28 Haziran 2012

Yâ Fettâh

Osmanlı Devleti dönemindeki ev, saray, han ve cami kapılarının üzerinde genellikle "Yâ Fettâh" yazardı. Allah'ın 99 isminden biri olan "Fettâh", "Her türlü zorluğu kolaylaştıran" anlamına gelmektedir.

25 Haziran 2012

Mustafa Kemal'in Vahdeddin'in huzurunda ettiği yeminin yazılı belgesi

Mustafa Armağan bu haftaki köşesini "Vahdeddin Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor" kitabına ayırdı, Mustafa Kemal'in Vahdeddin'in huzurunda ettiği yemini okurlarıyla paylaştı. Yazının tamamı için:
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1233065

Kitap hakkında detaylı bilgi için:
http://www.timas.com.tr/kitaplar/tarih/osmanli-tarihi/vahdeddinin-sirdasi-avni-pasa-anlatiyor.aspx

24 Haziran 2012

Harem Sergisi’nde gezmek...

Taraf’ta imzasız bir yazı okudum. Harem-i Hümâyûn sergisi üzerindeki sükût-u hayalinden bahsediyor. Sükût-u hayalin nedenleri açık; herhalde hayatın eğlence ile güzel kızlar arasında geçmesi, bunlar arasındaki keskin rekabet veya cinayetlere varan komplolar, o günlerde de bu gibi söylentiler olurdu. III. Mehmed 18 kardeşini boğdurduğu zaman “30 nefer” gebe cariyeyi boğup denize attılar gibi. III. Murad devrinde Harem halkının sayısında bir artış vardı; padişah öldüğü vakit eski saraya gönderilen haseki, gözde ve onların yakın hizmetlileri kalabalık bir kervan tutmuş. Kuşkusuz 17. asırda da idam edilen birkaç şehzade oldu, gerçi bu artık kural değildi. 19. Asrın başında da III. Selim katledildi, II. Mahmud canını zor kurtarıp tahta çıktı ve ardından IV. Mustafa idam edildi. Her şeye rağmen popüler tarih bilgisizliğinin çerçevesi dışında Harem’in kendine özgü hayatı ve kültürü vardır. İnzibatı hadımağalarının elindedir. Bunu Afrika’dan daha çok Sudan’ın güneyinden avlanarak esircilerin eline düşen ve yukarı Mısır’daki Kopt manastırlarında rahipler tarafından ameliyat edilen (Rahipler bu ameliyatı kendilerine de uygularlar) hadımağalar, inzibatı temin ederdi. Harem’deki günlük hesap ve yazışmaları da usta ve kalfa ünvanlı Harem’in kadın memurları götürürdü.
(Kahve ve çubuk içen kadın gravürü)

Harem’de eğitim uzun süreli ve her halükarda sıkıcıydı. Vitrinin birinde kızların hüsnü hat çalışmaları, meşk ve okunanlar yer alır. Dışarıda rastlanmayacak kadar mükemmel nakış örnekleri vardı. Sabah ezanıyla kalkılıp, yatsı ile yatılan pek de öyle renkli bir hayatın olmadığı yerdi. Haftanın belli gününde bayram ve ramazanlarda musiki de olurdu, karagöz perdesi de kurulurdu, eğlenceler de olurdu. Harem’deki bu hayatın amacı, Osmanlı seçkin sınıfına eğitilmiş eş yetiştirmekti. Enderun halkının paraleliydi. Bu sıkıcı gerçeklerin dışında daha renkli ve dürtücü olayların sergilenmesi beklenemez. Elbette ki her saray hatta her ev gibi Harem’in tarihinde de üzücü ve dehşetengiz olaylar vardır, ama bir sergide kurallar ve gündelik olağanlık sergilenir. Osmanlı Harem’i büyük şehir İstanbul’a ve etraftaki önemli şehirlerin mahallerine gelin olarak gelen yani saraydan çırağ edilen “saraylı hanım” denilen kişileri hediye etmiştir. Bunlar kendi usul ve âdeti, dikiş ve nakışları, konuşma üslubları ve hatta yazılarıyla etraflarındaki kadınları tatlı-sert bir biçimde hizaya getirmekte de çok etkili olmuşlardır. Çizgi dışı Harem’i anlamak için bu olağan Harem’i bilmemiz gerekir. Harem üzerindeki oryantalist fanteziler veya popüler “muhabbetler” bir şeyler öğrenmeye ve sarayı kavramaya yeterli olmuyor. Ekim ortalarına kadar açık kalacak sergimizin amacı budur.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 24.06.2012)

23 Haziran 2012

Sultanahmet Camii'nin ana kubbesinin üstten görünüşü


Derin söz


Kanuni Sultan Süleyman zamanında geceleyin bir kadının evi soyulur. Hanım, padişaha gidip şikayette bulunur. Kanuni kadını dikkatli bir şekilde dinledikten sonra sorar:

- Hırsızlar evinize giriyor, her tarafı soyup soğana çeviriyor. Bu nasıl derin bir uyku ki, hiçbir şey duymuyorsunuz?

Kaıdnın verdiği cevap, yönetenlerde bulunması gereken en belirgin özelliği canlı bir tablo halinde ortaya koyar:

- Hünkârım! Biz, sizi uyanık bildiğimiz için böyle derin uykuya daldık!

Dursun Gürlek
(Çınaraltı Kitap Sohbetleri, Timaş Yayınları,
Şubat 2011, İstanbul, Sf. 186-187.)

21 Haziran 2012

Osmanlı döneminde kürtaj


Osmanlı döneminde çocuk düşürme, yasak ve ceza kanununa göre suçtu.

Osmanlı İmparatorluğu'nun 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren savaşları kaybetmesinin önemli sebeplerinden biri de nüfusunun düşmanlarından daha az artmasıdır. Nüfusun azalması yüzünden hem ekilecek topraklar boş kalmış hem de orduya istenilen sayıda asker toplanamamıştır. Savaşlardan, hastalıklardan ve kaybedilen topraklardan dolayı azalan Osmanlı nüfusunu artırmak için Avrupa'dan göçmen getirilip, Türkiye'ye yerleştirilmesi bile düşünülmüştü.

Hem İslam hukukuna göre yasak olması hem de nüfusun azalacağına sebep olacağı için ıskat-ı cenin, yani çocuk düşürme Osmanlı döneminde yasaktı. Nüfusun azalmasının devletin gücünün azalmasına sebep olacağı düşünülüyordu. Ve son derece haklıydılar. Böyle bir eylemin ilahi iradeye karşı gelmek olduğuna inanılırdı. Ayrıca bu durum sadece Müslümanlar için değil Yahudi ve Hristiyanlar için de geçerliydi. Iskat-ı cenin üzerine Mustafa Öztürk, Ahmet Hezarfen, Akşin Somel, Belkıs Konan, Fatma Şimşek, Güven Dinç ve Haldun Eroğlu gibi birçok araştırmacı tarafından belgelere dayalı araştırmalar yapılmıştır.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 03.06.2012)

Büyük acının hikâyesi


Ermeniler, sürekli Türkiye'den ayrılmalarını gündemde tutup, bizi suçluyorlar. Ancak Osmanlı İmparatorluğu'nun son 50-60 yılında yaşadığımız büyük faciaları hiç hatırlamıyoruz. Balkanlar'daki Türkler, Boşnaklar, Arnavutlar, Kafkaslar'daki Çerkesler, Kırım'daki Tatarlar katledilerek Türkiye'ye göç etmeye zorlandı. Türkiye ise gelenlerin etnik kimliğine bakmadan gelen her Müslüman topluluğa kucağını açtı.

Tarihimizde birçok büyük göç olmasına rağmen maalesef bu konudaki araştırmalar azdır. Osmanlı tarihçiliğinin önemli isimlerinden ve daha önce İran üzerine yaptığı araştırmalardan tanıdığımız Tufan Gündüz bu sefer imparatorluğun batısına yönelerek 1878'den sonra meydana gelen Boşnak göçünü araştırmış.

Yeditepe yayınları arasında "Alahimanet Bosna" adıyla çıkan kitap 1878'de Avusturya'nın işgaline giren Boşnaklar'ın hazin ve üzüntülü göçünü anlatıyor. Avusturya'nın İslami kurumları tasfiye edip, yeni bir idare kurmasıyla Boşnaklar arasında kendi vatanlarında mı kalacakları yoksa Türkiye'ye mi göç edecekleri yönünde bir tartışma başladı. Zor durumda olan Boşnaklar için Osmanlı toprakları rahat yaşayacakları bir "hayal ülkesi" idi. Ancak Osmanlı yönetimi Boşnak göçünde iyi bir idare sergileyemedi. Gelen Boşnaklar, Rumeli topraklarına değil Anadolu'ya yerleştirildi.

100 binden fazla Boşnak, Bursa, İnegöl, Adapazarı, Aydın, İzmir ve Ankara gibi yerlere yerleştirildi. Boşnaklar, açlıkla, iklimle ve hastalıkla mücadele ettiler. Göçmenler üretime geçinceye kadar yük devletin üzerindeydi. Savaştan çıkan imparatorluğun ekonomik durumu kötü olduğu için de büyük sıkıntılar çekildi. "Alahimanet Bosna" bu büyük dramın hikâyesini dönemin arşiv belgelerine göre ve akıcı bir üslupla anlatıyor.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 03.06.2012)

18 Haziran 2012

"Ben her zaman yolumu tarihten aldım, bana o yol gösterdi."


Miraç Zeynep Özkartal: Serginin girişindeki notta haremin iki anlamı olduğu yazıyor: Biri padişahın kadınları, diğeri padişahın evi. Neden hep birincisi olarak algılanıyor?

İlber Ortaylı: Çünkü Harem deyince yatak odasının dışında düşünmek bazılarına zor oluyor! O bakımdan haremi evle garsoniyerin karışımı bir şey tahayyül ediyorlar. Bazı tarih dallarının bakışı öyledir. Roma tarihi de zamanımızın ayak takımı tarafından Avrupa’da öyle mütalea edilir.

Miraç Zeynep Özkartal: Bundan kurtuluş var mı?

İlber Ortaylı: Evrakla kurtulunur. Seyahatname de demiyorum çünkü çoğu fantezi, palavra. Arşivler evrak dolu. Yeter ki okuyalım ve doğru yorumlamayı bilelim.

Miraç Zeynep Özkartal: Osmanlı’yı konu alan dizilerin haremle ilgili bu algıya katkısı yok mu sizce?

İlber Ortaylı: Dizinin ne katkısı olduğu beni hiç ilgilendirmez. Bizim milletin ne sağcıları ne solcuları tarihi film çevirebilirler. Buna müsait bir irfanları yoktur.

Miraç Zeynep Özkartal: Burada müzeciliğin ciddiye alınmadığını mı düşünüyorsunuz?

İlber Ortaylı: 12 Mart döneminde kuruldu Kültür Bakanlığı. İlk bakanın işi, buradan IV. Murat’ın eşyalarını alıp AKM’ye götürmek oldu. Çünkü orada “IV. Murat” oyunu oynanıyordu, vitrine koydular eşyalarını. Efendim, Avrupa’da böyle yapılıyormuş. Avrupa tiyatrolarında vitrine konan eserler gayet makuldür, sigorta değeri bile düşüktür. Kalkıp da 17. yüzyılın büyük mareşalinin zırhını, kaftanını oraya koyup ateşte kül edemezsin. Hepsi o AKM yangınında yandı. Kaftanıyla Kuran tamamen gitti. Kılıç, zırh top halinde duruyor şimdi, onu restore etmek gereği de duyulmuyor.

Miraç Zeynep Özkartal: Topkapı Sarayı Başkanı olarak yedinci yılınız. Hedefte ne var?

İlber Ortaylı: Burada işi mümkün mertebe tamamlayıp; işime, üniversiteye döneceğim. Burası benim ömrümün yedi yılını alan, mühim bir yer. Hiçbir müesseseye bunun kadar bağlı olamam. Ben Siyasal Bilgiler’de okudum, doktora yaptım, bir bağlılığım var. Maalesef o müessese beni sukutu hayale uğrattı, ayrıldım. Galatasaray ve Bilkent üniversitelerini sevdim; inşallah hep kendilerini korurlar. Ve inşallah Türk medeniyetinin merkezi olan bu saray da ayakta kalır, en iyi şekilde korunur.

Miraç Zeynep Özkartal: Burası sizin konumunuzda biri için varılacak en üst nokta mı?

İlber Ortaylı: Benim için öyle. Ben burada bulunduğum sırada hizmet ettim. Bizde böyle basit laflar vardır: “Topkapı Sarayı’na sultan oldu” falan gibi abuk subuk laflar... Birisi o yüzden taht taşımaya kalktı. Buraya gelen hizmet eder. Neslişah Sultan’dan bir nevi icazet alıp geldim buraya. “Efendim benim tayinimi düşünüyor bakan Atilla Koç” dedim, “Ne buyuruluyor?” “A çok iyi olur” dedi. Buradan ayrılmak istediğim zaman oldu, “Lütfen bırakmayın” dedi. Onun için kaldım.

Miraç Zeynep Özkartal: Şimdi?

İlber Ortaylı: Şimdi Neslişah Sultan gitti, zaten bana işaret edecek kimse de yok. Ben her zaman yolumu tarihten aldım, bana o yol gösterdi. Bu, benim ikinci askerlik hizmetimdir diyebilirim. Tabii hem yurttaş, hem memur, hem tarihçi olarak çok şeyi öğrendim. Dünya müzeleri ve müzecileriyle yakın dostluğum oldu.

(Milliyet, 17.06.2012)

Topkapı Sarayı’nda yedi yıl


Topkapı Sarayı’nın arşivleri, çini koleksiyonları, yazma eserleri için ayrı binalar gereklidir. Bunların yakın Sultanahmet çevresindeki son devir Osmanlı mimarisinin nadide örneklerini teşkil eden binalarda kurulması isabetli olacaktır...

Yedi yıldır Topkapı Sarayı Müzesi’nin yönetimindeyim. Bu yönetim sırasında Türkiye bürokrasisini tanıma fırsatı elde ettim, bunu en büyük kazanç olarak görüyorum çünkü biz Türkiye’nin seçkin üniversitelerindeki öğretim üyeleri Türkiye’yi tanıdığımızı zannediyoruz, oysa raporlara ve nazariyata dayanan bir bilgi birikimimiz var.

Topkapı Sarayı’nda şu anda devam eden restorasyonlar sebebiyle, maalesef sergilenen eser sayısı çok azdır. Yeni açılan saat sergisi ile birlikte 700 civarında eser sergilenmektedir. 2006 yılından bu yana temalı geçici sergiler düzenlemek suretiyle, depolarımızda korunan ve sergilenmeyen eserleri, müze uzmanlarımız tarafından hazırlanan sergilerle gösterime sunuyoruz. Bu amaçla göreve geldiğim 2005 Temmuz’undan itibaren 2006 yılında “Saray’ın Laleleri” ve “Hamam: Osmanlıda Yıkanma Geleneği ve Berberlik Zenaati” sergileri ile 2008 yılında “Surre-i Hümayun” ile “Bir Reformcu Şair ve Müzisyen: Sultan III. Selim Han” sergileri düzenlendi; 2009 yılında İspanyol Kültür merkezi ile “Aynı Denizin Uçlarında: Doğu’ya Yolculuk Fotoğrafında El-Hamra ve Topkapı Sarayları” ve İran’dan ilk kez ödünç alınan eserlerle “İran Medeniyeti İki bin Yıllık Ortak Miras” sergilerini açtık. İran sergisinin iki memlekette de etkileri çok oldu.

2010 yılında yine ilk kez “Moskova Kremlin Sarayı’nın Hazineleri Topkapı Sarayı’nda”, “Topkapı Sarayı’nın hazineleri” ise Kremlin Sarayı’nda sergilenmişti; ayrıca Saray koleksiyonlarında yer alan Rus eserleri ile “Osmanlı Sarayı’nda Rusya” sergisi, 2010 Türkiye’de Japon Yılı çerçevesinde “Japonya’nın Beş bin Yıllık Güzellikleri” sergisi; Saray mekanik saat koleksiyonunda yer alan eserler ve İsviçre’den gelen eserlerle "Dahi Breguet’nin Osmanlı Şaheserleri” sergileri düzenlendi. Topkapı Sarayı’nın saat koleksiyonu dünyaca meşhurdur ve bu sergiden sonra mayıs ayında Saray’daki Divit odası daimi saat seksiyonu olarak düzenlendi. Dolmabahçe Sarayı’nın saat uzmanları Recep Gürgen ve Şule Gürbüz’ün gönüllü çalışmaları ve Milli saraylarla işbirliği Sarayı’mızda bu seksiyonun dirilmesinde başlıca nedendir. Bu dönemde Milli saraylarla Topkapı Sarayı arasında her alanda bir işbirliği görüldü. Kültür bakanı Atilla Koç’un zamanında Sur-u Hümayun içindeki otobüs parkı kaldırıldı. Bakanımız Ertuğrul Günay Aya İrini’nin yanındaki kaçak lojmanları yıktırttı, saray arazisi içindeki muhtelif kuruluşlara ait binaları geri aldı ve Saraya dahil etti. Milli Eğitim bakanlığından alınan binalarda bugün saray arabaları seksiyonu hazırlanmaktadır.

2011 yılında İtalyan Kültür Merkezi ile düzenlenen “Venedik Dokuma Sanatına Osmanlı Desenlerinin Etkileri” sergisinde koleksiyonumuzda bulunan Venedik kumaşından eserler ve Bevilacqua firmasından kumaşlar gösterime sunulmuştur.

Ayrıca geçici sergilerin yanı sıra Mukaddes Emanetler Dairesi, Bağdat Köşkü, Sofa Köşkü (Kara Mustafa Paşa Köşkü), Sofa Camii, Dış Hazine (Silah Seksiyonu)’nun restorasyon ve renovasyonları yapılarak ziyarete açıldı ve Matbah-ı Amire (Saray Mutfakları)’nın restorasyonu bitirilip, teşhir tanzim çalışmalarına başlandı; yakında ziyaret edilebilecek.

Acil restorasyon ihtiyacı

Şu sıralar açılışı gerçekleştirilen “Harem” sergisi, ilk kez 2006 yılında düşünüldü. Harem’i, Saray’dan intikal eden ve müze envanterlerine kayıt edilen eserlerle ziyarete açıyoruz. Bu sergiyle ilginin artacağını umduğumuz Topkapı Sarayı Harem Dairesi’nin acil restorasyon ihtiyacının bulunduğunu, kapsamlı bir proje ve bütçe ile tamir edilmesi gerektiğini belirtmek isterim. Müzemizin en önemli ve zengin koleksiyonlarından biri olan yaklaşık 12.000 parçalık Çin ve Japon Porselenleri koleksiyonunun teşhir- tanzim, depolama, uzman ve restoratör istihdamı için ayrı bir bina gereklidir. İstanbul’un tarihi binalarından birinde Çin ve Japon, Avrupa porselenleri için ayrı bir müze kurulmalıdır. 2005’ten beri Topkapı Sarayı, Batı’daki etkin çalışan müzelerde görüldüğü üzere gerek kendi koleksiyonları gerekse ödünç aldıklarıyla sergi açmaya ve kataloglarını basmaya dikkat etmiştir. Bu katalogların bazıları yabancı dile de tercüme edilmiştir ve müzeci, koleksiyonerler dünyasında aranmaktadır. Sergilerin hazırlanmasında saray küratörlerinin başlangıçta ümitsiz konuşanları mahcup edecek başarılı bir icraat gösterdiğini bilgi ve birikimlerini ortaya koyduğunu söylememiz gerekir. Topkapı Sarayı Müzesi uluslararası şöhretini hak eden bir kuruluştur. Genç küratörlerin arasında akademik çalışmalar yapan ve dereceler alanların sayısı artmıştır. Dr. Filiz Çağman’dan başlayan bir geleneği titizlikle sürdürdük ve sürdürüyoruz. Ama ne yazık ki Türkiye’de bağış geleneği henüz gelişmektedir hatta vaat ettiğinden vazgeçen ve projelerin yarıda bırakanlar oldu.

Topkapı Sarayı’nın arşivleri, çini koleksiyonları, yazma eserleri için ayrı binalar gereklidir, bunların yakın Sultanahmet çevresindeki son devir Osmanlı mimarisinin nadide örneklerini teşkil eden binalarda kurulması isabetli olacaktır. Sultanahmet meydanı ve çevresinin bir “müze adası” olacağı kesin bir gelişme gibi görülüyor. Doğrusu da budur. İstanbul gibi bir dünya metropolünün bir merkezi bölgesinin bu anlamda düzenlenmesi, hususi kanun ve yönetmeliklerle korunması mutlaka gereklidir. Hatta bu alanın bütçesinin ve idaresinin de ayrı olması gerekir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 17.06.2012)

15 Haziran 2012

"Türk Dış Politikası Tarihi"nden alıntılar-2: Birinci Dünya Savaşı ve sonuçları


Birçok İngiliz ve Alman devlet adamı ve subayına göre Türkiye'nin savaşa girişi savaşın iki yıl uzamasına sebep oldu ve Bolşevik devriminin oluşup patlak vermesine imkan sağladı. Osmanlı'nın savaşmaya karar vermesi, ilk kez Çar I.Nikola tarafından ortaya atılan ve Avrupa tarafından da benimsenen "Avrupa'nın hasta adamı" imajını paramparça etti. Çünkü "Avrupa'nın hasta adamı" bu kararı alarak ölmeyi reddetmişti.

Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu'nun kesin yenilgisi ve dağılmasıyla sonuçlanmış olsa da, ironik bir şekilde bu durum Türkleri devrini kapamış bir imparatorluk düzenini sürdürme yükünden kurtardı ve gerçek modernleşme, bağımsızlık ve vatandaşlık ümitlerinin gerçekleşmesinin yolunu açtı. Türkiye'nin 1952'de NATO'ya girişi ve 1999'da Avrupa Birliği aday üyeliğinin kabul edilişi, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında başlayan ve 1914-1918 ile 1919-1922'de tayin edici aşamalardan geçen modernleşme ve milletleşme sürecinin sonuçlarıydı. Dolayısıyla Birinci Dünya Savaşı yenilgisi kılık değiştirmiş bir zaferdi.

Kemal Karpat
(Türk Dış Politikası Tarihi, Timaş Yayınları,
Mayıs 2012, İstanbul, Sf. 152-153)

14 Haziran 2012

"Türk Dış Politikası Tarihi"nden alıntılar-1: II.Abdülhamid dönemi

Abdülhamit'in Türkiye'nin modernleşmesine en büyük katkısı eğitim sistemini olağanüstü derecede genişletmesiydi. Dini eğitim veren mevcut sıbyan okulları (ilkokullar) 1903'te din adamları yerine modern muallim mekteplerinde yetişmiş öğretmenlerin ders verdiği Avrupa tipi okullara dönüştürüldü. 1870'lerde kabaca 200 bin olan öğrenci sayısı 1903'te yaklaşık 850 bine ulaştı. Siyasal açıdan eğitimdeki en anlamlı gelişme orta ve yüksek eğitim düzeyinde gerçekleşti. 1876'da ortaöğretim seviyesindeki rüşdiyelerin sayısı yaklaşık 420 ve mevcudu 20 bin öğrenciydi; 1908'e gelindiğinde bu okulların sayısı 619'a mevcudu 40 bin öğrenciye yükseldi. Ayrıca rüşdiyelerle işbirliği içinde yükseköğrenim sunan idadiyelerin sayısı da 109 idi. 1892'den sonra İslam hakkında bazı dersler de dahil edilmekle birlikte, müfredat esas olarak seküler konulardan oluşuyordu. Bu modern okullar Avrupa tarzı düşüncelere ve özlemlere sahip yeni bir aydın grubu yetiştirdi.

Gerçekte Abdülhamit'in İslamcılığı çaresizlikten doğmuş bir politikaydı. Sultan sadece devletin toprak bütünlüğünü korumak için Osmanlı Müslümanlarının ortak kültürüne başvurmuştu. Özel olarak da Arapların ayrılmasını önlemeye ve İngiltere ve Fransa'nın Osmanlı topraklarını paylaşma planlarına karşı dışarıdaki Müslümanların manevi desteğini sağlamaya çalışıyordu.

Kemal Karpat
(Türk Dış Politikası Tarihi, Timaş Yayınları,
Mayıs 2012, İstanbul, Sf. 117-118)

13 Haziran 2012

Halil İnalcık: "Rönesans'ın başlamasında Osmanlı'nın katkısı var"

(1572'de Avrupa haritası.)

Hiç bilinmeyen bir şey, Osmanlı Türklerinin, Rönesans'ı başlatan fikir hareketine önemli katkı yapmalarıdır.

O zaman Osmanlı'da İbn'ül Arabi'den gelen Eflatun felsefesini takip eden bir fikir muhiti vardı. Gemistos Plethon, tahsilini Yahudi ve Müslümanların bir arada bulunduğu bu felsefe muhitinde aldı. Plethon Edirne'de Murad'ın sarayında da bulunduktan sonra bu felsefeyi temsil eden bir insan olarak Floransa'ya yerleşti ve öğrendiği felsefeyi en geniş bir şekilde temsil etti. Bu felsefe Floransa'dan Almanya'ya, İngiltere'ye intikal etti. Türkiye'den giden Yunanlı filozof, alim, filologlar sayesinde İtalya'da yeşeren serbest düşünce Hıristiyanlığın hurafelerle bozulmuş şeklini, papanın bütün otoritesini yıktı. Erasmus bu felsefeden faydalanarak İncil'i yeniden yazdı. Luther, Almanca'ya tercüme edilen bu İncil'i okudu. Böylelikle Batı'da, yeni tenkitçi dönem yer bulmaya başladı. Fransa'da bu felsefeyi okuyarak bir Descartes yetişti. Bugün bilim adına ne varsa bu fikirlerden kaynaklanır.

Halil İnalcık
(Sabah, 11.06.2012)

12 Haziran 2012

İstanbul'a dair iki söz

"Bu şehr-i Stanbul ki bî misl-ü bahâdır / bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır.
(Bu İstanbul şehri ki misli benzeri yoktur / bir taşına bütün Acem mülkü fedadır.)

Şair Nedim

"Dünyaya bir kez bakmak zorundaysan sadece İstanbul'a bak."

Alphonse de Lamartine

Nâzım Hikmet'in fetih şiiri


Sekiz Yüz Elli Yedi

İslam'ın beklediği en şerefli gündur bu;
Rum Konstantiniyye'si oldu Türk İstanbul'u!
Cihana karşı koyan bir ordunun sahibi,
Türk'ün padişahı, bir gök yarılır gibi
Girdi, "Eğrikapı"dan kır atının üstünde
Fethetti İstanbul'u sekiz hafta üç günde!
O ne mutlu, mübarek bir kuluymuş Allah'ın...
"Belde-i Tayyibe"yi fetheden padişahın
Hak yerine getirdi en büyük niyazını;
Kıldı Ayasofya'da ikindi namazını.
İşte o günden beri Türk'ün malı İstanbul,
Başkasının olursa yıkılmalı İstanbul.

Nâzım Hikmet

(Ümid, 13 Kanun-ı sani 1337/1921
*857; Miladi 1453, İstanbul'un fethi.
Bütün Şiirleri, 4.Baskı YKY, İstanbul, 2008, s.1969.)

10 Haziran 2012

"Fetih ve Fatih"ten alıntılar - 4:
Fatih Külliyesi Medreseleri

Fatih Külliyesi, Osmanlı Devleti'nin bir buçuk asırlık tarihinde mimari cesamet bakımından en büyük; dili, ilmi ve sosyal hizmetlerin yürütülmesi açısından en mütekamil külliyedir. Külliyenin bu haliyle oluşmasında, cihangir padişahın arzusu ve dünya görüşü ile Osmanlı ilim ve kültür hayatının bu süre içinde kazanmış olduğu seviyenin, eski Bizans ihtişamı karşısında kendini daha ileriye götürme hamlesinin tesirlerini de görmek lazım gelir. Bu külliyenin içinde Sahn-ı Seman veya Sahn Medreseleri adı ile bilinen sekiz büyük medrese ve bunlar ile bir arada Tetimme adı ile inşa edilen yine sekiz alt medrese grubu, bu külliyenin ilim ve eğitim tarihi açısından dikkate değer en önemli unsurlarıdır. Gerçekten de bu medreselerin kurulmasının Osmanlı ilim ve eğitim tarihi içinde bir dönüm noktası ve yeni bir tekamül merhalesi olduğu, gerek o dönemin yazılarında gerekse daha sonra yazılan metinlerde, hep kabul gören bir kanaat olarak tekrarlanarak günümüze gelmiştir. Bu medreselerin haklı şöhretleri de Osmanlı İmparatorluğu'nun zaman ve mekanı boyutlarında yayılmıştır.

Ekmeleddin İhsanoğlu

(Mustafa Armağan, Fetih ve Fatih, Timaş Yayınları,
Mayıs 2012, İstanbul, Sf. 147-148.)

Atatürk'ün mal varlığı

Atatürk'ün oteli, lunaparkı, gazoz fabrikası, şarap imalathanesi, deri fabrikası, 2 fırını, 4 lokantası, 443 baş sığırı, 13.100 baş koyunu ve 2.450 adet tavuğu olduğunu biliyor muydunuz?

Mustafa Armağan'ın yazısını okumak için tıklayınız.

Ayasofya ve Topkapı Sarayı’nın alt yapısı

İkisini de yılda 4 milyona yakın turist ziyaret ediyor. Tamamen aynı kitle değil, bazen birine gelen öbürüne vakit dahi ayırmıyor. Sayı yıldan yıla artıyor, en büyük şikâyet de buralardaki tuvaletlerin yetersizliği. Ayasofya’ya 1500 yıldır insanlar defi hacet için gelmiyor, bunlar yeni adetler. Topkapı Sarayı’nın her tarafını tuvaletle donatsak gene yetmeyecek. Hiç kimse hesap yapmıyor. Adam başı yılda yarım litre idrar bıraksalar, bu nereye gider diye. Ayasofya’nın ve Topkapı Sarayı’nın altındaki dehlizlerin ve su yollarının haritası halen çıkarılmadı; bu işe girişmek de hiçbir kurumun umurunda değil.

Tek istisna İTÜ’den Doç. Dr. Çiğdem Özkan Aygün ve arkadaşlarıdır. 2005’te Ayasofya’da işe başladılar, doğrusu iş yavaş ilerliyordu; Ayasofya yönetiminin bileceği iş. Yeraltı su yollarının ve rutubeti toplayıp sevk edecek kanalların bizim müzenin altında da uzantıları olacağı doğaldı. Bizim buradan başlayın ve halkın da ilgisini çekecek şekilde günü gününe rapor verin” dedim. Neticeler ilginç; ekipten bir dalgıç kızımız Ayasofya tarafından su kanalına giriyor, bizim orda Harem’deki bir helâ kuburundan çıkıyor. Sorun ciddi, bir an evvel bilimsel yöntemlerle 1500 yıllık Ayasofya’nın ve Bizans kalıntılarını da içeren 550 yıllık Topkapı Sarayı’nın alt yapı haritalarının çıkarılması, tedbirlerin alınması gerekir. Öyle herkesin her istediği yere tuvalet yapması gibi hafifliklerden de vazgeçmek lazım. Tuvalet mıntıkaları Sarayın ve Ayasofya’nın dışında düşünülmelidir. Zira Çiğdem hanımın ve ekibinin araştırma sonuçlarına göre, yer altı kanallarının bazılarının tıkandığı anlaşılıyor.

Gelelim işin diğer yönüne. Ayasofya ve Topkapı Sarayı’nın alt dünyasının mimar ve mühendislerinin şahane adamlar oldukları anlaşılıyor. Kullanılan malzeme ve bilhassa Ayasofya lağımlarında şpolye (devşirme) dediğimiz antik Yunan-Roma parçalarının da bir dökümü yapılmış. Bunların hepsi 2010 yılında İtalya’da çıkan “Bizantinistica” dergisinde araştırma raporlarında yer alıyor. Mazide bir takım seyyahların Ayasofya’nın altında (Clavijo ve Moreno gibileri) “megale ekklesia” yani büyük Kilise dedikleri çok geniş bir sarnıcın varlığı doğru değil. Ama muhteşem bir kanal ağı var. Onun daha da muhteşeminin Süleymaniye’nin alt katmanında Sinan tarafından gerçekleştirdiği anlaşılmaktadır. Ve bizler bütün bu koruyucu harika yapıları göz önüne almadan canımızın istediğini yapıyoruz. Rönesans’ta birisi, “Bir kitabın kaderi, okuyucusunun havsalasına bağlıdır” demiş. Abidelerin kaderi de onların mirasçısı olanların irfan ve izan ve vicdanına kalmıştır. İstanbul Teknik Üniversitesi ekibini kutlamak ve çalışmalarına destek olmak ve ona göre davranmak gerekir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 10.06.2012)

Teşkilat-ı Mahsusa

Bir şeye yok demek zordur, var olan verilerin tespiti yok olduğu iddia edilen elemanda olmasa dahi, günün birinde ortaya çıkmayacağını kim söyleyebilir. Öyle anlaşılıyor ki, Bardakçı dostumun “teşkilat-ı mahsusa” için verdiği bir hükmü erkenden destekledim. Teşkilat-ı mahsusa resmen adıyla kurulmuş bir örgüt değil, ama üyeleri var. Var olduğunu Güngör Uras’ın “Saf ve Bakir Anadolu Çocuğu”nda babası Teğmen İsmail Hakkı ve Trablusgarb’da gönüllü savaşan arkadaşlarından söz eden hatıratı, Kabataş Lisesi’nde okuyanların hocaları Galib Vardar (Galib Baba) gibi isimlerin verdiği bilgiler doğruluyor. Tabii ki bunların hepsini toplayıp öğrenmek mümkün değil, birinin uğraşması lazım.

Yalçın Küçük haklı, birçok toplumun yenilgi karşısında boyun eğdikleri zamanda bu gibi kuruluşların belki de yurttaş kümelerinin ortaya çıkışı direnişe geçişleri durumu değiştirir. Onurlu bir davranış olmanın ötesinde bir toplumda örgütlenme alışkanlığı, direnme geleneği gibi kalıntıların güçlüğünü ve varlığını kanıtlar. Her topluma nasib olan bir meziyet değildir. Yazımda bundan bahsetmiştim. Ta Sultan II. Abdülhamid devrinden beri imparatorlukta ve imparatorluğun dışındaki İslam dünyasında kolonyalist devletleri korkutan bir faaliyet vardı. El atıldığında cıva yuvarlakları gibi ortadan yok oluyorlardı, ama işe devam ediyorlardı. Bir geleneğin devamıdır. Belki adı konmuş bir teşkilat değildir. Ama “Pan-İslamist faaliyet” başkentteki Rusya sefiri Zinovyev’in raporlarında bile geçiyor. İçlerinde Çerkezlerin ağırlıklı olduğu görülüyor. Ama Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk anavatanının selameti için hayatını öne süren adamlar elbette zengin bir siyasi geleneğin parçasıdır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 10.06.2012)

6 Haziran 2012

"Fetih ve Fatih"ten alıntılar - 3: İstanbul'un Fethi ve Türklerin Yerleştirilmesi

İstanbul'u alan Fatih, harap bir durumda bulunan şehrin onarımına ve yeni binalar yapmak suretiyle imarına önem verdi. Bu arada şehre Türk nüfusu yerleştirmek suretiyle İstanbul'u bir İslam şehri haline getirmek istedi. Bunun için askerlerden bir kısmına buraya yerleşme izni vererek evler tahsis etti ve ayrıca Rumeli ve Üsküp'ten gelen Türk aileler Üsküplü adı verilen mahalleye, Anadolu'dan Kirmastı'dan gelenler Kirmastı'ya, Karaman'dan gelenler bugünkü Fatih semtindeki Büyük ve Küçük Karaman adlı mahallelere, Aksaray'dan gelenler Aksaray Mahallesi'ne yerleştirildiler. Bu arada Bursa'dan gelenler ise Eyüp Sultan'da iskan olundular. Bu nakil çeşitli meslek gruplarından insanın da getirilmesiyle uzun süre devam etti.

1478 tarihine gelindiğinde, Türk-Müslüman nüfus, Hıristiyan nüfusun iki katına çıkmış bulunuyordu ve şehirde 260'ın üzerinde Türk mahallesi oluşmuştu.

Yusuf Halaçoğlu

(Mustafa Armağan, Fetih ve Fatih,
Timaş Yayınları, Mayıs 2012, İstanbul, Sf. 145-146.)

1960'lardan bir fotoğraf:
Kariye Camii

Kariye, eski Yunanca kent dışı (kırsal alan) anlamındaki Khora sözcüğünün Türkçeleşmesidir. V.yüzyılda yapılan şehir surlarından önce sur dışında bir şapelin varlığı bilinmekte olup bu şapelin yerine ilk Khora Kilisesi, Justinianus tarafından (527-565) yeniden yaptırılmıştır. Komnenoslar döneminde Blakhernai Sarayının yakınında olduğu için kilise önemli dini merasimlerde saray şapeli olarak kullanılmıştır.

Latin istilası (1204-1261) sırasında bu kilisede tahrip edilmiş, II. Andronikos (1282-1328) döneminde sarayın Hazine Nazırı Theodoros Metokhites (1313) tarafından onarılan kilisenin kuzeyine bir ek, batısına exonarteks ve güneyine şapel (Parekklesion) eklenmiş, mozaik ve fresklerle bezenmiştir.

Kariye'deki mozaik ve freskler Bizans resim sanatının son dönemine (XIV.yy) ait en güzel örnekleridir. Bu mozaik ve fresklerdeki derinlik figürlerin hareket ve plastik değerlerinin verilişi, figürlerdeki uzamalar bu dönemin üslubudur.

Kariye, 1453 yılında İstanbul'un fethinden sonra kilise olarak kullanılmış, 1511 Vezir Hadım Ali Paşa tarafından camiye çevrilmiştir. 1945 yılında müzeye dönüştürülmüş, 1948-1958 yıllarında Amerikan Bizans Enstitüsü'nün yaptığı restorasyon sırasında mozaik ve freskoların üzeri açılarak ortaya çıkartılmıştır.

Kaynak: http://www.muze.gov.tr/kariye

Ayasofya'dan bir fotoğraf

Fetihten itibaren camiydi. Sonra biletle girilen bir müze oldu Ayasofya...

4 Haziran 2012

"Fetih ve Fatih"ten alıntılar - 2:
Başşehir İstanbul


Mehmed'in fetihten sonra yaptığı ilk iş, İstanbul'u bir İslam şehri haline getirmek oldu. Fatih Camii'ne ait vakfiyenin mukaddimesinde şöyle denir: "Sultan Mehmed Konstantiniyye'yi Allah'ın yardımıyla fethetti. Orası bir putlar şehri idi... Sultan şehrin güzel süslemeleri kiliselerini medrese ve cami haline getirdi." Camiye çevrilen altı ve medreseye çevrilen bir kilise vardı. Asıl ilginci, Aya Maria Manastırı, Baba Haydar dervişlerine verildi. Şehrin en güzel yerleri askeriyeye mensup kişiselere tahsis edildi.

Sultan fethin ikinci günü St.Sophia (Ayasofya) Kilisesi'ne gitti, kiliseyi camiye çevirdi ve buraya, bir İslam şehri haline getirme arzusunu yansıtan "İslam-bol" adını verdi. Halk genellikle Osmanlı öncesi Türk ismi olan İstanbul'u kullanmakla birlikte, yeni isim özellikle ulema arasında muhafaza edildi.

II.Mehmed fetih günü, İstanbul'u başşehir yaptığını şu sözleriyle açıkladı: "Şu andan itibaren İstanbul benim tahtımdır." Başşehre tahtgah yahut daru's-saltanat denmekteydi (saltanat, siyasi hakimiyet anlamına gelir ve Peygamber halefinin manevi-siyasi otoritesi olan hilafetten farklıdır). Böylece başşehir saltanat sahibinin ikamet ettiği yer sayılmaktaydı.

Halil İnalcık

(Mustafa Armağan, Fetih ve Fatih,
Timaş Yayınları, Mayıs 2012, İstanbul, Sf. 107-112.)

Yedikıta Dergisi'nin Haziran 2012 sayısı



Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi, Haziran sayısında yine dopdolu. Bu kez tanıtım filmi ile paylaşıyoruz.

Fatih'in Kürt hocası

İstanbul'un fethinin 559. yıldönümünü mü kutladık, yoksa 576. yıldönümünü mü? Bakıyoruz takvime ve 2012'den 1453'ü çıkarınca 559 kalıyor. Şu soruyu ekliyorum hemen: Fatih'in cebindeki günlüğünde Fetih günü için hangi tarih vardı? Tabii ki Miladi takvimle 1453 değil, Hicri takvimle 857 yazılıydı. Yani Fatih ve övülmüş askerleri için fetih tarihi 857'dir.

Hicretin 1433. yılında yaşayan ama bunu idrak etmeyen bizler için 576 'Müslüman senesi'nin bu müjdelenmiş şehirde yaşandığını düşünmek epeyce zor olmalı, zira Ahmet Haşim'in "Müslüman saati" yazısında anlattığı yaklaşan vahamet, bugün kendini Fatih'in safında zannedenleri dahi vurmuş durumdadır.

6. yüzyılda Bodur Denis adlı keşişin yaptığı bir takvimle Fatih'i ve "Fetih ruhu"nu nasıl anlatabilir ve anlayabilirsiniz ki? Böylece onu, ait olduğu Hicret düzleminden kopartıp üstelik yendiği medeniyetin dünyasına kilitlemiş olmuyor musunuz? İyi ama 'bu Fatih' kimin Fatih'idir ve size mesajını bu kadar kilit altındayken nasıl verecektir?

Aynı şekilde Fatih'i Türklüğe sabitlemek ve sadece Türklerin gurur duyacağı bir büyük hamlenin öznesi yapmak da onu, gerçekte ait olmadığı bir başka hapishaneye sokmak olacaktır. Fatih soyu itibarıyla elbette Türk'tür. Ama ya çevresi? Türk de, Arap da, Rumeli kökenli de, Kürt de, Afgan da Osmanlı Devleti'ne hizmetleri ölçüsünde değer kazanırdı. Mesela Fatih'in yetişmesini anlatırken Molla Gürani adlı hocasından söz etmeden geçmeyiz ama onun milliyeti üzerinde nedense durmayız. Bunun gerçek sebebi, ecdadımızın milliyet meselesine bizimki gibi takıntılı olmamasıdır. Bu yazımızda Şehzade Mehmed'i sopasıyla dövdüğü ve Kur'an'ı hatmettirdiği kaynaklarda geçen Molla Güranî'nin milliyeti ve hayatıyla ilgili kısa bir yolculuğa çıkarmak istiyorum sizi. Asıl hedefim, Fatih'i, içine sıkıştırdığımız o dar 'ulusal' çerçeveden çıkartıp ne denli kuşatıcı bir bakışa sahip olduğunu gösterebilmek.

Molla Güranî'nin nerede doğduğu konusunda farklı görüşler var. Birçok Osmanlı kaynağı "Güran"da doğduğunu yazmakta. Ancak Güran neresidir? Tam olarak tespiti mümkün değil. Çağdaşı olan Sehavî'nin verdiği bilgiye göre 1410-11'de Kuzey Irak'taki Şehrizor'un Güran kasabasında doğmuştur. Ancak Güran'ın nerede bulunduğu konusunda görüşler muhtelif. Bazıları onun İran'daki İsferayin'in bir köyü olduğunu kaydediyor. Diğer taraftan çağdaşı Bikaî, Molla Güranî'nin kendisine bizzat Diyarbakır civarındaki Hiler köyünde doğduğunu söylediğini naklediyor.
(Molla Güranî'nin (oturan) Taşköprülüzade'nin "Şakâyık"ında mevcut minyatürü.)

Doç. Dr. Sakıp Yıldız'ın dikkatini Köprülü Kütüphanesi'nde 1119 numara ile kayıtlı Bikî'nin "Unvânu'z-Zaman" adlı eserindeki şu ilginç cümle çekmiş: "Bana söylediğine göre 813 (1410-11) senesinde Hiler'de doğmuştur, ona bağlı olan Gûrân'da değil." Bu bilgiden yola çıkan Yıldız, Molla Güranî'nin, Diyarbakır'ın Ergani ilçesine bağlı Hiler köyünden ve Türk olduğunu iddia ediyor.

O zaman şu soru cevaplanmayı beklemektedir: Neden "Hilerî" değil de "Güranî" olarak isimlendirilmiş, kendisi de imzasını neden bu şekilde atmayı tercih etmiştir? Bu sorunun tatminkâr bir cevabı verilebilmiş değil. Geçen kış Diyarbakır'da bulunan Mehmet Güran adlı torunuyla konuştuğumda bana Molla Güranî'nin soyunun aslen Türk olduğunu fakat sonradan Kürtleştiklerini anlatmıştı. Ancak aynı sülaleden Avukat Mustafa Güran, Arap olduğunu, Diyarbakır'da halk arasında "Deşt-i Gevran" olarak bilinen Gevran Ovası'na yerleştiklerini iddia ediyor. Anlaşılan, bu konuda aile arasında da bir birlik sağlanabilmiş değil.

Köken sorunu her zaman karışıktır. Ancak benim kanaatim, gerek sert ve bükülmez karakteri, gerekse Şafiî mezhebine mensup oluşu (ki Sultan II. Murad'ın arzusu üzerine Hanefiliğe geçmiştir, ancak uzmanlar kitaplarında Şafiî mezhebine sadık kaldığı kanaatindedir), dolayısıyla Kürt asıllı olma ihtimali yüksektir. 20. yüzyılın büyük biyografi yazarı Zîrikli de "Şehrizor ehlinden Kürt asıllı" diyerek Fatih'i yetiştiren hocanın milliyetini belirtmek ihtiyacını duymuştur.

Taşköprülüzade'nin "Şakâyık-ı Nu'mâniyye"de zikrettiği birkaç fıkra, Molla Güranî'nin karakteri hakkında ipuçları yakalamamızı sağlıyor.

Manisa'da bulunan geleceğin "Fatih"ine hoca olarak tayin edilen sert mizaçlı ve heybetli Molla Güranî, elinde değnekle Şehzadenin odasına girer ve emirlerine karşı gelirse onu döveceğini söyler. Şehzade Mehmed gülünce ilk dayağını "bir güzel" yer ve kısa zamanda bu eli sopalı hocanın sıkı bir talebesi olur, Kur'an-ı Kerim'i onun yanında hatmeder. Sultan Murad ise ödül olarak kendisine paha biçilmez hediyeler gönderir.

Tahta geçince Fatih kendisine veziriazamlık teklif eder. Molla Güranî bu devletlû olma teklifini, göreve kapısında bekleyenleri getirmesi tavsiyesiyle nazikçe reddeder. Bunun üzerine kazaskerliğe getirilir ama orada da rahat durmaz. Padişaha sormadan tayinlerde bulununca azledilip Bursa kadılığına atanır. Orada da padişahın gönderdiği şeriata aykırı bir fermanı, getiren çavuşun gözü önünde yırtıp atınca veya yakınca, üstüne üstlük getireni de dövünce kadılıktan azledilir.

Bir süre ortalıktan kaybolmak için hacca gider, dönüşte yine Bursa kadılığına atanır. Hatta onun ilim ve dinin haysiyetini korumaya ne kadar hassasiyet gösterdiğini anlayan Fatih, bu defa maaşını da artırır. Ardından Molla Hüsrev'in yerine, bazılarının Şeyhülislamlık dediği İstanbul kadılığına getirilir (1462-63; Taşköprüzade'ye göre 5 yıl sonra). Vefatına kadar bu görevinde kalacaktır.

Molla Güranî kendisini kabre koyacakları vakit ayağından tutarak mezarın kenarına kadar sürüklemelerini ve sonra defnetmelerini vasiyet etmiştir. Tabii kimse buna cesaret edemez. Mübarek naşını bir hasırın üstüne koyup sürüyerek kabri başına getirip defnederler. Görenler cenazenin muazzam bir kalabalıkla kaldırıldığını yazmaktadır. Kimseye eyvallahının olmaması, kendi hocalarını eleştirmekten çekinmemesi, Kahire'de bir âlimle mahkemeye düşecek denli sert bir kavgaya tutuşması, Fatih'e dahi ismiyle hitap etmesi gibi örnekler de gösteriyor ki, o, karakteriyle adeta 5 asır önce Bediüzzaman Said Nursî'yi müjdelemektedir.

Mustafa Armağan
(Zaman, 3 Haziran 2012)

3 Haziran 2012

Fatih, Hakan ve Roma Kayzeri

Fatih, Doğu ve Batı’nın ortak münevveridir, beş asır sonra insanlığın onu hâlâ hatırlaması bu nedenledir.

15. asrın en genç mareşali ve Rönesans döneminin hem doğuya hem batıya vakıf, iki dünyanın efendisi denebilecek münevveri; Türklerin II. Mehmed’inin (Fatih) sarayında “Roma’dan Üçünçü Roma’ya” sempozyumu yapıyoruz. Topkapı Sarayı, İstanbul’un her yere hâkim, görünüşü itibariyle çok görkemli ama o derecede de mütevazı sarayıdır. Üzerinde kurulduğu Bizantion’u ne III. Roma’nın sahibi Türkler ne de Hıristiyan Romalılar tanıdı ve o ismi benimsediler. Bizantion, Rönesans Avrupası’nın yakıştırdığı bir ünvandır. II. Mehmed bizde kütüphanemizde bulunan kayıtlara göre Homeros’un “İliada”sını rahatlıkla okuyan ve okunanı dinleyebilecek kadar klasik Yunanca’ya hâkimdi. İtalyanca rahat konuşuyordu. Bu iki vasfından döneminin Türk âlimleri, Müslüman bilginler pek söz etmezler, dikkatlerini çekmemiştir, kendisi de bahsetmez; Kritovulos gibi II. Roma’dan Türklere miras kalan eski Yunanca’ya hakim bir tarihçi 1451-1467 yıllarını anlattığı “Istoria” adlı kaynağında söz eder. Her ne kadar İmroz adalı Kritovulos 11. yüzyılın Anna Komnena’sının geleneğini izleyerek muasırı Yunanca’dan çok, eski Helenizm’i kullanmaya gayret edenlerden olsa da Aleksiad yazarı Anna Komnena kadar usta bir üslup sahibi olmadığını edebiyat tarihçileri ifade ediyorlar. Bu 29 Mayıs’ta “Da Roma alla Terza Roma- Birinci Roma’dan Üçüncü Roma’ya” beynelmilel seminerlerin 32.si İstanbul’da toplanıyor. Normalde bu seminer her yıl Roma’nın doğuşu olan 21 Nisan’da Roma’da capitolde yapılır. Bu sene bir istisnai toplantı fetih dolayısıyla yine İstanbul’da yapılıyor ve bunu isteyenler İtalyanlar ve İstanbul toplantılarının dördüncüsü oluyor. Bu sempozyumu Fatih Belediyesi ve Büyükşehir mali yönden destekledi. İtalya Roma Üniversitesi, Romanya Bilimler Akademisi, Rusya Bilimler Akademisi ve Galatasaray Üniversitesi tarihçi ve hukukçuları tebliğlerini sundu. Artık Fatih Mehmed üzerinde görüşler değişiyor. Avrupa’da henüz sokaktaki adam ön yargılarıyla baksa da İstanbul’un fethi yorumlarında faklılıklar var. II. Mehmed Fatih’in hukuk tarihi bakımından asıl önemli yönü Roma hukuk müesseselerinin ve bu hukukun yaşamasındaki payıdır. Bir kere “turkokratia” diye bildiğimiz bu dönemde Hıristiyan tebası üzerinde idari ve adli yetkileri olan ekümenik patriklik özel hukuk alanında Roma hukukunu kullanmıştır. Yahudiler de kendi şeriatını kullanıyordu ve bu uygulamanın gerektirdiği yaptırım gücünü devlet uygulamakla mükellefti. Profesör Pierangelo Catalano; “Konstantinopolis’in fethi Hıristiyan dünyayı üzdü ama İstanbul’da medeniyet devam etti, üstelik Rusya Ortodoksluğu Pasifik kıyılarına kadar bu o olaydan sonra yaydı” dedi.

Doğu’da da Batı’da da böyle aydınlar pek yok

Sultan II. Mehmed, Roma İmparatoru ünvanını önemle kullandı ve o zamanın bütün zorluklarına rağmen Roma başkentinin kısa zamanda imar ettiği ve imparatorluk payitahtı haline getirdiği bellidir. İstanbul’a verilen ünvanlar der-i saadet (saadet kapısı), der aliyye (sublime porte) gibidir ve caput mundi (dünya başkenti) ile eş anlamlıdır. 1466’da Bizans’tan Osmanlı’ya katılan tarihçilerden olan Yorgios Trapezuntos bu ünvanlar ve alametler üzerinde duruyor ve onun bir Roma imparatoru olarak ortaya çıkışını kutsuyor. Zaten hükümdara Hıristyan tebaanın verdiği unvan autokrator, vasileos, vasileos ton vasileon gibidir. İster olumlu, ister olumsuz olarak betimlensin; Fatih, Doğu ve Batı’nın ortak münevveridir, beş asır sonra insanlığın onu hâlâ hatırlaması da bu nedenledir. Fatih’i anarken bu yönleri üzerinde de durmak gerekir. Doğu’ya ve Batı’ya karşı tavrı açık ve önyargısız bir münevverin numunesi olarak gözönüne almalıyız. Zira Doğu’da da Batı’da da böyle aydınlar pek yok...

İlber Ortaylı
(Milliyet, 03.06.2012)

1 Haziran 2012

"Fetih ve Fatih"ten alıntılar - 1: Byzantion

 (Bizans döneminde tarihi yarımada, Byzantion.)

I.Constantinus'un Licinius'a karşı yaptığı iktidar savaşlarında, IV. yüzyılın başlarında Byzantion bir defa daha önemli olayların içine girdi. Bu çatışmada şehrin bilhassa askerlik bakımından önemini gören I.Constantinus, iktisat ve politika bakımından da buranın o vakte kadar düşünülen yerlerden çok daha mükemmel olduğunu anlamıştı:

1. Gerek Severus zamanındaki olayda gerekse Licinius ile olan karşılaşma da Byzantion askerlik bakımından kolay savunulur bir yer olduğunu belli etmişti. Ayrıca burası Roma İmparatorluğu'nu doğudan tehdit eden tehlikelere Roma'ya nazaran daha yakın olduğundan buradaki bir idare, askeri durumu kolaylıkla düzenleyebilirdi.

2. Bu şehir iki ana ticaret yolunun kesiştiği bir noktada kurulmuştu. Asya'dan Anadolu üzerinden Avrupa'ya uzanan kara yolunun yanı sıra, kuzeyi güneye bağlayan deniz yolu da Boğaziçi'nden faydalanarak yine buradan geçiyordu. Ayrıca şehrin etrafı, gerek kara ürünleri gerek Boğaz'ın ve Marmara'nın sağladığı deniz ürünleri bakımından başka yerlerle kıyaslanmayacak derecede zengindi.

3. Politika bakımından ise Byzantion Roma'ya nazaran daha iyi bir karakter sergiliyordu. Küçük ölçüde bir eyalet şehri olduğundan, imparatorluğu ciddi tehlikelere sokan entrikalardan, çeşitli uygunsuzluk ve eski soylu ailelerin yarattıkları fesat ocaklarının kaynaklarından uzak kalmıştı.

Semavi Eyice

(Mustafa Armağan, Fetih ve Fatih,
Timaş Yayınları, Mayıs 2012, İstanbul, Sf. 33-34.)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.