17 Temmuz 2012

Emine Çaykara ile söyleşi:
İstanbul, tarih, kitaplar ve kariyer

Emine Çaykara, ülkemizin en değerli arkeologlarından ve sanat tarihçilerinden. O kadar çok çalışma alanı var ki, enerjisine ve üretme aşkına hayret etmemek mümkün değil. İçinde bulunduğu ve imzasını attığı projelerin sadece künyesinde yer almaktansa, hem yönetimini hem de danışmanlığını yapıyor. Fikir üretiyor, yazıyor, iz bırakıyor. Kendisinin yıllardan beri hem okuyucusu hem de takipçisi olduğumdan, kısa bir söyleşi yapmayı çok hayal ediyordum. Minnettarım ki beni kırmadı ve tüm samimiyetiyle sorularımı cevapladı. Lafı çok uzatmadan bu kısa söyleşiyi aktarmak istiyorum.

İstanbul'da doğdunuz, İstanbul Üniversitesi'nde eğitim gördünüz, İstanbul'da tur rehberliği yaptınız ve bir web portalında "İstanbul Hikayeleri" yazdığınızı da biliyorum. Sanırım en büyük aşkınız İstanbul? Sizce İstanbul bir insanı aşık edecek neleri barındırıyor?Evet, gerçekten duygularımı yoklayınca sanırım öyle. Ben bir Boğaz çocuğuyum, Emirgân'da doğdum, büyüdüm. Hâlâ Boğaz'ın hemen her kıyısında dolaştığımda büyük bir özlem gideririm, aslında herkesin doğduğu yer özeldir ve malum, çocukluğumuz farkında olalım ya da olmayalım bizi şekillendiren, dokuyan, ruhumuza anlam katan ilk bahçemizdir. Ne ekilirse orada o yetişir. Yani inanırım ki o süreç benim İstanbul aşkımda çok etkili. Sonra eğitimimde arkeoloji alanında yetişmem, üstüne Selçuklu ve Osmanlı tarihi ve edebiyat okumalarım, rehberlik sürecim, hepsi üzerine eklenen yeni katmanlar tabii ki. Okudukça ve geçmişini öğrendikçe bir yere bakışınız değişir, katmanlar açılır, sizinle konuşur adeta. Bende olan da bu sanırım.

İstanbul ne yazık ki çok hoyrat bir şekilde kötü şehirleşmeden nasibini alsa da hâlâ bir tarih, kültür ve sanat şehri. Coğrafi açıdan müthiş güzel ve yıkılmış Roma şehrinin üzerine özenle yerleştirilmiş Osmanlı mimarisi onu gerçekten taçlandırmış. Bence İstanbul hiçbir şey yapmazsa bile insana hayal kurdurur. Hem bu hayal sizin içinizdeki insanı ortaya çıkarmanıza yardım eder, gülümsetir, şaşırtır, bazen kızdırır ve tabii düşündürür. Her şey vardır burada ve insana özgüdür bence. Bir vapur seyahati yapın, 25 dakikada bütün ruh haliniz değişir. Her şehrin ruhu vardır bence ama İstanbul'un ruhu sıcaktır, kucaklayıcıdır, sevecendir, bütün yaşanmış iyi kötü anılarına karşın böyledir. Tepeden bakar gibi görünür kimisine, olabilir ama sonuçta bir imparatorluk şehridir. Bütün imparatorluk başkentleri gibi özenle inşa edilmiş ve azami itina gösterilmiştir, bir zamanlar tabii, bunu okursunuz. Gizemlidir, öyle bir haftayla, bir ayla her şeyini çözemezsiniz, anlatacağı hikâyeler bitmez, gönül gözüyle de bakmazsanız hiçbir hikâyesini duyamazsınız. Ve tabii bence bir ruhlar şehridir, hayretle bakakaldıklarını düşünürüm bazen. Bütün dinlerin, kültürlerin burada karışması, birbirinin içine geçmesini insanlarla sohbetlerinizde hâlâ görürsünüz. Bütün bunlar beni büyüleyen, İstanbul'a bağlayan unsurlardan bazıları. Benim için İstanbul vazgeçilmez bir karakter gibi, dinlemeye ve bakmaya doyamadığım bir karakter. Tuhaf gelebilir ama onun başına gelenlere üzüldüğünü, hep sabrettiğini düşünüyorum.


Genelde arkeologların ve sanat tarihçilerinin kitapları, teknik yanlarıyla doyurur. Sizin kitaplarınız ve söyleşileriniz, edebi yönüyle de doyuruyor. Ben, haddim olmayarak ama ciddi bir takipçi ve okuyucunuz olarak edebi yönünüzün çok kuvvetli olduğunu düşünüyorum. Bunu "Melek Annem ve Ben" ile "Emanet Gölge" adlı kitaplarınızda tüm okuyanlar görmüştür. Edebi yönünüzü nasıl geliştirdiniz?
Çok teşekkür ederim, böyle düşünmeniz beni sevindirdi. Lise çağında felsefe, psikoloji ve hep sanat meraklısıydım, zaten 18 yaşına kadar ressam olacağı sanılan bir çocuktum. İlk okumalarım bu yönde oldu, hemen arkasından edebiyat ilgi alanıma girdi. Bilgilenme amaçlı okumalarıma da hep edebiyat, bir dönem de yoğun olarak şiir eşlik etti. Tomris Uyar, Selim İleri bütün kitaplarını okuduğum ilk edebiyatçılar. Aslında gerilim ve macera dışı her türü okumaya meraklıyım ve hatta fazla meraklıyım, bunu sınırlamaya çalışıyorum. Edebiyatsa bir nimet benim için, iyi bir edebiyat eseriyle yaşadığınız deneyim belki de başka hiçbir şeyle kıyaslanmayacak lezzettedir. Yazı yazmaya meraklı herkesin 20. yüzyılın ne yazık ki meraklıları dışında okuyanı olmadığı Türk yazarlarını, Ahmet Hamdi Tanpınar'ı, Refik Halid Karay'ı, Hüseyin Rahmi Gürpınar'ı, Memduh Şevket Esendal'ı, Peyami Safa'yı, Ahmet Muhip Dranas'ı, Reşat Nuri Güntekin'i ve tabii aynı dönemden yabancı yazarları okuması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü edebiyat da biçim değiştirdi ve kendi biçimimizi bulmak her zaman farklı okumalarla mümkün.

Avusturya Kazı Ekibi'yle Efes Artemis Tapınağı kazılarında staj yaptığınızı okumuştum. O dönemde bu staj size neler hissettirdi ve neler kattı?
O dönem güneşin altında kavrularak, sabah altıda kalkıp güneşten kaçılan saatlerde arazide çalışılarak geçilen günler… Yabancı bir kazı ekibiyle çalışmak tabii insan ve medeniyet farklılığı deneyimi olarak ilginçti. Efes'i barındıran Selçuk, ikinci memleketim gibi oldu, yazın bir küçük yerleşime gidiyorsunuz ve üç ayınız burada geçiyor, her şey farklı, hele şehirliyseniz. Güzel günlerdi, önemli bir kazıydı ama ben mesela bir sezon bir çukurda iki ay boyunca deprem mi olmuş, su baskın mı diye taşlara bakıp ölçüm ve çizim yaparken arkamdaki çukurda inanılmaz eserler çıkıyordu ve ben mola verip bakamıyordum bile, işin esprisi tabii kazı başkanı A. Bammer'in ve yardımcısı U. Muss'un tavus kuşlu, ördekli, köpekli, kedili hayvan sevgisinden arkeoloji aşkına, dostluklara hoş anılarla dolu... Gözlem yapıyordum bol bol, şimdi geçmişe baktığımda bunu görüyorum. Hafta sonları ekiple diğer antik şehirlere gezi yapmak, yakın çevreyi tanımak, mesela Afrodisias'ta Kenan Erim'in sofrasında yemek yemiş olmak, bütün bunlar genç bir insan için oldukça kıymetli deneyimlerdi. Ama ben bu kazılarla sosyal arkeolojiyle ilgilendiğimi, sütun boylarının ya da arazi çaplarının ne yazık ki hiç ilgimi çekmediğini fark ettim. Bu alanda kendi başıma okumak, öğrenmek daha cazip geldi. Müze de bana o zamanki aklımla envanterden başka şeyle uğraşmamak, dolayısıyla sıkılmak ve ömür törpüsü bir gelecek gibi geliyordu.

Arkeoloji okuyan ve geleceği adına endişeler duyan öğrencilerin varlığına hiç şüphemiz yok. Onlara hem eğitimleri hem de donanımları için neler tavsiye edersiniz?
Arkeoloji, tarih bilimi gibi yabancı dile dayalı; Almanca ve İngilizce çok önemli. Artık Türkçe eserler de var ama kaynak araştırması için dil bilmek kaçınılmaz. Ekrem Akurgal, iki dil bilmiyorsan vazgeç, diyor diye çok eleştirilirdi ama çok haklı. Yabancı dillerini geliştirip yenilerini eklemeleri ve bu çok zengin tarihi yapbozun parçaları gibi sabırla okuyup farklı kültürleri de katarak anlamaya çalışmalarını öneririm. İyi bir arkeologun genel kültür sahibi olması kadar ayrıntıya gömülmeyip bütünü algılayabilmesi çok önemlidir. Üniversitelerde çok değerli hocalarımız var, eğitimleri için bol bol okuyup öğrenmelerini müzeleri/sit alanlarını gezmelerini, iyi hocalara sıkı sıkıya sarılmalarını tavsiye ederim.

Ne yazık ki ülkemiz arkeolojik açıdan çok zengin olmasına rağmen iyi bir altyapıya sahip olmadığı için kendilerine çok iş düşüyor. Yetişirken işsiz kalma endişesini taşımayan öğrenci yok. Kültür Bakanlığı zenginliğimizi gözeten acil bir yapılanmaya gitmek zorunda ama Maliye Bakanlığı'nın bütçesiyle yaşayan bir kurum. Biliyorsunuz müzelerden gelen gelirler orada toplanıp küçük yüzdeler Kültür Bakanlığı'na ayrılıyor. Kültür, arkeolojik zenginlik bir ülkenin vazgeçilmez kazancı ama bunu henüz ne yazık ki gerektiği gibi değerlendiremiyoruz, bütçesiz hareket etmek mümkün değil. Bu yetişen insanlar da banka v.b. başka alanlara kayıyor mecburen. Son yıllarda bazı dergiler ve yayınevleriyle pek çok eserin, makalenin Türkçeye kazandırıldığını da unutmayalım, bu alan sanki bütün o büyük hocalarının döneminin arkasından yeni bir emekleme sürecinde gibi. Basın pek ilgi göstermiyor ama mutlaka doğruyu bulacağımıza ve değişeceğimize inanmak istiyorum.

En heyecanlandığım soru. Kitaplığımın en kıymetli misafiri, sizin Halil İnalcık hocamızla yaptığınız söyleşi olan "Tarihçilerin Kutbu". Bu kitap bir hayalin gerçeğe dönüşmesi mi, hedef mi, yoksa gereklilik miydi sizin için? Söylesi süresinceki heyecanınızı açıkçası çok merak ediyorum.
Bu kitap açıkçası arka arkaya 4 kitapla yorgun düşmüşken yeni bir kitap projesi olarak karşıma çıktı, bununla ilgili ayrıntıları hocamız için hazırlanan ve pek çok yazarın yer alacağı henüz yayınlanmamış kitabında anlattığım için saklı tutmama izin verin. Görevim olarak gördüm, yine de bunu belirtmeliyim. Söyleşi yaparken bir törene hazırlanır gibi gittim hep ve müthiş bir dostluk, nezaket, entelektüel doyumla döndüm. Heyecanlıydım tabii, işimi iyi yapmam gerekiyordu elimden geldiğince, bir derya vardı karşımda. Açıkçası keşke gazeteciliğe başladığım yıllarda yapsaydım da dedim, çünkü o sürece giden yıllarda dergiler, kitaplarla Osmanlı tarihi okumalarım daha tazeydi, gazetecilikte çok dağılırsınız, ilgi alanlarına göre bir dağılım olmadığı için hafızanızı korumanız zordur ama her şey de zamanını bekler, buna inanırım, kimbilir… Hem öğrenci gibiydim karşısında hem de profesyoneldim, o her zaman saygı gösterdi. Ne istediğimi biliyordum –her kitapta kendime bir hedef koyarım kahramanımla ilgili, bu da benim sırrım olsun–, o da sorularımla bana cevap vermeye hazırdı, önemli konuları konuşuyorduk, bütün merak ettiklerimi açık yüreklilikle paylaştı. Önsözde de belirttiğim gibi aslında daha pek çok şeyi sormak istedim, hocaya ne sorsanız sanki o dönemde yaşamış gibi tatlılıkla size anlatır, büyük bir nimet hepimiz için. Ve anlattıkları kesinlikle belgelerin dilindendir, bilmiyorsa da, ben o konuya çalışmadım, şuna bakın, der. Kitabı bitirip ona yolladığımda benim tasnifime, kurguma hiç karışmadı.

Çok güzel sohbetlerimiz, anılarımız oldu ve o zamandan oluşan dostluğumuz katlanarak bugünlere geldi. Hoca çok ciddi görünür, önemli konuları aydınlatır ama bir çocuk gibi anı yaşar, espritüeldir, edebiyata düşkündür, dolayısıyla pek çok güzel anım var. Ondan öğrendiğim tanımlamayla –başkası için kullanmıştı- 'halis insan'dır ve artık ne kadar az halis insan...

2010'da Alfa Yayınları'ndan çıkan "Diyabetimi Seviyorum" adlı kitabınızı en yakın zamanda alıp diyabet hastası babama hediye etmek istiyorum. Emine Çaykara, bu dinamikliğini ve üretkenliğini sağlıklı yaşama mı borçlu?
Olabilir, şeker hastalığı insanı hizaya sokan, zamanın, yediğin içtiğinin, sağlığın kıymetinin bilinmesini önemseyen bir yaşam biçimi. Mücadele gücümü ve inancımı pekiştirdiğine inanıyorum. Kapasitemi bilirim, bir şeyin nasıl yapılamayacağını değil ama nasıl yapılacağına yönelik çalışır kafam, hayata hep olumlu bakarım. Boşa yaşamıyorsak, ki yaşamıyoruz, bence bize verilmiş aklı, iradeyi kullanmalı ve sağlıklı beslenmeyi öğrenmeli, bedenimize iyi davranmalıyız.

Üretim bana göre kendimi ifade şekli. Yaşama zaten tüketmek için değil üretmek için geliyoruz ve hepimizin yaşamının bir anlamı var, bu anlamı bulmak da bize düşüyor. Tembelliği hiç sevmem, boş lafla vakit geçirmeyi, zamanı kötü kullanmayı da… Tabii ki sevdiklerinizle geçen zamandan, hiçbir şey yapmayıp okuma ve düşünmeyle geçirdiğimiz süreçlerden söz etmiyorum ama hayatı anlamlı kılan bizim ona kattıklarımız diye düşünürüm. Bunun için de önce kendi içimize doğru şöyle güzel bir yolculuk yapıp, sonra neyse o bunu dışarıya aktarmamız lazım.

Çeviriler, söyleşiler, kitaplar, kazılar, belgeseller... Sürekli üreten insanlar, kendilerine ayırdıkları vakitlerde de "Acaba şimdi hangi işin peşinde koşsam?" diye düşünürler çoğu zaman. Sizin de öyle yaptığınızı düşünüyorum ama yine de soruyorum; kendinize zaman ayırdığınızda neler yapmayı seviyorsunuz?
Yok hiç öyle düşünmem. Bitmişse rahatımdır ama ne yazık ki kafamda sırada bekleyen bir şeyler hep vardır. Kendime zaman ayırdığımda mutlaka kitap okurum, sergilere/müzelere giderim –ki çalışırken de yapmaya çalışırım, çünkü beni kendime getirir–, yürüyüş yaparım, doğaya çıkarım, deniz kıyısında dolaşırım, İstanbul'un bilmediğim/sevdiğim yerlerini dolaşırım, değişik reçel/yemek yaparım, göremediğim dostlarımla buluşurum, mümkünse kültürel yıkanma için bir başka şehre giderim.


Bu kısa söyleşinin, okuyanlara çok şey katacağını düşünüyorum. Teklifimi kabul edip vakit ayırdığınız için minnettarım. Daima başarılı ve sağlıklı olmanızı, üretme ve İstanbul aşkınızdan hiçbir şey kaybetmemenizi temenni ediyorum.
Çok teşekkür ederim, inşallah öyle olur, hatta herkesin gerçekten İstanbul'a aşık olmalarını dileyelim.

Söyleşiyi hazırlayan: Yağız Gönüler
Emine ÇaykaraWeb / Twitter

1 yorum:

  1. Kendini mesleğine ve İstanbula,öğrenmeye ve anlatmaya adamış bir insan.İlgiyle takip ediyor ve başarılar diliyorum.

    YanıtlaSil

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.