08 Ocak 2012

Çerkez Cariye Rukiye Hanım ve Malezya'yı İdare Eden Osmanlı Nesli - 1


Sesler geliyordu uzaklardan. Ufukta başka gemilerin de olduğu fırtınalı bir denizde, kuzeyden dönen gemicilerin sesleri... Onu doğduğu topraklardan kopararak hiç bilmediği diyarlara götüren kalabalık bir gemi güvefsafsdlfrtesinde, herhangi bir eski zamandan, hikâyesinin yıllar sonra derinleşeceği asil bir geleceğe gidiyordu Rukiye...

Rukiye’nin hayatı çocuk yaşta Osmanlı haremine devşirildiği İstanbul’da başlamış, 19. yüzyılın sonlarında Malezya Yarımadası’nın güneyindeki Johor’da (Cohor) farklı bir geleceğe demir almıştı. Osmanlı Arşiv kayıtlarında hakkında -henüz- herhangi bir bilgi olmasa da Malayca kaynaklara göre 1864 yılında dünyaya gelen Rukiye Hanım, Çerkez asıllı bir Osmanlı cariyesiydi.

Osmanlı’nın son asrında genellikle Çerkez, Gürcü ve Abaza asıllı kızların kabul edildiği Osmanlı hareminde zekâlarıyla doğru orantılı hassasiyetleri ve narinlikleriyle bilinen Çerkez kızlarına ayrıca önem veriliyordu.

Ancak Çerkez kızlarının klasik Osmanlı tarihi boyunca haremde söz sahibi olması fizikî güzelliklerinden kaynaklanmıyordu. Bunlar asıl, aileleri tarafından geleneksel bir disiplinle yetiştirilmeleri ve sahip oldukları ahlakî özellikler sebebiyle tercih edilmiş, Osmanlı haremine giren birçoğu sonradan gerek Osmanlı sarayından ve gerekse farklı ülkelerden evlilikler gerçekleştirmişti.

"İstanbul’a Gidesin Çerkez Kızı!"
Rus işgaliyle dünyanın çeşitli yerlerine dağılmalarının hemen öncesine kadar, mevcut düzenlerini kuşaktan kuşağa aktaran Çerkezlerin Osmanlı topraklarındaki geçmişleri çok eskilere uzanıyorsa da kalabalık gruplar halinde Anadolu’ya yerleşmeleri 19. yüzyıl ortalarında gerçekleşmiş, Rusya’nın sürgün ettiği çok sayıda Çerkez başta Samsun, Sinop, Ordu, Trabzon ve Adapazarı olmak üzere çeşitli Anadolu şehirlerine yerleşmeye başlamıştı. 1850’li yıllardan başlayarak 1880 yılına kadar geçen yaklaşık çeyrek asır boyunca sürgün masrafları bizzat Osmanlı Devleti tarafından karşılanan on binlerce Çerkez, Osmanlı coğrafyasındaki çeşitli bölgelere göç etmiş durumdaydı.

Çerkez kızlarının Osmanlı sarayına alınışları 19. yüzyıldaki Çerkez göçlerinden bağımsız olarak çok daha eskilere dayanan bir geleneğin parçasıydı. Çerkez kızları, henüz Kafkasya’dayken dahi İstanbul ve Osmanlı haremine dair övgü dolu hikayelerle büyüyor, çocukluklarından başlayarak ergenliklerine kadar geçen yıllar boyunca Osmanlı haremine girmek, katip ya da paşa, belki de sultan hanımı olmak hayaliyle yetiştiriliyorlardı. Bu hayallerle farklı şekillerde Kafkas köle tüccarlarına verilen, dolayısıyla köleleştirilen Çerkez kızları büyük şehirlerdeki esir pazarlarına götürülüyordu.

Köle tacirlerine emanet edilen ya da satılan çocukların İstanbul’a gönderilişi Osmanlı devletinden önce Bizans ve Roma dönemlerinde de yaşanan bir vakıaydı. Ancak Osmanlı Devleti köleliği, barbarlıktan arandırarak bir nevi modern yaşamdaki “hizmetli”nin görevlerini yerine getiren kölelerin birer aile bireyi gibi algılandığı “insani” bir yaklaşım geliştirmişti. Bu nedenledir ki rahat ve huzurlu bir hayatın doğdukları ya da büyüdükleri yerde değil de bir paşa konağında -ya da belki Osmanlı hareminde- gerçekleşeceği şeklinde bir bilinçaltıyla yetişen Çerkez kızlarının ebeveynlerinden ayrılmaları günümüz değer yargılarıyla bakıldığında “dramatik” gibi görünse de “İstanbul’a gidesin, paşa hanımı olasın, bizi hatırlayıp yardım edesin!” şeklindeki ninnilerle büyütüldükleri düşünüldüğünde nihayetinde saraylara ya da zengin konaklara gitmeyi umdukları için muhataplarının rüyalarını süsleyen bir hayaldi.

Rus sömürgeciliği sebebiyle topraklarından edilen birkaç neslin kırılgan bir hayat çizgisinde yaşadığı çağlar boyunca, Çerkez kızları Osmanlı sarayını adeta fırtınalı bir deniz yolculuğundan sonra sığınmak için çıkılan bir liman olarak görüyorlardı. Sömürgeciliğe karşı Osmanlı Devleti’nin kurtarıcılığı konusunda benzer bir duygu Güney Asya’da farklı şekillerde kendini göstermiş, Rukiye Hanım’ın da gelin olarak gideceği Malay dünyasında Osmanlı Devleti ve Türklere karşı derin bir beklenti ortaya çıkmıştı.

Zülkarneyn’in Oğulları
Güney Asya’daki sömürge hareketleri aynı zamanda buradaki halklarla Osmanlı Devleti arasındaki kültürel, siyasî, askerî ve ekonomik ilişkilerin başlamasına da vesile olmuştu. Osmanlı Devleti’yle Güney Asya ülkeleri arasındaki temaslar bölge halklarının bilinçaltına kadar işlemiş, zamanla özellikle Malay-Endonezya edebiyatında Türklerle ilgili efsane ve hikâyelerin anlatıldığı metinler ortaya çıkmıştı. Rumi, Türkî ve Türkistan gibi kelimelerin sıkça tekrarlandığı klasik Malay-Endonezya ‘hikayât’ında Malay kraliyet aileleriyle, Türkistan hükümdarları arasında olması muhtemel bir soy ilişkisi sıkça işlenmişti.

Başlangıçta asırlar boyunca sözlü olarak nesilden nesile aktarılan bu efsaneler, çok sonraları yazılı hale getirilecekti.

Söz konusu yazılı eserlerin önde gelenlerinden biri olan Sejerah Malayu’da (Maley Yıllıkları) anlatıldığına göre; Malaylar, aynı zamanda büyük dünya hükümdarı olarak da kabul ettikleri İskender Zülkarneyn’in sülalesinden geliyorlardı. Sejerah Malayu’da, kurulan Türk-Malay münasebeti bölgedeki birçok sözlü gelenekte benzer bir üslupla anlatılmış, iki kültür arasındaki bu münasebet Osmanlı Devleti’ne kadar getirilmişti. Bu sebepledir ki; Rusların Kafkasya’yı, Avrupalıların Güney Asya’yı tamamen sömürgeleştirdikleri 19. yüzyılda bile Güney Asya’daki birçok hükümdar, özellikle de Malay sultanlıkları kendilerini Çin ve Osmanlı hükümdarlarının küçük kardeşi olarak görüyordu.

İslamiyet’in 12. yüzyılda yayılmaya başladığı Malezya topraklarındaki ilk bağımsız siyasî teşekkül, 15. yüzyıl başlarında Malay Sultanlığı’nın tarih sahnesine çıkmasıyla gerçekleşecekti. Türklerin Malezya topraklarındaki geçmişi tam da bu eşikte başlıyor, Hindistan’da hüküm süren Müslüman Türk hanedanlıklarına mensup tüccarlar, bölgeye ilk seyahatlerini yapıyorlardı. Tüccar Türklerin ardından Orta Asya ve Anadolu’dan göç eden onlarcası daha Malay adalarında silah imalatından, topçuluk eğitimine varıncaya kadar askerliğin birçok alanında hizmet verdiler. 16. yüzyıla gelindiğinde Hint Okyanusu’nda önemli bir deniz gücü olarak ortaya çıkan Portekiz saldırılarına karşı, dönemin en güçlü Müslüman-Türk devleti ve hilafet merkezi olan Osmanlı Devleti’nin Güney Asya’daki çeşitli bölgelere yardımları devam ediyordu.

Hint denizinin güney kıyılarında yaşayan ve askerî konularda tecrübesiz olan küçük sultanlıkların topraklarını sömürmeye başlayan Portekizliler, 1511’de Malaka’yı ele geçirdiler. Sömürge istilası devam ederken planlı bir şekilde Malay adalarına gelen ve çoğunluğu bir zamanlar Osmanlı vatandaşı olan çok sayıda derviş, asker ve âlim, bölge halklarına yardım etmiş, Malezya’nın savunulması ve direnişinde önemli roller oynamıştı.

Portekiz’in ardından 1795 yılına kadar bölgede tek başına hâkim olan Hollanda, nüfuz alanını, Penang ve Singapur’da kolonileşen İngiltere’yle 1824 yılında yapılan Londra Anlaşması’yla bölüşmek zorunda kaldı.

Başta Singapur limanı olmak üzere bütün Malezya topraklarını ve çevresindeki ufak adaları kontrol altında tutan Johor Sultanlığı, 19. yüzyıla kadar bölgenin en önemli devletleri arasındaydı. Ancak Malaka Sultanlığı’ndan doğan siyasî boşluğu doldurarak asırlarca Portekiz saldırılarına direnen Johor, İngiliz sömürgecilerin baskılarına uzun süre direnemedi. Johor Sultanları 1855 yılında İngiltere ile imzalanan bir antlaşmayla saltanatlarının sürmesi karşılığında topraklarını İngiltere sömürge idaresine veriyorlardı.

Ekrem Saltık
(Yedikıta Dergisi, Sayı 41, Ocak 2012)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.