahatsız etmiyordu. 332’de Gotları yendiğinde ve sonraki kuşatmalarda şehrin savunma sisteminin yararı görüldü. 334’te de Sarmatları yendi; üstelik yendiklerini de devşirme askerler olarak ordusuna aldı. Çok da işe yaradılar.

Mesela Arius’un mezhebi onun pagan ruhuna ve Yunanlı mantığına daha uygundu ama 325’te topladığı İznik konsilinde Arius’un aforoz edilip harcanmasına ve kilisenin öylece şekillenmesine canı gönülden katıldı. Mühim olan, kilisenin onun elinde olmasıydı.

Constantin dönemine kadar Roma’da Hıristiyanlık azınlıktı, rahatsız edici bir azınlığın diniydi. Varlıklarına ve ibadetlerine kâh göz yumulurdu kâh takip edilip zulüm görürlerdi. Onunla birlikte Hıristiyanlık bu imparatorluğun dini olmadı ama üstün konuma yükseldi; en azından orduda askerler arasında durum buydu. Yayılan Hıristiyanlığa karşı tepkiyi en çok onun bu şehirde doğan yeğeni Julianus gösterdi. Amcasının ölümünden bir yıl evvel, 336’da, görmüş olduğu eski Yunan eğitiminin etkisiyle gizlice atalarının dinine döndü. Yazdıklarından bu aşamalar anlaşılıyor. Julianus 361’de tahta geçip iki yıl sonra İranlılarla yaptığı savaşta ölene kadar hiç de kötü bir asker olmadığını gösterdi ve asıl önemlisi her yerde eski pagan mabetleri gezdi, tanrılara kurbanlar verdi. Bu hareketini bazı yerlerin halkı hoş karşıladı, bazı yerlerde ilgi göstermediler, tertiplenen törenler gülünç kaçtı. 33 yaşında yeni dünyanın gelişimine direnen bir aykırılık anıtı olarak ismini tarihe kazıdı ve gitti.
İki kayzerin arasında çağlara yön veren kent İstanbul

Constantin çok yaşamadı, dahilere iş yapmak için kısa ömür de yeter. 337’de İznik’te ölene kadar önce ortakları ve sonra düşmanları olan Licinius ve Maxentius’u ordusundaki Hıristiyan asker ve subaylar sayesinde bertaraf etti. Üstelik bu olayları; rüyasında haçlarıyla zafer kazanmış bir ordu gördüğünü söyleyerek Hıristiyan kitleler nezdinde ününü pekiştirdi. 326’da ihanet ve tertiplerinden şüphe ettiği oğlu ve karısı Faustina’yı öldürttü; üstelik karısı galiba girdiği hamamda haşlanmıştı. İktidar neler yaptırır.

Flavius Valerius Constantinus tarihin “Büyük Constantin”inin 11 Mayıs 330’da kurduğu şehrimiz, 1123 sene sonra 29 Mayıs’ta bir başka büyük imparator tarafından fethedildi. Ateşli silahlar devrinin mareşali, en azından Constantin kadar klasik kültüre ve dillere vakıftı. İlaveten şark dillerinin kalem ustasıydı. 15’inci yüzyılın tipik ve mükemmel hümanisti olan Fatih Sultan Mehmed’den bahsediyoruz. Şehri fethetti ve hakkıyla “Roma Caesarı-Kayzer-i Rum” unvanını üstlendi. İki kayzerin arasında İstanbul dünya tarihinde en büyük metropol olarak çağlara yön verdi.

Constantin kendi koruduğu cemaat için İtalya Roma’sında ve İstanbul’da birçok kilise yaptırmıştır. Roma’dakiler St. Paul Katedrali gibi ayakta, İstanbul’dakilerin temelleri ortada. Çoğu sonradan yenilenmiş. Ayasofya’nın imperial narteksindeki (giriş) mozaikte görüldüğü gibi İsa’ya o bu şehri, Justinian da Ayasofya’yı hediye ediyor. Galiba 11 asırlık Bizans’ın en büyük iki kalıntısı onların bıraktıkları eserler toplamı... Üstüne gelen beş asır ise ayrı bir dünyanın oluşumu ve o parlak dönemi başlatan ve o mirası da reddetmeyen Fatih Sultan Mehmed’dir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 29.05.2011)

"21 yaşındaki o Osmanlı"

"Milattan önceki dönemlerden beri birçok kez denendi ama yalnız 21 yaşındaki o Osmanlı (Fatih Sultan Mehmed) ulaşabildi bu hayale. Bir çağı kapatıp başka bir çağı açan ve diğerlerinin aksine başarıyla sonuçlanan kuşatma işte tam bugün yapıldı. Bütün hükümdarlığı süresince Fatih'in yegane zihni meşguliyeti, İstanbul'u, imparatorluğunun hakiki bir devlet merkezi yapmak olmuştu."

Halil İnalcık

29 Mayıs 2011

Rumlar Latin külahı yerine Türk sarığı tercih etmişlerdi

Bizans Türk tehlikesini uzaklaştırmak için Batı'dan yardım istemiş ancak papalık kiliselerin birleşmesini şart koşmuştu. Kiliselerin birleşme teşebbüsünü ise Rumlar şehirde Latin külahı görmektense Türk sarığını yeğleriz diye karşılamışlardı.

Bizans, Yıldırım Bayezid döneminden itibaren ağır bir baskı altına alınmıştı. Bizanslı devlet adamları, Osmanlı baskısından kurtulmak için Avrupa'daki Hristiyanlar'dan gelecek yardımdan başka çareleri olmadığını düşündüler. Fakat bu yardım karşılıksız olmuyordu. Papa, Bizans'a kiliselerin birleşmesi şartını ileri sürdü. Başka çıkar yol bulamayan Bizanslılar, 1439'da Floransa Konsili'nde Papa'nın isteklerini kabul ettiler.

Dini törensiz gömülen imparator
Sekizinci Ioannes bu antlaşmayı imzalamıştı ama Bizans halkı ve din adamları kiliselerini kaybetmek istemiyordu. Papa'nın desteği ile oluşturulan Haçlı ordusu 10 Kasım 1444'te Varna Meydan Muharebesi'nde Osmanlılar karşısında büyük bir mağlubiyete uğradı. Bunun üzerine İstanbul'da dinî çekişmeler arttı. Durum o kadar karışıktı ki, 1448'de İmparator Sekizinci Ioannes öldüğünde, kargaşa çıkar korkusuyla bir imparatorun cenazesi ilk defa dini tören yapılmadan kaldırıldı.

İmparator ölünce yerine kardeşi Konstantin geçti. Ancak Ioannes'in yerine geçen kardeşi Konstantin'in tahta çıkışında da bir ilk gerçekleşti. İmparatorun, kiliselerin birleşmesi taraftarı olan Patrik Gregorios Mammas'ın elinden taç giymesi büyük tepkilere yol açabilir endişesiyle tören düzenlenmedi. Gregorios Mammas, Bizans'ın önde gelenlerinden Lukas Notaras'ın baskısından dolayı Ağustos 1451'de Roma'ya kaçtı. Böylece kilise İstanbul'un fethine kadar başsız kaldı.

Bizans İmparatoru ve Avrupalı Hristiyanlar, Rumelihisarı'nın yapılmasından ve ardından Boğaz'dan geçen gemilerin durdurulmasından İstanbul'un ciddi bir tehdit altında bulunduğunu anlamışlardı. İmparator Konstantin halkın tepkisine rağmen adım adım yaklaşan tehlikeye karşı Avrupa'dan yardım almak için son çare olarak Papa'ya Ortodoks Kilisesi'ni Katolik Kilisesi'yle birleştirmeye hazır olduğunu bildirdi.

Kiliselerin birleşmesi
Saint Dimitrios Manastırı'nın eski başpapazı ve Saint Sabina Kardinali Isidoros, 12 Aralık 1452'de Ayasofya'daki ayini bizzat yönetti. Roma usulünde yapılan ayinde Papa'nın ve kaçan Patrik Gregorios'un adları birlikte zikredildi.

Bazı Bizans ileri gelenleri ve din adamları kiliselerin birleştirilmesi kararını destekliyordu. Fakat halkın ve din adamlarının büyük çoğunluğu buna karşı olmalarına rağmen, Türk tehlikesi yüzünden seslerini çıkaramıyorlardı. Ümitleri, kuşatma tehlikesi geçtikten sonra kararın tekrar gözden geçirilmesiydi.

Halk ve din adamlarının çoğu olup biteni protesto ettiler. Meyhanelere dolan Bizanslılar kadehler dolusu şarap içerek birlikçilere lanet okuyup, Meryem'in ikonasına kadeh kaldırdılar. "Biz ne Latinler'in yardımına ne de birliğe muhtacız. Katolik tarzında ibadet bizden uzak olsun" diye bağırdılar.

O dönemin tarihçilerinin ifadesiyle birleşmeden sonra Bizanslılar sanki bir Yahudi havrasıymış gibi Ayasofya'ya girmekten kaçındılar. Eğer bir Yortu gününde gitme durumunda kaldılarsa ayin düzenlendiğinde, kurbanlarını sunar sunmaz kadın erkek, rahip ve rahibe hepsi hemen oradan ayrılıyorlardı. Kiliseyi inançsızların mihrabı olarak görüyorlar ve kurbanın ise Apollon için kesildiğini düşünüyorlardı.

Bu esnada Georgios Skolarios (Gennadius) birleşme aleyhine vaazlar vermeye, risaleler yazmaya devam ediyor ve Aquinalı Thomas'ın şahsı ve eserleriyle 14. yüzyılda Katolikler'le birleşmeyi savunmuş olan ilahiyatçı Dimitrius Cydones aleyhine reddiyeler düzerek, onların zındık olduklarını ispata çalışıyordu.
Latinler yerine Osmanlı'yı tercih ederiz
En güç koşullarda bile Ortodoksluk'tan vazgeçmeyen Bizans halkı, Latinler'e borçlu kalmaktansa Osmanlılar tarafından yönetilmeyi tercih ediyorlardı. Nitekim Gennadius'un müttefikleri arasında en başta geleni Grandük Notoras Bizanslılar'ın duygularını "Şehirde Latin külahı görmektense Türk sarığını yeğlerim" diye en veciz biçimde ifade etmişti.

Bu sözü Notaras'a, Ortodokslar'ın 150 yıldır şahit oldukları ve dönemine göre çok ileri bir anlayış olan Osmanlı tecrübesi söyletmişti. Osmanlı Beyliği kurulduktan sonra fethettiği bölgelerdeki halkın dinine karışmamış, onlara ibadet özgürlüğü vermişti. Osmanlılar, Ortodoks Kilisesi'ni ve manastırlarını himaye ederek, vergilerden muaf tutup, onların dinî vakıflarına dokunmamışlardı.

Balkanlar'da Ortodoks bölgeleri ele geçiren Venedik ve Macarlar ise Katolikliği de yanlarında getirmişler, Ortodokslar'ı katletmiş, göçle Katolikliği benimseme tercihi arasında bırakmışlardı. Bu yüzden Balkanlar'daki Ortodoks halklar Osmanlı yönetimini Katolik Macar ve Venedikliler'e tercih etmişlerdi. Aynı durum Bizans'ta da gerçekleşmişti.

Ortodoks muhalefetin lideri
Pantokrator Manastırı da birçok papaz ve vatandaş tarafından ziyaret ediliyordu. Kiliselerin birleşmesine karşı çıkanlar "ne yapacağız" diye yanına gittikleri Pantokrator Kilisesi'ne kapanan Ortodoks muhalefetin lideri ünlü Bizanslı âlim Papaz Georgios Skolarios'dan şu yazılı cevabı aldılar: "Ey zavallı Bizanslılar, neden yoldan çıktınız ve Tanrı'nın güvenini kaybettiniz? Frenkler'in gücüne güvenerek hem dininizi hem de tahrip edilmek üzere olan şehrinizi kaybettiniz. Bana merhamet et, ey Tanrım! Senin varlığında, seni şahit olmaya çağırıyorum ki ben bunun gibi bir hatadan münezzehim. Ey zavallı yurttaşlar, ne yaptığınızın farkında olun. Siz kendinizi sadece gelmesi mukadder olan köleliğe mahkûm etmiyorsunuz. Ayrıca babalarınızın size teslim ettiği imanınızı kaybediyorsunuz ve Tanrı'ya karşı saygısızlığa razı oluyorsunuz. Yargılandığınızda yazık olacak size."

Georgios Skolarios birleşme aleyhine vaazlar verip, risaleler yazdı. Fatih, fetihten sonra Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleşmesine karşı çıkan Georgios Skolarios'u saklandığı köyden getirterek patrik olarak atadı. Georgios Skolarios, Gennadius lakabı ile patriklik yaptı.

Akşemseddin ve fetih

Oldukça sıkıntılı geçen İstanbul kuşatması sırasında Akşemseddin zaferin yakın olduğunu söyleyerek askeri teşvik etmiş, kuşatmanın devamını sağlayarak fethin gerçekleşmesinde büyük rol oynamıştı.

Fatih atını denize sürdü

20 Nisan 1453'te İstanbul'a yiyecek ve yardım getiren üç Ceneviz gemisi ve bir Bizans nakliye gemisi lodosun da yardımıyla Osmanlı gemilerini kolayca yararak Haliç'e girdi. Zeytinburnu civarından deniz savaşını izleyen Fatih düşman gemilerinin durdurulamaması yüzünden atını denize sürmüştü.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 29.05.2011)

28 Mayıs 2011

İstanbul'un fethini yazmak
26 bin euro

29 Mayıs'ta 558'incisi kutlanacak olan İstanbul'un fethine özel yapılan kalem serisi piyasaya çıktı. Seride 26 bin euroluk pırlantayla tasarlanan dolma kalemler dikkat çekiyor.

Arte Gioia ile İtalyan kalem üreticisi Omas'ın ortak projesi "1453, İstanbul'un Fethi" serisinin kalemleri görücüye çıktı. Tamamı el yapımı bin 487 adet kalemden oluşan koleksiyonun tanıtım toplantısında konuşan Arte Gioia Genel Müdürü Murat Ünal, "Saatlerimiz ve kalemlerimiz mücevher kadar değerli. 2 tane butikle hizmet veriyoruz. Lüks saat ve kalem markalarını tüketicilerle buluşturuyoruz" dedi. Koleksiyonunun 2 yıllık çalışma sonunda tamamlandığını anlatan Ünal, "İstanbul'un Fethi ve Fatih Sultan Mehmet anısına bir koleksiyonumuz olsun istedik. Omas ile işbirliği yaptık" diye konuştu. Ünal, İstanbul serisi hakkında da bilgi verdi. Buna göre, fiyatların 2 bin 500 eurodan başladığı seride, en pahalı kalem 26 bin euroya satılıyor. Beyaz altın ve pırlanta işlemeli kalemlerin dışında pembe altından yapılan kalemlerde dikkat çekiyor. İlk koleksiyonda bulunan bin 453 kalemden bin tanesi 2 bin 700 euro, 453 tanesi ise 2 bin 500 eurodan satılacak. 29 adet üretilen pembe altından ve gövdeleri siyah mineyle kaplanan pistonlu kalemler ise 19 bin euro ile 18 bin euro arasında fiyata satışa çıktı.

Esin kaynağı Osmanlı topu
İstanbul'un fetih tarihi 29 Mayıs 1453'ten ve fetihte önemli bir yeri olan Osmanlı topundan esinlenilerek hazırlanan kalemlerin gövdesi, İstanbul kenti ile Fatih Sultan Mehmed'i temsil eden iki kabartma madalyonla süslenmiş. Kapak kısmında sultanın tuğrası yer alırken, 18 ayar altın ucunda ise İstanbul'un simgelerinden Ayasofya'nın görkemli kubbesi resmedilmiş.

Kaynak: Sabah

17. Türk Dünyası Çocuk Şöleni

"Kıymetli Dostumuz,

Vakfımızca geleneksel olarak düzenlenmekte olan "TÜRK DÜNYASI ÇOCUK ŞÖLENİ"nin onyedincisi, Türk coğrafyasının her bölgesinden 40`dan fazla Türk çocuk gurubunun katılımıyla, 25 Mayıs - 15 Haziran 2011 tarihleri arasında İstanbul`da yapılacaktır.

Şölenin gayesi, gelecekte Türk Dünyası`nın şekillenmesinde önemli rol oynayacağına inandığımız çocuklarımızı, Türkiye`deki kardeşleri ve birbirleriyle tanıştırmak, kaynaştırmak, aralarında dostluk köprüleri kurmak; Türk ailesini, tarihi-turistik yönleriyle İstanbul`u ve Türkiye`yi tanıtmak, bu vesileyle Türk Dünyasının geleceği için sağlam temeller atmaktır.

Devlet Bakanımız Sayın Hayati Yazıcı`ya bağlı Başbakanlık Tanıtma Fonu`nun desteğiyle gerçekleştirilen 17. Türk Dünyası Çocuk Şöleni çerçevesinde, aşağıdaki programlara katılarak misafir ve seyirci çocuklarımızı gururlandırmanızı saygılarımızla arz ederiz.

Prof. Dr. Turan YAZGAN
Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı
Genel Başkanı"


1- ŞÖLEN YÜRÜYÜŞÜ
30 Mayıs 2011 Pazartesi - 09:30
Kadıköy-Söğütlüçeşme-Altıyol-İskele Meydanı

2- ŞÖLEN GÖSTERİSİ
01 Haziran 2011 Çarşamba - 09:00
Beşiktaş İnönü Stadyumu

3- 8. TÜRK DÜNYASI ÇOCUKLARI SES YARIŞMASI
02 Haziran 2011 Perşembe - 20:00-24:00
Fatih Eminönü Halk Eğitim Merkezi Konferans Salonu

LCV: Tülay GÜNEŞ - 0212 511 10 06 veya tdav@turan.org

Tarih-Medeniyet Paralelliğinde: İstanbul'un Şehirleri

Aden-Viyana, Venedik-Bahçesaray, Kudüs-Roma, Gırnata-İsfahan, Bağdat-Toledo, Şiraz-Paris… Tarihin akışı içerisinde, dünyanın en önemli şehirlerinin siyasî, ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan etrafında bir uydu olarak döndüğü İstanbul, bu yönüyle bir sempozyumda ele alınacak.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü tarafından düzenlenen ve Kültür A.Ş. tarafından gerçekleştirilecek olan “Tarih-Medeniyet Paralelliğinde İstanbul’un Şehirleri” başlıklı sempozyum, 28-29 Mayıs 2011 tarihlerinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilecek. Toplantılar 13.30 - 19.00 saatleri arasında gerçekleştirilecek.

28 Mayıs Cumartesi

İstanbul-Aden-Viyana
Sempozyumun ilk gününde saat 13.30’da başlayacak olan “Kahve İzleğinde Keyif Ehlinin Yolculuğu” başlıklı birinci oturumda Fatih Üniversitesi Öğretim Görevlisi Ahmet Yaşar, dia gösterisi eşliğinde kahvenin İstanbul’a gelişi ve Osmanlı döneminde kahvehane kültürü hakkında; Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Serdar Öztürk de, Cumhuriyet dönemi kahvehane kültürü hakkında bilgi verecek.

İstanbul-Venedik-Bahçesaray
Saat 15.30’da başlayacak olan “Ticaret Yollarında Camın Öyküsü” başlıklı oturumda da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Prof. Dr. Zeki Sönmez, Türk-İtalyan sanat ve siyaset ilişkilerini; İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ali Şükrü Çoruk ise, İtalyan ticaret kolonilerini kültür tarihi açısından değerlendirecek.

İstanbul-Kudüs-Roma
Sempozyumun ilk gününün son oturumu saat 17.30’da başlayacak. “Akdeniz’de Din” başlıklı oturumda Vatikan Temsilciliği’nin Basın Danışmanı Rinaldo Marmara, hakkında kitap yazdığı Katolik Kilisesi’nin tarihini anlatacak. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Kürşat Demirci ile Stephen Mitchell ise, İstanbul, Roma, Kudüs bağlamında Akdeniz çevresinde dinin kültür tarihini anlatacaklar.

29 Mayıs Pazar

İstanbul-Gırnata-İsfahan
Sempozyumun ikinci gününde ilk oturum saat 13.30’da başlayacak. “Cennet Bahçeleri / Estetik Yolculuk” başlıklı oturumda, İslâm mimarisi konusunda dünyaca ünlü bir araştırmacı olan Henri Stierlin, İslâm mimarisine dair tespitlerini aktaracak. Erciyes Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Turan Koç ise hakkında bir kitabının bulunduğu İslâm estetiğini değerlendirecek.

İstanbul-Bağdat-Toledo
Saat 15.30’da başlayacak olan ikinci oturum, “Bilimin Serüveni” başlığını taşıyor. Bu oturumda İslâm bilim tarihçileri Prof. Dr. Bekir Karlığa ve Prof. Dr. Rüşdi Raşid, İslâm biliminin Batı’ya olan etkisini anlatacaklar.

İstanbul-Şiraz-Paris
Sempozyumun son oturumu, “Divan’dan Sürrealizme Şiirsel Yolculuk” başlığını taşıyor. Saat 17.30’da başlayacak olan oturumda Prof. Dr. Ahmet Kartal, klasik şiirimizin İran ve Orta Asya’daki kaynakları hakkında bilgiler verecek. Şair Ali Günvar ise, şiirimizin Batı şiiri ile tanışması ve Batı şiirinin etkisiyle modernleşmesi sürecini anlatacak.

24 Mayıs 2011

İstanbul, Fatih sayesinde Avrupa'nın en büyük şehri olmuştu

İstanbul'a yeni iki şehir daha ilave edilmesi ve çılgın projelerle donatılması gündemde.

Fatih, fetihten önce ölü bir şehir olan İstanbul'u Osmanlı İmparatorluğu'na layık bir başkent yapmıştı.

Fetihten önce İstanbul ölü bir şehirdi. Şehir, 1204'te Latinler tarafından işgalinden sonra uzun bir gerileme dönemine girmişti. İşgal süresince adeta köye dönmüş, şehir bağlar ve tarlalarla dolmuştu. İstanbul, "büyük bir kısmı boş, yoksullukla perişan olmuş harabe bir şehir" olarak tasvir edilir.

İstanbul'un imarı

Fatih Sultan Mehmed müstakbel başkentinin, ellerine harabe bir şehir olarak düşmesini istemediğinden, son hücumu yapmaya karar verdiğinde Bizans imparatoruna, şehri yağmadan korumak için teslim etmesi gerektiğini teklif edip buna karşılık kendisine Mora despotluğunu vadetti. Ancak Bizanslılar şehri teslim etmeye niyetlenseler bile müdafaaya iştirak eden Latinler karşı çıktılar.

Fetih öncesi, şehirde yaşayanların bir kısmı İstanbul'u terk etmiş ve kaçmış, geri kalanlar da ordu tarafından esir alınmıştı. Fatih, fetihten sonra ilk iş olarak, şehri sadece eski hâline getirmek için değil, fakat mümkün olduğunca daha mükemmel bir şekilde imar ve iskân etmek için harekete geçti. İstanbul'u tekrar siyasî ve iktisadî bir imparatorluk merkezi yapmak için büyük bir enerjiyle çalıştı. Araştırmalarıyla İstanbul'un imarını aydınlatan Halil İnalcık hocamızın deyimiyle bütün hükümdarlığı süresince Fatih'in yegâne zihnî meşguliyeti, İstanbul'u imparatorluğunun hakikî merkezi yapmak olmuştu.

Sultan, esir alınan çok sayıda Rum'un, sahiplerine fidyelerini ödemeleri şartıyla serbest bırakıldıklarını irade etti. Fidye parasını kazanmalarına imkân sağlamak için, inşaatlarda çalışmalarına izin verdi. Şehirden kaçanların geri dönmeleri hâlinde, evlerinin kendileri için tamir edileceğini bildirdi.

İstanbul'dan ayrılmadan önce surların restorasyonunu ve Yedikule'de müstahkem kale yapılmasını emretti. Aynı zamanda şehrin merkezinde, şimdiki İstanbul Üniversitesi'nin bulunduğu yerde bir saray inşa edilmesini buyurdu.

İstanbul'a göç

Şehrin yeniden imar ve iskânı için derhal Anadolu'dan ve Rumeli'den insan getirtti. Anadolu'dan 4.000 ve Rumeli'den yine 4.000 ailenin getirilmesini emretti. Boş evler yeni yerleşenlere bedava dağıtıldı. Silivri ve Galata halkı İstanbul'a nakledilerek buraya yerleştirildi.

Fatih, seferleri müddetince, fethettiği şehirlerin zenginlerinden, sanatçılarından ve tüccarlarından bir kısmını sürgün olarak İstanbul'a getirdi. Savaş esirleri arasındaki çiftçiler sultanın kulları olarak, İstanbul'a gıda maddeleri temin etmek için şehir etrafında kurulan kasaba ve köylere yerleştirildi. Seferleri sırasında Eski ve Yeni Foça, Argos, Amasra, Trabzon, Mora, Midilli, Eğriboz, Taşoz, Semadirek, Kefe ve Mengüp'ten Hristiyanlar, Konya, Larende, Aksaray ve Ereğli'den ise çok sayıda Müslüman ve Hristiyan nakledildi. Her grup, İstanbul'a gelişlerinde başka bir mahalleye yerleştirildi ve çoğu zaman bu mahalleye eski memleketleri olan şehrin ismi verildi.

Fatih'in, malî teşvikleri ve Osmanlı'nın dini müsamahası sayesinde Almanya ve İtalya'dan çok sayıda Yahudi göç etti. Ermeni Patrikliği İstanbul'a taşındı.

Avrupa'nın en büyük şehri

Köprüler ve yollar tamir edildi. Kaldırımlar yapıldı. Su kanalları ve kemerleri tamir edilerek şehrin yeterli suya kavuşturulması sağlandı.

Eski Saray 1464'te tamamlandı. Daha sonra Topkapı Sarayı ismiyle anılan Yeni Saray'ın inşasına başlandı. Fatih, şehrin merkezine bina edilen Yeni Saray'ın yanına küçük bir çarşı yapılmasını buyurdu. Bu Büyük Bedesten olarak adlandırılan Kapalı Çarşı'nın inşasıyla İstanbul, hâlâ önemini koruyan bir ticaret merkezine kavuştu.

1459'da Fatih, İstanbul yakınında Hz. Muhammed'in sahabesi olan Ebu Eyyüb el-Ensârî'nin şehit düştüğü yerde bir cami ile bir türbe, bir medrese ve bir imaret yaptırdı ve Bursa'dan getirilen göçmenler buraya yerleştirildi. Eyüp, Mekke, Medine ve Kudüs'ten sonra İslâm dünyasının en önemli bölgesi oldu.

İstanbul'un Türk kimliği Fatih döneminde oluştu. Fatih'in izinden giden diğer vezirler ve ileri gelen şahıslar, şehrin her bölgesinde vakıflar yoluyla çeşitli müesseseler meydana getirdiler. İstanbul, kamu hizmeti ve dinî gayelerle hareket eden devlet adamları, nüfuzlu ve zengin şahıslar eliyle kurulan vakıf müesseselerinin meydana getirdiği külliyelerle büyüyüp gelişti. Bu dönemde sur içinde 163, Kasımpaşa'da 5, Galata'da 5, Boğaziçi'nde 6 ve Üsküdar'da 5 cami yapıldı. Medrese sayısı ise 21'dir. Ayrıca 32 hamam, 4 saray, 7 aşhane, 10 han ve kervansaray, 28 çarşı inşa edildi.

İstanbul, Fatih hayatta iken saraylar, hanlar, kervansaraylar, çarşılar, pazarlar, hamamlar ve medreselerle kaplanarak mamur bir Türk şehri hâline geldi. Nüfusu artan, imar faaliyetleri ve ticareti canlanan İstanbul eski parlaklığına kavuştu ve 16. yüzyılda Avrupa'nın en büyük şehri oldu.

İstanbul'un mahalleleri

Fatih döneminde bize kalan birçok semt ve mahalle adı vardır. Vefa, Akşemseddin, Kovacı Dede, Kocamustafapaşa, Defterdar Sinan, Akbıyık, Tokludede, Ya Vedûd, Hızırbey, Saraçhane, İshakpaşa, Kasımpaşa, Mahmutpaşa, Molla Fenari, Molla Gürani, Molla Hüsrev, Mercanağa, Nişancı, Tahtakale...

Birçok semtimiz Fatih dönemi devlet adamlarının ismini taşır. Gedikpaşa, Fatih'in veziriazamı Gedik Ahmed Paşa'nın yaptırdığı hamamdan; Hocapaşa, Fatih'in hocası Hoca Sinanüddin Yusuf Paşa'nın konağından; İshakpaşa, Fatih'in veziriazamlarından İshak Paşa'nın Ahırkapı civarında yaptırdığı camiden; Mahmutpaşa, Fatih'in veziriazamlarından Mahmud Paşa'nın Kapalıçarşı civarında yaptırdığı camiden; Muratpaşa, Fatih'in vezirlerinden Murad Paşa'nın Aksaray civarında yaptırdığı camiden; Nişanca, Fatih'in son veziriazamı Nişancı Karamanî Mehmed Paşa'nın Kumkapı civarında yaptırdığı camiden; Rûmî Mehmed Paşa, Fatih'in veziriazamlarından Rum Mehmed Paşa'nın Üsküdar'da yaptırdığı imaret, medrese ve hamamdan esinlenerek ismi verilen semtlerdir.

İstanbul'daki birçok yer Fatih zamanından izler taşır. İstanbul'a onun zamanında getirtilerek yerleştirilen Türkler, kendi geldikleri bölgelerin isimlerini iskân edilen bölgelere vermişlerdi: Aksaray, Çarşamba gibi.

Ayasofya'yı kurtardı

Fetih'ten sonra şehre giren Fatih ilk olarak Ayasofya'ya gitti. Bu sırada bir askerin kilisenin mermerlerini sökmeye çalıştığını gördü. Askere kızarak, bunların ganimet olmadığını söyledi. Bu yapılar padişahındı.

Ayasofya'nın kubbesinde şiir

Namaz kıldıktan sonra bu zaferi için dua edip ayrılmadan önce Ayasofya'nın kubbesine çıkan Fatih'in Farsça şu mısraları söylediği duyulmuştu: "İmparatorun sarayında örümcek perdedarlık ediyor, Efrasiyab'ın kulelerinde baykuş nevbet vuruyor."

Erhan Afyoncu
(Bugün, 18.05.2011)

23 Mayıs 2011

İstanbul dünyanın merkezi olarak kabul edilmişti

Dünyanın en önemli şehirlerinden biri olan ve iki büyük imparatorluğa başkentlik yapan İstanbul dünyanın merkezi kabul edilmişti.
İstanbul'un tarihi yüzyıllar öncesine kadar gitse de asıl bugünkü şehrin nüvesini oluşturan Byzantion'un kuruluşu ve gelişmesi hakkındaki bilgiler çoğunlukla efsanelerle örülüdür. Kurucusu Byzas'ın adına izafeten de yeni şehre Byzantion denildi. Şehrin kuruluş tarihi genelde M.Ö. 660 kabul edilir. Her halükârda küçük bir şehir olan Megara kolonisinin eşsiz coğrafi konumu ve stratejik önemi onun gelecekte büyük bir gelişme kaydetmesi ve ihtişama kavuşmasını sağladı.

İlk İstanbul
Byzantion'un kapladığı alanı belirleyen ilk surların ise kuzeybatıda liman sınırlarını, Marmara kıyısında, doğuda bugünkü sur çizgisini, Ahırkapı'nın biraz ötesinden karaya dönerek, belki de bugünkü Topkapı Sarayı surlarını veyahut da daha batıdan geçen bir sur çizgisini takip ederek Sirkeci'ye ulaştığı kabul edilir.
Romalılar M.Ö. 146'da Makedonya savaşını takiben Balkanlar'da egemenliklerini pekiştirirken, Ege ve Anadolu'nun bir bölümüne de hâkim olmayı başardılar. Bu sırada Byzantion, Roma'ya bağlı bir şehir devleti statüsüne sahip oldu.
Roma hakimiyetinde Byzantion büyük bir felakete maruz kaldı. 2. yüzyılın sonlarında İmparator Severus ve Niger arasındaki savaşta şehir Niger'in yanında saf tuttu. Bunun üzerine Severus uzun bir kuşatmanın ardından şehri 195/196'da ele geçirerek harabeye çevirdi. Ancak şehrin jeopolitik öneminden dolayı İmparator Severus, Byzantion'u tamir ettirip yeni yapılarla donattı. İmparator Severus'un inşa faaliyetiyle antik dönemin Byzantion'u tarihi misyonunu tamamlamış ve yeni bir Roma şehrinin tarihi başlamıştı.
Dünyanın merkezi

İmparator Diocletianus'tan (284-305) itibaren Roma'nın artık imparatorluk için ideal bir başkent olamayacağı anlaşılmıştı. Ama bunu fiilen ve resmen icraata döken, gerçekleştiren İmparator Konstantinos oldu. Konstantinos, sonunda Asya ile Avrupa'nın birleştiği yerdeki, coğrafi konumu kadar siyasi, askeri ve ticari bakımlardan bir merkez olma özelliğine sahip olan Byzantion'u başkent olarak yeni baştan inşa etmeye karar verdi. 324'te şehrin ilk temelleri atıldı.
İmparator Konstantinos yeni imparatorluk başkentinin inşası için her türlü imkânı seferber etti. Eski surlar yıkıldı. Yerine daha geniş ve daha batıdan geçen müstahkem surlar inşa edildi. Eski şehrin ana caddesi genişletilip düzenlendi ve Mese (Divanyolu) adını aldı. Cadde, Milion adı verilen anıt ile başlıyordu. Bu dünyanın merkezi sayılan bir nokta, imparatorluğun sıfırıncı kilometresiydi.
Nihayet 11 Mayıs 330'da görkemli bir törenle başkentin açılışı yapıldı. Bundan sonra Byzantion'a Nova Roma Constantinopolitana denecekti yani Yeni Roma Konstantinos'un şehri. Yeni başkent resmi olarak Nova Roma (Yeni Roma) olarak anılsa da Konstantinopolis adı günlük dilde başlangıçtan beri yer aldı.

İsyan İstanbul'u yakıp yıktı
Şehrin nüfusu sürekli arttı ve 5. yüzyılda yaklaşık 300 bin kişilik nüfusuyla Roma'dan daha kalabalık bir şehir oldu. Konstantinopolis'in imar ve inşa edilmesinde farklı ve önemli bir dönem de Jüstinyenos'un (527-565) hükümdarlık yıllarıdır. Jüstinyenos'un imparatorluk dönemine restorasyon ve ihtişamın yanında tarihte 532'de meydana gelen "Nika" adıyla anılan isyan da damgasını vurdu. İsyan bastırıldı fakat başkent baştanbaşa yakılmış, harap olmuştu.

Jüstinyenos, Nika ayaklanması sonrasında şehri eskisinden de görkemli biçimde yeniden inşa etmeye karar verdi. Konstantinopolis adeta yeni baştan imar ve inşa edildi. Jüstinyenos'un adı "kâinatın gözbebeği" sayılan Ayasofya'nın inşasıyla ölümsüzleşmişti.
867-1056 tarihleri arasında Bizans'ın askeri-siyasi üstünlüğü ekonomik alanda gelişme takip etti ve İstanbul uluslararası büyük bir ticaret merkezi hâline geldi. Artan refah Balkanlar veya Anadolu'daki eyaletlerden önemli sayıda göçmeni İstanbul'a çekti. 9. ve 11. yüzyıllar arasında yıkıcı birçok deprem ve doğal afet yaşanmasına rağmen şehrin nüfusu 500 bin civarındaydı.
Ancak 1204'te İstanbul'u zapt eden Haçlılar, şehri korkunç biçimde yağmalayıp, yakıp, yıktılar. 1261'de Latinleri kovarak kente tekrar hâkim olan Bizanslılar bıraktıkları muhteşem şehrin yerinde adeta bir harabe bulmuşlardı. Bunun için, Bizans'ın ikinci kurucusu olarak adlandırılan Sekizinci Mikhail Palaiologos elinden gelen gayreti gösterdi. Ancak bütün gayretlerine rağmen İstanbul 1453'te fethedildiğinde hâlâ 1204'te yediği darbeyi üzerinden atamamıştı.
Böyle zengin şehir nasıl olur?

1204'te İstanbul'u işgal eden Haçlılar'ın şaşkınlığı kaynaklarda şöyle anlatılır: "Konstantinopolis'i daha önce hiç görmeyenler, şehre büyük bir arzu ile baktılar çünkü dünyada böylesine zengin bir şehir olacağını hiç düşünmemişlerdi. Bu şehir büyüklüğüyle diğerlerinden çok üstündü."

Ölüleri bile soydular

Tarihçi Khoniates, 1204'te İstanbul'un yağmalanmasını şöyle anlatır: "Ortaya koydukları yeni yağmalama yöntemi, imparatorluk şehrini soyup soğana çevirenlerin bile gözünden kaçmıştı. Havariyyun Kilisesi'ndeki imparator mezarlarını gece açarak talan ettiler. Bu Batılılar'ın elinden ne canlılar ne de ölüler kurtulabilmişti."

Haçlılar'ın İstanbul'u yağmalamaları

Dördüncü Haçlı Seferi Müslümanlar üzerine değil Bizans'ı hedef alarak İstanbul'a yönelmişti. 13 Nisan 1204'te Konstantinopolis'i zapt eden Haçlılar, şehri korkunç biçimde yağmalayıp, yakıp yıktılar. Tarihçi Runciman "Tarihte İstanbul'daki yağmanın örneği yoktur" diyerek hadisenin boyutuna işaret eder. "900 yıl boyunca Hristiyan dünyasının merkezi olan İstanbul bu yağma sonunda bütün ihtişamını, zenginliğini, sanat eserlerini, her şeyini bir daha yerine gelmeyecek şekilde kaybetti. Kiliseler, manastırlar, saraylar ve kütüphaneler yağma edildi. Paha biçilmez sayısız ikon, kutsal emanet ve değerli eşya ya üzerlerindeki altın, gümüş ve kıymetli taşlar sökülüp alınmak maksadıyla parçalandı veya çalınıp götürüldü. Hristiyanlığın en kutsal kilisesi Ayasofya'ya atlarıyla dalan Haçlı savaşçıları duvarları süsleyen ikonları, ipek halıları çaldılar veya yırtıp parçaladılar. Venedikliler imparatorluk merkezindeki kültür ve sanat eserlerinin birçoğunu toplayıp kendi şehirlerinin kiliselerini, saraylarını, meydanlarını süslemek üzere alıp götürdüler."

Yağmanın son bulduğu üçüncü günün bitiminde "Şehirlerin Kraliçesi" kabul edilen Konstantinopolis, yanmış, yıkılmış, halkının çoğu kaçmış olduğu hâlde Latinler'in denetimi altına girmişti.

Yağmalanan bu eşyaların büyük bir kısmı İtalya ve Fransa gibi ülkelerde dindar insanlara fahiş fiyatlarla satıldı ve zaman içinde ortadan kaybolurken, bir kısmı da Vatikan'da veya diğer büyük dini merkezlerde koruma altına alındı.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 15.04.2011)

Sultanın Ustası

Hakkında en çok yazı yazılan Osmanlı sultanlarından biridir İkinci Abdülhamid Han. Kaynaksız mesnedsiz yazılanlar o kadar çok bulandırmaktadır ki meydanı, gerçekler apaçık dururken dahi bazı insanlar şüphe içindedir… Bir de sultana marangozluk ve Şark Tezyinî Sanatları dersi veren Mehmed Yusuf Bey’in anlattıklarına bakalım; zira bir insanı tanımak için ona yakın olmalıdır…

Mehmed Yusuf Bey, Sultan İkinci Abdülhamid Han’a marangozluk ve Şark Tezyinî Sanatları dersi vermiş ve saray marangozhanesinde çalışmıştı. Aynı zamanda Mekteb-i Sanâyi-i Şahane Fenn-i Mimârî-i Arab ve Resim Muallimi’ydi. 16 Rebiulevvel 1312 (16/09/1894) tarihinde Mısır’a Mekteb-i Sanayi’de “tarz-ı mimârî-i Arabî (Arap Mimarî Tarzı)” tahsil etmek üzere gönderilmiştir. Şahadetnamesini alarak İstanbul’a dönen Mehmed Yusuf Bey, Sanayi Madalyası ihsanıyla taltif edilmiştir.

İstanbul’a döndükten sonra padişahın dikkatini çekmiş ve saray marangozhanesinde bizzat padişaha ders vermiştir. Bunun yanında da Mekteb-i Sanayi’de Tarz-ı Mimarî-i Arabî muallimliğine devam etmiştir. Buraya tayini tarihini tam olarak tespit edemediysek de kendisiyle alakalı, elimizdeki en eski vesika 20.07.1896’yı göstermektedir. Mehmed Yusuf Bey çok defalar padişah tarafından nişan ve madalyalarla taltif edilmiştir. Bunlardan bazıları şöyledir: Beşinci rütbeden Nişan-ı Mecidi (09 Safer 1314-27.07.1896); dördüncü rütbeden Sanayi Madalyası (04 Cemaziyelevvel 1314-11.10.1896); dördüncü rütbeden Osmanî Nişanı (20 Rebiulevvel 1318-17.07.1900).

Osmanlı Arşivi’nde yer alan vesikalardan Mehmed Yusuf Bey’in Osmanlı mimarisinin pek çok sahasında ve müzeler ile eski eserler üzerinde çalışmalar yaptığını öğrenmekteyiz.

Bu makalemizde maksadımız Mehmed Yusuf Bey’in mimarî sanatındaki yerinden ziyade sultanla ilgili birkaç hatırasını kaydetmek olduğu için bu hususun daha sonra geniş bir makalede ele alınmasını temenni ediyoruz.

Mekteb-i Sanâyi-i Şahane Fenn-i Mimârî-i Arab ve Resim Muallimi Mehmed Yusuf” mühür ve imzasıyla Evkaf Nezareti’ne yaptığı bir müracaat vesikasında şöyle denmektedir: “Fenn-i Mimârî-i Osmanî’ye dair tarifleri ve hususiyetleri ile ilgili çalışmakta olduğum eserin daha güzel olabilmesi için camilerdeki ve diğer hayır eserlerindeki süsleme, tezyinat ve mimari işlerinin resimlerini almak için müsaade olunması…” (17 Zilkade 1322-23.01.1905)

Yusuf Bey, soyadı kanunu ile Akyurt soyadını almıştır. Konya’da Eski Eserler (Âsâr-ı Atîka) Müzesi Müdürlüğü de yapmıştır. Sanat ve mimari sahasında çok sayıda eseri vardır.

“Sultan, Çok Nazik ve Soğukkanlı Bir İnsandı”
Yusuf Bey’in padişahla ilk karşılaşması gayet ilginç bir hadise ile olmuştu. Şöyle ki; Sultan Abdülhamid Han’a Mısır’dan gelen kıymetli bir koltuk takımının konulduğu odada, birkaç perde ve eşya eksikmiş. Vaktin Ticaret Nazırı, Marangoz Muallimi Yusuf Bey’i yapılacak işlerin ve perdelerin ölçülerini ve örneklerini alması için saraya göndermiş. Yusuf Bey saraya gitmiş ve kendi anlattığına göre Dârüssaade Ağası kendisini eşyaların bulunduğu odaya götürmüş. Yusuf Bey eşyalar ve ölçme işleriyle meşgul olurken Dârüssaâde Ağası bir ara dışarı çıkmış. Fakat hayli zaman geçmesine rağmen kimse gelmemiş. Yusuf Bey bununla alakalı hatırasına şöyle devam ediyor:

“Ben işimi bitirdim. Epey meşgul oldum. Çeyrek saat kadar da bekledim. Bu arada küçük abdestim beni sıkıştırıyordu. 45 dakika geçti. Yine kimse yoktu. Etrafa bakındım, abdest ihtiyacımı giderecek bir yer yoktu. Yavaşça kapıyı açtım ve uzun ve geniş koridora çıktım. Abdesthane aradım, bulamadım. Sıradan bir kapıya vurdum. İçeriden bir ses:
‘Geliniz!..’ dedi.

Kapıyı açtım. Birisi oturuyordu. Ona:
‘Efendim, Dârüssaâde Ağası ile geldim. O beni odada bırakıp gitti. Henüz dönmedi, dışarıya çıkacağım, kapıyı bulamadım.’ dedim.
O zat tatlı bir sesle:
‘Oğlum!..’ dedi. ‘Koridordan sola yürü, sağdan üçüncü kapı, seni bahçeye çıkarır.’
Ve öyle de yaptım. Bahçeye çıktım. Sıkışık vaziyette yer arıyordum. Derken Dârüssaade Ağası göründü. Korku ile karışık müthiş bir heyecanla sordu:
‘Neye çıktın, nasıl çıktın?’

Anlattım. Meğer bana kapıyı gösteren Şevket-meâb Efendimiz Sultan Abdülhamid-i Sânî Hazretleri imiş. Onun fevkalade vehimli ve korkak olduğunu söylerlerdi; ben çok nazik ve soğukkanlı bir insan görmüştüm.

Padişahın Ayağına Basıyor
“Saraydan bir oda boşaltılmış, marangozhane haline getirilmişti. Sultan Abdülhamid burada çalışırdı. İlk buluştuğumuz gün bir şey göstermek için yanına sokulmuştum. Heyecandan ve mahcupluktan olacak sultanın ayağının ucuna basmıştım. Yanında bulunanlar kolumdan çeker gibi yaptılar, bakışlarıyla beni korkutmak istiyorlardı. Sultan Abdülhamid bakışlarını bunların üstünde gezdirdikten sonra konuştu:
‘Çocuğu korkutmayın öyle! Ne var, insanlık hali bu. Elbette ayağa da basılır.’

Padişahın Hakşinaslığı
“Sultan Abdülhamid’e sunulan arzuhaller gümüş bir tepsi içine konularak çalışma odasında takdim edilir, tetkikleri bitmeyen arzuhaller yine bir tepsi ile dolaba konur, ertesi gün tekrar kendisine sunulurdu. Bu dolap marangozhane yapılan odada kalmış. Sultan Abdülhamid, ben bir işle meşgulken bu dolabın altından ucu çıkmış bir kâğıdı ileri ittirmeye çalışıyordu. Bir defa vurdu, kâğıt gitmedi. Bir daha itince kâğıt ortaya fırlayıverdi. Eğildi, aldı. Bu kâğıt Dâhiliye Nazırı tarafından 11 ay evvel haksız olarak azledilen bir mutasarrıfın istidası imiş. Gümüş tepsiden nasılsa dolabın arkasına düşmüş. Bunun için de muamelesi gecikmiş.

Padişah Mabeyn başkâtibini çağırdı ve şu emri verdi:
‘Dahiliye Nazırı’na yazınız, bu adamı bir mutasarrıflığa tayin etsin!’
Aynı zamanda sultanın elinde olmayan bir sebepten işi geciktiği için, mutasarrıfa, yüksek bir ihsan da emredilmişti.”

Kaynaklar: BOA, İ.TAL., 61/1312/Ra-089; 101/1314/S-046; 105/1314/CA-014; İ.TL., 217/1318/Ra-064; Y.A.RES., 129/69; Altuncuoğlu, “Abdülhamid’e Ait Fıkralar”, Büyük Doğu, 10 Nisan 1959, S. 6, s. 15; Dr. Erdoğan Erol, M. Yusuf Akyurt, Ankara 2010.

Ömer Faruk Yılmaz
(Yedikıta Dergisi, Sayı:33, Mayıs 2011.)

Hanedanın büyük kabusu

Geçen hafta, II. Osman’ın katledilişinin ölüm yıldönümüydü. Onunki gibisi bir daha yaşanmasa da tahttan indirilme korkusu ondan sonraki tüm padişahları etkiledi.

II. Osman veya Genç Osman 19 yıllık kısa ömrüyle Osmanlı tahtının en genç padişahıdır. Dramatik ve utanç verici bir olayla tahtı ve hayatını kaybetti. 19 Mayıs’ta payitahtın çığırından çıkmış yeniçerileri ve sipahileri, önlerinde gayri memnun ulema ile saraya saldırdı.

Genç padişah bu hassas anda bile inadından vazgeçemedi. Genç insan en dürüst, en idealist ve en inatçı zamanlarını yaşıyordu. Tahtını önünde durulmaz bir iktidar anıtı olarak görüyordu.
II. Osman zamanın getirdiği tecrübeleri yaşayacak, hamlığını düzeltecek, aşınmalara uğrayacak kadar yaşayamadı.

15 Kasım 1603’te genç padişah I. Ahmed’in Kösem Sultan’dan evvelki hasekisi Mahferuz’un oğlu olarak dünyaya geldi. I. Ahmed öldüğünde üç aylık bir süre için amcası I. Mustafa tahta çıkmıştı. Osmanlı hanedanının deli denebilecek dimağ hastası tek üyesi budur, öbürleri yakıştırmadır. Nihayet şeyhülislam Esad Efendi’nin fetvası ile sadaret kaymakamı Sofu Mehmet Paşa’nın onay ve talebiyle 26 Şubat günü 1618’de 14,5 yaşındaki padişah tahta oturdu.

Sır saklamayı beceremedi

Genç ve zekiydi, birçok yetişkinin fark etmediği şeylerin kokusunu alıyordu, bazı şeylerin değişmesi gerektiğini anlamıştı. Haremin yapısından, saltanat veraseti sisteminden rahatsızlık duyduğu açıktı. Asıl önemlisi, imparatorluğu zaferlerden zafere götüren kapıkulu askerinin yani yeniçeriler ve sipahilerin artık çürümeye başladığının farkındaydı.

Kanuni’den sonraki yazarların hepsinde bozulan kurumlar söz konusu olmuştur. 16’ncı asrın Mustafa Ali’si, Peçevi daha sonra Selaniki, Koçi Bey gibileri... Genç padişah bazı çağdaşı vakanüvislerin ve bugün bizim çağdaşımız olan bazı ezbercilerin aksine ortalığı koklamayı biliyordu. Bilmediği şey ise davranış, gizli plan, adamlarını tanıyıp örgütleme ve uygun zamanı kollamaktı.

Dört yıllık saltanatının içine çok şey sığdırdı. Lehistan’la savaş, mali reform denemeleri, boşalan hazineyi doldurmak için bazı tedbirler... Ama asıl önemlisi; kapıkulu sınıfını ortadan kaldırmak ve bunun yerine Anadolu’dan asker toplamak için hiçbir padişahın yapmadığı bir işe sözde niyetlendi, Hacc’a gitmek fikri anında ortalığı karıştırdı. Bu sırrı saklamayı bilmemişti.

Evliya Çelebi’ye sansür girişimi!

Padişahın Lehistan’da başlattığı Hotin Seferi bir yenilgi değildi fakat bir nafilelikti. Uçsuz bucaksız coğrafyada, kuzeyin çölü sayılan steplerde hiçbir zafer ve seferin kesin netice sağlaması mümkün değildir. II. Osman kendine yazılan kasidelere rağmen bir tarafın şiddetli hücumuna maruz kaldı. İsrafa karşı tevazuu ve sade giyimi denedi; birtakım sivriler kendisine “Padişahlık böyle mi olur? Bu adeta Osman Çelebi” dediler.

16 Mayıs 1622’de, 17’nci asır tipi ayaklanmalardan biriyle karşı karşıyaydı; kul taifesine kellelerini istedikleri şeyhülislam Ömer Efendi, defterdar ve etrafındakilerin hiçbirini teslim etmedi. Ayak divanınında karşısına çıkanları hapsettirdi. Sonuç hazindir, tahttan indirildi. Rezilane bir nümayiş ile beygir üzerinde Yedikule’ye götürdüler, katlettiler ve hükümdarlık iffetini ayaklar altına aldılar. Evliya Çelebi’de tasvir edilen bu sahneleri 20’nci yüzyılın milliyetçi tarihçisi Necip Asım o sayfayı yırtarak örtmeye kalktı. Oysa güneş balçıkla sıvanır da tarihi gerçek gizlenemez.

II. Osman’ın hazin akıbeti Osmanlı hanedanının bütün üyelerinin kâbusudur. Padişah Genç Osman’ın uğradığı hal vakası gibisi bir daha görülmez ama tahttan indirilmeler hiç de eksik olmadı. Bu bir yapı meselesidir. Ve bu yapı ise bazılarının sözde tanımladıkları kadar kolay anlaşılamaz.
Unutulamayacak dahi İtalyancada

Oğuz Atay Türkiye’den geldi geçti, bir dahi olduğunu gün geçtikçe daha iyi anlıyoruz. Edebiyatın niteliği sadece bu memlekette değil, dünyada da bir verimsizlik içinde. Piyasa mekanizmaları ve yüzeysel okur talepleri bu işin acaba tek suçlusu mu? Oğuz Atay, “Tutunamayanlar”ın yazarı, çok genç yaşta Türk edebiyat sahnesini terk etti. 1970’li yılların edebiyat çevrelerini meşgul eden bu dahi unutulup gitmedi, aranıyor. “Yaşamaya ve yazmaya devam etseydi, ne olacaktı?” sorusu bizleri hep meşgul ediyor.

Korkuyu Beklerken” onun ilk hikayelerinden meydana gelen 1973 baskılı bir derleme. “Beyaz Paltolu Adam”, “Ne Hayır Ne Evet” gibi hikayeler, “Babama Mektup” bence edebiyatın unutulmayacak parçaları. Seçim doğru yapılmış, Giampiero Bellingeri bu kısacık ömürlü yazarın bence en ilginç parçasıyla kendi ülkesine, İtalya’ya sesleniyor. Şemsa Gezgin ile bu çeviriyi tamamladılar.

Giampiero bizim kuşak içinde Türk tarih ve edebiyatının ilginç hizmetkârlarındandır. Bir kere Türkçesi düzgün ve akıcıdır; eski yeni edebiyat ayrımı yapmayacak kadar Osmanlıca dahil çağdaş Türkiye’nin diline hakimdir ve kendi dili İtalyancayı bütün güzelliği ile kullanır. Önümüzdeki kitap Lunargento Yayınları’ndan, “Aspettando La Paura” adıyla çıktı. Çeviri güzel, fakat birilerinin mesela Şemsa Gezgin’in Giampierro tarafından kitabın önsözü olarak yazdığı takdimi “Variazioni sula solitudine: i racconti di Oğuz Atay / Oğuz Atay’ın hikayeleri, yalnızlığın çeşitlemeleri” başlıklı muhteşem tahlili derhal Türkçeye çevrilmesi gerekir. Benim Oğuz Atay üzerine okuduğum en muhteşem tahlil budur.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 22.05.2011)

*Yazının son bölümün Oğuz Atay'la ilgili. Yani tarih dışı. Lakin Oğuz Atay'ın hayranı olduğumdan, bu bölümü kaldırmak istemedim.

8 Mayıs 2011

Fatih'in oğlu İkinci Bâyezid'e suikast teşebbüsü

(Sultan II. Bayezid Kırım Hanı Mengli Giray Hanı huzurunda kabul ederken.)

Başbakanımızın konvoyuna bir saldırı düzenlendi.

Devlet başkanlarımıza tarihte birçok saldırı olmuştur. Bunlardan biri de 1492'de İkinci Bâyezid'e akıl hastası bir Kalenderî dervişinin suikast teşebbüsüydü.

Fatih Sultan Mehmed'in ölümünden sonra devlet ileri gelenlerinin desteğiyle tahta çıkan İkinci Bâyezid'in saltanatının ilk yılları kardeşi Cem Sultan'la mücadeleyle geçti. Daha sonra Mısır'daki Memluk Devleti'yle Osmanlı İmparatorluğu arasında beş yıl süren savaşın sonunda 1491'de barış antlaşması imzalanınca İkinci Bâyezid, 1492'de Arnavutluk üzerine sefere çıktı. Arnavutluk'ta İskender Bey'in ölmeden önce başlattığı isyan Papalık ile Napoli Krallığı'nın da duruma karışmasıyla büyümüştü.

Sultana saldırdı

İkinci Bâyezid, 1492 Nisan'ında Manastır'a vardı. Daha sonra Kalkandelen'e geçti ve burada bir ay kadar konakladı. Kış mevsimi yaklaştığı için sefer mevsimi bitiyordu. Bu yüzden Osmanlı ordusu İstanbul'a geri dönmek için yola çıktı. Ancak dönüş yolunda Pirlepe'ye girilmek üzereyken hiç beklenmedik bir hadise gelişti.

Deriler içerisinde, berduş kılıklı, Kalenderî tipli bir derviş dar bir geçitte padişaha pusu kurmuştu. İkinci Bâyezid, geçitten geçerken derviş hırkasının altından sakladığı kılıcı çıkararak, "Ben zamanın mehdisiyim" diyerek sultana saldırdı. Kılıcıyla padişahın yanındaki korumaları dağıttı. Tam padişaha kılıcını vurmak üzereyken, Vezir İskender Paşa, topuzla dervişin kafasını parçaladı. Ardından yetişen askerler de suikastçıyı paramparça ettiler. Tarihçiler, dervişin kulağı gibi parçalara ayrıldığını söyler.

Kalenderîler sürüldü

Eğer İskender Paşa yetişmeseydi, İkinci Bâyezid ölecekti. Padişahın ölmesi ise Osmanlı İmparatorluğu'nu tam bir kaosa sürükleyebilirdi. İkinci Bâyezid'in birçok oğlu ve torunu olduğu için Osmanlı İmparatorluğu büyük bir taht kargaşasına sürüklenecekti. Avrupa'da fırsat bekleyen Cem Sultan'ı kullanacak olan Hristiyanlar da bir Haçlı Seferi açabilirlerdi.

Sultana yapılan suikast teşebbüsü araştırılınca hadisenin Kalenderî dervişlerinin işi olduğu anlaşılmıştı. Pirlepe'deki suikastçı, Kalenderî bir zümre olan Otman Baba dervişlerindendi.
Osmanlı İmparatorluğu'nda devlet yönetimi ile zaman zaman problemler yaşamalarına rağmen Kalenderî zümrelerine fazla karışılmıyordu. İkinci Bâyezid'e yapılan suikast teşebbüsü her şeyi değiştirdi. Sultana saldıran dervişin mensup olduğu Otman Baba dervişlerinden ele geçirilenler idam edildi. Kalenderîleri sevmeyen devlet adamlarının da tesiriyle İkinci Bâyezid, Rumeli'deki bütün Kalenderî dervişlerini Anadolu'ya sürdürttü.

Endülüs Müslümanları'nı kurtardı

Fatih Sultan Mehmed'in en büyük oğlu olan İkinci Bâyezid 1448'de Dimetoka'da doğdu. Yedi yaşındayken Amasya Sancakbeyi oldu. Babasının 1481'de ölümü üzerine devlet ileri gelenlerinin desteğiyle Osmanlı tahtına çıktı. İkinci Bâyezid'in hükümdarlığının ilk yılları kardeşi Cem Sultan ile mücadeleyle geçti.

1484'te sefere çıkan İkinci Bâyezid Karadeniz hakimiyeti için iki önemli kilit noktayı Kili ve Akkirman'ı fethetti. Fatih döneminde başlayan gerginliğin Cem Sultan döneminde artmasıyla 1485-1491 yılları arasında Mısır Memluklu Devleti'yle savaşıldı.

Sultanın bizzat çıktığı ikinci seferi 1492'de Arnavutlar'ın çıkardığı isyanın yayılması üzerine Arnavutluk'a oldu. 1498'de Akdeniz'deki en büyük deniz gücü olan Venedik'le dört yıl sürecek bir savaşa girildi. Mora'nın Fatih döneminde fethedilmemiş stratejik noktaları olan Modon ve Koron'u fethetti. Türk akıncıları Venedik önlerine kadar ilerlediler.

İkinci Bâyezid döneminde ilk defa Rusya ile ilişki kuruldu. İspanya'da zor durumda kalan Endülüs Müslümanlar'ı kurtarıldı. Ayrıca İspanya'da Müslümanlar ile birlikte Engizisyon'un baskısı altında bulunan Yahudiler de kurtarılarak Osmanlı topraklarına yerleştirildi.

Hükümdarlığının son yılları İkinci Bâyezid için zor geçti. 1511'de çıkan Şahkulu İsyanı Anadolu'yu kana buladı. Safeviler'e karşı yaptığı askeri faaliyetler yüzünden ordunun gözdesi olan Şehzade Selim, babasına karşı ayaklandı ancak mağlup oldu. İkinci Bâyezid'in, Şehzade Ahmed'i tahta çıkarma teşebbüsü üzerine yeniçeriler isyan etti. Bu gelişme üzerine Şehzade Selim'i İstanbul'a çağıran İkinci Bâyezid, 24 Nisan 1512'de Osmanlı tahtından çekildi. Dimetoka'ya gitmek üzere yola çıkan İkinci Bâyezid yolda hastalanarak 21 Mayıs 1512'de öldü.

Bâyezid-ı Veli

Yaklaşık 31 yıl Osmanlı tahtında kalan İkinci Bâyezid'in hükümdarlığı Fatih Sultan Mehmed ve Yavuz Sultan Selim gibi iki büyük padişahın saltanatları arasında kaldığı için fazla parlak olarak değerlendirilmez. Padişahlığı döneminde ibadet ve hayır işlerine önem veren İkinci Bâyezid, Osmanlı tarihinde Bâyezid-i Veli diye anılır.

Kolonizatör Türk dervişleri

Geyikli Baba, Postinpuş Baba, Duğlu Baba, Abdal Mehmed, Abdal Murad, Abdal Musa gibi şeyhler Osmanlı fetihlerinde önemli roller oynamışlardı. Özellikle Rumeli'nin fethinde ve fethedilen yerlerin Türkler tarafından iskânında önemli rol oynayan dervişleri, iktisat tarihçisi Ömer Lütfi Barkan "Kolonizatör Türk dervişleri" olarak niteler.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 08.05.2011)

Kıbrıs’taki sorunlar

Kötü politikacı, kötü bir büyücü çırağı gibi çozülmez sorunlar yaratır

Ben 1970’lerden önce adaya gitmedim, fakat Ankara’da okuduğum okullarda Kıbrıslı arkadaşlarım vardı. Bütün taşradan gelenler gibi içlerine kapanıktılar, ilk anda başkalarının arasına kolay karışmıyorlardı ama dost olduğumuzda bu buzlar çok çabuk eriyordu ve hayatımız boyunca devam eden Mülkiye arkadaşlığı kaldı. Kendilerine özgü şivelerini kullanırlardı. Ama okul bittiğinde ve Türkiye’deki oturma uzadıkça İstanbul şivesini de kusursuz benimsediler.
Perşembe akşamı gene Kıbrıs televizyonunda bir program seyrettim. Konu hassastı, adaya gelip yerleşen Türkiyelilerle yerli Kıbrıslılar arasında artık herkese malum gerilim söz konusuydu. Londra ve Zürih antlaşmalarıyla kurulan Kıbrıs cumhuriyetinin ne iki toplumlu statüsü ne de bayrağı benimsenmiştir. Bu bayrağı hararetli biçimde sallayarak meydana dökülenleri dinlemek istedim. Konuşmacı bütün Kıbrıslıların yakından bildiği öğretmen kökenli bir Kıbrıs Türk aydınıdır. Tartışmadaki muhatabı Kıbrıs’ın tarihe geçen şehitlerinden Ecved Yusuf’un oğluydu. Konuşma Türkiyelilerin Kıbrıslılarla olan sorunları üzerineydi.

Kıbrıs’ta yaptığımız hataları Kafkasya'da da tekrarlıyoruz

Şu noktayı belirtmem gerekir. Öğretmenin Türkçeyi kullanımı ve ifade gücü Türkiye’deki öğretmenlerin çoğunda rastlanmayacak kadar mükemmele yakındı.

Kıbrıslılar laik tavırlıdır; Toroslardan 16. yüzyılda adaya yerleştirilen Türkmenlerin çocukları ve torunlarıdırlar. Din konusundaki tutumları daha özgürce ve belki de daha az bilgililer. Gerilimin nedenleri 1974’ten sonraki iskan politikalarında ve adayı ziyaret edenlerin dikkatsiz tutumlarında aranmalı.

II. Cihan Harbi’nde Britanya adalarına konuşlandırılan müttefik Amerikan kuvvetlerine İngilizler ve İskoçlarla nasıl temas edeceklerini öğreten talimatname kitabını okudum. İlginçti, dikkatli davranış ve üslup tavsiye ediyor ve bilgilendiriyordu; oysa ben Kıbrıs’a gidenler için böyle bir talimname hazırlandığını hatırlamıyorum.

Çağımız Türk bürokrasisinin laubalilik ve yalapşap iş görme sorunları ve yüzeyden tedbirler almak, baştan savma iş görmek alışkanlığı malum. Politika ise gerçekten zor ve yaratıcı bir sanat; kötü politikacı ise kötü bir büyücü çırağı gibi onulmaz sorunlar yaratıyor. Kültürel birlik içinde olduğumuz Kıbrısla Avusturya-Almanya ikileminden daha sorunlu bir ortama girdik ve benzer hataları Kafkasya’da da tekrarlıyoruz. Sorunları sadece bayraklı sokağa çıkan ve nahoş sloganlar atanlarda aramamak lazım.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 08.05.2011)

Avrupa’nın kapısını çalıyoruz

AB dışında yeni oluşumlar beklenebilir, hazırlıklı olalım

80’lerin başında İtalyan sosyalist senatörlerden eski bakan Tuglia RomagnoliFransa, Almanya ile birlikte AB macerası yaşayacağına İtalya’yı yanına alır, Türkiye ve İspanya’nın katıldığı blok etrafında Kuzey Akdeniz ekonomik birliği yaratabilir, daha mükemmel olur” demişti. İtalyan politikacıları Avrupa’nın en çok etrafı gözleyen, gidişatı hisseden sınıfıdır. 30 sene evvel benim candan dinlediğim bu konuşma o zaman için belki henüz bir hayaldi, bugün gerçektir. Çünkü her şeye rağmen senatör Romagnoli’nin sözünü ettiği ülkeler teknik gelişmeler gösterdiler. İspanya’nın Bask ve Katalunya çevresi sanayiyi yenileyebildi. Türkiye önemli atılımlar yaptı. İtalyan sanayii zorluklarına rağmen birçok alanda öncülüğünü koruyabiliyor.

Türkiye ile birlik İtalyan çevrelerde daha çok telaffuz ediliyor. Bu birliktelik için Türkiye’yi bilgisizlik ve önyargılar denizinin dışında mütalaa eden ve bazı konulara cesurca değinen Ankara’daki İtalya eski büyükelçisi Carlo Marsili’dir. Daha evvel “Türkiye Avrupa’da mı? Evet” başlıklı risalesinden tanınan Marsili şimdi İtalya’da çok daha geniş bir taraftar kitlesine sahip. Çünkü İtalyanlar birçok yönleriyle partizan Avrupalılardan sayılmazlar. Çağdaş Avrupa medeniyetini kuran bu memleket tarihteki genel özelliği gerçekçiliği her zaman koruyor. Nitekim Carlo Marsili artık kitap yazmaya teşvik ediliyor ve bu kitap yani “Türkiye Kapıyı çalıyor, La Turchia bussa alla porta” politik ve akademik çevrelerde ilgiyle karşılanıyor.

“İstanbul, İslam burjuvazisi için merkezi bir role sahip”

Geçenlerde Roma’da senatoda önde gelen politikacıların tertiplediği ve Roma büyükelçimiz Hakkı Akil ve Vatikan büyükelçimiz Kenan Gürsoy’un da katıldığı bir toplantıyla kitabı basına ve kamuoyuna tanıtıldı. Senator başkan yardımcısı Emma Benino’nun yaptığı konuşma çok ilginçti: “Sağda ve soldaki yüzeysel popülist değerlendirmelerin dışında Türkiye’nin yaptığı atılımlar ve sağlam yapısının iktisadi bünyesini dikkate almamız lazım. Bu kitap bu açıdan önemli bir başlangıçtır.” Türk-İtalyan senatorler grubu başta Paulo Amato ve İtalyan dış politikasının kıdemli isimleri de benzer şeyleri söylediler. Sokaktaki kamuoyu araştırmaları henüz Türkiye hakkında yeterli bilgi içermiyor, belki de hiçbir zaman içermeyecek ama politikacı ve akademik çevreler değişmeye başladı.

Carlo Marsili, Türkiye için “Müslüman çoğunluğun laikleşmiş bir demokrasisidir. Hiç kuşkusuz ki Kemalist devrimin getirdikleri tepkisiz kalmadı. Ama Türkiye yolunda gidiyor. Londra, Paris ve New York 19’uncu asırda nasıl merkezi bir rol oynamışsa bugün İstanbul İslam dünyasının burjuvaları için aynı rolü oynuyor. Diğer taraftan Türkiye AB ile olan ilişkilerini halen ciddiyetle sabırla götürüyor” diyor.

Hiç kuşkusuz ki bugünün Türkiyesi’nde kamuoyunun Avrupa’ya desteği yüzde 30’lara düştü. Avrupa’da da alışılmış AB sadece devlet adamlarının ve mali çevrelerin beyninde değil, halkın önünde de teşvik tahtasına yatırılıyor. Görülen o ki, yeni oluşumlar beklenmeli, hazırlıklı olunmalı ve büyükelçi Marsili’nin bu kitabında yaptığı gibi ciddi tartışmalar gündeme gelmelidir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 08.05.2011)

6 Mayıs 2011

İlber Ortaylı: Defterimden Portreler Tarihten ve Günümüzden

Haberini aldığımda heyecanlandığım bir kitabı sizlerle paylaşmak istiyorum. Bugün satışa çıktı, arşivlik değerde. İlber Ortaylı hoca not defterini paylaşıyor bizlerle. Tanıdıklarını, okuduklarını ve hocalarını aktarıyor. Kısacası tüm birikiminden kısa parçaları kitaba döküyor.

***

TARİHTEN...
SEZAR, İMPARATOR AUGUSTUS, FATİH SULTAN MEHMED, YAVUZ SULTAN SELİM, V. ŞARL, KANUNİ VE HÜRREM, MİMAR SİNAN, EVLİYA ÇELEBİ, BEETHOVEN, KÖSEM SULTAN, III. SELİM, ÇARİÇE II. KATERİNA, KAVALALI MEHMET ALİ PAŞA, TOLSTOY, PUŞKİN, II. ABDÜLHAMİD...

GÜNÜMÜZDEN...
LATİFE HANIM, KAZIM KARABEKİR, OSMAN ERTUĞRUL EFENDİ, NESLİŞAH SULTAN, MEHMED AKİF ERSOY, BÜLENT ECEVİT, CEMİL MERİÇ, HALİL İNALCIK, İSMAİL CEM, RECEP YAZICIOĞLU, YAHYA KEMAL, ATTİLÂ İLHAN, HÜSEYİN HATEMİ, YILMAZ ÖZTUNA, REŞAD EKREM KOÇU, IRENE MELIKOFF, OKTAY ASLANAPA, ÖZDEMİR İNCE, SUREYYA FARUKİ...

Türkiye'nin önde gelen tarihçilerinden İlber Ortaylı bu sefer defterini okurlarıyla paylaşıyor. Okuduklarını, tanıdıklarını, hocalarını kendi gözünden okuyucularıyla paylaşıyor. Tarihe yön veren kişiler, günümüzün tanınan, tartışılan, konuşulan isimleri Ortaylı'nın kaleminden yeniden canlanıyor.

"Her zaman portre kaleme almayı sevdim. Portre çizmek başlı başına bir sanattır. Ayrıntılı bilgilerle çizilen büyük tarihi portreler bizde mevcut değil. Sebebi açık, sanatçı değiliz. Bir tarihi kişiliği çizmek için her şeyden evvel edebiyatçı olmak, öyle bir gelenekten gelmek lazım. Bu nedenle benim girişimim bir eskizdir, okuyucunun tepkisini ve ilgisini bekliyorum."
İLBER ORTAYLI

4 Mayıs 2011

Tarihin Arka Odası'na yeni bir isim

Pelin Batu'nun ayrılmasından sonra boş kalan koltuğa tanınmış bir isim oturdu...

Murat Bardakçı’nın hazırlayıp Erhan Afyoncu ile birlikte sunduğu Tarihin Arka Odası programına Prof. İlber Ortaylı da dahil oldu.

Haberturk.com'un haberine göre, tarihçi, akademisyen ve Topkapı Müzesi Başkanı Ortaylı, ayrıca Bloomberg HT’de bir tarih programı hazırlayıp sunacak ve alanıyla ilgili konularda Teke Tek Özel’e de katılacak.

Kaynak

3 Mayıs 2011

Yedikıta Dergisi'nin 33.Sayısı

"Doğru bilgi doğru kaynaktan alınır" düsturu ile 2005 yılından beri titiz yayıncılığına devam eden Çamlıca Basım Yayın, kültürümüze, tarihimize ve tarihimizin kaynaklarına dair yayınlarıyla ilgiyle takip ediliyor.

Çamlıca Basım Yayın bünyesinde çıkarılan Yedikıta Dergisi de 33. sayısıyla bayilerde yerini aldı. Yedikıta, tarihî ve kültürel konularda temel kaynaklar ve tarihî belgeler ışığında hazırlanan araştırmacı ve titiz bir yayıncılık ürünü...

Yedikıta’da Bu Ay
Yedikıta, ülkemizin en bereketli topraklarından Çukurova’yı taşıyor sayfalarınıza. Çukurova denince akla ilk olarak tarım ve sanayi geliyor. Ancak, Çukurova’nın bereketli ovalarının kıymetli hale gelmesinin temelleri çok eskiden atılmıştır. 1800’lerde başlayan arazi etütlerinin ve farklı zamanlarda hazırlanan çeşitli projelerin neticesinde ovada sulama kanalları, taşkın setleri ve demiryolları yapılmış.

Bugün, arşivlerimizde Çukurova’yla alakalı belgelerde net olarak görünen tablo, mazide yapılan çalışmaların ve projelerin günümüze ne kadar fayda sağladığını göstermeye yetiyor. Bu sayıda Yedikıta, Çukurova’nın can damarı olan projeleri ve bu projelerin detaylarını ilk defa yayınlanan vesikalarla ve projeler posteriyle kültür dünyamıza kazandırıyor…

Asırları Aşan Hamam Kültürü makalesi ve Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın marangoz ustası Mehmed Yusuf Bey hakkındaki makale de dikkat çekiyor.

Aylık tarih ve kültür dergisi Yedikıta, Çukurova’ya Berket Getiren Projeler posteriyle seçkin bayii ve kitap evlerinde...

"Osmanlı Arşiv Belgelerinde Çukurova" Sergisi

Seyhan Belediyesi'nin Başbakanlık Osmanlı Arşivleri (BOA) işbirliğinde gerçekleştireceği "Osmanlı arşiv belgelerinde Çukurova" sergisi 2 Mayıs'ta açılacak.

Seyhan Belediyesi Basın Bürosundan yapılan yazılı açıklamaya göre, sergide, Osmanlı arşivindeki binlerce belgeden 18. yüzyıldan kalma sulama ve ulaşım projeleri yer alacak.

Proje Koordinatörü ve Yedikıta Dergisi Adana Temsilcisi Cevdet Gökçay, büyüklü küçüklü 16 ovadan oluşan Çukurova ve Akdeniz Bölgesi'nin Osmanlı devrinde de tarımın can damarlarından biri olduğunu, bu nedenle pek çok tarım ve sulama projelerine konu olduğunu belirtti.

Seyhan Kültür Merkezi'nde 2-8 Mayıs tarihleri arasında açık kalacak sergide, Çukurova yöresini ilgilendiren tarım ve sulama projeleriyle alternatif ulaşım taslakları yer alacak.

Ziyaretçilere Seyhan Belediyesi ve Yedikıta Dergisi işbirliğinde hazırlanmış ve sergide yer alan orijinal projelerin örneklerinin yer alacağı kitapçık hediye edilecek.

Kaynak

1 Mayıs 2011

Osmanlı'nın Son Kilidi


Çamlıca Basım ve Yayın, kıymetli tarihimize dair çok önemli kitapları yayınlama geleneğine devam ediyor. Tanıtım gereğiyle bana yolladıkları bu fırsatı, derinlemesine inceleme fırsatı buldum. Çanakkale'yi tüm imkansızlıklarıyla savunan ordumuzun yüreğindeki tüm duygular, özel ayrıntılarıyla birer birer süslemiş kitabı. Okuduktan sonra derin bir "of" çekeceğinize inanıyorum. Kemal Erkan ve Adem Fidan'ın editörlüğünde hazırlanan bu kitap, tarihimizin bu en önemli savaşlarından birinin hikayesini, tüm duygusallığıyla zihninize taşıyor.

***

İtilaf Devletleri, yüzlerce gemi ve sömürgelerinden topladıkları yüzbinlerce askerden oluşan kuvvetleriyle Osmanlı'nın Son Kilidi Çanakkale'yi geçmek ve payitaht İstanbul'u ele geçirmek için 3 Kasım 1914'te Boğaz'a dayanmıştı...

Aylarca süren savaşlarda Osmanlı askerleri, yüreklerindeki vatan sevgisi ve iman gücüyle devletin bu son kilidini açtırmamak için vücutlarını siper ederek Çanakkale'yi düşmana dar etmişlerdi...

İşte bu kitap, Çanakkale'deki cansiperâne mücadeleyi farklı yönleriyle ele alan makalelerden oluşmaktadır.

Şehitlerimizin aziz ruhlarına ithaf olunur...

- Osmanlı'nın Son Kilidi: Çanakkale
- (Editörler: Kemal Erkan - Adem Fidan)
- 13,5 x 21 cm
- Karton kapak
- ISBN: 978-9944-905-81-7
- İstanbul 2010
http://www.camlicabasim.com/index.php?sayfa=urundetay&id=118

Asıl "çılgın proje" Osmanlı'yı geri getirmek mi?

Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nden bir belgede
Sapanca Gölü ile Sakarya nehrinin bir kanalla nasıl birleştirileceği
böyle resmedilmiş. (Yedikıta, Şubat 2010).

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 27 Nisan'da İstanbul Boğazı'na bir kardeş geleceğini müjdeleyince ortalık karıştı.

Mimar ve mühendisler, sabahlara kadar televizyonlarda konuşuyor, siyasetçiler tutarlı tutarsız görüşler beyan ediyor, Silivri'deki arsa fiyatlarının daha şimdiden ikiye katlandığı haberleri basını günlerdir meşgul ediyor. Bu arada tarih yazarlarına epeyce malzeme çıktığını görüyoruz.

Tarihî sürece birazdan geleceğim. Ancak dikkatimi çeken iki hususa değinmeden geçmek istemiyorum.

Başbakan, açıklamayı neden 27 Nisan tarihinde yaptı?

İlk akla gelen sebep, 27 Nisan muhtırasının yıldönümünde yapıldı, çünkü darbecilere bir mesaj vermek istedi. Olabilir. Ancak benim bildiğim başka bir gerekçe var: Başbakan, 27 Nisan'da darbe heveslilerine düz bir cevap vermekle kalmadı, aynı zamanda onların tarihteki atalarına da bir cevap vermiş oldu.

Siz bunu merak ededurun, ben kanalların tarihine bir yolculuğa çıkaracağım sizi. Cevap, yazının sonunda...

Osmanlı Devleti'nde tabii ki çok sayıda 'çılgın' projeye imza atılmıştı. Bunların bir kısmı gerçekleşti, diğerleriyse arşivlerde ve kitaplarda kaldı.

Mimar Sinan'ın, Kanuni'nin emriyle İstanbul'a su getirmek üzere dağları kazdırması, vadilere su kemerleri yaptırması, bunlardan sadece biridir. Mağlova Kemeri'ni incelemek bile bu büyük projenin kapsamı hakkında fikir verebilir.
Osmanlı Devleti, tıpkı Roma gibi Karadeniz'e İzmit Körfezi-Sapanca Gölü ve Sakarya nehri üzerinden çıkmayı planlamış,
böylece şimdi Avrupa yakasında oluşacak "ada"yı Anadolu yakasında gerçekleştirmeyi düşünmüştü.

Gördüğünüz gibi, tarih boyunca Marmara'dan Karadeniz'e yeni bir boğaz açma çalışmaları hiç durmamış. Umarız bu sefer başarıya ulaşır.

Şimdi başta yarım bıraktığımız noktaya geri dönelim. Başbakan bu 'çılgın proje'yi neden 27 Nisan günü açıkladı? Benim değerlendirmem şöyle: 27 Nisan, II. Abdülhamid'in tahttan indirildiği gündür. Dolayısıyla Başbakan, projesini tam da o gün açıklayacağını ilan ederek Sultan Abdülhamid'i kucakladığını ve onun şahsında büyük Osmanlı vizyonunu sahiplendiğini göstermek istemiştir. Nitekim muhtıranın da 27 Nisan'da verilmesinin Abdülhamid'le tersinden bağlantısı olduğunu düşünüyorum. Cevap, "cuk" diye oturmuştur.

Ayrıca Başbakan Erdoğan'ın konuşmasındaki 'Biz atalarımızın düşündüklerini gerçekleştiriyoruz' vurgusu bence çok yerindeydi. Cumhuriyet'in başından beri söylenegelen "Biz Osmanlı'dan koptuk, artık yeni bir devletiz" tezine açık bir meydan okuma var burada. Başbakan'ın sık sık dile getirdiği "Yüz yıllık hasret bitiyor" sözleri "Osmanlı geri geliyor"un bir başka söylenişidir bence.

Açıklama tarihi olarak 27 Nisan'ın seçimi ve "Yüz yıllık hasret bitiyor" sözünü yan yana getirdiğinizde, asıl çılgın projenin Osmanlı'yı geri getirmek olduğunu söylemek çok mu aceleci bir yorum olur dersiniz?

Mustafa Armağan
(Zaman, 01.05.2011)

“Çılgın proje”nin kanalı

Mesafeyi kısaltacak değil, İstanbul Boğazı’nı ve yarımadasını kurtaracak bir teşebbüs. Geçişi tehlike teşkil eden bütün gemilerin yasaklanması için bir alternatif şart

Tarih, deniz ve nehirlere müdahale ederek kıtalararası mesafeyi kısaltan kanal projeleriyle doludur. Hiç kuşkusuz bukanalların gerçekleştirilmesi büyük ölçüde ucuz insan emeğinin istismarına dayalı mühendislik tekniklerinin geliştiği 19’uncu asra aittir. Son 50 yılda tünel ve kanal kazma teknolojisi araçların gelişmesi dolayısıyla mükemmelleşti.

Güçlü, genç ve moron işçiler...

Süveyş Kanalı’ndan çok eskiden beri bahsedilirdi. Ama bu Ferdinand de Lesseps’in (1805-1894) dehasının ve gayretinin sayesinde ancak 1869’da gerçekleşti. Kanalın açılışı siyasi ve kültürel bir olaydı. Mısır Hidivi açılış için Kahire operasını da yaptırdı, Giuseppe Verdi’ye bir opera ısmarladı; açılışa yetişemediyse de ünlü “Aida” operası ortaya çıkmış oldu. Bütün devlet reisleri Mısır’a açılışa koştu. Fransa İmparatoru’nu, İmparatoriçe Eugenie temsil ediyordu, giderken İstanbul’a uğrayıp Sultan Abdülaziz’e dedikodulu bir ziyaret yaptı. 163 kilometre uzunluğunda binlerce fellahın ölümüne mal olan kanal Uzakdoğu ve Avrupa deniz yolculuğunu üçte iki nispetinde kısalttı ve kanalın hisse senetlerini ani bir kararla Britanya’nın ünlü başvekili Benjamin Disraeli aldı. Fransız teşebbüsü daha başından Britanya’nın eline geçmişti.

Ferdinand de Lesseps’in ikinci projesi Panama Kanalı onun eliyle gerçekleşemedi. 30 bine yakın işçi hastalıktan kırılmıştı. İleride Amerika bu projeyi ele alarak 1914’te tamamladı. Osmanlı’nın daha 16’ncı asırdaki Süveyş deneyimi akamete uğramıştır. İleri görüşlü Sokullu, Volga Nehri’ni bir kanalla Don Nehri’ne bağlamak istedi. Orta Asya’yı ve Volga boyu Altınordu hanlıklarını kontrol edecek, Rusya’yı kıstıracaktı; ne yazık ki o kanal yeniçeri istihkam birlikleri ve bölgeden devşirme işçilerle tamamlanacak gibi değildi, teşebbüs fazla ilerleyemedi ve bırakıldı. Aradan 500 sene geçti, Çarlık Rusyası da bu işi beceremedi. Stalin Rusya’sı neredeyse 16 yıl boyu bu büyük projeyi gerçekleştirmek için didindi. Siyasi mahkumlar kullanıldı. O günlerde mahalli yöneticiler kanalın bütünündeki çalışmalar için daha çok “halk düşmanı” talep ediyordu. Savaşın sonundaki dirilme döneminde Volga-Don kanalı zaferle açıldı, kim ne derse desin büyük başarıdır.

İngiltere ve bilhassa onu izleyen Almanya 19’uncu asırda birbirine yakın nehirleri kanallarla bağlamakta ustaydılar. 18’inci asır sonu ve 19’uncu asır başındaki iptidai kazı teknolojisi daha çok kuvvetli insanların emeğine dayanıyordu. Şöyle bir gazete ilanı normal karşılanıyordu: “Güçlü, genç ve moron işçi aranıyor. Ücret tatmin edicidir.” Almanya üstelik kanalları demiryollarıyla da bağladı, idari, askeri ve endüstriyel yönden bütünleşmiş bir ulaşım sisteminin nasıl bir zenginlik ve kuvvet yaratacağına kanallar inşası en iyi örnektir.

Celal Şengör jeolojik açıdan onayladı

Son çıkan “çılgın proje” Marmara ile Karadeniz arasında Silivri’den veya Çatalca’dan geçecek bir kanalı ön görüyor. 40 kilometrelik bu kanal jeolojik yönden Celal Şengör hocanın tasvibini aldı. Aslında mesafeyi kısaltacak bir kanal değil, İstanbul Boğazı’nı ve yarımadasını kurtarması beklenen bir teşebbüs. Boğazdan geçişi tehlike teşkil eden bütün gemilerin yasaklanması için bir alternatif lazım. Bu şimdiki suyolunun yakın çevresi yoğun yerleşmeden uzak tutulursa Akdeniz ve Karadeniz daha güvenlikli bir biçimde birbirine bağlanmış olur.

Galiba projenin üzerinde daha etraflıca durarak ve düşünerek eleştirmek lazım. Hacettepe Üniversitesi’nin Marmara akıntılarını ve İzmit Körfezi’ni ele alan endişeleri cevaplandırılmalıdır. Hiç kuşkusuz İstanbul’daki yerleşimin Trakya’ya doğru büyümesi gibi bir olay kaçınılmaz olacak, zira Trakya bu suyolu ile dış dünyaya daha kolay bağlanacak.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 01.05.2011)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.