31 Temmuz 2012

Doç.Dr.Necmettin Alkan ile söyleşi: II.Abdülhamid ve 31 Mart Vakası

Doç.Dr.Necmettin Alkan, KTÜ Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde Yakınçağ Anabilimdalı’nda öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Başlıca çalışma alanları Yakınçağ Osmanlı Tarihi, Osmanlı Yenileşme Tarihi ve Osmanlı-Alman Münasebetleri’dir. Bunların dışında Bosna Tarihi, Medeniyet Tarihi ve Tarih Felsefesi’yle de ilgilenmektedir. Necmettin Alkan'ın dikkat çeken "Selanik İstanbul'a Karşı / 31 Mart Vakası ve II. Abdülhamid'in Tahttan İndirilmesi" ve "Selanik'in Yükselişi: Jön Türkler Andülhamid'e Karşı" adlı kitaplarından yola çıkarak, II.Abdülhamid ve 31 Mart Vakası üzerine bir söyleşi yaptık. Döneme çok ışık tutan çalışmalarıyla kendisinin kıymetli cevaplarını paylaşıyor, hocama başarılarının devamını diliyorum.

Özellikle 2011 yılında Timaş Yayınları'ndan çıkan "Selanik İstanbul'a Karşı / 31 Mart Vakası ve II.Abdülhamid'in Tahttan İndirilmesi" adlı kitabınıza, bu döneme ışık tutan ve diliyle herkesin okuyabileceği kalitede bir eser. Bu eseri yazarken öncelikli olarak hedefledikleriniz nelerdi ve bunlara ulaşabildiniz mi?
Teşekkür ediyorum. 31 Mart Vak’ası öğrencilik yıllarımdan beri dikkatimi çeken bir hadiseydi. Yani konuya kişisel bir merakım vardı. Bunun dışında malum olduğu üzere 31 Mart Vak’ası, Osmanlı tarihinin tartışmalı hadiselerinin başında gelmekte ve daha da önemlisi Osmanlı tarihinin de önemli kırılma noktalarından biridir. Daha ilginç olanı, yaptığım araştırmada bu olay hakkında bildiklerimizin veya konuştuklarımızın 31 Mart Vak’ası’nın ancak %20-30’u olduğunu gördüm. Dolayısıyla, böylesine öneme haiz bu olayın mümkün olduğu kadar bütün boyutlarıyla ortaya konması, yaptığımız çalışmanın temel amacı idi.

31 Mart Vakası'nın çıkışını körükleyen sebepler nelerdi? Bu sebepler, dönemin haklı sebepleri miydi?
Hadisenin çıkışını körükleyen temel neden 1908 İhtilâli’nin ortaya çıkardığı sosyo-siyasî ve askerî süreç olmuştur. Biraz başa dönersek, Jön Türkler; “mutlakî” abdülhamidî yönetimin devleti felakete götürdüğüne inanarak ve iddia ederek Sultan II. Abdülhamid’e karşı mücadele bayrağını açmışlardı. Temel amaçları, meşrutî yönetimi yeniden ilan ederek devleti bu “felaketten” kurtarmak idi. Bu bağlamda meşrutiyetten beklentileri çok ama çok yüksekti. Meşrutiyet, bin bir hastalığa şifa sihirli bir iksir veya sihirli bir değnek olarak görmekteydiler. Neticesinde bu mücadeleyi kazanarak meşrutiyete yeniden geçilmişti, fakat mevcut durumda hiçte öyle bir değişme olmamıştı. Hatta gün geçtikçe durum çok daha kötüye gitmeye başlamıştı. Bu arada Jön Türkler, abdülhamidî yönetimi tasfiye ederek kendi yönetimlerini kurmaya gayretine girmişler ve bunun için mevcut sistemi alt üst etmişlerdi. Fakat bunun yerini ikame edecek yeni bir sistemi bir türlü inşaa edememişlerdi. Daha önemlisi artık asker siyasete sokulmuş, günlük siyasetin en önemli organlarından biri olmuştu. Jön Türk Hareketi’ne mensup subaylar yeni yönetimin aktörlerine karşı çıkan muhalifleri sindirmede aktif olmaya başlamışlardı. Ordu devletin ordusu olmaktan çıkmış, Jön Türklerin ordusu şeklini almıştı. Nasıl abdülhamidî yönetim uzun sürede kendi karşıtlarını doğurmuştu, şimdi de jön türkî yönetim kendi muhaliflerini kısa bir süre zarfında çok geniş tabanlı olarak ortaya çıkarmıştı. Yeni muhaliflere bakıldığından ordudan atılan alaylı subaylar, memurluktan atılan memurlar, askere alınmak isteyen medrese talebeleri, subaylardan rahatsız olan askerler vesaire gibi çok geniş tabanlı bir blok ortaya çıkmıştı. İşte 31 Mart Vak’ası, böylesine geniş bir tabanlı muhalif gurupların ortak eylemidir. Bu arada dış aktörleri de unutmamak gerekiyor. Tepki alttan gelmekteydi. Bundan dolayı 31 Mart’ı sadece bir “irtica” söylemiyle izah edilemeyecek kadar çok karmaşıktır.

31 Mart Vakası'na halkın desteğinden söz edilebilir mi yoksa bu destek tamamen olayın etkisine kapılan, bilgi sahibi olmayan bir kitle tarafından mı desteklendi?
Bu tür hareketlerde sokaktaki halkın doğrudan bilgisi ve dahli olmaz. Buna gerekte yoktur. Önemli olan bunun yapacak belli bir kadronun ortaya çıkmasıdır. Sokaktaki vatandaşın gündemi çok farklıdır. Bugün de böyle değil midir? Ayrıca 1908 Jön Türk İhtilâli’nin arkasına ne kadar halk desteği varsa, 31 Mart Vak’ası’nın arkasında da o kadar halk desteği vardır. Durum bundan ibarettir. Olayı çıkaranlar, 1908 ihtilaliyle oluşturulmaya çalışılan yeni yönetiminden şöyle veya böyle mağdur olan belli sosyal kesimlerdir.

"Hareket Ordusu" sahiden var mıydı? Yoksa kendilerine bu adı koyup, aksiyonlarını kendi başlarına mı almışlardı? Aslında bu soruda 31 Mart Vakası'nın bir kurgu mu yoksa hakikaten gerçekleştirilmiş bir icraat mı olduğunu sormak istiyorum.
Hareket Ordusu, İstanbul’da patlak veren sözde meşrutî yönetim karşıtı ki, bu ittihâdçı iddiası kesinlikle doğru değildir, isyanı bastırmak için oluşturulan karma bir ordudur. İstanbul üzerine yürünmesine karar verenler, Jön Türklerin ya da İttihâdçıların kendileridir. Asıl amaçları ise, meşrutî yönetimi bahane ederek düşmanları II. Abdülhamid’i tahttan indirmek idi. Elimizdeki mevcut bilgilere göre 31 Mart Vak’ası sürecince meşruti yönetim kesintiye uğramamış, meclis açık kalmış, hükümet değişse de yenisi görevine devam etmiş ve olayların ertesi günü günlük hayat normale dönmüştü. Yani Hareket Ordusu’nun meşrutiyetin kurtarmak için İstanbul’a gelmesini gerektirecek ne hukukî ne de fiilî bir durum vardı. Fakat gerçekte amaçları başkaydı. Sultan II. Abdülhamid’i tahttan indirmek. Nitekim geçerli Osmanlı hukuk sistemine aykırı olarak her hangi bir merciden müsaade almayarak İstanbul üzerine yürüyerek II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesini sağlamıştır. Dolayısıyla Hareket Ordusu’nun bu eylemi aslında bir darbe teşebbüsü idi. Başarılı olmuş bir darbe teşebbüsü. Hareket Ordusu’nda sorgulanması gereken diğer bir nokta, Makedonya’da Osmanlı hakimiyetine karşı silahlı mücadele yapan Bulgar ve Rum çetelerinin/terör örgütlerinin burada yer almasıdır. Aynı çeteler üç yıl sonra bu kez kendi millî ordularından İstanbul kapılarına dayanmışlardı.

Trablusgarp Harbi, Balkan Harbi ve I.Dünya Harbi'nin kaybedilmesinde, 31 Mart Vakası'nın direkt etkisi var mıydı?
Bu şekilde de bakılabilir. Yukarıda da dediğimiz gibi, 31 Mart Osmanlı/Türk tarihinin en önemli kırılma noktalarından biridir. Sultan II. Abdülhamid yönetiminin tasfiye edilmesiyle yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönemin bir sonucu olarak bahsettiğiniz bu savaşlar ardı ardına patlak vermiştir. Özellikle de Balkan Harbi’nin kaybedilmesinde ve o ağır hezimetin yaşanmasında bunların doğrudan etkisi vardır. Mesela bu süreçte ordu içine siyaset girmiş, subaylar arasında hizipçilik başlamış, yetiştin subaylar tasfiye edilmiş vesaire. Bunlar doğrudan Balkan Harbi’ndeki mağlubiyetin askerî nedenleri olmuştur. Diğer bir faktör, II. Abdülhamid’in Balkanlar’da kurduğu denge ittihadçılar tarafından bozulmuş, yerini alacak yeni bir denge kurulamamış; bu ise Balkan devletleri arasında ittifakların doğmasına olumlu bir etkide bulunmuştur. Bütün bunları dikkate aldığımızda, 31 Mart Vak’ası Osmanlı Devleti’nin nihaî olarak tasfiye edilmesinde önemli bir aşama olarak görülebilir.

Belki biraz manidar biraz da tarihçilik anlayışına ters düşebilecek bir soru sormak istiyorum risk alarak. II.Abdülhamid, başına gelenleri hak eden bir padişah mıydı?
31 Mart Vak’ası bağlamında kesinlikle hayır. 31 Mart Vak’ası denkleminde olmayan bir kişi varsa o da II. Abdülhamid idi. Kendisi bu çok bilinmeyenli tarih denkleminde bir değer olarak yer almamıştır. Tamamen dışındaydı. Bunu ittihâdçılar da bildikleri halde, faturayı ona kesmiş ve bu gelişmeyi bahane ederek onu tahttan indirmesini başarmışlardır. Bakın elimizdeki verilere göre, aslında 31 Mart Vak’ası’nın ittihâdçılar tarafından çıkartıldığına dair iddialar, Sultan II. Abdülhamid tarafından çıkartıldığına dair iddialarından çok daha somut görünmektedir. Dolayısıyla II. Abdülhamid müsebbibi olmadığı bir olaydan dolayı haksız ve ağır bir bedel ödemek zorunda kalmıştır. Aslında bedel ödeyen sadece II. Abdülhamid değildi, Osmanlı idi. Bundan sonraki gelişmeler maalesef bu tespiti fazlasıyla haklı çıkarmıştır.

İlber Ortaylı hocamız II.Abdülhamid için "Son evrensel imparator, dünyanın son hükümdarı" der. Buna katılıyor musunuz?
Evet fazlasıyla, üstad burada haklı. II. Abdülhamid hem bizim tarihimiz hem de Avrupa tarihi açısından büyük bir değerdir. Dönemine mührünü vurmuş bir hükümdardır. Bir reform ve yatırım hükümdarıdır. Fakat meşrutî yönetimi askıya alması, bütün bu başarılarının örtmüş, adeta gölgede bırakmıştır. Bundan dolayı muasırları, kendisini anlayamamışlardır. Kendisinin ve döneminin doğru bir şekilde anlaşılması için, yıllar sonra hakkında doktora tezlerinin ve araştırmaların yapılması gerekiyordu. Böyle de olmuştur. II. Abdülhamid hakkında yapılan çalışmalar arttıkça, ne denli önemli bir şahsiyet olduğu ve saltanat yıllarının Osmanlı Devleti’nin istikrarı için ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmaktadır. Nitekim Cumhuriyet Türkiyesi, Jön Türklerin çok eleştirdikleri ve lanetledikleri II. Abdülhamid’in bu mirası üzerine inşaa edilmiştir. Bunu hiç kimse inkâr edemez. Gerisi teferruat. Modern Türkiye’nin kurumsal olarak oluşmasında üç önemli şahsiyetin yeri vardır: Sultan II. Mahmud, Sultan II. Abdülhamid ve Mustafa Kemal Atatürk. Bunların orta direği II. Abdülhamid’dir.

İttihat ve Terakki'yi kuruluşundan bu yana süzecek olursak, özellikle cemiyetin üçlüsünün temel hataları sizce nelerdir? Birçok kitapta bilgisizlik ve amatör bir heyecan karşımıza çıkıyor zira.
En büyük eksiklikleri, Osmanlı Devleti’ni nihaî olarak tasfiye etmek isteyen Avrupalı emperyalist devletler karşından gerekli bilgiye, donanıma ve tecrübeye sahip olmamalarıydı. Bu süreçte kolay bir lokma olmuşlardır. Asıl dümende olması gereken II. Abdülhamid’i tasfiye ederek, bütün bunlara âdeta çanak tutmuşlardır. Heyecanları ve iyi niyetleri bu hatalarını örtmeye ve Osmanlı’nın yıkılmasına engel olmaya kesinlikle yetmemiştir.

Beni kırmayıp vaktinizi ayırdığınız için ve bizleri bu hassas konu hakkında yeniden bilgilendirdiğiniz için çok teşekkür eder, çalışma hayatınızda başarılar dilerim.
Ben teşekkür ediyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.