29 Aralık 2012

Mehmed Âkif ve cenazesi

“Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince
Günler şu heyulâyı da er geç silecektir
Rahmetle anılmak ebediyet budur amma
Sessiz yaşadım kim beni nerden bilecektir?
"
 

Mehmed Âkif
’in cenaze törenine bir hukuk fakültesi öğrencisi iken katılan Prof. Dr. Sulhi Dönmezer, 5 Ocak 1987 tarihli Tercüman gazetesindeki "Akif’in Cenaze Töreni" başlıklı yazısında o günü şöyle anlatıyor:

"...O zamanların ülkemizde egemen tek partinin otoriter düzeni içinde kimse idare ile çelişkiye düşmek istemediği için basında Mehmet Akif’in yurda dönüşü ve hastalığının seyri hakkında pek fazla haber yayınlanmazdı... Bizler alana geldiğimizde, namaz saatinin yaklaşmış bulunmasına rağmen bir tabuta rastlamadık, hep birlikte bekliyoruz. Birden lokantanın ön kısmını bir cenaze otomobilinin geldiğini gördük, iki kişi üzerine örtü dahi konmamış bir tabutu indirdiler. Yoksul bir fakirin cenazesinin getirildiğini düşünerek bir kısım arkadaşlar yardıma teşebbüs ettiler. Fakat tabutun Mehmet Akife ait bulunduğu anlaşılınca bir anda yüzler genç ağlamaya başladı... Gençler hemen Emin Efendi Lokantasının bayrağını alarak tabutun üstüne örttüler. Sonra merhumun bir kısım arkadaşları gelmeye başladı ama ne vali, ne belediye reisi ve ne de tek partinin zimamdarlarından hiç kimse ortalarda yoktu."

İngilizler ve menfaatleri

1. Dünya Savaşı'nda İngilizler adına savaşan Hintli Müslüman askerler, işgal sonrası Kubbet-üs-Sahra'da nöbet tutarken. Müslüman, Müslüman'a karşı. Bu fotoğrafı görünce, İzmir'de yaşlı bir sahaftan duyduğum şu söz bir kez daha zihnimde tekrarlandı:

"İngilizlerin dostu ve düşmanı yoktur. İngilizlerin menfaatleri vardır."

27 Aralık 2012

Avnî: "Yokdurur zulme rızâmuz."

Paolo Veronese'nin (1528-1588) yaptığı II.Mehmed portresi.
Topkapı Sarayı Müzesi'nde yer alıyor.

Yokdurur zulme rızâmuz, adle biz mâillerüz,
Gözlerüz Hakk'un rızâsun, emrine kâillerüz.

Avnî (Fâtih Sultan Mehmed)

*Biz adalet isteyen kimseleriz, zulme rızamız yoktur,
Allah'ın emirlerine tabi olduğumuzdan rızasını bekleriz.

26 Aralık 2012

Beyoğlu'nu kuran sultan: Beyazıt-ı Veli Han


Vefatının 500. yıldönümünde II. Bayezid Han

II. Bayezid’ın vefatının 500. yılı münasebetiyle Topkapı Sarayı Müzesi’nde padişahın özel eşyalarını da içeren bir sergi açıldı. 28 Ocak 2013’e kadar sürecek olan sergi sadece Topkapı Sarayı Müzesi envanterlerinde kayıtlı bulunan eserlerden, müze uzmanlarınca yapılan bir değerlendirme sonucu oluşturuldu. Beyoğlu Belediyesi’nin ev sahipliğinde, Galatasaray Üniversitesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Topkapı Sarayı Müzesi ve Kültür Kenti Vakfı işbirliğiyle düzenlenen "Beyoğlu’nu Kuran Sultan II. Bayezid Han Sempozyumu” kapsamında açılan sergi, “Vefatının 500. Yıldönümünde II. Beyazıd Han” adını taşıyor. Sergi Topkapı Sarayı Kutsal Emanetler Dairesi Has Oda’da ziyaretçilerini bekliyor.
Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Doç. Dr. Haluk Dursun: "Halk tarafından “Veli” derecesine yükseltilen bir padişahtı. 1481’den 1512’ye 31 yıl tahtta kalmasına rağmen, ne yazık ki babası Fatih Sultan Mehmed'in ve oğlu Sultan Selim Hân-ı Evvel’in büyüklüğü, şöhreti, şânı karşısında gölgede kalmış, tabiri yerinde ise kıymeti yeterince bilinememiş bir padişahtır."

Detaylı bilgi: Beyoğlu Belediyesi

25 Aralık 2012

Tarihi yorumlamak

Dün gece Mehmet Barlas ve İlber Ortaylı'nın yürüttüğü, NTV'de yayınlanan "Her Zaman"da konuk Murat Bardakçı idi. Bu kez tarihi yorumlamak üzerine konuşuldu. Fevkalade faydalı bir programdı. Aldığım notları paylaşıyorum.

- İlber Ortaylı: Tarihçinin ilimliği, malzemenin değerlendirmesindedir. Yani nümizmatik malzemenin, yazılı vesikanın, yazısız vesikanın. Onun değerlendirmesindedir. İlimliği oradadır. Orada yanlışlık, hata yapma, saptırma, yalancılık, atlama, patlama yapılamaz.

- İlber OrtaylıII.Abdülhamid iyi mi kötü mü, karar vermeye gerek var mı? Lazım mı? Tasviri yaparsın. Şu şu şudur, şunu şunu yaptı, şöyle şöyle bir durum var, şunu şunu yaptı diye her ânını yazacaksınız. Yoksa kasaba kahvesine döneriz.

- Murat Bardakçı: Sultan Hamid, Türkiye'de bir ideolojik semboldür. Hem lehte hem aleyhte. Dolayısıyla maalesef bir pazarlama metahı haline getirilmiştir. Sultan Hamid'den para kazananlar vardır. Yani Sultan Hamid reklamı yaparak, bu memlekette seneler boyu para kazanan insanlar vardır. Bu kişilerin olduğu yerde antitezinin çıkması da normaldir. Siz sadece "ulu hakan" olarak yorumlarsanız, hiçbir hatasını dile getirmezseniz, karşı tarafa da "hayır böyle değildi" deme hakkını verirsiniz. Bir ekmek parası vasıtası olarak kabul edildiği sürece, Sultan Hamid üzerinde doğru dürüst, tarafsız hiçbir şey yapılamaz.

- Mehmet Barlas: Cenaze namazını anlatırlar. İmam sorar cemaate "nasıl bilirdiniz?" diye. İttihatçılar da iyi bilirdik deyince Talat Paşa "niye devirdik?" diyor.

- Murat Bardakçı: 31 Mart hadisesinden sonra Alatini Köşkü'ne gittiği vakit, gazetelere bakarsanız devamlı hükümet ilanları çıktığını görürsünüz. Hakan-ı Sabık'tan şikayetçi olan şu mahkemeye başvursun, dava açılacak, yargılanacak diyorlar. Tek bir başvuru olmamıştır. Nutuk'ta da ismi geçmez. Mustafa Kemal Paşa'nın hücum etmediği tek padişahtır.

- Mehmet Barlas: Abdülhamid'e Yıldız Sarayı'nda bombalı suikast yapıyor Taşnaklar. Tevfik Fikret de "Bir Lahza-i Teahhür" diye şiir yazıyor, yazık oldu nasıl kaçırdınız, öldürmediniz diye. Bu siyasi ortamı bugüne aktardığınızda korkunç bir şey.

- İlber Ortaylı: Bırak bu liberalizm falan değil. O devirde yoktu bu, bugün de yok. Bugün bile siz ne fikirde olursanız olun, istemediğiniz sevmediğiniz bir devlet büyüğüne böyle bir suikast, bomba, masum insanların ortasında yapılırsa yani maşallah ah zavallı Lahza-i Teahhür diyebilir misiniz? Saatli bomba geç patladı erken patladı falan neyse. Şairin bile bu kadar şaşkın olduğu bir memlekette dışarıda azmış artık komitalar. Azgın bunlar. Bırakın Abdülhamid'i falan zavallı Avusturya İmparatoriçesini temizlediler.

- Murat Bardakçı: Reşad Ekrem en kıytırık, hiç bahsi geçmeyen bir tarih kitabından, kronikten, el yazmasından bir cümle alıyor, 300 sayfa haline getiriyor ama genişletiyor, halka indiriyor ama doğru yazdığı. Şimdi yazılan romanlar öyle değil. Şimdiki romanlar inanılmaz bir şey.

- İlber Ortaylı: Tarih olmak zorunda değil diyor ama sen tarih bilmek zorundasın. Palavralarla gidemezsin. Senaryo yazıyor, roman yazıyor, tarih bilgisiyle ve hatta tortusuyla hiçbir şekilde alakası yok.

- Murat Bardakçı: Tek parti döneminde Avrupa haritasına baktığınızda İngiltere hariç, öyle iki partiye falan yer yoktur. Olmaz. Dünya öyle, Avrupa öyle.

İlber Ortaylı: Türkiye İtalyan doluydu. Siz bütün bu Beyoğlu'nu falan kim yaptı zannediyorsunuz yani bu İzmirleri falan bu binaları. Burası İtalyan doluydu. Bu Garibaldi buraya uğradı zaman bir gemici olarak, Societa Operaia'i kurdu ilk iş, cemiyetini kurdu. İtalyanlar günlerini orada geçirirlerdi Beyoğlu'nda falan, duruyor hala.

İlber Ortaylı: Bizim münevverler bir de pek severler dışarıyı taklit etmeyi. Namık Kemal'in yazdıkları, düşündükleri çok açık bir şekilde ortada. Şinasi'nin dünyadan haberi yok. Şinasi Paris'te yalnız yaşamış bir adamdır bu çok açıktır. Şinasi'nin gündelik programı bellidir Paris'te. Herhangi bir Rus, herhangi bir Macar, herhangi bir Yahudi devrimcisi veya muhalifi gibi o zamanın Fransa'sının kopmayacağını bilen, yalnız başına yaşayan, kütüphaneye de öylesine giden bir adamdır.

- Murat Bardakçı:
Onlar ne yapmak istediklerini, vaziyetin ne olduğunu biliyorlar mıydı? Bahattin Şakir ile İsmail Canbolat'la yapılmış bir röportaj var, sürgündeyken bunlar. Gazeteci soruyor, "Kanun-i Esasi'yi ne kadar, ne derece uygulamak istiyordunuz?" diyor. "Biz onu okumadık" diyorlar. "Nasıl okumadınız diyor" adam. Valla hiç okumadık ama güzel bir şey olduğunu söylediler, biz onun için ihtilal yaptık diyorlar ama okumadık diyorlar.

- Mehmet Barlas: Şimdi yalnız bir de bir şey var insafsız olmayalım. Mesela 1914 yılında Maliyeci Cavit Bey'in yazdığı iktisat kitabını okudum. Yani bugün o kitabı al, yani bugün de o kitap anlam taşıyor.

- İlber Ortaylı: O çok değişik bir adamdır. Yani iktisat kitabını boş bırakın siz, ortada hala onun barem kanununu kullanıyoruz, hala onun bütçe kanunu tepede.

- Murat Bardakçı: Yalnız bunların sürgünde birbirlerine yazdığı bende yüzlerce mektup var. Savaşı kaybettiklerini bilmiyorlar, şunu mu yapsak bunu mu yapsak, bitmişsiniz artık. Bunu fark etmiyorlar bir de o var. Mesleki tarafı ayrı.

NTV, Her Zaman, 24.12.2012.

23 Aralık 2012

II. Murad'ın Türkçe'ye ve Türk kültürüne büyük hizmetleri olduğu söylenmektedir. Bu doğru mudur?

Bütün Osmanlı Padişahları gibi, özellikle II. Murad da, Türkçenin gelişmesi için gayret sarfetmiş bir devlet adamıdır. Mercümek Ahmed'in Kabusnâme tercümesi, II. Murad'ın "Bir kişi Türkçe'ye tercüme etmiş, ancak açık değil. Bir kişi olsa da bu kitabı açık tercüme etse" sözü üzerine yapılmıştır ve dili bugünkü Türkçeden daha arıdır. Bu arada Yazıcızâde Ali Efendi'nin Tevârih-i Âl-i Selçuk adlı tarihi, Yazıcızâde Mehmed Efendi'nin Muhammediyye'si ve Ahmed-i Bîcan'ın Envâr'ül-Âşıkîn adlı eserleri II. Murad'ın teşvikleriyle ortaya çıkmış eserlerdir. Kur'ân'ın ilk Türkçe tercümeleri de bu dönemde ciddi olarak başlamıştır. Osmanlı Devleti'nin 700. yılında bazı devlet adamlarımızın "Osmanlı Devleti zamanında Kur'ân'ın Türkçeye tercüme edilmediği gibi, Kur'ân dağıtılması yasaktı" şeklinde bir cümle sarfetmesi, bu eserin kaleme alınmasının lüzumunu da teyid etmektedir.

Prof. Dr. Ahmed Akgündüz
(Bilinmeyen Osmanlı, OSAV Yayınları,
Ağustos 1999, İstanbul, sf. 70-71.)

Fetret Devri ne demektir?

Yıldırım Bayezid'i Timur'un elinde esir gösteren bir resim.
Osmanlı Devleti'nin 1402'deki Ankara mağlubiyetinden sonra dağılması ile başlayan, Yıldırım'ın çocukları arasındaki saltanat mücadelesi ile devam eden ve 1413 yılında I. Mehmed Çelebi'nin tartışmasız tek sultan olarak kabul edilmesiyle sona eren verimsiz ve uğursuz ara döneme denmektedir. 11 yıl sürmüştür.

Yıldırım Bâyezid'in vefatından sonra hayatta olan çocukları yaş sırasıyla şunlardır: Süleyman Şah (1375-1410), İsa Çelebi (1378-1405), Mustafa Çelebi (Düzmece Mustafa diye bilinir, 1380-1422), I. Mehmed Çelebi (1382-1421), Musa Çelebi (1388-1413) ve Şehzâde Kasım (1397-1417).

Prof. Dr. Ahmed Akgündüz
(Bilinmeyen Osmanlı, OSAV Yayınları,
Ağustos 1999, İstanbul, sf. 62.)

Yavuz'un pala bıyıklarının Hz. Peygamber'in sünnetine uymadığı söylenmektedir. Doğrusu nedir?

İslâm Hukuku'nda, Hz. Peygamber'in "Bıyıkları kısaltınız, sakalları da bırakınız" manasını ifade eden hadisi sebebiyle, bıyıkların kısaltılması sünnettir. Ancak bunun tek istisnası, düşmana heybetli görünmek için, gazilerin bıyıklarını uzatmasının caiz görülmesidir. Nitekim Ebüssuud Efendi de bir fetvâsında bu hakikati dile getirmiştir:

"Sûfiler bıyıkları dibinden kırkmak sünnetdir deyü i'tikad eyleseler, şer'an mezbûrlara nesne lâzım olur mı? El Cevâb: İftirâdan ictinâb etmek lâzımdır. Mesnûn olan kaş mikdârı kalınca almaktır. Ol dahi gazilerden gayrıyadır. Gâziler uzatmak mendûbdur; adüvve (düşmana) heybetli görünmek içün."

İşte gerçek bir gâzi olan Yavuz'un pala bıyıklarının hikmeti ve şer'î dayanağı budur.

Prof. Dr. Ahmed Akgündüz
(Bilinmeyen Osmanlı, OSAV Yayınları,
Ağustos 1999, İstanbul, sf. 149.)

Araplarla Türkler arasında karşılıklı nefret tohumlarının atılmasına sebep olan olaylar nelerdir?

Birinci sebep, İslâm kardeşliği ve hususan hilafet müessesesinden menfaati zedelenen İngiltere ve Fransa gibi Avrupalı devletlerdir. Bunlar Lawrance gibi iki Müslüman millet arasına soktukları ajanlarla, bu iki milleti birbirine düşman etmişlerdir. Bunu artık aklı başında olan Araplar da Türkler de kabul etmektedirler. Bugün komunizm kadar tehlikeli bir düşmanımız da Müslüman Arap kardeşlerimizle aramızdaki soğukluktur.

İkinci sebep, Türk milletinin içinde bulunan Avrupa kaselisleridir ki, Türk milletini İslâmiyetten uzaklaştırmanın önemli bir faktörü olarak, onları Kur'ân dili Arapça'dan ve Müslüman Arap milletinden koparmayı görmüşlerdir.

Üçüncü sebep, Arap aleminde Batılıların teşvikiyle ve özellikle Hıristiyan Arapların tahrikiyle oluşan Türk düşmanlığıdır. Bu düşmanlık ders kitaplarına kadar inmiştir. Suriye'nin Hatay'ı hala kendi sınırları içinde göstermesi; Suudi Hükümetinin Mekke ve Medine'deki Osmanlı izlerini silmeye çalışması ve bütün Arap tarihlerinde Osmanlı Devleti'nden sömürgeci ve zâlim devlet diye bahsedilmesi bunun en acı misâlidir.

Beşinci sebep, I.Cihan Harbi sırasında, Arapların İngiliz ve Fransızların tahrikiyle başlattığı isyanlar ve bunlara karşı tamamen Türkçü olan Cemal Paşa ve benzerlerinin uyguladığı yanlış politikalardır. Bu olayların başında Arab İhtilâli ile Âliye Divan-ı Harb-i Örfi olayı gelmektedir.

Prof. Dr. Ahmed Akgündüz
(Bilinmeyen Osmanlı, OSAV Yayınları,
Ağustos 1999, İstanbul, sf. 296.)

21 Aralık 2012

E. M. Cioran'dan: Batı

Emil Michel Cioran, 1911-1995,
Deneme yazarı, filozof.
- Batı boş yere geçmişe lâyık bir can çekişme biçimi arıyor.

- Bugünün her vatandaşının içinde müstakbel bir evsiz barksız yabancı yatmaktadır.

- Bin yıllık savaşlar Batı'yı sağlamlaştırdı; yüz yıllık "psikoloji" ise can havline kaptırdı.

- Almanlar ve İspanyollar kendilerini izah ederken bir kulak verin; kulağınızda hep aynı nakaratı çınlatacaklardır: trajik, trajik... Uğradıkları musibetleri veya duraklamalarını size anlatma tarzları, uç verme biçimleridir bu... Balkanlar'a doğru dönün; yerli yersiz şunu işitirsiniz: kader, kader... Kökenlerine çok yakın olan halkların, etkisiz hüzünlerini kamufle etme yolu. Mağara adamlarının ketumiyeti...

- Fransızlar'la görüşe görüşe insan nazik bir şekilde mutsuz olmayı öğrenir.

- Napolyon Almanya'yı Marsilyalılar'la işgal etmiş olsaydı, dünya çehresi bambaşka olurdu.

- Batı mı? Yarını olmayan bir mümkün.

- Batı'yı seyreyleyin: bilgi, şerefsizlik ve uyuşuklukla dolup taşıyor. Haçlılar, şövalyeler, korsanlar meğer buna varmak içinmiş, bir görev yerine getirildiğinde kapılınan alıklığa... Roma, lejyonlarını geri çektiğinde, Tarih'ten ve alacakaranlık derslerinden habersizdi. Bizim durumumuz hiç öyle değil. Tepemize ne karanlık bir Mesih inecek!

- Dalgınlıkla veya acemilikle, kim insanlığı ilerleyişi içinde birazcık durdurursa onun velinimeti olur.

E. M. Cioran
(Burukluk, Metis Yayınları, 3.basım: Mart 2011
Çev. Haldun Bayrı, sf. 38,39,40,43,44.)

20 Aralık 2012

1979-1989'dan: 100 TL

100 TL'de (1979-1989) Ankara Kalesi, Mehmet Âkif Ersoy'un portresi, müze haline getirilen Ankara'daki evi ve İstiklâl Marşının ilk iki dörtlüğü.

1962'den: İstanbul

1971'den: İstanbul, Tophane

08 Aralık 2012

Fatih'in ölümü: Venedik, Roma ve Rodos

Giovanni Mocenigo
Karamani Mehmet Paşa, Sultan'ın ölümünü umutsuzca saklamaya çalışsa da, haber kısa zamanda Venedik'in İstanbul'daki elçisi Nicolo Coco'ya ulaştı. Coco'nun, Düka Giovanni Mocenigo'ya yazdığı ve bir Venedik kadırgasının kaptanıyla yolladığı mektup Venedik'e 29 Mayıs'ta vardı: Konstantinopolis'in düşüşünden tam yirmi sekiz yıl sonra.

Kaptan, Ducale Sarayı'na gidince, Düka'nın Signoria'da toplantıda olduğunu söylediler, ama o toplantı salonuna dalıp haykırdı: "Grande Aquila e morte!" (Büyük Kartal öldü!). Mektubu okuyan Düka, San Marco çan kulesindeki maragona'nın (Venedik halkına saat başlarını, bir dükanın ölümünü, bir de düşman filosunun göründüğünü duyuran) büyük çanın çalınmasını emretti. O gün marangona ilk kez iyi bir haber veriyordu; az sonra bütün Venedik olağanüstü bir coşkuyla, Büyük Türk'ün ölümünü kutlama girişti. Düka'nın Roma'ya yolladığı ulaktan haberi öğrenen Papa, Tiber kıyısındaki muhteşem papalık şatosu Castel Sant Angelo'nun toplarını ateşletti. Kilise çanları halka müjdeyi vermek için bir ağızdan çalıyordu; Papa, kardinallerini ve bütün elçileri peşine takıp törenle Santa Maria del Popolo kilisesine yollandı. Gece olunca Roma, göz kamaştırıcı bir havai fişek gösterisiyle aydınlandı; kentin her yanında şenlik ateşleri yakıldı, şükran ayinleri düzenlendi; kutlamalar tam üç gün sürdü. Büyük Türk'ün dünyadan göçtüğü haberi yayıldıkça, aynı sahne bütün İtalya'da ve Kuzey Avrupa'da da yinelendi. Venedikli tarihçi Giovanni Sagredo, iki yüzyıl sonra şu yorumda bulunuyor: "Ölümün bu ateşli, hırslı, yenilmez barbarı nihayet durdurmuş olması, hem İtalya hem de bütün Hıristiyan dünyası için büyük bir şanstı."

Pierre d'Aubusson
Ama Mehmet'in ölüm haberi, hiçbir yerde Rodos'taki kadar büyük bir sevinçle karşılanmadı. 31 Mayıs'ta, saray kâtibi ve yardımcı şansölye Guillaume Caoursin, sağ kalabilen şövalyelerle Büyük Üstat Pierre d'Aubusson'dan oluşan bir topluluğun karşısında "De Morte Magni Turchi" (Büyük Türk'ün Ölümü) başlıklı bir söylev verdi. Caoursini "ikinci Lucifer, ikinci Muhammed, ikinci İsa düşmanı" dediği Mehmet'in ölümünden duyduğu mutluluğu, coşkuyu dile getirirken, doğanın da afetlerle, sıradışı olaylarla Büyük Türk'ün ölümünü dünyaya ilan ettiğini öne sürüyordu:

"Son nefesini vermek üzereyken, Asya, Rodos ve civar adalarda depremler meydana geldi; bunlardan özellikle iki tanesi öyle şiddetli, öyle korkunçtu ki, pek çok şatoyu, kaleyi ve sarayı yerle bir etti."

Caoursin'e göre bunlar, eşi görülmedik, canavarca suçlar işleyen birinin kokuşmuş cesedini kabul etmek istemeyen toprağın verdiği yıkıcı tepkilerdi
: "(Cesedin) saçtığı koku öyle güçlü, toprağın derinliklerindeki öfke infilakları öyle müthişti ki, yeryüzünü tam yedi kez amansız sarsıntılarıyla salladı ve denizin kabarıp taşmasına neden oldu."

John Freely
(Cem Sultan, Rönesans Avrupa'sında Tutsak Bir Şehzade,
Everest Yayınları, Eylül 2012, sf.28-29.)

Yüz Yıl Önce: Havadis

Hem arşive hem de tarihe meraklıysanız, 100 yıl önceki haberlerin sergilendiği "Yüz Yıl Önce: Havadis" sergisini mutlaka gidip görünüz. Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi'ndeki sergi, 31 Ocak 2013'e kadar açık olacak. Sergide; Tanin, Takvim-i Vekâyi, Eşek, Kadın, Sırat-ı Müstakim, Sabah Gazetesi, Resimli Kitap, Tazminat, Şehbâl, Hikmet, Vazife, Karagöz, Cem (Djem), Tasvîr-i Efkâr, Serbestî Gazetesi, Servet-i Fünûn, Alemdar, Tercümân-ı Hakikat gibi gazeteleri ve dergileri görebilir,  ve dönemin Osmanlı'sının zaaflarını, aydın portrelerini yakından tanıyabilirsiniz.

Sergide ayrıca 1912 yılının gazeteciliğini anlatan birçok belge de yer alıyor. Hem fotoğraflarla, hem belgelerle hem de video sunumuyla zengin olan bu sergi için İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ni tebrik ediyorum.

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

07 Aralık 2012

Cornelis de Bruijn'den:
Osmanlı'da hayır ve hasenat

Osmanlıların hayır ve hasenata çok düşkün olduklarını ve hatta Hıristiyanlardan çok fazla hayrat vücuda getirdiklerini inkara imkan yoktur. Türkiye'de pek az dilenciye tesadüf edilmesinin başlıca sebeplerinden biri de işte budur. Hastanelerin, köprülerin, yol boyundaki kervansaraylarla su bentlerinin, çeşmelerle sebillerin ve bunun gibi diğer bir takım faydalı tesisatın büyük bir kısmı bazı dindar Türklerin şefkat ve insaniyetleri sayesinde vücuda gelmiştir. Bu hayrat sahipleri o hayırlı eserlerini ya kendi hayatlarında yaptırmışlardır veyahut ölmeden evvel vasiyetnamelerine inşaat masraflarının karşılıklarını göstermişlerdir. Bu halin en şayan-ı takdir tarafı hayır sahiplerinin böyle bir fazileti hiçbir din farkı gözetmeyerek göstermiş olmalarıdır. İşte bundan dolayı Müslümanlar kadar Hıristanyalarla Yahudiler de o hayratlardan istifade etmektedirler.

Cornelis de Bruijn
Hollandalı sanatkar ve seyyah

Kaynak: Yedikıta Dergisi, Aralık 2012, sf.80.

Sinan Bin Abdülmennan: Bir Dünya Mimarının Hayat Hikâyesi, Eserleri ve Ötesi

Bu kitap, yüzlerce değil binlerce defa yazılmış bir konuyu ele alırken, Osmanlı mimarisini bu kez Sinan'ın kişilik ekseni çevresinde yoğunlaştırmaktadır. Büyük ustanın adı etrafında örülen öykünün, sadece kitap sayfalarında okunabilecek bir şey olmadığını, yapı taşlarına dokunabildiğimiz ölçüde onunla yoğun bir bağlantıya geçebileceğimizi anlatmaktadır.

Kitap yedi bölümden oluşmaktadır: Sinan Kaynağı, Yüzyıldan Artık Bir Ömür Sürdü,Sosyolojik Mimari, Mekan Algısı, Yapı Sanatının Süreçleri, Dünya Durdukça, Sinan Çağı Bibliyografyası.

Yazar: Selçuk Mülayim
Sayfa: 273
Detaylı bilgi için: İSAM

05 Aralık 2012

Dücane Cündioğlu'dan yeni kitap: Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e Din ve Siyaset

Biz ezan'ın Türkçe okunması aleyhinde değiliz.

Fakat bunun lüzumsuz bir külfet, faydasız bir teşebbüs olduğuna inanıyoruz. Çünkü Türk'ün bildiği ve benimsediği Ezan-ı Muhammedi Arapça değil, fakat İslâmca'dır ve îslâmca olduğu için hem Arapça'dır, hem Türkçe'dir, hem Acemce'dir; hatta hem Hintçe'dir, hem Çince'dir.

O, bir müşterek dildir ki bu camiaya bağlı olanların hepsi anlarlar, kelimelerini belki akılları kavrayamaz, fakat ruhları kelimelerin içyüzlerini kavrar.

Allahu Ekber Arapça değil, İslâmca'dır ve İslamcı olduğu için Türkçe'dir.

Ömer Rıza Doğrul
7 Kasım 1947

Yazar: Dücane Cündioğlu
Sayfa: 180
Detaylı bilgi ve satın almak için: Kapı Yayınları

03 Aralık 2012

Tarih dergilerinde Aralık 2012




Doğu ile Batı Arasında Osmanlı Kenti:
Halep, İzmir ve İstanbul

"Osmanlı kenti" diye bir olgudan söz etmek mümkün müydü?

Osmanlı tarihi alanının üç değerli ismi, Edhem Eldem, Daniel Goffmann ve Bruce Masters'ın peşine düştükleri bu soru elinizdeki kitabın yola çıkış noktasını oluşturuyor. Osmanlı kentlerinin genel anlamda başka kentlerle benzerliklerinin yanı sıra, her birine kendi kişiliğini kazandıran tarihsel bağlamları da vurgulayan bu ortak çalışma, açık veya örtük şarkiyatçı varsayımları çürüten yaklaşımıyla dikkat çekiyor.

Halep, İzmir ve İstanbul'un esas olarak 17. ve 18. Yüzyıllardaki durumunu mercek altına alan kitap, hem yazarların Osmanlı kent çalışmalarında "normalleştirilmiş" bir senteze ulaşma yönündeki ortak çabası, hem de çizilen bütünsel resmin içine serpiştirdikleri "deneysel tarih" tadında öyküleme girişimleriyle zevkle okunan bir başvuru kaynağı haline geliyor.

(Tanıtım bülteninden)

Yazarlar: Bruce Masters, Daniel Goffman, Edhem Eldem
Çeviren: Servet Yalçın
Sayfa: 324
Detaylı bilgi ve satın almak içinTürkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Şehzade Ali Vâsıb Efendi:
Bir Şehzadenin Hâtırâtı

Vatan ve Menfada Gördüklerim ve İşittiklerim

Osmanlı şehzadesi Ali Vasıb Efendi'nin yarım yüzyılı kapsayan ve sürgündeki Osmanlı hanedanı üyelerinin yaşamlarına ışık tutan anılarıdır. Kitabın önemli bir özelliği, yazarının, vatanında saltanat dönemi ve sonra sorgün hatıralarını yazan tek şehzade olmasıdı.

1903'te doğan Ali Vasıb Efendi saltanatın kaldırılıp hanedan üyelerinin 1924'te sürgüne gönderilmeleri üzerine, ailesiyle birlikte yurtdışına çıktı. 10 yıl kadar Fransa'da yaşadı, orada V.Mehmed Reşad'ın torunu Emine Mukbile Sultan'la evlendi. Aile 1935'te İskenderiye'ye taşındı, 1940'ta tek çocukları Osman doğdu...

(Tanıtım bülteninden)

Yazar: Ali Vâsıb Efendi
Hazırlayan: Osman Osmanoğlu
Sayfa: 534
YKY'de 3. Baskı: Kasım 2012
Detaylı bilgi ve satın almak için: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık

02 Aralık 2012

Kanuni'nin 10 yıl süren 13 seferi

(Hünername'de yer alan ve I. Süleyman'ın Boğdan üzerine yaptığı seferi gösteren minyatür.)

Erhan Afyoncu
'nun bugünkü yazısı oldukça önemli. Osmanlı'da ordunun başında en fazla sefere çıkan padişah; Fatih Sultan Mehmed. Sonra ise I.Süleyman (Kanuni) geliyor. Kanuni'nin 46 yıllık saltanatında 13 seferi var. Hepsini detaylıca okumak için tıklayınız.

"Bu dizinin tarihi gerçekle ilgisi yok."

"Dizideki sanatçıların hakkını teslim etmek lazım. Türk tekstil sanayi en iyi örnekleriyle ortada. Bizim Topkapı Sarayı da hoş bir mekân. Yani, sanatçılar, kumaş ve Topkapı dekoru Osmanlı’dan bir hava getiriyor. Ama bu dizinin tarihi gerçekle ilgisi yok. Filozofun dediği gibi “Bilgisiz insanların fantezisi eyleme geçmiş bir cehalettir."

İlber Ortaylı
(Milliyet, 02.12.2012)

29 Kasım 2012

"Tarih, büyük laf..."

Gizlenen Tarihimiz ismi her ne kadar iddialı olsa da, 4 yıl önce karar verirken bu isme yakışacak paylaşımlar yapmayı istemiştim. Şimdi bakıyorum, fakir blogumda 1100'den fazla yazı birikmiş, 1 milyondan fazla ziyarete ulaşılmış. Takdir de, tenkit de hep seviyeli olmuş. Bu yolculukta bazen yazarlığıyla katkı sağlayan, bazen de önerileriyle ufkumu açan dostlarım oldu, olmaya da devam edecektir. Önce onlara sonra da siz kıymetli blog okuyucularına, gösterdiğiniz bu lütuf sebebiyle teşekkür ederim. Hiçbir kurum vb. ile doğrudan ilişkisi olmayan Gizlenen Tarihimiz, "kendi bildiği" yolda ama doğru bildiği şekilde ilerlemeye devam edecektir. Elbette sizlerin katkıları ve varlığıyla.

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

İbn Battuta'nın dilinden Orhan Gâzi

(İbn Battuta'nın temsili portresi)

Bursa'nun hâkimi Osmancık oğlu İhtiyarü'd-din Sultan Orhan Beğ'dir... Bu hükümdar, Türkmen padişahlarının en ulusu olduğu kadar, toprak, asker ve varlık bakımından da onların en üstünü bulunmaktadır. Hâkimi olduğu yüz kadar kale vardır ki, çoğu zamanını bunları dolaşmakla geçirir ve her kalede bir süre kalarak durumlarını anlamak, noksanlarını tamamlamakla meşgul olur. Denildiğine göre, hiçbir şehirde, hiçbir suretle bir aydan fazla oturmaz, aralıksız olarak kâfirlerle savaşı sürdürür, onların kalelerini bir bir kuşatarak ellerinden alırdı... Ben kendisiyle bu şehirde [İznik'te] karşılaştım ve pek çok ihsanlarına nâil oldum.

İbn Battuta
(İbn Battuta Seyahatnâmesi'nden Seçmeler,
İstanbul, 1971, MEB 1000 Temel Eser dizisi, sf.45)

Kabul

Osmanlı vezir-i azamı, bir Avrupalı heyeti kabul ediyor.

28 Kasım 2012

Çin Hazineleri, Topkapı Sarayı'nda

Türkiye ve Çin arasındaki kültürel ve tarihsel farkların pekişmesi adına 2012 yılında yapılan etkinliklerden bir yenisi de Topkapı Sarayı'nda. Has Ahırlar bölümünde açılan "Çin Hazineleri Sergisi"nde Yasak Şehir Müzesi, Şanghai Müzesi ve Gin Shihuang Müzesi'nden 101 eser bulunuyor. Sergi 20 Şubat 2013 tarihine kadar sürecek.

27 Kasım 2012

Zamandışı bir eser: Selimiye Camii

Selimiye Camii'nin sarsılmaz mükemmeliyeti, onun zamandışı bir eser olmasından gelir; o nesneleri (eşyayı) saf eş zamanlılık içinde görmeye kışkırtır bizi; zaman onda sükûna kalbolmuştur; küre küp haline dönmüştür; ân mekâna serilmiştir. İşte İslâm mimarisinin ana teması budur.

Titus Burckhardt
(Art of Islam: Language and Meaning, London, 1976,
World of Islam Festival Trust, s.157)

Hilmi Yavuz, Tarihçi Kitabevi'nde

Hilmi Yavuz, Edebiyat ve Tarih konulu söyleşisiyle, 01 Aralık 2012 Cumartesi saat 15.00’da Tarihçi Kitabevi'nde. İletişim bilgileri için tıklayınız.

Hilmi Yavuz
Şiire lise yıllarında başlayan Hilmi Yavuz’un ilk şiirleri, Kabataş Erkek Lisesi Edebiyat Öğretmeni Behçet Necatigil yönetiminde çıkan "Dönüm" dergisinde yayınlandı. Gelenekçilikle çağdaş bir bakışı kaynaştıran, biçim ve özün dengelendiği, özgün, yoğun ve yetkin bir düzey sergiledi. İslam mistisizmi, özellikle de tasavvuftan damıtılmış şiirle kendine özgü bir sözcük dağarcığı ve şiir dili geliştirdi. Halen, Zaman gazetesinde kültür yazıları yazmaya ve Bilkent Üniversitesi, Türk Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaya devam etmektedir.

Çok sayıdaki eserlerinden bazıları;
Bakış Kuşu (1969), Bedreddin Üzerine Şiirler (1975), Doğu Şiirleri(1977), Hüzün ki En Çok Yakışandır Bize (1989, toplu şiirler), Gülün Ustası Yoktur (1993, toplu şiirler 1), Erguvan Şiirler (1993, toplu şiirler 2), Yolculuk şiirleri (2001), Hurufi şiirler ( 2004), Büyü'sün Yaz (2006) ; Felsefe ve Ulusal Kültür (1975), Denemeler Karşı Denemeler (1988) , İstanbul Yazıları (1991), İstanbul'u dinliyorum (1992), İnsanlar, Mekanlar, Yolculuklar (1999), Budalalığın Keşfi (2002), Kara Güneş ( 2003), Sözün Gücü ( 2003) Yüzler ve İzler ( 2006).

Aldığı Ödüllerden bazıları;
1978 Yeditepe Şiir Armağanı, 1987 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü, 2004 Şili Cumhurbaşkanlığı Şeref Madalyası (Pablo Neruda’nın 100. doğum yıldönümü dolayısıyla).

Mostar


MostarDGA Productions.

25 Kasım 2012

Devletin bekâsı

‎"17 kasım 1922. Sabah namazından sonra devletin bekâsı için dua ediliyor, birazdan Vahdeddin Efendi İngiliz zırhlısına binecek. Büyük babam son Şeyhülislam Nuri Efendi duayı yönetiyor. Bir çağ kapanıyor, bir çağ açılıyor. Sultan Vahdeddin, Şeyhülislam Mehmed Nuri Medeni Efendi ve son sadrazam Tevfik Paşa ile birlikte." 

Feza Lochner

Haydarîler ve Hülâgu

(Bir Haydarî, Nicolas de Nicolay'dan)

Belhî'nin zamanında Kalenderler Şâm'daki tep sapkın derviş grubu değildi. Kente 655/1257'de Haydariler geldi. Önü açık rahat cüppeler (feracîye) ve yüksek börkler (tartûr) giyerlerdi; sakallarını keser, bıyıklarını ise bırakırlardı. Bu âdet, söylendiğine göre, İsmaîlîlerin elinde tutsakken kendisini ele geçirenlerce sakalı traş edilen şeyhleri Haydar'ın örneğinden geliyormuş. Avniye mahallesinde onlar için bir tekke yapılmıştı.

Haydarîlerin Şâm'a geldiği aynı on yıl içinde, Haleb'in kuzeydoğusu Harrân'da bir grup Kalender görüldü. Bunlar 658/1259-60 yılında ünlü bilgin Nasîreddîn'in (ö. 672/1274) eşlik ettiği Moğol hükümdarı Hülâgu'nun huzuruna çıktılar. Hülâgu bu adamların kim olduğunu öğrenmek istiyordu. Nasîreddîn'in "[Bunlar] bu dünyanın artıklarıdır" kısa ve açık yanıtı, Kalenderlerin Hülâgu'nun buyruğuyla idam edilmeleri için yetmişti.

Ahmet T.Karamustafa
(Tanrının Kuraltanımaz Kulları, YKY,
İstanbul, Mayıs 2007, Çev: Ruşen Sezer, sf. 66)

Derviş ve "ölmeden önce ölmek"

Derviş, ölümü gönüllü olarak seçen ve "ölmeden önce ölen" bir kişiydi. Hadis (Hz.Muhammed'in sözü) olduğu söylenen mûtû kable en temûtû "ölmeden önce ölünüz" cümlesi bu tutum için peygamber onayı sağlıyordu. Yasal olarak derviş kendini ölü bir kişi konumunda görürdü. O, bu kanının kesin olarak ciddi olduğunu fiziksel olarak mezarlıklarda kalarak sık sık gösterirdi. Bundan çıkan sonuç, anlamlı bir biçimde, dervişin toplumsal ve hukukî kurallara bağlı olmadığı idi. Kurallar, açık toplumsal saygınlıklı "tüzel kişilere" uygulanırdı. Toplum sınırlarını darmadağın etmiş olarak dervişin toplumsal bir rolü yoktu.
...
Temel ileti her zaman aynıydı: derviş, toplumsal geçmişinden mutlak olarak kopmak, geleceğini de aşırı bir zühd aracılığı ile yalnızca Tanrıya bağlamak zorundaydı.

Ahmet T.Karamustafa
(Tanrının Kuraltanımaz Kulları, YKY,
İstanbul, Mayıs 2007, Çev: Ruşen Sezer, sf. 31)

Osmanlı'da İstanbul dervişleri

"Yeni Türkçe kelimeler doğru getirilmiş ise bir zenginliktir, kullanalım."

- Bu saatten sonra Latin harflerinden vazgeçmek kimse için mümkün değil. Aslında lüzum da yok. Garip uygulamalardan vazgeçiniz, yeter. Gökten yağan kar ile tüccarın kârını birbirine karıştıran şapka uygulamalarından, “meyve sebze hali” ile hükümdarın tahttan indirilmesini ifade eden “hal”i ve durumumuzu niteleyen “hâl”i birbirine karıştıracak vurguları kaldırmayın, yeter.

- Yeni Türkçe kelimeler doğru getirilmiş ise bir zenginliktir, kullanalım; bunun için Osmanlıca lügati temizlemenin hiçbir anlamı yok. Yeni harflerle de bu zengin lügati pekâlâ yazabilirsiniz. Osmanlıca lügatten bucak bucak kaçanların okumuşu cahili, bileni bilmeyenin her fırsatta İngilizce veya Fransızca kullanmaya kalkması hem de yanlış kullanması hiç gerekmiyor.

- Halil İnalcık hocanın bir röportajında da tekrarladığı üzere bir saatlik konuşmasında 30 tane yabancı kelime kullanan bakan bile var. Haydi konuşmayı anladık, yazana ne buyrulur. İngilizcenin hücumundan doğan hercümerci önleminin yolu harf devrimini tekrar sıygaya çekmek değildir; bunun imkânsızlığı bir yana yanlıştır.

- Türk milleti çalışmak ve hâline göre harcamak dururken miras bırakmadan ölen dedesi ve babasından şikâyet eden müflis ve sefil adamlar gibi oldu. Arap harfleri dediğiniz Çince değildir. Avrupa’da Alman ve Macar üniversitelerinde Türkoloji’ye başlayan gençler eski harflerle metinleri daha birinci dönemde, ilk bir ayda okuyabiliyorlar. Oralarda bunu gözledim. Moskova Üniversitesi’nde kendim öğrettim. Öğrenmeyenler bizim gençlerdir. Hatta ilgili fakültelerdekiler de buna dâhildir.

- İmam-Hatip öğrencisi Osmanlıca okuyamıyor, belki de okumuyor. Yeni kurulan sosyal bilimler liselerinden biraz ümidim var. İnşallah oradaki gelişim ve heveskâr çocukların da önü kesilmez. Türkiye halkı mecbur edilmeden Osmanlı metinlerini okumaya teşvik edilmelidir ve öğrenmelidirler.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 25.11.2012)

24 Kasım 2012

Osmanlı Esirleri Belgeseli

Sibirya yollarında yaya olarak, at arabalarıyla, trenlerle binlerce kilometrelik yolculuklarda çekilen çileler, Mısır, İsrail, Filistin ve Irak'tan Hindistan ve Burma'ya uzanan yol hikayeleri...

Yayın: NTV,
Tarih: 24 Kasım 2012
Saat: 18.10

22 Kasım 2012

Balkan Savaşı'nda Neden Bozguna Uğradık?

Bir seferberlik olsa olsa ancak bu kadar karışık ve kötü olabilirdi. - Ali İhsan Sabis

Düşman karşısında, tarihi günler yaşandığı zaman, askerî vazifenin, vatana layık şekilde yerine getirilmesi için gösterilen gayretlerin, bu kadar ağır ve kötü değerlendirildiğini görmek, vicdan sahibi olan kişiler için huzur vesilesi değildir. [...] Ağır ithamlarda bulunmak ve buna cüret göstermek kolaydır. Bunun kadar kolay olmayan bir şey varsa o da iğnelemeden hakikate hizmet etmektir. Bu satırlar, bu hizmeti yerine getirmeye yeterli olmuşsa ne âlâ! - Ali Fethi Okyar

Görüyorum ki yalan yanlış birtakım fikirler, makaleler ve eleştiriler yayımlanmaya başlandı. Bu eser de bunlardan biri olacaksa da doğru, sağlam bir karar alarak bozguna uğramamızın sebeplerini anlamak için, bu kolordunun savaşın başından sonuna kadar bütün harekâtını anlatayım da herkes şüpheden kurtulsun ve kitaptaki bu hikâyeleri okuyarak kararı kendi versin. Eleştiriyi kendi yapsın da ötekinin berikinin fikriyle geçinmesin, yanlış vadilerde dedikodu yapmasın!... İşte sizi düşünmeye, değerlendirmeye sevk etmek ve karar vermek üzere yazılan bu kitap, amacına ulaşırsa bahtiyardır, mesuttur. - Ömer Zeki Çobanoğlu

Detaylı bilgi ve satın almak için:
http://www.alfakitap.com/kitap.asp?kitapID=5366

18 Kasım 2012

Son padişahın ülkeyi terki...

Son padişah VI.Mehmed Vahddeddin, 90 yıl önce 17 Kasım 1922'de ülkeyi terk etti. Okuduklarımız bize gösteriyor ki hem ülkeyi terk etmesi isabetli bir karardı ve sonrasında cumhuriyete yönelik hiçbir olumsuz girişimde bulunmaması bir gerçekti. İlber Ortaylı bugünkü köşe yazısında kısa bir bölümü bu konuya ayırmış, okumak için tıklayınız.

Son klasik Roma imparatoru; Justinian

"Çalışkanlığıyla ün salan imparator Justinian fırtınalı ve ilginç bir hayat yaşadı. Bu ilginç İstanbullunun şehrimize bıraktığı en büyük eser, kendisinden sonra daha 1000 yıl geçilemeyecek büyük Ayasofya’dır." diyor İlber Ortaylı. Bugünkü köşe yazısında Justinian'ı kısa ve öz biçimde anlatmış hocamız, şuradan okuyoruz.

17 Kasım 2012

İstanbul Kitap Fuarı'ndan notlar

- Çocuk kitaplarına ilgi çok fazla. Kitap sevgisini erken kazandırmak kadar güzeli olamaz.

- Tarih kitaplarına ilgi gittikçe artıyor. Genci de yaşlısı da kitap ve yayınevi seçiminde çok titiz.

- Dergâh Yayınları'ndan kitap aldığınızda size hediye kitap da veriliyor. İsmi gibi sıcak, samimi.

- Türk Tarih Kurumu'na gönülden tebrikler. Tüm kitaplarında %50 indirim var, müthiş hizmet.

Fuardan döndükten sonraki o tatlı yorgunluk, kitapları inceleme ve yerleştirme telaşı... Çay bile daha güzel bu akşam.

https://twitter.com/YagizGonuler

İstanbul Kitap Fuarı yarın başlıyor

31.İstanbul Uluslararası Kitap Fuarı yarın başlıyor. 25 Kasım 2012'ye kadar sürecek fuarda yurt içinden ve yurt dışından yüzlerce yayınevi yer alacak, kitaplar indirimli fiyatlarıyla satılacak ve birçok yazarın imza günleri yapılacak. Tüm kitapseverlerin, kütüphanelerini dolduracakları ve hatta sevdiklerine de kitap alacakları güzel fuar günleri diliyor, özellikle tarih severlerin fuara ciddiyetle yaklaşmasını öneriyorum.

16 Kasım 2012

Gazze'de Osmanlı askerleri

Birinci Dünya Savaşı'nda Gazze'yi İngilizlere karşı savunan Osmanlı askerleri, 1917.

Kaynak@Adem_Kocal

12 Kasım 2012

"Her Zaman"dan notlar (12.11.2012):
II.Abdülhamid'den arda kalanlar


Programda II.Abdülhamid'den arda kalanlar konuşuldu, aldığım notlardan bazılarını paylaşıyorum.

- Hal edilen ve sürgüne gönderilen padişahın, hanımlarının elinden bile özel eşyaları alınmıştı. Yıldız Sarayı adeta yağmalanmıştır.

- Fevkalade savaştan çekinmiştir. Bu bir meziyettir.

- Dökülen bir ordu falan yoktur ama ordu iyi de değildir.

- II.Abdülhamid ile birlikte İngiliz dostluğunun yerini Alman dostluğu almıştır.

- Hilafeti çok iyi kullanan bir padişahtır.

- Okullar, demiyolları, idadiler, maliye o dönemden kalmıştır.

- Polisiye meraklısıdır.

- Batıda olanı buraya getirmeye çalışmıştır.

- Alaturkadan ziyade alafrangaya düşkündür.

- Şehzadeliğinde Mehmed Vahdeddin Efendi'yi sevmiştir.

- 31 Mart Vakası'nda orduyu, Hareket Ordusu'na kırdırmamıştır. Bu padişahların genel özelliğidir, mukadderatçılıktan dolayı boyun eğmişlerdir.

- Spor yapmıştır, veremden çok korkmuştur.

- Tarih, hukuk ve ekonomi okumuştur.

- Hazine-i Hassa konusunda Arzu Terzi'nin kitabı ve Murat Bardakçı'nın "Son Osmanlılar"ı okunabilir. Arzu Terzi'nin kitabı daha teferruatlıdır.

- Sınıflar üstü bir marangozdur. Şeriye Sicilleri arşivinde öyle bir icadı vardır ki, siciller asla tozlanmazlar. 16. yüzyıldan kalma siciller korunmuştur. Japon mühendisler bu icat karşısında parmağını ısırmıştır.

- Özel hayatı çok yoğun değildi. Gözdesi yoktu çünkü buna vakti yoktu.

- Valide Sultan ile her gün öğle yemeği yerdi.

- Ayşe Sultan hatıralarında "Babam benimle uzun uzun konuşurdu" diyor ama bu mümkün değildir çünkü öyle bir adet yoktur. Eski ailelerde özellikle aristokrasilerde çocuklarla ilgilenmek güç ve sınırlıdır.

"Her Zaman"

Mehmet Barlas ve İlber Ortaylı, her Pazartesi 22.15’te "Her Zaman"da buluşuyor ve tarihe, popüler konulara geçmiş perspektifinden bakıyorlar. Kaçırmamanızı öneririm. Ara sıra programdan notlarımı da blogda paylaşacağım.

11 Kasım 2012

Silahdar, Çuhadar ve Kilercibaşı

Silahdar: Osmanlı padişahının kılıç muhafızıdır. Buyruk özetlerinin aktarılması gibi önemli ve mahrem görevlere hizmet eder. Törenlerde padişahın sağında gider.

Çuhadar: Sadrazam ve vezirlerin yanında çalışıp, evrak iletmeyle mektup taşıma gibi görevlere hizmet eden kişidir. Aynı zamanda padişahın giyeceklerine de bakmakla yükümlüdür.

Kilercibaşı: Mutfak işlerinin karşılanmasında görevlidir. Padişaha sofrada hizmet etmenin dışında mutfakla sofra arasındaki düzenlemelerden de sorumludur.

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.