29 Ağustos 2011

Ağustos ayı ve II. Dünya Savaşı

Türklerin savaşları için çok önemli olan ağustos, II. Dünya Savaşı için de kritik bir aydır.

İlginçtir ama tesadüf olmamalı; ağustos, tarihi yönlendiren savaşların ayıdır. 26 Ağustos 1071 Küçük Asya’yı Türklere vatan olarak yazan bir başlangıçtı. 1526’nın 26 Ağustos’unda ise Türkler kudretli Macaristan krallığını Mohaç’ta ortadan kaldırdılar. Tarih umulmadık mecralara doğru gelişir; ondan beş sene evvel 1521’de aynı günlerde Macarların elinden Belgrad kalesi alınmıştı. Kim derdi ki 400 sene sonra 1921’in 23 Ağustos’unda Türkler Sakarya kıyısında vatanın son kalesini savunarak Küçük Asya’daki hayatlarını, talih ve tarihlerini hazırlasınlar. Bir yıl sonra 26 Ağustos’ta ise işgal edilen vatanın kurtuluşu için nihai zafer süreci başlamıştı.

Türklerin tarihi için çok önemli olan ağustos zaferleri M.Ö. 55 yılında Avrupa medeniyet tarihi için çok önemli bir başka zafere daha şahit oldu. İ.Ö. 26 Ağustos 55’te büyük Romalı komutan Julius Caesar Britanya adasına ayak bastı. Bu zaferle Britanya’nın tarihi varlığı insanlığa takdim edilmiş demektir ve Julius Caesar nasıl “Galya Savaşı” adlı eseriyle Galyalıların ülkesinin mevcudiyetini ve tarihini insanlığa tanıtmışsa İngiltere için de bu süreç başladı ve Britanya bilse de bilmese de, istese de istemese de ebedi hayatına Latin kültürü ile devam edecekti.

Yüzyılımızı mahveden II. Dünya Savaşı’nı herkes Eylül 1939 başında Nazi Almanyasının Danzig üzerinden Polonya’ya saldırısı ile başladığını bilir. Oysa savaşın meşum yanı, bundan bir hafta önce 23 Ağustos günü Stalin ve Hitler arasındaki saldırmazlık paktının ilan edilmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu pakt Sovyet dışişleri komiseri Molotov ve Nazi Almanyasının hariciye nazırı von Ribbentrop’un adıyla anılıyor. Siyasi tarihin bir müraîlik örneğidir.

Büyük sonuçlar, küçük dramlar

Evvela güya dünyayı komünizmden kurtaracak Nazilerin babası Hitler ve ilerici insanlığın en büyük öncüsü (!) denilen Stalinist Rusya, Polonya’yı paylaşarak işe giriştiler. Antlaşmanın gizli paragraflarında Baltık ülkelerinin Sovyet işgaline açılması vardı. Üç Baltık cumhuriyeti ortadan kaldırıldı. Polonya’nın elindeki Galiçya Ukraynası, Sovyet Ukraynası’na bağlandı. Büyük neticelerin yanında küçük dramlar da vardır. Mesela Ukrayna Türkolojisinin büyük adamı Krimski bir müddet sonra hunharca katledildi. Polonyalılar gibi güya kurtarılan Batı Ukrayna’nın aydın ve bilginleri de ya kaçtılar ya da yok edildiler. Aslında bu muraî antlaşma savaşın başlangıcıdır ve ancak beş yıl sonra bir başka 23 Ağustos günü 1944’te Amerikalıların Fransa’yı kurtarması ve General Leclerc’in komutasındaki bir öncü kuvvetin Paris’e girmesiyle savaşın nasıl biteceği anlaşılmıştır. Bu beş yıl boyunca Avrupa ve bütün dünya ağır bedel ödedi.

Ribbentrop- Molotov Paktı’nın mürekkebi kurumadan Hitler Almanyası Barbarossa planını uygulamaya girişti. Haziran 1941’de Brest şehrinde Sovyet topraklarına saldırdı. Savaş başlamıştı ve maalesef hızla Moskova ve Leningrad varoşlarına kadar ilerleyen Alman orduları ciddi bir mukavemetle karşılaşmadıkları için bu ilerleyişin adı “yıldırım savaşı” oldu.

Komutanlar savaştan önce saf dışı
Alman ordularının hak etmedikleri yıldırım savaşını başarma nedenlerinin başında Sovyetlerin hazırlıksızlığı geliyordu. Silah ve mühimmat yoktu. Askeri teknoloji düşmanın üstünlüğüne erişememişti ama en büyük noksan komuta kademelerindeydi. 1937’den beri artan gerilim 1938’de başta Mareşal Tuhaçevski olmak üzere nitelikli Sovyet komutanların hepsinin kitle halinde suçlanması ve imhasıyla tamamlanmıştı. O kadar ki II. Cihan Harbi’nin ünlü komutanlarından Mareşal Konstantin Rokosovski bile savaş sırasında gönderildiği sürgünden alınarak orduların başına geçirilmişti; sürgündeki yerinden alınarak orduların başına geçirilmesi Kızıl Ordu için bir talihti.

Pek de yabana atılmayacak bir tez: Rusya savaşının başlama anında Hitler’in emriyle istihbarat şefi Amiral Kanaris güya Mareşal Tuhaçevski’ye Stalin’in üslubuyla kaleme alınmış bir plan sızdırmıştır. Bu, Tuhaçevski ve etrafındaki subayların imha planıdır. Bundan çok kısa bir zaman önce de Stalin’in önüne güya Tuhaçevski’nin ve arkadaşlarının darbe yazışmaları konmuştur. Bu gibi sahte evrakın Kanaris’in Alman istihbaratı mı, yoksa Yejov’un NKVDsi tarafından mı hazırlandığı elan tartışılır. Feci bir terör Rusya’nın en iyi komutanlarını adeta Alman saldırısından evvel saf dışı etti.

Uzun, ıstıraplı, milyonlarca asker ve sivilin imha edildiği Rusya savaşı mutlaka Almanya’nın bir ana unsur olarak beşer tarihindeki yerinin yıkılmasına neden oldu. Rusya daha uzun yıllar başka bir mecrada ilerleyecektir. Ama savaşın yeni bir Sovyet dünyası yarattığı da gerçektir.

Barış ve esenlik bizlerle olsun. Okuyucularımın uzun bayram tatillerini sağlıkla geçirmelerini temenni ederim.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 28.08.2011)

14 Ağustos 2011

Hayatından bezmiş, çaresiz papa: II.Pius

1464 yılının ağustos ayının ortasında anlı şanlı Papa II. Pius, İtalya’nın Ancona şehrinde ağır hastalıktan sonra bedbaht ve hüsran içinde öldü. Enea Silvio Piccolomini papalığa ulaştığında sadece 13 yıldır rahipti. 40 yaşının olgunluğuna kadar bir Rönesans adamının hem verimli hem de çılgın hayatının ne gereği varsa yerine getirmişti.

1405 yılında Corsignano’da doğan Enea Silvio Piccolomini, Siena ve Floransa’da parlak bir hümanist eğitim gördü. Latince ve Yunancası mükemmeldi. Birçok dile intibak etti. Alman imparatorluk yönetiminin gözüne girdi. Roma’da ise özellikle kendinden evvelki Papa Calixtus ondan vazgeçemezdi. Piccolomini birinci sınıf bir diplomattı. Avrupa sarayları arasında her manevrayı yürüttü. Baş düşmanı Fransa’ydı ama tabii onlarla Türklerle olduğu gibi savaşamazdı. Rönesans diplomasisinin ustalıklarını kullanmayı tercih etti.

Bir yandan da keyifli bir hayatı vardı. Birkaç gayrimeşru çocuğu oldu. Arada “Lucretia ve Euryalus” adlı bugün bile okunan müstehcen bir roman yazdı. Rönesans’ta bir yönetici adayının sempati kazanması için bu gibi tiyatro ve roman parçalarını kaleme almasının kaçınılmaz olduğu anlaşılıyor. Dillerinin zenginliği ve hitabet ustalığının sonu yoktu.

Fatih Sultan Mehmed’e mektup yazdı, yollamadı
1447’den beri Trieste piskoposuydu. Nihayet 19 Ağustos 1458’de Papa oldu. II. Pius’un başlıca hedefi Türklerdi. Konstantiniyye’nin düşüşünü o da pek unutamıyordu. Haçlı seferlerinin tertibi konusunda bütün Avrupa saraylarının boş vaatleri, ve hükümdarlar arasındaki çatışmaları seyretmekle çılgına döndü. Papa çaresizdi. Vatikan arşivleri ve kütüphanesini zenginleştirdiyse de o şehrin en kalıcı eserleri de ona ait değildir.

II. Mehmed’e gerçekleri tam kavrayamayan bir aydının safiyeti içerisinde bir mektup yazdı. Onu “aqua pauci” yani bir nebze suyla vaftiz olmaya ve cihan hakimiyetini pekiştirmeye davet ediyor, kendisine bütün yolların açık olacağını söylüyordu. Bu mektup yollanmadı. Fakat arşivdeki müsveddeyi Osmanlı tarihçiliğinin en kendini beğenmiş müverrihi Franz Babinger, Fatih’e yazılmış mektup diye ilan etti. Aslında papanın içine düştüğü çaresizlik buhranını, ihtilâcı göstermekten başka değeri yoktur.

Haziran 1464’te Avrupa ordularını ve Venedik donanmasını karşılamak ve takdis edip Türk imparatorunun üzerine göndermek için Ancona limanına ağır hasta biçimde ulaştı. Beyhude bir bekleyişten sonra güya Venedik donanmasının ufukta görüldüğü kendisine bildirildi. Vasiyeti açıktı, ümitlerinin kırıldığı Ancona’ya kalbini gömdürttü, naaşı da Roma’ya taşındı.

II. Pius öğrenilmiş klasik Helen mantığı yanında bağnaz Hıristiyanlığı, politik entrika düzeni içerisindeki çaresizliği ve yeni doğan Reform hareketleriyle mücadelesindeki yenikliğiyle tipik bir Rönesans adamıdır. Yükselen Osmanlı İmparatorluğu ve karşısında gerileyen İtalyan cumhuriyetleriyle, bezgin bir hayatın çaresiz ruhaniliğini II. Pius kadar kimse resmedemez.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 14.08.2011)

13 Ağustos 2011

Mehmed Emin Gerger:
Muhteşem Süleyman

Kanuni Sultan Süleyman'ın hayatını haremden ibaretmiş gibi gösteren malum diziye halkımızın tepkisini bazı köşe yazarları yersiz buldular.

Anlatılanların uzaktan yakından gerçekle ilgisi olmadığı halde, haremin kapısı aralanınca oradan ne yürek paralayıcı çığlıklar geleceğini, söz konusu edilenlerin az bile olduğunu belirten makaleleri ibretle okuduk. Oysa ilimden nasibini almış Bernard Lewis'in Osmanlı ve Kanuni hakkındaki hükümleri şöyledir: "Osmanlılarda, İslam tarihinde eşsiz olan hizmet ve vazifeye bağlılık duygusu vardır. Abbasi halifelerinden hangisi ilk Osmanlı sultanlarını harekete geçiren manevî ve dinî ideal keskinliğine sahipti? İhtiyar ve ölümün döşeğindeki Kanuni'yi yeni bir Macaristan seferinin zahmetlerine zorlayan, onu taht şehri İstanbul'un konforundan ordugâhın sıkıntılarına ve sonunda muhakkak bir ölüme götüren hangi duygudur?"

Bu kendini bilmezlere cevap sadece Batılı bilim adamlarından gelmiyor. Bu toprağın çocuğu olan Mehmed Emin Gerger de araştırmalarıyla konulara açıklık getirmiş. Muhteşem Süleyman adlı dikkat çekici eserinde hamasete kaçmamış, ceddi olan Kanuni'yi savunmaya yeltenmemiş, öfkesine kapılmayıp ilmin gerektirdiği soğukkanlılığı korumuş.

Kanuni sadece ülkesinde değil, gücünün elverdiği ölçüde tüm insanlık için adalet ve özgürlük sağlamaya çalışmıştır. Bundan dolayı da oturduğu tahtın arkasında "Veliyyun külli mazlumin" ifadesi yazılıydı. Bu yüzdendir ki Fransa Kralı François'nın annesi Kanuni'den oğlu için yardım istediğinde "bana ne" demedi. Yardım etti, çünkü onun vicdanı tüm insanlığı kucaklıyordu.

Adalet ve özgürlüğü bütün dünyanın dikkatini çekmemiş olsaydı Güneş Ülkesi'nin yazarı Campanella hapishaneden Kardinal Berul'a yazdığı mektupta şu satırlara yer verir miydi: "Güneş ülkeyi yeryüzünde bulmak mümkün mü? Fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Osmanlı Türklerinin varlığı bana hiç olmazsa yarın böyle bir ülkenin kurulabileceğini zannettiriyor." Bu dizi filmde ve makalelerde suçlanan kişi işte böyle bir insandı.

Gerger, Kanuni'nin ve Osmanlı'nın niçin hedef alındığını çok iyi biliyor. Bu kişiler ecdat düşmanlığı yaparak milleti namlunun ucuna koymak istiyorlar. Milli varlığımıza saldırıp onun köklerini kurutmak istiyorlar. Kökünden koparılan hangi ağaç canlılığını koruyabilir?

Mehmet Emin Gerger sadece güzel ve doyurucu kitap yazmanın peşinde değil; aynı zamanda tarihe not düşmek istiyor.

Mehmed Niyazi
(Zaman, 08.08.2011)

Kuyucu Murat Paşa

(IV.Murad, Kuyucu Murat Paşa'nın bıraktığı şiddeti devam ettirdi.)

5 Ağustos 1611’de 95 yaşındaki sadrazam Kuyucu Murat Paşa ölmüştü. Celali isyanları denen ve tarihçi açısından tahlili henüz tartışmalı ayaklanmalar Anadolu’yu neredeyse kırk yıla yakın zaman kasıp kavuruyordu. Merhum hocamız Mustafa Akdağ’ın bu konudaki “Celali İsyanları” eserinin üzerine yeni bir yorum halen gelmedi. Fakir köylüler, gelecek ümidini kaybetmiş medrese softaları, kapıkulu sınıfına girememiş levendler, tımar beratını elde edememiş cebelüler, devlete başkaldıranların (kimi eşkıya kimisi devlet adamı) peşine katılarak ortalığı kasıp kavuruyordu.

Devlet, imparatorluktan sonra Cumhuriyet devrinde dahi takip edilen yeni bir kurum yarattı. Müfettiş paşalar, isyanı bastıracak kumandanlar fevkalade yetkiliydi. Mali yetkileri vardı, yargı yetkileri vardı ve tabii idam ve cezalandırma yetkileri vardı. Doksanındaki devletlu vezir bir müfettiş paşaydı; Osmanlı İmpataorluğu’ndan sonra cumhuriyet devrinde dahi izlenen fevkalade yetkili, vali ve komutanların ünvanıydı. Kuyucu Murat Paşa bazen düşmesin diye atının eyerine kendini bağlatırdı, ama aklı yerindeydi ve sertti. Görevini mistik bir şiddet ile yerine getirirdi. Suçluyu değil suç ihtimali hatta kabiliyeti olanını bile cezalandırırdı. Siyaset ettiği gövdelerden ayrılan kelleleri kuyulara doldurduğu için bu ünvanla anılmıştır. Şurası bir gerçek, 17. asırda IV. Murad’ın sert saltanatı da bunun üzerine binince, imparatorluğun asayişi avdet etti. Bu nedenle Kuyucu Murat Paşa devrine ve icraatına bazı tarihçilerin olumlu yaklaşmasının nedeni de budur.

Kuyucu Murat Paşa devrinden sonra çocukluktan çıkan IV. Murad’ın devri başlar, bilhassa onun Bağdat ve Revan seferleri boyunca geçtiği Anadolu kasabaları ve şehirleri şiddetli cezalara sahne olmuştu. Osmanlı tarihinin Murat Paşa ve Sultan Murad’lı bu dönemi devlet terörünün zamanıdır; lakin bir nevi restorasyon ve derlenip toplanma olduğu açıktır. Üstüne Köprülüler devri restorasyonu ancak bu sayede mümkün olmuştur; ta ki Viyana bozgununa kadar.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 07.08.2011)

Güney İtalya ve Osmanlılar

(Fatih'in ölümünden sonra Osmanlı dünyası bir daha İtalya'ya ilgi duymadı.)

Fatih Sultan Mehmed’in ideali Roma İmparatorluğu’nu canlandırmaktı. İtalya seferi başarılı olsaydı Türk kültür ve sanatında büyük değişiklikler yaşanabilirdi.

Malum İtalya bir çizmedir. Çizmenin topuğu Puglia eyaletidir, ucu da Calabria. Güney İtalya’yı Napoli temsil eder. Napoli diliyle, yaşam biçimiyle, fakirliği ve zenginliği ile ayrı bir dünyadır. Kuzeyde ortaya çıkan Lega di Nord (Kuzey Ligi) bugün güneyi ayırmak istiyor, Napoli’nin merkezi olan Campania eyaleti daha güneydekiler ve Sicilya Adası’ndan nefret ediyor ama İtalya’yı asıl İtalya yapan bu bölgedir.

Fatih’in Roma İmparatorluğu ideali
Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul’dan sonra gözünü Roma’ya ve İtalya’ya dikti. İdeali Roma İmparatorluğu’nu canlandırmaktı. Macaristan’a veya Deşti Kıpçak’a (yani Ukrayna steplerine) değil ve hatta Mısır’a değil doğrudan Roma’nın batı kesimine yöneldi.

11 Ağustos 1473’te Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın kuvvetlerini yenmiş ve Güneydoğu Anadolu değilse de Doğu Anadolu’nun bir kısmını topraklarına katmıştı. Akkoyunluların süvarisi Osmanlı’nınkinden aşağı kalmazdı; lakin Osmanlı ordusu artık ateşli silahlar düzeniyle çarpışan bir Rönesans ordusuydu. Aradaki rekabeti belirtmeye lüzum yok, bir tek örnek yeter; İstanbul’un fethini Akkoyunluların resmi tarihi olan Kitab-ı Diyarbekriyye -rekabet ve kıskançlığın getirdiği suskunluktan- zikretmiyor gibi.

Herhalde doğudaki bu zaferle asıl hedefe yönelme vakti gelmişti. Otlukbeli Savaşı’ndan tam yedi yıl sonra Fatih’in gözde komutanı Gedik Ahmet Paşa komutasındaki ordu ve donanma İtalyan çizmesinin topuğundaki Puglia eyaletinin stratejik merkezi konumunda olan Otranto Kalesi’ni ele geçirdi. Bugün dahi tarihçilikte Gedik Ahmet Paşa’nın Otranto hâkimiyetinde; efsaneler, abartmalar, karalamalar, kasideler birbirine karışıp sürüp gidiyor. Papalık birkaç gün sonra bu fethi öğrendiğinde Roma tam bir paniğe kapıldı. 1481’de Fatih Anadolu yakasına çıkarak tarihçilerin kalemiyle bilinmeyen bir sefere yöneldi. Aslında hedef belliydi. Gebze sahrasında ölen padişahın orduları muhtemelen ertesi gün Dil iskelesinden gemilerle İtalya’ya doğru yöneleceklerdi. Türkiye tarihçiliğinin en çok “olsaydı” lı konusu budur. Rönesans dünyasının en renkli aydınlarından olan padişah II. Mehmed’in Napoli ve Roma’yı ele geçirmesi, elbette ki Türkiye kültür ve sanat tarihinde bambaşka değişiklikler yaratırdı.

Ağustos ayının Türk tarihi için büyük değişiklikler yaratan bir ay olduğu bellidir. Daha 1444’te Varna Savaşı’nda II. Murad’ın ordularını sıkıştıran ve 1444 Kasımı’nda, II. Murad’ın ordularını az kaldı imha edecek olan ünlü Macar soylusu Hunyadi Yanoş bu savaşta Kral Layoş ve Kardinal Cesarini gibi ölümü tatmadı ama 12 sene sonra aynı gün 1456’da öldü. Hunyadi, büyük komutandı. Haçlı ordularının başkomutanıydı. Otoritesi önünde herkes eğilirdi. Oğlu ise Macaristan kralı olan ve tahta geçen Matyoş Corvinus’tur. Viyana’yı fethetti, Macaristan’ın o gün için özgün bir kuvveti olan kara kartallar ordusunu kurdu ama artan askeri masraflar ağır vergilere, köylü ayaklanmalarına mal oldu ve sarsılan ülkede alınan tedbirlerin hiçbiri 1526’daki Mohaç bozgununu engelleyemedi.

Yeni hayal Viyana oldu
Fatih’in ani ölümüyle, Otranto’ya çıkan Gedik Ahmet Paşa da 13 ay kaldığı İtalya’dan çekilmek zorunda kaldı ve 15. asır Türkünün özlediği gelecek için hayaller kurduğu bu kıtaya bir daha Osmanlı dünyası ilgi duymadı. Batı’daki hayal nokta Viyana oldu. Doğu’da ise Yavuz Sultan Selim, Suriye, Filistin gibi Maşrık Arap ülkelerini ve Mısır’ı fethetti. Kanuni’nin hedefi Macaristan ve Doğu’da da Bağdat oldu. İtalya Osmanlı’nın ilgi alanı dışına kaydı. Bununla birlikte Venedik ve Cenova cumhuriyetlerinin gerilemesi doğudaki toprak kaybı denizci cumhuriyetlerin damarını kesen iktisadi düşüşle başladı, sebebi hiç şüphesiz ki Türk yayılmasıdır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 07.08.2011)

01 Ağustos 2011

Hayırlı ramazanlar

Tüm blog okuyucularımıza hayırlı ramazanlar diliyoruz. Yapacağınız tüm ibadetler kabul olur inşallah. Şu manevi yönü kudretli günlerde tarih okumaya, tarih paylaşmaya devam edeceğiz.

Saygılarımızla.

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.