23 Ekim 2011

"Gazeteciyim diye Sultan uzun süre benden kaçtı"

"Neslişah"... Murat Bardakçı’nın yeni kitabının adı. Bu ad, son padişah Sultan Vahideddin ile son halife Abdülmecid Efendi’nin torunlarına ait.

921 doğumlu Neslişah Sultan’ın hayatına dair bu kitap, yalnızca hayatının büyük bölümü sürgünde geçmiş bir prensesi değil; yıkılmış imparatorluğun son üyelerinin alt üst olan hayatlarının hikayesini de anlatıyor. Koskoca bir imparatorluğun torunlarının, kendi topraklarından kovulup gündelik hayata dair sıfır bilgiyle ayakta durma mücadelesinin birinci elden okuyacaksınız “Neslişah”ta. Doğu imparatorluklarının hanedan mensuplarıyla birleşen hayatların, hiç de dışarıdan görüldüğü gibi “dert üstü murat üstü” olmadığını; prenseslerin de aç ve açıkta kalabildiğini, yine de öfkeyle hareket etmediklerini de...

1924 yılında 3 yaşındayken kovulduğu İstanbul’a ilk defa 1947’de Mısır prensesi unvanıyla girebilen, Kanuni Sultan Süleyman’dan “Süleyman dedem” diye söz eden, son şehzade Osman Efendi’nin vefatının ardından “Artık Osmanlı hanedanı tarihe karıştı, biz sadece bir aileyiz” kararını almaya muktedir bir kadın Neslişah Sultan. Bugün 90 yaşında. Gazetecilere konuşmuyor. Söyleşi vermiyor. Murat Bardakçı yakın dostu olmasaydı, muhtemelen bu kitap da olmayacaktı.
* Sondan başlayalım. Osmanlı Hanedanı’nın hanedan defterine kayıtlı son üyesi Neslişah Sultan bugün nerede, nasıl yaşar?
1964’ten beri İstanbul’da. Ortaköy’de çok güzel bir evi var. Çok yakın dost çevresi dışında bir yerde görünmez. Nadiren davetlere gider, orada fotoğrafı çekilirdi. Şimdi bir rahatsızlık geçirdi, evden çıkmıyor.

* Nasıl geçiniyor?
Bazı kullanılmayan objeleri satarak ve küçük kira gelirleriyle yaşıyor. Zaten öyle şaşaalı bir hayatı yok.

* Nasıl hitap edilir ona?
Sultanefendi... Adet öyledir, bilen öyle söyler. Sultanlara hanımefendi denmez. Biliniyor artık. Şimdi ağa, efendi rütbedir aslında... Dük, baron, kont karşılığıdır.

* Nasıl tanıştınız Neslişah Sultan’la?
Çok eski... 25 sene olmuştur. Onun evinde tanıştık. O zaman aileden tanıdıklarım vardı ama Sultan kaçardı benden. Gazeteciyim diye... Bizim tanışıklığımız, dostluğumuz gazeteci ilişkisi değil. Hiçbir zaman da gazetecilik yapmadım onunla. Dostluk başka şeydir.

“Bazı belgeleri sansürledim”

* Gazetecilerden neden kaçıyor?

Dürüst davranmamışlar ona ilk geldiğinde. Saçmasapan yazılar çıkmış. Görmüş geçirmiş aileler basına konuşmaz. Kural odur. İstanbul’da bugün gerçek aristokrasi vardır, onları hiçbir yerde göremezsiniz.

* Halbuki Türkiye’de aristokrasi yoktur denir. Var ama görünmezler diyorsunuz.
Saçmasapan bir laftır. Şimdi bakın, hani bizde eski unvanlar var kapıcıbaşı bilmem ne. Böyle dediğinizde sarayın kapıcısı değil, saray mareşali o... Batıdaki karşılığı düktür. Olmayan aristokrasi değil, toprağa bağlı asalettir.

* Kendini bu kadar saklayan Neslişah Sultan, biyografisinin yazılmasını nasıl kabul etti?
Ben hep laf arasında konuşurken “Yazsak” diyordum, itiraz ediyordu. Sonra geçen senenin başında “Benden sonra sen nasılsa yazacaksın, bari ben hayattayken yaz” dedi. Zaten biliyordum hayatını. Bazı detaylar vardı, onlar için birkaç ay boyunca kayıt yaptık.

* Neslişah Sultan’ın okuyup da atmanızı istediği yerler oldu mu?
Olmadı. Sadece küçük bazı isim hatalarını düzeltti.

* Sizin otosansür uyguladığınız bölümler var mı peki?
Tabii var. Özellikle belgelerdeki bazı yerleri sansürledim. “Şahbaba”da da Vahideddin’in bazı mektuplarını sansürlemiştim. Çünkü özel hayat kimseyi ilgilendirmez. “Şahbaba”da bunu yaptığımda herkes Atatürk’le ilgili bölümleri çıkardım sandı. Hayır. Kızlarıyla, ailesiyle ilgili bölümlerdi. Bu kitapta da bazı mektupları kestim, aileyle ilgili mahrem konulardı. Hiçbir siyasi sansür yapmadım, o kadarını söyleyeyim.
(Neslişah, Mısır Kral Naibesi iken)

“Padişah torunu ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisinden sıkılıyor”

* Kitapta başına türlü dert gelse de çok dayanıklı bir kadın portresi çıkıyor.
Bu genetik. Unutmayın bir büyükannesi Kösem, öteki Hürrem. Dedeler Fatih, Yavuz, Kanuni... O da, kız kardeşi Hanzade Sultan da 40 kiloluk valizi alır taşırlardı. “Ama ne yapıyorsunuz?” deyince de “Korkmayın, Sultan Aziz’in torunuyuz” derlerdi.

* Neslişah Sultan “Muhteşem Yüzyıl”ı seyrediyor mu?
Başta baktı, sonra sıkıldı. Oradaki olayların aslını biliyor. Biraz alaturka geldi ona.

* Mısır Prensesi olarak Tahrir Meydanı’nda olup bitenleri takip ediyor mu?
Ediyor tabii. Senelerce first lady’si olduğu bir ülke, oğlu ve kızı o ülkenin hanedanı, oğlu tahtın varislerinden. Sabaha kadar Mısır’da ne oluyor diye televizyonun başında... Beni gece 2’de aradı “Kaddafi yakalandı mı?” diye...

* Bugünün neo-Osmanlıcılık akımına ne diyor?
Hiç konuşmadık ama gülüyordur. Bence hayaldir o. Ve çok zararlıdır. Özellikle Mısır’da ders kitaplarında Türkiye’nin aleyhinde çok ağır ifadeler vardı. İslam Konferansı Başkanı Ekmeleddin Bey (İhsanoğlu) senelerce uğraşıp o bölümleri çıkarttırdı. Ne zaman ki bu Neo Osmanlı lafı çıktı, o bölümler geri kondu. Aleyhimize netice veriyor.

Sabiha Sultan’la Atatürk evlenseydi...

* Kitapta Osmanlı ailesinin hayatındaki kırılma noktaları var. Bunlardan biri Atatürk’ün Neslişah Sultan’ın annesi Sabiha Sultan’la evlenmek istemesi ve reddedilmesi. Padişah onu damadı olarak kabul etseydi tarih nasıl yazılırdı?
İhtimal üzerine tarih yazılmaz, ihtimal üzerine yorum yapmaya karşıyım.

* Aile içinde “Eğer evlenselerdi ne olurdu?” diye hiç konuşulmamış mı?
Hep konuşulan bir şeydir. “Ya Mussolini örneği olurdu yahut boşanırlardı” denir. Sabiha Sultan da böyle düşünüyordu. Ama hepsinin söylediği şudur: “Boşanırlardı ama sonuç değişmezdi”.

* İkinci “Acaba ne olurdu?” sorusu ise Halife Abdülmecid’in, Mustafa Kemal’den gelen Anadolu’ya geçme teklifini reddetmesi. Kabul etse sürgüne gönderilmeyebilirler miydi?
Abdülmecid’in yaptığı çok büyük hatadır. Sürgüne gönderilmelerine gelince... Bizim hanedanımız İngiliz hanedanı gibi değildir. İngiliz kraliyet ailesi 11-12 kişi. Bizde sürgüne gittikleri vakit 155 kişi. Genç bir cumhuriyet, yeni bir devlet bu kadar kalabalık bir aileyi tutamazdı. Şunu da unutmayın, aile de hep söyler. “Biz gene şanslıyız, Romanovların hepsini temizlediler” derler. Sıkıntı çekmişler şu bu ama ölmemişler.

* Bir yandan da sürgün kararı çıktığında “Türk milletinin gönlü bizim gurbete düşmemize razı olmaz” diyorlar. Ama razı oluyor...
O günkü şartlarda bir şey yapamazlardı. Şunu da unutmayın, İstanbul beş yıl işgal altında kaldı. Bugün hiçbir tarihçi işgali çalışmıyor, utanıyorlar. Türkler işgal edilmez! Mantık bu. Maalesef tarihçilik böyle Türkiye’de. Ya okuma yazma bilmeden Osmanlı uzmanı olup Osmanlı’ya küfredeceksiniz, ya da göklere çıkaracaksınız.

* 28 yılda ne değişiyor da 1952’de TBMM “Kadınlar geri dönebilir” kararı alıyor?
Bazı sultanlar; Neslişah Sultan ve iki kardeşi, Dürrüşevar Sultan, Nilüfer Hanımsultan İslam dünyasının önemli insanlarıyla evlenmişler. O yıllar Türkiye’nin Ortadoğu’ya ilk açılma dönemleri... Hanımların gelmesinin artık bir zararı yoktur, tam tersine bunlar Türkiye’nin diplomatik ilişkilerinde işe yarar düşüncesi var. Bir de Menderes Beyrut’a gittiğinde aileyle bir toplantı yapıyor. “Bizi almayın ama kızlara acıyın, artık burada kalmasınlar” diyorlar. Bunun da etkisi vardır.

“Hilafetin kaldırıldığı toplantının katibi Vehbi Koç’tu”

* Bu kitapta neleri ilk defa okuyoruz?
Her şeyi. İlk bölümde Sultan Vahideddin’le ilgili yerlerde “Şahbaba” kitabımdaki bazı tekrarlar var.

* En şaşırtıcı bilgilerden biri, Sabiha Sultan ve Ömer Faruk Efendi’nin Nice’te Müslüman cenazelerini yıkamaları...
Çünkü başka yıkayacak kimse yok. Bunlar da halife çocuğu, biliyorlar. Sebebi, para ihtiyacı değil. Telefon geliyor, “Şu öldü, cenazeyi yıkayacak adam yok.” Gidip yıkıyorlar. Orhan Efendi 1992’de Nice’te vefat etti, cenaze namazını kılacak Müslüman bulamadık, kahveden Tunusluları topladık.

* Şaşırtıcı bir tesadüfü yazmışsınız. Hilafetin kaldırılma, hanedanın sürgüne yollanma kararının alındığı Meclis toplantısının katibi Vehbi Koç.
Bunu yıllar önce birisi söyledi bana. Ben de rahmetli Sevgi Gönül’den rica ettim, doğru mu diye... Sordu ve Vehbi beyden yazılı olarak aldım cevabı. Hatta başka bir şey daha öğrendim. Denirdi ki Atatürk “Kadınlar kalsın” demiş, İnönü “Hepsi gitsin” diye tutturmuş. Vehbi beyin bana yazdığı mektupta “Kararı beraber aldılar” diyordu.

* Ailesinin sürgüne gönderildiği kararı deftere geçiren katibin oğlunun, yıllar sonra Neslişah Sultan’ın arkadaşı olması hayatın cilvesi herhalde.
Rahmi Koç, Sultan’ın yakın arkadaşıdır, bilmiyordu babasının o toplantıda katip olduğunu. Bakın, cumhuriyet çok zor kurulmuştur. Zabıt tutacak okur yazar kimse yok. İki genci almışlar.
Biri liseyi bitirmiş genç bir çocuk, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu. Diğeri de bir bakkalın çocuğu
Vehbi Koç. O çok sonradan Vehbi Koç oluyor.

“Vampire haç gösterir gibi İnönü’ye nişanını gösterdi”

* Dürrüşehvar Sultan kadınların da gönderilmesi kararında etkili olduğunu düşündüğü için mi yıllar sonra karşılaştıklarında İnönü’nün elini sıkmıyor?
Evet. Vampire haç gösterir gibi boynundaki Osmanlı nişanını gösteriyor İsmet İnönü’ye.

* Ailede cumhuriyete buna benzer tepkileri olanlar var mıydı?
Dürrüşehvar Sultan’ın farklı bir durumu var. Düşünün ki 14 yaşında bir çocuk, odasında oynarken “Hadi kovulduk, gidiyoruz” diyorlar. Apar topar sürgüne gidiyorlar. Onu unutmamış.

* Neslişah Sultan’ın tavrı nasıl cumhuriyete?
“Eteğim yırtıktı, okula gidemiyordum ama Atatürk’e laf ettirmem” diyor. Ailede ben o kuşakta çok ileri düzeyde entelektüel olarak iki kişiyi tanıdım. Biri Neslişah Sultan’dır, diğeri de evvelki sene vefat eden Osman Ertuğrul. O entelektüel seviyeye geldikten sonra duyguları bir tarafa bırakırsınız. Hepsinin söylediği şu: “Bizle olmazdı”.

* Ama estetik bir eleştirisi var: “Güzel ne varsa dedelerim yapmış”.
Ama doğru! Türkiye’nin tanıtımını hâlâ 16’ncı yüzyıl eserleriyle yapıyoruz, Cumhuriyet eserleriyle tanıtmıyoruz. Söyleyince bozuluyorlar ama İstanbul bu haldeyse mimarlar yüzündendir.

* Kitapta rastlayamadım, Atatürk’ün ölümü nasıl karşılanıyor ailede?
Yazılı bilgi yok. Ama bayram filan yapmıyorlar. Daha ziyade “Türkiye ne olacak?” endişesi var. Birçok hanedan geri dönmek için siyasi manevralar yapmıştır. Ama bizimkilerde bu yoktur. Kabullenip oturmuşlardır. Siyasi taleplerde bulunmadılar hiç.

Miraç Zeynep Özkartal
zeynep.ozkartal@milliyet.com.tr
(Milliyet, 23.10.2011)

Bizim emperyal prensesimiz

Neslişah Sultan güzelliği, zekası, bilgisi ve sportmenliğiyle yurtdışında bizi en iyi şekilde temsil etmişti. Murat Bardakçı onu son zamanların en iyi biyografi kitabında anlatıyor.

4 Şubat 1921’de son padişah VI. Mehmed Vahdettin’in kızı Sabiha Sultan ve o sırada veliaht olan son Halife Abdülmecid’in oğlu Şehzade Ömer Faruk’un ilk çocukları olarak dünyaya geldi. Doğumu resmi tebliğ ile ilan edildi, top atışıyla selamlandı ve tarihin gidişi itibarıyla hanedanının resmi defterine son üye olarak kaydedildi.

3 yaşında Türkiye topraklarını diğer hanedan üyeleri ile birlikte terk etmek zorunda kalan küçük Neslişah Sultan, doğduğu İstanbul’u ancak 23 sene sonra Mısır’ın ikinci veliaht prensinin eşi olarak resmî bir sıfatla ziyaret edebildi. 1964’ten itibaren de yeniden aldığı vatandaşlıkla İstanbul’da ikamete başladı.

Ömrünün ilk 35 yılında iki sürgün yaşadı, hatta Cemal Abdülnasır’ın mahkemelerinde idam talebiyle yargılandı. Her iki sürgünde de mali sıkıntıya düştü. Hanedanının ananesinden, aldığı eğitimden ve müthiş hafızası, zekası ve ecdadı gibi spor yetenekleri ve güzelliği sayesinde hep önde dimdik durmayı bildi. Her zaman için Avrupa’daki aristokrasinin, Furtwaengler gibi ünlü orkestra şefi ve sanatçıların dost olmaktan zevk aldıkları, onur duydukları bir portre oldu. Neslişah Sultan memleketini en mutantan biçimde temsil eden önde gelen Türklerdendir.

Murat Bardakçı çok uzun senelerden beri hanedanın güvenini kazanmış, gerekli evrakı toplamış, bu konudaki ciddiyetini ispatlamış bir yazardır. “Neslişah” son devir Osmanlı tarihini bambaşka bir açıdan ele alan trilogyanın ikinci kitabıdır. İlki son padişah Vahdettin’in sürgün yıllarını anlatan “Şahbaba” idi, üçüncüsü de son padişahın kızı Sabiha Sultan’ın yazışmalarından oluşan bir kitap olacak. Bu kitapta Yahya Kemal’in “Türkçeyi en iyi kullanan dokuz kişiden biri” diye nitelediği ve hakikaten kuvvetli kalemi olan Sabiha Sultan’ı tanıyacağız. Bardakçı kitabı elden bırakamayacağımız bir üslupla kaleme almış. Bu yılın değil, son zamanların en başarılı biyografi çalışması olduğunu itiraf etmeliyiz.

Lisan kullanışı hayranlık uyandırır
Sabiha Sultan’ın bir sözü vardır: “Osmanlı İmparatorluğu Türklerin imparatorluğuydu, bu da Türklerin cumhuriyetidir.” Sağlam düşünceye ve üsluba sahip bir Türk aydınının bu sözünü, genç hukukçu öğrencim Emre Öktem’in devlette süreklilik üzerine yazdığı nefis İngilizce makale de doğrular. Ve Neslişah Sultan’ın kitabın sonunda yer alan şu cümlesi de dikkate şayandır: “İstanbul’da ne görüyorsam ecdadımın zamanından kalmadır”.

Hiç kimse fazla söz etmesin, o mirasın üstüne titriyoruz ve yaşamak için onlara tutunuyoruz. İstanbul’a ondan sonra dikilen ucubeleri ise göz ve gönül letafetimiz için günün birinde yıkmak zorunda kalacağız.

Neslişah Sultan artık yarım asra yakındır doğduğu ve sevdiği vatanında yaşıyor. Hayatının ilk 40 senesini bir dünya insanı ve seçkin bir kişilik olarak Mısır’da ve Avrupa’da geçirdi, sağlam eğitim aldı. Bunda onun kendi gayreti rol oynadı. Tarih ve musiki bilgisi, botanik ve sanat tarihi bilgisi, lisanları kullanışındaki ustalık hayranlık uyandırır. En tuhaf ortamlarda dahi bir Osmanlı prensesinin vakar ve ciddiyetine sahip olmayı bildi. Kitapta; ünlü Ağa Han’ın şatosunda Avrupa aristokratlarının en seçkinlerinin katıldığı bir partide gördüklerini istihfafla anlatan sayfaya göz atınız (s.294).

Neslişah Sultan’ın hayatı Nice’te sefil ve hatta fakir sayılmazdı. Ne de olsa, büyükbabanın aileye desteği vardı. Ama Halife’nin Müslüman ülke hükümdarlarından gelen yardımları dağıtacağı hanedan azası dünyanın dört bucağındaydı. Mütevazı yaşamak zorundaydılar. Mısır’a yerleşmek zorunda kaldılar ve üç prenses kız kardeşin kısmeti de orada bulundu.

En ilginç kısım Mısır yılları
Türk imparatorluğunu tuttuğu için tahtından edilen Hıdiv Abbas Hilmi Paşa’nın oğlu ve Mısır veliahtı Prens Abdülmünim ile evlendi. Bu evlilikten bugün Mısır’ın varisi sayılabilecek Prens Abbas Hilmi ve Prenses İkbal dünyaya geldi. II. Cihan Harbi patlamıştı. Avrupa’ya dönmek hayaldi. Her türlü entrikanın döndüğü Mısır ve Ortadoğu’da her şeye rağmen sakin bir hayat vardı. Doğrusu Neslişah Sultan Mısır’da ve bütün Ortadoğu’da saygı duyulan genç bir prensesti; o aslında Osmanlı’nın “Sultana”sı idi. Bu arada Mısır veliahtının eşi olarak öbür Osmanlı prenseslerine 1952’ye kadar nasip olmayan bir imtiyazı da oldu, Türkiye’ye diplomatik vize ile girebildi.

1952’de Genç Subaylar darbesi bu hayatı değiştirdi. İlk anda Prens Abdülmünim naib ve Prenses Neslişah da naibe olmuştu. Politikanın tam içindeydiler. Bence Mısır faslı bu hayatın ve bu kitabın en ilginç bölümüdür. Cumhuriyet ilan edildi. Abdülnasır Prens Abdülmünim’in ve Neslişah’ın amansız düşmanı oldu. İdamdan kurtuldular. 1959’da Mısır’ı terk etmelerine izin verildi.

Avrupa’da geçen birkaç yıl 1959’un 29 Mayıs sabahı ile 1964 arasındadır ve mutantan bir devirdir. Emperyal prensesin haberlerini Avrupa dergilerinde görmek mümkündü. Ben Neslişah Sultan’ın varlığını ve resimlerini ilk defa Paris Match’ta görmüştüm. 1964’te Türkiye’ye yerleşmesi, Türkiye’nin sultanı benimsemesi ayrı bir olaydır. Bu zamanda Çetin Altan’ın üç prenses için kaleme aldığı kasidevi yazıyı birçok kimse gibi okudum. Çetin Altan Türkçeyi iyi kullanır ve bu bir şaheserdi. Buzlar çoktan kırılmaya başlamıştı. Bir ömür boyu nerede olursa olsun Türklerin prensesi idi ve bu ülkenin gurur duyulacak insanlarından olarak aramızdadır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 23.10.2011)

16 Ekim 2011

Topkapı arşivine yeni bina şart

Topkapı Sarayı 79 bin civarında esere sahiptir. Bunların teşhir edilebileni
600’ün üzerindedir
. Gerçi hiçbir müzede depolardaki eserlerin tamama yakını bile sergilenemez. Bu yüzden zaman zaman sergiler yapmak gerekir. Son beş yılda sergiler açılmasına dikkat edildi. Müzemizde bundan başka, sayısı 250 bine ulaşan Osmanlı imparatorluk evrakı vardır. Bu zenginliğin içinde zamanın büyük devletlerinden gelen nameler de bulunur. Bugün hiçbir Avrupa ve Ortadoğu devletinin tarihi, Topkapı Osmanlı arşivindeki evrak incelenmeden yazılamaz.

Bu nedenle bu zengin arşiv için yeni bir bina, mesela İstanbul Valiliği arkasında eskiden sadrazamlığa ait olan Fossatti biraderlerin yaptığı Tanzimat’tan kalma arşiv binası uygun bir yer olarak düşünülmelidir. Topkapı Sarayı’nın diğer bir zenginliği sayısı 16 bine varan yazma kitaplardır. Sırf Arapça, Farsça ve Türkçe değil; Slav dillerinde, Latince, Yunanca, Ermenice ve hatta Macarca yazma kitaplar bile bulunur. Bilhassa Fatih ve Kanuni kitap düşkünüydüler ve hayli zengin bir koleksiyon topladılar. Hintten Balkanlara en nefis minyatür koleksiyonlarından biridir.

Müzenin kayda değer ikinci zenginliği ise çok kişinin tekrarladığı gibi Kaşıkçı Elması değil, sayısı 12 bini geçen Çin porselenleridir. Çinlileri kıskandıracak kadar nadir parçalar vardır. II. Murad ve Fatih ile başlayan bu koleksiyon, son zamanlara kadar zenginleşmiştir. Elhak Sevr ve Saksonya porseleni gibi seriler de aşağı kalmaz. Kasım sonunda ise Venediklilerle açacağımız kumaş sergisi Topkapı’nın zenginliklerinin sadece hazineden ibaret olmadığını gösteriyor.

Büyük sorunlarımız da var, sonu gelmeyecek restorasyon ihtiyacımız var. Türk vatandaşlara bedava denecek fiyata Müzekart ihdas edildiği için, ecnebilere uygulanan giriş ücretlerinin çok düşük olduğunu ve artırılması gerektiğini belirtmeliyiz. Topkapı bilinçli ziyaretçi bekliyor.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 16.10.2011)

15 Ekim 2011

Murat Bardakçı'nın beklenen kitabı çıktı: Neslişah

Neslişah - Cumhuriyet Devrinde Bir Osmanlı Prensesi
Her kitabıyla olay yaratan Murat Bardakçı'dan Son Osmanlı Sultanı Neslişah Sultan!

Son padişah Sultan Vahideddin ile son halife Abdülmecid Efendi'nin torunu olan Neslişah Osmanoğlu, altı asırlık Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılıştan önce dünyaya gelmiş son prensesi idi... 1921'in 4 Şubatında doğmuş ve Osmanoğlu ailesinin mensuplarının kaydedildiği Hanedan Defteri onun ismi ile noktalanmıştı... Neslişah Osmanoğlu maceralarla ve hüzünlerle dolu bir hayat yaşadı. Saraylarda geçen çocukluk senelerini ardarda gelen sürgünler ve sıkıntılar takip etti. Gelin olarak gittiği yabancı bir memleketin first lady'si iken ihtilâl ve darbe rüzgârlarına yakalandı, ihtişamın zirvesinden askerî mahkemelerin çatık kaşlı hâkimlerinin önüne, teh dolu günlere sürüklendi... Üç yaşında kovulduğu vatanına, yani Türkiye'ye ise ancak 40 yaşından sonra dönebildi... Murat Bardakçı'nın Neslişah Osmanoğlu'nun hayat hikâyesini kendi anlattıklarına ve belgelere göre ele aldığı ve sürgüne gönderilmiş bir hanedan mensubu hakkında şimdiye kadar yazılmış ilk etraflı biyografi olan bu kitabı sadece Neslişah Osmanoğlu'nun değil, yıkılmış bir imparatorluğun aristokrasisinin tarihe süzülüşünün de hikâyesidir...

Kaynak

12 Ekim 2011

TRT'den yeni bir dizi: Burası Osmanlı 1711 / Sır Kanunu

Televizyon kanallarımızdaki tarihe ilgi devam ediyor. Elbette sevindirici bir gelişme bu. Şimdi de TRT1 ekranlarında yeni bir dizi bekliyor bizi: Burası Osmanlı. Dizinin adının hemen altında 1711 / Sır Kanunu'nu görüyoruz. 1711'e baktığımızda da Prut Savaşı'nı. Döneme bakarsak eğer Sultan III.Ahmed'in hayatını, dolayısıyla Lale Devri'ni izleyeceğiz. Dizinin içinde bol miktarda entrika, çete olayları, aksiyon ve tabii ki aşk göreceğiz. Oyuncu kadrosunda ise muhteşem isimleri bir arada görüyoruz. Tolga Karel hem "Gevher Hatun" hem de "Kadı Kasım" rolünü üstleniyor. "Valide Sultan" rolünde ise Türkan Şoray var. "Sultan III.Ahmed"i Soner Sever oynayacak. Ek olarak Fırat Tanış, Hazım Körmükçü, Ayfer Dönmez, Fikret Hakan ve Öykü Çelik de kadroda yer alıyor. Filmin yapımcı şirketi Ottoman Film, yönetmeni Ezel Akay. Resmi tanıtım sayfasında şu metin yer alıyor:

"Dizide; Osmanlı Ordusu’nun 1711’de Rus Ordusu’nu bozguna uğrattığı Prut Savaşı’nın ardından, önce iki hain ardından iki kahraman olan Yeniçeri Ali ve Yusuf’un hikâyeleri eşliğinde, yaklaşan Lale Devri’nin, devlet içindeki çetelerin ve Osmanlı derin yapılanmasının öyküsü ekrana geliyor. Hikâyenin kahramanlarından biri olan Ali; zeki, duygusal ve sezgileri güçlü olan bir kişilik. Ali’nin en iyi arkadaşı olan Yusuf ise fiziksel olarak çok ateşli, duygusal ve gösterişli. Olaylar bu dinamik ikilinin çevresinde gelişiyor. Bunlardan biri duyarlılığı ve zevki somutlaştırıyor diğeri ise sağduyuyu ve masumiyeti temsil ediyor."

11 Ekim 2011

Unesco bile onu tanıdı!
Siz hala tanışmadınız mı?

Detaylı program ve kayıt formu için:
http://www.cekulvakfi.org.tr/proje/seyyahlarin-dilinden-sinan


Çekül Akademi
tlf. / faks. 0212 251 54 44
Ekrem Tur Sk. No.8 34435 Beyoğlu-İstanbul
akademikayit@cekulvakfi.org.tr
http://www.cekulvakfi.org.tr

10 Ekim 2011

Söğüt ve Yalova arasında, Osmanlı kuruluşu kavgası

Tarihçi Halil İnalcık'ın "Osmanlı 1302'de ve Yalova'da kuruldu" tezi ve bu tez için sempozyum düzenlenmesi Söğüt'ü kızdırdı.

Yalova'da bugün düzenlenen "Osmanlı Devleti'nin Kuruluş Tarihi Sempozyumu"nun ilginç bir amacı var: Yıllardır öğretilenin aksine "Osmanlı Yalova'da kuruldu" fikrini tüm Türkiye'ye aşılamak... Dayandığı nokta ise "Tarihçilerin kutbu" olarak bilinen Prof. Dr. Halil İnalcık'ın tespitleri. Geçen yıl Osmanlı Devleti'nin kuruluş tarihinin 1302, kurulduğu yerin de Söğüt değil Yalova olduğuna dair bir makale yayımlayan Prof. Dr. Halil İnalcık'ın iddiaları, bazı tarihçilerin ve 727 yıldır Osmanlı Devleti'nin kurulduğu yer olarak Söğüt Şenlikleri'ne ev sahipliği yapan Bilecik'in Söğüt İlçesi Belediye Başkanı Osman Güneş'in tepkisini çekti.

"SÖĞÜT" DİYENLER

Elde ciddi bir delil yok
Prof. Dr. Ahmed Akgündüz (Osmanlı Araştırmaları Vakfı Mütevelli Heyet Başkanı): Prof. Halil İnalcık'a saygı duymakla beraber, kendisinin bu yöndeki görüşüne katılmıyorum... Bütün Osmanlı tarihçileri Ahmed Cevdet Paşa dahil olmak üzere 1299 yılını veriyorlar. Ancak Tanzimat sonrası yapılan bazı araştırmalar 1300 diyor. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri'nde 25 yıl araştırmacı, 10 yıla yakın da uzman müşavirlik yaptım. Hiç böyle bir belgeye rastlamadım. Feridun Bey'in Münşeatı'nda yer alan ve her ne kadar sağlıklı olduğu konusunda aleyhte iddialar yer alsa da kuruluşun Söğüt'te olduğunu söylemek mümkün. Bu tartışma tıpkı Yunus Emre'nin mezarıyla alakalı bir tartışmaya benziyor. Elde ciddi bir delil yok.

7 asırdır herkes biliyor
Osman Güneş (Söğüt Belediye Başkanı): Tarihi yeniden yazmanın gereği yok. İnsanlar tarihi geriye çeviremez. İnalcık'ın çalışmasında Bizanslı tarihçinin anlattığı bir savaş var. Osmanlı'nın kuruluş yeri Söğüt'tür. Ötesi yok. Kültür Bakanlığı'nın tescil ettiği "Kuruluştan Kurtuluşa Tarih ve Kültür Yolu Projesi"ne de Bilecik, Kütahya, Bursa, Çanakkale katıldı. Madem Yalova'da kuruldu, o zaman niye Yalova'nın ismi yok? Yalovalılar tarih turizminin peşinde koşup, tarihin ticaretini yapıyorlar. Hiçbir endişemiz yok, tarih yeniden yazılamaz. 7 asırdır herkes biliyor ki, imparatorluğun kuruluş yeri Söğüt.

"YALOVA" DİYENLER

Bizans'ı yendi, beylik oldu
Prof. Dr. Halil İnalcık: İstanbul'da yaşayan bir tarihçi olan Georgios Pachymeres, Osman'ın bir Bizans ordusuna karşı zaferi anlatır. Bu savaş Bapheus Savaşı'dır. Yalak Ova'da olmuştur. Pachymeres, Osman Gazi'nin 27 Temmuz 1302'de bu zaferi kazandığını anlatıyor ve diyor ki: "Osman Gazi'nin şöhreti, Kastamonu'ya kadar yayıldı, onun etrafına gaziler gelip toplanmaya başladı." Burası şimdi Yalova sınırları içinde. Yalova adı da Yalak Ova'dan çıkmıştır. Bir tarihçi olarak bu günü Osman'ın beyliğinin 'Bey' olarak tanınmasının tarihi olarak kabul ettim. Âşıkpaşazâde tarihinde yazdığına göre, Osman Gazi 1299'da kendi adına hutbe okutmuş. Bu haberi veren kaynak bunu 1480'lerde yazmış. 200 yıl sonra verilen tarih şüphelidir... Kafasında yerleşmiş hurafelerle itiraz edenler yazımı dikkatle okusun...

Ezberleri bozmak zordur
Yakup Bilgin Koçal (Yalova Belediye Başkanı): Tepki gösterenler olacaktır zira ezberleri bozmak zor bir iştir. Ancak 27 Temmuz'da düzenleyeceğim sempozyum bilimsel bir sempozyum. Prof. İnalcık'ın tarihçiliğini kimse küçümseyemez. Osmanlı Devleti'nin kuruluş tarihinin 1302, kuruluş yeri olarak da Yalova kabul görürse, Yalova bundan onurlanır. Biz de bundan sonra her yıl aynı tarihte çeşitli etkinlikler düzenleyebiliriz...

Kaynak: Sabah

Türkiye’nin anayasaları nasıl hazırlandı?

(Tanzimat Fermânı'nın asıl örneği.)


Başbakan Erdoğan’a göre yeni anayasa bir yıldan kısa sürede tamamlanmalı diyor, muhalefet karşı çıkıyor. Uzayabilir tabii ama Türkiye iki-üç aydan bile daha kısa sürelerde anayasalar hazırlamıştır.

Saro Dadyan’ın ilginç makalelerinin derlemesi olan son kitabında (“Osmanlı’nın Gayrimüslim Tarihinden Notlar”, Yeditepe Yayınevi) 1863 tarihinde Ermeni milletine verilen Millet Nizamnamesi bir anayasa olarak niteleniyor. Aynı şeyi ondan evvel merhum Bülent Tanör yapmıştı; bunu imparatorluğun anayasasından evvel çıkarılan bir ilk anayasa olarak değerlendiriyorlar. Kuşkusuz Ermeni milletinin nizamnamesi geniş Ermeni- Ortodoks cemaatinin idaresinde sadece ruhanilerin değil, kuvvetlenmeye başlayan zengin Ermenilerin ve yüksek bürokrasinin üyeleri olan amira sınıfının da rol almasını düzenler. Bu iç nizamnameyi Ermeni milleti için esas teşkilat diye nitelendirebiliriz ama anayasa olmaktan uzaktır.

Her halukârda temel anayasal hakları birbiri ardından bahşeden, bu konuda çağına göre Müslüman ve gayrimüslimler arasında esaslı bir eşit statü getiren 1856 Islahat Fermanı ile daha evvelki 3 Kasım 1839 tarihli Tanzimat Fermanı’nı anayasal belgeler olarak saymalıyız. Bu ikisinin hazırlanışı öyle uzun boylu tartışmaların ve kalabalık heyetlerin katılımıyla olmadı. Tanzimat bürokratlarının becerilerini ve ihata (geniş bilgi ve anlama) kabiliyetlerini gösteren iki belgedir.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan anayasanın bir yıldan çok daha az zamanda tamamlanması gerektiğini söylüyor, muhalefet ise bir yılın kısa bir süre olduğu kanısında. Sayımlı suyumlu, ara anlaşmalı, bütün layihaları dikkate alan bir çalışmanın uzayacağı ve uzatılabileceğine şüphe yoktur. Bildiğimiz kadarıyla şimdiden küçük risale boyunda anayasa tasarılarını kaleme alanların sayısı hayli yüksektir. Barolar Birliği’nin hazırladığı bir anayasa taslağı görmedim ama başkanlık sistemine karşı bir risaleleri şu anda elden ele dolaşmaya başladı. Türkiye iki-üç ayda değil, çok daha kısa zamanda nice anayasalar hazırlamış bir ülkedir. Hatta anayasa hazırlamayı bir fikri ve entelektüel ibadet haline getirenler vardı; merhum Coşkun Kırca’nın portföyünde her zaman birkaç anayasa modeli olduğu söylenir. Elhak bunları sarih Türkçesi ve güçlü hukuk mantığı ile en iyi biçimde kaleme alacak bir devlet ve hukuk adamıydı.

Mithat Paşa ile Cevdet Paşa’nın büyük kavgası
1293 yani 1876 Kanun-u Esasi’si de çok kısa zamanda genişçe bir heyet tarafından kaleme alındı. Cevdet Paşa ve Mithat Paşa kuruldaydılar, ikisinin birbirleriyle münakaşası galiz ölçülere varmıştır. Mithat Paşa “Hoca sen Fransızca bilmezsin, o ibare öyle anlaşılmaz” gibisinden bir söz sarf edince, Cevdet Paşa da “Senin bildiğin Fransızcayı dükkân çırakları da bilir, hukuktan ise anlamazsın” demeye getirmiştir. Gerçekte Mithat Paşa’nın verdiği anayasa layihasının anayasa ile alakası olmadığını Tarık Zafer Tunaya hoca gibi onun tarihi kişiliğine hayran bir hoca bile söylerdi, arşivdeki notlarını okumuştu. Cevdet Paşa’nın ideali ise kâğıt üzerindeki anayasadan çok İngiltere gibi anayasal sisteme ruha ve ananeye sahip bir hukuki toplumsal düzendi. Cevdet Paşa bu ana komisyonun bir iş çıkaracağına besbelli inanmıyordu. Mithat Paşa ise “Anayasa bir an evvel çıksın da ne olursa olsun” telaşındaydı; bu yüzden çıkan anayasanın anayasa ile ilgisi yoktur. Teminat altına alınmayan şahsi hürriyet ve korunma haklarının ilk kurbanı da kendisi oldu, meclis toplanmadan sürüldü. Bu sürgün, ilan edilen Teşkilat-ı Esasiye’ye yani anayasaya mugayir değildi.

Osmanlı, Macar Kontu Seçenyi Paşa’yı itfaiye komutanı tayin ederken dahi bir itfaiye nizamnamesi hazırlamış, bunun için Avrupa’da ne kadar itfaiye nizamnamesi ve teknik şartnamesi varsa çevirip okumuşlardır. Rusya bürokrasisinin ve Osmanlı bürokrasisinin müşterek bir âdetiydi; en hafif bir nizamnameyi yazarken dahi önlerine küçük Alman devletleri dahil bir alay nizamname koyarlardı. Ortaya çıkan hukuki metinler hiç de fena değildi. Ruslar ilave olarak bir de kurumun tarihini yazarlardı. Okunması keyif veren eserlerdir.

1876 Anayasası için esbab-ı mucibe yani gerekçe layihaları çok ayrıntılı tutulmadı. Onun için bizim hukuk tarihçileri “Belçika anayasasına göre hazırlanmıştır-Hayır efendim, Prusya anayasası modeline göre hazırlanmıştır” diye tartışırlar. Modelin ne olduğu o çağın anayasalarının her birini okudukça daha çok tartışma konusu olacaktır. Ama büyük devletler Tersane Konferansı’nda toplanıyordu, baskılara karşı bir an evvel anayasanın ilanı gerekliydi. Öyle de oldu.

1961 Anayasası dayatma ile geçmiş değildir
1908’de meşrutiyetin ilanı yani anayasanın yürürlüğe girmesi söz konusuydu; mevcut anayasa ile meşrutiyetin yürütülmesinin güçlüğü ortaya çıkmıştır. Bu nedenle anayasada önemli bir tadilata geçildi, kabine bağımsız oldu. Meclise karşı sorumluluk kondu. Fakat yargı denetimi gibi bir şey henüz dünyanın birçok yerinde olduğu gibi burada da söz konusu değildi.

Yeni Türkiye’nin 1921 ve ardından 1924 anayasaları hukukçu otoritelerin fazla muhalefetle karşılaşmadan hazırladığı metinlerdir. 1961 Anayasası ise 27 Mayıs hareketinin yapısına uygundu. Demokrat Partililerden başka herkes kurucu meclisteydi ve Demokrat Parti’nin yan kuruluşları olmadığı için o görüşün anayasa hazırlanırken temsili de söz konusu olmamıştır. Fakat 1961 Anayasası her şeye rağmen tartışmasız ve dayatma ile geçmiş değildir. Bizzat anayasayı hazırlayan komisyon iki kere değişti. İkinci komisyon Siyasal Bilgiler Fakültesi ağırlıktır. Gönüllü hazırlığa giriştiler ve kendilerini kabul ettirdiler. Çünkü üyeler arasında uyum vardı.

Geçmişte 1950’lerin sonunda Kilyos’ta bir hafta süren sayfiye toplantısında Ankara Siyasal Bilgiler ile Hukuk fakülteleri, İstanbul Hukuk Fakültesi mensupları ve diğer hukukçuların katılımıyla yapılan seminerlerde bir ön hazırlık söz konusuydu. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Fakülte Kurulu salonu çok canlı ve kalabalık bir taslak tartışmasına sahne oluyordu. Değerli hocamız Tahsin Bekir Balta’nın, 1924 Anayasası’nın bazı değişikliklerle muhafazası teklifini sadece dinleyip fazla itibar etmediler. Bu bir talihsizliktir ama 1961 Anayasası görüş birliğinin hâkim olduğu, geniş bir grubun uzunca tartıştığı ve kurucu meclise hâkim olarak yön verdiği bir yasama faaliyetidir.

Aynı şeyi taklit etmek isteyen 1980’nin askeri yönetimi danışma meclisinde böyle geniş bir tartışma ortamı hazırlayamadı. Mecliste ve asıl önemlisi komisyonda muhalefet, hâtta zıt görüş çok tipik değildi. Bazı üyelerin bazı çıkışlarıyla sınırlı kaldı. 1982 Anayasası’nın oluşumunda en göze çarpan niteliklerden biri budur. Tartışmanın uzaması ve uzatılması işi çıkmaza sokabilir ama aksiyle ortaya çıkan bir metnin de fazla yaşama şansı olamayacağı açıktır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 09.10.2011)

07 Ekim 2011

"Tuna'da akan su değil, kaderimizdi."

Mehmed Niyazi'den yine çok ses getirecek bir tarihi roman. Ötüken Neşriyat'tan taze taze çıkmış. 390 sayfa, 20 TL. Kitabın tanıtım yazısı ise şöyle:

"Tuna'da akan su değil, kaderimizdi; ya cihangir olacak, ya da sıradanlaşacaktık. Orası artık bizim için ne bir belde, ne şehir, ne de kaledir; vatan sevgisinin, onurun, yiğitliğin abideleştiği mekândır. Hiçbir yaralı esir, galibine öyle yelesi kabarık aslan heybetiyle görünmedi; tarihte yenen, yendiğinin gölgesinde bir başka yerde kaybolmadı."

http://www.otuken.com.tr/kitapdetay.asp?kitapID=784

Kampanya: Ahmet Refik Altınay Tarihe Yolculuk Seti (9 Kitap Takım)

Idefix'te Ahmet Refik Altınay'ın Tarihe Yolculuk Seti (9 Kitap Takım), 145 TL yerine 72,50 TL. Kadınlar Saltanatı (Ciltli), Sultan Cem, Sokollu, Köprülüler, Samur Devri (1640-1648), Kabakçı Mustafa, Felaket Seneleri, Lale Devri (1718-1730) ve İki Komite, İki Kıtal - Kafkas Yollarında adlı eserleri barındıran bu kampanyayı tarih severler kaçırmamalı. Sipariş vermek için şurayı ziyaret edebilirsiniz.

02 Ekim 2011

İskender Pala'dan yeni bir tarihi roman: Boğaziçi'ndeki Mücevher (Dolmabahçe Sarayı)

Bir saltanat sarayı. Osmanoğulları’nın miras bıraktığı görkemli mimari yapılardan biri. Bir saltanatın en görünür olduğu geçit alam. Sadece o değil. Kültür ve medeniyet yaşantısının renkten renge büründüğü ”saray”. içinde yaşayanların ”mekânın poetikası”nı da çattıklarını görürüz orada, incelikle. Bütün eşya, mekân, ışık, ses gündelik hayatın sosyolojisi içinde insana ve eşyaya koşar. Çevresini aydınlattığı kadar kendi masalım da söyler. İskender Pala, her sabah Boğaziçi’nin iki yakasından birinde Beylerbeyi’yle selamlaşan, İstanbul şiirinin en lirik mısrası gibi insanları yıllardır gözleyen bir saraydan, Dolmabahçe Sarayı’ndan sesleniyor. Dolmabahçe Sarayı’nın, yani ”Boğaziçi’ndeki Mücevher”in kitabım, eşyaları konuşturarak, onların ağzından hikâye ediyor ve her gün önünden binlerce insanın geçip gittiği mekânın ruhuna ortak olmaya çağırıyor. Okuyarak yaşamak, yaşarken yol almak için, bir kılavuz, kitaptan daha ötesi.

Bazen bir çocuk, bazen bir cariye, bazen bir ruh veya mana. Onlar bir zamanlar sarayın kahramanıydılar ve şimdi sizinle konuşmak üzere hayata döndüler. İstiyoruz ki bu kitabın bölümleri size rehberlik edebilsin ve cümleler, yolculuklarınızı anlamlı kılsın, sonunda sizi bir sarayla buluştursun.

http://www.iskenderpala.net/yeni/kitaplik-detay.asp?id=95

Müslüman ve Hıristiyan Kudüslülerin ortak özlemi

1187 yılı ekim başlarında Selahaddin Eyyubi muzaffer komutan olarak Kudüs’e girdi. Şehir 90 yıla yakın bir zaman Kudüs Krallığı olarak Haçlılar tarafından idare ediliyordu. Kral IV. Baldwin onulmaz bir deri hastalığından ölmüş, taht da damadı Guy de Lusignan’a geçmişti. Lusignanlar Kudüs’ten sonra Çukurova’yı ve Osmanlı fethine kadar Kıbrıs krallığını yöneteceklerdi.

Haçlılar Kudüs’te kaba ve içe dönük bir yönetim sergilediler. Kendi adetleri ve dünyalarının dışına çıkamadılar; sadece Müslümanlar ve Yahudilere değil, yerli Hıristiyanlara bile hayatı zehir ettiler. Bu nedenle temmuzda Hıttin Savaşı’nda Haçlı ordusunu yenen ve iki aylık kuşatmadan sonra şehre giren Selahaddin Eyyubi’yi sadece şehrin Müslümanları değil, Kudüs’ün Hırıstiyan eski halkı dahi mutluluk dolu bir tezahüratla karşıladı. Hakim zümre olan Avrupalı Haçlılara dahi Selahaddin Eyyubi alicenap bir muamele gösterdi. Kudüs’ün bu yeniden fethi İslam tarihinde kalıcı bir parlak olaydır.

Bugün dahi Kudüs’ün Müslüman dünyası, Filistin Hıristiyanları ile birlikte aynı özlemi taşıyor. Duygular ve umut mühim ama şartlar aynı mı? Bunu tartışmak gerekir. Kudüs’ün yeni yöneticileri huzursuz, eski şehrin surları içine çok ihtiyatla ve belirli kapılardan girip çıkıyorlar. Ama gidecek yerleri olmadığını bilen bir grup. Kısacası 21’inci yüzyılın Kudüs’ü, 11.-12. yüzyıla benzeyen ama katiyen paralel olmayan şartlara sahip bir belde.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 02.09.2011)

Timaş Yayınları'ndan yeni ve çok önemli üç eser

Bir yanda şanlı padişah Kanuni Sultan Süleyman, diğer yanda Kutsal Roma-Germen İmparatoru Şarlken… İkisi de birer şair… İkisi de geniş görüşlü… Daha da önemlisi ikisi de kendi kıtalarının en güçlü adamları…

Kanuni Sultan Süleyman'ın Yeniçerilerinin yırtıcılıkları ve yetenekleri sayesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları tarihinde hiç olmadığı kadar genişlemişti. Bu arada Avrupa’da iç karışıklıklar devam etmekteydi. Şarlken ile Papa arasındaki gerilim gitgide artıyor ve tahta yeni çıkmış olan Fransız kralı I. Francis, Şarlken'in topraklarını karadan ve denizden tehdit altında tutuyordu.

Avrupa ayaklarının üzerinde durmaya çalışır, Osmanlılar ise dizginlenemez bir canlılıkla topraklarını genişletirken, Macaristan’dan Rodos’a, oradan da her iki tarafın da Türklerin muzaffer olacaklarına inandıkları Viyana’ya kadar çeşitli çarpışmalar ve epik zaferlerle şekillenecek olan drama için koşullar olgunlaşmış durumdaydı. Kendi kıtalarında gösterdikleri üstün başarılarla güçlerine güç katan bu iki hükümdar, sonunda tarih sahnesinde karşı karşıya geliyordu…

Belgrad ve Rodos’un fethi, Mohaç Meydan Muharebesi’nin ve Viyana Kuşatması’nın ayrıntıları...

Çok satan kitaplarıyla tanınan ABD’li tarihçi James Reston, dünyayı sarsan yılları – Rönesans çağını sonlandıran ve İslamiyet’i Viyana kapılarına taşıyan, Avrupa ile Osmanlı arasındaki epik çatışmayı – birbirinden etkileyici ve bir o kadar da inandırıcı karakterlere süslüyor.

Batılı bir yazarın kaleminden okuyacağınız Kanuni-Şarlken çekişmesi; Kanuni’nin en iyi arkadaşı ve sağ kolu İbrahim Paşa, ne zaman ne yapacağı belli olmayan, belagat sahibi Martin Luther; sefahat düşkünü Papa X. Leo; hırslı I. Francis; kaba saba ve kendine güvensiz VIII. Henry ve diğerleri. Bu karakterlerin huysuzca, kimi zaman da eğlenceli olabilen karşılıklı ilişkileri, Reston’ın ayrıntıları kaçırmayan gözüyle birleşince; titiz bir araştırmanın sonucu olan bu tarihî hikâyeye romanlara has bir gerilim ve canlılık katıyor.

http://timas.com.tr/Icerik/Kitaplar/Tarih/Osmanli-Tarihi/Kanuni-ve-Sarlken.aspx
Osmanlı tarih yazıcılığının en iyi örneklerinden biri

Prof. Dr. Necdet Öztürk'ün sadeleştirdiği, Cihânnümâ olarak bilinen bu eser, Mevlana Mehmed Neşrî tarafından yazılmış ve İkinci Bayezid'a sunulmuştur.

Sultan İkinci Bayezid devri (1481-1512) tarihçilerinden Neşrî, eserinin başında, kısa bir girişten sonra, Oğuzlar, Türkiye Selçukluları ve Karamanoğulları ile ilgili özet bilgiler verir. Ardından 1288 yılı olaylarıyla başlattığı Osmanoğulları'nın siyasi tarihini, Kara Boğdan Gazası (Ağustos 1485) ile bitirir.

Osmanlı'nın kuruluş zamanlarını, devlet haline gelişini, karışıklıklarla geçen fetret devrinin ayrıntılarını ve Fatih Sultan Mehmed Han'la imparatorluğa giden yolu kaleme alan Neşrî, kitapta ayrıca Osmanlı vezirlerinin yaptırdıkları hayır kurumlarını anlatır. Ardından ilim adamları, dervişler/abdallar ve şeyhlerin adlarını sayar ve İkinci Bayezid'e yazdığı 'Kaside' ile eserini tamamlar.

Aşiretten İmparatorluğa Osmanlı Tarihi, kuruluş ve yükseliş dönemlerine ait Osmanlı tarih yazıcılığının en iyi örneklerinden biridir. Güvenilir bir tarihçinin kalemiyle, akıcı ve anlaşılır bir Türkçe ile yazılmış olan bu eser keyifle okunacak bir tarih kaynağıdır.

İlk iki yüzyılın Osmanlı tarihi olayları en geniş ve en doğru biçimde Neşri Tarihi’nden okunur.

http://timas.com.tr/Icerik/Kitaplar/Tarih/Osmanli-Tarihi/Asiretten-Imparatorluga-Osmanli-Tarihi.aspx
"Osmanlı’nın Balkanlar’daki hâkimiyeti boyunca, yönetenler ile tebaaları arasında karşılıklı uyum hâkim olmuştur. Osmanlı idaresi altındaki Yarımada, yine bir siyasi yapıya dâhil edilmiştir. Rumeli, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu düzensiz, çalkantılı bölgeye hükmetme hakkını elinde tuttuğunu kanıtladığı bir laboratuvar işlevi görmüştür."

Bulgar Tarihçisi
Prof. Dr. Rossitsa Gradeva

93 Harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı hakkında birçok kitap ve makale yazılmasına rağmen, savaş sırasında ve sonrasında Osmanlı bünyesinde birleşen milletlerin bu savaştan nasıl etkilendikleri ve devamında hayatlarını ne şekilde devam ettirdikleri hususunda çok az birincil kaynak bulunmaktadır. Araştırmacı yazar Erol Haker, Prof. Dr. Kemal Karpat’ın danışmanlığında, mensup olduğu cemaatin bu serüvenini, Balkanlar’da birçok eziyete, kırıma maruz kalmış Osmanlı İmparatorluğu tebaasının bugüne kadar gözardı edilmiş tarihini, ailesinden, arşiv belgelerinden ve bu konuda yazılmış bütün kaynaklardan derleyerek emsaline ender rastlayacağımız 93 Harbi kitabını yazmıştır.

Millet Sistemi” Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı ve bekasının en önemli unsuru olarak kabul edilir. Erol Haker, bu kitabında belirli bir coğrafî, etnografik ve dönemsel sınır içinde, bu sistemin işleyişini Tuna Vilayeti’ne yerleştirilmiş İspanya Yahudileri örneğiyle çok güzel sunmuş ve literatüre kazandırmıştır. Bu kitap, yarı biyografi, yarı “bir dinî ya da etnik cemaatin yaşam hikâyesi”dir.

http://timas.com.tr/Icerik/Kitaplar/Tarih/Osmanli-Tarihi/93-Harbi.aspx

Batılılaşma, Türkoloji, Doğu-Batı

"Batılılaşma, Türk-Osmanlı için tarz-ı hayat, zengin yaşam, renk, ihtişam ve güzel cins bahçeler ve artık hoşlanmaya başladıkları Batı musikisidir. Batılıların çok şey bildiğine inanılır; tıb bilirler, astronomi bilirler, mekanik bilirler, hatta İbn-i Haldun'u dahi duymuşlardır."

"Bugünkü Türkolojinin sorun ve eksikliklerini Türk milletinin bilgin ve aydınları Türklük bilgisi içinde çözemezler. Esasen bütün Oryantalizmin sorunu, Oryantallerin, yani Doğuluların, kendi dünyaları içine kapanmalarıyla çözülecek gibi görünmüyor. Çözüm için Oryantallerin, Oksidentalist olmaları, yani Doğuluların Batı-bilimci olmaları gerekiyor."

"Doğu dünyası ile Batı'nın varsa en büyük farkı budur: Birisi klasik dünyayı doğuştan hücreleriyle alırken, öbürü kendi azgelişmişliğini kendi bilinci ve cehdi ve kültür değişimi ile sonraki asırlarda aldı. Batı ve Doğu arasındaki fark budur, birinin tevarüs ettiğini (Doğu'nun) Batı Avrupa sonradan ithal etti."

İlber Ortaylı
(Osmanlı Düşünce Dünyası ve Tarihyazımı,
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Seçme Eserleri IV,
Ekim 2010'dan alıntılar.)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.