TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

29 Aralık 2011 Perşembe

"Osmanlı Ermenilerine Ne Oldu?"dan alıntılar - 5: Tehcir Emrinin Sebepleri

Hemen hemen tüm Ermeni yazarlar, tehcirin arkasında Ermeni nüfusu yok etme niyetinin yattığını savunmaktadır. Türk tarafı, Ermenilerin devlete ihanet etmeleri ve ciddi bir askeri krizin yaşandığı o dönemde, Ermenilerin ayaklanmasının ülkenin hayat mücadelesini tehdit etmesi nedeniyle tehcirin zaruri olduğunu ileri sürmektedir. Talat Paşa'nın ölümünden sonra yayınlanan hatıralarına göre Osmanlı Ermenilerinin tehcir edilmesi, "önceden hazırlanmış bir planın" sonucu değildi; fakat Kafkasya Cephesi'nin gerisinde silah ve teçhizat tedariki Rusya tarafından yapılan "güçlü Ermeni eşkıya topluluklarının" asilik faaliyetleri nedeniyle zorunlu hale gelmişti. "Tüm bu Ermeni eşkıyalar, yerli Ermenilerin yardımını alıyordu. Türk jandarma birlikleri peşlerine düştüğünde, Ermeni köylerine sığınıp saklanıyorlardı.[1] Türk devletinin resmi bir yayınına göre, "Osmanlı hükumetinin Ermenileri tehcir etmekteki başlıca gayesi, gerilla gruplarına yardım etmelerini engellemek" ve Ermenileri demiryollarından, savaş bölgelerinden ve diğer stratejik mevkilerden uzaklaştırmaktı. "Açıkcası, Osmanlıların aynı ölçüdeki bir diğer amaçları da, Ermeni nüfusu [çeşitli bölgelere yayıp] seyrelterek [devrimci hareketlerden etkilenen] "kritik kitle"yi en aza indirgemekti.[2]" (Sf.251)
Enver Paşa, birçok defa Büyükelçi Morgenthau'ya, (muhtemelen 1908'de Jön Türklerin iktidara el koymalarına atıfta bulunarak) devrim yapmak için yirmi kişinin yeterli olduğunu ve bu sebeple hükumetin bağımsızlığını kazanma niyetinde olan Ermeni cemaatine karşı zor kullanmak zorunda kaldığını anlatmıştır.[3] (Sf.251)
...
Tehcir emrinin alınmasındaki asıl etkenin, Van kentinde çıkan ve Türk kuvvetlerinin 17 Mayıs'ta Rus birliklerine teslim olmasıyla sonuçlanan ayaklanma olduğu söylenmektedir. (Sf.252)
"Ermeni nüfusun yerini toplu halde değiştirme fikri, Van ayaklanmasının ardından doğdu.[4]" (Sf.252)

[1] Talat Paşa, "Posthumous Memoirs of Talat Pasha", s.294.
[2] McCarthy ve McCarthy, Turks and Armenians, s.52.
[3] Roderic H.Davison, Turkey, s.118.
[4] Orel ve Yüce, The Talat Pasha "Telegrams", s.115.

Yedikıta Dergisi'nin 41.Sayısı


Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi bu ay, Malezya’yı İdare Eden Osmanlı Nesli ve Çerkez Cariye Rukiye Hanım dosyasını kapağa taşıyor.

19. yüzyıl Osmanlı Haremi’ndeki Çerkez cariyelerden Rukiye Hanım’ın sultantarafından Malezya’ya gönderilişi, Johor sultanının kardeşiyle evlendirilişi, çocukları ve torunlarının Malezya Malezya Devleti’nin çeşitli kademelerinde önemli vazifeler alması masaya yatırılıyor. Dergide, Prof. Dr. Kenan Ziya Taş’ın Ortadoğu’da Bir Osmanlı Projesi: Kudüs Selahaddin Eyyubî Külliye-i İslâmiyesi makalesi de özellikle Kudüs ve Ortadoğu ile ilgilenenlerin okuması gereken önemli bir makale.

Çok gecikti bize matbaanın gelişi... Sırf bu yüzünden geri kaldık biz!” gibi basmakalıp sözler artık çok eskidi!.. Acaba gerçekten durum böyle miydi?.. "Ahh Matbaa Vahh Matbaa!" İsimli makale bu düşünce üzerine farklı bir yaklaşım getiriyor.

Yedikıta tarih ve kültür seyahatinde, Yunus Emre’nin Unutulan Dertli Dolabı ve Bir Alman Prensinin Gözüyle Osmanlı Askeri makaleleri de dikkat çekiyor.

Bu sayıda dergide ek olarak 2012 Masa Takvimi hediye ediliyor.

Birbirinden orijinal makalelerin yayınlandığı Aylık Tarih ve Kültür Dergisi Yedikıta, seçkin bayii ve kitap evlerinde...

YEDİKITA Tarih ve Kültür Dergisi
Selman Kılınç / 0 212 6578800 – 157

28 Aralık 2011 Çarşamba

“Ekberiyyet Sistemi” bir sivilleşme adımı mıydı?

İlk defa Osmanlı kanunlarını toplayıp yasalaştıran Fatih’in kanunlarından birisi de, “bireye zarar vermek, kamuya zarar vermekten evladır” prensibince hazırlanan kardeş katlini meşru kılan kanundur. Kardeş katli bu suretle “siyasi otoriteyi zayıflatan ve toplumsal karışıklığa yol açan iktidarın bölünmesine karşı bir tedbir olarak meşrulaştırılmıştı”.

Ancak, 17. yüzyıla gelindiğinde devlet, savaşlar ve iç bunalımlar nedeniyle bir otorite boşluğu ile yüz yüze gelmiş ve I. Ahmed’den itibaren Osmanlı saltanat sisteminde, III. Murad ve III. Mehmed dönemlerindeki kardeş katli uygulamalarına uyulmaması yeni bir veraset anlayışını da beraberinde getirmişti. Nitekim, 22 Aralık 1603 (18 Recep 1012) tarihinde henüz 14 yaşında Osmanlı tahtına oturan I. Ahmed (1603-1617), Fatih Kanunnamesi’ndeki “Nizam-ı âlem” için olan kardeş katli uygulamasına son vererek kardeşi Şehzade Mustafa’nın hayatına dokunmamıştı. Kardeş katli uygulamasına son verilmesiyle de, hanedanın en yaşlı erkek üyesinin tahta geçmesini öngören “ekberiyyet” kuralı uygulanmış ve bu kural “IV. Mehmed’in tahttan indirilmesinden sonra meşrulaşmış, Meşrutiyet ile birlikte de yasalaşmıştı”.

Ekberiyyet sistemine göre, tahta hanedanın en yaşlı ve en olgun üyesi geçiyor, III. Mehmed’den sonra şehzadeler sancak valiliklerine gönderilmiyorlar ve “sarayda aktif idari hayattan tecrit edilmiş bir şekilde ‘kafes’ arkasında bir hayat yaşama mahkûm ediliyorlardı”. Buna karşın bu sistemle, tahta kimin geçeceği sorununa bir çözüm bulunuyor ve tahta geçecek kişinin bilinmesiyle de taht kavgalarının önüne geçilmiş oluyordu. Ayrıca, “ekberiyyet sistemi, gerçekte bürokrasinin baskı ve telkini altında yetişen şehzadelerin tahta geçtiklerinde idarenin kolektif aklına teslim olmasını ve çoklu bir dengeye oturan yönetim mekanizmasının neresinde duracağını öğrenmesini sağlıyordu”.

Ancak “o günün şartlarına göre veraset hukukunda son derece önemli bir reform” olarak kabul edilen bu sistem, bugün dahi pek çok yerli ve yabancı araştırmacının eleştirilerine maruz kalmıştır. Hatta eleştirilerinin dozunu kaçıranlar, “kafes” usulüyle yeteneksiz ve tecrübesiz padişahların yetiştiği tezine dayanarak, Osmanlı gerilemesindeki en büyük payı bu sisteme bağlıyorlar. Bunlara rağmen, bu tezi kabul etmeyen ve sistemle ilgili tabuları yıkarak ilginç bilgiler veren araştırmacılar da mevcuttur. Söz konusu araştırmacılardan biri olan ve genç bir yaşta vefat eden Marshall G. S. Hodgson, “bu sistemle sarayın, başına buyruk padişahların çıkma ve keyfi icraatlarda bulunma riski ile önlendiğini” dile getiren çok önemli bir tespitte bulunmuştur. Bununla beraber, “hanedanın en yaşlı üyesini tahta çıkarmak, bir yandan Osmanlı hanedanının tahta geçme sistemini bir kurala, daha doğrusu protokole bağlarken, öbür yandan da gittikçe iktidar üzerindeki nüfuzunu artıran askerin ikide bir devlet işlerine burnunu sokmasının önüne geçmek amacına matuf bir tedbirdi. Başka bir deyişle, bu adım da sivilleşmenin bir uzantısıydı”. Böylece bu sistemle birlikte, bürokrasi iktidara el koymuş ve Halil İnalcık’ın da ifadesiyle, “mutlakıyetçi merkezi idarenin kurulması yönünde önemli bir dönüm noktası” olmuştu.

Necdet Sevil / Dünya Bülteni

Kaynaklar:
Cemal Kafadar, “Osmanlı Tarihinde Gerileme Meselesi, Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak…, (Haz: Mustafa Armağan), İstanbul 2011. (s. 97-151)
Mustafa Armağan, “Osmanlı Gerilemesi Masalından Uyanmak!”, Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak…, (Haz: Mustafa Armağan), İstanbul 2011. (s. 31-59)
Ziya Kazıcı, Osmanlı Devleti Tarihi, İstanbul 2011.
Feridun Emecen, “Kuruluştan Küçük Kaynarcaya”, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi I (Ed: Ekmeleddin İhsanoğlu), İstanbul, 1994.

"Osmanlı Ermenilerine Ne Oldu?"dan alıntılar - 4: Ermeni Mezalimi


"1997 yılında basılmış olan bir Türk-Amerikan ortak yayınına göre, "milletler arası çatışmada hayatını kaybeden" Müslümanların sayısı bir milyondan fazladır.[1] Cemal Paşa'nın 1922 yılında yayınlanmış olan hatıralarına göre, Ermeni Mezalimi, bir buçuk milyon Türk ve Kürt'ün yaşamlarına mal olmuştur. [2] Tarihçi Mim Kemal Öke, Cemal Paşa'nın bu tahminde bulunmasının ardından ortaya çıkarılan belgelerden toplanan istatistiki bilgilerle bu sayının doğrulandığını belirtmektedir. Bununla birlikte, bu ölümlerin nedenleri arasında Ermenilerin yaptığı katliamların yanı sıra, Ermenilerin sorumlu tutulamayacağı kesin olan "göç, hastalık, savaş, açlık ve iklim koşulları" gibi etkenlerin de yer aldığını belirtmektedir.[3]" (Sf.188-189)

[1] Türk Amerikan Dernekleri Asamblesi, Armenian Atrocities and Terrorism, s.3.
[2] Cemal Paşa, Memories of a Turkish Statesman, s.281.
[3] Mim Kemal Öke, The Armenian Question 1914-1923, s.135.

27 Aralık 2011 Salı

"Osmanlı Ermenilerine Ne Oldu?"dan alıntılar - 3: Talat Paşa

Talat Paşa, Ermeni muhacirlere karşı suçlar işlendiğini bizzat kabul etmiştir. Ölümünden sonra yayınlanmış olan hatıralarında, savaş döneminin Osmanlı Dahiliye Nazırı olan Talat Paşa, aşırılıklardan ve zulümlerden şöyle söz ediyordu:

"Tehcirin her yerde kanunlara uygun şekilde gerçekleştirilmediğini kabul etmem gerekir. Bazı yerlerde, yasalara aykırı eylemler ifa edilmiştir. Ermeniler ile Müslümanlar arasında halihazırda var olan düşmanca duygular, bunlardan ilkinin barbarca faaliyetleriyle güçlenmiş ve çok üzücü sonuçlar doğurmuştur. Bazı görevliler kendilerine verilen yetkiyi kötüye kullanmıştır ve birçok yerde halk önleyici tedbirleri kendi eliyle almaya kalkışınca masum insanların haklarına tecavüz edilmiştir. Bunu itiraf ediyorum. Ayrıca bu aşırılık ve zulümleri engelleme veya en azından faillerini yakalama ve ciddi biçimde cezalandırma görevinin hükumete ait olduğunu da kabul ediyorum."* (Sf:180)

* Talat Paşa, Posthumous Memoirs of Talaat Pasha", Current History 15 (1921): 295. Berlin'de bir Ermeni'nin suikastına kurban giden Talat Paşa'nın dul kalan eşi, Talat Paşa'nın orijinal el yazısının yaklaşık elli sayfasını içeren bu makalenin yayınlanması sağlamıştır. 1946 yılında bütünüyle yayınlanan hatıraların ne kadar değiştirilerek yayınlandığı konusunda bazı sorular gündeme gelmiştir. (bkz. Dadrian, "The Armenian Genocide and the Pitfalls of a 'Balanced' Analysis", s.120-21). Suny 1921'de yayınlanan alıntı metnin doğruluğunu kabul etmektedir. Ben de (Guenter Lewy) Suny ile aynı fikirdeyim.

Rönesans’ın en ilginç papası

X. Leo bilimi ve Rönesans dönemi sanatçılarını desteklemesine rağmen hafifmeşrep ve müsrif bir papa olarak hatırlanıyor.

1475 Aralık’ın 11’inde Floransa’nın diktatörü, kültür tarihinin en ünlü patronlarından muhteşem Lorenzo diye bilinen Lorenzo Medici’nin ikinci oğlu Giovanni dünyaya geldi. 1 Aralık 1521’de, yani bundan 490 yıl önce öldü. Giovanni bir geçiş döneminin hem muhteşem işler yapan hem de kilise tarihinin en çok nefret edilen eylemlerine öncülük eden biri olmasa 500’üncü yıl anma törenlerinin yapılacağına şüphe olmazdı. Ama bu dünyada 10 yıl sonra dahi Rönesans’ın bu büyük kültür adamının yaptıklarını anacak kadar hoşgörünün gelişeceğini bekleyemeyiz.

Ağabeyi Giuliano, Floransa’nın (yeni Toscana dükalığının) başına geçti; ikinci çocuk olarak ona kiliseye geçiş kalmıştı. Servet ve Medici hanedanının İtalya’daki kudretiyle çok erkenden, rahip bile olmadan, 16 yaşında kardinal yapıldı. Genç kardinal 38 yaşında, ikinci Julyus’u takiben, 1513 yılı 9 Mart’ında papa seçildi. Kültürlüydü, derin Katolik din adamlarının çoğu gibi Yahudilerin Talmut’u ile dahi bilgilenmişti. Kur’an tercümeleri ile de ilgilendiği söyleniyor. Sanatların hepsiyle iç içeydi. Annesi prenses Clarice Orsini sayesinde Roma soyluları da onun elindeydi. Pico dello Mirandolo, Marsilio Ficcino ve sonradan kendisinin kardinal yaptığı ama ne derecede dindar olduğu şüpheli Dovizio Bibiena gibi en iyi hocaların eğitiminden geçti.

Fransızlarla anlaştıktan hemen sonra Haçlı seferi planladı
Floransa’daki yaşamını genç bir kardinal olarak bu şehrin kültürel zenginliklerini tatmak ve feci kavgalarına maruz kalmakla geçirdi. Mutaassıp ve militan Dominiken keşiş Savanorole’nin şehrin dini hayatını altüst edişini, mevcut kiliseye saldırışını gördü. Doğacak Protestanlık aslında İtalya’daydı. Pietro Pomponazzi gibi sıkı Aristocu mantıkçılar komünyonun (ekmek ve şarapla İsa’nın beden ve ruhuyla aynileşmesi) mümkün olmayacağını ileri sürüyorlardı. Ama kilisenin ve şehrin yaşadığı bu dehşet onu Katolik kilisesine bir kurum olarak daha çok bağladı ve nihayet Fransa Kralı VIII. Charles’ın İtalya’yı istilasını gördü. Kilise zaten Borgiaların hâkimiyetiyle hayli kötü bir şöhretin içine girmişti. X. Leo unvanıyla papa olan Giovanni Medici’nin kendine özgü hafif meşreplikleri ve yolsuzlukları onlar kadar yıkıcı olmadı. X. Leo yeni kral I. Fransua ile anlaşarak Fransa’yı İtalya’dan uzaklaştırmayı becerdi.

Papa üstelik Müslümanlara karşı bir haçlı seferini de planladı ama hiçbir şey yapamadı. Türklerin en esaslı müttefiklerinden biri, Almanya’dan yükselen Martin Luther ve Melanchton’un Protestan hareketi ve Thomas Münzer’in içinde olduğu köylü ayaklanmalarıydı. Neo-Rönesans İtalyası’nda sanatları tutan, ilimleri destekleyen, aslında belki de en açık fikirli papaydı ama gelişme durdurulmazdı. Katolik kilisesi yani o kiliseyi temsil eden gemi onun zamanında rotasını adamakıllı şaşırdı.

Rönesans’ın tarihini yazanlar X. Leo’yu müsrif ve ahlak düşkünü olarak gösterir. Modern Almanya’nın ün yapan tiyatro yazarı Dieter Forte “Martin Luther, Thomas Münzer veya Muhasebenin Başlangıcı” onu hafifmeşrep ve ikiyüzlü inançsız bir papa olarak resmeder. Daha aklı başında olanlar ise onun Rafael gibi, Michelangelo gibi Rönesans büyüklerini destekleyişine değinir. Ne var ki; alacaklarını talep eden bu sanatçılara haklarının verilmemesi, hatta itilip kakılmaları da yine bu papanın işidir.

Ölümünün ardından gelen çöküşü tahmin edemedi
Martin Luther 1517’de ünlü 95 tezini ilan ettiği vakit en azından Almanya’dan gelecek endülüjans (günahların affı beratı) satış paraları azalmaya başladı ve Katolik kilisesi o günden sonra hızla parçalandı. Yavaş yavaş Lutheran düşünce ve hareket Alman sınırlarını aştı. Macaristan’ın Erdel bölgesine, Danimarka, Norveç ve bütün İskandinavya’ya kadar yayıldı. Evvelki çöküntülerin bedelini muhteşem Lorenzo Medici’nin genç papa oğlu ödemiştir. Reformasyonun ilk belirtilerini Bohemya’da Ian Hus ile yaşayan Hıristiyan dünya, İncil’in metninin doğru olarak düzenlenip milli dillere tercümesini de Martin Luther’den önce Rotterdamlı Erasmus ile yaşamıştı ve bütün bu gelişmeler onun devrinde düğümlendi.

Yavuz Sultan Selim’in Ortadoğu’daki seferlerini tamamlayıp gözlerini dedesi Fatih gibi Avrupa’ya çevirdiği söylenen bir çağda papa olmuştu. Macaristan’ı desteklemeye karar verdi. Türklere karşı batıyı savunmada ümidi oydu ama doğrusu Batı Avrupa hiç de onun gibi bu işlere niyetli değildi. Nihayet muhteşem Süleyman’ın çağında önce kendisinin sadık izleyicisi Macaristan 1526’da ortadan kalkacak ve ardından Katolik dünya yani Fransızlar ve Habsburglar karşı karşıya gelecektir. X. Leo 1521 Aralık’ında öldüğü zaman bu korkunç çöküşü göremedi. Ama Roma kilisesi de artık Avrupa dünyasından kültür ve inanç bakımından değilse de, siyasi yönden çekilmeye başlamıştı.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 25.12.2011)

Fransa ile alçak sandalye krizi

(Doç. Dr. Erhan Afyoncu nun Fransa ya Osmanlı Tokadı adlı kitabı geçen hafta çıktı.)

Doç. Dr. Erhan Afyoncu’nun geçen hafta piyasaya çıkan ‘Fransa’ya Osmanlı Tokadı’ adlı kitabında ilginç bir ayrıntı dikkat çekiyor. Yaklaşık 2 yıl önce İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Ayalon Oğuz Çelikkol’u alçak koltuğa oturtmuş ve bu durum Türkiye ile İsrail arasında ‘koltuk krizi’ne neden olmuştu. Afyoncu’nun kitabına göre Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa da 1676 yılında Fransız Elçisi Marki de Nointel’i kabulünde hemen yanındaki yüksek sedire değil de kuralların aksine alçak bir sandalyeye oturttu.
O dönemde Osmanlı ile Fransa arasında ‘iskemle krizi’ne yol açan bu olay şöyle gerçekleşti:

Marki de Nointel, yeni göreve başlayan Merzifonlu’yu tebrik için saraya geldi. Diplomatik kurallar hiçe sayılarak karşılanan Nointel, Sadrazam’ın çalışma odasına alındı. Görevliler tarafından sedire değil de iskemleye oturtulmak istenen elçi, bu duruma direndi. Elçinin bağrışlarını duyan Merzifonlu, elçi yatışana kadar içeri girmedi.

Bu sırada Divan-ı Hümâyun Tercümanı Mavrokordato araya girdi ama Marki bağırmaya devam edince Mavrokordato, oturma şeklinin bizzat sadrazamın emri olduğunu söyledi. Bundan sonrasıyla ilgili tarihi belgelerde bir kayıt yok ama çeşitli rivayetler var.

Nointel’in iskemleyi sedirin üzerine koyduğu da söyleniyor, huzura haysiyet kırıcı şartlar altında kabul edilmekten vazgeçtiği de… Ancak kesin olan bir şey var ki iskemle meselesi, uzun bir süre Osmanlı İmparatorluğu ile Fransa arasında tartışmalara konu oldu.

Nasıl çözüldü?
İskemle tartışması, daha sonra çözüldü. İstanbul’da ciddi mali sıkıntılar yaşayan elçi, aracılarla sadrazamdan yeni bir randevu istedi. Elçi, Divan-ı Hümâyun’da Merzifonlu tarafından, kendisinden daha alçak bir sedirde oturtularak kabul edildi ama bu Nointel’in elçiliğinin de sonunu hazırladı. 1678’de elçinin görevine son verildi. Osmanlı ile Fransa’nın arasını açan olay ise Osmanlı yıllar önce Viyana surlarına dayandığında Fransa’nın Avusturya’ya yardım etmesiydi.

Marki o günü anlatıyor
Marki de Nointel’in 5 Mayıs 1676 tarihli raporundan:
Dar dehlizlerden geçerken beni tanımıyor gibi görünen veya kabul salonuna girmek için fazla tahallük gösteren bir kısım Türklere çarparak onları bertaraf ettim; bunlar eğer duvarlara tutunmasaydılar yere düşebilirlerdi; onlar bu tarzdaki hareketimi, mecburlarmışçasına, büyük bir müsamaha ile karşıladılar. Mavrokordato’nun ise, benim Türklere karşı olan haklı nefretimi hafifletmek istediğini bildiğimden onu kolundan tutarak durdurdum, zorla geri çekildi ve sadrazamın beni kabul edeceği yere girdim.

Kaynak: Radikal

23 Aralık 2011 Cuma

Tarihçilik Mesleği: Türkiye'de Tarihçilik

İlmi Etüdler Derneği (İLEM) ilmi, siyasi, toplumsal ve iktisadi konularda özgün tez ve yaklaşım sahibi akademisyen ve araştırmacıların birikimlerini paylaşmak, daha derinlikli biçimde bu konuların tartışılmasını sağlamak amacıyla İLEM Seminerleri başlığıyla seminerler düzenlemektedir. 2011 yılının son semineri Doç. Dr. A. Teyfur Erdoğdu’ nun “Tarihçilik Mesleği: Türkiye'de Tarihçilik” başlıklı semineri ile 24 Aralık cumartesi günü saat 18:00’de dernek merkezimizde gerçekleştirilecektir.

Erdoğdu bu seminerde, Tarih kelimesini kökenbilimsel bir yaklaşım ile analiz ederek tarih metodolojisi hakkında değerlendirmelerde bulunacaktır. Tarihçinin konu seçimi ve seçtiği konuyu ele alırken ulaştığı sebep ve amillerin, seçimindeki müdahalesinin tarih yazımını nasıl etkilediğini açıkladıktan sonra Türkiye’deki tarihçilerin metodolojileri hakkında bilgiler verecektir. Teyfur Erdoğdu sunumunu, Tarihçilerin dar alanda ve tekil konularda uzmanlaşma eğilimlerinin arkasında yatan sebepler nelerdir? Tarih sizce bilim midir? Değilse tarih, bilimin neresinde durur? gibi sorulara cevap vererek bitirecektir.

İletişim Bilgileri
Onur Günaydın
Tel&Faks: 0216 310 4318 Mobil: 0537 495 6463
Web: www.ilmietudler.org E-posta: bilgi@ilmietudler.org
Adres: Halk Cad. Türbe Kapısı Sok. Hektaş İş Merkezi, No: 13/4 Üsküdar – İstanbul.

İlmi Etüdler Derneği (İLEM)

İLEM, ilmi geleneğimizi sürdüren ilim adamlarının yetişmesine zemin oluşturarak insanlığın sorunlarına çözüm üreten ilmi çalışmalar yapmak amacıyla 2002 yılında kuruldu.

İLEM’de çalışmalar lisans ve lisansüstü olarak iki farklı alanda devam etmektedir. Lisans öğrencilerine yönelik İLE Eğitim Programı’nda akademik çalışmalar yapmak isteyen lisans öğrencilerinin; insanı, toplumu ve dünyayı tanıyıp çözümleyebilmelerini sağlayacak ilmi ve fikri donanım ve bakış açısı ile ilmi çalışmalarına yön verecek ahlaki bir duruş ve anlayış kazanmaları amaçlanmaktadır. Eğitim programında katılımcılar seminerlere, haftalık okuma ve tahlil çalışmalarına, dönem arası ve yaz yoğun eğitim programlarına katılmakta, akademik danışmanlık ve dil gelişimine yönelik destek almaktadırlar.

Lisansüstü düzeyde ise İLEM’in misyonu doğrultusunda nitelikli ve özgün bilgi üretimi amacıyla oluşturulan ihtisas çalışmalarında seminerler, tez sunumları, özel eğitimler, atölye çalışmaları, okuma grupları, araştırma ve yayın faaliyetleri yer almaktadır. İLEM, araştırmacıların ve akademisyenlerin ilmî çalışmalarını kamuoyuna ulaştırmak ama­cıyla çeşitli akademik yayınları da gerçekleştirmektedir.

İLEM, lisans ve lisansüstü düzeydeki akademik programlarının yanında, bu çalışmalarda yer alma fırsatı olmayan kesimlerin de katılımına açık olarak düzenlediği önemli toplumsal meseleleri konu alan konferans, sempozyum, anma toplantısı, panel gibi akademik etkinlikler de düzenlemektedir. Akademik birikimlerin toplumla paylaşıldığı bu etkinliklere Türkiye’den ve dünyanın farklı ülkelerinden akademisyenler katılmaktadır.

Kaynak: İLEM

22 Aralık 2011 Perşembe

Tarihçi Kitabevi 65.Söyleşi:
Cemal Kafadar

"Harvard Üniversitesi'nde Türklük Araştırmaları'nda Profesör olan Cemal Kafadar, 24 Aralık 2011 Cumartesi günü, saat 15:00'da Tarihçi Kitabevi'nde bizlerle birlikte olacaktır. "Cemal Kafadar ile Sohbet"e hepinizi bekliyoruz."

Cemal Kafadar
1954'te İstanbul'da doğdu. McGill Üniversitesi İslami Araştırmalar Enstitüsü'nde Osmanlı Tarihi üzerine doktorasını yaptı, 1985-89 yılları arasında Princeton Üniversitesi'nde bulundu.

Cemal Kafadar Harvard Üniversitesi’nde Türklük Araştırmaları Profesörüdür. Doktorasını 1987 yılında McGill Üniversitesi İslam Araştırmaları Enstitüsü’nden alan Dr. Kafadar, Harvard’dan önce iki yıl boyunca Princeton Üniversitesi’nde Yakın Doğu Araştırmaları kürsüsünde görev yapmıştır. Kendisi Ortadoğu ve Balkan tarihinin yanı sıra popüler kültür, hagiografya ve Osmanlı Tarihçiliği konusunda da seminerler vermektedir.

Yayınlarından Bazıları:
İki Cihan Aresinde
Kim Var imiş Biz Burada Yoğ İken
Eyüp: Dün / Bugün (Kolektif)
Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak & Gerileme Paradigmasının Sonu (Kolektif)

18 Aralık 2011 Pazar

"Osmanlı Ermenilerine Ne Oldu?"dan alıntılar - 2: Program

(Ermeni Hınçak alayı sekizinci bölük birinci takım kumandaları askerleri ve kızılhaç heyeti.
Kaynak: Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri.)

"Osmanlı ordusu başkomutanlığının hazırladığı rapora göre, Taşnakların Erzurum kongresinde kabul ettikleri program aşağıdaki gibiydi:

1. Savaşın ilan edilmesini sessizce beklerken [Osmanlı Devleti'ne] sadık kalmaya devam edilecek, fakat Rusya'dan getirilen ve yerel satıcılardan alınan silahlarla çatışma hazırlıklarına devam edilecek.

2. Eğer savaş ilan edilirse, Osmanlı Ordusu'ndaki Ermeni askerler silahlarını alıp Rus ordusuna katılacaklar.

3. Osmanlı orduları ilerlediği takdirde sükunet korunacak.

4. Osmanlı ordusu çekilir veya duraklama konumuna gelirse, silahlı gerilla kuvvetleri oluşturulacak ve cephe gerisinde planlanan harekatlar uygulanmaya başlanacak.
"* (Sf:165)

*Türkiye, Başbakanlık, Documents on Ottoman Armenians, cilt 2, s.44.

"Osmanlı Ermenilerine Ne Oldu?"dan bir alıntı: Van Ayaklanması

(Van ayaklanması sırasında Taşnak çetesine ait bir grup Ermeni.
Kaynak: Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures.)

Daha önce kitap hakkında bir tanıtım yazısı yayınlamıştım. Kitabı okurken bol bol not aldım ve birçok paragrafın altını çizdim. Bugüne kadar konuyla alakalı okuduğum en dolu ve en objektif kitap olarak görüyorum. Tıpkı kitabın arka kapak yazısında da tarihçilerin belirttiği gibi, bu kitabın şu sıralar konuşuluyor olmamasının sebepleri nelerdir çok merak ediyorum. Kitaptan 5 ila 10 arasında alıntı yapmayı düşünüyorum. Birincisini de hemen yayınlıyorum:

"Ermeni cemaatinin tehcir edilmesi kararının alınmasındaki en önemli etkenlerden biri, Van'da çıkan isyandı. Rus sınırında ve tarihi Ermenistan'ın merkez bölgesinde bulunan bu önemli kent, uzun süre Ermeni milliyetçi hareketinin merkezi olmuş, güçlü bir devrimci gelenek kazanmıştı ve dahası Taşnakların en güçlü kalesi olarak görünüyordu. 1915 ilkbaharında Taşnaklar Doğu Anadolu'nun içlerine doğru ilerlemeye başladıklarında, -Türklerin iddia ettiğine göre- Van'daki Ermeniler Rus saldırılarına destek olmak amacıyla isyan çıkardılar." (Sf:156)

Sonraki nesiller bizi nefretle anmasın


Son yıllarda ilerleme kaydetse de, İstanbul’un müzecilik anlamında alması gereken çok yolu var. En basitinden, bir şehir müzesi yok; hatta bunu projesi bile yok.

İstanbul’un müzeleri çok kişinin dikkatini çekmiyor ama son 15 yıl içerisinde bu müzeler Türkiye’ye ve dünyaya açılmaya başladı. Bu gelişmenin açıkça üzerinde durmalıyız. Alışılmış müze müdürlerinin dışında gayretli bir şekilde çalışan, ayrıntılarla uğraşan, adeta kendi evinde göstereceği titizliği müzesi içinde gösteren müdürler ortaya çıktı. İslam Eserleri Müzesi, Genel Müdür Cüneyt Ölçer’in ve Dr. Nazan Ölçer’in sayesinde yer değiştirdi. Müze eşyasının Süleymaniye Külliyesi’nden nakledildiği İbrahim Paşa Sarayı, modern anlamda bir Osmanlı etnografya müzesine dönüştü. Sadece kendi koleksiyonlarını teşhir değil, daha önemli bir safhaya geçildi. İlk defadır ki bir Türk müzesi yurtdışından koleksiyonlar getirmeye başladı. Bu bence Türk müzeciliğinin üçüncü dünyacılıktan kurtulmaya başlama dönemiydi. Bir çerçi dükkanı gibi dışarıya eşya göndermektense biraz da biz dış dünyayı tanımaya, tanıtmaya başlamıştık.

Dış müzelerle ve müze otoriteleriyle kurulan yakın ilişki bir başka atılımı getirdi. Londra’da Royal Gallery’de kurulan “The Turks” sergisi buradan gönderilen, ama asıl önemlisi Avrupa’nın muhtelif müzelerinden toplanan, daha da önemlisi Rusya’da Hermitage gibi bize açılması tasavvur edilemeyen koleksiyonlardan nadide parçaların bir araya getirilmesi ile oluştu. “The Turks” sergisi Ölçer-Çağman ikilisinin başarısıdır. Birçok büyük müze ve sergi kuruluşları halen bu serginin kataloglarını kullanarak benzer sergiler yapmaya çalışıyor.

Son 20 yılda İstanbul arkeoloji müzelerinde de önemli teşhir yeniliklerine başvuruldu. Ne var ki yetersizdir. İstanbul hiç tartışmasız yeni bir arkeoloji müzesi istiyor. Bu saha Zeytinburnu ve Yedikule mıntıkasında olmalıydı.

Topkapı Sarayı Müzesi’nin ise çini, kumaş, madeni eşya gibi zenginliklerini sergileyen yeni müze binaları kurulmalıdır ve saraydaki 200 bin evraklık imparatorluk arşivini ve sayısı 17 bine ulaşan şark ve garp menşeli yazma eserler için ayrı bir kütüphane teşkil edilmelidir. Saray bu işe yetmiyor. İstanbul Valiliği arkasındaki, Tanzimat döneminde Fossati biraderlerin tersim ettiği arşiv binasının kendi de yeri de bu iş için uygundur. Saray ve Bab-ı Ali’nin yanındadır.

Terk edilmiş binalar müze haline getirilmeli
Bu ay Has Ahırlar’da açılan “Venedik Kumaşları” sergisi gösterdi ki Topkapı Sarayı kumaş koleksiyonları bakımından her yerden gelen koleksiyonlarla boy ölçüşecek, hatta katkı yapacak zenginliktedir. Halen gündemde olan bir konu var; Halit Narin beyin başkanı olduğu Türkiye Tekstil İşverenleri Sendikası bir kumaş müzesi meydana getirecekmiş. Seçilen müze binasında pekala Topkapı eserleri için de ayrı bir bölüm meydana getirilebilir.

İstanbul’un mutena eski binalarının arasında atıl vaziyette veya terk edilmiş olanların müzelerimiz için kullanılması düşünülmelidir. Fatih’teki Darüşşafaka Lisesi veya Maçka Sanat Okulu bunlardandır. Topkapı Sarayı’nın kumaş seksiyonu daha önce bir sponsorun vaadine rağmen sözünü yerine getirmemesi dolayısıyla restore edilemedi. İkinci bağışçı kuruluşun da aynı şeyi yaptığını söylemeliyiz. Türkiye seçkinleri bağış yapmayı sevmiyor.

Gelecek nesillerin bugünkü halimizi ibret ve hatta nefretle anacaklarından korkarız. Nihayet İstanbul hâlâ bir şehir müzesine sahip değil. Bu konuda ciddi projeler de yok; Tarih Vakfı’nın Şehir Müzesi projesi gayriciddi idi. Sadece Topkapı Sarayı’nın önemli bir bölümünün, yani atölyeler bölümünün 16 yıl müddetle müzenin elinden alınıp fuzuli olarak işgal edilmesiyle sonuçlandı. Müzelerin bilhassa eski sarayların arazi ve binalarındaki bu gibi işgaller son yedi-sekiz yılın içinde bir hayli temizlenmişse de halen devam ediyor. Sür’atle bu sorunun çözülmesi gerekir.

2000 yılın metropolü İstanbul rastgele teşekkül etmiş perişan müze taslaklarının değil, malzemeyi iyi sunan, gerçek ve özgün nitelikli müzelerin şehri olmalıdır. Bazı müzeler var ki, heyecanla kuruluyor ama bütçesi ve personeli olmadığı için atıl ve bakımsız bir bina haline dönüşüyor. Buralardaki koleksiyonlar ve yapılan bağışlara da yazık oluyor. Sorunun çözülmesi geciktikçe de hakiki anlamda milli serveti eritiyoruz. Bazı müzelere, özellikle şahıs müzelerine mali destek isteyen yok ama hiç değilse takdir lazımdır. İstanbul Belediyesi’nin kurduğu Miniatürk, Panorama 1453 Fetih Müzesi’nin yanı sıra tabii ki Rahmi Koç Müzesi, Pera Müzesi gibi kuruluşlar için böyle bir yaklaşım söz konusu olmalıdır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 18.12.2011)

15 Aralık 2011 Perşembe

Muhteşem Süleyman'dan Aşk Şiirleri İngilizce'de

Nisan ayında BKG Yayınları tarafından çıkarılan Süleyman the Magnificent Poet, Türkiye’nin ilk kültür bakanı olan ve Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü başkanlığını sürdüren Talat S. Halman’ın Kanuni Sultan Süleyman’ın şiirlerinden yaptığı bir seçkiyi içeriyor. Yazarın mükemmel çevirisiyle İngilizceye aktardığı şiirler Osmanlı İmparatorluğu’na altın çağlarını yaşatan Kanuni’nin büyük bir fatih olmasının yanı sıra iyi bir şair olduğunu öğrenmemizi sağlıyor.

Döneminde imparatorluğu en geniş sınırlarına ulaştıran bu kılıç ve kalem ustası padişah, “Muhibbi” mahlasıyla yazdığı şiirlerle de diğer tüm Osmanlı padişahlarından daha çok mısra bırakmış. Süleyman the Magnificent Poet Kanuni Sultan Süleyman’ın şiirlerinin yer aldığı özgün divandan alınmış tezhipler ve padişahın yaşamını anlatan kitaplardan seçilmiş minyatürlerle kitap tasarımı açısından da dikkat çekiyor.

Kaynak: BKG

Türkler ve İbadet

Bartholomaeus Georgievic 16 yaşlarında bir delikanlı iken Mohaç seferi (29 Ağustos 1526) esnasında Türkler tarafından esir alınmış ve 13 yıl Türklerin esaretinde kalmıştır. Kurtulduktan sonra Avrupa'da Türklerle ilgili yayınlar yapmıştır. Kitabından bir parça;

...Türklerin, büyük masraflarla inşa edilen muhteşem ibadethaneleri vardır. Türkler kendi dillerinde buna "Mescit" demektedirler. Bu ibadethanelerin içinde hiç resim yoktur, sadece Arapça olan şu yazıyı gördüm: "La illah ilellah, Mehemmet İrretsul Allah, tanre bir peygamber hak" Bunun karşılığı şudur; Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur, Mehemmed onun elçisidir, Yaratan tek ve peygamberler eşittir. (Yazar manaları birbirine karıştırmış ve bazı yazıları okuyamammıştır)....

İbadethanenin yanında şaşırtıcı yükseklikte bir kule vardır. İbadet vakti geldiğinde kuleye onların imamları çıkar ve parmaklarıyla kulaklarını tıkayarak yüksek sesle "Allah Hecber" sözünü üç defa tekrar eder. Bunun anlamı tanrı tektir, gerçektir. Bunu duyanlar, eşrafdan olsun, avare avare dolaşanlar olsun, ibadetten yükümlü olan herkes bir araya gelirler. İmam kuleden aşağa iner ve onlarla birlikte dua eder. Bunu, vazifesi gereği günde beş defa gündüz v gece boyunca yapması gerekir.

Dua etmesi gereken herkes ellerini ayaklarını ve ayıp yerlerini yıkar. Sonra da üç defa başlarınıa su sıçratırlar ve şu sözleri söylerler; "Elhemdulillahi". Anlamı; Allah'a hamd olsun. Sonra ayakkabılarını -buna paşmak derler - çıkarırlar ve ibadethanenin kapısının önünde bırakıp içeri girerler. Bazıları yalınayak bazıları da temiz ayakkabılarıyla girerler. Buna "mes" denilmektedir. Bunlarla (kirli) yere basmamaktadırlar.

Kadınlar hiçbir zaman erkeklerle biraraya gelmezler. Erkeklerin onları görüp duyamayacağı, kendilerine özel yerleri vardır. Kadınlar ibadethaneye çok ender giderler; mesela Paskalya (bayram) ve "Cuma günü"...

Kaynak; Bartholomaeus Georgievic'in Türkler Hakkındaki "De turcarum Ritu Et Cearmoniis" (1544) Adlı Yazısı ve Türkçe Tercümesi N. Melek AKSULU BELLETEN, 216, Cilt: LVI - Sayı: 216 - Yıl: 1992 Ağustos(a.s)

Dersim Katliamının Belgesi

"Resmî belge, henüz Başbakan açıklamadan iki yıl önce ilk kez NTV Tarih Aralık 2009 sayısında yayınlanmıştır. Aralık 2011 sayımızda da belgenin detayı tekrar kullanılmıştır. Detaylı bilgi bu sayımızdadır."

NTV Tarih

13 Aralık 2011 Salı

Osmanlı’nın gerilediği yalan mı?

Mustafa Armağan tarafından hazırlanan Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak, aslında 2006 yılında Osmanlı Geriledi mi? başlığıyla yayımlanan derlemenin gözden geçirilmiş ve genişletilmiş hali. Kitapta Halil İnalcık, Bernard Lewis, İlber Ortaylı, Kemal Karpat, Cemal Kafadar gibi seçkin tarihçilerin makaleleri yer alıyor.

Osmanlı Devleti’nin altı asırlık tarihini yıllar yılı birkaç cümlede özetlenmiş haliyle okuduk tarih derslerinde. 1299-1453 yılları arası kuruluş, 1453-1579 yılları arası yükselme, 1579-1699 yılları arası duraklama, 1699-1792 yıllları arası gerileme, 1792-1922 yılları arası ise dağılma dönemiydi. Sanki sihirli bir değnek bu yıllarda koskoca Devlet-i Âliyye’ye dokunmuş da her şey birden değişivermişti. Koca devlet yükselip giderken bir günde gerilemeye başlamış, bir günde dağılış sürecine girmişti. Oysa bebeklik, çocukluk, gençlik, olgunluk, yaşlılık şeklinde sürüp giden insan ömrünü bile böyle kesin bölümlere ayırmak, gençliği yükselme, yaşlılığı dağılma dönemi diye adlandırmak mümkün değil. Öyle olsa Sinan’ın Selimiye’yi inşa etmesini izah edemeyiz. Osmanlı Devleti ise geniş coğrafyası, kültürü, müesseleri, insanları ile uçsuz bucaksız bir varlık. Her insan başlıbaşına bir âlem. Altı asır boyunca Osmanlı çınarı, milyarlarca âlem sığdırdı gölgesine.

Tarihi öğrenebileceğimiz kaynaklar çoğalmaya başladıkça gördük ki, geriledi, yıkıldı-yıkılacak denilen çağlarında bile Osmanlı muazzam başarılara imza atmış. Bir taraftan celali isyanlarıyla uğraştığı, askeri zaferler ve hezimetler arasında gidip geldiği zamanlarda bile Evliya Çelebi’yle yaptığımız yolculuklarda bu muazzam medeniyete her defasında yeniden hayran kalıyoruz. Sultan II. Abdülhamid’in 20. yüzyıl başlarında Afrika içlerine, Uzakdoğu’ya uzanan elini gördükçe şaşkınlığımız artıyor. Tarih sahnesinden silinip gittikten sonra Osmanlı’nın Cumhuriyet’e yadigar bıraktığı şahsiyetleri, sanatkârları, yazarları, ilim erbabını bile bugün zirvelerde görüyoruz. Ve anlıyoruz ki, okullarda öğrendiğimiz kalıplar doğru değil. Biz sıradan insanlar olarak dışarıdan bunu görürken uzmanlık alanı tarih olanların ortadaki yanlışlığı fark etmemesi mümkün değil. İşte Mustafa Armağan’ın hazırladığı ve Timaş Yayınları’ndan çıkan Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak / Gerileme Paradigmasının Sonu adlı kitap usta tarihçilerin bu konudaki makalelerini bir araya getiriyor.

15 TARİHÇİDEN YAZILAR
Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak aslında 2006 yılında Osmanlı Geriledi mi? adıyla Etkileşim Yayınları’ndan çıkan derlemenin gözden geçirilmiş ve genişletilmiş hali. Kitapta 15 tarihçiye; Bernard Lewis, Halil İnalcık, Cemal Kafadar, Linda T. Darling, Jane Hathaway, Jonathan Grant, Kemal H. Karpat, Douglas A. Howard, Rhoads Murphey, Cornell H. Fleischer, İlber Ortaylı, Donald Quartert, Uğur Tanyeli, Mehmet Genç ve Mustafa Armağan’a ait yazılar bulunuyor.

Tarih bakılan yere göre şekillendiğinden tek bir Osmanlı tarihi değil, farklı bakış açılarına ve ideolojik ön kabullere göre değişen birçok Osmanlı tarihi olduğunu söylüyor Mustafa Armağan, bir nevi toparlayıcı önsöz mahiyetindeki yazısında. Tarihi anlatmanın bugünü anlatmak olduğunu, tarih kitaplarında yazanların, bugünü kurmaya niyetlenmiş yakın geçmişin galip aktörlerinin dünyaya bakacağımız pencerelere yerleştirdikleri demir parmaklıklar olduğunu belirtiyor. “Aslında Türkiye olarak kendimizi Osmanlı Devleti’nin meşru varisi saysak bile, Osmanlı’ya dair yorumlarımızın çok da kendi inşa ettiğimiz yorumlar olmadığını, ya dışarının, yani Cevdet Paşa’nın deyişiyle Avrupa’nın (Batı’nın) ayarı bozuk merceklerinden yansıyan yorumlar doğrultusunda ya da mevcut bazı tarih tezlerine ve onların arkasında yatan zihniyetlere karşı yorumlar olduğunu itiraf etmek zorundayız.” diyor.

Halil İnalcık, devletlerin çöküş dönemleriyle ilgili eskiden beri kitaplar kaleme alındığını, Osmanlı döneminde özellikle Kâtip Çelebi ve Naima’nın bu görüşleriyle dikkati çektiğini söylüyor. 19. yüzyıl ortalarında Cevdet Paşa ve Mustafa Nuri Paşa’nın Osmanlı tarihini sistemli olarak dönemlere ayıran ilk Osmanlı tarihçileri oldukları, bu ayrımın Abdurrahman Şeref ve Yusuf Akçura vasıtasıyla günümüze kadar ulaşıp ders kitaplarına girdiği bilgisini veriyor. Cemal Kafadar, imparatorluğun bozulması ile ilgili algılamaların 16. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı kaynaklarında görülmeye başladığına, bu söylemin 20. yüzyıla kadar siyasi söylem üzerinde etkili olduğuna ve daha sonraki zamanlarda Türkiye ve imparatorluğun diğer varis ülkelerinde azgelişmişlik sorunu ile iç içe geçtiğine dikkati çekiyor. Douglas A. Howard da ‘gerileme’ görüşünün Osmanlı siyasi yazarlarının eserlerinin ürünü olduğunu söylüyor ve bu bilgiye onların Batı dillerine çevrilen eserlerinin modern akademik çevreleri de etkilediği bilgisini ekliyor.

TEK ÖLÇÜ ASKERİ GERİLEME DEĞİL
Jonathan Grant’ın diğer meslektaşlarının çoğu gibi dikkat çektiği nokta, tarihçilerin genel olarak 1571 İnebahtı ya da 1683 Viyana yenilgisini, yani askeri alandaki başarısızlıkları Osmanlı’nın gerilemeye başladığı nokta olarak kabul etmeleri. Grant’a göre Osmanlı’nın gerilediği görüşü, İslam dünyasına karşı olumsuz tutumun ve onun Batı’nın 17. yüzyıldan beri artmakta olan gücü karşısında durabilecek kapasiteye sahip olmadığı düşüncesinin bir ürünüdür. Bu açıdan bakıldığında aslında kıyaslananlar medeniyetlerdir. Bir medeniyetin kuvvetini askerî gücüne göre tespit etmek kuşkulu bir yaklaşım olduğundan medeniyetlerin kıyaslanması hatalıdır. Benzer görüşleri Uğur Tanyeli de dile getiriyor: Duraklama denilen coğrafi yayılmanın sona ermesi, gerileme ise küçülme demektir.

Jane Hathaway, Osmanlı’da meydana gelen büyük değişimler bir anda gerçekleşmiş olaylar olmadığı için tarihi anlatırken bölümlere ayırmak yerine devamlılıklara ağırlık vermek gerektiğini söylerken, Kemal Karpat bir dönem tespiti yapıyor: 1299-1402 / Hudut boyları: Uç beyleri, 1421-1596 / Merkezî yarı feodal dönem, 1603-1789 / Taşrada özerklik ve ayanlar, 1808-1918 / Ulus devlet olma dönemi: Modern bürokrasi ve aydınlar. Linda T. Darling ise üç dönemi yeterli görüyor: Genişleme, tahkim ve dönüşüm.

Cornell H. Fleischer bu konuda biraz daha radikal; Osmanlı’nın Kanuni’den sonra duraklamadığını, aksine kökleştiğini, klasik denilen dönemin bu asırdan sonra oturduğunu söylüyor. İlber Ortaylı’nın “hükümdarların sonuncusu” olarak vasıflandırdığı II. Abdülhamid’i örnek vererek söyledikleri de bundan pek farklı değil: “Bizim battığımız, çürüdüğümüz, çöktüğümüz yoktur. Senelerce bu memlekette hem sağda, hem solda insanlara tarihte bu öğretiliyor: Batmak. (…) Hiçbir şekilde battığımız yoktur. Biz diriyiz. Daima değişiyoruz, daima değişen dünya şartlarına kendimizi uydurmaya çalışıyoruz, daima öncü olmak için kavga ediyoruz ve önümüzde model de yoktur. (…) Bunu yaparken çok büyük kahramanlıklar, çok asil manzaralar çizdiğimiz gibi çok büyük sersemlikler, şaşkınlıklar da sergiliyoruz. Hepsi kendi çizdiğimiz senaryoya, hepsi yazdığımız maceranın muhtevasına dahildir.

Ahmet Doğru

Kaynak: Kitap Zamanı

11 Aralık 2011 Pazar

Bir paşa öldürdü, İstiklal Mahkemesi'ne başkan oldu!

(İskilipli Atıf Hoca'nın eşine idamından 40 gün kadar önce yazdığı
son mektup: "İnşaallah yakın zamanda kavuşuruz. Size bir sepet elma gönderdim." diyor.)

Gazetelerde bir haber: "Hatay'ı Fransızlardan 7 milyon franga satın aldık." Haydi bakalım gelsin yorumlar: "Vay canına, demek ki yakın tarih bilgilerimiz külliyen yalanmış. Biz de Hatay'ı bileğimizin hakkıyla kurtardığımızı zannediyorduk. Meğer neymiş?" Körlerin fili tarifinden farkı yok bunun. Eline 'belge' geçiren ortalığa fırlayıp basıyor manşeti. Gerçek kimin umurunda? Ama gerçeğin birilerinin umurunda olması lazım. Jose Saramago'nun "Körlük" adlı romanındaki gibi çoğunluğun kör olduğu bir yerde birilerinin gördüklerini söylemesi şart.. Hadi ben dahasını söyleyeyim: Fransızlara verdiğimiz para 7 milyon frank değil, tam 35 milyon franktı! Ancak kimse Fransa'ya verilen bu paranın mahiyetini sormuyor.

Ben sordum. 'Hatay uzmanı' denilince akla ilk gelen isim olan Mehmet Tekin, Fransa'ya üç taksitte ödenen 35 milyon frangın Hatay'ın satış bedeli olmadığını, bunun oradaki Fransız yatırım ve tesislerinin karşılığı olarak ödendiğini söyledi. Tekin'e göre ilk taksitte 3 milyon frank ödenmiş, arkasında 25 milyon franklık bir ödeme gerçekleştirilmiş. Son taksit 7 milyon franktır ki, gazetecimizin bulduğu belge de bununla ilgilidir.

Türkiye'de tarih neden bu kadar gazetelere düşüyor? Tarihçiler arasındaki teknik bir tartışma olarak kalması gerekirken, neredeyse bütün kamuoyunun tarihî konularla bu denli ilgili olması tuhaf gerçekten de.

Bunun açıklamasını ben tarihin yıllarca bastırılmasında görüyorum. Kemalist tarihin efendi anlatı olarak topluma dayatıldığı uzun bir tek eksenli tarih eğitiminden günün birinde nasıl olsa çıkacaktık. Bu çıkış, 1950'lerde ümit verici gelişmeler gösterdi. Yasak olan hatırat yayınlamak serbest hale geldi. Ali Fuat Cebesoy gibi Atatürk'ün en yakın arkadaşlarından biri bile "Milli Mücadele Hâtıraları"nı ancak Demokrat Parti döneminde yayınlatabildi. Turgut Özal döneminde beliren rahatlama ikinci adım oldu. 28 Şubat postmodern darbesi Kemalist (yoksa "Kamalist" mi demeliydik?) tarihi diriltmeye yönelik son çabalayıştı.

Artık Post-Kemalist dönem başlamıştır ve bu dönemin en çarpıcı simgesi, Dersim katliamının kamuoyunun önüne serilmesi ve gözlerin Tek Parti döneminin karanlıklarını daha iyi görmeye başlamasıdır.

Yaşadığımız olay, "bastırılanın geri dönüşü"dür ve bu sürecin henüz başlarında bulunuyoruz. Arkası gelecek. Birilerinin korkuları bundandır. Bu süreçte İstiklal Mahkemesi'nin başına cinayet işleyen birinin getirildiğini de tartışarak öğreneceğiz.

Meclis'te cümle alemin gözü önünde Deli Halid Paşa'yı vuran, bunu da mahkemede itiraf eden ama nasılsa beraat ettirilen Kel Ali, sadece bir yıl sonra İstiklal Mahkemesi'ne üstelik "Başkan" atanmıştı. Katillerin hakimlik yaptığı bir dönemdi o.

İşte o sözde hâkimin torunu Osman Paksüt tartışmalar üzerine bir açıklama yapmış: Güya İskilipli Atıf Hoca şapka kanununa muhalefetten değil de, vaktiyle Teali-i İslam Cemiyeti'nin yayınladığı Milli Mücadele aleyhtarı beyannameye imza attığı için idam edilmiş.

Hukuk, delil demektir. Açarsınız en önemli hukukî belgeler olan iddianame ve kararı, görürsünüz neden idam edildiğini. Diyeceksiniz ki, İstiklal Mahkemeleri'nin arşivi henüz açılmadı. Evet, henüz açılmadı ama bundan 18 yıl önce, 1993'te İşaret Yayınları İstiklal Mahkemesi tutanaklarını bastırdı. Hem de Osmanlıca orijinaliyle birlikte.
İskilipli Atıf Hoca mahkeme sırasında Kel Ali lakaplı Ali Çetinkaya (hani şu Afyon'da heykeli yapılan 'kahraman') ve diğer heyet üyelerinin yönelttiği suçlamaları sırasıyla çürütürken, laf dönüp dolaşıp Teali-i İslam Cemiyeti'nin bildirisine geliyor. Atıf Hoca bildiriyi imzalamadığını ve imzalayan arkadaşlarını ikna etmek için nasıl çaba sarf ettiğini anlatırken, kendisinden bunu ispat etmesi isteniyor. O da belgeyi sunuyor. "Vakit" gazetesinin 1034. sayısında yayınlanmış bir tekzibname, yani yalanlama haberi. İskilipli, bu kesin delille mahkeme heyetinin iddiasını çürütmüş oluyor.

Hoca'ya illa bir suç yakıştırmak isteyen mahkeme heyeti ne yapıyor biliyor musunuz? Onu salondan attırıyor! Başkanın şu sözleri gayet manidardır: "Sus! Bizi çileden çıkarma!"

İşte İstiklal Mahkemesi'nin adaleti... Bir de karar metnine bakmaya ne dersiniz?

Kararda Atıf Efendi'nin TC'nin yenilik ve ilerlemeye doğru attığı adımlara engel olmak ve halkı isyan ve irticaya teşvik etmek kastıyla 1924 sonlarında "Frenk Mukallitliği ve Şapka" adlı kitabı yayınladığı, 1925 tarihli Şapka kanunundan sonra isyan çıkan bölgelerdeki aramalarda kitabın bulunduğu ve eserin masum halkın fikirlerini iğfal ve isyanın çıkışında etkili olduğu belirtildikten, yani asıl suçlama şapka üzerinden yapıldıktan sonra buna 'zoraki bir yorum' ekleniyor.

Bu yorumda Hoca'nın daha 1909'dan itibaren karıştığı olaylar zikrediliyor ve inkâr etmesine rağmen bildiride imzası olduğu iddia ediliyor ama bundan dolayı suçlanmıyor. Bu husus, şapka hakkındaki kitabından dolayı suçlandıktan sonra onun zaten eskiden de bu işlere müsait bir şahıs olduğu iddiasını destekleyici bir yorum şeklinde karşımıza çıkıyor

Nitekim idam cezası, TCK'nun 55. maddesi gereğince anayasayı tamamen veya kısmen değiştirmeye cebren teşebbüsten veriliyor (s. 291). Anayasayı değiştirecek ne gibi bir eylemde bulunduğu meselesi bir yana (altı üstü bir kitap yazmıştır), kararda Atıf Hoca için vatana ihanetten bahsedilmemesi de idamın doğrudan doğruya kitabının şapkayı protesto edenleri, onların deyişiyle irticayı tahrik ettiğinden dolayı verildiğini ortaya koymakta. Asıl vatana ihanet suçlaması Babaeski Müftüsü Ali Rıza Hoca için yapılmıştır ve karar metni dikkatle okunmadığı için birbirine karıştırılmıştır.

Zaten beraber asıldıkları merhum Ali Rıza Hoca ile Atıf Efendi'yi kader adeta birbirine bağlamıştır. Mesela kendisi de aynı mahkemede yargılanan Tahirü'l-Mevlevi'nin tanıklığından anlıyoruz ki, rüyasında Peygamber Efendimiz'i (sav) gören ve savunmasını onun uyarısı üzerine yapmayan kişi Ali Rıza Hoca olduğu halde, bu tavır İskilipli Atıf Hoca'ya yakıştırılagelmiştir.

3 Şubat 1926 sabahı Ankara'da, Meclis'in önünden geçenler dilini yutmuş bir kalabalığa rastlayacak ve merak edip baktıklarında beyazlar içindeki iki cesedin sehpalarda sallandığını göreceklerdi. Uzun boylusunun Atıf Hoca olduğunu sadece bilenler bilecekti.

Mustafa Armağan
(Zaman, 11.12.2011)

Kanuni'yi ancak Taleyran anlar

Tarih milletin hafızasıdır; aynı zamanda yaşadığı sosyal zeminin ve geleceğinin düğümlendiği noktadır. Nasıl ki hafızası sağlıklı olmayan bir insan, bir horoz kesmediği halde kendisini onlarca kişinin katili zannedip polisten köşe bucak kaçabilirse, tarihini doğru dürüst bilmeyen milletlerde de aynı sosyal dengesizlik görülür. İdeolojinin karıştığı bir dönemin tarihini bilmek zaten mümkün değildir. Hiç değilse ideolojinin dışında kalmış dönemi kalın çizgileriyle muhafaza edebilirsek, gelecek nesillere ciddi bir miras bırakmış oluruz.

Geri kalmış ülkelerde unvanları, lakapları ya liderler kendileri beğenip alırlar ya da yakın çevreleri verirler. Mesela Kaddafi dört yıllık subayken darbe yaptı, kendisini albay ilan etti; nice acezelere şakşakçıları tarafından kurtarıcı olarak methiyeler düzüldü. Fakat Kanuni kendisine 'Muhteşem' unvanı vermekten haya ederdi; ona bu unvanı 'La Magnitique' kavramıyla Batılılar verdi. Ne çare ki kimileri üç kuruş kazanmak uğruna veya bazı çevrelerin hoşuna gitmek gayretiyle tarihte yerini almış bir cihangirin imajıyla rahatça oynayabiliyorlar. Aslında rüzgâr kayalardan ne alırsa, bunların gayreti de Kanuni'den onu alır. Çünkü Zigetvar'ın önlerinde fani âleme veda etmesiyle sona eren hayatı yalnız milletine değil, insanlığa mal olmuştur. Zafer üstüne zafer kazanmış, hizmetini yapmış ve gitmiştir. Artık görev tarihçilerindir; dönemini analiz edip gelecek nesillere intikal ettirmelidirler. Unutmamak lazım ki, böyle dev adamların hayatı sırlarla doludur; manevi derinlikten ve ihlastan dolayı da tarihçiler çetrefil soruların muhatabı olduklarını akıldan çıkarmamalıdırlar. Söz gelimi tarihçiler Kanuni'nin hayatında on rakamının ilginç bir yeri bulunduğunda ittifak halindedirler. Kendisi hicri onuncu yüzyılın başında gelmiş, Osmanlı'nın onuncu padişahıdır. On çocuğu vardı. Saltanatı yıllarında on sadrazam, on reisülküttap, on şeyhülislamla çalışmıştır. Döneminde on meşhur şair yaşadığı, on büyük fütuhatta bulunduğu ifade edilir. Bunları esas alarak da dönemindeki bazı eserler şöyle yorumlanıyor: Süleymaniye Camii'nde dört minarenin olması İstanbul'un fethinden sonraki dördüncü padişah Kanuni'yi, minarelerinde on şerefenin bulunması da Kanuni'nin onuncu padişah olmasını sembolize ediyor. Oysa Osmanlı'yı biraz tanıyanın kendilerini öne çıkarmayacağını bilir; çünkü onlar ne yapmışlarsa, Allah rızası, İslamiyet ve milleti için yapmışlardır. Kanuni döneminde yaşamış, onun tarihçisi olarak nitelendirilen Celalzade Mustafa Efendi kitabında Süleymaniye'nin dört minaresinin dört halifeyi, on şerefesinin de cennetle müjdelenmiş on ashabı remzettiğini belirtiyor. Bu da Osmanlı'nın en basit hareketini henüz izah edemediğimizi göstermektedir.

Mohaç Harbi başlamadan önce zırha bürünmüş Macar şövalyeleri savaşın sonucuyla ilgilenmeyip Kanuni'yi öldürmeye yemin etmişler. İlk işleri savaşı yönettiği yeri tespit olmuş. Vuruşanların arasından geçerek oraya yaklaşmaya başlamışlar. Yol alırken pek çokları ölmüş. Yeniçerilerin şiddetli bir mücadeleye giriştiği sırada Kanuni hayatta kalan üç şövalye ile kılıç kılıca gelmiş. Üç şövalyeyi tek başına öldürdüğünde rivayet birliği vardır. Bu mücadelenin olduğu yere sonradan 'Sultan Tepe' adı verilmiş, söz konusu olayın anısına da bir köşk yapılmıştır. Kanuni'yi öldürmek isteyen şövalyelerin sayıları kaynaklarda değişiktir; kimi 35, kimi 52 olduğunu belirtmektedir. Tarihçilerimiz bunu araştırma lüzumunu duymamışlar. Şövalye sayısı bir yana, yüz elli yıldan fazla bir zaman yönetimimizde kalan Macaristan'daki etkilerimiz bile hiçbir tarihçimizin zihnini ciddi bir şekilde kurcalamamıştır.

Avrupa'da gerçek ve kalıcı bir denge kurmak için toplanan Viyana Kongresi'nde Rusya'yı temsil eden Dibiyeviç, Eflak ve Boğdan diye andığımız bugünkü Romanya'nın Osmanlı yönetiminden tamamen ayrılıp Rus ve Avusturya nüfuz bölgesine girmesini savunur. Patavatsızca şunları söyler: "Türkiye'nin hayatı tamamen kaybolmuştur. Bugünkü anlamda bir devlet kuramayacakları aşikardır; komşuları ve yönettikleri kitleler için en büyük felaket haline geldiklerinin ciddi delili padişahlarına yaptıkları muamelelerdir. Dünyanın huzuru için Türk meselesinin halledilmesi şarttır. Hudutlarımızın yanıbaşında kokmaya başlayan bu cesedi bırakamayız."

III. Selim'e karşı ayaklanmayı kasteden Dibiyeviç'in konuşmasını manidar bir şekilde dinleyen kongrenin en önemli aktörü Fransız Taleyran ani bir hareketle başını kaldırır ve gözlerini kapıya diker. Bu hareketi salondaki herkesin dikkatini çeker; önce gülümser, sonra Dibiyeviç'e hitap ettiğini belli eder: "Hiç efendiler! Türklerden kokmaya başlayan bir ölü olarak söz edilmesi üzerine birden Muhteşem Süleyman'ı düşündüm ve bana kapıdan girecekmiş gibi geldi." Kanuni'yi ancak Taleyran idrakindekiler anlar; odun kafalıların harcı değil.

Mehmed Niyazi
(Zaman, 05.12.2011)

Misyonerlerin Vakıf Avı

(Antep (Ayıntap) Protestan Okulu)

İkinci Meşrutiyet sonrası, İttihat ve Terakki hükümeti zamanında ortaya çıkan uygulamalardan birisi de misyonerlere mülk satışının ve devrinin serbest bırakılması idi. Bu satışlarla ilgili en çok infial uyandıran konuların başında da Amerikalı misyonerlerin bazı vakıf arazilerini satın almasına ya da uzun süreli kiralamasına karşı, Meşrutiyet sonrası yönetimin hiç ses çıkarmaması, hatta açıkça vakıf arazilerinin satışına ya da kiralanmasına bile bile izin vermesi gelir.

Bu hususta ilk örneklerden birisi İstanbul’da yaşanmıştı. İstanbul Rumelihisarı’nda Bebek Kayalar semtinde Robert Kolej’e bitişik Reisülküttap Mustafa Efendi Vakfı’na ait yirmi bin sekiz yüz yetmiş zira tarla; Amerikalı Dr. Caleb F. Gates tarafından satın alınarak, 23 Nisan 1911’de Robert Kolej’e verilmiş ve bu tapu İttihat ve Terakki Hükümeti tarafından da tasdik edilmişti.

Reisülküttap Mustafa Efendi Vakfı; Sultan Birinci Mahmud devri reisülküttaplarından Mustafa Efendi’nin İstanbul Langa’da Hacı Ferhad Mahallesi’nde yaptırdığı Darü’l-Hadis ve muallim mektebini yaşatmak için kurduğu büyük ve önemli bir vakıftı.

Kitaba da çok düşkün olan Mustafa Efendi, bütün kitaplarını bu vakfa bağışlamış, hatta bir kütüphane açmaya niyetlendiyse de buna ömrü yetmemiş, 1749 yılında vefat etmişti.

Ancak Mustafa Efendi, ölmeden önce yaptırmayı düşündüğü bu kütüphanenin iki dersiam, bir şeyhü’l-kurra ve iki hafız-ı kütüpten oluşan kadrosunu hazırlamış, hatta bunları geçici olarak Valide ve Mahmud Paşa Camilerinde vazifeye bile başlatmıştı. Mustafa Efendi’nin oğlu, Sultan Üçüncü Selim devri şeyhülislâmlarından Mustafa Âşir Efendi; babasının bu arzusunu yerine getirmek için onun ölümünden tam 51 yıl sonra belirtilen yerde bir kütüphane binası yaptırmış ve kendi adıyla anılan “Mustafa Âşir Efendi Kütüphanesi”ni kurmuştu. Bu kütüphane sadece okuyucu ve araştırıcılara hizmet vermemiş, devrin önemli âlimlerinin hatt ve kıraat derslerine de ev sahipliği yapmıştı.

Vakfın, İstanbul ve Kastamonu’da Reisülküttap Mustafa Efendi ile zevcesi Emine Hanım, oğulları Abdürrezzak Paşa, Şeyhülislâm Mustafa Âşir Efendi, Hacı Mehmed Hafid Efendi ve kızı Hâfize Hanım ile aileden Mekke Kadısı Giridî Hacı Ahmed Efendi taraflarından vakfedilmiş çok miktarda geliri vardı.

1919 sonlarında, Mütareke döneminde vakfa ait bir dükkân karakol olarak kullanılmak üzere İstanbul Emniyet Müdürlüğü 3. Şubesi tarafından kira bile verilmeden işgal edilmişti. Bunun üzerine hem Vakıflar Müdürlüğü, hem de vakfın mütevellisi Mustafa Kâmi Efendi bu konuda ya karakolu oradan çıkartmak ya da kira alabilmek için Hükümet nezdinde girişimlerde bulunmuşlardı. Hükümet ise ancak 25 Nisan 1921’de, yaklaşık iki yıl sonra karakolun kirasını ödemeye karar vermişti. Kısacası vakıf Amerikalılara satıldığında sahipsiz kalmıştı.

Merzifon’da Misyonerler
Vakıflarla ilgili benzer gelişmeler Merzifon, Konya, İzmit-Bahçecik ve Maraş’ta da yaşanmıştı. Merzifon’da 1855’te personelinin maaşını ödeyemediği gerekçesi ile Çelebi Sultan Mehmed Han Vakfı Mütevellisi vakfa ait üç hamamı satmıştı. Ardından Merzifon merkezde olan, Çelebi Mehmed eseri iki cami, bir medrese ve Devlet Hatun Zaviyesi’nin masraflarını karşılayan vakıf yeniden zor durumda kalmıştı. Bu kez de vakfın küçük bir kısmı komşu arsanın sahibi Ermeni Manil’e satılmış, ondan da kızı Serpohi’ye miras kalmıştı.

Ekim 1869’da Serpohi bu mülkü Amerikan Papaz Okulu yapmak üzere Merzifon’a gelen Amerikalı misyonerlere satmak istemişti. Ancak devlet burasının bir bölümünün vakıf olduğunu satış sırasında öğrenmiş ve buranın yıllık 300 kuruş kira ile American Board Misyonerlik Örgütü adına arsayı satın almaya gelen ve daha sonra Robert Kolej’in kurucusu olan Cyrus Hamlin’e -üzerine bir mektep yapmak üzere- uzun süreli olarak kiralanmasına karar verilmişti. Buraya yapılacak üç katlı kâgir okul binasının uzunluğu ve eni 31,5 metre ve yüksekliği de 15 metreyi geçmeyecekti.

Sultan İkinci Abdülhamid her zaman Merzifon’daki Amerikan misyonerlik faaliyetlerini engellemek istemiştir. Özellikle kolejin 1894-1896 Ermeni olaylarındaki önemli rolü sultanı daha çok kızdırmıştı. Kolej öğretmenlerinden Tomayan ve Kayayan tutuklanmış, kolej binası halk tarafından yakılmıştı. Sultan, 19 Nisan 1895 tarihli bir iradesinde hükümetten acilen “Merzifon’daki Amerikan Mektebi’nin hangi zatın zamanında ve kimin ruhsatıyla açılmış olduğunun, ne kadar öğrencisi bulunduğunun, okulda Müslüman talebe olup olmadığının, varsa miktarının ne kadar olduğunun” araştırılarak arzını istiyordu.

Sultan, kolejin özellikle Ermeni komitacılar yetiştirmekte olduğu konusundaki istihbaratları çok ciddiye almış, bunun için kolejin yanına bir karakol yapılmış ve maarif müfettişlerince kolej sürekli teftiş edilmişti. Bu arada gümrük görevlilerinden de Merzifon Amerikan Koleji’ne gelen eşya, yazı ve kitapların daha sıkı bir şekilde kontrol edilmesi talep edilmiş, kolejde olup bitenlerle ilgili, bazı öğrencilerden muhbir olarak yararlanılmak istenmiştir. Ayrıca 19 Temmuz 1904’te Merzifon’daki Amerikan Koleji’nin Merzifon ve çevresine yönelik zararlı etkilerini sınırlandırmak için Merzifon’da bir idadi mektebi (lise) açma kararı alınmıştı.

Bu arada kolejin mülk alma girişimleri İkinci Abdülhamid Han devrinde de devam etmiş, Temmuz 1893’te Merzifon’da okul öğretmenlerinden Papaz Dr. Malcome’un tasarrufunda bulunan arsanın Amerikan Misyonerleri Mektebi namına satış muamelesine, mahzurlarından dolayı izin verilmemişti. Aralık 1899 sonrasındaki bütün teşebbüslere rağmen Merzifon Amerikan Mektebi’ne bitişik, üç Müslüman kadına ait olan arazi, “bu arazinin sonradan mektebe satılarak genişletileceği endişesiyle” alıcısı olan Ermeni Katolik cemaatinden Bedrosyan Agop’a satılmamıştır.

Misyoner Dostu Meşrutiyet Devri
İkinci Meşrutiyet sonrası durum misyonerlerin lehine değişmişti. Merzifon’da Çelebi Sultan Mehmed Han Vakfı’na ait olarak misyonerlerce kullanılan arazinin büyük kısmı Amerikalı Misyoner Charles Johns tarafından kiralanarak hastane yapılmak üzere 18 Ocak 1911’de American Board’a verilmiş ve bu sözleşme İttihat ve Terakki Hükümeti tarafından da hemen onaylanmıştı. Misyoner Charles Johns’un ilk olarak 5 Ocak 1911’de Merzifon Çelebi Sultan Mehmed Han Vakfı’nın mutasarrıf olduğu mahalde American Board Misyonerler Şirketi adına hastane inşası için ruhsat talebi olmuş, bu talep 13 gün sonra Bakanlar Kurulu’nun olur kararı ile hızlı bir şekilde neticelendirilmişti. Bundan sonra 18 Ocak 1911’de Bakanlar Kurulu tarafından ikinci bir ruhsat verilerek bu kez; Merzifon Çelebi Sultan Mehmed Han Vakfı’na ait 19 dönüm (11.472 metrekare) iki adet tarlanın kira ile Charles Johns’a tahsisi yapılmıştı. Misyonerler verdikleri dilekçede 19 dönümlük bu geniş arazinin 945 metrekaresini hastane inşası için kullanacaklarını, kalan yerlerin bir kısmının ihtiyaçlarına yetmeyen yetimhanenin, Kız Okulu’nun, Hayat Mektebi’nin ve hasta muayene odalarının yeniden yapımında kullanılacağını belirtmişlerdir.

Ayrıca artan araziyi de hastanenin bahçesi olarak kullanacaklarını ve arsanın etrafını da duvarla çevireceklerini vurgulamışlardır. Bir de kendilerinden emlak vergisi alınmamasını, buna karşılık 55.000 kuruş kıymetindeki 17 dönümlük bölümün binde onu (10/1000) oranında vakıf kirasını muntazaman ödeyeceklerini bildirmişlerdi. 18 Ocak 1911 tarihli Bakanlar Kurulu kararı; bir başka deyişle Sadrazamın mührünün, Şeyhülislam ile Adliye, Hariciye, Evkaf, Bahriye, Maarif ve Ticaret Nazırlarının imzalarının olduğu bir kararla bu ecdat yadigârı vakıf da Amerikalı misyonerlere kiralanmıştı. İşin acı yanı, devlet yöneticilerinin bu kararı, maalesef buranın vakıf olduğunu bile bile almış olmalarıdır. Ayrıca Merzifon Amerikan Koleji öğretmenleri için lojman yapılmasına izin verilen 62.000 kuruş değerindeki 13,5 dönümlük daha kıymetli kalan bölümden de vakfa 10/1000 nispetinde kira alınması söz konusu olmuş, ancak buradaki Amerikalı öğretmenlerden kurumun kira almaması sebebiyle, -eğitime destek için- hükümet bundan vazgeçmiştir.

Amasya’da valilik yapan Çelebi Sultan Mehmed, 1411 yılında Medrese Önü Camii diye bilinen, Selçuklu geleneğine uygun, ahşap sütunlu bir cami yaptırmış, yine aynı yıl onun emriyle caminin kuzeyine bir de medrese inşa edilmişti. Çelebi Mehmed, Merzifon’daki bazı büyük mülkleri de cami ve medresenin asırlarca hizmet vermesi için vakfetmişti.

Vakfın bir başka vazifesi de Merzifon ve Tokat’ta bulunan bağ ve bahçelerin sulanması idi. Vakıf asırlarca bu konuda hizmet vermiş, hatta Merzifon’daki Piri Baba Dergâhı’nın tarlalarına da bu vakfın hayratından su verilmişti. Ancak vakıf gittikçe çalışamaz hâle gelmişti. 1893’te Merzifon’da Ermeni isyanı sebebi ile 4. Redif Taburu burada tutulmuş ve bu askerler başta cami olmak üzere Çelebi Mehmed Han Vakfı’na yerleştirilmişlerdi. 1899’da bölgeyi teftişe gelen Şakir Paşa’nın 30 Mayıs 1899 tarihinde Mabeyne, Merzifon Kaymakamına, Amasya Mutasarrıfına, Evkaf Müdüriyetine yeniden ihyası için acil notu ile yazdığına göre bu sırada vakfın “bir bölümü askeriyenin işgalinde ve bir bölümü de harap vaziyette” idi. Şakir Paşa, vazifelilerden Merzifon’da asker işgalinde ve harap vaziyette bulunan Çelebi Mehmed Vakfı ile iki caminin bir an önce tamirini ve yenilenmesini talep etmişti. Misyonerler de bu harap durumdan istifade ederek burayı işgal etmeyi başarmışlardı.

Konya’da Mevlana Vakfı’nın Başına Gelenler
Konya’da ise Halep Mevlevihanesi eski şeyhi Amil Çelebi’nin oğlu Tahir Çelebi ve damadı Ferid Efendi, Hz. Mevlana sülalesine ait bir vakıf malını misyonerlere satmıştı. Osmanlı Devleti asırlarca Hz. Mevlana ve Mevlevîlikle ilgili kurulan vakıflar ve yapılan temliklere ayrıcalık tanıyarak, bu taşınmazların tamamına “Celâliye Vakıfları” adını vermişti. Altı asırlık Osmanlı devrinde dördü “guzât” ve dördü de “eizze” olmak üzere sadece sekiz mübarek şahsiyet adına kurulan vakıflardan biri de Hz. Mevlâna adına kurulmuştur. Müstesna evkaf olarak vasıflandırılan bu vakıflar; hükümetin ve evkaf idarelerinin müdahalesi olmadan, doğrudan doğruya hususî mütevellileri tarafından serbestçe idare ediliyorlardı.

Eizze vakıfları; manevi yönden toplum üzerinde geniş nüfuza sahip, yetişkinlerin eğitiminde tekke ve zaviyeler yoluyla müessir rol oynayan, Mevlâna Celâleddin-i Rumî gibi din ve tarikat büyüklerine tahsis edilmiş toprakların veya bu kişi ve ahfadının özel mülkleri olan gayrimenkullerin vakıflaştırılması suretiyle ortaya çıkıyordu. Bunlardan Abdulkadir-i Geylani Hazretlerinin Vakfı Bağdat ve Musul; Hz. Mevlâna Celâleddin Vakfı Konya ve çevresi; Hacı Bektaş-ı Veli Hazretlerinin Vakfı Ankara ve Kırşehir; Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinin Vakfı ise Ankara-Konya arasında bulunuyordu.

İşte Çelebi ailesinin misyonerlere sattığı arazi böyle bir arazi idi. Meram Yeniyol’da Yüksek Mezarlık mevkiinde bulunan bu 10 dönümlük araziyi Mayıs 1911’de fiyatının nerede ise iki katına o günlerde Konya’da bir Amerikan Hastahanesi kurmuş olan Amerikalı misyoner D. William Dodd satın almıştı. Ancak başta Konya Babalık Gazetesi olmak üzere halkın tepkisi karşısında kendilerinin, arsalarını Kayserili Lazari Usta’ya, onun da Amerikalı misyonerlere sattığını ileri sürmüşlerdi. Ancak gariban Lazari Usta’nın bu çok pahalı -bedelinin iki katına- satılan arsaları alacak parayı nereden ve kimlerden bulduğunu bir türlü açıklayamamışlardı. Âmil Çelebi ailesi ise bu satışa gerekçe olarak, çektikleri “rızık sıkıntısını” göstermişti.
Halep Mevlevihanesi postnişini olarak refah içinde yaşayan Çelebi Efendi, “Mevlevihane’nin akarını çarçur ettiği ve kendi çıkarına kullandığı” suçlaması ile uzun araştırmalardan sonra 31 Ocak 1906’da pek de alışılagelmedik bir uygulama ve gerekçe ile görevinden azledilmişti. Sultan İkinci Abdülhamid onun “malî sıkıntı çektiği” gerekçesi ile görevine iade talebini de ısrarla reddetmişti.

İkinci Meşrutiyet sonrasında Çelebi, yeni iktidardan da benzer isteğini sürdürmüş, ancak Halep’ten gelen tepkiler ve önceki dosyası nedeni ile onun bu isteği birçok kez reddedilmişti. Daha sonra Konya’daki Postnişin Abdülhalim Efendi’nin azli ve yerine Veled Çelebi’nin tayini ile şartlar aniden değişmişti. Çünkü yeni postnişin Veled Çelebi; Konya’da kendine olan tepkileri azaltmak ve postnişinler arasında sevilen bir kişi olan Âmil Çelebi’nin desteğini alabilmek için -hakkındaki bütün delil ve iddiaları bir kenara bırakarak- İstanbul’a “Âmil Çelebi’nin güzel evsaf ve ahlakından bahisle Meclis-i A‘yan azalığına yahut münasip bir memuriyete tayini hakkında” Konya eşrafına ve bazı çelebilere de imzalattığı bir yazı göndermişti. Bunun üzerine Nisan 1911’de tekrar eski görevine tayin edilmiş, ancak Halep’teki postnişin Şeyh Sadeddin Efendi ona bu görevi Veled Çelebi’nin çektiği sert bir telgraftan sonra devretmişti.

İzmit-Bahçecik’te Kanadalı olduğu için İngiliz vatandaşı da olan American Board temsilcisi ve “Bardezag High School” adlı meşhur okulun müdürü, Y. M. C. A.’nın Türkiye’deki ilk genel sekreteri Lawson P. Chambers’in babası Robert Chambers, Bahçecik kasabasında Halil Paşa Vakfı’ndan daha önce gayrı resmi olarak satın aldığı dut bahçesini 18 Haziran 1907’de ipek üretimi için “böcekhaneye” çevirmek istemiş, kendisine bu izin verilmemiş, konunun araştırılacağı söylenmişti. Böylece iş sürüncemeye bırakılmıştı. Ancak diğer vakıflarla ilgili bu gelişmeleri duyan Chambers 9 Nisan 1913’te konu ile ilgili yeniden Osmanlı Hükümeti’ne müracaat etmişti. Bu kez cevap jet hızı ile gelmişti. 20 Nisan 1913’te Osmanlı Hükümeti, ipekhanenin çalışma düzeni ile ilgili bazı özel şartlar koyarak Chambers’in isteğini olumlu karşılamıştı. Böylece Bahçecik’teki Halil Paşa Vakfı da resmen Amerikalı misyonerler tarafından ele geçirilmişti.

Vezir-i Azam Halil Paşa adına yapılan ve daha sonra Üsküdar’da Aziz Mahmud Hüdai Vakfı’na ilhak edilen bu vakfın Bahçecik’teki bağları 1857’de aynı köyde yaşayan Atinos oğlu Ohannes adlı gayrimüslime geçmiş , muhtemelen de onun varislerinden gayrı resmî olarak misyoner Chambers tarafından satın alınmıştı.

Maraş’ta da Dulkadiroğulları hükümdarlarından Alâeddin Devle Bey adına yaptırılan ve Alaüddevle Cami-i Kebiri , Beğtuniye Camii ve Medresesi , İklime Hatun Mescidi , Taş Medrese , Nebeviye İmareti ve Medresesi, Mektûbe Medresesi Seyyid Mazlum Zaviyesi gibi Kahramanmaraş’ın kültür tarihi açısından temel taşı olan birçok cami, medrese ve zaviyenin bânîsi Alâeddin Devle Vakfı’na ait ve Maraş Amerikan Kız Mektebi’ne bitişik büyük bir vakıf arazisi ve konak önce Maraş Amerikan Kız Koleji’nin İngiliz Müdürü Misyoner Mekalim tarafından eski Maraş Mutasarrıfı Dede Paşa’dan satın alınmıştı. Dede Paşa Konağı Eylül 1899’larda bir süre Maraş Amerikan Mektebi’nin yetim öğrencileri için yurt olarak kullanılmış, Sultan İkinci Abdülhamid kolejin akıbetini yakından izlemişti.

Fakat İkinci Meşrutiyet sonrası durum değişmiş, konak ve geniş arazisi 2 Aralık 1913’te üzerinde Amerikan Kız Koleji için “bir musiki binası inşası” izni ile birlikte American Board Misyonerlik Örgütü’ne devredilmişti. Böylece asırlar önce Dulkadiroğulları hükümdarlarından Alâeddin Devle Bey adına yaptırılan çok önemli bir vakıf American Board Misyonerlik Örgütü’ne peşkeş çekilmişti.

Ahmet Uçar
(Yedikıta Dergisi, 40. Sayı, Aralık 2011)

Kaynaklar: BOA, BEO. 1240/ 92933, 3885/291358; 2378/178348; 1624/121750, 2753/206453, 3856/289178, 3875/ 290578, 3080/230965, 4163/312185; İ.HR. 425/ 1329/R-08; C.MF. 6/281, 35/1279, 140/6966, 150/7494, 180/8959, 253/12863; EV.HMH.d. 8532; EV.HMH.d. 8144, 8225, 8273, 8274, 8532, 8725; HAT. 1414/ 57765; DH.HMŞ. 32/13; 31/38, 4/1-22; DH.İ.UM. 6/2- 35; İ.DUİT. 113/60; İ.HUS. 36/ 1312/L-066; Y.PRK.BŞK. 60/121; A.MKT.MHM. 22/50, 662/34; DH.TMIK.M. 79/19, 101/50, 113/63; 123/17, 128/37; MF.MKT. 465/6, 105/29; ŞD. 86/19, 380/1, 461/24, 1806/24; İ.MMS. 135/ 1329/M-16, 172/ 1331/Z-13; DH.İD. 123/3, 160- 2/4, 163/33, 43-2/ 27; A. MKT. UM. 377/54; Y.EE. 134/18; C.EV. 52/2586, 142/7054, 281/14322, 10/470, 107/5313; HR. MKT. 217/86; İE. EV. 31/3616, 48/5296; İ. ML. 93/ 1331//Ca-07; DH.MUİ. 119/46; Y.MTV. 289/185; Gülbadi Alan, Amerikan Board’ın Merzifon’daki Faaliyetleri ve Anadolu Koleji, Ankara 2008; Sadi Bayram “ Merzifon Çelebi Mehmed Vakfı Üzerine Bazı Belgeler”, Prof. Dr. Hatice Örcün Barışta’ya Armağan, Ankara 2009; Nazif Öztürk, Menşe’i ve Tarihî Gelişimi Açısından Vakıflar, Ankara 1983; Sadi Bayram “Çelebi Mehmed Vakfı Arazisi Üzerine Kurulan Merzifon Anatolian Koleji ve Hastaneye Ait Bazı Belgeler”; “Yine Protestan Hastahanesi”, Babalık Gazetesi, No: 44, 2 Haziran 1327; İsmail Erünsal “Âşir Efendi Kütüphanesi”, DİA, 4, s.8; İstanbul 1991.

Edmondo D’Amicis çevirisi üzerine

Prof. Beynun Akyavaş A.Ü. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Fransız Filolojisi başkanıyken d’Amicis’in “İstanbul Seyahatnamesi”ni Türkçeye kazandırdı. Çok kullandığımız bir seyahatnamedir. Evvela bundan 130 sene evvel İstanbul’un uğrayacağı sanayi medeniyeti karşısındaki çevre faciasına ilk defa o değindi. Bu buruk bir kehanettir. Ve yazının şahane uslubunu Beynun Akyavaş muhtevalı bir Türkçeyle verir. İkincisi, İstanbul’un İtalyan nüfusu gibi bilinmeyen bir konuyu öğrenmek ve anlamak için bu kitabın canlı ve zeki tasvirlerine başvurulması gerektiğidir. Beynun Akyavaş’ın D’Amicis çevirisi bu yazarı bize fevkalade aktarıyor. Yeniden basmak isteyenin değerlendirmesi gereken bir metindir. Ticari tercihe karışmayız. Ama 19’uncu asra ait 5 bin adet seyahatnamenin içinde çevirtilmesi gereken daha niceleri varken; sayın Bardakçı’nın tenkitlerini göz önüne almamız gereken yeni bir çeviri fuzulidir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 11.12.2011)

İki imparatorluk eşzamanlı gerilemişti

1653’teki Pireneler ve 1699 Karlofça antlaşmalarının ardından, İspanya ve Osmanlı imparatorluklarını hakim iki kuvvet değil, savunma savaşları veren ve gerileyen iki ülke olarak saymalıyız.

Avrupa’da V. Charles ve Kanuni Sultan Süleyman arasındaki çatışma Avrupa’nın bir devrini kapladı. Bütün bu çatışma sırasında Katolik Fransa Habsburglara karşı, Charles V. ve kardeşi de Avusturya Habsburg Ferdinand’a karşı Türklerle sıkı bir ittifaka girmiştir. Bu ittifak, tarihi Fransız-Türk dostluğu olarak I. Dünya Savaşı’na kadar sürecektir.

Türk imparatorluğu İspanya’ya karşı bir başka cephe daha açtı; Protestanların desteklenmesi ve hatta kışkırtılması faaliyeti... Transilvanya krallığı Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı otonom bir krallık olarak Protestan karakteriyle Katolik Liga’ya karşıydı. Gene Habsburglarla arası iyi olmayan Polonya Cumhuriyeti de yer yer Türk desteği görüyordu. Asıl önemlisi; 16’ncı asır sonunda İspanya yüzünden İngiltere krallığı ile de yakın ilişkilere girilecek, I. Elizabeth ile Sultan III. Murad arasında ilk büyükelçi değişimi yapılacak ve ilk büyükelçinin masraflarını Levant Company karşılayacaktır. Ve İspanya’nın Akdeniz’deki ticaretine karşı önce İngiltere ve Fransa ve bağımsızlığından (1648) sonra da Hollanda ticaret gemilerine imtiyazlar verilecektir.

İspanya Türk imparatorluğu ve müttefikleri tarafından sadece askeri ve diplomatik değil, ticari bir kuşatma altına da alınıyordu. Hiç şüphesiz Habsburglar kadar Müslüman İran da Türk imparatorluğunun büyük rakipleriydi. Akdeniz dünyasının dengesini savaşlar ama daha çok diplomasi ve ticaret kuruyordu. 1683-1699 II. Viyana kuşatması ve onu izleyen savaşların, 1699’da Karlofça Antlaşması’yla Türk imparatorluğu aleyhinde sonuçlanması; İspanya ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa dengesindeki rollerini önemli derecede sarsmıştır. 1653 Pireneler Antlaşması ile İspanya, Fransa karşısında geriledi. Bundan sonra hakim iki kuvvetten değil, daha ziyade savunma savaşları veren ve iktisadi hayatları yükselişteki Atlantik ekonomileri karşısında gerileyen iki eski imparatorluktan söz etmelidir.
Fransız İhtilali Osmanlı’yı değil

İspanya’yı doğrudan etkiledi
Genelde 18’inci asrı İspanya ve daha çok Türkiye’de eski imparatorlukların gerileme dönemi diye yorumlarlar; bu çok doğru değildir. 18’inci yüzyılın İspanyol aydınlanması, idari reformlar, İspanya’yı değiştirmeye başladığı gibi Türkiye tarihinin 18’inci yüzyılına da “Osmanlı baroku” denir. Avrupa mimarisi, Avrupa dilleri, Avrupa hayatı yavaş yavaş girmeye başlamıştır. Asıl önemlisi Türk imparatorluğu 18’inci asırda Ruslar ve Avusturyalılarla devamlı savaş durumunda olduğundan orduyu ıslah etmek durumundaydı. Barok dönemin ordu ve donanma ıslahatı için teknoloji, veterinerlik, tıp, mühendislik ıslah edildi. Eğitim değişti. Mali sistem değişti. Bu, Türk toplumu için yenilikler dönemidir ve 19’uncu asrı hazırlamaktadır.

1789 Devrimi İspanya’da çok etkili olmuştur. Bu, İspanya’nın Avrupa dünyası ile olan yakınlığı ile ilgilidir. Osmanlı ise Fransız İhtilali ile doğrudan ilgilenmedi. Ancak Balkanlarda milliyetçi fikirlerin tohumlarının atıldığı söyleniyor. Aksine; Avrupa’nın ihtilal savaşlarına girmesi ve Napolyon işgalleri, Osmanlı İmparatorluğu’na askeri değişim için yeni fırsatlar verdi. 19’uncu yüzyıl Osmanlı imparatorluğu bu nedenle bir reform devrine girmiştir.
1923’ten sonra İspanya’yı zihnimizde yaşatan,

Yahya Kemal şiirleridir
18. ve 19. asırda iki ülkenin ticareti yoğun değildi, hac ziyaretleri dışında konsolosluk görevlerini gerektirecek yoğun trafik yoktu. Avrupa politikasında ve kıta içi savaşlarda artık ikisinin yan yana veya karşı karşıya gelmesini gerektirecek nedenler ortadan kalkmıştı. Kültürel ilişkilerin zayıfladığı görülüyor. İspanyolca sadece imparatorluğa sığınan İspanya Yahudilerinin kullandıkları, Kastilya lehçesine dayalı Judeo-İspanyol denen dildi.

İspanya cumhuriyet döneminde (1923’ten sonra) Madrid’de sefir olan büyük şairimiz Yahya Kemal’in şiirleriyle Türk zihninde yaşar. İç harpte bir ticari girişim dolayısıyla cumhuriyetçilere silah satmış durumdayız. Ama cumhuriyetçi gönüllüler arasında mesela bir küçük Türk birliği dahi yoktur. Kemalist Türkiye genel bir politika olarak İspanyol cumhuriyetinin ilanını kabul etmiş ve o sırada başkenti kralcılarla terk eden Yahya Kemal’i görevden almıştı. Fakat o vakit açıkça İspanyol cumhuriyetinin politik olarak desteklendiğini söylemek mümkün değildir.

Bugünün İspanya ve Türkiye’si yoğun ilişkilere girdi. Gençlik İspanyolca öğreniyor ve İspanyol kültürüne meraklı gruplar ve İspanya tarihine birinci el kaynaklardan inen, yaklaşan araştırmacılar ortaya çıktı. İş ve sanayi alemindeki işbirliği yavaş yavaş üniversitelere de geçiyor. Ama henüz kalabalık nüfuslu iki ülke için yeterli yoğunlukta bir ilişkiden bahsedilemez.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 11.12.2011)

7 Aralık 2011 Çarşamba

II.Abdülhamid’in açtırdığı İşitme Engelliler Okulu

Osmanlılarda ilk İşitme Engelliler Okulu, II.Abdülhamid tarafından kurulan (1902) Yıldız Sağırlar Okulu'dur. Bu okulda, günümüz Türk İşaret Dili’nin muhtemel alt yapısını oluşturan Osmanlı İşaret Dili, öğretmenler tarafından okullarda sözel dille beraber kullanılıyordu. Tıpkı yazılı dilde olduğu gibi, bu okulda kullanılan işaret alfabesi de şu anda kullanılan alfabeden farklıydı. Bu okullarda batıda kullanılan işaret dillerinin kullanıldığına dair de hiçbir kanıt yoktur.

Kaynak: turkisaretdili.ku.edu.tr

Kasımpaşa Mevlevihanesi'nin Cümle Kapısı Kalıntısı

Hale bakın. Yazık günah. Ne ilgilenen var, ne koruyan kollayan. Bu ülke ve bu halk tarihinin kıymetini hiçbir zaman anlayamadığı gibi, ebediyen de anlayamayacak gibi görünüyor.

Hilâl-i Ahmer Dergisi (1921-1941)

İstanbul kurul üyeleri.

6 Aralık 2011 Salı

Yedikıta Dergisi'nin 40.Sayısı

Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi bu ay, İslâmiyet’in ilk yıllarından itibaren var olmuş ve Osmanlı devrinde hizmetlerini artırarak günümüze kadar ulaşmış olan Vakıf müesseseleri ile alakalı çarpıcı bir makaleyi kapağa taşıyor. Misyonerlerin Vakıf Avı adı altında, Ahmet Uçar’ın kaleme aldığı makale, İkinci Meşrutiyet’ten sonra misyonerlere satılan ecdat vakıflarını açığa çıkarıyor. Ahmet Uçar, Robert Kolej’den Konya Mevlana Vakfı’na uzanan, Misyonerlerin vakıf müesseselerini ele geçirme faaliyetlerine ışık tutuyor.

Dergide, tarihçi yazar Ömer Faruk Yılmaz’ın Haiti’de Osmanlı Vatandaşları makalesi de dikkat çekiyor. Dünyanın bir köşesinde, hâkim güçlerin yer altı ve yer üstü kaynaklarını ve insan gücünü ne pahasına olursa olsun gasp eden sömürgeci güçlerin faaliyetleri, günümüzde tarihin tekerrürünü göstermesi bakımından önemli…

Çanakkale’de İnsanlık ve Hukuk Dışı Davranışlar ile Selçuklularda Eğitim Faaliyetleri ve İlim Adamları makaleleri de dikkat çekiyor.

Bu sayıda dergide ek olarak 25-36. Sayılar Fihristi hediye ediliyor.

Birbirinden orijinal makalelerin yayınlandığı Aylık Tarih ve Kültür Dergisi Yedikıta, seçkin bayii ve kitap evlerinde...

Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi
Selman Kılınç / 0 212 6578800 – 157
bilgi@yedikita.com.tr

Osmanlı’da da bedelli askerlik vardı



İlk bedelliyi hangi padişah uygulamıştı?

Çukurova Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. İsmail Güneş, bedelli askerliğin ilk olarak 165 yıl önce 1846’da, Padişah II. Mahmud döneminde Yeniçeri Ocağı’nın kapatılıp düzenli orduya geçilmesinin ardından, "Bedel-i Fiahsi" adıyla "kendi yerine başkasını askere gönderme" şeklinde uygulanmaya başladığını söyledi. O dönem 5 yıl olan askerliğe gitmesi zorunlu olan kişilerin, işlerinden ayrı kalmaması ve ekonomik sıkıntılar yaşanmaması için uygulamanın yürürlüğe konulduğunu belirten Yrd. Doç. Dr. Güneş şöyle dedi: "Ancak bu bedel para olarak ödenmiyordu, yerine bir başka kişiyi askere gönderiyordu. Bedel verilecek kişinin 25- 30 yaşlarında, bulaşıcı hastalığı olmaması, ruhsal durumunun askerlik yapmaya elverişli olması, yüz kızartıcı bir suç işlememesi, çevresinde kötü tanınan biri olmaması gerekiyordu".

5 ay eğitim görüyorlardı

"Beyaz köleler bedel olarak verilebilirken, siyahi köleler bedel olarak kabul edilmiyordu". Yrd. Doç. Dr. Güneş, 1870 yılından itibaren ise bedelli askerliğin ’Bedel-i Nakdi’ adıyla para karşılığı da yapılmaya başlandığını kaydederek şunları anlattı: "1886’da yapılan değişiklikle sadece parasal usulle bedelli askerlik uygulamasına devam edildi. Sonraki yıllarda bedelli uygulamasından yararlanacaklara 50 Osmanlı altını verme zorunluluğu getirildi. Ayrıca memleketlerine en yakın askeri birlikte 5 ay süreyle eğitim görüyordu. 1911’de ise belirlenen rakam yüksek bulununca, bedel 30 Osmanlı altınına kadar düşürüldü".

Haber: Gazete Vatan

5 Aralık 2011 Pazartesi

Osmanlı Ermenilerine Ne Oldu?

Timaş Yayınları'nın Tarih Editörü sayın Adem Koçal tarafından bana gönderilen bu kitabı henüz okumaya başlamadım. Ancak o kadar merak ediyorum ki bir an evvel sizleri de kitabın önemi hakkında bilgilendirmek istedim. Sadece tanıtım yazısını okumanız bile, sizi kitabı almaya yönlendirecektir. Özellikle Ermeni Meselesi'ne daha gerçekçi ve daha net bakabilmek için bu kitap tüm tarih severlerin yanı başında olmalı.

***

Ermeni meselesi konusunda şimdiye kadar yazılmış en tarafsız, gerçekleri olduğu gibi aksettiren önemli bir kitap ama Batı’da bu kitaptan kimse söz etmiyor.”
Kemal H. Karpat

Osmanlı Ermenilerine ne oldu? sorusu etrafındaki tartışmaların bundan böyle Lewy'nin kitabını dikkate almaksızın sürdürülebileceğini sanmıyorum. Umarım kitabı da en kısa zamanda Türkçeye çevrilir ve ilgilenen herkesin yararlanması mümkün olur.”
Şahin Alpay

"Bu tarihî olayı titizlik ve nesnellikle yeniden ele alan bu çalışma, sevindirici bir katkıdır. Lewy'nin kitabının, Ortadoğu tarihi ve siyaseti konusunda çalışan öğrenciler için okunması zorunlu bir eser sayılmaya başlaması kuvvetle muhtemeldir."
Insight Turkey

"Nihayet, 1915-1916’da Doğu Anadolu’daki Ermeni nüfusun tehcir edilmesi ile ilgili, her iki tarafın raporlarını inceleyen, dikkatli bir biçimde dengelenmiş, dürüst ve adil bir çalışma yapıldı."
Middle East Policy

Yayınlandığı günden beri Ermeni meselesi üzerine en çok tartışılan kitaplardan biri haline gelen Lewy'nin kitabı şimdiye dek yayınlanan eserlerden birçok açıdan farklı. Öncelikle 1915 ve öncesinde yaşananları kronolojik olarak ele alan yazar iki tarafı da tarafsız bir hakem gibi eleştirmekte, tarafların ileri sürdükleri kaynakları bir dedektif titizliğiyle incelemekte ve bunu yaparken her iki tarafın da duygusal deneyimlerine saygıyla yaklaşmakta. Lewy, Almanya, ABD ve İngiltere gibi devletlerine resmî arşivlerinde ve çeşitli yayınlar üzerinde yaptığı kapsamlı araştırmalardan elde ettiği bulguları bir araya getirerek 1915-16 yıllarına yeni bir bakış açısıyla yaklaşmakta. Kitapta soykırım iddialarına temel oluşturan belgeleri masaya yatıran Lewy, yaşananların önceden planlandığı iddialarını çürütürken, ölümlerin, dönemin şartları ve savaş ortamının yokluğu içerisinde gerçekleştiğini kanıtlarıyla ortaya koyuyor.

Ermeni meselesiyle ilgili akılda kalan birçok sorunun cevabının bulunabileceği eser, Osmanlı İmparatorluğu'nda neler yaşandığını merak eden okurlar için çok yönlü bir araştırma.

İncelemek ve satın almak için: Timaş Yayınları